12 Nisan 2011 Salı

357-İKİ DOĞAL AFET VE İKİ TÜRLÜ YORUM.

                                                                  
            OSMAN TÜRKOĞUZ
             osmanturkoguz@hotmail.com
             İzmir; 12 Nisan 2011

                                                İKİ DOĞAL FELAKET
                                                              VE
                                                 İKİ TÜRLÜ YAKLAŞIM!

“Japonlar, Hıristiyan olmamasına karşın nasıl bu kadar ahlâklı olabiliyor!”Hıristiyan Batı dünyası!
“BU SORUYU SORSAK BİZ SORARIZ!” Müslüman dünyası!
“Ahlâklı olmak için asgariden bir adet peygamber, bir adet te din kitabı gerekir!” Temel gerekçe sayan din ulemaları!
1999 Zelzelesi, 28 Şubat içinde hazırlandığı için Donanma Komutanlığını vurmuştur!” Cenneti geneleve çeviren bir Sakallı Ulema’nın yaveleri.
Nevyork şehrinde, senelerce önce, bir gece elektrikler kesildiğinde (15.000.000.000)Dolarlık soygun gerçekleştirilmişti!
            1732 senesinde Fransa’da bir papaz ölüyor. Ölmeden önce yazmış olduğu “le bon Sense—Aklı Selim—adlı eserinin üç kopyasını belirli makamlara teslim ettiriyor. Bu papazın adı Jean Meslier’dir.
Bu kitap ilk defa İstanbul İl sağlık Müdürü Dr. Abdullah Cevdet Bey Tarafından Türkçeye tercüme edildikten sonra da çok aranılan bir kitap oluyor. Rahmetli Papaz Jean Meslier özet olarak insanlığa şöyle sesleniyordu:
            “Ey! Hıristiyanlar, Hahamın Yahudileri, İmamın da Müslümanları aldattığı gibi elli sene sizleri aldattım. Ne varsa yeryüzünde var. Rahmet gökten yağmaz; yerden yükselen şeylerin tekrar yere düşmesidir. Kurtuluş için AKLISELİMİNİZİ KULLANMALISINIZ!”
 Bu kitap, günümüzde de yeniden ve günümüz Türkçesine uyarlanarak yayımlanmıştır.
”AKLISELİM!”
İnsanoğullarını aklı Selim, akıllı düşünme sahibi yapabilirsek ve anadillerini de herkesin anlayabileceği bir düzeye çıkarabilirsek, eğitimde de insanların beyinlerindeki ve ruhlarındaki hurafe tortularını giderebilirsek, Ulamaların ve Allah ile aldatanların kara, kara düşünmeleri gerekecektir.
İngilizler, şu son Tusinomi felaketine uğramış olan Japonlardan insanlığın öğrenmeleri gereken en görkemli davranışları sıralamışlardır.
Başlık olarak insanlığın Japonlardan alması gereken dersleri veriyorum:
            1*-Ağırbaşlılık.
            2*-Onur.
            3*-Yetenek.
            4*-Erdem—Bencil olmama—
            5*-Düzen.
            6*-Fedakârlık.
            7*-Duyarlılık.
            8*-Eğitim.
            9*-Medya.
            10*-Vicdan.
            Bu toplumsal davranışların her birisi insanlık için çok elzem olan örneklerdir.
Bendeniz bir toplu davranışı ele alarak 1999 yılında uğramış olduğumuz Marmara yer sarsıntısı üzerine sergilemiş olduğumuz davranışlarımızla karşılaştıracağım.
            Önce Japonya’daki büyük doğal yıkım üzerine Japon ulusuna derin hayranlığımı saygılarımla iletirim.
            Saatlerdir markete girerek alış-veriş yapmak isteyen bir Japon halk topluluğu, sıranın kendilerine geldiğini görerek marketten içeriye büyük bir intizamla, itiş kakış olmadan, girerler. Herkes sessiz ve çok vakur bir şekilde, satın almak istedikleri yiyecek maddelerini araba sepetlerine doldururlar. Müşteri kuyruğu elektronik kasaların önüne geldiğinde elektrikler kesilir. Hiçbir yönlendirme olmadan tüm müşteri Japonlar, satın aldıkları malzemeleri raflarındaki yerlerine koyarak marketi sessiz bir şekilde terk ederler.                                                                           Bu nasıl bir davranıştır? Bu, her türlü ihtiyaç duygusunun üzerinde, içinde her karakterden insanların bulunduğu, ihtiyaçlar içersinde kıvranan bir topluluğun bir tüm bireyleri tarafından varılmış nasıl bir karardır?
            Önce; ahlâklı olan Hıristiyan ve Müslüman dünyasının ahlâk anlayışlarına ve de ahlâki uygulamalarına bir göz atalım.
            Hz. İsa ”Öldürmeyeceksin!” Dedi. Bu, Tanrı tarafından Âdemoğluna verilmiş bir ilahi emir olarak kabul edildi. Tanrısal irade teorisine göre de; hukuk düzeni Tanrısal iradenin bir eseridir.
