22 Şubat 2013 Cuma
997/BALTACI MEHMET PAŞA VE BİRİNCİ KATERİNA
İlk: "osman türkoğuz" <osmanturkoguz@hotmail.com>
Kime: "Enis Akdağ" <enisakdag@yahoo.com.tr>
Konu: FW: [cumhuriyetimizicin] BALTACI MEHMET PAŞA & KATERİNA [1 Attachment]
Tarih: 29 Ocak 2013 Salı 23:54
İKİ KATERİNA KARIŞTIRILMIŞTIR.BİRİNCİ KATERİNA(1684-1727)
Sayın Akdağ;Yazının başlangıcında büyük bir yanlışlık var:Birinci Katerine,15 Nisan 1684 tarihinde doğmuş,üç yaşında yetim kalarak bir Papaz tarafından yetiştirilmiş Litvanyalı bir köylü kızıdır.Asıl adı da Marta Skrovnoska'dır.Rus-İsveç savaşında Ruslara esir düşmüş;bir Rus soylsunun evinde çamaşırcı olarak çalışırken Büyük Petro ile tanışmıştır 1703 tarihinde de onun metresi olmuş ve Çardan bir çocuk doğurmuştur..1712 tarihinde de Deli/Büyük/Petro ile evlenmiş,yalınız ikisi yaşayan Onbir çocukları olmuştur.Yekaaterine Alekseyevna adını almıştır.Büyük Petro 1725 tarihinde öldüğünde,soylulara ve din adamlarına rağmen,askerlerin desteğiyle Çariçe olarak Rus tahtına oturmuştur.Daha önceleri Ortodoks meshebine geçmiştir.İçkiden 43 yaşında 17 mayıs 1727 tarihinde ölmüştür.Prut savaşında,Temmuz 1711 tarihinde 27 yaşındadır.Burada Yaş hesbında iki Katerina karıştırılmıştır.İkinci Katerine 1729 tarihinde Almanya'da doğan bir Alman soylusudur.1762 tarihinde kocası Çarı öldürterek Rus tahtına oturmuştur.Bir çok gözdeleri olmuştur:Kırımı zapteden Mareşal Potemenkin,Aleksandr Punyatovski ve bir Fransız yüzbaşısı.Petronun vasiyetini bu Fransız subayı ortaya atmıştır. Bunlar gözdelein en ünlüleridir.Kendisini kolları arasına alan Kont Aleksandr Punyatovski:"Rusya kollarımın arasında dediğinde:"Hayır Bayım,sadece ben kollarınızın arasındayım!"Dediği söylenmektedir,Büyük Frederik:"Avrupa'da onun kadar erkek yoktur!"Demiştir.Büyük Katerina diye bu Çariçeye denir.1796 tarihinde ölmüştür.Saygılarımla.PS:BALTACI MEHMET PAŞA PRUT MUHAREBESİNDE 82 YAŞINDAYDI.ÇAR BÜYÜK PETRO İLE ÇEMBERDE DEĞİLDİ.ÇEMBERDE BİR RUS MAREŞALI VARDI.İFTİRA İLE BAŞI KESTİRİLMİŞTİR.
BALTACI MEHMET PAŞA VE KATERİNA OLAYI
Çariçe II. Katerina – Catherine The Great (1729 -1796)
Unutmayalım ki, Baltacı’nın Katerina’yı yatağa attığı iddia edilen tarihte, Baltacı 82, Katerina 63 yaşındadır!... Neden biz böyleyiz? Neden, erkeğin cinsel ilişkisini bir üstünlük olarak görme eğilimindeyiz? Neden küfürlerimizde bile bu tema hakimdir? Neden ve nasıl ve de niye 82 yaşındaki bir sadrazam, 100 bin kişinin harp ettiği, kanın gövdeyi götürdüğü bir savaş alanında, 63 yaşında, nine görünümündeki bu Çariçe’yi yatağa atsın? Ve de nasıl atsın?!... Veya, nine çariçe Baltacı’nın yatağına girmeye kalksın da buyur edilsin!... Burası Şişli’de bir apartman dairesi mi?!... Bu ne biçim hayal gücüdür? Bu ne biçim sapkınlıktır?!...
Önce olayın kahramanı Baltacı Mehmed Paşa (ölümü 30 Kasım 1721) hakkında kısa bir malumat arz etmeye çalışayım…
Osmancık’ta dünyaya geldi. Genç yaşta içini saran ilim merakı ile Trablus, Tunus ve Cezayir’e gitti. Daha sonra İstanbul’a döndü ve akrabalarından Hacı Sefer Ağa vasıtasıyla saraya girdi. Enderun’da yüksek eğitim aldı. “Baltacı” (sarayın oduncusu diyebiliriz) oldu. Ardından “Baltacı Halifeliği”ne yükseldi. Sesinin güzelliği yüzünden musikiye teşvik edildi. “Müezzin” oldu. Oradan yazıcılığa terfi etti, 1703 Aralık ayında da “Mirahurluk”a yükseldi.
Çok zeki ve son derece çalışkandı. İlme karşı müthiş bir merakı vardı. Durmadan okuyordu. Bu çabası onu 1704 yılı Kasımında “Vezir”liğe, hemen ardından “Kaptan-ı Derya”lığa (Deniz Kuvvetleri Komutanlığı), 21 Aralık 1704'te de “Sadrazamlığa (Başbakanlık) taşıdı.
İşte Prut Savaşı’nın kahramanı bu zattır. İşin aslı ise şudur:
Rus Çarı Birinci Petro (ki, bizim tarihlere göre “deli”, Rus tarihine göre ise “büyük”tür; “büyük”lüğü de, Türkiye’yi içine alan bir istilâ projesi ile boğazlarımızdan geçip sıcak denizlere inerek “Büyük Rusya”yı kurma emelinden gelmektedir), Poltava Savaşı’nda İsveç Kralı Demirbaş Şarl’ı yendi. Şarl, Osmanlı topraklarına çok yakın bir bölgede bulunan Bender Kalesi’ne sığındı. Osmanlı Padişahı’na mektup yazarak Rusların eline düşmek üzere olduğunu bildirip yardım istedi.
O zamanın Osmanlısı, başı sıkışanın kurtarılmak için müracaat ettiği son çare idi…
Sultan Üçüncü Ahmed Han, hem Demirbaş Şarl’ı kurtarmak, hem de Petro’nun “Büyük Rusya” hayalini yıkmak üzere Rusya’ya savaş açtı. Zamanın Vezir-i Âzami (Başbakan) Baltacı Mehmed Paşa, sefere Serdâr-ı Ekrem (Başkomutan) tayin edildi. Yüz bin kişilik Osmanlı ordusu, 9 Nisan 1711'de sefere çıktı. Osmanlı donanması da üç yüz altmış gemiyle Karadeniz’e açılarak, Azak Denizi’ndeki Rus donanmasını imha ile Azak Kalesi’ni fethedecekti.
Osmanlı ordusu, Prut Nehri kıyısında, Mareşal Şermetiyef komutasındaki Rus ordusuyla karşılaştı. Rus ordusunun mevcudu, altmış bin kadardı.
Baltacı Mehmed Paşa, son derece usta bir manevra ile Rus ordusunu dört yandan kuşatmayı başardı. Osmanlı topçusunun yoğun ateşi altında büyük zayiat verdiler. Bombardıman ve hücum günlerce sürdü.
Dayanamayacağını anlayan Mareşal Şeremitiyev, Çar Petro’nun müsaadesiyle Baltacı’ya bir mektup yazarak, resmen barış teklif etti. Baltacı Mehmed Paşa, ilk barış teklifine cevap olarak, topçu ateşini hızlandırdı.
Bunun üzerine bir süre daha dayanan Şeremitiyev, ikinci bir mektup yazarak barış isteğini tekrarladı. Savaş uzayacağa benziyordu. Savaş uzadıkça yeniçerilerde bıkkınlık alametleri görülmeye başlamıştı. Baltacı Mehmed Paşa, “Savaş Şurası”nı topladı: “Rus çarı sulh istiyor ve her ne talep edilirse vermeyi kabul ediyor. Arzumuz gibi hareket ederse sulha müsaade mi edelim, yoksa emanma (barış istemesine) bakmayıp harbe devam mı edelim?”
Kırım Hanı hariç, komutanların çoğu şu görüşte anlaştılar: “Eğer istediklerimizi bize teslim eder ve tekliflerimize razı olursa, sulh yapmak kazançtır. Önümüz kış, muharebe uzarsa burada barınamazız. Şimdiden yeniçeriler arasında savaşa karşı bir isteksizlik seziliyor. Maazallah fena bir durumda savaşın bozgunla neticelenmesi ihtimali vardır.”
Tartışmalar sonunda barış teklifi kabul edildi.
Ertesi gün ordugâha davet edilen Rus murahhası Pyotr Şafirov ile barışın şartları görüşmelerine başlandı ve bir süre sonra da meşhur “Prut Antlaşması” imzalandı. (22 Temmuz 1711)
Aslında Osmanlılar açısından bu bir zaferdi. Çünkü her istediklerini almışlardı. Ne var ki, Baltacı’nın rakipleri olayı Padişah’a yanlış aksettirdiler, sonuçta Baltacı, gözden düştü.
Gelelim Katerina hikâyesine… Böyle bir olay yaşanmamıştır, çünkü:
1. Prut Savaşı’nı en ince ayrıntılarıyla anlatan iki tarafa ait ruznâmelerden (günlük) hiçbiri Katerina ile Baltacı’nın buluşmalarından bahsetmemektedir.
2. Sultan III. Ahmed devrini dört ciltte tüm teferruatıyla nakleden tarihçi Raşit de böyle bir olaya yer vermemektedir…
3. Prut Savaşı sırasında 82 yaşında bulunan Sadrazam’m bir kadınla birlikte olması imkânsızdır…
4. Sadece Başkomutan’ın (Baltacı’nın) kararıyla barış olmaz; bu kararı sadece harp divanı verebilir. Yani, Başkomutan’ın antlaşma kararı verme yetkisi yoktur. Vezirlerden, komutanlardan ve diplomatik heyetten oluşan “Harp Divanı”nın barışı onaylaması gerekir…
5. Baltacı’nın, Katerina’ya, yahut altınlarına tamah etmesine esasen gerek de yoktur; zira savaş kazanılınca Katerina nasılsa esir alınacak, tüm altınları ile mücevherleri de ganimet olarak ele geçecektir…
6. Baltacı, öte yandan, rüşveti alır, kuşatmayı ise kaldırmazdı. Böyle bir durumda Çar, yahut eşi Katerina hangi dünya mahkemesine başvuracaktı?
7. Zaten Çar Petro ile karısı savaş meydanına hiç gitmediler. Petro, Mareşal Şermetiyef aracılığıyla savaşı uzaktan yönetti…
Yani, Rus Çariçesi Katerina ile Baltacı Mehmed Paşa’nın buluşmaları, tamamen alaturka hayal mahsulüdür…
Dönemin hiçbir Türk ve Avrupa kaynağında, böyle bir iddia mevcut değildir…
Prut Seferi’nden hemen sonra Baltacı’yı sadaretten (sadrazamlıktan) düşürmek için çalışan İstanbul’daki rakipleri dahi böyle bir iddiada bulunmamışlardır…
Bu tür iftiralar, onları kendileri gibi zanneden ucuz piyasa romancılarının kaleminden çıkmış, maalesef “bizden” bazı isimler tarafından da benimsenmiştir. Artık Baltacı’yı rahat bırakmak, bu tip alaturka safsatalardan vazgeçmek gerekiyor. Başka şeylere kafamız çalışmaz mı bizim?!... Nedir bu sapkınlığımızın nedeni? Sadece cinsel dürtü olamaz, başka nedenler de aranmalı; kompleks gibi, gocunma gibi!...
Şimdi gelelim Katerina’ya neden “Büyük” dendiğine. Hiç bir millet boşyere bir liderine bu ünvanı layık görmez. Katerina The Great aslında bir Alman prensesi idi. Ruç Çarı ile evlendikten sonra Ortadoks mezhebine geçmiş, Rusça öğrenmiş ve kocasını bir saray darbesi ile alaşağı edip, yerini almıştı. Bu kadın, Rönesans’ın, Aydınlık Çağı’nın düşünce önderleri olan Diderot ve Voltaire ile sürekli mektuplaşmış, kütüphanelerini satın alıp Rusya’ya götürmüş ve Avrupa’da kadınlar için ilk yüksek okulu (Smolny Enstitüsü) açmıştır. Zamanında Rusya büyümüş ve güçlenmiştir. Katerina’nın tahtta olduğu 9 Haziran 1762 – 17 Kasım 1796 tarihleri arasına “Golden Age – Altın Çağ” adını vermişlerdir tarihçiler. İşte bu nedenlerle Katerina’ya “Büyük” denmiştir.
996/TÜM İNSANLIĞI KUCAKLAMAK!
OSMAN TÜRKOĞUZ.
osmanturkoguz@hotmailcom
Çeşmealtı;18 Eylül 2008/Eklemeli olarak 21 Şubat 2013.
TÜM İNSANLARI KUCAKLAMAK.
BİR DİNİ, BİR ULUSU, BİR GRUBU
VE
TÜM İNSANLIĞI KUCAKLAMAK
“Ulusal kurtuluş Savaşını yapan Türkiye halkına, Türk Ulusu denir.”
“Ne mutlu Türküm diyene.”
Yurt’ta Sulh, Cihan’da Sulh,Mustafa Kemal ATATÜRK
SUNAY AKIN'DAN."Ve Atatürk İstanbul'dan ayrılıyor, Ankara'ya götürülecek.
İnsanlar üzüntülü, hüzün var her yerde...
Karaköy'en geçerken birdenbire,
'Çıt' diye bir ses..
Çıt ! Çıt ! Çıt !
Aa !
Gökyüzünden düğme yağdı biliyor musunuz?!!
Düğme yağdı gökyüzünden !
.
Atatürk'ün o bayrağa sarılı tabutuna düğme yağdı..
Rengarenk düğmeler !
Düğme yağıyor ! Çıt ! Çıt ! Düğme yağıyor !
.
Herkes yukarı baktı!
O caddedeki dükkanlardan bürolardan
Türkiye Cumhuriyeti'nin Yahudi vatandaşları var (pencerelerde)...
.
Ve Yahudi kardeşlerimiz, ülkenin Yahudi vatandaşları, Liderlerini, bu güzel
insanı kendi (Matem) geleneklerine göre "gömleklerinin ceketlerinin
düğmelerini kopararak" uğurluyorlar..
.
Nasıl bir görüntü,
.
Atların çektiği top arabasında Mustafa Kemal Atatürk'ün tabutu, ve üstüne
rengarenk düğmeler yağıyor, pencerede gözyaşlı insanlar...
NOT: GÖMLEKLERIN, CEKETLERIN DÜĞMELERI KOPARTILARAK UĞURLAMA NE DEMEKMİŞ ?BİLİYOR MUSUNUZ?"BEN SENDEN SONRA EKSİĞİM" DEMEKMIŞ SEVGİLİ ARKADAŞLAR.
Duydun mu okudun mu? Düz saçlı beyaz tenli, ince sesli, badem bıyıklı, yalancı,dinci,üçkağıtçı Atatürk düşmanı öküz duydun mu?
Şahin Erkenez"
Ben,aşağıdaki yazımı,18 Eylül 2008 tarihinde yazarak adreslerime de iletmiştim.Mustafa Kemal'in tabutunun Karaköyden geçerken gökten düğme yağmuru yağdıranların Yahudi asıllı Türk vatandaşları olduğunu okuyunca çok hoşlandım.Bugünlerde lanetler yağdıran Hainlerimize bu yazımı yeniden hatırlatmak için eklemeli olarak yeniden yayımlamaya karar verdim. Saygılarımla. Kemal’in ölümünden dört gün sonra; 13 Kasım.1938’de, Rahmetli Muhittin BİRGÜN,Son Posta gazetesinde, ilginç bir makale yayımladı:
“Dördüncü Gün.”
“ATATÜRK VE DÜNYA.”
“Gözle görülmedikçe inanılmayacak bir şey: Beyoğlu, matem içinde. Beyoğlu cemiyetinin, akşamları en mühim eğlencesini oluşturan poker, briç ve bezik oyunlarına kimsenin el sürdüğü yok. Sokaklar tenha ve sessiz. Beyoğlu, somurtkan, kederli, dalgın. Demek oluyor ki, Beyoğlu Atatürk’ü seviyordu. Ermeni, Rum, Yahudi, yerli, yabancı; bütün o Türk olmayan Beyoğlu, şimdiye kadar bütün tarihinde, Türklüğün derdine de, sevincine de ilgisiz kalan kozmopolit âlem, Atatürk’ün matemini tutuyor. Hâlbuki bu âlem, bundan yirmi sene önce, Müttefiklerin İstanbul’a girişini ne kadar candan alkışlamış; Atatürk’ün Anadolu’da uyandırdığı harekete ne kadar kötü gözle bakmıştı!
Aynı Beyoğlu, aynı kozmopolit âlem, yirmi sene sonra bu Türk Kahramanının arkasından gözyaşı döküyor.!
İşte; Atatürk’ün yaptığı ve bizim şimdiye kadar farkına varamadığımız bir devrim olayı budur. Eğer, Beyoğlu’nun manzarasını kendi gözümle görmesem bu hale inanmazdım. Gördüm ve anladım ki, Atatürk bu sahada da büyük bir devrim yapmıştır.
Beyoğlu, asırlardan beri Türk dünyası içinde yaşamış ve buna rağmen kendisini Türklüğün hayatına tam bağlamaya bir türlü razı olmamış bir âlem olmakla beraber küçük ve bizim yanımızda, yirmi seneden beri, yirmi seneden beri bizimle birlikte aynı milli havayı huzur ve sükûn içinde teneffüs etmiş bir muhittir. Halbuki, bugün sade Beyoğlu ve Türkiye değil, bütün dünya Atatürk’ün ölümü karşısında matem tutuyor. Hem de resmi bir matem değil, samimi bir matem…
Hâlbuki Türkiye’nin büyük matemine iştirak eden bu dünya’nın hiç olmazsa yarısı, vaktiyle, Atatürk’ten önce Türkiye’yi taksime heves etmiş, öldürüldüğü zannedilen Türk Vatanının geniş servet hazineleri karşısında ağızları sulanmış milletlerden oluşmaktadır.
Gene bu âlem değil miydi; başını çevirip, bize bakmaya bile tenezzül etmeyen?
Demek oluyor ki, Atatürk kendisini sade bize, Türk halkına değil, bütün dünyaya sevdirmişti. Bu dünya isterse Türk’ün dostu olmasın, hatta isterse Türk’ün düşmanı olsun, Atatürk’ü sevdi ve onumla birlikte Türk milletine karşı hürmet duydu. ”Türk” denildiği zaman başını çevirip bakmaya tenezzül etmeyen bu dünya, bugün, Türk’ü yüksek bir insan numunesi olarak tanıyor. ”Gür yayınları, Atatürk’ten sonra Atatürk, s.64.”Bugün;Türk milliyetçiliğini ayakları altına alanlardan en büyüğü de Türk Başbakanıdır.Haklıdır,Ergun Poyraz bu haklılığını yazdığı için Beş senedir Silivri esir kampında tutulmaktadır.Türk ulusu canını vererek,kanını dökerek başının üstüne çıkamış olduğu,Türk Başbakanı,Kürt milliyetçiliğini yaratmak uğruna Türkçülüğü ayakları altına alıyor,hem de mardin il merkezinde.Attan düşen elbetteki başbakanlıktan da sırt üstü düşürülecektir.Ben nice Usta Pehlivanlar bilirim ki kendi oyunları ile tuşa gelmişlerdir.
Vatan Gazetesi, “Atatürk’ün Anlatımıyla Ulusal Kurtuluş Savaşı,” adlı, ört ciltlik bir kitabı kuponla dağıttı. Kitabın birinci cildi, ”İşgâl Yılları”, başlığıyla yayımlandı. Birinci cildin kapağında; Selanik’ten İstanbul’daki Fransız işgâl ordusu komutanlığına atanan Fransız Mareşal’i Franchet D’esperey’in karşılama töreninin fotoğrafı vardı.
Burada bulunan bir Osmanlı subayının üzüntülü yüz ifadesi unutulur gibi değildir. Bu Aptal Mareşal’i İngiliz işgâl kuvvetleri komutanı Korgeneral Harrington karşılamıştı.
İşte bu Densiz Mareşal Franchet D’Esperey, İstiklal caddesinden, yularını iki Fransız askerinin tuttuğu, gemsiz ve kantarmasız bir beyaz at’ın üzerinde, Yabancıların ve Osmanlı vatandaşı Azınlıkların coşkun alkışları arasından , iki tarafı İngiliz, Fransız, Yunan ve Bizans bayrakları ile donatılmış İstiklal caddesinden geçerek, karargâhına gitmişti.
Bu, bir İngiliz oyunuydu..1866 yılında; Avusturya - Macaristan İmparatorluğunu yenen Prusya Şansölyesi Prens Bismark; komutanlarının tüm ısrarlarına karşın, Prusya ordusunu Viyana’ya sokturmamıştı: ”Alman birliğini kurmam için, bana bir zafer yeter. Avusturyalı Aydınların ve Avusturya halkının düşmanlığını istemem!”Diyerek, büyük bir devlet adamı olduğunu göstermiştir.
Azınlıkların ve Yabancıların çılgınlıkları; Türkleri can evinden vurmuştu. Gördüğü manzara karşısında, bu Ebleh Fransız Mareşal’i şişindikçe şişinmişti.
O gün, İstanbul, tam bir yabancı şehri, Beyoğlu ise karmakarışık bir insan güruhunun odaklandığı bir yer olmuştu.
