14 Şubat 2011 Pazartesi

286-SEN DEĞİŞME ÖYLE KAL.

OSMAN TÜRKOĞUZ

osmanturkoguz@hotmail.com

İzmir;15 Şubat2011.

SEN DEĞİŞME ÖYLE KAL!

Kışlar bahara dönsün, yazlar kışa dönüşsün;

Irmaklar da köpürsün, coşsun, taşsın, yorulsun.

Mevsimler hep değişsin, aylar, günler ve yıllar;

Sen değişme nolursun, nolursun sen öyle kal.

Sen gönlümde durusun, sen gönlümde Ulusun;

Sana tapan şu gönlüm sevmekten de yorulsun;

Değişsin saçlarında, yanaklarında bahar;

Sen değişme nolursun, nolursun sen öyle kal.

Yıllar hep yorgun düşsün, mevsimler ve de aylar,

Değişmesin gönlünde o delişmen duygular.

Yanaklarında güller, dudaklarında bahar;

Sen değişme nolursun,sen değişme öyle kal.

285-SÖZSÜZ BESTE.

OSMAN TÜRKOĞUZ

osmanturkoguz@hotmail.com

İzmir;14 Şubat2011.

SÖZSÜZ BESTE!

Antakya’nın solgun akşamlarında,

Yokuştan aşağı iner geçerdin!

Doymamış mutluluklar dudaklarında,

Acı karanfiller gibi açmış,

Eteklerinde binlerce beste,

Ellerinde tomurcukları gülün;

Yokuşta başlardı, yokuşta biterdi günün.

Özlemler göz, göz seni beklerdi;

Köprüden geçince sağa sapardın;

Ağlayan tebessümlerin, gülen gözlerinle

En içten arzular saman alevi,

Suskun özlemlerinle sana tapardım.

Bilirdin, duyardın yürekten yana,

Yaşanmamış olurdu gelmezsen eğer.

Randevusuz bekleyişler seni beklerdi,

Seninle aydınlanırdı günler ve geceler.

Şarkılar ve türküler söylenirdi üstüne,

Sahipsiz mutluluklar seninmiş meğer.

“Saat bir çeyreğe gelmese” derdin,

Gelirdi tıkırtısız ve sonra;

Bir sızı, bir yürek buruntusu sanki

Sensizliği başlardı yaşamın yeniden.

“Ah! Bir çeyrek olmasaydı zamanda” derdim,

Ne çare ki olurdu.

O mutluluğun olduğu yerde emindim,

Dur! Diyebilseydim zamana eğer,

O köprübaşında zaman dururdu.

Belki bir gün, kim bilir belki;

Özlemlerle dolu yüreğim sustuğu zaman;

Köprüden geçeceksin sağa sapmadan;

Karıncalar gibi saracak anılarım seni:

“Amaaan! Sen de” diyeceksin ve

Acımasız yollarında hayatın,

Karıncalarımı eze, eze yürüyüp te gideceksin.

Ne çare ki hayat bu!

13 Şubat 2011 Pazar

284-ALNIMDA ADIN YAZILI.

OSMAN TÜRKOĞUZ

osmanturkoguz@hotmail.com

İzmir;13 Şubat2011.

SENİN ADIN YAZILI.

Bir tutkudur ömrümde süreklice kanayan;

O sensiz ufukların mavisi ve kızılı.

Bir Türküsün gönlümde mevsimlerce çağlayan;

Kader değil alnımda senin adın yazılı.

Mavi denize düşmüş sana olan özlemim,

Köpük, köpük dalgalar yıkasın sevgimizi.

Bir kazana koyarak kaynatsalar da bizi;

Ne ben senden geçerim, ne sen benden geçersin

Ayrı tende bir ruhuz kader bağlamış bizi.

O sensiz ufukların mavisi ve kızılı,

Kader değil alnımda senin adın yazılı. Yalan mı Gız!

11 Şubat 2011 Cuma

283-ÇİZMEDEN DE YUKARI.

Osmanturkoguz@hotmailcom
İzmir;10 Şubat 2011
ÇİZMEDEN DE YUKARI!

Bendenizin pek anlayamadığım bir demokrasi uygulaması yaşanmaktadır ülkemizde. Herkes, ama herkes ilgisi ve dahi bilgisi olmadığı konularda “AHKÂM” KESMEKTEDİR. Bu tip insanlara milattan çok önce, Efesli bir Ressam yanıt vermişti. Sergisini gezen bir ayakkabı tamircisi, Romalı bir asker tablosunun önünde durarak, yanındakilere ol tablodaki çizim ve renk hatalarını sayıp dökerken; uzaktan kendisini dinlemekte olan ol tablonun Ressamı:
“Çizmeden yukarı çıkma!” Diyerek tepkisini dile getirmişti.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Çankaya sofrasında; Başvekil Rahmetli Mustafa İsmet İnönü’nün ekonomik politikasını, uluorta tenkit eden bir Mebusa, Atatürk:
“Kalkınız ve bu tenkidinizi Fransızça olarak yapınız!”Emrini verdiğinde, ol ekonomist! Hemen ayağa kalkarak, fasih bir dille:
“Mon Ekonomi est başka;l’ekonomi d’İsmet Paşa est tres başka..”Diye mavalını okumaya çalışmıştı.
Kemal Kılıçtaroğlu’na göre est başka, Proff Drr. Sayın Süheyl Batuma göre de “est TRES BAŞKADIRLAR!”

8 Şubat 2011 Salı

282-YÜREKSİZ VE BEYİNSİZ YAŞAMAK

OSMAN TÜRKOĞUZ

osmanturkoguz@hotmail.com

İzmir;08 Şubat 2011

YÜREKSİZ VE BEYİNSİZ DE YAŞANIRMIŞ!

Emekli Orgeneral Hikmet Bayer’in çok güzel bir fıkra kitabı vardır. “Askerler de Gülerler”.Türk toplumunda yöneticileri makaraya dolama yeteneği askerlerde de fazlası ile mevcuttur. Köroğlu ve Keloğlan aslında bu öyküleri yaratan Türk toplumudur.

Bir örnek vermek gerekirse, neden vermeyeyim?

Generallik sırasında olan bir Albay, beyin ameliyatı olmak için ameliyat masasına uzanmış. Operatör, Albayımızın beynini kafatasından çıkardığında, Albayın personel subayı hızla ameliyathaneye girmiş, çok sert bir topuk selamı verdikten sonra:

“Sayın komutanım, şimdi radyodan öğrendim, Generalliğe terfi etmişsiniz, hakkınızdı sizi kutlarım!” Demiş. Albay sevincinden ameliyat masasından fırlayarak koşar adım, salona yöneldiğinde, elinde Albayımızın beynini tutan Operatör bağırmış:

“Generalim; beyniniz! Beyniniz ne olacak?”Yeni Generalimiz, arkasına bakmadan:

“Bundan sonra buna gerek yok, at çöpe!” Demiş.