 Devlet, Tanrı’nın gösterdiği doğrultuda insanların yaşamlarını sürdürmesini sağlayan bir kurumdur. Tanrısal irade yeryüzünde devlet tarafından gerçekleşir.
Suç Tanrısal iradeye ve onun peygamber tarafından vermiş olduğu ilahi emirlere aykırı bir davranıştır. Bu nedenle, hukukun suç saymış olduğu fiillerle dinin de günah saymış olduğu fiiller arasında bir özdeşlik vardır.
            Hıristiyan âleminin en Büyük Aziz saydıkları Aurelius Augistinus (354-430), ünlü Tanrı Devleti—Civitat Dei-- adlı eserinde: ”Tanrımız öldürmeyeceksin!” Buyurmuştur. ”Yakmayasın!” Dememiştir.
Bu Tanrısal yorum Tanrı emri olarak kabul edilerek Avrupa’da Cadı suçlaması ile (450.000) Kadın yakıldığı gibi Büyük din ve Gökbilimci Bruno Giardano ve İspanyol Servetius ta Tanrı adına yakılmıştır.
Anası Hıristiyan Babası da pagan olan bu ilahiyatçı, Hıristiyan inancının felsefi temellerini atmasına karşın, sonunda paganlığa dönmüştür.
PS: A.Ü.Hukuk Fakültesi Hukuk Felsefesi Kürsüsü sahibi Profesör Doktor Adnan Güriz’e sonsuz saygılarımla. Bu konuları unutulmayacak bir şekilde bizlere öğretmişti.
            Ortadoğu’nun efsanevi zenginliği ile gözleri kamaşan Avrupa; Papa II’ inci Urbanus’un, 18/28 Kasım 1095 senesinde Fransa’nın Clermont kasabasında bir Katolik Konseyi toplaması ve dahi iki Katolik Papazın da kışkırtması üzerine, Piyer Lermit ve Fakir Gotiye—1095—Kudüs’ü ve Filistin’i dinsiz! Ve Yoldan çıkmış! Müslümanların elinden kurtarmak için sekiz sefer düzenlemişler milyonlarca insanın kanını da Tanrıları adına akıtmışlardır.
Bu Haçlı seferleri hâlân da bütün şiddetiyle sürdürülmektedir.
Bu sefer ki temada ”Demokrasi ve insan haklarıdır”.ASLINDA YERYÜZÜNDE AZ BULUNAN MADENLERDİR. HULUSİUM ELEMENTİ ve Mayınlı sahamızda da dünya’da yalınız bizde bulunan bir element! İsrail neden mayınlı alanları 49 sene kullanma koşulu ile temizleme sevdalısı? Yalınız petrol sözü aptallar için genel bir adlandırmadır. Ülkemizde bulunan iki önemli maden, birisinin ham madde olarak değeri (28.000.000.000.000)dolar. Yirmi sekiz trilyon Dolardır. Yemen’de de bu sadece( 2.500)ton vardır ve Yemen karışıklık içersinde USA müdahalesine gebedir. Ya sonra!
Kudüs’ü Müslümanlara karşı korumak ve Kudüs’e gelecek Hacı adaylarını her türlü tecavüzlere karşı da korumak üzere ”Tapınak Şövalyeleri” adlı bir örgüt kurulmuştu. Zamanla bu örgüt bankerlik hizmetlerine ve soygunlara soyunmuş aynı amaçla kurulmuş olan Hospitalierlerle de anlaşmıştı.
 İslam ülkelerini kasıp kavuran Hasan Sabbah’ın cinayet,  fidye ve soygun örgütü ile de anlaşmaktan çekinmemişti. Kudüs’e gidecek hacı adaylarının paraları o hacı adaylarının ülkelerinde teslim alınarak Kudüs’te ödenmekteydi.   
            Bu örgütün kazanmış olduğu servetler, Şarap ve bedensel zevklere“ harcanır olmuştu. Şarabı aşırı seven kimseler için ”Tapınakçı gibi içer!” Deyimi kullanılır hale gelmişti. Alman dilinde de genelevlere “Tempel Haus” Tapınak Evi!” Adı verilmişti. John Lawrence Reynold, Gizli Örgütler, s.63.
            “Hıristiyan inancını savunmaktan ziyade servet toplamaya ilgi duyan Tapınakçılar, esas müttefikleri Hospitalierler de hedeflerini Ticari değerlere çevirmişlerdi.
1259’da da birebirleriyle, hazinelerini ele geçirmek için savaşmışlardı.
Tapınak Şövalyeleri Kudüs’ü emniyetli bulmadıkları için, Kıbrıs adasına yerleşmişlerdi.
Vatikan’da papalığa birkaç ay önce seçilen V’inci Clement, ”Tanrıya karşı ağza alınmayacak küfürler, iğrenç putperestlikler, alçakça kötülükler ve daha başka bir sürü din karşıtı hakaretlerde bulundukları savı ile Tapınak Şövalyelerinin Büyük Üstadı ve karizmatik bir adam olan Jacgues de Molay’ı Roma’ya çağırmıştı”.
            “Eski bir tapınak Şövalyesinin suçunu bağışlamak vaadi ile Paris’te Tapınak Şövalyeleri aleyhinde geniş bir iftira kapmasını bizzat Fransa Kralı 13’üncü Phillipe le bel—Güzel Filip—organize etmişti.
