TC.
TV.
İzmir;21 Mart 2010
Yüksek maaşlı EVETÇİLERLE, SUÇ DOSYALARI tehdidiyle vatan
hainlerinin isteğiyle VE EMPERYALİZMİN EMRİYLE ANAYASA yapılamaz!
Bir siyasi partinin seçimde ileri sürdüğü
vaatlerini gerçekleştirmek için çoğunlukla iktidara gelmiş olması, o siyasi partiye
Anayasayı değiştirme yetkisini asla veremez. Ayak oyunları ve aldatmacalarla
kurulmuş olan uzlaşma kurullarının da hukuki bir yetkileri yoktur ve de asla
olamaz. Yürürlükteki Anayasayı koruyup, kollamak için ant içmiş olan
milletvekillerinin EVETLERİ De ihanetlerini gösterir. KORUCU MECLİS ŞARTI
ANAYASAYI DEĞİŞTİRMENİN/conditio si ne gua non/ SİNEGUA NON’SU /OLMAZSA OLMAZIDIR. GELDİNİZ Mİ HİZAYA A HAİNLER!
HUKUKTA HİLE!
“Deniz yükseldiğinde; balıklar
karıncaları yerler. Deniz çekildiğinde de; karıncalar balıkları yerler.”
KIZILDERİLİ Atasözü.
“Muhterem milletime, şunu tavsiye ederim
ki, sinesinde yetiştirerek, başının üzerine çıkardığı adamların kanındaki,
vicdanındaki öz cevheri, çok iyi incelemek dikkatinden bir an bile uzak
kalmasınlar!”
Mareşal Gazi Mustafa Kemal
“Dünya üzerinde, hükümetlerin ulusal
çıkarlara aykırı olarak almış olduğu kararlara lakayıt kalan toplumlar da
mesuldürler.” Mareşal Gazi Mustafa Kemal.
“Egemenlik hakkınızı itimat ederek hiçbir
kimseye ve hatta Meclise bile vermeyiniz. Sizi temsil edenler öyle büyük
hatalar yapabilirler ki düzeltilmesi gayrı kabil olabilir!” ATATÜRK
Bundan
yirmi dört/27/ sene önce; ”MUSTAFA KEMAL’İN FEVKALEDE SALAHİYETİ HAİZ MİLLİ YA
DA MİLLET MECLİSİ’NİN KARAKTERİ VE YAPISI!” Adlı bir yazı yazarak yerel bir
gazetede yayımlatmıştım.
Bir tarafta; meclissiz bir yürütme organı. ”Heyet’i
Temsiliye” vardı. Diğer tarafta da, YASAMA, YÜRÜTME VE YARGI GÜCÜ elinde
ÇARESİZ bir İstanbul hükümeti vardı. Diğer tarafta da yorulmuş, bitmiş ve
tükenmiş bir kuru kalabalık vardı.
Öylesine bir kuru kalabalıktı ki; sarığı, çarığı,
sabanı ve öküzleri ne ise taşlaştırılmış beyni de Arabın masallarına takılıp ta
kalmıştı.
Yirmi beş senede bir, sonu yenilgi ile bitmiş olan
din savaşları kaderi olarak belirlenmişti.
Birinci Dünya Savaşından 3.159.300 Şehit ve 130.000
yaralı ile çıkmıştı.
Şimdi, izninizle sözünü etmiş olduğum yazıma,
günümüze ışık tutarak başlamak istiyorum:
“19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’a ayak basan Mirliva
Mustafa Kemal’in, Ulusal Kavgamızdaki öyküsünü bilmeyen yoktur. İş bu öykü,
Vakanüvist mantığı ile yazılır ve de Medrese mantığı ile anlatılır: Alt, alta
tarihler; üst üstede adlar yazılır. Nasıllar, nedenler, etkiler ve tepkilerle
stratejiler, taktikler yepyeni yönetsel uygulamalardan söz edilmez. Kelime
oyunlarıyla politik, kültürel ve ekonomik sistemlerin yıkılıp; yutturmaca
sistemlerin oluşturulmasına çalışılan günümüzde, dünü bilememenin gafleti ve
yanılgıları yatmaktadır.”Tarihlerini bilmeyen uluslar hep çocuk
kalırlar!”Markus Tullius Cicero(M.Ö.106/43)
Meşruiyet çizgisinden sapmayan Mustafa Kemal,
kullanmak istediği yetkileri de yetkilerin asıl sahibinden almaktadır.