Mareşal Gazi Mustafa Kemal’in ölümünden tam dört gün sonra; o elem dolu günlerden tam (18) sene sonra; işgal kuvvetlerine güvenerek her türlü çılgınlığı yapan bu Yabancılara ve Azınlıklara ne olmuştu? Ortada ve görünürlerde; Beyoğlu sakinlerini sindirecek ne bir askeri güç, ne bir polis gücü ne de bir tehdit vardı. Bu insanları bu denli sessizliğe ve üzüntüye gömen ne idi? Bu ruhsal ve eylemsel değişikliği kim ve nasıl sağlamıştı?
Yukarıda anlattığım iki olayın fotoğraflarını önünüze koyarak düşünmelisiniz. Bu önerim, düşünmesini bilenleredir. Arap bülbüllerine ve yabancı uşaklarına değildir. Salaklara, Solaklara ve dahi Malaklara sözüm yoktur.
Mareşal Gazi Mustafa Kemal’in Ankara’da yapılan cenaze töreni çok görkemli olmuştu.
Avrupa devletleri askeri güç gösterisine girişmişlerdi. İngilizler, Çanakkale Muharebelerinde, bir Türk topçu mermiyle bir ayağını yitiren yaşlı bir Mareşal olan Mareşal Birwood’u temsilci olarak göndermişlerdi. Sağlam ayağındaki ayakkabısının içine Gelibolu toprağı koyan Mareşal Birwood, cenaze törenini ayakta ve dimdik izlemişti.
Türk ulusunun dostunu ve düşmanını bu denli büyüleyen şey ne idi? Gerçekleri gören gözler ve tarihin akışını irdeleyen beyinler için bunun bir tek yanıtı vardır.
Bendeniz, bu yazımla bu yanıtı açıklamaya çalışacağım.
Önce, diğer ulusların tarihlerinden kesitler vermek istiyorum. İlk sırayı Mareşal Gazi Mustafa Kemal’in Çağdaşı olan devlet adamları, daha doğru bir ifade ile politikacılara vermek istiyorum. 350 şehir devletinden oluşan Almanya, (1618-1648) yılları arasında süre ve Avrupa’yı kasıp, kavuran, Otuz Sene Savaşlarından, Yedi Sene Savaşlarından ve Napolyon istilalarından harap olmuştu. Mezhep Savaşları nedeniyle de, çok Alman öldürülmüştü
XV111’inci yüzyılda yıldızı parlayan Prusya; 1864’te Danimarka’yı, 1866’da Avusturya-Macaristan imparatorluğunu, 1870-1871 yılında da Fransa’yı yenerek Alman birliğini kurmuştu.
Prusya, kendi örf ve adetlerinden yararlanarak, Medeni Kanunu’nu, Ceza Kanunu’nu, Ceza yargılama Usulü Kanunu’nu ve diğer kanunlarını meydana getirmişti. Ortak olarak işletilen Alman dili, Alman edebiyatını yaratmıştır. Özgün bir müziği ve evrensel boyutlarda güzel sanatları ortaya konulmuştur.
Bunlar ve özellikle Alman dili, Alman birliğinin meydana getirilmesine en büyük katkıyı sağlamıştır.
X1X ‘uncu yüzyıldaki sanayi devrimi, Almanya’yı süper güç haline getirmiştir. Alman birliğinin iki Büyük mimarı vardır. Birisi Prusya Şansölyesi Prens Bismark, diğeri de Mareşal J.Bernhart Helmut Von Moltke’dir.
Alman İmparatoru –Aptal- ikinci Wilhelm’in beceriksizliği, Almanya’yı, sonu yenilgi ve sosyal karmaşa ile biten Birinci Dünya Savaşına itmiştir.
Savaş tazminatı sosyal yıkıntıyı meydana getirmiş, Weimar Cumhuriyeti de bir yarar sağlayamamıştır.
Bu karmaşada, Onbaşı Adolf Hitler’in kurmuş olduğu Nasyonal Sosyalist Partisi iktidarı ele geçirdi. (3-19). Hitler olayı, TOPLUMSAL ŞİZOFRENİ’NİN EN GÜZEL ÖRNEKLERİNDEN BİRİSİDİR.
Onbaşı Adolf Hitler, ezici bir parlamento çoğunluğu sağlayınca; İşçi sendikalarını, Alman Silahlı Kuvvetlerini ve Alman polis teşkilatını ekarte ederek, kendi Polis Teşkilatını, GESTAPO’YU kurdu. Almanya’nın tüm kurum ve kuruluşlarını, ÖZELLİKLE DE ALMAN ADALET MEKANİZMASINI NAZİ PARTİSİ’NİN EMİR VE DENETİMİNE SOKTU. Aynı oyun ülkemizde de başarı ile oynanmakta,Eşeği aday gösterseler,üst mahkemeler için seçeceğini alenen söyleyen hakimleryükselebilmektedir.
S.A. Örgütü başkanı Yüzbaşı Ernest RÖHM’Ü, yatağındaki şoförü ile birlikte öldürerek, (400.000) kişilik S.A. Mensubunu da, kendisine ait S.S’LERE kattı. Yahudilere ait iş yerleri kundaklandı. ”Uzun Bıçaklar gecesinde”, yakılan kitapların alevleriyle, Alman şehirlerinin gökyüzü kızıllıklara büründü. Yahudi asıllı bilginler, Almanya dışına kaçtılar. İstanbul ve Ankara Üniversitelerinde yapılan reformlar, Türkiye’ye gelen Alman bilginlerinin yardımlarıyla gerçekleştirildi. Türk Ticaret Hukukunu Profesör Dr. HİRŞ yazdı.
Onbaşı Adolf Hitler, “İNSAN HARALARI” KURARAK, SAF-Ari- Alman ırkı yaratma deneylerine girişti.
NAZİ PARTİSİNE, SS’LERE, GESTAPO’YA, TEK TARAFLI BASINA VE NAZİLERİN EMRİNDEKİ ALMAN ADALETİNE GÜVENEREK, dünya’ya savaş açtı. (6.000.000) Yahudi’yi, gaz odalarında öldürttü. 20Temmuz.1944 yılında girişilen bir suikast teşebbüsü nedeniyle, birçok mareşal’i, subayı ve (5000) kişiyi boğarak öldürttü. Ünlü Felt Mareşal Erwink Rommel’i zehir içmeye zorlayarak öldürtüp, cenazesini de devlet töreni ile kaldırttı.
Sonunda, Almanya yenilerek, A.B.D.’LERİ, İngiltere, Fransa ve S:S:C: Birliği arasında paylaşıldı.
Hitler ve biraz önce nikahlandığı eşi Eva Braun, 30 Nisan 1945’te, Berlindeki sığınaklarında intihar ettiler. Propaganda Bakanı Dr. Göbels te, eşi ve (6) erkek çocuğu ile birlikte, aynı sığınakta intihar etti.
İkiye ayrılan Almanya’nın ortasına çekilmiş olan Berlin Duvarı, 1989’da yıkıldı. Batı Alman Cumhuriyet, S.S.C.Birliğine (7.000.000.000) Mark ödeyerek, Sovyet işgalini kaldırttı. Diğer Alman savaş suçluları da, Uluslar arası bir mahkemede yargılanarak asıldılar.
Emekli Yüzbaşılıktan Hava Mareşalliğine atlayan Göring ‘de intihar etti. (60.000.000.) insanın ölümüne ve trilyonlarca dolar maddi kayba neden olan İkinci Dünya Savaşı da böylece, yerini çıkar savaşlarına bırakarak kapanmış oldu.
İtalya, Garibaldi’nin gayreti, Piyemento Krallığının Akıllı Politikacısı Başbakan Kont Kavur ve dahi Aptal Üçüncü Napolyon’un yardımıyla, 1870’lere, ulusal birliğini kurmuştur.
İtalya, sömürge savaşlarında geç kaldığı için, 1911’de, Trablusgarp’e ve Bingazi’ye saldırdı.
1912 yılında yapılan Uşi anlaşmasıyla da, Trablusgarp’ı, Bingazi’yi ve oniki adaları kendi topraklarına kattı.
Birinci Dünya Savaşından yağma payını alamadığı için de; Anadolu’nun çeşitli yerlerinden pay almağa kalkıştı.
Yunanlıların gözetilmesine sinirlenerek ve Anadolu başkaldırısının hışmına uğramamak için Anadolu’da bulunduğu yerleri, EFENDİ! EFENDİ! Boşalttı.
Birinci Dünya Savaşı sonunda, sosyal karmaşaya uğrayarak bir hayli çalkantılı bir politika içersinde bocaladıktan sonra; İlkokul Öğretmeni Benito Mussolini, ünlü Roma yürüyüşü ve güçlü çenesi sayesinde, politika dünyasında ön sıralara çıktı. Faşist Partisini kurarak ve dahi politik hasımlarını öldürterek, Onbaşı Adolf Hitlerin yoluna girmiştir.
Kara gömleklileri İtalya’nın tek söz sahibi yaptı. Sanayiyi güçlendirdi, ilkokul öğrencilerini bile asker eğitimine soktu. Antalya’ya saldırmak için hazırlık yaptı, Türklerden korktuğu için, Habeşistan’a saldırdı. Habeş savunmasını bir Türk Paşası, Vehip Paşa üstlenmiştir. Bu Vehip Paşa, Çanakkale’de, Mustafa Kemal’in kolordu Komutanı Esat Paşa’nın kardeşiydi.
İtalyanlar, Habeş savunmasını kıramayınca, tarihte ilk defa, İPERİT GAZI KULLANMIŞLARDIR.
İkinci Dünya Savaşında; Almanya’nın askeri gücüne güvenerek, Almanya safında savaşa girdi. Arnavutluk’u işgal ederek Yunanistan’a saldırdı. İtalyan ordusu, Yunan ordusu karşısında kepaze olunca, devreye Almanya girdi. Benito Mussolini, boyuna ve dahi postuna bakmadan, Fransa’dan toprak isteğinin kabul edilmemesi üzerine; İtalyan delegesi, fiyakalı bir ses tonu ile: ”O zaman ,ordularımız Fransız sınırını geçerler,” tehdidini savurunca, Hınzır Fransız delegesi, ayağa kalkarak:
“-Bu mümkün değildir Ekselans; çünkü sınırlarımızda gümrükçülerimiz vardır!” demiştir.
Müttefikler, Sicilya’ya çıktıklarında, İtalya Kıralı Üçüncü Viktor Emanuel, Benito Mussolini’yi tutuklatıp, Kuzey İtalya’da bulunan bir otele hapsettirmiştir. Ünlü Von Papen’in Damadı, kendisi kadar ünlü Yüzbaşı Otta Skorzeni, bir komando baskını ile Benito Mussolini’yi kurtarıp, Berlin’e götürmüştür.
Onbaşı Adolf Hitlerin yardım ve desteğiyle, Kuzey İtalya’da Faşist bir hükümet kuran Benito Mussolini, Damadı Kont Ciano’yu, Mareşal Bodoglio’yu ve bir sürü muhalifini kurşuna dizdirmiştir.
Almanlar da, tüm İtalya’yı işgal etmişlerdir. Müttefik orduları İtalya’da ilerlemeye başlayınca; Alman askeri üniformasıyla, İtalyan askerleri arasında kaçmaya kalkan Benito Mussolini, İtalyan komünist militanlarınca yakalanarak, Milano’da, Metresi Klana Pettaçi ile birlikte, kurşuna dizilerek, bacaklarından tepesi aşağıya asılmışlardır. Atatürk'ün bir kehaneti daha gerçekleşmişti:"Roma'daki Palyaço olarak tanımladığı Benito Mussolini için İtalyan halkı onu bacaklarından asacaktır!"Demişti.
Benito Mussolini, muhaliflerini öldürtmüş, Kara gömleklileri Faşist militanlarına, Almanlara ve bir sürü şakşakçısına yaslanmıştı. Hukuk düzenini de bu mantıkla kurmuştu. Şan ve şöhret sahibi olarak, ününün doruğundayken; Yugoslav Kralını Marsilya’da öldürtmüştü. ”Duce! Duce”, diye meydanları inleten İtalyan halkı, bu sefer de ölümünü çılgınca alkışlamıştı. Başı göklerde gezinen VE O’NU GÖKLERE ÇIKARANLAR, BU SEFERDE TABANLARINI GÖKLERE ÇIKARMIŞLARDI.
İtalya, ulusal birliğini çok geç kurmasına karşın; dili, müziği, resim sanatı, heykeltıraşlığı ve operası ile ön sıralara gelip oturmuştu. Köklü bir imparatorluğun mirasına ve köklü bir hukuka da sahipti.
İstanbul’un Türkler tarafından işgâli üzerine, İtalya’ya kaçan Bizanslı Bilginler; RÖNESANSIN İTALYA’DA DOĞUMUNU SAĞLAMIŞLARDI.
Komünistler ve bizim Tatlı Su Solcuları, ESKİ S.S.C.BİRLİĞİ DIŞINDKİ DEVLETLERİ FAŞİSTLİKLE SUÇLARLARDI. Aslına bakarsanız, Kominizim, Nazizim ve Faşizm aynı karakterde olan üç kardeş sistemlerdir.
Siyasi partiler, iktidarı almak için mücadele ederler. Bir ülkenin siyasi partileri, o ülkenin anayasasına ve siyasi partiler yasasına göre kurulur ve işlevini bu yasaların güvencesi altında sürdürür.
Silahlı kuvvetler, Polis, Adalet mekanizması, İstihbarat, devletin işlevinin yürütülmesini kurum ve kuruluşlar, devlete ait birimlerdir. Bu kurum ve kuruluşlar, anayasa ve yasaları çerçevesinde görevlerini yerine getirirler.
Siyasi partiler, anayasa’ya ve yasalara dayanarak iktidarı elde ettiklerinde, kendilerinin varoluşunu sağlayan sistemi kökünden değiştirmek hakkını nereden bulurlar?
Siyasi partiler, uygulayacaklarını söyledikleri plan ve programlarına göre, halktan oy alırlar. % de bilmem kaç oy almak, bir siyasi partiye vaat etmediği sistem değiştirme hakkını veremez.
Demokrasi trenine binenler, çıkmaz demiryolu sapağına saparak, demokrasi treninden inemezler. İnmeye kalkarlarsa sonunu da hesaba katmak zorundadırlar. Demokrasi treninin durakları bellidir. Her isteyeni, her istediği yerde trenden indirmezler.
Sistem meşru müdafaa hakkını kullanarak, bu gibilere hadlerini bildirmekten aciz değildir.
Yukarıda sıraladığım bu üç siyasi parti, iktidar olunca DEVLET’İ ELEGEÇİRİRLER. Her şey, iktidarı alan siyasi partinin malı olur. Tüm devlet kurum ve kuruluşları, iktidar partisine hizmet eder. İktidar partisi dışındakilerin yaşama hakları bile garanti altında değildir. Tüm sosyal haklar ve yaşama hakkı, iktidar partisinin kararına göre düzenlenir.
Çarlık Rusya, Deli Petro’dan sonra gittikçe büyümüş, güçlenmiş ve genişlemiştir. 1774’ten sonra, Kara deniz’e açılmış Doğu’da ve Kuzey’de, büyük denizlere çıkmıştır. Bolşoy tiyatrosu, 1773’te kurulmuş, edebiyat ve müzik gelişmiş, ünlü yazarlar, Rus Edebiyatını Batı edebiyatı seviyesine çıkarmışlardır.
Çarlık Rusya; soylular, toprak sahipleri, din adamları ve askerler üzerine kurulmuştu. Köylülerin ve işçilerin, Rus yönetiminde yerleri yok gibiydi. X1X’uncu yüzyılda; sanayideki kıpırtı, Rus işçi sınıfını yaratmış; umutsuz ve mutsuz Rus Aydınları bu sınıfa önayak olmuştur. Asilzadeler, genellikle asker ve toprak sahibidirler. Köylüler, hak ve hukuku olmayan toprak işçileridirler. Çarlık Rusya’da orta sınıf yoktur. Okuryazar oranı arttıkça, Aydınlar örgütlü hale gelmişlerdir.
1905, Rus-Japon savaşında, Japonlara feci bir şekilde yenilen Rusya’nın donanması da yok edilmişti. İlk ayaklanma, Katerina’nın sevgilisi ve Kırım Fatihi General Prens Potemkin’in adını taşıyan savaş gemisinde patlak vermiştir. Ohrana Ajanı Papaz Gabon’un Çar İkinci Nikola’ya dilekçe vermek için götürdüğü kalabalığın üstüne Çarın Muhafız Alayının ateş açması, sosyal patlamayı hızlandırmıştır.
Çarlık Rusya; sosyal çalkantıyı yatıştırmak için, Sırbistan’ın yanında, Birinci Dünya Savaşına girmiştir. Mareşal Hindenburg ve Kurmay Başkanı General Lüdendorf, Fransız asıllı General Fransuva’nın savaş planını uygulayarak, Tannenberk’te, iki Rus Ordusunu imha etmişlerdir.
Bu yenilgiler ve Batılı müttefiklerin Çanakkale Boğazını aşarak Rusya’nın yardımına gelememeleri, Rusya’yı iç savaşa itmiştir.
Çarlığı bırakan İkinci Nikola; karısı, üç kızı ve bir oğlu ile, komünist militanlarca kurşuna dizilerek öldürülmüştür. GÖMÜLDÜKLERİ YERLERDEN KEMİKLERİ ÇIKARTILARAK DEVLET TÖRENİ İLE ÖZEL KABİRLERİNE GÖMÜLMÜŞTÜR.
Leon Troçki’nin kurmuş olduğu Kızılordu, beş sene süren iç savaştan zaferle çıkmıştır.
Lenin; 1924 senesinde, Frengiden ölmüştür. Komünist Partisi sekreterliğine gelen Jozef Stalin, önceden tasfiye ettiği Leon Troçki’yi, Meksiko Sitideki, kale gibi evinde öldürtmüştür.
Jozef Stalin, (1198) arkadaşından (1130)’unu öldürtmüş; 1937 temizliğinde de, 3 Mareşal, 13 orgeneral, 210 general, 208 amiral ve (30.000) subay kurşuna dizilmiştir.
1932 senesindeki tarımın Sovkoz ve Kolhoz’lara taşınması olaylarında da, (8.000.000) köylü, açlıktan ölmüştür. Gizli Polis ÇEKA, ad değiştirerek MVD VE NKVD olmuştur. Genelkurmay haber alma örgütü GRU’ DAN başka, Kızılordu içersinde, “Casuslara ÖLÜM ”SMERKS adlı bir örgüt kurulmuştur.
Hürriyeti seçtim, 1949 basımı(4-18).Paul Carell, Barbaros’sa Harekâtı, üç cilt. (5).
Sözde işçi cenneti yaratmak için yola çıkan komünist hareketi, işçileri öteki âlemdeki cennet’e göndererek, vermiş olduğu sözü yerine getirmiştir.
Papaz okulu kaçkını Jozef Stalin. Gizli polise, Polibüro’ya, Kızılordu’ya, Komünist partisi’ne kayıtlı olanlara ve GULAG TAKIM ADALARINA KUCAK AÇMIŞTIR.
İkinci Dünya Savaşı sonrası, S..C’LER BİRLİĞİNİ, DEMİRPERDE GERİSİNE HAPSETMİŞTİR.
Öldürülemeyen mutsuzlar ve yazarlar akıl hastanelerine doldurulmuştur. Resmi dil Rusça olmuş; Gürcü asıllı Jozef Stalin: ”RUS KÜLTÜRÜ ÜZERİNE, DEVLETİ YENİDEN KURACAĞIZ”, direktifini vermiştir.Mareşal Sthemenko'nun anıları.
Sovyetler birliğinde bulunan (111) millet, dilleri, dinleri ve gelenekleri göz ardı edilerek, halklaştırılmışlardır. Kilit görevlerde ve yönetim kadrolarında, hep Ruslar vardır. Türk soyundan olanlar pasif görevlere getirilmiştir. Jozef Stalinden sonrada, bu yöntem sürdürülmüştür.
Anayasaları gereği, mülkiyet ve miras hakkı yoktur. Sonraları, Miras hakkı verilmiş; her aileye de (200) metre kare toprağın kullanılma hakkı verilmiştir. Bu, Sovyetlerin işlenebilir topraklarının %4’ünü oluşturmuştur. Buralardan elde edilen sebze, meyve, tavuk ve yumurta, %96 oranındaki Sovkoz ve Kolhozlardan elde edilenlerden fazlaydı.
Tanrı tanımazlık resmi ideoloji olmuş; Hıristiyanların, Müslümanların ve Yahudilerin dini ibadetleri de yasaklanmıştır.
Mihail Gorbaçov’un getirdiği yeniden yapılanma politikası üzerine Lenin’in ve Stalin’in heykelleri yıkılmıştır. Daha, Nikita Kuruçef zamanında, Stalin’in zulmü lanetlenmiş, haksız yere öldürülenlerin ve hüküm giyenlerin itibarları, bin türlü özürle birlikte, iade edilmiştir.
Katledilen Rus Çarı İkinci Nikola’nın ve ailesinin kemikleri bulunarak ,Petersburg’da, dini ve devlet töreniyle toprağa verilmiştir. Bir grubu kucaklayan yöneticilere halk kucak açmamıştır.
İkinci Ramses’in muhafız alay komutanı, yeğeni ve AMON-RA rahibi olan Hz. Musa; Yahudi kavmini kucaklamış, diğer kavimleri de Yahudi kavminin kölesi saymıştır.
Bir zafer dönüşü, sayısız esirlerle ve sayısız ganimetlerle dönen İsrail ordusunu karşılamış, BAKİRE OLMAYAN ESİR KADINLARIN HEMEN ÖLDÜRÜLMELERİNİ EMRETMİŞ, EMİR HEMEN YERİNE GETİRİLMİŞTİR Hz. Musa, böylece sayısız kadın besleme külfetinden İsrail’i kurtarmıştır. Yahudi olmayanların kemiklerinin taşla kırılmasında da hiçbir sakınca görülmemiştir.