13 Ekim 1307 tarihinde, Papa ile işbirliği yapılarak Tapınak Şövalyeleri Avrupa çapında öldürülerek servetlerine el konulmuştu. Bu servetle papalık, Fransa kralı ve İngiltere Kralı 11’inci Edward arasında paylaşılmıştı.
İşkenceler altında her türlü suçlamayı kabul etmiş olan Jacgues de Molay ve üç yönetici, Notre Dame Katedrali önündeki mahkemede masum olduklarını bağırarak halkın sempatisini ve acıma duymalarını sağlamışlardı. Duruma fena içerleyen Güzel Filip, sanıkların yavaş, yavaş yakılarak cezalandırılmasını istemiş, bu emir de hemen yerine getirilmiştir.” S.G.E. S.64
Bu J.de Molay, bir söz söylemişti:
            “Bizi masum olarak öldürten Papa bir ay sonra, Kral Filip te bir sene sonra öleceklerdir!”Demişti.
 Gerçekten Papa V’inci Clement bir ay sonra ölmüş, Kral 13’üncü Fhillip te bir sene sonra, attan düşerek boynu kırılarak ölmüştü. Ağır ateşlerde yakılmış olan Büyük Üstat Jacgues de Molay da, Hıristiyan halkın inancında Aziz olup çıkmıştı!
            Efendim, Tanrı’nın yardımıyla!
“1146’daPapa 111’üncü Evgenis, Tapınak Şövalyeleri şehit olduklarında daha kolay tanınmaları için üzerinde Kırmızı Haç bulunan Beyaz tunik giyebileceklerini, Aforoz edilmek dâhil papalığın iradesinden ayrı tutulmaları hususunda bir ferman yayımlamıştı” .S.G.E. S.61.
Bu işler, Tanrı adına ve Tanrıyı sevindirmek için yapılıyordu. Elde edilen paracıklar mı? Canım paranın ne önemi var! Ötede buz gibi Huriler ve dahi Gılmanlar, ellenmemiş ve dillenmemiş dik memeli Bakireler dururken!
            1204 senesinde; haçlı orduları Bizans imparatorluğunun merkezi olan Kostantinapolis’i işgal ederek büyük bir yağma kıyım ve ırza geçme gerçekleştirdikleri gibi Ayasofya Kilisesine atları ile girmişler ve bir fahişeye Ortodoks Patriğinin elbisesini giydirerek Ayasofya’da dans ettirmişlerdi, işte size tam bir Hıristiyan ahlâkı!
            “Charles-Quint (Şarlkent) ordusunun 07 Mayıs 1527’de başlayan Roma yağması, Katolik Hıristiyanların bile Papalık makamına zerre kadar saygıları kalmadığını gösterir. Bu dehşetli yağmada Roma şehrinde yağma edilmedik bir tek bina, kilise, manastır kalmamıştır. Binlerce Romalı öldürülmüştür. Şehirdeki bütün kadınlara ve çocuklara, manastırlardaki bütün rahibelere tecavüz edilmiştir. Anneler, kızlarını korumak için kendi elleriyle bıçaklayarak öldürmüşlerdir.
Papaların mezarları, Hz. İsa’nın resimleri yağma ve talan edilmiştir. Roma’nın son kuruşuna kadar her şeyi yağma edilmiş, yüzlerce kişinin gizlideki paralarını söylemeleri için bacakları yakılmıştır.
Charles –Quint’in İspanyol ve Almanlardan müteşekkil ordusu kutsal şehri terk ettiği zaman, açlık ve veba başlamıştır. Kediler, fareler ve ağaç kabukları yenmiş, ölüler günlerce sokaklarda kalmış, Papa bile bizzat topladığı otları yemiştir.” Lavisse-lambaud, V.30-1’den Yılmaz Öztuna, tarih 2-c170.s.” Nazım Tektaş, Kanuni, s.80.
            “Osmanlı ordusu İran’da, Barbaros çok az sayıda askerle, yedi devlete karşı savaşıyordu. Düşman devamlı takviye alırken, Barbaros’un askeri de devamlı azalıyordu. Üstelik bir de dindaş ihanetiyle karşılaşıyordu.
Barbaros, Tunus şehrine girip canını kurtarmak istediğinde, buradaki Araplarla birleşen Hıristiyan ve bilhassa Avrupalı esirler buna mani oldular. Tutunacak dal bulamayan Barbaros Tunus’u terk etmek zorunda kalıyordu.
Barbaros’un terkinden sonra Tunus’a giren İmparatorluk ordusu (30.000) kişiyi öldürüp, Kadınların ırzlarına tecavüz etmiş, kütüphaneler yakılmış, Tunus bir harabeye çevrilmişti.
Hıristiyan bir İmparator tarafından yapılan-Yaptırılan hareketleri, dindaşı tarihçiler de nefretle anlatırlar. ”Nazım Tektaş, Kanuni, s.152.