Herkesin dilinde bir söz var:”Ülkemizde beyin göçü varr!”

Bu beyin göçünün nedenini soran da yok. Soru sorabilmek için NEDENSELLİK-- kozalite- KAVRAMINI BİLMEK GEREKMEKTEDİR.

Toplumumuz, gözleri ve kulakları ile düşünmekte, duyduklarını da kendi fikriymiş gibi inatla savunmaktadır.

Aydınlarımız, Akademisyenlerimiz ve Politikacılarımız da kulakları ile düşünmekte, ağızları ile de fikirlerini halkımıza ulaştırmaktadırlar. Birisi Kahramanlarımıza Hain dedi miydi tüm Kahramanlarımıza “Silivri Toplama Kampının” yolu gözükmektedir.

Çok ünlü bir öyküdür: Çin’de bir pınardan su içenler delirirlermiş. Tüm Çin halkının su içtiği bu pınardan su içmeyen Kraliçe’yi deli diye katletmişler.

Türk Silahlı Kuvvetleri, iki defa yönetime el koyarak, cinayetleri önlemiş, yeni bir anayasa hazırlattırarak kışlasına çekilmişti. Hiçbir iyilik yapmasalar da “Anayasa Mahkemesi” ve Sosyal Devlet ve evrensel hukuka dayalı devlet anlayışını ülkemize kazandırmıştır. Tüm kötülüklere çanak tutanlar,”nasıl olsa asker var” mantığı ile uyudukça uyudular, kimisi 10.000Tl’ye, kimisi beleş bulgura, kimisi de lâyık olmadıkları makamlara fit oldular.

Bendeniz iki el koymada da bulundum. Zonguldak İl Jandarma Alay Komutanı olarak 19 ayım uykusuz geçmişti.

Tüm vatandaşlarımız Türk Silahlı Kuvvetlerine bu el koyma nedeni ile hücuma kalktılar. Zonguldak Sıkıyönetim Komutan Yardımcısı Jandarma Tümgenerali Ali İhsan Koyutürk te Hakkın Rahmetine kavuştu. Bendeniz de ölmeden bana her türlü hesabı özel Müddei hususileri sorabilirler.

Profesör Dr. Süheyl Batum adlı yeni yetme bir Politikacımız, Türk silahlı kuvvetleri “ için “Kâğıttan kaplan” demiş. Türk Silahlı Kuvvetleri darbe mi yapsınmış! Hadi canım sende!

Sizler ne yaptınız Sayın Acemi Politikacımız? Meyveli ağaca çok taş atarak altında durmayınız, o akıl dolu başınıza yazık olur, taşlar düşebilir. Size bir özeri: Kısa yoldan başarılı olmak istiyorsanız, tarikatların emrine girerek Mareşal Gazi Mustafa Kemal’i ve Cumhuriyet Rejimini taşlayınız! Saygısızlara karşı bile saygılı olmayı Türk Jandarmasından öğrenmiş olduğumuzu yüksek bilgilerinize sunarım.

281-DİLİMDE DUA ADIN!

OSMAN TÜRKOĞUZ

Osmanturkoguz@hotmail.com

İzmir;08 Şubat 2011.

DİLİMDE DUA ADIN.

Ezanlar okunurken dilimde dua adın,

Namazlar kılınırken seninle duadayım.

Geçmek nedir bilmiyor uzağında zamanlar;

Seninle bir boyutta başka bir zamandayım.

7 Şubat 2011 Pazartesi

280-MEN'İ MÜSKİRAT KANUNU.

OSMANTÜRKOĞUZ osmanturkoguz@hotmailcom

İzmir;07 Şubat 2011.

MEN’İ MÜSKİRAT KANUNU!

Kanunun kabul tarihi:14 Eylül 1920.

Kanunun numarası:22.

“Politikacılar gelecek seçimleri, devlet adamları da gelecek nesilleri düşünürler. “ Profesör Dr.Maurice Duverger.

Çoğumuzun unutmuş olduğunu, TAKSİM ANKETLERİNDE öğrendiğimiz Ulusal tarihimizi yeniden yazmak bana çok acı vermektedir.23 Nisan 1920’tarihinde kurulmuş olan TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ, ülkemizi iç ve dış düşmanlarımızdan kurtarma savaşının yanında, bizlere bugün çok garip gelecek öyle konularla uğraşmıştır ki; oysa bu konular TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NİN tam bağımsızlığının işaretiydi.

İçki yasağı tartışmaları Amerika’da 1840’lı yıllarda kiliselerin baskısı ile başlamıştı. Birinci Dünya Savaşı sırasında da ünlü İÇKİ YASAĞI yasalaşmıştı. Bu yasak çok köklü kötülükleri de beraber getirmişti. Kaçak içki üretimini, içki kaçakçılığını, içki satışlarını düzenleyen yer altı çetelerini yaratmış, Meksika’nın da içki kaçakçılığından zengin olmasına yaramıştı. Ünlü Dillinger de bu yasağın en kanlı bir örneğini oluşturmuştu.

Ülkemizde de, bu yasağın yasalaşması dini çevrelerimizle çok istenildiği halde bir türlü gerçekleştirilememişti.

Topal Osman tarafından boğdurulan Giresun Mebusu Ali Şükrü Bey, İngiltere’de okumuş bir Aydın olmasına rağmen içkinin yasaklanmasının, halkın doğal hukukuna dayalı bir hakkı olduğundan söz ederek bu konudaki kanun teklifini TBMM’sine sunmuştu. ALİ Şükrü Beyin niyeti “Men’i Müskirat Kanununu” ŞER’İAT HUKUKUNA GÖRE DÜZENLETTİREREK, TBMMEÇLİSİNE ŞER’İAT YOLUNU AÇMAKTI.

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNDE, İlk defa İlericiler ve muhafazakârlar birlikte hareket ediyorlardı. İlericiler, Gayrı Müslimlerin ellerinde bulunan içki üretim tekelini ve içki üretme sanayini kapatmak istiyorlardı. Gericiler de Şer’iat esaslarının uygulandığı bir Men’i Müskirat kanununun çıkartılması peşindeydiler.

Kur’anı Kerimin 16’ıncı EN-Nahl suresinin 67’inci ayetinde şarap serbest bırakılmıştı. El-Maide suresinin 90 ve 91’inci ayetlerinde de içki içmek-şarap- yasaklanmıştı. İçki içenlerin de dayandıkları bir ayet vardı:”İçkiliyken—Sarhoş iken-namaza durmayınız-- İslam Hukukunda belirtilen bazı suçlar için Kur’anda belirtilmiş değişmez cezalar vardır. Bu değişmez cezalara” Hadd”denilir. Hamr –içki içmek-suçu Kur’anda yok iken sonradan kabul edilmiştir. Cezası da (80) sopadır! Dinci kesim, inatla bu sopa cezasının da ASLİ ceza olarak verilmesi için adeta meydan Muharebesi vermişler, teklif üstüne teklif getirmişlerdir. Bir ara içki yasağının gayrı Müslimlere de uygulanması kabul görmeyen bir teklif olarak TBMM’sine getirilmiştir.(80) sopa cezasının insan onuru ile bağdaşamayacağı fikri de savunulmuştur. Maliye Vekili Rahmetli Ferit Tek Bey’in:”Bu kanunun kabul edilmesiyle, Hazinemiz (1.000.000)Liralık bir gelirden mahrum edilmiş olacaktır!” Savunması da, kanunun çıkmasına engel olamamıştır.