Hz.İsa, Yahudi olmasına rağmen, Tevrat’ın ve Kabala’nın katılığından uzaklaşmış, bireylerin kurtuluşu yolunda verdiği mücadele sonunda öldürülmüştür.
Mekke dönemi ayetleri ve sureleri incelendiğinde; Hz. Muhammed’in, bireylerin terbiyesi ve kurtuluşları yönünde mesajlar aldığı görülür.
Medine döneminde; Beni Nadir ve beni Luka Yahudi Kavimlerinin Medine’den sürülüşü ve Beni Kureyza Yahudi kavminin ergin erkeklerinin boyunları vurularak topluca çukurlara gömülmesi, hep Hz. Muhammed’in kararları ve yaş kontrolü ile olmuştur.
Hayber Yahudi kavminin uğradığı felakette ortadadır.
Hadis kitaplarına geçen çok ilginç hadisler de vardır. ”Baban bile olsa, TÜRK’Ü ÖLDÜR.” Cennette Arapça konuşulduğundan ve benimde Arapça konuşmam nedeniyle TÜM MÜSLÜMANLAR ARAPÇA KONUŞMAK ZORUNDADIRLAR.” ”TÜM DÜNYADAKİ MÜSLÜMANLARI, Kureyşli Arap Müslümanlar yöneteceği gibi; Müslüman olmayanları da Müslüman olmayan Kureyşliler yönetecektir.” Buhari, Menakıp1;Müslim imaret2,(1818)den aktaran Dr. İbrahim Candan c.6. s.405(10)
“İnsanlar bu işte Kureyş’e tâbidirler, Müslümanları Müslüman olanlarına; kafirleri kafir olanlarına tabidirler.” Şakir Keçeli, Şeriat Nedir, s.228.. Mekke döneminde düzenlenen 42’inciŞÛAR’A Suresinin 7’inci ayeti:”Ve işte böyle Sana-Hz.Muhammed’e- Arabî bir Kur’an vahyetmekteyiz ki Umm’ul Kura’yı ( Mekke Şehrini) ve çevresindekileri sakındırasın ve o toplama gününün dehşetini haber veresin…: ”-Bu Kur’an, şehirlerin anası olan Mekke ve civarında oturanları uyarmak için indirilmiştir.- diyordu.
. Sonradan inen ayetlerde de: 12’inci Yusuf Suresi, 2-3;14’üncü İbrahim Suresi, 37’inci, 16’ıncı En-Nahl-Hurma- Suresi, 03’üncü; 20’inci Taha Suresi, 113’üncü; 39’uncu Zümer Suresinin 28’inci ayetiyle daha 3 ayette,” anlayasınız diye, bu Kur’an Arapça olarak indirilmiştir”, diyordu.
İslam’ın ilk kucaklaması, Arap kavmine ve Kureyş’e idi.
Sayın Profesör Dr. Yaşar Nuri Öztürk, 02 Ağustos 2001 tarihinde, Star gazetesinde, “İslamiyet ve Urübe” başlıklı çok ilginç bir makale yayımlamıştır. ”Yıllardır hep söyledik. İslam olanla, Arabi olanı birbirinden ayırmadıkça, İslam’ın bir Arap dini olmadığını insanlığa kabul ettiremezsiniz.!”Demişti.
Biz Türkler, Müslüman olalım derken, Arabın yağmaya dayalı baskın gazalarını Çanakkale Muharebelerine eşdeğer yaparak, Arabın iktidar kavgalarına birde Tanrısallık eklemekten çekinmedik.
İlkel ve Çağdışı Çöl Arabı’na”, KAVMİ NECİBİ ARAP” demekten dinsel bir zevk alır hale getirildik. TÜRKLÜK VE TÜRKÇÜLÜK KIPIRDANMALARINA DA, ”TÜRKİ BASİDİ”, DEYİP ÇIKTIK.
Hz. Muhammed’in Kureyş’i Haşimoğullarıyle Medinelileri üstün tutması, YALINIZ ON KİŞİYİ- AŞEREYİ MÜBEŞŞEREYİ- SAĞLIKLARINDA CENNETLE MÜJDELEMESİ, Müslümanlığın tüm Arapları kucaklamasına engel olmuştur.
Tüm milletleri Müslüman yapma propagandası altında yürütülen yağmalar ve kırımlar da, İlkel Arabın tüm vahşetini ortaya çıkardığından İslam'ın yayılmasını kılıç zoruna bırakmıştır.
İkinci Halife Hz. Ömer, Irandaki soygunları ve Arabın doymak bilmeyen yağma hırsını görünce: ”Keşke, Iranla aramızda ateşten dağlar olsaydı da bu haller olmasaydı” diyerek dert yanmıştır.
Mukaddime’nin yazarı Ünlü İbni Haldun da: ”Araplar bir sarayda düzgün bir ağaç görmesinler; çadırlarına direk yapmak amacıyla, o direği almak için o sarayı yıkarlar”, diyerek, tarihe not düşmüştür.
Müslümanlık, Arap âlemindeki iktidar kavgalarının asırlarca sürmesini önleyemediği gibi, bu kavgalar nedeniyle kendisi de paramparça olmuştur.
Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, Hulâgu ve Yavuz Sultan Selim, bu iktidar kavgalarına son verebilmiştir.
En sonunda, ihanet, Müslüman Osmanlıya karşı HAÇLA BİRLEŞMEKTEN ÇEKİNMEMİŞTİR.
Baas Partisi ve çeşitli siyasi akımlar, Müslüman Arapları kucaklayamadığı gibi; Saddam Hüseyin’in TİKRİT CUMHURİYETİ DE. BÖLÜNMEYİ DERİNLEŞTİRMEKTEN ÖTE GİDEMEMİŞ HIRİSTİYAN GÜÇLERİN İŞGALİNE ZEMİN HAZIRLAMIŞTIR. Saddam Hüseyin, muhalefetin sesi ve soluğunu kestiği gibi, ŞİİLERİ VE ÖTEKİ AZINLIKLARA DA YAŞAMA VE NEFES ALMA HAKKINI BİLE ÇOK GÖRMESİNİN CEZASINI, ÜLKESİ İLE BİRLİKTE, ÇEKMİŞTİR. Kendisine: ”Halkına güvenmedin mi, gidersin ha!”Diyen de olmadı.
Gelmiş geçmiş kanlı diktatörlerin öykülerinden ders almadığı gibi; Mareşal Gazi Mustafa Kemal’i görmeye ve anlamaya da kültürü, zekâsı ve öngörüsü yetmedi.
Mareşal Gazi Mustafa Kemal’in, Bandırma vapurunu aramak isteyen İşgalci subaylar için söylediği: ”Hep madde’ye ve çeliğe tapan Budalalar; bizim bir Ülkü taşıdığımızı anlayamazlar.”
Profesör Dr. Andrew Mango, sekiz dil bilen, İstanbul doğumlu bir İngiliz Profesörüdür. Atatürk üzerine çok kapsamlı bir kitap yazmıştır. 10 Kasım 2006 tarihinde; Harp Akademisinde vermiş olduğu konferansın özetini de, Cumhuriyet gazetesinde yayımlamıştır. Bu yazının kısacık özeti şöyledir: ”Bu yıl, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün doğumunun 125’inci yıldönümünü kutluyoruz. Bir devlet adamını değerlendirdiğimizde, içinde bulunduğu koşulları hesaba katarak, yapmak istedikleri yle yapabildiklerini karşılaştırdıktan sonra, miras olarak bıraktığı yapıtına bakıyoruz. Atatürk doğduğu zaman, tebaası bulunduğu Osmanlı İmparatorluğu açık çözülme ile karşı karşıyaydı. Etrafında büyük devletler ise, sağlam bir kale görünümündeydi. Oysa bugün geriye baktığımızda, görüyoruz ki, Osmanlının “düveli muazzama “dedikleri imparatorluklar da son çağını yaşıyordu. Bir, iki kuşak sonra, onlar da, tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi çözülmeye mahkûmdu.”
ULUS DEVLET VE DEMOKRASİ başlığı altında, çok derin bir görüş ortaya koyuyordu. Büyük devletlerin yerini, ulus devletlerinin aldığını söyledikten sonra: Güvenliğimize yönelen tehditler daha çok, bu üçüncü dünya’nın içinde oluşuyor. Kimisine göre, bu tehditler, bağımsızlıklarını yeni kazanmış olan ülkelerin demokratik rejimine sahip olamamalarından kaynaklanıyor.
Ne var ki, demokrasi, ancak bütünleşmiş, uluslaşmış işlevsel toplumlarda iyi sonuç verir. Aksi halde; serbest seçimler, etnik grup, aşiret, din, mezhep farkını sadece yansıtmakla kalmıyor, bunları tırmandırıyor da..” Dedikten sonra: ” Mustafa Kemal Atatürk te, bütünleşmemiş, geri kalmış bir toplumun başına geçmişti. Durumu gerçekçi bir gözle gören Mustafa Kemal, seçtiği hedefe ulaşmak için, önceliklerini birer, birer saptadı. Hedef, ”muasır medeniyet seviyesine ulaşıp, üstüne çıkmaktır.”diyordu.
LAİKLİK VE ÇAĞDAŞ TOPLUM başlığı altında.da, çok önemli sözler söylüyordu: ”Laiklik, hem çağdaş toplum düzeninin, hem de çağdaş bilgi edinmenin vazgeçilmez şartıydı. Dinler muhtelif, uygarlık ise tek ve evrenseldi.
Bilgi, dine göre parçalanamaz ve sınırlandırılamaz. Bilgi ile donatılan toplumun bütünleşmesi için ortak bir dille ifade edilen, ortak bir kültürü geliştirmek şart.” diyor
“Yurtta sulh, cihanda sulh,” “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir”, parolaları boş sözler değildir.” dedikten sonra, Atatürk’ün dehasını yargılıyor.
A.B.Devletleri, demokrasi söylemleriyle nerelere girdiyse, oralarını bölmedi miydi? İşte Kore, işte Vietnam, işte Yugoslavya. Son olarak ta Irak ve Lübnan. Irak’ta ve Lübnan’da işgalden hemen sonra, etnik ve dini gruplar birbirlerine girmedi mi?
Bir ülkede, köklü bir kültüre ve genel kabul’e dayalı bir idari rejim ve ulusal bütünlük varsa, demokrasi mutluluk ve güzel günler getirir. Gerisi ve aksi, o bir ülkeyi parçalayıp, dağıtmaya yönelik taktiklerdir.
Kim ne derse desin; ULUSAL KURTULUŞ SAVAŞI, TÜRKİYE CUMHURİYETİ, ÇAĞDAŞLAŞMA VE DEVRİMLER, GAZİ MUSTAFA KEMAL TARAFINDAN DÜŞÜNÜLÜP, ADIM, ADIM İLERLETİLEREK BAŞARI İLE TAMAMLANMIŞTIR.
Bendeniz, burada uzun bir anlatımla anlatmaya kalkışmayacağım. Onbir sene süren bir savaşın yükünü çeken, Birinci Dünya Savaşından (3.159.200) şehit ve (130.000) yaralı ile yenilmiş ve parçalanmış olarak çıkan, yıkık ve sefil bir ülke. (13.000.000) yaşlı, yorgun, aç ve acılarla sarsılmış, %3’ü okur, yazar bir ülke. Tüm yüksek okul mezunları, Çanakkale’de, Kanal’da, Irak’ta, Galiçya’da, Arabistan’da, Allah’ı Ekber dağlarında ve Ulusal Kurtuluş Savaşında yitirilmiş bir ülke.
Yunan Hayranı İngiliz Başbakanı Lloyd George: ”Türklerin üç yüz senede yetiştirdiği nesilleri, Çanakkale’de yok ettik;” diyebilmiştir.
Limanlar, tren yolları, iç ve dış ticaretimiz tamamen yabancıların ve büyük devletlerin koruması altında olan azınlıkların ellerindeydi.
Fransız Elçisi, yalınız İstanbul’da (75.000) kişiye koruma kartı vererek onlara vergi muafiyeti sağlamıştı.
Tüm ülke genelinde, yabancılara ait okullar ve misyonerler, büyük bir güven ve rahatlık içersinde, faaliyet gösteriyordu.
Sultan İkinci Abdülhamit’in yaptırmış olduğu bir araştırma sonucunda, Osmanlı imparatorluğu sınırları içersinde (384) yabancı okulun varlığı saptanmıştı. Gırtlağına kadar borca ve gericiliğe batırılmış olan ülkemizdeki Müslüman ahali; din bezirgânlarının, tarikat şeyhlerinin, cehaletin, sefaletin ve her türlü hastalığın pençesinde inlemekteydi. Müslümanlar için yol yoktu, okul yoktu, hastane bile yeter sayıda değildi.
İzmir İl merkezinde, (21) gayrimüslim doktora karşılık (3) Müslüman doktor mevcuttu. Zonguldak’ta faaliyet gösteren (216) esnafın sadece ve dahi sadece (1)’isi Müslüman’dı.
Lozan’da, Birinci Dünya Savaşı galipleriyle ringe çık, Osmanlının asırlık hesaplarının altından yüz akı ile çık; sonra da iftiralara uğra. İlkokul öğretmeni Benito Mussolini, asker üniforması içinde, DUCE, Başkomutan! Onbaşı Adolf
Hitler, FÜHRER-BAŞBUĞ-ve dahi, Cermen ırkının aklı, gururu, her şeyi,
Papaz okulu kaçkını Jozef Stalin, Mareşal ve astığı astık, kestiği de kestik BAŞKOMUTAN İDİ..
Kör cehaletle, iç ve dış hainlerle, her türlü tertip ve tuzaklarla savaşacak olan ve DEVRİM YAPMAĞA KARARLI, MAREŞAL GAZİ MUSTAFA KEMAL, ÜNİFORMASINI, ÇİZMESİNİ VE HER TÜRLÜ SİLAH VE ÜNVANLARINI ÇIKARIP ATMIŞ, SİVİL.
Bu hareketi, Kurtuluş Hareketinin örgütlenmesi aşamasında, Erzurum’da da yapmıştı. En yakınlarıyla, aralarında çağlar farkı var. (13.000.000) içinde yapaysalınız ve (13.000,000) ‘u tek başına kucaklamış.
Bir sürü ümmetçi, Hilafetçi Padişahı Ruy’u Zeminci ve dahi Kavm’i Necib’i Arapçı arasında yapaysalınız, ırkçı olmayan bir idealist TÜRK. Halk Mektepleri, Millet Mektepleri, Ankara Hukuk Fakültesi, Opera, Tiyatro, Müzik ve Tiyatro okulu, Konservatuar.
Devrim süreci, altyapı çalışmalarıyla birlikte tüm hızı ile sürdürülmektedir. İÇ VE DIŞ DÜŞMANLARIN çıkardığı olaylar acımasızca bastırılmıştır. Suikast girişimcileri lâyık oldukları cezalara çarptırılmıştır. Polis aynı polis, Jandarma aynı jandarma, Ordu aynı ordudur. Teşkilat’ı Mahsusa dağıtılmış, 1925 yılında, yeni bir Haber alma örgütü kurulmuştur. Milli Emniyet adı verilen bu yeni örgütün eylemsel olarak hiçbir yetkisi de yoktur. Ne ÇEKA’YA, NE MVD’YE; NE DE NKVD’YE benzememektedir.
DEVRİM, MEVCUT EMNİYET VE ASKERİ TEŞKİLATLARCA KORUNUP, GÖZETLENECEKTİR. Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Yasası’nın ünlü (35)’inci maddesi bile bazı hürriyet âşıklarına(!) çok kalın gelmektedir.
Tüm bu büyük ve köklü işleri yapan adam, Çankaya’da, altında bir salon, bulunan, iki odalı bir bağ evinde oturmaktadır.
ATATÜRK DEVRİMİ, diğer devrimler gibi; gizli polis, ölüm mangaları ve jenositle desteklenen HÜKÜMET KARARNAMELERİYLE yapılmamıştır.
1922 yılı’nın Kasım ayı başında; SALTANAT VE HİLAFET birbirlerinden ayrılmış ve Saltanat kaldırılmıştır. Daha sonra da; Halifelik ve Şer’i ye mahkemeleri kaldırılmış, EĞİTİM VE ÖĞRETİM BİRLİĞİ YASASI YÜRÜRLÜĞE SOKULMUŞ, BU YASAYA GÖRE DÜZENLEMELER YAPILMIŞTIR.
1934 Genel seçimlerinde; (18) Kadın milletvekili T.B.M.Meclisine girmiştir.1924 anayasası, doğal hukuka göre düzenlenmiş; (35)’inci maddesine göre: ”Mülkiyet, Türklerin doğal hakkı ,” sayılmıştır. Miras hukuku da düzenlenmiştir.
04 Nisan 1926 tarihinde kabul edilen Medeni Kanunumuz, 04 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Mecelle ve 1876 anayasası, ekleriyle birlikte, yürürlükten kaldırılmıştır.
Atatürk İlkeleri,1937 senesinde anayasamıza girmiştir.
“Kürsü Anarşisti” diye; ünlenen Profesör Dr.Maurice Düverger, Fransa Cumhurbaşkanları için: ”Seçimle gelen krallar”, deyimini kullanmıştır. O ünlü Maurice Düverger, Ünlü eseri “ Siyasi partiler”, isimli kitabında, Atatürk Türkiye’si için, şöyle bir değerlendirmede bulunmuştur: ”Tek partili Türkiye Cumhuriyetinde, Mustafa Kemal, demokrasiyi hedeflemiştir.” demiştir.
Sayın Kemal Kara’nın, bir zamanlar, liselerde ders kitabı olarak okutulan “liseler için Atatürk Devrimi”, adlı ders kitabında, Atatürk’ün şöyle bir değerlendirmesi vardı: ”DEMOKRASİ NİÇİN İYİ BİR REJİMDİR? Seçilen Milletvekilleri ve hatta Cumhurbaşkanı hırsız çıkarsa, değiştirme olanakları vardır.” demiştir.
Gel gelelim, günümüzde, HIRSIZLAR, RÜŞVETÇİLER, SAHTEKÂRLAR, SOYGUNCULAR, DOLANDIRICILAR VE ATATÜRK DÜŞMANLARI, KAPAĞI T.B.M.MECLİSİNE ATTIKLARINDA; MEKSİKAYA KAÇAN A.B.D. ‘LERİ SUÇLULARI GİBİ, TERTEMİZ OLARAK MİLLİ İRADEYİ TEMSİL ETMEKTEDİRLER. E.General Kazım Karabekir’in ve E. Başbakan Fethi Okyar’ın kurmuş oldukları siyasi partiler, Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal’in önerileri ve özendirmeleriyle olmuştur.
Kasım 2004 tarihinde, Cumhuriyet Gazetesinde yayımlanmış bir makalesi,
mutlaka okunmalı:
Kişinev’de toplanan uluslar arası bir konferans’ta, ”AZINLIK HAKLARI VE FEDERATİF BİR DEVLETTE BULUNAN ETNİK GRUPLARIN AYRI BİR DEVLET KURUP, KURAMAYACAKLARI, tartışılarak, karara bağlanmıştır.
Bu konferansta, “ETNİK VE DİNİ TEMELLERE DAYANARAK, FEDERE DEVLETLER KURULAMAZ”, kararı alınmıştır.
İsviçre delegelerine, ”kantonların, self determinasyon hakkını kullanarak, ayrı bir devlet kurup, kuramayacakları sorulduğunda, şu yanıt verilmiştir: ”İsviçre’deki Kantonlar, tüm İsviçrelilerin iradeleri ile kurulmuştur. Bir kanton’un birlikten ayrılma kararı, tüm İsviçrelilerin iradeleriyle gerçekleşir.” ”Milli bir uzlaşma ile kurulan bir devletin yapısı, ancak, yeni bir milli uzlaşma ile bozulabilir.
Dünya İnsan hakları konferansı (1993) Viyana bildirgesinde:” Kendi kaderini tayin hakkının”;” eşit haklar “ ilkesine uygun olarak, din ve renk ayırımı gözetmeksizin ülkesine ait bütün insanları temsil eden bir hükümete sahip egemen ve bağımsız bir devletin, ülke bütünlüğünü ve siyasi birliğini kısmen ya da bütüncül biçimde parçalayacak her hangi bir eyleme yetki verilmesi anlamında yorumlanamayacağı belirtilmiştir. Bülent Acar, Ankara barosu dergisi,1995/3,
Fransa’nın bu konudaki yorumu daha katı bir biçimdedir. ”Irk ayrımcılığı reddi: Fransız hukukunun temel ilkelerinden birisidir. Fransız hukuku, Fransız ulusunun birliği ilkesine dayanır ve bu etnik nitelikli farklılığı reddettiği gibi, hiçbir azınlık kavramını da kabul etmez. ”Fransa’nın ECOSOC’TA yayımlattığı 05 Mart.1991 sayılı belgede şöyle yazılmıştır. ”Fransız toprakları üzerinde; özellikle, ırksal, dinsel, dinsel esaslara dayalı grupların varlığını kabul etmez. Fransa’nın bu konudaki kavramları EVRENSEL bir ilkeye dayanır. Fransa Cumhuriyetinin tüm vatandaşlarının yasa önünde eşit olduğu ilkesinden ilham alır. Fransız halkının birliği ve eşitliği etnik kriterlere dayalı farklılıkları ile ilgili tüm savları yok sayar.” Pulat. YTacar, Terör ve Demokrasi, s.206.
Kişinev’de alınan kararlara, etnik grupların kendi iradeleriyle bir yerlere varamayacaklarının, bu konuda genel iradenin somut iradesine değinen kararlara rağmen; Irak’ta ve Ülkemizde oynanan oyunların yorumunu akıl ve vicdan sahiplerine bırakıyorum.