AMASYA GENELGESİ, başlı başına bir siyasi
ve hukuki abidedir. Kongreler, halkı söz sahibi kılarak hakkı tescil ettirmeler
büyük bir ustalık isteyen, ustalığın da üstünde, deha isteyen HUKUKİ EYLEMLERDİR.
Bence 18/20 Haziran 1919 tarihi bir Tarihi ve toplumsal dönemeçtir. Ortaçağ
karanlıklarını delen bir ışık kümesidir. BEŞERİ İRADE /İNSAN İRADESİ/BAYRAMI
OLARAK KUTLANMALIDIR!
“İlk
kez ulusal egemenlikten bahsedilmiştir. Bir ihtilal bildirisi niteliği
taşımaktadır, çünkü İstanbul Hükümeti'ni hiçe saymakta, hükümetin düşman
devletlerin esiri olduğunu söylemekte ve milleti yine milletin kendisinin azmi
ve kararlılığının kurtaracağını söylemektedir. Maddenin yorumu Kurtuluş Savaşı'nın
amacı ve yönetim şeklinin halk tarafından yapılması ve seçilmesidir[1] Mustafa Kemal kendisinin hazırladığı Amasya
Tamimi'ni, 9. Ordu Müfettişi sıfatı ile imzalamıştır.
Sivas'ta bir kongre toplanacağı, Amasya Genelgesinde belirtilmiştir.
Esaslar, Mustafa Kemal tarafından yaveri Cevat Abbas Bey'e 21-22 Haziran 1919 gecesi Amasya'da yazdırılmıştır[2].
Mustafa Kemal tarafından Cevat Abbas Bey’e yazdırılan temel esaslar şunlardır[2]:
- Vatanın bütünlüğü milletin bağımsızlığı tehlikededir.
- İstanbul hükümeti aldığı sorumluluğun gereğini
yerine getirememektedir. Bu durum milletimizi yok olmuş gösteriyor.
- Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve
kararı kurtaracaktır.
- Milletin içinde bulunduğu durum ve şartların
gereğini yerine getirmek ve haklarını gür sesle cihana duyurmak için, her
türlü baskı ve kontrolden uzak milli bir heyetin varlığı zaruridir.
- Anadolu’nun her bakımdan en güvenilir yeri olan
Sivas’ta hemen milli bir kongre toplanması kararlaştırılmıştır.
- Bunun için bütün illerin her sancağından
milletin güvenini kazanmış üç temsilcinin mümkün olan en kısa zamanda
yetişmek üzere yola çıkılması gerekmektedir.
- Her ihtimale karşı bu mesele milli bir sır
olarak tutulmalı ve temsilciler gereğinde yolculuklarını kendilerini tanıtmadan
yapmalıdırlar.
- Doğu illeri adına 10 Temmuz’da Erzurum’da bir
kongre toplanacaktır. O tarihe kadar öteki illerin temsilcileri de Sivas’a
gelebilirlerse Erzurum Kongresi'nin
üyeleri de Sivas genel kongresine katılmak üzere hareket ederler.””
Sosyal
olaylar, bir tahterevalli olaylarıdır. Sağ tarafa sağcılar; sol tarafa da
solcuların oturmuş olduğu bir tahterevalli olayıdır.
12 Eylül Askersel darbesi, tahterevallinin sol tarafına
oturacakları silipte süpürdü. TAHTRAVELLİNİN SAĞ TARAFI AĞIR BASARAK YERLERE
YAPIŞTI. Sol tarafında oturması gerekenler de sahalarda gazel okumaya
soyundular.
Milletvekili pazarlarını yerini ekonomik ve medyatik
pazarlar aldı. Allah ile ve dahi din ile aldatma pazarları öne çıktı.
Bir zamanlar; kökeni karışık olduğu için, ÜMMETÇİLİĞE
SARILAN BİR BÖYÜK TÜRK BÖYÜĞÜNÜN iktidarında; TRT televizyonu bir ramazan
programı yayımlamıştı: -13 Mayıs 1986- “Bu ay, edilen duaların yüz misli kabul
gördüğü aydır!”
Bunu duyan Sayın Hamret Hanım da devreye girdiler ve
eydirdiler:
“Bu ay, ALLAH İLE VE DİN İLE ALDATANLARIN AYIDIR!”