TBMM’Sİ Reisi Mustafa Kemal’in:”Bu bunalımlı günlerde nelerle uğraşıyorlar!” Diye söylendiğini E.General Ali Fuat Cebesoy anlatmıştı. Mayıs 1920’de TBMM’SİNE sunulan, DÖRT senelik ömrü olacak olan bu teklif, Uzun müzakere ve tartışmalardan sonra, aşağıda yazıldığı gibi” Men’i Müskirat Kanunu” olarak kabul edilmiştir:

“Memaliki Osmaniye’de her nevi müskirat imali, füruhtu—satışı—ve istimali yasaktır. Aykırı hareket edenlerden müskiratın beher kıyyesi---Okkası—için (50) Lira para cezası alınır ve elde edilen müskirat imha olunur.”

“Alenen içki içenler veya gizli olarak içip sarhoşluğu görülenle, ya haddi şer’i(80) değnek veya (50) liradan (250) liraya kadar para cezası veyahut (3) aydan (1) yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.

Resmi sıfatı olanlar da memuriyetten çıkarılır, bu husustaki hükümler kabili itiraz İstinaf ve temyiz değildir. Mevcut içkiler için iki ay süre verilmiştir. Yoksa alet,edevat gibi bunlar da müsadere edilecektir.”

“Tıpta kullanılacak ispirto için, düzenleme getirilecektir.”

Yeni Men’i Müskirat Yasasına asli ceza olarak hiç olmazsa,(80) değnek, ya da içki mahallinde falaka cezası konulmalıydı. TARİKATLAR BU KADARCIK BİRCEZAYI NEDEN DÜŞÜNEMEMİŞLER DERSİNİZ, SAYIN SEYİRCİLERİMİZ!

6 Şubat 2011 Pazar

279-ARAP YÖNETİMLERİNİN YÜZLERİ.

OSMAN TÜRKOĞUZ

osmanturkoguz@hotmail.com

İzmir;07 Şubat 2011.

ARAP YÖNETİMİNİN YÜZLERİ.

Günümüz Arap yönetimlerini gerçek yüzleri ne ise geçmiş yönetimlerinin yüzleri de aynıdır.

Tunus’ta Habib Burgiba’yı deviren Muhabere Korgenerali ZEYNEL BİDİN BİNAli, 23 sene içinde Habib Burgiba’yı çok aratmıştı. 1956 yılında bağımsız olan Tunus; Habib Burgiba’nın son yıllarında, iktidarına egemen olan bir kadın geçmiş dönemlere rahmet okutmuştu.

06 Ekim 1981’de; Müslüman Kardeşler adına Mısır ordusundan bir subayın Enver Sedat’ı öldürmesi üzerine Mısır yönetiminin başına geçmiş olan Hava Mareşali Hüsnü Mübarek te, Amerika’nın desteğiyle kendisini ve çevresini korumaya almıştı. Senelerce önceydi, Mısır’a giden Türk sermaye çevrelerinden bir kadınımıza, Mısırlı bir Kimya Mühendisi Hanım:

“Sonunda siz de bizim vaziyetimize düştünüz. Yobazlar bizde egemenliklerini sağlayarak ülkemize çağ dışılığı getirdiler. İki hayvan geri, geri yürüyemez: birisi Kaplumbağa diğeri de Yobazdır. Tehlike sezdiklerinde pusarak kabuklarına çekilirler, tehlikenin geçtiğini gördüklerinde de ilerler. Şimdi, sizde pusmuş vaziyetteler.” Demişti.

Tunus’ta ve Mısır’daki gösteriler, ileriye doğru ülkeyi götürmek için değildir. Bir çağrı üzerine aç ve gayrı memnun ahalinin sokaklara dökülmesidir. Her iki taraftaki yağma olayları bu görüşü doğrulamaktadır.

Saddam Hüseyin devrildiğinde de Irak baştanbaşa soyulmuştu. Irak Merkez Bankası ve Ulusal Müzesi de soyulanlar arasındaydı. Ümmetçilik eğitimin sonuçlarıdır tüm bunlar. Bu sistemle eğitilmiş olan İslam toplumlarında bir ulusal hareket beklenemez.

Emekli Jandarma Tümgeneralimiz Kıbrıs kahramanlarımızdandır. O’NUN gururla anlattığı bir olay vardır. Omorfo şehrini O^NUN Jandarma Komando Taburu kurtarmıştı. Tüm bankalar, tüm süper Marketler ve tüm mücevherci dükkânları açık olduğu halde, ne bir bilezik, ne de ortadaki paralara el süren olmamış; yalınız bir Jandarma komando askerimiz, bir marketten iki paket sigara almış. Bu ULUS OLMA BİLİNCİNİN BİR SONUCUDUR! Orada görevlendirilen Askerlerimiz Türk Ulusu adına bir eylem yapmakta olduklarının bilinciyle yetiştirilmişlerdi.

Suudi Arabistan’da bir somun ekmek çalanın eli cırp kesilmektedir. Suudi yöneticilerinin kepazelikleri, petrol paraları ile yapmış oldukları hovardalıkları, Müslümanlık adına tüm insanlarımızın kanını dondurmaktadır.

Saddam Hüseyin’in Küveyti işgali sırasında Arabistan’a kaçan Son Küveyt emiri, 47’inci sefer olmak üzere, 14 yaşındaki bir kız çocuğu ile evlenmişti.

Iraklı askerlerin, Irak’ı işgal eden Amerikan askerlerinin önlerinde secdeye kapanmış olduklarını televizyonlardan izleyerek öleyazmıştık. Bu masalları uzatmak istemiyorum. Abbasi Arap Halifesi Bağdat’ta iken Küfe şehrinde bir KARAMİTA Tarikatı ayaklanması çıkmıştı. Karamitaların kendilerine göre Müslümanlık anlayışları vardı: “Cennet bu dünyadır. Gerçek cennet zevk içinde yaşamaktır. İkinci esas ise, bu gayeye varmak için ihtilalcı olmak ve canını esirgememek lâzımdır.”Öğretilerinin özeti bu şekildedir.