Türkiye Cumhuriyeti ULUSAL KONSENSUS-GENEL KABUL- İLE KURULMUŞTUR. Bu konuyu göz ardı etmek, VATANSEVERLİKLE BAĞDAŞAMAZ. Büyük devletlerin; ULUSLAŞAMAMIŞ TOPLUMLARA YAPTIĞI DEMOKRATİKLEŞME BASKISI İLE, ETNİK GRUPLARDAN YENİ ULUSLAR YARATMAK ARZULARININ VE POLİTİKALARININ GEREĞİDİR.
Mustafa Kemal; daha 1919’larda,din, dil, ırk, inanç ve renk farklılıklarını aşarak TÜM İNSANLARIMIZI KUCAKLAMIŞTIR. Irkçılığın yükselişe geçtiği bir dönemde, bu denli ileri görüşlülük yalınızca Mustafa Kemal’e mahsustur. Mustafa Kemal, Erzurum’da ulusal bir kongre topladıktan sonra, Sivas’a geçerek daha geniş kapsamlı bir kongre toplayarak tüm ulusumuzu kucaklamıştır. Daha önceleri, Alaşehir, Balıkesir, Edirne ve ülkemizin her tarafında yapılan kongrelerle de halkımız Mustafa kemal Paşa’yı kucaklamıştır. Asıl ve en önemli kucaklama 22 Haziran 1919 tarihinde, Amasya’da olmuştur. Amasya Genelgesiyle, GÖKSEL İRADE, YERİNİ BEŞERİ-İNSAN İRADESİNE-İRADEYE BIRAKMIŞTIR. Asırlardır, kurtarıcı beklemeye alıştırılmış Türk Halkı, kurtarıcı olarak beklediklerini de kendisinin kurtaracağını MUSTAFA KEMAL PAŞA SAYESİNDE GÖRMÜŞ VE ÖĞRENMİŞTİR. Mustafa Kemal paşa, ülkemizde var olan farklı grupların hiç birisini öne çıkarmadığı gibi, hiçbir gruba da dayanmamıştır. ”Vatanın ve ulusun birliğini, yine ulusun kendisinin kurtarıp, sağlayacağını dünya’ya ilan etmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın sağladığı uzlaşma ile tüm büyük işler başarıldığı gibi, Avrupa’nın vaatlerine dönüp, bakan da olmamıştır” bu yurdun en gerçek Efendisi, üretken Türk köylüsüdür”, diyerek, boş hayaller uğruna, kemikleri, dünya’nın her tarafına yayılan olan Türk Köylüsünü kucaklamıştır.
Mustafa Kemal’in Türk Ulusunu bir bütün olarak Kucaklaması, asırlık kavgaların ve kinlerin yok olmasına yetmiştir.
Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcında, Ankara’dan, doğruca Kırşehir’e Alevi dergâhına gider. Alevi dergâhının başkanı, kendisini, şehrin (13,5) kilometre dışında karşılar.
Enver Paşa’yı dergâhın kapısında karşıladığına göre, Padişah’a ve Halife’ye başkaldırmış Asi ve Emekli bir Paşa ‘ya yapılan bu itibar anlamlıdır.
Alevi dergâhı bir bildiri yayımlamıştır. Bu bildiri, ders kitaplarına niçin konmaz! Bildiri, kısaca şöyledir: ”Asrımızın Hz. Alisi ve Mehdisi Mustafa Kemal Paşadır. O’na yardımcı olmak ve O’nun peşinden gitmek, her Müslüman Türk’e farzdır.”
Mustafa Kemal Paşa; çok hukukçuluğu ve çok sayıdaki farklı mahkemeleri de kaldırarak; ”TEK HUKUKVE TEK YARGILAMA SİSTEMİYLE”, karmakarışık bir güruh olan Osmanlı toplumundan, aynı haklara ve vecibelere tabi bir ulus; TÜRK ULUSU’NU YARATARAK, bu ulusu oluşturan tüm unsurları da kucaklamıştır.
Enver Paşa’nın oğlu Ali Enver, Kara Harp Okuluna girerek, Türk ordusunun saflarına subay olarak girdiği gibi, (150)’ liklerden, Eşme Belediye Başkanı’nın oğlu Cemal Madanoğlu da Türk ordusunda korgeneralliğe kadar yükselmiştir.
İzmit’te, Sakallı Nurettin Paşa’nın linç ettirdiği Ali kemal’in Oğlu Zeki Konuralp, Dış İşleri Bakanlığımızın en yetenekli Büyük Elçisi olarak emekliye ayrılmış; O’nun oğlu da, Dış İşleri Bakanlığımızın en başarılı Büyük Elçisi olarak halen görevdedir.
Atatürk Devrimi, bir grubun ve bir zümrenin yararı için yapılmamıştır. İlkeler, birbirlerini kontrol edecek bir şekilde ortaya konulmuştur.
Laiklik ilkesi, tek başına, bir ulusun uygar olmasını sağladığı gibi, İç kavgalarını, Tanrı ve din sömürüsünü ve dahi Ümmet olmayı önlemeye yeter. Gericilerin ve din hokkabazlarının en büyük engeli ve korkulu rüyası bu LAİKLİK KAVRAMIDIR.
Bu ilkeden yoksun olan milletlerin içine düştükleri felaketleri göz ardı eden Sayın R.T.E. ile, Sayın Bülent Arınç Beyefendiler: ”LAİKLİK YENİDEN TANIMLANMALI,” DİYE BİR TÜRKÜ TUTTURMUŞLARDI, BİZ BU MASALLARI UNUTMADIK.
O zamanki Cumhurbaşkanımız Sayın Ahmet Necdet Sezer, bunlara güzel bir yanıt vermişti. Bu yanıtı, 06.Şubat.2007 tarihli Takvim Gazetesinden okuyalım:
“SEZER’DEN, LAİKLİK TAŞI.”
“CUMHURBAŞKANI Ahmet Necdet Sezer. Laiklik ilkesinin Anayasa’ya girişinin 70. Yılı nedeniyle yayınladığı bilgilendirmede, ”laikliğin tanımı yeniden yapılsın” diyen Meclis Başkanı Bülent Arınç’a yanıt vermiştir. Laikliğin. Anayasa ve Anayasa Mahkemesinin kararlarında açık ve net bir biçimde yorumlandığını belirten Sezer, madde gerekçesinden yola çıkılarak, laikliği tanımlamaya çalışmanın ya da “gerekçedeki tanımı benimsemenin” hiçbir geçerliliği olamayacağını, bunun Anayasa ile bağdaşamayacağın” söyledi.
“Şimdi, bana sormak hakkınızı saklı tutuyorum:”- Niçin bu çekişmelere yer veriyorsunuz?” Anlatayım.
Atatürk Devrimi’ne ve ilkelerine topluca bir saldırı vardır. Politikacılar, din bezirgânları, iç ve dış düşmanlarımızla, kuyruk acısı olanlar ve satılık adamlar!’ da eklenmiştir. Bu doğaldır, ihanet duygusu genlerine işleyenlere dur! Diyemezsiniz.
Atatürk Devrimi, kendi iç dinamikleriyle ve Türk ulusunun benliğine yerleşen Çağdaş değerleriyle kendisini savunmaya muktedirdir. Bizler, ”Atatürk Sevgisi,” diyerek, konuyu basite indirgiyoruz.
Nefret’in, Sevgi’ye dönüşmesi nasıl bir olgu ise; Sevgi’nin de gücünü yitirerek, unutulması ve Nefret’e dönüşmesi, psikolojik bir olgudur. Dün çok sevilen bir liderin, başına gelenleri izledik ve izlemekteyiz
Atatürk, Türk Ulusunun yaşam biçimi haline gelmiştir. Kılık ve kıyafetimizde O vardır;düşünce yapımızda ve yaşayışımızda , yine de O vardır. Sosyal yaşantımızda, her türlü ihanet odaklarına karşın, bizler O’nu yaşayıp, O’nu solumaktayız.
Kendi özgür irademizle seçtiğimiz bir yaşam biçimi, irademiz dışında, bize egemen olmuştur. Biz O’nu, O da bizi terk edemez.
MAREŞAL GAZİ MUSTAFA KEMAL NASIL HALKTAN BİRİ OLMUŞSA; BİZLER DE, BİRER MAREŞAL GAZİ MUSTAFA KEMAL OLMUŞUZDUR.
06 Şubat 2007 tarihli Milliyet Gazetesi, laiklik tartışmasını çok ilginç bir şekilde verdi. Sayfa’nın başına, Cumhurbaşkanımız Sayın Ahmet Necdet Sezer’in, ”70. Yıl uyarısı” başlığını koyduktan sonra; daha büyük harflerle, ”LAİKLİK GÜVENCEDİR.” BAŞLIĞINI KOYDU.
Bunların hangi gün söylediklerinin TAKİYYE olduğunu kestirmek mümkün değildir.Sayın Arınç, o gün için şöyle buyurmuştu: ”Laiklik, vatandaşlarımıza vicdan, dini inanç ve kanaat özgürlükleri konusunda en büyük güvenceyi sağlamıştır.
5 Şubat 1937 ‘de Anayasa hukukumuza giren laiklik ilkesi ile tüm inançlar teminat altına alınmıştır. Laik düzende herkes, dini inanç ve düşünme özgürlüğüne sahiptir. Bu nedenle, laiklik Türkiye Cumhuriyeti’nin vazgeçilmez ilkeleri arasındadır.”
Sayın R.T.E de, şöyle buyurmuştu: ”BİRLEŞTİRİCİ OLSUN.” Mutlulukla söyleyebilirim ki, milletimiz, cumhuriyetin temel niteliklerini benimsemiş, laiklik gibi hukukun üstünlüğü ilkelerini de içselleştirmiştir. Bütün diğer kurumlarıyla, cumhuriyetimizin de, demokrasimizin de, en büyük güvencesi, işte bu itibarla aziz milletimizdir. Anayasamızda yer almasının 70. Yıldönümünde, bugün laiklik ilkesinin, farklı inanç ve yaşam biçimleri için özgürleştirici bir güvence olarak ne kadar hayati öneme sahip olduğunu çok daha görüyoruz. Laikliği, ayrıştırıcı değil, birleştirici bir ilke olarak yaşatıp, gelecek kuşaklara taşımalıyız.”
Zannedersem, Profesör dr. Maurice Düverger söylemiş: ”POLİTİKACI, GELECEK SEÇİMLERİ DÜŞÜNÜR. DEVLET ADAMI DA, BİR ULUSUN GELECEĞİNİ, YARINLARINI DÜŞÜNÜR.”
Attıkları oyları, milli irade sayılan, evlerinde bir tas çorba kaynatmaktan mahrum bırakılıp, İFTAR ÇADIRLARININ DMİRBAŞI YAPILAN, KENDİLERİNİ BU HALLERE DÜŞÜRENLERİ BAŞTACI YAPAN, MİDESİNİ VE DAHİ TAKIM TAKLAVATINI DÜŞÜNEN KALABALIKLAR DA, BİR KİLO BULGURU, BİR KİLO NOHUDU DÜŞÜNÜRLER.
Sayın Bülent Arınç: ”Anayasamızın ikinci maddesine atıfta bulunarak: ”hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik, her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir. laikliğin tanımı dendiği zaman ben bunu anlıyorum.”Demiştir. Daha sonra da bu sözünü ve Anayasayı koruyup kollamak için ettiği andı çiğnemiştir.
Cumhurbaşkanımız Sayın Ahmet Necdet Sezer de: ”Laiklik, Türkiye’nin ümmetçilikten ulusçuluğa, kulluktan yurttaşlığa, bağnazlıktan çağdaşlığa yönelişini simgeler.” dedikten sonra, laiklik ilkesinin Türkiye Cumhuriyeti’nin değiştirilemez ilkeleri arasında yerini aldığını “, vurgulamıştır
23.Aralık.2003 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde; Fransa’nın Eski Cumhurbaşkanlarından Sayın Bay Jacgue Chirac’ın laiklik ilkesi ürerine yapmış olduğu konuşması, tam metin olarak, birinci sayfa’da yayımlandı.. ”LAİKLİK’İN SINIRLARI DEĞİŞTİRİLEMEZ”.
“Kamusal alanda, türban’ın yasaklanmasını destekleyen Chirac: ”Laiklik, cumhuriyetçi kimliğimizin merkezinde yer almaktadır. Artık, laikliğin sınırlarını değiştirmek söz konusu olamaz demiştir. 11
Hasan Pulur;2 4 Ocak 2002 tarihli Milliyet’teki köşesinde, ”Böyle diyenler de var,” başlığı altında, çok ilginç bir yazı yayımlamıştır:
“Ünlü Fransız Gazeteci Piyer Lazeref, İkinci Cihan Savaşı öncesinin Fransa’sını anlatır: ”1919’a kadar, Fransızlar, cumhuriyete inanıyorlardı. 1918’den sonra,; onları cumhuriyet’ten iğrendirerek uzaklaştırmak ve yerine ilk dokunuşta dağılıverecek bir demokrasi hayaleti koymak ayıbına girişildi. Dışarıdan, düşmanların yönettikleri oyun, ince ve şeytancaydı. Fakat, bu oyuna içeride paraları üzerine titreyenler, iktidara susayanlar, bütün çekemezler ve alçaklar katıldılar. ”Peki, kimdir bunlar, Lazeref’in sıraladıkları ve Lazeref’in tanımına uyan isimler, her ülke ‘de fazlasıyla vardır. Bunları bulup, çıkarmak satılmayan kalemlerin işidir. İnsan hakları, demokrasi, halkın istek ve arzusu! Bir sürü alçak politikacı ve çıkarcının arkasına sığındığı deyimlerdir.
Türkiye devleti, cumhuriyetle yönetilen, demokrasi ile de kurumlaşan ve teşkilatlanan bir rejime sahiptir. Demokrasi masalları ve yabancıların öğütleriyle cumhuriyet’e saldırılamaz. Bakınız, 3.Ekim 2001-4709/3maddesi ile değiştirilen Anayasamızın 14’üncü maddesi ne diyor: ”Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı, amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz. Anayasa hükümlerinden hiç biri; Devlete veya kişilere ,anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz.
Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir. ”cepte kullanılmak üzere hazırlanmış bir anayasa kitapçığının ön sözünü, Sayın Yekta Güngör Özden yazmış: ”Devletler, bilimsel tanımıyla, ülkeyi ve ulusu kapsayan bir insanlık ve hukuk kurumudur. Anayasa, devletin yükümlülüklerini , özgürlüklerini güvenceye bağlayan temel hukuk belgesidir.Demokratik, laik ve sosyal hukuk devletini ,tüm çağdaş nitelikleriyle gerçekleştirme çabasının kaynağı ve dayanağıdır. Devletin tekliğini, ülkenin tüm’lüğünü , ulusun bir’liğini ödünsüz korumak bilinciyle..”Bu şu demektir.Bir Ümmetten bir Ulus, Cariyeden Hanımefendi, Kul ve Köle sıfatlı bir Tebaa Erkeğinden Hür bir Beyefendi Yurttaş yaratan Atatürk’ü, O insanların kucaklaması demektir.Kim ne masal anlatırsa anlatsın; Gazi Mustafa kemal Atatürk’ün Türk Ulusunun tüm bireylerini ve inanç gruplarını kucaklayan devrimini ve İlkelerini; Anayasamız, yasalarımız tüm kurum ve kuruluşlarımız ve çağdaş yaşantımız kucaklamıştır.” Anayasa,1961.154-1982.174 maddeleri.”
14 Şubat 2007 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde, Profesör Dr. Suna Kili’nin “Ulusçuluk”, başlığı altında çok ilginç bir makalesi yayımlanmıştır: ”Ulusçuluk, ulus devlet kurma, ulusal siyaset gütme, çağdaşlaşmanın ön koşuludur. Batı ülkeleri de, çağdaşlaşma çabalarında geleneksel toplumdan, çağdaş topluma geçerken. Uluslaşma, ulus devlet kurna çabasına girmiştir. Unutmamak gerekir ki,
bir toplum, çağdaş toplum, bir çağdaş devlet olarak yaşamak istiyorsa;onun siyasi kurumları ve çalışmaları bu gereklere uymak zorundadır…
Osmanlı İmparatorluğu yerine, ulusal Türk devleti, Osmanlılık yerine ulusçuluk, ümmetçilik yerine ulus, dincilik yerine laiklik, benimsenmiş ve gerçekleştirilmiştir. Atatürk Devrimi’nin amacı ulusal Türk devletini kurmak ve çağdaşlaştırmaktır.
Altı ilke de, bu devrimi yönlendiren değerler sistemidir….Atatürk, ulusal kimlik bilincini, yaşanmış ve yaşanmakta olan ” ortak tarih”, ”ortak kültür” ve “Türk milleti mensubiyetine” dayandırmıştır.” Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığı, ”hukuki bir kimliktir”. Anayasa’nın 3’üncü maddesi; Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür,” diyor. Anayasa’nın 66’ıncı maddesi: ”Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür ”, diyor.
Sayın Ahmet Necdet Sezer’in, 1 Ocak 2006 tarihli yeni yıl mesajında, Anayasamızda yer alan ilkelerin ışığında, şöyle diyorlar: ”Kurucu öğe olarak, tek devlet, tek ülke ve tek ulus söz konusudur; bu öğelerden ve tek dil, tek bayrak ülküsünden vazgeçemeyiz.
Atatürk, “Ne Mutlu Türküm Diyene “demiştir. Ne mutlu Türk olana dememiştir. Bu, ırkçılıktan uzak, birleştirici, bütünleştirici, çağdaş ulusal kimlik bilinci anlayışıdır.
Dil devrimini uygularken, Atatürk’ün seçtiği yardımcılarından biri, Ermeni kökenli, Türk Yurttaşı, Agop Dilaçar!dır. Agop Dilaçar, vefat ettiği 1979 yılına kadar, Türk dil Kurumunda çalışmalarını sürdürmüş ve Cumhuriyetin 50’inci yıldönümü için, ”Kutadgu Bilig” başlıklı kitabını hazırlamıştır…
Örneğin, Fransa’da tek ulus anlayışı, anayasal güvence altındadır Avrupa Konseyi’nin Irkçılık ve Ayrımcılıkla. Mücadele Komitesi’nin (ECRİ), Fransa’dan etnik kökene dayalı istatistik istemine ,Fransız hükümeti, Şubat.2005’te, özetle şöyle bir yanıt vermiştir.:” Azınlık kavramı, bölünmezlik ve birlik ilkesine aykırıdır. Fransa, bölünmez, laik, demokratik ve sosyal bir cumhuriyettir. Etnik köken, ırk ve din ayrımı yapılmaksızın, tüm vatandaşlar yasalar gücünde eşittir. Azınlık kavramı, Fransız hukukuna yabancıdır…”Oysa, Fransa dahil, aynı batılı ülkeler, azınlıklar anlayışı ile ülkemizi bölmeye çalışmaktadırlar.
Bu konuyu, uzun, uzun niçin mi yazıyorum? Mustafa Kemal Atatürk’ün; karmakarışık bir renk ve inanç topluluğundan yarattığı TEK ULUS, TEK BAYRAK, TEK DİL VE TEK VATAN İLKELERİYLE KURDUĞU CUMHURİYETE YÖNELTİLEN SALDIRILARIN İHANETİNİ VURGULAMAK İSTİYORUM. Bu sistemi, aynı çizgiler doğrultusunda nasıl koruyup geliştireceğimizi anlatmak istiyorum.
Gazi Mustafa kemal Atatürk, BİLİM VE AKLA DAYALIDEVRİMİYLE, TÜM İNSANLIĞI NASIL KUCAKLAMIŞSA, BİZİM DE BİLİM VE AKLA DAYALI OLARAK ATATÜRK DEVRİMİNE SARILMAMIZ GEREKMEKTEDİR. Türk politikacıları ve Türk milleti de, Atatürk’ü VE DEVRİMİNİ ÖĞRENMELİDİR.
Merhum İsmet İnönü; Gazi MustafaKemal’in ölümü üzerine yayımladığı bildiride, O’nun için: ”İNSANLIK İDEALİNİN ÂŞIK VE MÜMTAZ TEMSİLCİSİ, EŞSİZ, KAHRAMAN ATATÜRK”, demişti.
TRT: Televizyonunda, bir Türk Profesör ile söyleşi yapan, Genç bir Rus Profesör: “Atatürk’ün, Yurt’ta sulh, Cihan’da da sulh “, özdeyişi, 21’inci yüzyıla yön verecektir. Uluslararası çalışmalar, bu özdeyiş doğrultusundadır”, demiştir.
Bakınız O, bize ve insanlığa yön verecek mirasını nasıl açıklamıştı:
“MANEVİ MİRASIM AKIL VE BİLİMDİR.”
“BEN, MANEVİ MİRAS OLARAK HİÇ BİR AYET, HİÇ BİR DOGMA, HİÇ BİR DONMUŞ VE KALIPLAŞMIŞ KURAL BIRAKMIYORUM. BENİM MANEVİ MİRASIM, BİLİM VE AKIDIR. ZAMAN SÜRATLE İLERLİYOR, MİLLETLERİN, TOPLUMLARIN, KİŞİLERİN MUTLULUK VE MUTSUZLUK ANLAYIŞLARI BİLE DEĞİŞİYOR. BÖYLE BİR DÜNYA’DA, GELİŞİMİNİ İNKÂR ETMEK OLUR. BENİM, TÜRK MİLLETİ İÇİN YAPMAKİSTEDİKLERİM VE BAŞARMAYA ÇALIŞTIKLARIM ORTADADIR. BENDEN SONRA, BENİ BENİMSEMEK İSTEYENLER, BU TEMEL EKSEN ÜZERİNDEKİ AKIL VE İLMİN REHBERLİĞİNİ KABUL EDERLERSE, MANEVİ MİRASÇIM OLURLAR.” MUSTAFA KEMAL.