Bu sayısız dualarla Tanrımızı uyandırma ve sesimizi
Ulu Tanrı’mıza duyurabilme mantığını da anlamış değilim! Yani, Tanrımız çok
yalvarıp, yakarlarla mı uyanmakta ve yardım etmektedir!
Bendeniz; Ulusal iradesini öne çıkarmış, kader
denilen Tanrısal iradeyi kenara çekmiş olan Mustafa Kemal’in yaratmış olduğu
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNİ yazmaya karar verdim.
Efendim; hemen, hemen hepimizin yüzeysel olarak
bildiğimiz, Havzadan sonra; Amasya Mukarreratı denilen büyük değişim olayından
sonra, Erzurum ve Sivas Kongreleri, Anadolu’nun ve Rumeli’nin yükünü, çilesini,
kahrını ve ezilmişliğini ve de hor görülmüşlüğünü, iğreti bir çuval gibi, sırtında
taşımış olan Türk Halkının ulusal kongreleri. Heyeti Temsiliye’nin Ankara’ya
geliş tarihi olan 27 Aralık 1919’u; telgraf tellerinin taşımış olduğu
kavgaları, emirleri ve kararları uzun, uzun anlatacak değilim.
Genel seçime gidilme ve meclisin toplanma yerinin
saptanması kararı. Aklı evvellerin, EK: Günümüz yutturmacası AKİL ADAMLARIN-Bu
ülkede AKİL KADINLAR yok mudur?-- Meclisi İstanbul’da ve düşman donanmasının
toplarının gölgesinde toplanmasını istemenin mahsurları.
Sivas’ta yapılan bir toplantıda; Mustafa Kemal’in
isteğinin tam tersine; Meclisin İstanbul’da toplanması kararın alınmıştır.
Seçimler yapılıp; Meclis’i Mebusan denilen son
Osmanlı Meclisinin İstanbul’da toplanmıştır.
Dâhilerin fikirlerine normal insanların uymuş olduğu
nerede görülmüştür. Zamanında; soytarıların alkışlanmış olduğu da çok
görülmüştür. AYNEN GÜNÜMÜZDEKİLER GİBİ!
İstanbul’da faaliyette bulunan MM. Grubumuz; 11 Mart
1920 tarihinde, Meclis’i Mebusan’ın basılacağını haber alarak Ankara’ya gizli
telgraf hattımızdan bildirir. Meclis’i Mebusan basılır; Şehzade başındaki
Mızıka Karakolumuz da basılır ve askerlerimizin bir kısmı öldürülür bir kısmı
da yaralanır.
1945 senesinde; Konya’da Rahmeti Rahman’a kavuşmuş
olan Telgrafçı Manastırlı Hamdi; işgal olayını dakikası, dakikasına Mustafa
Kemal’e bildirir. İngilizlerin huylanmış olduğu 58 kişi önce Bekirağa bölüğüne,
sonra da Malta adasına sürülür! Bunların Onatlısı kaçarlar,gerisini de Türkiye
Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal kurtarır.
Sivas Kongresi sırasında; Mustafa Kemal’i tutuklamak
için, Kazım Karabekir Paşayı ikna etmeye çalışan Genelkurmay Başkanı Kavaklılı
Fevzi Paşa da makamında tartaklanır.
Soluğu da Gebze’de bulunan Ali Fuat Paşanın yanında
alır. Sabaha kadar, Ali Fuat Paşanın ricası üzerine, adamlı olarak Ankara’ya
gönderilmesine Ankara’daki Paşamız izin verir.
Yeni seçimler yapılır. İstanbul’dan Ankara’ya
kaçabilen mebusların da katılımı ile 23 Nisan 1920 tarihinde Türkiye Büyük
Millet Meclisi, İttihat ve Terakki Partisinin Ankara il binasında açılır.
24 Nisan 1920 tarihinde; 110 oy ile de Mustafa Kemal
Paşa Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına seçilir.
Meclisin adını, bizzat Mustafa Kemal Paşa;
“Salahiyeti Fevkaladeye Malik bir Meclis ”MİLLİ MECLİS”, ”MİLLET MECLİSİ”
olarak koymuştur. Sonunda da Türkiye Büyük Millet Meclisi adında karar
kılınmıştır. Anayasacılarımızın “Assemble Constitityonel” fikrini/Kurucu
Meclis/Mustafa Kemal beğenmemiştir.