            “Andre Dorya, Şarlkent’in ordusunu kullanarak, uzun bir kuşatmadan sonra şehri Türklerin elinden aldı. Fakat Tunus’a giren İspanyollar çok aşırı vahşet yaptılar. (30.000) kişi, sırf Müslüman oldukları için katledildi; (10.000) kişi hayvanlara lâyık görülmeyen muamelelerle köle yapıldılar. Camiler yıktırıldı, cinayet, ırza tecavüz ve hırsızlık Charles Quin’in geldiğine işaret ediyordu!” La Martin, C.3.S.798.
            1757-1763 seneleri arasında yapılmış olan Hıristiyan devletleri arasındaki savaşta da yakıp, yıkmalar ve ırza geçmeler önlenemez boyutlara ulaşmıştı.
            1618-1648 seneleri arasında, ”Otuz Yıl Savaşları” adı ile tarihlere geçen savaşın her evresinde; Avrupa’daki Hıristiyan devletlerin mensupları hasım Hıristiyan devletin vatandaşlarına akılların almayacağı zulümleri ve İKİBUÇUK yaşındaki Kız çocukların bile ırzlarına geçmeyi bir Hıristiyan ahlâkı olarak büyük bir yiğitlikle sürdürmüşlerdi.
Efendim; işte Hıristiyan Ahlâkının temelleri!
            Hıristiyan Ahlâkının Afrika’da, Amerika’da, Cezayir’de, Irak’ta ve tüm dünyada yapmış oldukları iğrenç ve insanlık ayıbı olayları anlatmak için yerim ve vicdanım müsait değildir.
            Şimdi, biraz da Müslümanların Tanrı emri olan ahlâklarından söz edelim.
Kur’anı Kerim’de Sosyal düzen kuralları, o günün ve Mekke halkının inançları ve kültür düzeyine göre Dinin içersinde eritilmişti. Moda dâhil tüm kurallar dinin içersine ve de Tanrı emri olarak konulmuştu.
            Araplarda olsun, Arapların örnek almış oldukları Yahudilerde olsun, sonu; insanlar dâhil, yağma ile biten kabile baskınları olmaktaydı.
Dinler, bu MAKRO boyuttaki ÜRETİM SİSTEMİNE Tanrısal bir renk katmıştır.
Tevrat’ta: ”Yüzbaşıların ve Binbaşıların Hahamlara, yağmadan elde edilen altın ve gümüş getirdiğini” övünerek yazmaktadır.
            Türk boylarında din, ahlâk, moda ve diğer sosyal düzen kurallarının yerleri ayrı, ayrı olarak kesin bir tarzda belirlenmişti. Kılıç zoru ve Arap baskısı ile müslüman olduktan sonra her şeye Arabın din içinde eritmiş olduğu kurallar egemen olmuştu.
Arap gezgini İbni Fazlanın 21 Haziran 921 tarihinde tutmaya başlamış olduğu anılarından çok önemli bilgilere erişmekteyiz.
Bakınız neler diyor bu Arap:
                                   OĞUZLAR.
            “Her karar Kamutayda alınır. Bir sığırtmaç bile yokluğunda alınmış olan kararı itiraz ederek bozdurtabilir. Kadınları, yerli ve yabancı erkeklerden kaçmazlar. Aynı şekilde, kadın vücudunun hiçbir yerini insanlardan gizlemez. Zina diye bir şey bilmezler.” S.31 “Kadın ve erkekler birlikte nehirlerde yüzerler.” Hırsızı da zina yapan gibi öldürülür.” S.57,
            Bendeniz bu konuda bir yazı yayımlamıştım. Tekrar etmeyeyim. Erkeklerin yapabildikleri her işte ve devlet görevinde kadınlar da söz sahibidirler. İbni Batuta da gördüklerinden hayretler içersinde kalmıştır:
            Anadolu’daki Müslüman Kadınları yabancı erkeklerden kaçmazlar.” Bu ülkede—Kırım-gördüğüm ve beni en çok şaşırtan tutumlardan biri de buradaki erkeklerin kadınlarına gösterdikleri saygıdır. Bu memlekette kadınlar, erkeklerden daha üstün sayılırlar.” S.79
            Kur’anı Kerim’e ve Hz. Muhammed’in hadislerine; daha sonraki dönemlerde de Arap Ulemasının yorumlarına göre İslam ahlâkı asırlara hükmedecek bir biçimde ve kaskatı olarak şekillenmiştir. Tüm Müslüman ülkelerinde Müslüman Kadınlar simsiyah bir girdabın altında bırakılmışlardır.
            İlk önce; komşu Arap ve diğer kavimleri basarak elde edilen servetler, insanlar da bu servetlerin bir parçasıdır ve iyi para ederek satılırlar. Tanrısal bir iradeye dayatılarak ahlâklılığı da doğrulanmıştır.Sekizinci Enfâl Suresinin ‘inci ve ‘inci ayetlerini bir zahmet okuyalım:
            “Sana harp ganimetlerini sorarlar. De ki:”Onlar Allah ve resul içindir. O halde Allah’tan korkun ve aranızda barış ve esenlik kurun.ve eğer müminler iseniz Allah’a ve o’nun Resulüne itaat edin.”