“1937 senesinde, Ankara’yı ziyaret eden Romanya’nın Dış İşleri Bakanı Antenescu’ya, Ankara palas’ta şöyle demiştir: ”Bugün, bütün dünya milletleri, aşağı- yukarı akraba olmuşlardır ve olmakla meşguldürler. Bu itibarla, insan mensup olduğu milletin varlığını ve saadetini düşündüğü kadar, BÜTÜN CİHAN MİLLETLERİNİN HUZUR VE REFAHINI DÜŞÜNMELİ… Dünya’da ve dünya milletleri arasında SÜKÛN, DÜRÜSTLÜK VE İYİ GEÇİM OLMAZSA, bir millet kendisi için ne yaparsa yapsın, huzurdan mahrumdur. Onun için, sevdiklerime ben, şunu tavsiye ederim. Milletleri sevk ve idare eden adamlar; tabii ilkin kendi milletlerinin varlık ve mutluluğunu isterler. Fakat aynı zamanda, BÜTÜN MİLLETLER İÇİN AYNI ŞEYİ İSTEMELİDİRLER. Bütün dünya olayları, bize, bu durumu açıktan açığa ispat eder; en uzakta zannettiğimiz bir olayın bize bir gün temas etmeyeceğini bilemeyiz. Bunun için, insanlığın hepsini bir vücut ve her milleti bunun bir uzvu saymak icap eder, bir vücudun parmağının ucundaki acıdan , diğer bütün organlar etkilenir. Dünya’nın filan yerinde bir rahatsızlık var ise, bundan bana ne dememeliyiz; böyle bir rahatsızlık varsa, tıpkı kendi aramızda olmuş gibi onunla meşgul olmalıyız. Bu olay, ne kadar uzakta olursa olsun, bu esastan şaşmamak lâzımdır. İşte bu DÜŞÜNÜŞ, İNSANLARI, MİLLETLERİ VE HÜKÜMETLERİ BENCİLLİKTEN KURTARIR, bencillik, şahsi olsun, milli olsun daima fena telâkki edilmelidir. O halde, konuştuklarımdan şu neticeyi çıkaracağım; tabii olarak kendimiz için bütün gereken şeyleri düşüneceğiz ve icabını yapacağız. Fakat bundan sonra bütün dünya ile alâkadar olacağız. Bir devlet ve milleti idare vaziyetinde bulunanların daima göz önünde tutmaları lâzım gelen mesele budur.” (21)
Sorbon’da, Yunus Emre için: ” Tüm çağların en büyük filozof halk ozanı”, diyerek, Koca Yunus’un tanıtıldığına tanık olmuştum. O: ”TANRI’DAN, KENDİN İÇİN NE DİLERSEN/GAYRA DA O NU DİLE TANRI'DAN ”. DEMİŞTİR. AYNI ÇAĞDA YAŞAYAN Mevlana da; her dinden, her milletten, her renkten ve her karakterde olan tüm insanlara seslenmişti: GEL! YİNE DE GEL! NE OLURSAN OL, YİNE DE GEL! DİYE. Koca Yunus ondan geri kalır mıydı hiç? O daha yükseklerden ses vermişti: ”YETMİŞİKİ MİLLETİ BİR KABUL ETMEYENLER/ERMİŞ OLSALAR DAHİ KÂFİRDİR.” Onlardan sonra gelen ve Serez’de asılarak öldürülen Simavnalı Şeyh Bedrettin, konuya daha yüksek bir boyuttan bakmıştır: ”Yahudi sini, Müslüman’ını ve Hristiyanını, cümle insanları Tanrı eşit olarak yaratmıştır. Peygamberler ve din büyükleri bunların arasına nifak sokmuştur.”
Mareşal Gazi Mustafa kemal, çok daha yükseklerden, bir insan yüreği ve bir dahi beyninden bakmıştır.
24 nisan1934 tarihinde, Çanakkale muharebelerinin yıl dönümü için gelecek olan Yeni Zelandalı, Avustralyalı ve İngiliz ziyaretçileri için okunacak söylevi, İç işleri Bakanı Şükrü Kaya’ya bizzat yazdırmıştır:
“BU MEMLEKETİN TOPRAKLARI ÜSTÜNDE KANLARINI DÖKEN KAHRAMANLAR! BURADA BİR DOST VATANIN TOPRAĞINDASINIZ. HUZUR VE SÜKÛN İÇİNDE UYUYUNUZ. SİZLER, MEHMETÇİKLERLE, YAN, YANA VE KOYUN KOYUNASINIZ.UZAK DİYARLARDAN EVLATLARINI HARBE GÖNDEREN ANALAR! GÖZYAŞLARINIZI DİNDİRİNİZ. EVLATLARINIZ BİZİM BAĞRIMIZDADIR. HUZUR İÇİNDEDİRLER VE HUZUR İÇİNDE RAHAT UYUYACAKLARDIR. ONLAR, BU TOPRAKLARDA CANLARINI VERDİKTEN SONRA, ARTIK BİZİM EVLATLARIMIZ OLMUŞLARDIR.”(22)
Mareşal Gazi Mustafa kemal, 19 Ocak 1923 tarihinde, İzmit’te, İzmit sinemasında İzmitlilere güzel bir konuşma yapmıştır: ”İnsanlar, huzur ile vicdan özgürlüğü ile çalışmak ihtiyacındadır. Bu ise Efendiler, toplumu yöneten devlette ve hükümette, adaletin mutlak egemen olmasıyla mümkündür. Bir memlekette, adalet olmazsa, o memlekette anarşiden başka şey yoktur. Orada, hiçbir şeyde yoktur. Adalet, yasaklarla yürütülür(21)…”
Seçimle iktidarı ele geçirenler, öncelikle, devlete ait kurum ve kuruluşları ele geçirip, sonra da devleti ele geçirmektedirler. Bunun için, dipte ve derinde, çok ciddi savaşlar yapıldığı bir olgudur. İktidar sahiplerine dert yananlar, aç olduklarını söyleyenler suçlanırken, Atatürk’e edilen küfürler ve iftiralar, fikir ve dahi düşünce özgürlüğü kapsamına, hürriyeti kapsamına alınmaktadır. O büyük insanı, çağındaki liderlerle de karşılaştıran yoktur.
Büyük ağaçların gölgesinde ot bitmeyeceğini bilmeyen çalılar. O ulu ağaca sövmektedirler.
“Türk, İslami kabul ettikten sonra; Selçuklu ve Osnanlı dönemlerinde, Allah ve Peygamber uğruna kendi ruhunu, benliğini, hayatını unutmuş. Sonu alçaklık olan, esaret olan aşağılık bir hedefe sürüklenmiştir.” diyen Mareşal Gazi Mustafa Kemal ne mi yapmış? Tanrıyı, dini ve onun peygamberini, ibadeti ve Kuran’ı Kerim’i yasak mı etmiştir? Camileri, kiliseleri ve havraları mı kapattırmıştır? Türk milletini sonu alçaklık ve esaret olan bir yola sürükleyen hastalığın nedenlerini belirleyip, o hastalıktan kurtulma yollarını göstermiştir. Din, sosyal bir olgudur, bireysel ve toplumsaldır. Dinin, sosyal düzen kurallarındaki yeri değiştirilmiş, aklın kuralları öne çıkarılmış; esareti ve kulluğu kader sayan zihniyet ortadan kaldırılmıştır. O Büyük insan, dinlere musallat olan hastalıkları, aklın neşteriyle temizlemiştir.
O, 1925 senesinde; Balıkesir Paşa Camisinde minbere çıkarak:” daha çok Müslüman olunuz; ananızın, babanızın dizinde öğrendiğiniz gibi Müslüman olunuz”, demedi mi? Dini ve kutsal din duygularını kullanarak halkımızın beynini ve aklını dondurup, onları sömürenler ölürler, Bu sosyal hastalığımız devam ettiği sürece, devirler değişse de,ölen sömürgenlerin yerlerine dış destekli, aşağılık sömürücüler gelirler. Bu sahtekârlar, dinlerini iyi bilmeyen halkımızın baş tacı olurlar.
İngilizlerin kışkırtması üzerine, yunanlılara Anadolu felaketini yaşatan Elefteriyos Venizelos, 9. Eylül.1934 tarihinde, Nobel Ödül Komitesine bir mektup yazarak, Nobel Barış ödülünün Mustafa Kemal Atatürk’e verilmesini tavsiye etmiştir Bu mektup, 20 Mayıs 1981 tarihinde, Sayın Özgen Acar tarafından, Milliyet Gazetesinde yayımlanmıştır. Bendeniz, bu mektubu, ”Türkiye Cumhuriyeti’nin İç ve Dış Politikaları”, başlıklı yazımda kullandığım için, burada yayımlamayacağım.
Anne ve baba, nasıl çocuklarında yaşarlarsa, yaratıcı insanlar da, yarattıkları eserlerinde yaşarlar. Koca Mimar Sinan, yarattığı camilerinde, köprülerinde ve türbelerinde yaşamaktadır. Mişel Anjelo, Davut heykelinde; Leonardo da Vinci de, La jakont adlı tablosunda ve icatlarında yaşamaktadır.
Kadınlarımızı Cariyelikten Hanımefendiliğe; Erkeklerimizi kulluktan ve Tebaalıktan beyefendiliğe, her iki cinsi de özgür yurttaş haline getiren Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk te, yarattığı bu eserlerinde ve insanlık âlemi ile aynı değerlere sahip, Demokratik, laik ve Sosyal Hukuk Devleti olan, Türkiye Cumhuriyetinde yaşamaktadır.
İşte O, aklı, bilimi, tüm insani değerleri, tüm insanları ayırt etmeden, somut bir biçimde kucakladığı için, 13 Kasım 1938’de, Beyoğlu’ndaki ve tüm Türkiye’mizdeki görüntü ortaya konulmuştur.
KAYNAKÇA.
Sıra No. Yazarın adı Kitabın adı.
Nail Güreli, gür yay.-------Atatürk’ten sonra Atatürk,
Vatan Gazetesi,----------”Atatürk’ün Anlatımıyla,Kurtuluş Savaşı,4 cilt,
Williyams-Shirer----------Nazi İmparatorluğu,4cilt
Victor Andriyeviç Krevçenko----Hürriyeti Seçtim,1949 basımı,
Paul Carrell------------------------Barbarossa harekâtı.3cilt,
Mareşal Semyon Mihailoviç Shtemonko’nun Anıları,
Prof.dr. Süleyman Ateş’in ------Milliyet yay. Sorularla Kuran’ı Kerim,
İslam Ans. C.5.---------Yahudi kavimlerin felaketleri,
Prof.Dr.İlhan Arsel -----Arap Milliyetçiliği ve Türkler,
Şakir Keçeli-------------Şeriat Nedir?Ertuğrul Aydın----Nasıl Müslüman Olduk?
Besim Atalay-----------Türk Dili ile İbadet,
Prof.dr. Andrew Mango--------- Çağımızda Atatürk, Makale ve Konferans,
Prof.Dr. Maurice Duverger,----------Siyasi Partiler,
Takvim Gazetesi,06Şubat.2007,
Milliyet gazetesi,06Şubat.2007,
Turgut Özakman-------------Şu Çılgın Türkler,
Türkmen Parlak, Yunan Ege’ye Nasıl Geldi? Yunan Ege’den Nasıl gitti?
İsaac Deutseher, ---------------------Troçki, 3cilt,
Yener Yay.----------------Birinci Dünya Savaşı,c.3,s.928,
Cumhuriyet Gazetesi------------28Mayıs.2003,
Ender- Mehmet Tiftikçi--------Atatürk ve Hukuk,22-Erol Mütercimler—Gelibolu-1915.
19 Şubat 2013 Salı
995/SİLİVRİ'DE JANDARMANIN DAVRANIŞLARI!
OSMAN TÜRKOĞUZ
osmanturkoguz@gmail.com
İzmir;19 Şubat 2013
SİLİVRİ’DE JANDARMANIN DAVRANIŞI!
Bu yazımı laf olsun da beri gelsin mantığı ile yazmıyorum.Emekli bir jandarma subayı olmama karşın;toplum olaylarında;toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde alınması gerekli önlemler ve müdahaleller hususunda uzmanım.Silahlı Kuvvetlerin toplum olaylarında güvenlik güçleri gibi kullanılmasının kitabı da bana aittir.Bu konuda Silahlı Kuvvetlerimizin üst birliklerine de bir ay süreli konferanslar vermiştim.Fransız jandarmasının özel jandarma birliklerinin toplum olaylarına müdahale taktiklerini de anlatırdım.Türk Polisi bu işi 1980’den sonra yeni bir biçimde öğrendi.Sert müdahaleleri de çok sert tepkiler aldığı gibi çok ta tenkite uğradı.Jandarmamızın Polisin bu taktiklerini aynen vatandaşlarımız üzerinde uygulamasını çok yadırgadım.Bu uygulamadan şu dersi çıkardım: Toplantı ve gösteri yürüyüşünde ve hatta bir yerin güvenliğinin sağlanmasında jamdarma verilen emri uygulamaktadır.Bu çok yanlıştır ve bir politikanın uygulattırılmasıdır.Halkımıza ve basınıımıza,jandarma da polis gibidir,aynı kabın eserleridir dedirterek halkımızla jandarmanın arasını açmaya yönelik bir niyetin eseridir.Buradaki uygulatmalarla jandarmamızın halk nazarındaki itibarını düşürtmelerinde bir amaç sezilmektedir. Ziyaretçiİçlerinde bir çok toplum olayında görev almış komutanlarımız ve jandarma emekli subaylarımız vardır. Emekli Jandarma Kıdemli AlbaySayın Ahmer Avcı da biber gazı ile gazlanan ve Terkozlananlardan ve benimde en becerikli astlarımdan birisidir.
Jandarmanın görev bölgesinde polisin bulunması halkımızın tepkisini çekecektir.Hele,hele bariyerlerdeki polis yazısı halkımızın beyninde önceki polis müdahalelerini canlandıracaktır.
Silivri’ye gelen vatandaşlarımız,ya haksız tutuklananların yakınları ya da onlara destek olmak amacını taşıyan kişilerdir.Ellerinde silah kabul edilecek yaalınız Onurlu Türk bayrakları vardır.Dar bir çerçeveye sıkıştırılan halkımızın üzerine,kırmızı renge saldıran bir boğa mantığı ile saldırmak kabul edilemez.
Silivrideki duruşma gününün güvenliği bana verilmiş olsaydı ne mi yapardım:
, 1*Mütecanis bir görev kuvveti hazırlardım,
2*Alınacak güvenlik tertip ve düzenlemeleri hususunda kimseden emir ve talimat almazdım.
3*Polisi ve polis yazılı barikatları güvenlik için asla kullanmazdım.
4*Duruşma için gelenlerin,vuruşma için gelmedikleri mantığı ile onlarla diyalog kurardım.
5*Giriş şeridinin genişliğini ben ayarlar ve düzenlerdim
6*Biber gazına asla bel bağlamazdım,
7*Silahların namlularını yere doğru tuttururdum,
8*Jopları kılıflarından çıkartmazdım,
Bendeniz masal anlatmıyorum,en kızgın ve çatışma için gelen toplulukları insan gibi davranışlarla uğurladığımı bilenler bilmektedir.
Jandarmamızın halkımızın gözünden düşürülmüş,halkımızı gazlayıp,jopladıktan sonra terkozlayanların düzeyine indirilmiştir.Güvenlik önlemleri Müddeiumumilerin vesair kimselerin önerilerine göre yapılırsa sonuç böyle olur.
18 Şubat 2013 Pazartesi
993/ŞEKERSİZ VE BABASIZ BIRAKMAK!
OSMAN TÜRKOĞUZ
osmanturkoguz@hotmail.com
İzmir;12 Nisan 2009 /17 ŞUBAT 20123.
Efendim;bugün/17 Şubat 2013/Cumhuriyet gazetesinde,Türkiyenin İkinci
Dünya Savaşına girmemesini irdeleyen bir yazı yayımlanmış. Bu yazıyı okuyan
bazı arkadaşlarım,benim bu konudaki yazımı da yayımlatmamı önerdiler.Nerede ve nasıl
yayımlatabilirdim!Arşivimden ol yazımı çıkartarak adreslerime iletmeyi düşündüm.
ŞEKERSİZ VE BABASIZ BIRAKMAK!
“İsmet İnönü, İkinci Dünya Savaşında; EKMEĞİ KARNEYE BAĞLAMIŞTIR!” O tarihte doğmayanlar! Esip, gürlemekte, iftar çadırlarını ve sokakları zapt etmekte!Ve hatta savaşa girmeyerek erkekliğimizin zayıflatıldığı bile ileri sürmektedir.Erkeklik kavga ile güçlenseydi,karı kocalar hergün savaşırlardı!
1946 senesinde yapılan tek dereceli Genel Seçimlerinde, ovadaydık. Eski bir alışkanlık olarak; yazın, yayladan ovaya göçtüğümüz halde, ovaya yayla derdik.
Seçim sandığı, kerpiçten yapılmış, bir kahvehanenin önüne konulmuştu. Kahvehanenin, İzmir-Çanakkale’ye bakan yüzüne de bir seçim afişi yapıştırılmıştı: Dur işareti yapan bir el ve ol elin altında ,”YETER SÖZ MİLLETİNDİR!” D.P.Yazısı.
Öğleye doğru; kahvehanenin önüne bir taksi gelip durdu. Taksinin peşinden gelen araçtan, jandarmalar indiler. Taksiden inen Beyefendi, Menemen Kaymakamı Rahmetli Niyazi Dalokay idi. Babam, Hatundere köyü muhtarı olduğu için, kendisini ve oğullarını tanıyordum. Ünlü mimar ve Ankara Belediye Başkanlarından, Rahmetli, Vedat Dalokay’ın babasıydı. Rahmetli Niyazi Bey, parmağını ol afişe doğru uzatarak, gür bir sesle:
“-İndirin o afişi oradan!”, diye gürledi. İlk anda; köylülerden ve sandık kurulundan ses, seda çıkmadı. Biraz sonra, meydana gelen sessizliği, köyümüzün en sert Demokrat Partilisi olan, Taş Ahmet bozdu:
“-Bugün, söz bizim; siz o afişi oradan indirtemezsiniz!”, diye gürledi. Orası karıştı. Kaymakam Bey; jandarmalara da emir verdi:
“-O afişi oradan indirin, bu adamı da karakola götürün!” Dedi.
Bendeniz; o zaman, yeni yetme bir çocuktum. Fakir ve cahil bir köylünün,
Jandarmalarının yanında, bir İlçe Kaymakamına sert çıkışını, adeta kafa tutup, köylü seçmenlerin önünde, ders verişini şaşkınlıkla karşılamıştım!
İkinci Dünya Savaşının en civcivli günlerinde; Çin’den satın alınan CİN DARISI’NIN köylülerimize yedirilmesi halkımızın çok gücüne gitmişti. Bu cin darısı, herkesi kabız yapmıştı
18 yaşını geçenler için; senelik yol vergisi 18TL. İdi. Bunu ödeyemeyen vergi mükelleflerini, jandarma yakalar karayollarında, 6 gün çalıştırırdı. Bu muamele de, köylülerimizi çok üzmekteydi.
Cumhuriyet kurulduğundan beri; Türkiye Cumhuriyetinin bütün kurum ve kuruluşları, her türlü kamusal işlerini jandarma kanalı ile yerine getirirlerdi. Öyle ki, devlet daireleri alacakları rüşvetleri bile jandarma kanalı ile alırlardı. Olmayacak işler için; on paralık bir tebligat işi için bile, silahlı iki jandarma halkın huzuruna çıkarılırdı.
Ülkemizin %99’luk bir kısmı; jandarmanın sorumluluk alanındaydı. Gece, gündüz, varlı vakitsiz, jandarma ile burun, buruna gelen köylülerimiz jandarmadan bıkmışlardı
Bendeniz; jandarma subayı olduktan sonra, 7201 sayılı tebligat kanunu ve diğer tebligat kanunları olmasına karşın, jandarmamızı boğan bu kabil angaryadan işlerle çok mücadele etmişimdir. ”Pulumuz bitti”; “Mektup paramız yok!” gibi özürleri geçerli kabul etmemiştim.
Bu gibi davranışlarım nedeni ile de çok tenkitlere ve şikâyetlere uğramıştım. Ama meslek hayatım boyunca; bir tebligat için dolaştığı köylerde, şiddetli yağmurlardan ıslanarak, zatürree olup ölen iki masum jandarma erimizin öyküsünü hiç mi, hiç unutmadım!
Rahmetli Avni Doğan, anılarında bu durumundan çok şikâyet etmiş, şöylesine çok acı bir saptamada bulunmuştu:
“Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün problemlerini, ilkokul mezunu bir jandarma onbaşısına havale edip, problemleri çözüme kavuşturamadı diye de, o’nu mahkemelerde süründürmekle, bir yerlere varılamaz!”
Ulusal Kurtuluş Savaşı Destanını yazan, Rahmetli Nazım Hikmet Ran-Warzanski-,savaşa gidip, sağ salim geri dönen bir kahramanı şöyle tanımlamıştı:
“SAVAŞTAN ÖNCE, KARTALDA BAHÇIVANDI,
SAVAŞTAN SONRA, KARTALDA BAHÇIVAN!”
Bu bahçıvan, belki de sakat olarak terhis edilmişti!
Halkımızın okur, yazar oranı % 03 olarak kalmıştı. Ne modern tarımcılık vardı, ne üretim, ne de Pazar. Halkımız yokluk ve yoksulluk içersindeydi. Toprak dağıtılamamasını şikâyete dilimiz varmaz.
Kimler ne ile ve nasıl toprağı işleyeceklerdi!
1945 senesinde; çiftçiyi topraklandırmak için bir kanun hazırlanması TBMM de bulunan üç büyük toprak sahibine havale edilmişti. Adnan Menderes, Emin Sazak ve Adanalı bir toprak ağası, üçü de CHP’Lİ olan bu Baylar, kanuna bir 17’inci madde ekleyerek, kanunu işlemez hale getirmişlerdi.