Karamitacılar, geniş bir hazırlıktan sonra; bir gece Küfe şehrine saldırarak, çok zenginleşmiş olan bu şehri yağma ettiler, zenginlerin tüm mal varlıklarına el koydular ve aile bireylerini de esir aldılar. Şehirde kan gövdeyi götürdü. Sonunda Abbasi Halifesi(Elmutazıt Billâh”,‘in Küfe’ye gönderdiği ordu isyancıları yenerek, isyanın liderini Ebülfevaris yakalayarak Halifenin huzuruna çıkarıldı. Halife ile aralarında şöyle bir konuşma geçti:

Halife:”Siz, ilâhi ruhun vücutlarınıza hulûl ettiğine inanıyormuşsunuz. Bu doğru mu?”

Ebülfevaris:”Bu soruya cevap vermenin sana ne faydası olur? Sana ait olan şey ne ise onu sor!” dediğinde, Halife:

“ Bana ait şey ne imiş?” dediğinde hiddetlenen Asi Lideri:

“Nemi?Cemiyeti beşeriyedeki bu adaletsizlik nedir?Bütün müesseselerin esası çürüktür.Siz sarayınızda rahat yaşayınız,halk ise açlıktan ve sefaletten ölsün,bu mu adalet,bu mu halifelik..İşte senin vazifen bu cemiyetin sefaletini kaldırmaktır.Biz,haklarımızı almak için ayaklandık.Bunun için kan döküyoruz!” Diye bağırdığında, Halife de:

“Alınız bu Herifi derhal idam ediniz!” Fermanını heman vermiştir. Enver Behnan Şapolyo,”Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi”,s.410.

Arap âleminde değişmiş olan nedir? Saltanat, açlık ve sefalet aynı değil midir? Korkuya kapılan Liderler can korkusunda değildirler. Çünkü altlarında içleri para dolu uçakları ve kendilerini koruyacak köpekleri de var.Soylarının fakir halkı sömüremeyeceği korkusudur ortalığı

278-İŞKENCE ÖYKÜLERİ ÜZERİNE.

OSMAN TÜRKOĞUZ

osmanturkoguz@hotmail.com

İzmir;06 Şubat 2011.

İNSANLARA UYGULANAN İŞKENCELER.

Benim işkencelerle ilgili yazım üzerine daha detaylı yazı isteyenlerim oldu. Bendeniz şaşırdım ve kalakaldım. Günümüzde, tüm dünyalıların gözleri önünde, insanlara uygulanan işkencelerden habersiz olarak öykü gibi geçmişte uygulanmış olan işkencelerle ilgilenmek, bence patolojik bir olgu olsa gerektir. Amerikalıların ve onların av köpeklerinin Az gelişmiş ülke vatandaşlarına uyguladıkları işkencelere hiç tepki yok. Şimdi isteklerin ruhsal durumunu kavradım. Oturduğu yerde, geçmiş işkencecilere küfrederek insanlık tepkisini ortaya koymak.

Genç olmuş olsaydım, bu işkence olaylarını doktora tezi yapardım; ama çok geç. Batı âleminde işkence aletleri müzeleri bile var. Milattan önce Siraküze şehrinde bir meraklı, pencereli tunçtan bir Boğa heykeli yapmış. İşkenceye uğratılacak kişi, bu pencereden Boğanın içersine konularak pencere kapatılıp, boğanın altına yakılan ateşle Boğa ısıtılırmış. Boğanın içersinde hararetten yanan zavallının bağırmaları Boğanın burnundan dışarıya dışarıya aksederek seyircilere zevkli dakikalar yaşatırmış.

Avrupa’da 1350–1450 seneleri arasında 100.000 Kadın cadı suçlaması ile yakılmıştır. Cadı suçlaması yapılan ölmüş kadınların cesetleri mezarlarından çıkartılarak yakılırmış.

Fransız-İngiliz savaşlarında kahramanlık seviyesine çıkartılmış olan Jean Dark ta Kilisenin oyunu ile yakılmıştır.

Hıristiyanlıkta kiliseye başkaldıran Galvin adlı Fransız Papaz da, ilk iş olarak İspanyol Bilgini Servetus’u yaktırtmıştır.

16 Şubat 1600 senesinde, Ünlü Bilgin GİARDANO BRUNO, Engizisyon Mahkemesinin kararı ile Allah adına ve Hıristiyan dinini kurtarmak için Roma’da yakılmıştır.”Tanrı, yeryüzünde egemenliğini kurmak için iyi insanları kullanır. Kötü insanlar da kendi egemenliklerini kurmak için Tanrı’yı kullanırlar!” Sözü O’NUNDUR.

Bu iğrenç işi yapanlara tepki olarak sövebilirsiniz.

Günümüzde yapılan ve hâlen yapılmakta olan işkencelerden ne haber!

*-Gece yarıları Polis ordusu ile hiçbir tebligat yapılmadan, bunca insanların evlerinin ve iş yerlerinin basılması sizleri rahatsız etmiyor mu?

*-Hak ve Hukuk uygulayan Yargıçların Atatürk resimleriyle sürülmelerini hiç duydunuz mu?

*-Anayasal haklarını ifade etmek için yollara inen Genç Kız ve Gencecik Erkeklere uygulanan coplu, biber gazlı saldırı ve kış ortasında, onlara uygulanan tazyikli soğuk su banyosu sizlere bir şeyler ifade etmiyor mu?

*-Vatan Hainleri serbest bırakılırken senelerdir suçlarını bile bilmeden Silivri esir kampına kapatılanlar için ne düşünüyorsunuz!Korkuyorsanız evinizin arka odasında ıslıkla bile tepki göstermeye ne dersiniz!

*-Quantanamo esir kampını hiç duydunuz mu?

*- Ülkemizi bölmek için masumlarımızı öldüren vatan Hainlerini destekleyen, Vatanlarını savunan Afganlılara “Terörist” diyenlerdi duydunuz mu?

Benden bu konuda yazı yazmamı neden istemiyorsunuz! Sayın seyircilerimiz!

277-OSMANLIDA İŞKENCE ÇEŞİTLERİ VE

OSMAN TÜRKOĞUZ

osmanturkoguz@hotmail.com

İzmir;05 Şubat 2011.

OSMANLI İŞKENCE ÇEŞİTLERİ

VE

CELLÂTLIK MÜESSESESİ!

“NİZAM’I ÂLEM FERMANI!”

“Her kimseye evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşlarını nizam’ı âlem için katletmek münasiptir”Fatih Sultan Mehmet.

“Nizam’ı âlem fermanı fekkedilmiştir!”Birinci Ahmet,1603.Kardeşini Veliaht ilan etmiştir.