            41’inci ayeti ve düzenlenme nedenini yazmadan önce bir kelimeye açıklık getirmek gereğine inanmaktayım:”Harp” kelimesi “Baskın” kelimesi yerinde büyütülerek konulmuştur. İslam devletleştikten sonra da baskınlarını sürdürmüştür. Nitekim 41’inci ayette,”İki topluluğun”ibaresi kullanılmıştır!
            41:”    Doğru ile yanlışın ayrılış günü. İki topluluğun karşılaştığı gün, kulumuza indirmiş olduğumuza inanıyorsanız şunu bilin: Ganimet olarak elde ettiğimiz şeylerin beşte biri Allah’a, resule, resulün yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışa aittir. Allah her şeye kadirdir”.
            Hüneyin baskınında çok miktarda ganimet malı ele geçirilmişti. 6000 Kadın,300 okka altı,600 okka gümüş,24.000 deve.44000koyun ve keçi, Hz. Muhammed’in eşlerinden birisinin babası olan Ebu Süfyana (120)okka gümüş ile (3000)devenin verilmesi ilk ayete aykırı bulunduğundan Mekkeliler ile Medineliler arasında büyük çekişmeler yaratmıştı. Sonunda 41’inci ayet ile sorun çözümlenmişti.
            Hz: Muhamed’in huzuruna çıkan bir sahabe:
            “ya Resulullah, payımıza düşen kadınlarla birleştiğimiz zaman gebe kalmaları halinde fiyatları çok düşüyor. Ne buyurursunuz!”Diye sorduğunda şu yanıtı almıştı:
            “kadının içine boşalmayın, azledin!”İşte yeni ahlâk kurallarının Tanrıya dayandırılarak oluşumu.
            Daha sonraları; İslam Arap orduları İran ve Türk ellerinde ve Suriye’de ve dahi Anadolu’da zaferler kazandığında Ganimetler Mekke, Medine, Şam ve Bağdat’a akmıştı. Bu emeksiz ve köksüz zenginliğin Müslümanları bozduğunu gören halife Hz.ömer’in:
            “Keşke İran ile aramızda ateşten dağlar olsaydı da bu servetlere erişemeseydik!” Diyerek yakardığı duyulmuştu. Ama İran sarayından gelen milyarlık inci kolyeyi de evlenen kızının boynuna takmıştı.
            Savaşlara Arap atları ile de gidildiğinden Arap Uleması 8/41’inci ayete yeni bir yorum getirmişlerdir.
            “Savaşlara iştirak eden süvariye bir pay, Arap atına da iki pay verilmesi dinimizce uygundur!”Mütercim Mustafa Özcan, İslam Fıkhı ve Müçtehitlerin farklı görüşü. S.480
            Tarihte babası ile birlikte ilk kalp parayı basan Sinoplu Diyojen’in yasalar hakkında hâlâ geçerli bir değerlendirmesi vardır:
            Kanunlar, kuvvetli arıların delip geçtiği, zayıf sineklerin de takıldığı bir örümcek ağıdır!”Tüm sosyal düzen kuralları, DİN ve AHLÂK için de bu kural geçerlidir. Günümüzde dindar ve ahlâklı olmak önemli değildir: Dindar ve ahlâklı görünmek önemlidir. Rahmetli Eflatun da aynı şeyi söylemişti. Evli bir kadının zina suçunun cezası taşlanarak öldürülmek iken, Hitit asıllı General Uria’nın eşini gebe bırakan Davut, Peygamber olduğu için Piç olarak doğan Salamon da peygamber olabilmektedir.                                                                                               Kur’anı Kerim’de boşanmış ve kocası ölmüş kadınların bekleme süreleri kesin olarak belirlenmiştir. İşin çok garip yanı da köle kadınların bekleme süreleri hür kadınların bekleme sürelerinin yarısı kadardır. Hal böyle iken; Ünlü Emevi Halifesi Harun El Reşit dünyalar güzeli bir köle kadını satın alır. Hemen o akşam ol Köle kadınla yatmak ister. Kur’anın kesin hükmüne göre bu iş için bir buçuk ay beklemesi gerekmektedir. Bu kısıtlamaya çok sinirlenerek bu işin usulüne göre şeklen çözümünü emreder. Müftü:
            “Devletlû Halife Hazretleri, ol köleyi azat ederek nikâhınıza alınız ve emelinize de bu gice nail olunuz!”Der. İslam Uleması da bu konuda içtihat üstüne içtihat verir.  Mustafa Özcan, S.G.E. S.394
            Bu yeni Tanrıya dayalı ahlâk anlayışı ile ve 250 sene boyunca İran ve Türk ellerinden insancıklar Arap pazarlarında hayvanlar gibi satılmışlardır. Sağlıklarında cennet ile müjdelenenlerden—Aşerey’i Mübeşşire-- Zübeyir’in bin cariyesi olduğu hususunda tarihlere not düşülmüştür. Bu Zübeyir ve öteki müjdelenen Talha, Cemal Vakasında Hz. Ali’ye karşı savaşırlarken öldürülmüşlerdir.