18’inci asırda; Avusturya- Macaristan İmparatoru Jozef; toprağa bağlı köleliği, serfliği kaldırınca, köleler isyan etmişlerdi. Biz de, isyan, misyan olmadı. Yalınız, seçmenlerimiz, kurtarıcı olarak bu üç toprak ağasının yollarına gül döktüler!
Benim ortanca teyzemin kocası; Menemen Piyade Alayının önünde bir bakla tarlası satın almıştı. Piyade Alayının katırları, bakla tarlasına girerek bir hayli zarara sebep olmuşlardı.
Rahmetli Eniştem, ”bu işi İsmet Paşa yaptırmıştır”, diyerek ölene kadar, 25 sene, İsmet İnönü’ye düşman kesildiydi! Bu olay da, 1948 senesinde meydana gelmişti!
Ankara, Hukuk Fakültesinin yargıç adaylarına söylenmiş bir söz vardı: ”Meriç nehri kenarında bir fakirin kaybolan ineğinin acısını yüreklerinizde duyacaksınız!”.
İkinci Arap Halifesi Hz. Ömer’inde bir dert yakınışı vardır:
“Fırat nehri kenarında oğlağını yitiren, bunun hesabını benden sormaktadır!”
İkinci Dünya Savaşının getirmiş olduğu sıkıntılara, her türlü suiistimal, vurgun ve soygun eklenince halkımızın çekmiş olduğu geçim derdi, dev boyutlara yükselmiş, karaborsa her tarafa yayılmıştı.
Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü: ”Hangi devletin hesabına çalıştığı belli olmayan gözü doymaz vurguncu ve karaborsacıları, soluduğumuz havayı bile satacaklardır!” demişti.
Diğer taraftan, savaşın nerelere kadar yayılacağı bilinemezken, her türlü kötü olasılıklara karşı, önlemler alınmaktaydı. Silahlı Kuvvetlerimizin mevcudu, milyonlara ulaşmıştı. Bunların ne zamana kadar silâhaltında kalacağı da bilinemiyordu. Yiyecek stokları yapmak için elverişli binalar ve tesisler de yeterli değildi.
Yarısı çalınarak, çok zor şartlarda toplanılan yiyecek maddelerinin tabiat olaylarına karşı korunamayıp bozulması da halkımızı çok kızdırmıştı. Toplanan yiyecek maddelerini Toprak Ofisine taşıyan araç sahiplerinin, bunların yarısının yerine taş ve toprak doldurdukları inancı da çok yaygın bir hale gelmişti.
Mustafa Kemal Atatürk’ün, iktidarı denetleyecek bir muhalefet partisinin olması isteği ve arzusu, yaşanılan olaylarla, doğruluğunu kanıtlamıştı. Bu arada; Türkiye Cumhuriyeti, 1954 yılına kadar, payına düşen Genel Borçlarını ödemeyi sürdürmüştü!
İstanbul’da; Mustafa Kemal’in kurdurduğu Cumhuriyet gazetesi vardı. Ankara’daki Ulus gazetesi, Sivas’ta yayın başlayan İRADE’İ MİLLİYE gazetesi, Ankara’ya gelindiğinde, HÂKİMİYET’İ MİLLİYE adını almıştı. ULUS gazetesi de bu gazetenin devamıydı. İzmir’de; ANADOLU VE YENİ ASIR gazeteleri etkili gazetelerdi. Anadolu gazetesini, Damat Ferit paşanın yaveri Makineli tüfekçi Üsteğmen Tarık Mümtaz Göztepe tarafından çıkarılmaktaydı. Bu gazete, köy muhtarlıklarına bedava gelmekteydi.
Köylerimizde radyo yoktu. Helvacı köyündeki tek radyodan, Mustafa Kemal’in ölüm haberleri dinlenilmişti. Halkımız, gaz lambası ve zeytinyağı lambası ile aydınlanıyordu. İlçelerin girişine yapılan betonarme odacıklarda, halkımıza dağıtılacak gaz tenekeleri korunurdu.
Okullaşma yaygınlaşamamıştı. Benim doğduğum köyde ilkokul yoktu. Helvacı köyündeki ilkokula gidiyorduk. 1932 yılında yaptırılan ilkokul kasten yakılıp, yeniden yaptırılmıştı.
Menemen ilçe merkezinde, çok eski model bir elektrik motoru vardı. Bunun da çalışma süresi çok kısıtlı ve yararlananların sayısı da çok azdı. Bu elektrik üreten makine o kadar eskiydi ki, pistonunu alt ve üst ölü noktalarından geçirtmek için, yan tarafında, devasa bir çarkı vardı!
Köy kahvehaneleri, lüks lambası ile aydınlatılırdı. Halkımız; her işi hükümetten bekleyen ve her kötülüğü de hükümete yükleyen bir ruh hali içersindeydi!
1946 genel seçimleri, çok tartışma yaratmış, C.H.P’Sİ iktidarı değiştirilememişti. D.Partisi T.B.M.Meclisine girmişti. İsmet İnönü’nün Yalta konferansı tutanaklarını ele geçirdiği; Jozef Stalin’in, tek partili yönetime sahip olan Türkiye’yi FAŞİST olarak nitelemesinin ERKEN DEMOKRASİYE GEÇİŞE neden olduğu, çok yazılmıştı!
Prof. Dr. Rahmetli Nihat Erim’in:
“Paşam; bir yerde yeni bir bakkal dükkânı açılırsa; halkımız, oradaki fiyatlara bakmadan o dükkâna akın eder. Yeni bir siyasi partinin açılması erken!” uyarısını da dinlemeyerek, Demokrat partinin açılışına izin verdiği de çok söylenmişti.
Rahmetli İsmet Paşa’nın, MUHAFAZAKÂR CUMHURİYETÇİ PARTİSİNİN VE SERBEST HALK PARTİSİNİN denemeleri nedeniyle, çok partili hayata 1960 sonrası geçmeyi düşündüğü de çok konuşulmuştu!
Mülki idareciler, C.H.P Başkanı gibiydiler. Suiistimal söylentisi çoktu ve çoğu da doğruydu.
C.H.Partili bir politikacı; İtalya’dan satın aldığı cam mataraları, Türk Silahlı Kuvvetlerine satmıştı! Bendeniz de, bu cam mataralardan çok çekmiştim. Urfa’da bulunan jandarma Eğitim Taburunda; her eğitimde birkaç cam matara kırılırdı.
Usulüne uygun tutanak tuttuğumuz halde; her cam matara için (135) kuruşu T.C. Maliyesine yatırarak, cam mataranın zimmetinden kurtulurduk! Cam Mataraları, T.S.K’NE kabul ettirenler mi suçluydular; eğitim sırasında, her türlü titizliğimize karşın, CAM MATARALARIN KIRILMASIN NEDEN OLAN BİZLER Mİ SUÇLUYDUK?
O günlerde, 1 Mark 50 kuruştu. Başbakan Rahmetli Recep Peker, 12. Eylül. 1947 kararları ile paramızın değerini düşürmüştü. 1 dolar, 282 kuruş olmuştu. Bir gümüş liranın maden değeri 136 kuruştu. 1948 yılında, 1 gram altının değeri 175 kuruştu ve Milli Gelir Hesapları 1948 yılı değerlerine göre yapılırdı!aTATÜRK DÖNEMİNDE DE STERLİN 130 KURUŞTU!
14 Mayıs 1950 tarihinde; Cumhurbaşkanı Rahmetli İsmet İnönü iktidardan düştüğünde, (127) ton Altın, (300.000.000) Dolar ve haysiyetli bir Türk Parası bırakmıştı!
Sık, sık yazarım; D.P. İktidara geldiğinde; ”Demokrasi geldi”, diye, sevincinden sınıfında, oynayan bir Türk öğrenciye, Oxsfortlu bir Profesörün dediğini:
“-Genellikle; Şarkta, oyla iktidara gelenler, süngü ile giderler. D.P. İktidardan oy ile giderse o zaman sevinip, oynamalısınız!” der.
Kanada’dan Türkiye için satın alınan uçakların, İspanya iç savaşında kullanılmak üzere, ispanya’ya satılmasının suçu da bir küçük memurun boynuna yıkılmıştı!
Fakirlikler, yokluklar, yoksunluklar, vurgunlar ve karanlıklar içersinde ömür tüketen ülkemizin durumu da bu merkezdeydi. Halkımız; en tepedeki değiştirildiğinde, her şeyin de düzeleceğine inanmıştı.
Ülkemizde; cahili, aydını, hırlısı, hırsızı ve vurguncusunun düşman kesildiği bir tek İsmet İnönü vardı!
O Büyük ve Namuslu insan, ”etrafımızdaki milletler, seçim üstüne seçim yaparlarken; utancımdan duvarlara bile bakamıyordum,” demekteydi.
Çankaya köşkünde; bir akşam; İsmet İnönü’nün aile meclisinde demokrasi tartışması yapılmaktadır. Bu konuda olumsuz görüş bildiren Rahmetli Mevhibe İnönü Hanımefendiye, İsmet Paşa bir soru yöneltir:
“Mevhibe Hanımefendi; siz, Kızılay’da araba ile giderken, bir trafik polisi dur işareti yapsa, ne yaparsınız?” diye sorar. Rahmetli Mevhibe Hanımefendi, gayetle sakin bir şekilde.
“Ne yapacağım Paşam, dururum;” deyince de, Rahmetli İsmet Paşa;
“İyi ya, işte demokrasi budur!” der.
Demokrasiye geçmek için henüz erken olduğunu söyleyen, çokbilmişlere de:
“Bugün denesek, yarın da denesek, DEMOKRASİNİN BİR TAKIM SIKINTILARI OLACAKTIR. BUGÜN DENEMEKTE YARAR VARDIR, ÇÜNKÜ BEN YAŞARKEN BU SIKINTILARI KARŞILAMALIYIM!” der.
Böylesine bir deneme; tek partili ve otoriter şeflik sisteminden, çok partili sisteme geçmek; İsmet Paşa’nın ve C.H.Partisi iktidarının sonu olabilir de.
Rahmetli İsmet Paşa; tüm bunları; Uşak’ta başına taş atılmasını, Himmetdede tren istasyonundan Kayseri’ye sokulmamasını, TBMM’den, cezalı olarak, oturumlardan uzaklaştırılmasını önceden kabul etmiştir!
1938 senesinde; Cumhurbaşkanı seçildikten sonra, Rahmetli İsmet İnönü, Kara Harp Okulu’na gelir. Kara Harp Okulu, 1936 yılında İstanbul’dan, Ankara’ya gelmiştir. Harp Okulu Öğrencileriyle, genel durum hakkında konuşur. Yarının subay adaylarına önemli açıklamalarda bulunur.
“İkinci Dünya Savaşı kaçınılmaz; bu savaşın sonunda, birçok devletlerin de sınırları değişecektir;” der.
Genç bir Harbiyeli ayağa kalkarak:
“Sayın Cumhurbaşkanım; Türkiye Cumhuriyetinin sınırlarında her hangi bir değişiklik olacak mı?”Diye sorduğunda:
“HAYIR! HAYIR! TÜRKİYE’NİN SINIRLARINDA ASLA BİR DEĞİŞİKLİK OLMAYACAKTIR. SINIRLARI KALEMLE ÇİZİLEN ÜLKELERİN SINIRLARINDA DEĞİŞİKLİKLER OLCAKTIR. TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN SINIRLARI KILIÇLA ÇİZİLMİŞTİR!”diyerek, inancını ve öngörüsünü ortaya koymuştur.
İkinci Dünya Savaşı, 01, Eylül. 1939 tarihinde; Nazi Almanyasının Polonya’ya saldırması ile fiilen başlamıştır.
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün
Kara Harp Okulundaki, bu denli kesin yargısını şöylece analiz edebiliyorum:
1-Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün yönetimindeki Türkiye Cumhuriyeti, savaşan tarafların hiç birisi ile ortaklık kurmayacaktır. Seferberliğini tamamlayarak, silahlı tarafsız olacaktır;
2-Savaşın galibi, kesin olarak belli olduğunda, o tarafla ortaklık kuracaktır,
3-Savaşan tarafların her ikisini de idare edecektir,
4-Her hangi bir baskına karşı da uyanık bulunacaktır,
5- Enver Paşa Budalası gibi, muharebeleri kazanıp, savaşın sonunda yenilen Almanlara, peşinen ortak olmayacaktır. Sabırla ve çile ile bekleyip, neticeyi görerek kararını verecektir.
Mareşal Gazi Mustafa kemal ATATÜRK, savaşın 1940- 1945 yılları arasında olacağını kesin olarak söylemiştir.
Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’in başlattığı Köy Enstitüsü modeli ve askerliğini çavuş olarak yapanların ilkokul üçüncü sınıflara kadar öğretmenlik yapmaları, 1947 senesinde, Maarif Vekili olan, Reşat Şemsettin Sirer tarafından engellenmiştir.
Kuleli Asker Lisesi Konya’ya; Maltepe Asker lisesi Akşehir’e; devlet arşivleri Eskişehir’e, İstanbul’daki müzelerin eşyaları da Niğde’ye taşınmıştır.
Trakya’ya da; derinlemesine, İstanbul’a kadar, Mareşal Fevzi çakmak savunma hattı inşa edilmişti. Alman tehlikesi sınırımıza yaklaştığında, bir savaş tehlikesi durumunda, Trakya ve İstanbul boşaltılacaktı. Elli kilogramlık kişisel eşyası ile gideceklerin yol giderlerini devletimiz karşılayacaktı.
İki Sovyet diplomatı; Kızılay Subay Ordu Evinin köşesinde; Almanya’nın Ankara Büyük Elçisi Emekli Piyade Binbaşısı Franz Von Papen’e suikast düzenlemişti. Türk polisi, 24 saatte, suikastı çözmüştü.
Suikastı yapmakla görevlendirilen, tıp fakültesinde okuyan Yugoslavakyalı, Süleyman adlı, bir Türk idi.
Bir tabur piyade askeri ile İstanbul’daki Sovyet konsolosluğu çevrilerek, suikastçının birisi alınmış, diğer suikastçı da, Kayseri’de trende yakalanmıştı. Her iki suikastçının yargılanmaları, Ankara’da yapılarak, onbeş er sene ağır hapse hüküm giymişlerdi.
Almanlara krom madeni satışımıza misilleme olarak, İngiliz uçakları Milas’ın Güllük kasabasını bombalamışlardı.
REFAH adlı köhne bir gemi; çoğu, İngiltere’den uçak alacak genç subaylardan oluşan bir kafilemizi alarak, Mersinden, Akdeniz’e açılmıştı. Milliyeti belli olmayan bir denizaltı tarafından torpillenerek batırılan bu gemide 179 kişi boğulmuş, 23 kişi de kurtulmuştu.
Ankara’da, Kızılay’da bulunan İngiltere Büyük Elçiliğinden, ikinci cephe planları çalınmış, çoğu sahte çıkan 250, 000 Sterline, Almanya’ya satılmıştı. Casusluk işini; Priştina, 1904 doğumlu bir Türk, Eliya Bazna yapmıştı. Kendisine ÇİÇERO TAKMA adını Franz Von Papen vermişti. Mit’in tarihçesi, S.51
1949 senesinde; Sütlüce’deki Şakir Zümre silah fabrikası sabotaja uğratılmıştı.
1949 senesinde; Moskova’daki ateşemiliter yardımcımız Kurmay Yüzbaşı Fuat Güzaltan’ı, N.K.V.D ajanları trende öldürerek, intihar süsü vermişlerdi.
Sovyetler Birliğinin, ülkemizden toprak istekleri ve Boğazları birlikte savunma istekleri kabul edilmemişti. Rahmetli İsmet İnönü’nün kararlı tutumu büyük bir buhranı ortaya çıkarmıştı.
Yeni Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Truman’ın bir sözü, Sovyetler birliğinin ateşini düşürmeye yetmişti. ”Amerika’nın sınırı Kaliforniya’dan başlar, Kars’ta biter. Türkiye’nin sınırı da Kars’ta başlar, Kaliforniya’da biter!”
23 sene Genel Kurmay Başkanlığını yapan Mareşal Fevzi Çakmak’ın hiç te ayrılma niyeti yoktu. Her türlü yeniliğe kapalı olduğu söyleniyordu. Uçaklara telsiz taktırmadığı; bu nedenle, İran Şehinşahı Muhammet Rıza Pehlevi ile Mısır Kıralı Faruk’un kız kardeşinin düğünlerinden, Tahran’dan dönen bir uçak filomuzun düştüğü; zırhlı birliklere sıcak bakmadığı söyleniyordu.
1944 senesinde; Ankara ‘da bir operasyonla görevden alınarak, yerine Enver Paşa’nın kız kardeşinin kocası Orgeneral Kazım Orbay getirilmiştir. Emekliye sevk edilen Mareşal Fevzi Çakmak; politikacıların eline düşerek, epeyce hırpalanmış ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye de küsmüştü.
Binbaşı olarak 2. Dünya Savaşı’na girip, Genel Kurmay Başkanı olarak çıkan, Sovyet Mareşali Semyon Mihayiloviç Stemenko, Mareşal Fevzi Çakmak’ın Sovyet sınırına (29) Tabur kaydırdığını yazmaktadır.(4)
Mareşal Fevzi Çakmak; Almanların, birkaç hafta içersinde, Sovyet Rusya’yı yıkacağı inancını saklamadan söylemekteydi.
Bendeniz; bugün ve her zaman, ”iyi ki cumhurbaşkanı seçilmedi”, demekteyim. Yaksa; Emekli General Ali İhsan Sabis ve Emekli General Hüseyin Hüsnü Erkilet ile başımıza çok büyük dertler açardı.(5)
3.000.000 Gencimizin silâhaltında tutulması ve uzun süren savaş, Türk ekonomisini iflasa sürüklemiştir.
Alman Eçisi Franz Von Papen’in önerisi ile VARLIK VERGİSİ KANUNU çıkartıldı. Askere gitmeyen Gayrı Müslim vatandaşlara vergi yükümlülükleri getirildi. Ağır vergilerini ödeyemeyenler, Erzurum’a, taş ocaklarına gönderildi.
Bu uygulama, ülkemize olumsuz ve eşitlik ilkesine aykırı bir davranış olarak yükletildi!
O zamanki Başbakanımız Rahmetli Şükrü Saraçoğlu.
“Varlık Vergisi Kanunu o kadar benim kanunumdur ki, Türkiye Cumhuriyeti, aynı duruma düşse, bu kanunu yeniden uygulamaktan bir dakika geri durmam,” diyerek, iş bu kanuna sahip çıktı.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası eski başkanlarından Sayın Şükrü Saraçoğlu, bu Ödemişli yiğit adamın torunudur.
Görünebilen genel durumu, çalakalem, kısacık yazdım. Perde gerisinde oynanan büyük politik oyunları, savaşan tarafların kendi safına devletleri çekebilme yarışlarını da kısacık olsa da yazmakla, Rahmetli İsmet İnönü ve onun fedakâr ve isimsiz kahraman arkadaşlarına şükran borcumu yerine getirmek istiyorum.
Önce; Rahmetli Faik Ahmet Barutcu’nun anılarını okuyalım:
“11. Nisan.1939 günü, Dışişleri Bakanımız Şükrü Saraçoğlu, C.H.Partisi grubunda; kürsüye gelerek; Avrupa’da beliren savaş tehlikesi karşısında, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasetini açıkladı: ”Türkiye Cumhuriyeti’nin siyaseti, tam bir tarafsızlık” dedi.
İngiltere ile yapılan yardım bildirgenin, bir anlaşmaya dönüştürülmesinden söz eder. Bu antlaşmaya, Fransa’nın da gireceğini belirtir.
İtalya’nın durumu tam bir belirsizlik içersindedir.
Türkiye Cumhuriyeti’ni tedirgin eden iki şey vardır: İTALYA’NIN TAVRI, RUSYA’NIN İZLEYECEĞİ POLİTİKA!
Balkan devletlerinin yetkilileri; Türkiye Cumhuriyetinden medet ummaktadırlar.
Alman Büyük Elçisi Franz Von Papen, sürekli gerilim ve girişim içersindedir.
Dış İşleri Bakanımız; Moskova’yı ziyaret eder. Odesa limanına vardığında; karartılmış olan limanda, kendisini birkaç küçük memur karşılar. Moskova’da Jozef Stalin ve Dış İşleri Bakanı Molotof ile konuşur. Rusların ileri sürdükleri, Türk boğazlarını, bir savaşta birlikte savunma fikrini şiddetle reddeder. Hatta bu konu konuşulurken, Molotof’un masasına bir yumruk indirdiği anlatılmıştır.
Mareşal Klementi Varaşilof’ da ziyaret eder. O da aynı teklifi ileri sürer.
Bir savaşta, boğazları birlikte savunma!
Rahmetli Saraçoğlu; Mareşal K. Varaşilof’a: ”Boğazlar Türkiye’nin elinde bulundukça, Rusya endişelenmemeli.”, der.
Bu Mareşal, Cumhuriyetin ONUNCU YILINDA Ankara’ya gelmiştir. Taksim’deki Atatürk Anıtında görülen iki Rus Subayından birisi MAREŞAL FURUNZE, diğeri de MAREŞAL K.VARAŞİLOF’TUR.
J.Stalin ve Molotof; Rahmetli Şükrü Saraçoğlu’nu, tiyatro ve at yarışları gibi gösterilerde oyalarlar.
Her hangi bir anlaşmaya yanaşmazlar.
Cumhurbaşkanı Rahmetli İsmet İnönü’nün talimatıyla, şükrü Saraçoğlu; Ankara’ya eli boş döner.
S.S.C.Birliği, Romanya’nın Basarabya ve Bukovina bölgesini işgal ettiğinde, doğabilecek uluslar arası infiali ölçme telaşına düşer.
Franz Von Papen de; Türkiye cumhuriyeti’ni Almanya safına çekme telaşındadır.