Yeni Meclisin yapısı da: ”Yeniden seçilen mebuslarla
İstanbul’dan gelen mebuslardan ibarettir!” Olarak açıklanmıştır.
Açılış günü; İstanbul’dan gelenler dışında, 169 yeni
seçilmiş mebus beklenirken, İstanbul’dan gelenlerle birlikte, (120) mebus
toplanabilmiştir.
“Kurucu Meclis” *Assemble Constitityonel* deyimini
kullanmaktan vazgeçen Mustafa Kemal: ”SELAHİYET’İ FEVKALEDEYE MALİK BİR MECLİS”
Deyimini kullanmıştı. Bu deyim de aynı mantığın eseriydi. İlk olarak,Osmanlı
devletinin değişikliklere uğramış 1876 anayasası var iken yeni bir anayasayı bu
meclis kabul etmiştir.
VE Mustafa Kemal Paşa: ”Yüksek Meclisimiz haiz olduğu
olağanüstü yetki sebebi ile Milletin idaresindeki bütün işleri fiilen deruhte
ve gerek Hilafetin, gerek memleketin selametini bizzat temin ve müdafaa vazife
ve yetkisi ile teşekkül etmiştir. Ve artık, yüksek meclisimizin üstünde bir
kuvvet mevcut değildir.” Diyerek, asırlarca halkımızın kanını boş yere akıtan
makamları da saf dışı bırakmıştır.
Hıyanet’i Vataniye Kanununu kabul ederken; adını
BÜYÜK MİLLET MECLİSİ koyan bu Meclisi oluşturanların meslek grupları şöyleydi:
1*115memur
ve Emekli,
2*101
sarıklı,
3*51
Komutan subay,
4*46
Çiftçi,
5*36
Avukat,
6*15
Doktor,
7*10
Aşiret Reisi ve ağa,
8*6
gazeteci,
9*8
tarikat şeyhi,
10*2
Mühendis.
-------------------------------
390
Öğrenim
durumlarına göre dağılımı:
1*158Üniversite,yüksek
okul;
2*71Medrese,
3*12Sultani-lise-,
4*25
İdadi,
5*76Rüştiye,
6*2İptidai-İlkokul-,
7*30
Okulsuz-Özel.
---------------------------
376*158
Çeşitli Yabancı dil bilenler.
1924TARİHLİ ANAYASAMIZIN 83’üncü maddesi
Tabii hâkim ilkesini şöyle tanımlamıştı: Madde 83-“HİÇBİR KİMSE BAĞLI OLDUĞU
MAHKEMEDEN BAŞKA BİR MAHKEMEYE VERİLEMEZ VE GÖNDERİLEMEZ!”Bu âmir hükme rağmen devrim şehidi!
Adnan Menderes, Ön Tedbirler KANUNU İLE 15 MİLLETVEKİLİNDEN BİR ÖZEL MAHKEME OLUŞTURMUŞTU,
BU MAHKEMELERE DE ÇOK ÖNEMLİ YETKİLER DE
VERMİŞTİ. Bu çatma mahkeme ceza kanunlardaki suçlara TEMYİZ EDİLEMEMK KAYDI
İLE İKİ MİSLİ CEZA VERME YETKİSİNİ DE VERMİŞTİ. Devlet Güvenlik Mahkemelerindeki Asker Yargıçların bulunmasını
kabul etmeyen Sağcı iktidar sonunda da Devlet Güvenlik Mahkemeleri ilga
etmişti. Ya şimdi? Anayasamızın 145’inci maddesi bir gecede
değiştirilerek Askeri Mahkemelerdin yetkisi de çatma mahkemelere verilmiş,
komutanlarımız çatma dosyalarla esir edilmişlerdir.
BUGÜNKÜ TBMM’NİN YAPISI:
“73 çeşit meslekten gelen
milletvekillerinin dağılımına göre, 92 hukukçu,
82 işadamı, işkadını, 78 öğretim üyesi, 40 eğitimci veya öğretmen, 39 da
ekonomist var. 18 milletvekilinin daha önce mülki amirlik yaptığı
mecliste, 27 milletvekili de üst düzey yöneticilikte bulundu.
Milletvekilleri arasındaki diğer meslekler de şöyle: 27 tıp doktoru, 24
inşaat mühendisi, 16 mali müşavir, 15 makine mühendisi, 11 gazeteci, 9
mimar, 8 planlamacı, 7 diplomat-büyükelçi, 6 bankacı, 4 subay, 2 siyaset
bilimci.