            Cezalar Kuran’a göre verilmekteyken Hz.ömer de iki yeni ceza eklemiştir. Hz: Ebu Bekir’in halifeliğinde, Zekât ve Namaz yüzünden İslam dininden dönenler, yerlere kazılan geniş çukurlarda yakılan ateşlere atılarak yakılmışlardı. Hz.muhammed’in birinci ölüm yıldönümünde; kadınları eşek, kara köpek ve domuzla bir değerde tutması nedeni ile alkışlayan Hadramutlu kadınların elleri bileklerinden, Halife Ebu Bekir’in emirleriyle kesilmişti.                                    İktidar sahipleri Kuran dışı uygulamaları da kendileri yaratmıştı. Nesimi’nin ve HallacıMansurun derilerinin yüzülmesi, emsal olarak Kıbrıs Fatihi Lala Mustafa Paşanın Kıbrıs’ı savunan Venedikli amiralin de derisini yüzdürtmesi gibi.
            *Hamr(içki, şarap) bu ceza kur’anda yok iken Hz. Ömer tarafından konulmuştur. Cezası da 80 sopadır.
            *Zina cezası için Kur’anda sopa cezası var iken; sonradan Hz.Muhammed’in Tevrat hükümlerine göre, recmettirdiği bir Yahudi kadına uygulatması örnek alınarak sonradan konulmuş bir cezadır. Osmanlılarda bir kere uygulanmıştır.
            Konu çok uzun ve örnekler de çok bol. Biz, kendi Tarihimize dönelim diyorum.
            Osmanlıda işkence çeşitlerinde Kuran’da olmayan feci uygulamaları bir, bir anlatmıştım.
            “Haremde birçok cariye kanuni ile aynı yatağı paylaşmak için can atarken, Kanuni Hasekilerinden Gülfem Hatun’a pek ziyade tutkunluk gösteriyordu. Gülfem Hatun Üsküdar’da bir cami yaptırmaya başladı. Bütçesi başlanan işin tamamlanmasına yeterli gelmediğinden sarayda nazının geçtiği kadınlardan yardım talep ettiyse de yalınız, kendisini çekemeyen ve çok kıskanan bir cariye bir şartla yardım etmeyi kabul etti:
            “Bu geceki nöbetini bana verirsen ihtiyacını karşılarım;” dedi.
Gülfem’i bekleyen Kanuni, karşısında davetsiz bir kadını görünce öfke ile:
            “Gülfem nerede?”Deyu sordu. Gülfem’i gözden düşürecek olan cariye o tarz bir ifade kullanınca Koskoca Kanuni kükredi:
            “Bizim koynumuza girmek istemeyen kara yere girer. Tiz cellât!”Diye bağırdı. Nöbetçi cellât heman, yarım kalan camisini tamamlatma olanağı bulduğu için, yatağında huzur içersinde uyumakta olan Zavallı Gülfem’i Haremden taşraya çıkartarak Ferman’ı hümayunu bir satır darbesi ile yerine getirdi. ZillillahiFilarz-Allahın yeryüzündeki gölgesi-- bir bedensel zevk için, Allah’ın vermiş olduğu canı alıyordu!
            Sabahleyin olayın nedenini öğrenen Koskocaman Süleyman’ın hüngür, hüngür ağlayarak ol mübarek camiyi, Mimar Sinan’a tamamlattırdığı yazılmıştır. Zavallı Haseki Gülfem’in mezar taşında:
                              “Şehide’i Sâide”yazılıdır. Sayın Nazım Teker, Harem s.124-125-Ölüm cezası için Şeyhülislam’dan fetva almaya da ne gerek vardır! Alt tarafı bir cariyenin öldürülmesidir!
            Tunuslu Mehmet Paşa, eline geçirmiş olduğu iki dünya güzeli esir kadını Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz’e hediye etmişti. Safiniz adlı Cariye, Şehzade Abdülhamit’i gördüğünde ikisinin de gönlüne aşk ateşi düşmüştü. Bu nedenle de Cariye Safiniz, Sultan Abdülaziz’in evlenme teklifini reddetmişti, her türlü tehlikeye karşın gizli ve dahi çok gizli buluşan iki sevgili sonunda kesin çareyi bulurlar. Şehzade Abdülhamit konuyu Perestû Kadına açtı. Perestû Kadın da Sultan Abdülaziz’e varıp:
            “Safinaz kulunuz verem olmuştur, hava değişimi gerektir!”Der. Safinaz, sözde hava değişimine gider. Sahte Tabip raporları, sonunda Safinaz’ı öldürülür! Safinaz’ın adı Nurefsun olarak değiştirilerek dini bütün Şehzade Abdülhamit’in haremine girer!”.Sayın Nazım Tektaş, Harem’den Taşanlar. S.469-471                                                               Tamamen şekilciliğe büründürülen din ve de ahlâk kurallarına da uyulmuş olunur. Uzatmayalım, bu işin rezaleti aklı olanlarca zaten bilinmektedir!