Almanya ve Sovyetler Birliği, Polonya sınırına asker yığmaktadır.
İngilizler ve Fransızlar; Suriye ve Irak’a 700,000 asker göndermişlerdir.
Fransız generali Weygand ve kurmayları, Ankara’ya gelirler.
Bunları, İngiliz Generalleri ve kurmayları izler.
Türk kamuoyunda bir endişe belirmiştir: ”Almanların vermiş olduğu iki savaş gemisi yüzünden, nasıl Birinci Dünya Savaşına girdiysek; İngilizlerin altınları yüzünden, İkinci Dünya Savaşına sürüklenmeyelim!” F.A.Barutçu, s.g.e. S.5-40,
Enver Paşa, Cemal Paşa ve Talat Paşa’nın hayalciliği; Enver Paşa’nın Alman hayranlığı ve Kayzer Wilhelm kari bıyıkları, Osmanlı Devletini Birinci Dünya Savaşı cehennemine atar.
Tarihçi Merhum Ziya Şakir; Enver Paşa’nın kaşında bulunan üç beyaz kılın öyküsünü yazmıştır: “Napolyon’un kaşında bulunan üç beyaz kıl, nasıl onun uğuru idiyse, bu üç beyaz kılı da Enver paşa kendi uğuru olarak kabul etmekteydi.”
Bu üç beyaz kıl; Binbaşı Enver’i, DAMAD’I ŞEHRİYARİ, ENVER PAŞA VE FİİLİ BAŞKOMUTAN YAPAR.
Paşa olan babası; bir toplantıda, övünerek:
“Ben, hayatımda hiç harama uçkur çözmedim!” dediğinde; Şair Nizamettin Nazif te, lafı gediğine koyar:
“Paşam, keşke, helaline de uçkur çözmeseydiniz!” der.
1, DÜNYA SAVAŞININ İNSANLIĞA ZARARLARI!
“Birinci Dünya Savaşı, dünyanın o tarihe dek gördüğü en kanlı savaştı. Savaşın toplam ölü sayısının (20.000.000) insan olduğu bilinmektedir. Bunun 9.000.000’u, savaş sırasında çıkan salgınlar, açlık ya da diğer nedenlerle ölen sivillerden oluşmaktadır. Buna karşılık, askeri alandaki ölü sayısının (11.000.000) dolaylarında olduğu sanılmaktadır.
Bunun 8.000.000’u resmi rakamlardır ve dağılımı da şöyledir:
*-Almanya: 1.770.000 ile 2.000.000
*-Rusya: 1.700.000
*-Fransa: 1.360.000
*-Av-Macaristan:1.200.000
*-İtalya. 460,000ile650,000
*-İngiltere: 760,000
*-Yeni Zelanda, Avustralya, Kanada ve diğerleri,
A.B.D’LERİ: 110, 000 ile 126,000
*-Osmanlı İmp. 3.159.200- Ans. Eksik yazmış: 375,000
Kayıpları, tutsakları ve yaralıları da sayacak olursak, savaştaki insan kaybının 37.000.500 kişi olduğunu; bunun 22.000.000’unun Müttefiklere ait olduğunu buluruz.
Savaş ekonomik bakımından da tam bir yıkım olmuştur.
Toplam harcamaların XXX75,077000Sterlin olduğu görülür.”-Bence eksik!-
“Toprakları en çok hasara uğrayan ülke, Fransa’dır. Toplam 1,875 mil karelik orman ve 8,000mil karelik ekili alan mahvolmuştur.” 1. Dünya Savaşı, c.3,S.928,
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü; savaşın ikici haftasında, yakın arkadaşlarını Çankaya’da bir yemek masasının etrafında toplar. Genel bir durum muhakemesi içinde; İkinci Dünya Savaşına dair, düşüncelerini söyler. ”Faik Ahmet Barutçu, Siyasi anılar, S.40-42”
“Olayları zamanından önce kestirme ve kendi dileklerimiz çerçevesinde yürütmeye olanak yoktur. Savaş, bir genel durum alma yeteneğini, gün geçtikçe daha çok göstermektedir. Genel bir savaşta ise, Türkiye nasıl savaş dışı kalabilir? Olaylar, sürükleyip götürür. Dileyelim ki, biz savaşa en son ve bitime yakın girelim.
Acaba İnönü nasıl ve ne düşünüyor? Geçeği ve durumun gelişme biçimleriyle ilgili yakın olasılıkları, şimdi onun ağzından dinleyelim. Çankaya’da, arkadaşlarını çevresinde topladığı yemek masasında anlatıyor:
“Bizi savaşa götürecek, açık bağlantılarımız dışında, hiçbir düşünce ve kararımız ve tükenmez isteğimiz yoktur. Bize bir saldırı olmadıkça savaş İngiltere’nin güvence verdiği Balkan Ülkelerine sıçramadıkça, bizim için bir savaş tehlikesi yoktur.
Almanya; Balkan Ülkelerinden istediği ekonomik çıkarı, askeri baskıyı düşünmeye ihtiyaç duyurmayan bir barış ilişkileri içinde sağlamaktadır. Bu durumda; Balkanlara sarkıp, bütün balkan uluslarını silahlı bir direnmeye yöneltecek bir askeri saldırı, Almanya’ya kesin bir zafer kazandırmayacağına göre; Almanya kuvvetlerini dağıtmaktan ve müttefiklere karşı zayıflamaktan başka sonucu ve olumlu hiçbir yararı düşünülemeyecek bir eyleme neden girsin?
Almanlar ile müttefikler arasındaki savaş, Majino çizgisinde geçecektir. Almanya, bir saldırı için hazırlanıyorsa, mutlaka Majino’ya saldırı içindir. Diğer olasılıklar, müttefikleri Majino cephesinden asker çekmeye yöneltmek içindir. Bunlar, şaşırtıcı propagandalardan başka bir şey değildir. Almanya için savaş, Batı Cephesinde biter. Müttefikler için savaş, Almanya’yı güçsüz düşürerek, teslime zorlamayı amaçlıyor. Bu nedenle, savaş dört- beş seneden önce bitmez.
İngilizler, önümüzdeki haziranda, Almanya’nın iki katı Hava kuvvetine, yani 12,000 uçağa sahip olacaklardır. Bu kuvvetin yarısı ile Almanya Hava kuvvetlerine saldırıp, o kuvveti yok etmeyi ve ondan sonra, geri kalacak 6,000 uçakla, hava egemenliğini umutla elde bulundurmayı amaçlayan bir hazırlıkları var.
Bu savaş, para savaşıdır. Milyarlar ve milyonlar harcıyor İngiltere. EK:Amerika Birleşik Devletleri,Irak ve Afganistan operasyonunda Beşyüz Milyar dolar harcadığı halde, bir sonuç alamamıştır,bizi de bu batağa çekmektedir.Dünya Ticaret merkezine yapılmış olan 11 Eylül saldırıısı nedeniyle de yüz Milyar dolar harcama yaptığı hesaplanmıştır.
Rusya’ya gelince; Rus Emperyalizmi bilinmektedir ve bugünkü Rus hükümetinin düşüncesi de budur. Ancak; İngiliz ve Fransızlarla savaşa tutuşmaktan kesinlikle kaçınmaktadır. Böyle bir savaşın, Rusya’yı bilinmeyen büyük tehlikelerle karşılaştıracağını Rus Devlet Büyükleri bilir. Bunun içindir ki, Türkiye üzerindeki emellerini de, Türkiye’nin yalnız ve en zayıf anında gerçekleştirmeyi düşünebilirler. Bugün; Türkiye’ye bir saldırıya kalkışmak, İngiliz ve Fransız kuvvetleriyle de savaşı göze almak olur. Oysa Rusya, Müttefiklerle savaşa karar verecek durumda değildir.
Doğudaki İngiliz ve Fransız kuvvetlerine gelince; Fransızlar, Suriye’de birkaç yüz bin asker yığacakları gibi. İngilizler de, Avustralya’dan ve Yeni Zelanda’dan Mısır ve Filistin’e sürekli asker getirip, yığınak yapıyorlar. Bu asker yığmanın nedenleri ve amaçları ne olabilir?
Alman ve Rus ilişkilerinin ulaşacağı sonuç bilinmemektedir. Bugüne kadar, aldıkları kararlarla, ilişkilerinin ölçüsü biliniyor sayılsa bile, bu akşam ya da yarın alacakları karar bilinemez. Müttefikler, en kötü olasılıkları da düşünmek zorunluluğundadır.
Bir Alman- Rus askeri birleşmesi geçekleşirse, çevreyi boş bularak, Irak’a inecek bir düşman saldırısı Musul petrollerini ele geçirdikten sonra, İmparatorluğun Asya’daki sömürgeleri ile ilişki ve bağlantılarını tehlikeye sokar. Onun için, İngiliz ve Fransız İmparatorlukları, en uzak olasılıkları da yakınmış gibi göz önünde bulundurarak, böyle bir saldırıyı düşmanların kafasında yer almaya olanak bırakmayacak askeri hazırlıklarda bulunmuşlardır ve bulunuyorlar.
Doğu’daki bu Müttefik ordularıyla, Kafkasya’ya ortak bir saldırı eylemi ya da böyle bir öneri karşısında kalma olasılığı var mıdır? Rusya’ya karşı böyle bir davranış, Napolyon’un yanlışını yinelemek ocağı için, geçerli değildir. Rusya’yı Kafkasya’dan çıkarmak, savaşta kesin bir sonuç almak anlamına gelmez. Daha çok ilerlemek ise, tarihteki yanlışları yinelemek olur. Bunun için; Müttefiklerin böyle bir davranışı düşünülemeyeceği gibi, böyle bir öneri ebetteki bizce de kabul edilemez.
Sonuçta; savaşa karar verecek olan sizlersiniz. Böyle bir savaştan yana olur musunuz? Petrole sahip olmak, çekici bir şey gibi görünür. Bizim ülkemizde eksiğimiz, varsın bir petrol olsun. Onu da paramızla alırız. BİZİM İÇİN, SAVAŞ BİR ZORUNLULUK OLARAK BAŞA GELMEDİKÇE, ÖNGÖRÜLEMEZ!
İngilizlerden aldığımız altınlar, sonuçta, savaşsız geçecek üç yılın giderlerini ancak karşılayabilir. BEN, SAVAŞIN DIŞINDA KALARAK, SONUNA KADAR, 500 Milyonluk bir bütçe açığı ile işi idare edebilmeye çoktan razıyım. Bu savaşın böyle az bir zaman içinde sonuçlanacağına inanılamaz!”
“İnönü’nün, bu büyük ve gerçekçi devlet adamının düşünceleri ve sözleri, hepimizin içini açtı!” F.A.B.
Napolyon’un güzel bir sözü vardır: ”Zaferin babası çoktur; yenilgi kimsesiz bir yetimdir!”
Dış İşleri Bakanlarımızdan, Rahmetli Fatin Rüştü Zorlu; Tevfik Rüştü Aras’ın damadıdır. 22.Ağustos.1958 tarihinde; T.B.M.Meclisinin kürsüsüne çıkarak:
“Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşına girmesine ben engel oldum. Türkiye’yi; İkinci Dünya Savaşı belasından ben kurtardım!” diye övünmüştür.” Şevket Süreyya Aydemir, İkinci Adam, C.3; S.333
1972 senesinde; Uşak İmam-hatip lisesinde Milli Güvenlik dersine giriyordum. Bir öğrenci; elinde tuttuğu R.N.K’INDAN bir kitabı göstererek:
“Öğretmenim; Türkiye’nin, İkinci Dünya Savaşına girmesine bu kitap engel olduğu gibi; koskoca bir mahalle yandığı halde; bu kitabın bulunduğu eve hiçbir şey olmamış!” dedi.
OL KİTABI, SINIFIN ORTASINA KOYDUM, KİBRİT İSTEDİM, BİR KİBRİTLE KİTAP YANMAYA BAŞLADI.
Korkudan dillerini yutacak hale gelen öğrenciler olduydu. Türkiye Cumhuriyeti’ni savaşın dışında tutan Cumhurbaşkanı Rahmetli İsmet İnönü’nün BIKMAK, ÜRKMEK, KORKMAK VE YILMAK BİLMEYEN AKIL VE İRADESİDİR.
Savaştan sonra, şöyle bir değerlendirme yapmıştır: ”İkinci Dünya Savaşı sırasında; müdafaa ettiğimiz politikanın esası Cihan Savaşı içinde, Türkiye’nin tamamiyetine sahip şekilde, demokratik nizam altında hür olmak, müreffeh yaşamasını gaye edinmektir.” Ş. S. Aydemir; İkinci Adam, C.3, S.349.
Cumhurbaşkanı Rahmetli İsmet İnönü’nün izlediği politikada, dosdoğru bir yön vardır: ”TÜRKİYE CUMHURİYETİ’Nİ SAVAŞIN DIŞINDA TUTMAK!” Rahmetli Faik Ahmet Barutcu’nun sözünü ettiğimiz eserinin 53’üncü sahifesini okuyalım.
“Cumhurbaşkanı İsmet İnönü; T.B.M.Meclisine geldiğinde, Milletvekilleri etrafını sararak, savaşa girip, girmeyeceğimizi sorarlar. O büyük insan, meraklı Milletvekillerine şöyle yanıt verir:
“SAVAŞA SÜRÜKLENMEK SÖZ KONUSU DEĞİLDİR. SALDIRIYA UĞRAMA DURUMU BAŞKA, YÜKÜMLÜLÜKLERİMİZ DE GEÇERLİDİR. BAŞKA TÜRLÜ SAVAŞA GİRMEK İÇİN KIRK KERE DÜŞÜNÜRÜRÜZ. SONRA YİNE KIRK KERE DÜŞÜNÜRÜZ, ONDAN SONRA YİNE DÜŞÜNÜRÜZ!” DER BU sözleri dinleyen bir Milletvekili.
“ En büyüğümüzün ölçülülüğü, en büyük güvencemizdir,” der.
Ankara’da, Alman, İngiliz ve Fransız Büyük elçileri arasında; Türkiye’yi taraflarına çekebilmek için kıyasıya bir mücadele ve yarış yaşanmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti, İngiltere, Fransa, üçlü Anlaşma imzaladılar.
Savaşa girmek için, Türkiye Cumhuriyeti; SOVYET RUSYA İLE İTALYA’NIN durumlarının belirginleşmesini öne sürmektedir. İtalya’nın savaşa girmesi koşulu aranmaktadır. Roma Büyük Elçimiz Rahmetli Hüseyin Ragıp Bey’in bir ”esprisi, İtalya’nın durumunu güzelce ortaya koymaktadır: ”İtalya savaşa girecek amma, 12’ye iki kala!” Büyük elçilerin çıkışları, İsmet Paşa’yı tedirgin etmekte; hiç çekinmeden:
“BEN, ENVER PAŞA DEĞİLİM; BENİ SAVAŞA SÜRÜKLEYEMEZLER!” DEMEKTEDİR.
Alman Büyük Elçisi Franz Von Papen; üçlü paktın imzasından çok tedirgindir. ”Almanya, Balkanlara inmek düşüncesinde değildir. Rusya’dan da size bir zarar gelmez!” telkinlerini yapmaktadır.
Şükrü Saraçoğlu: ”Bizim Müttefiklerle bir antlaşmamız vardır. Bunu adı, üçlü antlaşmadır, bir de töresel anlaşmamız vardır”, diyerek; Franz Von Papen’in konuşmasını kesmiştir.
Sonunda; İtalya savaşa girer. T.B.M.Meclisinde de iki fikir belirginleşir:
*-İtalyanların durumu belli oldu, üçlü pakta göre, hukuken savaşa girmemiz gerekir.
*-Falih Rıfkı Atay’ın başını çektiği grup; ”İtalya’nın savaşa girmesi, bizim de otomatik olarak savaşa girmemizi gerektirmez.” F.A.Barutçu, S.G.E, S.75-86 Türkiye Cumhuriyeti hükümetinde ve T.B.M.Meclisinde, aklıselim galebe çaldı, Türkiye Cumhuriyeti savaşa girmedi. İtalya’nın, Müttefiklere savaş açmasından bir gün sonra; İngiliz ve Fransız Elçileri, Dış İşleri Bakanlığımıza gelerek, Üçlü Antlaşmanın 2’inci maddesine göre şu isteklerde bulunurlar:
*-İtalya ile hemen ilişkilerin kesilmesi,
*-Seferberlik ilanı,
*-Boğazların, Montrö Anlaşması koşullarına uygun olarak, tehlike durumunun varlığını ilan edip, kapatılması,
*-Deniz ve hava üslerimizin müttefiklerin yararlanmasına açık bulundurulması,
*-İtalyan vapurlarına el konulması,
*-İtalya’ya savaş ilanı. Bu protokolün 2’inci maddesi de şöyledir:
“yukarıda adı geçen antlaşma gereğince, Türkiye’nin girdiği yükümlülükler; bu ülkenin Sovyet Sosyalist cumhuriyetler birliği ile silahlı bir anlaşmazlığa sürüklenmesini gerektirecek ya da sonuçlandıracak bir davranışa onu zorlayamayacaktır.”
Başbakan Rahmetli Şükrü Saraçoğlu, Türkiye Cumhuriyeti’nin aldığı kararları; İngiliz ve Fransız Elçilerine bildirişini şöyle anlatır:
“İngiliz ve Fransız elçilerini davet ettim. Kendilerine, önce dedim ki, başvurunuz bir girişim midir ve hükümetinizden aldığınız yönergeye kesinlikle uygun mudur? ”Evet, dediler, bir demarştır ve hükümetlerimizden aldığımız yönergeye dayalı ve kesinlikle uygundur.”
“-O halde dedim; Türkiye Cumhuriyetinin kararını bildiriyorum: Hükümetimiz, İtalya’ya savaş ilan etmenin Türkiye Cumhuriyetini, Rusya ile silahlı bir anlaşmazlığa sürüklemesini gerektirecek bir duruma sokacağını gördüğünden 2 numaralı protokolün verdiği hakkı kullanmaya karar vermiştir.”
Dış İşleri Bakanlığını sinirlenerek terk eden her iki Büyük Elçi, iki saat sonra, tekrar geriye gelerek; aldığımız kararın doğru olduğunu söylemişlerdir!” F.A.Barutçu, s.g. e. S.94-96
T.B.M.Meclisi, altıncı seçim döneminin ikinci toplantı yılına girmiştir. Cumhurbaşkanı Rahmetli İsmet İnönü de, yıllık konuşmasına şöyle başlamıştır:
“İç ve dış güvenliğin korunması için sürekli bir dikkat ve dürüst bir hava içinde çalışma olanağını bulan Cumhuriyet hükümetinin değişmeyen dış siyasetini ve savaş karşısındaki durumunu çok açık çizgilerle ortaya koymuş ve gözler önüne sermiştir.”
“Cumhuriyet Hükümetinin dış siyasetinde geçen yıldan beri bir değişiklik olmamıştır. Bunun en birinci nedeni, o siyasetin, siyasal bağımsızlık ve ülke bütünlüğümüzün korunmasını esas alması ve olayların gidişine göre değişen aç gözlü emellerle ilgili bulunmamasıdır. Türkiye’nin, sınırları dışında bir karış toprakta gözü ve bir hakkı çiğneme niyeti yoktur. Bizim güvenimize ve o güvenle eş anlamlı olan yaşamsal çıkarlarımıza saldırı niyetinde olmayan hiçbir devlet, bizim siyasetimizden kaygılanamaz ve bizi, hakkımızı korumak istediğimiz için eleştiremez.”
“Bizim savaş dışı durumumuz, bize karşı aynı iyi niyeti gösteren ve uygulayan bütün devletlerle en normal ilişkilerimize engel değildir. Yine, savaş dışı durumumuz; topraklarımızın, deniz ve havalarımızın bu devletlerin birbirlerine karşı kullanılmasına engeldir. Ve biz, savaşa girmedikçe, kesin ve ciddi engel olarak kalacaktır. Bunu sevinçle açıklamak isterim. Türk-Sovyet ilişkileri, dünya siyasetinin karışıkları içersinde, başlı başına bir varlıktır…”
“Dostluklarımıza ve bağlantılarımıza da vefalı kalacağız. İngiltere, zor koşullar içersinde, kahramanca bir ölüm, kalım savaşı içersinde bulunduğu bir zamanda, onunla olan bağlarımızın, sağlam ve sarsılmaz olduğunu söylemek, benim için bir borçtur…”
Bu, konuşma bir büyük devlet adamının konuşmasıdır. Demokrasilerde birçok tuhaflıkların yanı sıra, sokaklardan gelen birisi de iktidarı ele geçirebilir. Bunun en çarpıcı örneklerinden birisi de; Napolyon Bonapart’ın yeğenidir.
Jerom’un oğlu; 1848 senesinde, seçimle Fransa Cumhurbaşkanlığına geldikten sonra, bir darbe ile Fransız İmparatoru oluşudur.
Halkına verecek bir şeyi olmadığı için; el attığı Meksika’dan temiz bir sopa yiyerek ayrılışı, kendisini akıllandırmadığından; 1870’te, Sedan’da Almanlara yenilerek terki diyar etmiştir.
Adam, bir hiç iken, en yüksek makamlara kendisini taşıyan Demokrasi Sistemini değiştirmeye kalkışır! Bindiği trenden, resmi olmayan bir durakta inmek isterken, tren kazasına uğrar! Oyla gelip, oyla gideceğini hesaba katmadan, oyunlarla iktidarda kalacağının hesaplarını yapar! Yaşadığı çağdan ve o çağın koşullarından hiç haberi de yoktur.
Eski bir çağa takılmış, kalmıştır. Plağa takılan gramofon iğnesi gibi; LIKIT! LIKIT! LIKIT! Öter durur!