Vekiller arasında mesleklerini ''şarap mühendisi'', ''stratejist'',
sporcu, sanatçı, ressam, bilgisayar mühendisi, armatör, tarihçi ve
mütercim olarak bildiren 1'er milletvekili de bulunuyor."
82 işadamı, işkadını, 78 öğretim üyesi, 40 eğitimci veya öğretmen, 39 da
ekonomist var. 18 milletvekilinin daha önce mülki amirlik yaptığı
mecliste, 27 milletvekili de üst düzey yöneticilikte bulundu.
Milletvekilleri arasındaki diğer meslekler de şöyle: 27 tıp doktoru, 24
inşaat mühendisi, 16 mali müşavir, 15 makine mühendisi, 11 gazeteci, 9
mimar, 8 planlamacı, 7 diplomat-büyükelçi, 6 bankacı, 4 subay, 2 siyaset
bilimci.
Vekiller arasında mesleklerini ''şarap mühendisi'', ''stratejist'',
sporcu, sanatçı, ressam, bilgisayar mühendisi, armatör, tarihçi ve
mütercim olarak bildiren 1'er milletvekili de bulunuyor."
23
Nisan 1920 tarihinde açılmış olan Türkiye büyük Millet Meclisine; en yaşlı üye
olması nedeniyle, Sinop Mebusu Şerif Bey başkanlık eder. Başkanlık kürsüsüne
çıkan Rahmetli Şeref Bey:
“Milletimizin
dâhili ve harici istiklali tam dâhilinde mukadderatını deruhte ve idare etmeye
başladığını bütün cihana ilan ederek, BÜYÜK MİLLET MECLİSİNİ AÇIYORUM!” Diye
haykırır.
Ne
kadar gariptir ki; o kürsüye çıkan 29 Ekim doğumlu. Ülkemizin başına türbanı
dolayan bir başka Sinoplu da: ”İhtilalın kanlı mı, kansız mı yapılacağını zaman
gösterecektir!” Diyerek, çağdışılığa yemyeşil bir ışık yakmıştır! Ölüsünün
üstüne de Türk Bayrağını örttürtmemiştir. Bayrağımız da böylece temiz
kalmıştır’!
Genelkurmay
Başkanlığının Vekâlet olarak kabul edildiği bu Yaman Türkiye Büyük Millet
Meclisinin Başkanı da, aynı zamanda, Hükümetin de başkanıydı.
Osmanlı imparatorluğu zamanında; Hükümetin başkanına
Sadrazam, bakanlıkları işgal edenlere de NAZIR denilirdi. Türkiye Büyük Millet
Meclisinin açılıp, Hükümetin kurulması ile HEYET’İ TEMSİLİYE DEVRİ sona
ermişti. İstanbul’da da bir hükümet ve bir Padişah vardı. Durum çok karışık,
karışık olduğu kadar da çok nazikti. Anadolu’da kurulmuş olan hükümete de TBMM
HÜKÜMETİ ADI VERİLDİ. Yeni kurulan kabinedeki bakanlara da; güya Nazırlar adına
iş görmüş olduklarından VEKİL denildi. Bakanlar Kuruluna da VEKİLLER HEYETİ*
*HEYET’İ VEKİLE* denildi. Başbakan da, BAŞVEKİL oldu.
1924
Anayasamıza Atatürk ilkeleri eklenmişti -1937-1945 senesinde de Anayasamızın
dili Türkçeleştirilmişti.
1950 Genel seçimlerinden sonra; sırf Atatürk
ilkelerini Anayasamızdan çıkarmak için,1924 Anayasası, 1952’de yürürlüğe
konuldu.
Bakanlıklar semti, Vekâletler; Başbakanlık,
Başvekâlet; Milli Savunma Bakanlığı Milli Müdafaa Vekâleti, Genelkurmay
Başkanlığı da Erkânı Harbiye Umumiye Riyaseti yapıldı.
Vekiller
Heyetine, İcra vekilleri denmesinin bir nedeni de; YASAMA, YÜRÜTME VE HATTA
YARGI ERKİNİN TBMM’İNDE TOPLANMASINDAN DOLAYIDIR. Bu yaman TBMM; dâhili ve dahi
harici bedhahlarla bir ölüm ve dirim savaşının yanı sıra nelerle de
uğraşmıştır.