            Ülkemizde 17 Ağustos 1999 tarihinde çok büyük bir yer sarsıntısı olmuştu.Bir sürü din soytarısı bunu Allah’ın gazabına bağlamakta gecikmemişti.Doğa olaylarını insanın dini vecibelerini yerine getirmemelerine bağlayanlara gün doğmuştu.Bu safsatalara inananların çoğunluğu en ilkel çağlardan beri kafa yapılarının değişmediğinin göstergesini vermişlerdi.Sarık ve fes yerine şapka giymeyi uygarlaşma sayan gafiller,asıl önemli olan değişimin insanın kafasının içine ait olduğunu bir türlü anlayamamaları bizleri çağdışlıların yönetmesine teslim etmiştir
Türk halkı afet bölgesine sel örneği dağlar gibi yardım malzemesini can ve gönülden akıtmıştı. Benim Jandarma Albayı Bacanağımın da yedi kişisi burada ölmüştü. Eşim Sayın Hamret Hanımı o afet bölgesine göndermiştim. Yapılan hırsızlıkları ve soygunları gördükten sonra dinden de imandan da soğumuştu. Türk halkının yığmış olduğu dağlar gibi gıda maddeleri tenekelerinin, çuvallarının ve paketlerinin araba sahibi çok kimseler tarafından alenen yağmalandığını görmüş. Peynir tenekelerinin üstlerini kapatarak sandalye gibi üstüne oturanlar, dağlar gibi yığılmış olan giysileri üst, üste giyenler, meyve suyu paketlerini araçlarına yükleyenler büyük bir pervasızlıkla hırsızlıklarını sürdürmüşler. Bu arada, bir ilkokul hademesinin okulunun alt katına 20 teneke peynir depoladığı haber olarak ta yayımlanmıştı. Çaldıkları malları arabalarına yükletenlerin, ellerini göğe açarak ölüler için dua ettikleri de alenen gözlemlenmekteymiş. Dirilerin istihkaklarını çal, ölülerine Tanrı’dan mağfiret dile. Bu işlemler,”ahlâkın ahlâksızlığı “ve de dinin de dinsizliği değil midir?
Gediz depremi sırasında,Kızılay Genel Müdürlüğünde Müfettiş olarak çalışmakta olan bir komutanıma Kızılay’da rastladığımda bana ne dedi biliyor musunuz:?
“Sayın Türkoğuz;Arjantin’den Kızılay’a gönderilen (165) ton sığır eti kayıp…!”Bir çok yabancı devlet:”Size yardım ederiz,ancak yardım malzemelerini bizim dağıtmamız şartı ile!”
Sahi bizim bir Allah’ımız, bir Peygamberimiz, bir dinimiz bir de Kur’anı Kerimimiz yok muydu? Hepsi de var. Hepsini de KILIFINA UYDURMUŞLUĞUMUZ DAHA ÇOK VAR! Kombosanımız, Deniz Fenerimiz, Kimseler yok muyumuz da var. Doğal olarak bunların sonucu olarak ta Silivrisiz de var!                                                                      Sözümün kısası; Türk toplumu dedelerimizden Genlerimize geçerek bizlere ulaşan ulusal inançlarımızdan ve ulusal değerlerimizden ilkel çöl Arab’ının değerleri uğruna vazgeçirilmek istenmesinden bu zıtlıkları yaşamak durumunda bırakılmışızdır!                       Japonya’daki bu ahlâk ve davranış yüceliğini” DÜZEN’E” bağlayanlar var. Düzen mi? Oho, biz de yüz Türklü DÜZEN var. Bizde her zaman DÜZEN değişir. Düzenden arta kalanların da pozisyonları değişir. Deniz Feneri Düzeni, Dokunulmaz Kimesneler Düzeni, Din ve Allah ile aldatanlar düzeni. Bulgur, Nohut ve Çadır Çorbası ile Aldatanlar Düzeni, Açılım Kandırmacısı ile Ülkemizi Bölme Düzeni.
 Bu üstün yüceliği Japonya’da korkuya dayalı bir eğitim sistemi olmayışına bağlayanlar olayı basite indirgemiş olduklarının farkında bile değildirler. Bence; analize, senteze ve yoruma öncelikle Tanrı Kavramından başlamak gerekir. Nasıl mı?