Hemcinsine VE TÜM CANLILARA acı çektirmek insanoğlunun doğasına var. Yalınız fırsat eline geçmeye görsün. Şehzade iken ölüm korkusu altında inlemekte olan, Padişah olduğunda da ölüm korkusu salmada. Uygarlıkların uluslara geçişi gibi işkence çeşitleri de daha gelişmiş olarak uluslara geçmede. Her hükümdarın sarayının altında, içi işkence aletleriyle dolu işkence galerileri mutlaka yapılmaktaydı. Bugün insan hakları masalları ile az gelişmiş toplumları hayran bırakan Avrupa’da; işkence altında elde edilen bilgilere göre hukuki işlem yapılırdı. Malta adasında; birisi Malta Yargıcının gözleri önünde bir zavallıyı bıçaklayarak öldürür. Polis, işkenceye tabi tuttuğu bir masuma cinayeti kabul ettirir. Malta Yargıcı önüne gelen bu itiraf dosyası üzerine idama mahkûm ettiği Zavallı hemen asılır. Sonradan gerçek anlaşıldığında Yargıç:

“Ben bir yargıç olarak olaya tanıklık edemem dosyaya göre karar veririm!” Der.

Ortaasya’da ve Horasan’da başlattığı ayaklanma ile Emevi devletini yıkarak, Abbasi devletini kuran Horasanlı Müslim, ilk Abbasi Halifesi Ebu’l Abbas Safevi—Kan dökücü Abbas—tarafından işkencelerle öldürülmüştü.

1585 senesinde ve Almanya’da,6(altı)yaşındaki bir çocuk elindeki sapanla—örme ipli—atmış olduğu taş, bir Senatör’ün penceresinin renkli camını kırar. Çocuk, suç aletiyle birlikte yakalanır, işkencede de suçunu itiraf ettiği için, mahkeme kararı ile asılır.

Avrupa’da, hububata zarar veren çekirgeler için açılmış olan dava (120) sene sürmüştür.

Olay yine Avrupa’da yaşanmıştır. Bir ineğe tecavüz eden adam inekle beraber mahkeme huzuruna çıkartılmış; bu eylemde ineğin de zevk aldığı saptandığından inek ve

Boğa yerine geçen suçlu asılarak idam edilmişlerdir.

Derik’ten Viranşehir’e gelirken Viranşehir’in girişinde siyah kesme taşlardan yapılmış eski bir yapı kalıntısını görürsünüz. Bu harabe bir Asur kışlasına aittir. Bu yöre halkı Asurlulara karşı ayaklandıklarında, yıldırım gibi olay yerine yetişen Asurlular, Karaca dağa kaçanlar dâhil, tüm ayaklanıcıları ateşlere atarak yakmışlardır. Diyarbakır yöresinde de (3000) kişiyi ağızlarını kapattıkları bir derin mağarada ölüme terk etmişlerdir.

Roma İmparatorluğunun ceza çeşitleri de sonraki devletlere örnek olmuştur. Rüşvet yiyen memur küçük dereceliyse ağzına eritilmiş kurşun akıtılırdı. Memurun derecesi yüksekse, derecesine şanına uygun olarak, ağzına eritilmiş altın akıtılırdı. Bu usul Osmanlı Döneminde de denenmiştir. Kütahya’da oruç yiyen Şükrü adlı bir Ozanın ağzına eritilmiş kurşun akıtılmıştır.

Kazığa oturtma cezası eski, orta ve Yeniçağda çok uluslarda zevkle ve ibretle kullanılmış bir cezadır.

Roma ordusunda askerken firar ederek, hırsızlık yaparken yakalanan ve Köle olarak satılan Edirneli SPARTAKUS’UN Hürriyetçi ve Eşitlikçi ayaklanması başarılı olabilseydi; ESARET MÜESSESESİ dinlerde bile yerini alamazdı. Capia’daki gladyatör okulundan 77 arkadaşı ile kaçarak Vezüv yanardağına sığınan Spartakus hareketi başlangıçta başarılı olmasına karşın,(MÖ.73).

Emrindeki gladyatörlerin Roma halkına işkence yapması sonucu Romalılara yenilmişti. (M.Ö.71) öldürülmekten kurtularak esir düşen (6000) Asi, , APPİA yolu boyunca altı kilometreye çift sıra dikilen kazıklara oturtulmuşlardı. Spartakus’un cesedi bulunamamıştı. Halk, onu tanrıların yanlarına almış olduğuna inanmışlardı. Hz. İsa’nın göğe alındığı inancı gibi.

Tarihin kaydettiği en Gaddar Zalim Eflak Voyvodası Üçüncü Vilad Tepeş, Kazıklı Voyvoda, Kont Drakula adları ile ölümsüzleşen adamdır.(Mart 1431-Aralık 1476).Kendi anlatımına göre,(23,884) Türk ve Bulgarı öldürmüş,(20,000)Türk askerini de Kazığa oturtmuştur. Esir aldığı Hamza Paşa ve (5.000) Osmanlı askerini rütbelerine göre kalın kazıklara oturtmuştur. Huzurunda Kavuklarını çıkartmayan iki Osmanlı Elçisinin Kavuklarını başlarına çivilettirmiştir. Fatih Sultan Mehmed, Eflâk’ın baş şehrine girdiğinde gördüğü vahşet karsısında ordusunun maneviyatı bozulmuştur. Beş kilometre uzunluğunda, Üç kilometre enindeki bir alanda,(20.000)Kadın, Erkek, Genç, İhtiyar ve Çocuk kazığa oturtularak öldürülmüştür. Uzun mücadelelerden sonra; bir subayı tarafından öldürülen bu canavarın kellesi Dersaadet’e Fatih sultan Mehmed’e gönderilerek ibret taşında teşhir edilmiştir.

Hz.Muhammed’in ölümünün birinci yılında; kadınlara yönelik küçültücü hadislerini protesto etmek için, alkış tutan Hadramutlu kadınların elleri, Halife Ebu Bekir’in emri üzerine, bileklerinden kesilmişti.

Azteklerde her sene (20.000) Genç esirin yürekleri granitten yapılmış keskin bıçaklarla Tüylü Yılan’a –QUATZAQUATIL-kurban olarak sunulurdu.

Bizim asıl konumuz, Osmanlı İmparatorluğunda müessesleşmiş olan, işkence metotları ve işkenceciler teşkilatıydı. Revenons a ses moutons- konumuza dönebiliriz.

Osmanlı İmparatorluğunda işkence çeşitleri.

1*-KIZGIN SAÇ: Kafası kesilecek kimsenin yanına, birazda yukarıya ateş üstünde bir şaç konulurdu. Kesilen kafanın boyun kısmı bu Kızgın saç üzerine bastırıldığında, ısı nedeniyle iki saniye kan beyne gittiğinden, yerde yatan cesedini maktul görmüş olurdu.

2*-TESTİSLERİNİ YEDİRMEK: Zina yapan adamın takım ve taklavatı dipten kesilir, husyeleri çıkartılarak sanığa yedirilirdi.

3*-KENDİ PİSLİĞİ İLE ÖLDÜRMEK: Öldürülecek kimse, sıkıca giydirilerek bir çukura oturtulur ve tıka basa doyurulurdu. Günlerce pisliklerinin üzerine oturan zavallı çürüyerek ölürdü. İki genç yazarımızın yazdıkları “Metal Fırtına” romanındaki kendi pisliği içersinde öldürme işkencesinin Osmanlıdan alındığı kanısındayım.