MEN’İ MÜSKİRAT KANUNU; MEN’İ İSRAFAT KANUNU gibi
sosyal içerikli kanunlar da çıkarmıştır.
1*İngilizlerin
Malta’ya sürmüş olduklarından; Rauf Orbay, Kara Vasıf-Çınar-, Şeref, Faik,
Numan, Cemal Paşa, Tahsin, Zülfü, Celal Nuri ve Ali Beyleri; Malta’da oldukları
halde, TBMM’Sİ üyesi olarak kabul etmiştir. Ayrıca; aklı başına sonradan gelmiş
olan Fevzi Paşa da, hem TBMM’Sİ üyesi ve hem de Vekil yapılmıştır.
2*Hıyanet’i
Vataniye Kanunu, iki numaralı kanun olarak kabul edilmiştir: ”Büyük Millet
Meclisinin meşruiyetine isyan’ı mutazamnın kavlen ve fiilen veya tahriren
muhalefet veya ifsadatta bulunan herkes “HAİN’İ VATAN” kabul edilir.
3*Madde.1
”İstanbul’un işgali tarihi olan 16 Mart 1920’den itibaren Büyük Millet
Meclisinin tasvibi haricinde İstanbul’ca akdedilmiş veya edilecek bilumum
muhadedat ve mukarrerat ve ukudat ve mukarreratı resmiye verilmiş imtiyazat ve
maadin ferağ ve intikalatı ve ruhsatnameleri ile mütarekeden sonra akdedilmiş
bilcümle muahedat’ı Hafiye ve doğrudan doğruya veya bilvasıta ecanibe verilmiş
imtiyazat ve maadin ferağ ve intikalatı ile ruhsatnameleri keenlemyekündür/Hiç
yapılmamış gibi yok saymak/.
Madde-2:
İş bu kanunun icrasına Büyük Millet Meclisi Heyeti İcraiyesi memurdur.”
4-Damat
Ferit Paşa ve Kabine arkadaşlarının gıyaben, hıyanet’i vataniye kanununun 1 ve
2’incimaddelerine göre yargılanmasına iş bu BMM’İNCE karar verilmiştir.
5-İstiklal
Mahkemeleri hakkındaki kanunun 4’üncü maddesi: ”İstiklal mahkemelerinin
kararları kat’i olup infazına devletin bilumum silahlı ve silahsız kuvvetleri
memurdur.”
6-İstanbul
hükümetinin yapacağı tayin ve terfilerle ilgili olarak Milli Müdafaa Vekili
Fevzi Paşa’nın 20 Mayıs 1920 tarihinde, bu konuda yapmış olduğu teklif 24 Mayıs
1920 günü, Türkiye Büyük Millet Meclisince karara bağlanmıştır. İstanbul’da
gayrimeşru bir duruma düşürülen hükümetin orada bulunan subaylarla ilgili
olarak alacağı tayin, terfi ve taltif karaları da keenlemyekün olacaktır. (Hiç
yapılmamış, hukuki geçerliliği olmayan).
7-Sevr
Muhadesi ve Şurayı Saltanat! Vatan Haini ve İngiliz Muhipleri Cemiyeti Başkanı,
Padişah’ı Zülcelâl ve Halifeyi ruyuzemin! SultanülRezil Altıncı Mehmet
Vahdettin Dolmabahçe sarayında toplamış olduğu kalburüstü Zerzevat’a,”Şurayı
Saltanat’tan dem vurmasına bir tek yürekli tepki sesi gelmişti: Rahmetli Haldun
Taner’in 42 yaşında vefat eden Babasının yanıtı, günümüz hainlerini de ürkütür
niteliktedir:
“DEVİR
ŞURAYI SALTANAT DEVRİ DEĞİL, ŞURAYI MİLLET DEVRİDİR!”.
Günümüzde
de Dolmabahçe’ye yerleşenleri gördükçe:”Devrin, Tanrı ve Türban ile
kandıranların devri”! Dememiz gerekmektedir.
8-
17 Ocak 1920 tarihinde; Kazım Karabekir Paşa’nın Türkiye Büyük Millet
Meclisi’ne çekmiş olduğu telgraf üzerine aşağıda yazmış olduğum karar
alınmıştır:
“Vatansız,
vicdansız üç serserinin, yine kendileri gibi, millet ve vatan ile alakası
olmayan birkaç kişi namına sulh muhadesini imza ettiklerini ajansta gördük.