 Yaratılış yapısı nedeniyle toplu yaşamak zorunda olan insan, sürekli bir çekişmenin ve kavganın da içinde olmak zorunda demektir. Akıllı ve güçlü kimselerin sultası altına giren insan, doğal olayların oluşumunu doğaüstü güçlere bağlayarak bu güçlerin önünde eğilmek ve onlara tapmak yolunu seçmiştir. Toplumlar geliştikçe somut tanrı kavramı soyut bir hale sokulmuştur. Topluma egemen olmak isteyenler görünmez bir tanrı düşüncesini güç kullanarak toplumlara kabul ettirmişlerdir. Böylece de kitaplı ve peygamberli dinler ortaya çıkmıştır.”Her türlü hayır ve şerden”sorumlu bir tanrı kavramı yaratılmıştır. İnsanların her yaptığından haberli ve acımasızca yargılayan bu tanrı kavramı korkuyu ve köleliği egemen kılmıştır. Tanrı, sonsuz evrenden alınarak dünyadaki insanlarla ilgilenen bir hale indirgenmiştir. Bizim Samanyolu Galaksimizde (200.000.000.000) güneş vardır. Onunda 1.5 Milyar ışık yılı arkasında daha büyük galaksiler vardır. Bu evreni yaratan kozmik gücü insanlarla hesaplaşan, kızan, seven ve yakan bir olguya yerleştiren kimseler toplumları bir” korku ve vaat” kıskacına almışlardır. Hiçbir şey bilmeyen ve yokluklar içersinde korkularla yaşayan insanlarda büyüklük kavramı da gelişmediğinden ruhen ve fikren anlatanlara inanarak yaşamışlardır. Dünya’da yaşayabilmek için kavgalara gerek yok diye öğüt verenler yağma için diğer insanları öldürtmekten de çekinmemişlerdir. İnsanlar hayalî düşlerin tutsağı halinde kendilerinden ve dünyadan kopmuşlardır. Tanrı, peygamber ve Kutsal kitap üçgenine, değiştirilmesi olanaksız olan tüm yaşam kurallarını sığdırılmışlardır. Dünyayı, kendilerini ve içinde yaşamakta oldukları toplumu bu değişmez ve değiştiremez üçgene hapsettirmişlerdir. Zamanlar değişmiş, hükümler olduğu gibi kalmıştır. Bu inancın doğamızın sürekli bir değişim içinde olmasına da aykırı görülememiştir. Kadınlardan başlayan sömürü diğer insanları da egemenliği altına almıştır. İnsanlarda doğuştan var olan inanmak dürtüsü kendilerinin kulluğunu ve köleliğini yaratmada kullanılmıştır.
Gelelim Japony’ya; Japon toplumunun bireyleri önce kendilerini, sonra dünyayı ve dünya üzerinde mutlu ve nizasız bir yaşamı keşfetmiştir. Mademki, bir Japon olarak diğer Japonlarla bu dünyayı birlikte yaşayacaklardır, yaşamın eğrisi ve doğrusunda bir ve beraber davranış sergilemeleri gerektiğine inanmışlardır. Kısaca diğer toplumları ağır ve insan onurunu zedeleyen üçgenden kurtulmasını da bilmişlerdir. Kendi yaşayışlarının kurallarını kendileri yaratarak beyinlerini ve ruhlarını kuşatan zincirleri birlikte kırmışlardır. Kısaca özetlememiz gerekirse; filozofların uydurmuş oldukları”Contrat Sociale’i”TOPLUMSAL SÖZLEŞMEYİ” YARATMIŞLARDIR.İnsan için insanca.

           


1 yorum:

AHMET AVCI dedi ki...

İKİ FELAKET İKİ FARKLI YAKLAŞIM
OSMAN TÜRKOĞUZ YAZISINA YORUM…

İnsanı insan yapan temel nitelikler; birçok düşünür tarafından ortaya konulmuştur…
Dinler de İnsanı ve toplumu, bir düzen içinde yaşatma iddiasındadırlar…
Amaç, İyi insan ve iyi toplum yetiştirmektir.
İyi insan ve iyi insandan oluşan toplumlar da gelişir ve refah içinde yaşarlar…
Ne yazık ki, tek Tanrılı toplumlar mensubu oldukları Dinlere göre, yaşam biçimi geliştirmelere karşın İnsanlığa da kendi toplumuna da hedeflenen refah ve mutluluğu verememişlerdir.
Ve yine ne yazık ki dinler adına kıyımlar yapılmıştır. Toplumlar sömürülmüştür.
Doğa olayları bile din adına saptırılabilmiş, dinler çıkar uğruna siyasileştirilmiş ve Allah adına aldatmaktan geri durulmamıştır.
Ülkemizdeki depremde yaşanan olumsuzluklarla, Japonya Depreminde yaşanan acılar karşısında ki Japon halkının tutumu, tüm dünyayı etkilemiştir…
Bu gelişmeler ışığında insanlığın alacağı birçok ders te bulunmaktadır…
Türk toplumu, nasıl böyle bir aymazlık ve yanlışlık içinde bulunabilmiştir?
FELAKET BÖLGESİNE YARDIM YAĞDIRAN DA BİZİM HALKIMIZ, YARDIM MALZEMELERİNİ YAĞMALAYAN DA BİZİM HALKIMIZ!
Türk töresinden gelen insanlık değerlerini nerede bıraktık…
İslamiyet’ten gelmesi gereken güzel ahlakımız nerede kaldı!
Dinsiz denilen Japon halkı, bu felaket ortamında bile Nasıl; AĞIRBAŞLILIĞINI, ONURUNU, YETENEKLERİNİ, ERDEMİNİ, DÜZENLİLİĞİNİ, FEDAKÂRLIĞINI, DUYARLILIĞINI, VİCDANLILIĞINI SEGİLEYEBİLMİŞTİR? EĞİTİMİNİN GÜCÜNÜ ORTAYA KOYABİLMİŞTİR? MEDYA NASIL GEREKTİĞİ GİBİ DAVRANABİLMİŞTİR.
Tüm acılarını kısa sürede saracağına inandığım ve bir felaketteki tutum ve davranışı ile dünyaya ders veren Japon halkına selam olsun…
Sayın Türkoğuz,
Bizleri aydınlattığınız için de size de teşekkürlerimi sunarım.
Ahmet AVCI

İzleyiciler

Blog Arşivi