4*-FARE İLE ÖLDÜRTMEK: Suçlunun oturtulmuş olduğu ortası delik sandalyenin delik kısmına konulan içinde Fare bulunan bir madeni kap altından ısıtılırdı. Sıcaktan çıkış yeri bulamayan fare, ol adamcağızın büzüğünü kemirerek Taa ağzından, ol adamın ruhu ile beraber çıkardı.

5*-SUÇLUNUN DERİSİNİ YÜZMEK: suçlunun derisi yüzülerek yüzülmüş olan vücuduna tuz basılır ya da denize atılırdı.

Emeviler döneminde, Ünlü Hallacı Mansur’un da derisi yüzülmüştü.

Ünü çağımızı da aşan Nesimi’nin derisi yüzülürken, korktu demesinler diye hem yüzüne kanını sürdüğü hem de; derisini yüzenler için:

“ Cahiller, günah yazma Allahım!” Diye Allah’a yalvardığını tarihler yazmaktadır.

Sarhoş Sarı selim’e Kıbrıs Şarapları methedildiğinden, Anasının ve Portekizli bir Yahudi’nin de fişeklemesi sonucu, Şeyhülislamdan fetih fetvası alınarak,300 parça gemi ve 60.000 askerle Kıbrıs’a çıkartma yapılmıştı. Adayı uzun süre savunan Venedikli Amiral Marco Antonio Bragandino,01 Ağustos 1571’de vira ile teslim olmuştu. İsteyenlerin tümü, eşyalarını alarak adayı terk edeceklerdi. Ama anlaşıldı ki, Amiral Haçça giderken esir ettiği tüm Müslümanların, anlaşmaya aykırı olarak, derilerini yüzdürdüğü öğrenilmesi üzerine, Serdar Lala Mustafa Paşa, Amiralin komutanlarını hemen öldürtmüş, Amiralin de burnun ve kulağını kestirerek kendisine kum taşıttırmış; sonunda da dersini ustalıkla yüzdürtmüş ve vücudunu ve derisini tuzlattırmıştır. Güzelce paketlettirdiği deriyi de İtalya’ya Cenova’ya gidenlerle armağan olarak Amiralin ailesine postalatmıştır.

Sakarya Şeyhi namı ile büyük bir ayaklanma başlatan kimse yakalanarak Dördüncü Murat’ın huzurunda derisi yüzülmüştü. Hiç acı duymayan Şeyhin:

“Bire cellât başı, acele etmede keyfini çıkartalım!” Dediği hususunda tarihe de not düşülmüştür.

İkinci Dünya Savaşında, yeni bir deri yüzme metodu geliştirmiştir. Alman toplama kamplarının birisinde bir kadın idareci vücutlarında dövme bulunan esirleri öldürtür, derilerini tabaklattırarak kitaplarına kapak cildi yaptırtırmış. İş bu sanat eseri kitapların müzelerde olduğunu okumuştum. İnsan derisi çürüyeceğine bir işe yaramış olmuş. Bereket versin, bizim Silivri Esir kampımızda dövmeli esirlerimiz ve dahi kitap meraklısı Yöneticilerimiz yokmuş!

6*-AÇILAN YARAYA TUZ BASMAK: Suçlu olarak İşkencecilerin huzurlarına getirilen kimesne Anadan avret soyularak sırt üstü veya yüzükoyun yatırılır. Ol zavallının vücudunda açılan yaralara tuz basılarak bu iş için yetiştirilmiş olan kadrolu hayvanlara yalatılır. Bu usul Ortaasyayı kan gölüne çevirmiş olan Emevi komutanı Haçcaçı Zalime aittir. Ol komutan, suçladıklarının sırtına Arap harfleriyle adını kazdırıp, açılmış olan yaraya tuz sürermiş. Kendi tarihleri böyle yazıyor.

7*-ÇIPLAK KAFAYA DEVE DERİSİ GEÇİRMEK: Suçlunun elleri sıkıca bağlandıktan sonra kafası güzelce traş edilir ve ol cıbıldak kafaya Deve derisinden bir şapka geçirilerek güneşe bırakılır. Sıcakla kuruyan Deve derisi büzülerek suçlunun tüm derilerini yukarıya çekerek toplarmış.

8*-SUÇLUNUN GÖZLERİNE MİL ÇEKMEK: Bu yöntem Bizans’ta da çok muteber bir işkence usulü idi.26 Ağustos 1071 tarihinde, Malazgirt Meydan Muharebesinde yenilmiş olan Bizans İmparatoru Romanos Diyejenos, Bizans’a döndükten sonra gözlerine mil çekilerek Büyük adadaki mağaraya kapatılmıştı. Dul kalan Bizans Kraliçesi ile evlendiği için Bizans İmparatoru olmuş bir Bizans Generaliydi. Birinci Murat ta, Oğlu Şehzade Savcı Bey’in gözlerine mil çektirmişti.

9*-ATEŞTE YAKMAK. Güney Amerika’yı zapt eden İSPANYOL

SERDERGESİ HERNAN CORTEZ, Son Aztek KIRALI MONTEZUMA’YI ve Vezirini ateşe atarak yaktırmıştı. Ateşte yanarken var gücü ile bağıran vezirine, Kıral Montezuma’nın:

“Ben güller üzerinde miyim? Ben de ateşteyim. Bu makama gelmenin sonuçlarına da katlanmak gerekir’ Demiş olduğunu İspanyol tarihleri bile yazmaktadır.

Hz.muhammed’in ölümünden sonra, İslam’dan dönmeleri önlemek için, Halife Hz. Ebu Bekir, kazdırdığı çukurların içlerinde yaktırdığı ateşlerde bu dönmelerin Kâffesini yaktırtmıştır.

10*-MAĞARAYA DOLDURARAK TÜTSÜLEMEK: Suçlu ya da suçlular bir mağaraya doldurularak ağzı kapatılan mağaraya duman verilerek boğulmaları sağlanırdı. Sağ iken anlayamadıkları Osmanlının gücünü, hiç azsa ölürken anlamaları böylece sağlanmış olurdu.

11*-ÇENGELE VURMAK, ÇENGEL ÇİÇEĞİ YAPMAK: Odun Pazarı çıvarında, kalın kalaslardan aşağıya doğru sarkıtılmış çok iri kasap çengelleri hazır bekletilirdi. Bu cezanın uygulamasına hükmedilen Suçlunun elleri ve ayakları sıkıca bağlanarak, palangalarla yukarıya doğru çekilir ve hızla çengellerin üzerine bırakılırlardı. Suçlunun hangi uzuvlarına kısmetse çengeller o uzuvlara batardı. Bazen hemen ölüm gelirdi, bazen da suçlu ibreti âlem için bağıra, bağıra ölürdü.