Milli mücadelemizde daha büyük bir azim ve imanla devama tekiden ahdettiğimizi
arz ederim.
İstanbul’da
teşekkülünü evvelce duyduğumuz Şurayı saltanatta, Türkiye’nin varlığını
söndüren bu zalim muhadenin imza edilmesine karar veren isimleri malum
şahısların ve muhadenameyi imza edenlerin vatana ihanet ile ittiham olunmasını
ve haklarında gıyabi hüküm verilmesini, bu vatansızların isimlerinin her yerde
lanetle anılmasının ilân ve tamim olunmasını arz ve teklif eylerim.”
9-Men’i
İsrafat Kanunu. Genç bir jandarma subayı iken, Kaymakamların havale ettiği
düğünlerle ilgili başvuru dilekçelerini, komutanlığıma bağlı olan, jandarma
karakollarına havale ederdim. Sonuçta da; düğün sahibine 24 saat davul ve
zurnalı düğün yapma iznini tebliğ ederdim.
Bugün de; aynı usulün sürdürüldüğünü sanıyorum. Bu
uygulamayla halkımızı soyulmuş olduğu gerçeğinin yanında, Zabıtayı Mânia
Önlemlerinin alınması gerçeğinin olduğuna inanıyorum.
Silivri Müddei hususileri bu konuda neler
düşündükleri beni hiç te ilgilendirmemektedir!
Sonradan; bunun bir TBMM’Sİ kanununun uygulaması
olduğunu öğrendim! İsraf yasaklanıyordu. Gelin ile Damat, bu kanuna göre, bir
takım elbise ile birer çift ayakkabı alacaklardı. Düğünde de 24 saat davul ve
dahi zurna çaldırabileceklerdi!
Devletler
Hukukunu oluşturan kurallar, denemeler sonucunda da oluşabilmektedir.
1931 senesinde; Meksika dış İşleri Bakanı, iç
çatışmada bulunan iki güç için yeni bir kavram ortaya atmıştır:
1- Dö facto,
Güce dayalı olmak!
2-
De Jüris.(jure) hukuki ve meşru sayılmak!
Meşru
olarak kabul edilen, iç ve dış egemenliğin sembolü olan bir silahlı gücün
karşısına o güçle çarpışan yeni bir güç çıkabilmektedir. İsyancılar, asiler ve
bölücüler olarak türlü, çeşitli adlarla anılan bu güç de Facto, gücünü silahtan
ve bir kısım destekçiden alan güçtür. Öteki güç ise meşru kabule dilen
yönetimin gücüdür: De jüris!
Mustafa
Kemal; meşru kabul edilen Dö Jüris, Osmanlı devletinin emirleri ile Anadolu’ya
Türk ulusunun aleyhinde uygulamalar yapması içi gönderilmişti. Amasya
Mukarreratı, Ulusal kongrelerin karaları, Askeri ve Mülki teşkilatın, ulusal
kongreler sonucunda oluşturduğu yeni yönetim yapılanmasına de Jüre olduğunu
iddia eden Osmanlı ÇETE damgasını vurmuştu.
Türkiye Büyük Millet Meclisinin, yeni bir seçimle,
açılması; Türk Halkının canı ve kanı pahasına yeni oluşuma desteği, Ankara
yönetimini Dö Jüre olmasını sağlamıştı. Sonradan; Ankara’yı yok etmek
isteyenler de bu oluşumun tek temsil yetkisine sahip olduğunu kabul etmişti.
Çok
yakın bir zamanda; Meksika’da bir Gerilla grubunun, Meksika hükümeti ile
anlaşarak, ülkeyi baştanbaşa kat ederek Meksika parlamentosuna girdiğini
televizyonlardan izlemiştik. Bu gerilla grubunun yöneticisi bir Akademisyen
idi. Adı da; Kayserili yönetmen Elia Kazanın ünlü Riva Zapata filminden
esinlenerek, Ünlü Meksikalı Kahraman Zapata anısını taşıyan bir Gerilla
grubuydu: ”Tupamaraos Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu EZLN gerillası”.Gerilla
Lideri MARCOS,” Subcomandante (Komutan yardımcısı) unvanını taşıyordu.