İkinci Dünya Savaşı’nın yönetimi için, Churchill ile Başkan Rooswelth; önce; Waşington yakınlarında bulunan Dumbrton Oaks kasabasında buluşarak, Ünlü Atlantik beyannamesini yayımladılar. Ondan sonra; Müttefikler arasında; dünya’nın çeşitli şehirlerinde konferanslar yapıldı. BU KONFERANSLARDA ALINAN KARARLAR.
*-Quebek Konferansı: Kanada’nın Quebek şehrinde, Rooswelth, Churchill ve Molotof buluştular (19, Ekim,1943)Türkiye Cumhuriyeti’nin savaşa girme konusu tartışıldı. Rus Dış İşleri Bakanı Molotof; daha önceki fikrinde ısrar ederek; ”Türkiye’nin, 1943 İlkbaharında, savaşa girmesini bildirdi.
*-Tahran Konferansı (01/06. Aralık.1943). İngilizler ve Ruslar tarafından işgal edilmiş bulunan Tahran’da; Başkan Rooswelth, İngiltere Başbakanı Sir Winston Churchill ve S.S.C.B’liği Komünist Partisi Genel Sekreteri Jozef Stalin ve kurmayları buluştular. Daha güvenli kabul edildiği için; konferans Rus Elçiliğinde yapıldı.
Sonradan öğrendiğimize göre; Sovyetlerin Ünlü Casusluk Örgütü N.K.V.D mensubu, subaylar ve generaller, garson ve hizmetli kılığında çalışmışlar. Elçilikte, delegelerin kaldıkları her tarafı mikrofonla donatmışlar; Başkan Roosewelth’in oturduğu odada, koltuk ve divan içlerine 105 adet gizli mikrofon yerleştirmişler!
Molotof; “Alınan kararlar doğrultusunda, Türkiye’nin emirle savaşa sokulmasını istemiştir.”
Tahran Konferansı sonunda; J.Stalin Moskova’ya; Roosewelth ve W. Churchill de Kahire’ye dönmüşler ve ivedi olarak, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’yü Kahire’ye davet etmişlerdir.
W.Churchill, İsmet İnönü’nün, İngiliz uçağı ile Kahire’ye gelmesini istemesine karşın; İsmet İnönü, Başkan Roosewelth’in Amerikan Hava Kuvvetlerinde Hava Generali olan oğlunun kullandığı bir uçakla Kahire’ye gitmiştir.
Her konferansa babası ile iştirak eden bu General; “İfşa ediyorum” adı ile anılarını yazmıştır.
Ş.S.Aydemir; İkinci Adam C.2, S.265, bakınız neler yazmış: ”İsmet paşa, Kahire’ye gidecektir; fakat Tahran konferansı kararlarını tebellüğ etmek (yani, bu kararların kendisine bildirilmesi) için değil, eşit taraflar arasında yapılan serbest münakaşa yolu ile müzakere etmek için gidecektir.
İkinci Kahire Konferansı (1/6.12,1943)
“Eşit söz hakkı şartı ile“ Kahire’ye gitmiştir.
İSMET İNÖNÜ’NÜN KAHİRE’YE GİTME ŞARTLARI
*-Eşit devlet ilkesi uygulanacaktır,
*-İstenilecek hususlar, uygulanabilir ve Türkiye Cumhuriyeti’ne yük getirmez olacaktır,
*-Hazırlanacak gündeme göre müzakereler yürütülecektir.
Konferansta; W. Churchill, kurulacak Birleşmiş Milletler örgütünde; Türkiye’nin isteklerinin karşılanacağı masalını anlatırken; Başkan Roosewelth, Atatürk’ü görememenin üzüntüsünü dile getiriyordu. Aslında; Almanya’nın her yeni yenilgisi, ”Türkiye Savaşa Gir!” baskılarını artırıyordu.
Kahire konferansının yapılacağı yerde, çok sıkı güvenlik önlemleri alınmıştı. Her taraf, askerlerle ve her çeşit silah ve araçlarla dopdoluydu. Taa! Amerika’dan Türkiye’ye gelerek, ”İkinci Dünya Savaşında; İnönü’nün dış Politikası” kitabının yazarı, Amerikalı Edward Weisband’ı okumakta çok yarar vardır.(12)
Başkan B. Roosewelth, W.Churchill ve İsmet İnönü; sabah kahvaltısı için masaya otururlar. İsmet Paşa; W.Churchill’e dönerek: ”Sayın Churchill, der; benim her sabah, yürüyüş yapmak gibi bir âdetim vardır. Burada, sabah yürüyüşü yapamıyorum; çünkü yollar ve her taraf, askerlerle ve araç gereçlerle dopdolu!” W.Churchill, gayetle mütebessim bir yüzle:
-Ekselans İsmet Paşa; der, bu denli yoğun güvenlik önlemi almak zorundayız. Ya bir Alman saldırısı ve sızması olursa. Böyle bir duruma düşmemek için hazırlıklı olmalıyız!” İsmet İnönü, O Büyük insan, O büyük devlet adamı, hemen taşı gediğine koyar:
-Siz, burada kendiniz için, bu denli yoğun güvenlik önlemini, bir Alman saldırısı için alıyorsunuz! Benim ülkemin sınırları apaçık; güvenlik önlemleri için yeterli araç, gerecim de yok. Bir Alman saldırısı olursa Türk halkının güvenliğini nasıl sağlayabilirim? Onun için; istediğimiz yardımların bir an önce verilmesini bekliyorum!” der.
Başkan Roosewelth’in gülmekten, gözlerinden yaşlar boşanır. W. Churchill’e dönerek:
“-Sayın Churchill, faka bastın. Ülkesini ve halkını tehlikeye atmamakta İsmet İnönü haklıdır. Boş yere sıkıştırmayalım, istediklerini verelim” der.
ADANA MÜLAKATI (30.Ocak/01. Şubat,1943)
Churchill; Adana’da kendisine ayrılan Yenice İstasyonunda kaldı. Toplantılar, kenara çekilen bir vagonda cereyan etti. Türk tarafında; Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Başbakan Şükrü Saraçoğlu, Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak vardı. Başbakan W.Churchill, özetle şunların karşılanmasını istiyordu.
*-İtalya’ya karşı geniş bir sefer açılacaktır. İtalya’nın çöküşü, Almanların Balkanlardaki durumunu sarsacaktır. Bu takdirde de, Sovyetlerin kuzeyden, Müttefiklerin de Türkiye vasıtasıyla güneyden harekete geçmeleri ve savaşın bu suretle Balkanlara intikali, Almanları yenilgiye doğru itecektir. Bu arada; Romanya petrolleri de bombardıman edileceğinden; Almanya’nın akaryakıtsız kalışı, Alman mukavemetini ayrıca sarsacaktır. Ama bütün bu işlerde, hem kara, hem hava harekâtı için Türkiye’nin yardımına ihtiyaç vardır. Hülasa, Türkiye, 1943 yılı sona ermeden savaşa girmeli ve bu suretle de, müttefiklerine karşı taahhütlerini yerine getirmelidir.”
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü; bu tekliflere karşı; başlıca iki nokta üzerinde durmuştur.
*-Türkiye Cumhuriyeti, Sovyet Rusya’dan emin değildir. Almanya’nın yenilmesi ile beraber, Rusya’nın Avrupa’da hâkim kuvvet olması mümkündür.”
*-“Türk ordusunun savaşa katılması için, bu ordunun öncelikle ve geniş ölçüde teçhiz atlandırılması gerekir.”Ş.S.Aydemir; İkinci Adam, C.2;S.260/261,
Çok sonraları; bu toplantılara katılmış olan bir Fransız diplomatının anıları yayımlandı. Fransız diplomat:
“Churchill kızdı, tehdit etti, yalvardı ve hatta ağladı; İsmet Paşa’yı istediği noktaya getiremedi. İsmet Paşa hep, eski tavrını değiştirmedi,”diyordu.
W.Churchill, kendisine ayrılan binada, çok derin düşüncelere dalar: ”Acaba, Osmanlı İmparatorluğunu dağıtmakla kötü mü ettik? Bu toprakları merkez yapan yeni bir Türk İmparatorluğu kuramaz mıyız?”
İkinci Dünya Savaşından önce; Komünistlere azılı bir düşman olan W.Churchill’in, Almanya’ya karşı Ruslarla anlaşmasını kasteden başbakan Rahmetli Şükrü Saraçoğlu:
“Sayın Başbakan, Londra’da yaşayan Winston Churchill adlı birisi var. Avam Kamarasında; ”Komünistlerle, Faşistlerden birisini seçmek durumunda kalırsam, faşistleri seçerim”, demişti. Bu sözünü, O’Na hatırlatır mısınız?” demişti.
W.Churchill’in, Türkiye Cumhuriyeti’ni hemen savaşa sokma baskısına karşı, çok uzun bir ihtiyaç listesi hazırlatarak İsmet İnönü’nün eli ile W.Churchill’e verdirdiği söylenmişti. Bu listede neler yoktu, neler! Ana kalemleri şunlardan oluşuyordu:
*-2.500.000 kişilik bir orduyu, en son sistem araç, gereç ve teçhizatla donatmak,
*-2,500 adet Tank,
*-Sayısız lokomotif, Uçak, Top, vagon Kamyon ve Gemi;
*-Asker Fotini, Matara veYemek levazımatı,
*-250,000 Mavi Gözlü İngiliz Askeri. Bu istek listemizdeki malzemeler, hemen temin edildiğinde ve SOVYET RUSYA’NIN GERÇEK NİYETİ DE AÇIĞA ÇIKTIĞINDA; Türkiye Cumhuriyeti Almanya’ya savaş açacaktı!
Bu malzemeler, çok uzun bir sürede temin edilirse; Türkiye Cumhuriyeti, ŞUBAT.1945 TARİHİNDE savaşa girecekti!
Cumhurbaşkanı Rahmetli İsmet İnönü, gerçekten de verdiği sözü tutmuştur: 23, ŞUBAT. 1945 TARİHİNDE, NAZİ ALMANYASINA SAVAŞ İLAN ETMİŞTİR!
Rahmetli İsmet İnönü’nün ileri görüşlülüğünü göremeyen, ya da görmek istemeyen Salaklara, Solaklara ve dahi Malaklara selamlar ederim, Kör Gözlerinden ve Sağır Vicdanlarından kurtulmalarını dilerim.
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü; Nisan. 1950’de; İzmir’de Halkımıza şöyle demişti: ”Halk, bana, vaktini doldurdun; çekil git; derse memnun olurum. Bu genel seçimde çıkacak her türlü sonuç kabulümdür.”
İkinci Dünya Savaşının en bunalımlı günlerinde başlatılan OKULLAŞMA SEFERBERLİĞİ DE O’NUN ESERİDİR. M.Asaf Aktan,”Canlandırıcı Eğitim Yolunda;” adlı eserinde, bir anısını anlatır:
“İsmet Paşa, Savaştepe’ye- Eski adı Giresun- gelmişti. Kendisini, tuğla ocağına götürüyorduk. Yolda giderken tepeden; şimdi anımsıyorum, Pamukçudan HATİCE KOLUKISA O GÜN GALİBA KÜMES NÖBETİNDEYDİ, o’nu çağırdı; geldi. ”Ne var torbanda ?” dedi. O da:
“Torbamda, peynirim, ekmeğim var, köftem var;” dedi.
“Başka neyin var, göster bakayım;” dedi. Torbadan, Sophokles’in ANTİGON’U çıktı. ANTİGON’U görür görmez, İsmet Paşa’nın gözleri yaşardı. Yanındaki Abddurrahman Nafiz Gürman Paşa’ya; ”Paşam, görüyor musunuz, bu klasikler daha yeni çıktı Ankara’da bile okunmuyor. Benim çocuklarım okuyor. Köylümüz, şehirlimiz, erimiz, generalimiz ne zaman kitabı da kumanyasına ekleyecek duruma gelirse, o gün Türkiye gerçekten kurtulmuş olur” dedi. Melih Âşık; milliyet gazetesi,18.Nisan.2002,
14. Mayıs. 1950 tarihinde yapılan genel seçimlerde, C.H.P’Si seçimleri ve 27 senelik iktidarını da kaybetti. Tenkitler ve kötüleme rüzgârları, PEMBE KÖŞK’DEKİ MUHALEFET LİDERİ İSMET İNÖNÜ’YE DOĞRU ESMEYE BAŞLADI.
Şair Orhan Seyfi Orhon;
“Bir duman oldu parti, savruldu,
Ne tavan kaldı bak, ne de dam kaldı;
Koca şef denilen heyulâdan,
Bir koca ihtiyar adam kaldı!..”
Ayni adam, daha önceleri şöyle yazıyordu: ”..Vakıa bu kolay olmadı. Milli şefin saçlarındaki ışıklar, ta oradan geliyor. Bunlar, on altıncı yıldönümünü kutladığımız beyazlardır. Biz, onlara, ağaran bir fecir gibi bakıyoruz..” Bu politikacı, daha önce de; Rahmetli İsmet İnönü için ne methiyeler düzmüştü:
“Bir dağ başısın, ak saçın alnında bulutlar,
Çizmenle çizilmiştir, aşılmaz bu hudutlar.
Gökten Ata’nın ruhu eğilmiş, seni kutlar,
Çizmenle çizilmiştir, aşılmaz bu hudutlar..”Ş.S.Aydemir; İkinci adam, C.3, s.489,
O’NUN sayesinde, Türkiye cumhuriyeti’nin hudutları aşılmadığı halde; insan şeklinde yaratılmış, ikiyüzlü, riyakâr yaratıkların ruhlarındaki yapmacık sevgi ve saygı aşıldı.
Rahmetli İmran Ökten’in cenaze töreninde öldürmeye kalkışanlara Polatlı topçu Okulu komutanı bir Tuğgeneral engel olmadı mıydı?
Bu tip, kişiliksiz ve omurgasız insanlara en güzel yanıtı İngiliz Wellington Dükü vermiştir: Napolyon’u yenen Wellington Dükü; Londra’ya zaferle döndüğünde; kendisini coşkun alkışlarla karşılayan kalabalık insan seline,” SABUN KÖPÜKLERİ”, demişti. Başbakan olduktan sonra, kendisini yuhalayan kalabalıklara da, aynı biçimde ses vermişti: ”SABUN KÖPÜKLERİ!” Maalesef, bizimkiler sabun köpükleri değil, insanlığın yüz karasıdırlar!
İkinci Dünya Savaşından sonra; bir grup Alman bilgini, “Büyük Dünya Olayları”, adında çok kapsamlı bir ansiklopedi yayımladı. İsmet İnönü’nün dış politikası başlığı altındaki bir bölümde; Hipodromda yapılan bir geçit töreninde; yerde Alman tanklarının, onların üstünde de İngiliz uçaklarının fotoğrafları vardı!
1950 genel seçimlerinde ve daha sonraları yapılan seçim propagandalarında; Rahmetli İsmet İnönü’ye yükletilen en hayâsızca saldırılardan birisi de; İKİNCİ DÜNYA SAVAŞINA GİRMEYEREK, HALKIMIZIN ERKEKLİK DUYGUSUNU ZAYIFLATTI!” töhmeti olmuştur.
İkinci Dünya Savaşına girenlerin vermiş oldukları insan kaybını verdiğimde; bu iftirayı ortaya atanlar utanırlar mı dersiniz!
İNSAN KAYIPLARI
Ülkeler asker kayıpları sivil kayıpları toplam
Almanya---------- 4.500.000-------------------2.000.000------------- -6.500.000 Japonya--------- 2,000,000-------------------- 350,000----------------2,350,000
İtalya------------ 400,000-------------------- --100,000------------------ 500,000
Romanya-------- 300,000--------------------- - 200,000------------------ 500,000
Avusturya-------- 230,000-----------------------144,000---------------- - 344,000
Macaristan------- 160,000------------------------270,000--------------- -340,000
Finlandiya-------- --84,000--------------------------16,000-------------- -100,000
Toplam.----------7,674,000-----------------------3,580,000-----------10,134,000 Mihver kayıpları ve Müttefik kayıpları
RUSYA-----------10.000.000--------------------10.000.000 -----------20.000.000
Çin------------------2.500.000-----------------------2.400.000------------4.900.000
İngiltere--------------300,000---------------------------50,000------------ 350,000
Yugoslavya---------300,000-----------------------1,400,000-------------1,700,000
U.S.A------------------274,000----------------------------0-----------------------274,000
Fransa----------------258,000--------------------------342,000---------------600,000
Polonya--------------123,000--------------------------4,000,000-----------4,123,000
Kanada----------------37,000---------------------------------0------------------37,000
Bulgaristan---------- 32,000----------------------------- 3,000---------------- 35,000
Arnavutluk---------- -28,000------------------------------2,000-------------- - 30,000
Hindistan--------------24,000----------------------------13,000---------------37,000
Avustralya------------23,000-----------------------------2,000--------------35,000
Yunanistan-----------20,000---------------------------430,000------------450,000
Yeni Zelanda---------10,000------------------------------2,000--------------12,000
Belçika-----------------10,000-----------------------------72,000--------------82,000
Güney Afrika----------7,000-----------------------------------0------------------7,000
Hollanda----------------6,000----------------------------204,000-----------210,000
Lüksemburg-----------5,000-------------------------------0----------------5,000
Norveç-------------------2,000------------------------------8,000---------10,000
Toplam-----------------14.201.000-------------------------24.042.000---38.42.201
Genel toplam--------22.000.000------------------------28.000.000---50.000.000
Cumhuriyet Gazetesi,14. Eylül. 1999
Bu milletler, erkekliklerini kanıtlamak için, bu insancıklarını feda mı ettiler?
Adnan Menderes bu çeşitten propagandalarını sürdürürken; Türk Askeri, Kore’ye savaşmaya gidiyordu; Adnan menderes’in oğlu da, Paris’e NATO karargâhına askerliğini yapmak için gidiyordu!
Rahmetli İsmet İnönü; bir seçim gezisinde, Salihli ilçe merkezine uğrar. Üç yaşlarında bir kız çocuğu önüne çıkar:
“- BİZİ ŞEKERSİZ BIRAKTIN! BURAYA NE YÜZLE GELİYORSUN?”DİYE, AZARLAR. Çocuğa öyle öğretilmiştir. Ne yapsın çocuk! Şeker gibi bir konu ile o’da kandırılmıştır.
İsmet İnönü, kendisini suçlayan ve haksız bir şekilde azarlayan, o küçücük kız çocuğunun başını okşayıp:
“SİZİ ŞEKERSİZ BIRAKTIM AMA BABASIZ BIRAKMADIM!” diyerek, o kız gibilerin büyüklerine cevabını verir.
Rahmetli İsmet İnönü’nün iktidardan düşmesi, dünya’da şaşkınlık yaratmıştır. Jozef Stalin’in: ”İsmet İnönü’nün kafasında kuyrukları birbirine değmeden, yedi tilki dolaşır;” dediği, gazetelerimize bile yansımıştı.
En anlamlı mektubu, W.Churchill göndermiştir. Ulusal kurtuluş Savaşı düşmanlarına ayıp olacak ama iş bu mektubu iş bu yazıma ekleyeceğim:
“AZİZ GENERALİM,”
“Her ne kadar benim Türkiye politika ilişkilerine karışmazlığım doğru olmayabilirse de, Türkiye’nin mukadderatına riyaset ettiğiniz uzun devrenin kapanmış olduğunu, şahsen büyük teessür duyarak öğrenmiş bulunuyorum. Bana öyle geliyor ki, tarih, general olarak kazandığınız zaferlerden başka, İkinci Dünya savaşının vahim tehlikeleri içinde nasıl sıyırıp geçirdiğinizi ve aynı zamanda Mustafa kemal tarafından sert mücadelelerle kurulmuş olan hürriyetçi ve ilerici hükümet şeklini nasıl koruduğunuzu kaydedecektir. Dostça ve zevkli olan mülakatımızı daima hatırlarım ve politika sahnesinden şimdiki çekilmenizde, size en iyi, dileklerimi yollarım.”
Pek samimiyetle sizin
Winston S. Churchill.
İsmet İnönü’nün kavgası; aklın hurafe ve safsata ile vatanseverliğin ihanetle, namus ve şerefin, yalan, dolan ve talanla, ulusal çıkarların, bireysel ve uluslar arası çıkarlarla, gerçek dindarlığın ve gerçek Tanrı sevgisinin soytarılıklarla kavgasıdır. Akın kara ile ilmin ve inancın şekille aldatma ile kavgasıdır.
Zonguldak il merkezinde bulunan, şaha kalkmış at üzerindeki Atatürk’ün ve İnönü’nün heykelleri, beni çok heyecanlandırır. İnönü’nün heykelinin kaidesindeki yazı da, beni hep düşündürmüştür:
“BİR ÜLKEDE NAMUSLULAR, EN AZ NAKUSSUZLAR KADAR CESUR OLMAZLARSA, O ÜLKEDE KURTULUŞ UMUDU YOKTUR!”
Herkesin kurtarıcı beklediği ülkemizde; bir büyük Romalının şu sözü aklımdan hiç çıkmaz:
“BAŞKALARI TARAFINDAN KURTARILMAYI, YALINIZ KÖLELER BEKLER”.
K A Y N A K Ç A
1-Faik Ahmet Barutçu, Siyasi Anılar,1939-1945
2-Şevket Süreyya Aydemir; İkinci Adam, üç cilt
3-Mit’in Tarihçesi, S.51
4-Mareşal Semyon Mihayiloviç Stemenko’nun Anıları
5-Yener Yayınları, Birinci Dünya Savaşı, c.3, s.928
6-Osman Özdeş, İkinci Dünya Savaşı
7-Edward weissand,İkinci Dünya Savaşında, İnönü’nün Dış Politikası
8-Cumhuriyet gazetesi,14,Eylül.1999
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
İzleyiciler
Blog Arşivi
- ► 2016 (202)
- ► 2015 (162)
- ► 2013 (239)
- ► 2012 (385)
- ► 2011 (300)