12*-ÇARMIHA GERMEK: Bir çarmıha yüzükoyun yatırılan suçlunun kaba etleri ve omuzları oyularak, açılan yaralara yanan mumlar dikilir, ol Çarmıh bir Devenin ya da bir Atın üzerine yatırılarak, ibret’i âlem için, caddelerde gezdirilirdi.

13*-KOL, BACAK KESMEK: Birinci defa hırsızlık yapanın sol eli, ikinci defa hırsızlık yapanın sağ ayağı, üçüncü defa hırsızlık yapanın sağ eli, dördüncü defa hırsızlık yapanın da sol ayağı kesilirdi. İslam şeriatı ile yönetilen ülkelerde, Kur’ana dayalı bu kesme emirlerini ülkelerini soyan yöneticiler onaylamaktadırlar.

14*-KAFA KESMEK: A-Hemen kafa kesmek,

B-Üç gün sonra kafa kesmek,

C-Müslüman’ın kafasını kesmek,

Ç-Gayrı Müslümün kafasını kesmek,

D-Boğulan bir büyük adamın başını Padişah’ı Zülcela’e göstermek için kesmek.

Padişah’ı Ruyu Zeminin Gazabı Hümayunu tuttuğunda; Huzuru Hümayunundaki garibanı öldürtmek isterse, ellerini çırparak:

“Bostancı Başı “Deyu bağırır. Günümüzün koruma ordusu gibi Padişahın yanından hiç ayrılmayan ve Deniz Feneri Kahramanları gibi lâyusel Bostancı başı hemen seğirtir:

“Ferman devletlû padişahımındır!” Der demez, Emri Hümayunu tebellüğ eder:

“Alpta götüresüz!” Ya da daha şiddetli bir ferman alır:

“Tiz, heman defteri dürüle!”Bu Ferman çok önemlidir. Taa! Sümerlerden gelen bir inanç vardır:”Her insanın iki omzunda iki Melek, ol insanın amellerini, sinek sıçmaz defterlere yazmaktadır. Ol insan öldüğünde ya da böylesine öldürüldüğünde amal defteri de kapanmış—Dürülmüş olur- O iki Melek te Krizin teğet geçmesiyle kapanmış olan işyeri işçileri gibi, cascavlak işsiz kalır!

Ya da şöyle bir Ferman’ı Hümayun sadır olur:

“Bostancı başı, bu daltabanı--- ya da Nevbekârı-- alıpta Sahil kasrına götüresüz!”Ya da Gazabı Hümayunun şiddetine göre bir Ferman sadır olur:

“Bostancı başı, bu herif’i na Şerifi alasunuz ve Sahil kasrına götüresünüz!”Ol zavallı adam, korkusundan işer mi ya da şıçar mı tarihler yazmazlar. Ne yaparlarsa yapsınlar poturlarının arkasındaki torbalardan fark edilemez korkudan yaptıkları!! Sahil kasrında bekletme süresi üç gündür. Üç gün sonra demir, Kasrın demir kapısı, iç sızısı gibi, ince bir sesle açılır. İçeride yatan Büyük bir devletliyse, bizzat Bostancı başı ya da rütbesine göre Baltacı başı elinde şerbet dolu bir kâse ile sökün eder. Şerbet, kırmızı renkli bir kâseyse, Bostancı başı ya da rütbesine göre cellâtlar odaya dolarak ol Bahtsızı boğarlar ya da kollarına girerek İBRET ÇEŞMESİNE, boynunu vurmak üzere götürürlerdi. Şerbet Beyaz renkli bir kâsedeyse suçlu sevincinden, Allah’ına şükrederek bırakılırdı.

Başı kesilecek olan hükümlü, çeşme yalağına ensesi dışarıya gelecek şekilde uzatılır, bir satırla da başı gövdesinden ayrılır. Başı kesilen Müslüman’sa, cesedi yüzü koyun yatırılarak kesik başı sağ koltuğunu altına konulur.”Kelle koltukta “ sözü buradan çıkmıştır. Başı kesilen gayrımüslümse, yüzükoyun yatırılan cesedinin kıçı üstüne kellesi konulur. Bu çeşmenin adına “CELLÂT ÇEŞMESİ” YA da “SİYASET ÇESMESİ “denilirdi. Bu çeşmenin iki yanında Kesilerek getirilmiş insan kafalarının sergilendiği, İBRET TAŞI adlarında iki taş ta vardı. Kesilmiş insan başları, üç gün teşhir edilmek üzere, Topkapı sarayının giriş kapısı yanında hâlen var olan kovuklara konulurdu.

Cellâtlar kestikleri başları sakallarında ya da saçlarından tutarak çarşılarda gezdirirler, esnaftan da “hamaliye adlı bir ücret alırlardı.

Cellâtlar, palalarını, kanlanmış olan alet ve edevatlarını ve dahi kanlı ellerini bu çeşmede yıkarlar. Bu palalar Sarayburnu sarayında saklanmaktadır.1888 senesinde; Alman İmparatoru İkinci Aptal Wilhelm’in ülkemizi ziyareti nedeniyle İkinci Abdülhamit bu çeşmeyi yıktırarak kendi adı ile anılan bugünkü çeşmeyi yaptırtmıştır.

Türk edebiyatının en büyük HAÇCAVI NEFİ DE, Padişah’ı Ruyu Zemin Dördüncü Murat’ın Eniştesi Gürcü Mehmet Paşa’yı hicvettiği için boynu vurulan masumlarımızdandır.27 Ocak 1635 Cumartesi günü Osmanlı devletinin kuruluş yıldönümüydü. Dördüncü Murat sarayın bahçesinde NEFİ’NİN “Siham’ı Kaza—TESADÜF OKLARI-- Divanını okurken, sarayın bahçesine --Nazire olarak-- yıldırım düşmüştü ve o saat NEFİ’NİN idam fermanı da verilmişti. Boynu Eğri Mehmet Ağa,”NEFİ gel, odunlukta hicvedilecek birisi var!” Diyerek NEFİ’Yİ odunluğa götürerek boğdurtmuştu. Bu olay üzerine Osmanlı yalakaları şu beyti yazmışlardı:

“Gökten nazire indi Siham’ı Kazasına,”

“NEFİ dileyle uğradı hakkının belasına.”

Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’ya Avusturya’ya ait bir kalenin fethi ferman edilmişti. Kanuni’yi bile geçme hırsı içindeki Merzifonlu doğruca Viyana’yı kuşatmıştı. Yaşlı İbrahim Paşa’nın geride kale ve palangaları almadan bırakmanın ve küçük çaplı toplarla Viyana’nın fethedilme düşüncesinin yanlışlığı ikazına da aldırış etmemişti. Yenilgi haberi Dersaadet’e geldiğinde, âdeti olduğu üzere, Dördüncü Mehmet avdaydı. Av dönüşü çok sinirli olur ve olumsuz fermanlar verirdi. Yorgun ve argın sarayına dönen dördüncü Mehmed’e yenilgi haberini, idam fermanı alabilmek için kasti olarak veren saray görevlisi, Kara Mustafa Paşa’nın idam fermanını hemen almış ve sevinçlerinden oynamışlardı. Bir Çavuş, koynunda idam fermanı ile Kara Mustafa Paşa’nın huzuruna dikilerek münasip bir lisanla kaderini anlattı. Paşa, iki rekât namaz kıldıktan sonra; odasında serili bulunan halının uçunu toplayarak boynunu cellâdın ibrişim kemendine uzattı. Paşanın başı kesilerek bal dolu bir torbaya konularak Dersaadet’e getirildi. Baldan temizlenen Paşa’nın kesik başı, gümüş bir tepsiye konularak Padişah’ı Ruyu Zemin Dördüncü Mehmed’e gösterilerek ibret taşına konuldu.

Rüşvet almak suçu ile suçlanan Sadrazam Halil Hamit Paşa,--Kendileri Ecevit’in Amerika’dan getirmiş olduğu ve İkinci Eşinin İran asıllı ve CİA değerlendirme merkezi uzmanı olduğu iddia edilen bir kadın olduğu da söylenen—DERVİŞ Bey’in Dedeleridir. Sadrazamlıktan azledilerek sürülmüş olduğu İmroz adasında boğdurularak kesik başları Dersaadet’e getirilip, gerekli gösteriden sonra Karaca Ahmet’e, başsız gövdeleri de boğulduğu yerin mezarlığına defnedilmiştir.

Kesik başı Baş Kesme fermanını verene götürmek Emevi halifesi Yezit’ten örnek alınmıştır. Yezit, Kerbela’da kestirttiği Hz. Hüseyin’in kesik başını Şam’daki sarayına getirterek, elindeki sopa ile dişlerine vurarak oynamıştı.

15*-BOĞMAK.

Osmanlı İmparatorluğunda en çok kullanılan bir idam şekliydi.

1*-Kement,

2*-Urgan,

3*-Yay kirişi,

4*-İbrişim kullanılırdı.

5*-Elle Boğma: Bebek halindeki Şehzadelere uygulanırdı. Şehzade Ahmet’in hamamda boğulması gibi. Kuyucu Arnavut Murat Paşa, dokuz yaşındaki bir çocuğun babasının Celalilere saz çaldığını söylemesi üzerine, bu çocuğu boğması için kime emir vermişse dinletemediğinden, kürkünün eteklerini sıvayarak bu Masum Türk çocuğunu elleri ile boğarak cesedini kuyuya atmıştır.

Cellâtlar öldürülmesi ferman edilen Kimselerin boyunlarına yağlı kement atarak, kemendin iki ucundan iki cellât asılarak boğma işlemini yerine getirirlerdi.

8 Haziran 1389 tarihinde; Kosova Muharebe sahasındaki Birinci Muradın otağı Hümayununda Şehzade Yakup Çelebi yay kirişi ile boğdurulmuştu.

06 Ekim 1553 senesinde; Birinci Süleyman’ın Otağı Hümayunlarında büyük oğlu Şehzade Mustafa sırtına bir baltanın kıblesi ile vurularak düşürülmüş ve kement ile boğulmuştu.

İran’a özel olarak gönderilen Ali Ağa isimli Katilde, kuşağının arasına saklamış olduğu muhkem yay kirişi ile Şehzade Beyazıt’ı ve dört oğlunu boğmuştur.

Üçüncü Mehmet te (19 ) karındaşını kement ile boğdurmuştu. Şamanist Türklerde insan kanı akıtmak büyü günah ve suç sayılması Osmanlıya da örnek olmuştu.

İstanbul’a gündüz vakti öküz arabalarının girmemesi hususunda Dördüncü Murat, bir ferman yayımlamıştı. Konuk olduğu bir bağ evinden, bir öküz arabasının İstanbul’a girişini görerek, kubbe altında devlet umurunu görüşmekte olan sadrazamını derhal Huzurlarına çağırtarak, fermanını uygulatamadığı için, zavallı Sadrazamını bağ kuyusunun ipi ile boğdurtmuştu.

İki kardeşini boğdurtan Genç Osman da kement ile boğulmuştur. Bu kement cinayetleri saymakla bitmez!

Merzifonlu Kara Mustafa’yı boğan ipek kemendin Viyana’da bir müzede saklandığını okumuş ve resmini de görmüştüm.

16*-İŞKENCE ÇEŞİTLERİ:

A-Kol ve ayak kemiklerini kırmak,

B-Gözlere kızgın mil çekmek,

C-Gözlere kızgın sirke dökmek,

Ç-Kulakları, burnu, dudakları ve dili kesmek,

D-Kılıç ile sakal tıraşı yapmak,

E- Sinirleri çekmek,

E-Parmakları kırmak,

D-Tırnakları sökmek.

ÇELLÂTLIK MÜESSESESİ.

Benim çok kendisiyle övünen bir komutanım vardı. Benim Sevgiye ve Saygıya dayalı ast ve üstlük ve Komutanlık anlayışımı beğenmediğini açıkça söylemezdi. Arada, sırada:

“Türkoğuz, devlet zorla yönetilir!” Derdi. Bu zor mantığı egemenleri falakacı başılıktan Cellât başılığa götürmüştür. Osmanlı Cellât kullanma işine üç kişilik resmi bir kadro ile başlamıştı. Devletin sınırları genişledikçe Cellât sayısı da arttırılmış (70)Cellâda çıkartılmıştır. Topkapı sarayında, şimdi yıkılmış olan odalarında kalırlardı. Cellât başına ve en büyük âmir olarakta Bostancı başına bağlı idiler. Çingenelerden ve Hırvatlardan seçilirlerdi. Dilsiz ve sağır olanlar bu devlet hizmetinde kullanılırlardı. En ünlüleri ve gaddarları Kara Ali isimli bir cellâttı. Tüm işkence aletlerini kemerlerine takılı olarak taşırlardı. Resmigeçitlere de “Cellâtlar Alayı” olarak alay halinde iştirak ederlerdi. Ayrı mezarlıklara gömülürlerdi, mezarlarının başlarına da yazısız siyah taşlar dikilirdi. İstanbul’da Eyüp taraflarında birkaç cellât mezarı kalmıştır. Cellât teşkilatını Abdülmecit ortadan kaldırmıştır.(1839–1861).

Davos dönüşünde, Sayın Recep Beyimizi”Son Osmanlı Padişahı” yazılı bir bez ile karşılamışlardı. Merak etmiştim, bu Padişahımızın cellâtları var mıdır diye. Ergenekon, Balyoz gibi YOZ dosyalar ortaya çıktığında, şerefleri ve insanlık onurlarını kalemleri ile kirletmekten çekinmeyen yazar cellâtlar ortaya çıktığında bayağı rahatladım.”Cellâtsız Padişahlık olmazmış.”

İzleyiciler

Blog Arşivi