Gerillalar, silahları ve kendilerine özgü
üniformaları ile Meksika Ordusuna rağmen şehirlerden yürümüştü. Gerillalar,
Meksika hükümeti ile anlaştıklarından DÖ FACTO durumundan De Jüre durumuna
geçmişlerdi. İki eşit hukuka sahip iki güç! Esir almak, tutuklamak,
cezalandırmak yoktu.
Habur
sınır kapımızdan, silahları ve kendilerine özgü üniformaları ile törenle
karşılanan, ayaklarına askeri helikopter ile bir mahkeme heyeti gönderilenler
de TUPAMAROS’UN Türkiye sürecindeydiler.
Açılımı ve masalı da ancak gerzekler dinler!
Şimdi; eskiden yazılmış yazımın arasına mademki
girdim! Şu anayasa paketini de bir kalem darbesine tutmalıyım:
Kurucu
meclis olarak kurulan ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi haklı olarak ta, bir
numara ile 21 maddelik bir anayasa yaparak yürürlüğe bir sayılı Resmi Gazetede
yayımlanarak, girmişti.
Lozan’dan sonra da; ilk TBMM’Sİ kendi kendisini
dağıtarak, genel seçimle seçilmiş olan ikinci TBMM oluşturulmuştu. Bu Meclis te
”KURUCU MECLİS” İDİ.
VE 1924 anayasamızı yaparak, 1876 anayasasını ekleri
ile birlikte yürürlükten kaldırmıştı.
Tüm bu değişimler; kan ve gözyaşı ile GENEL UYUM
*KONSENSÜS* sağlanarak yapılmıştı.
1961 ve 1982 anayasalarımız da uzlaşma *Konsensüs*
ile yaratılmıştı. Ve çok ilginçtir.
“Kurucu Meclis” ve “Danışma Meclisi” oluşturularak
anayasalarımız hazırlanmış ve halkoyuna sunulmuştu. EK. Bu konudaki tarihi
gelişmeyi ayrıca bilgilerinize sunacağım.
Şimdi, lütfen, ellerinizi cüzdanlarınızdan çekerek,
vicdanıza koyarak beni dinleyiniz:
Bir tepkinin eseri olarak %47,2 ile Genel Seçimi
kazanarak iktidar olmuş bir siyasi parti ve 900 aşan suç dosyalı bir Meclis,
Anayasalarımızdaki kırmızıçizgileri de yok sayarak, Anayasa Mahkemesi
karalarının aksine “ANAYASA PAKETİNİ” kabul edebilir mi? Bu hukuki şartlarda
mümkün değildir bu Meclisin yeni bir anayasa yapması!
ÖNEMLİ:
MECLİSTEN GEÇİRECEĞİ KARARI HALKOYUNA SUNARAK ONAYLATMASI “DİSSENSÜS”—Zıt
fikirde genel uyum- YARATMA AMACINA YÖNELİKTİR! Gerisini de ben mi söyleyeyim!
Ulusal Kurtuluş Savaşını kazandıktan sonra;
17/Şubat/4 Mart 1923 tarihinde, İzmir’de toplanan ve ülkemizin sosyal, ekonomik
ve toplumsal yapısına yön verecek olan, ”BİRİNCİ İKTİSAT KONGRESİNE“ 1135 ÜYE
DAVET EDİLMİŞTİR. İzmir Birinci İktisat Kongresinde
Alınan en önemli kararlar
17
Şubat - 4 Mart 1923 tarihlerinde İzmir'de toplanan Türkiye İktisat Kongresinin
en önemli kararlarını şöyle sıralamak mümkündür.
- Hammaddesi yurt içinde yetişen veya
yetiştirilebilen sanayi dalları kurulması gerekmektedir.
- El işçiliğinden ve küçük imalattan süratle
fabrikaya veya büyük işletmeye geçilmelidir.
- Devlet yavaş, yavaş iktisadi görüşleri de olan
bir organ haline gelmeli ve özel sektörler tarafından kurulamayan
teşebbüsler devletçe ele alınmalıdır.
- Özel teşebbüslere kredi sağlayacak bir Devlet
Bankası kurulmalıdır.
- Dış rekabete dayanabilmek için sanayinin toplu
ve bütün olarak kurulması gerekir.
- Yabancıların kurdukları tekellerden
kaçınılmalıdır.
- Sanayinin teşviki ve milli bankaların kurulması
sağlanmalıdır.
- Demiryolu inşaat programına bağlanmalıdır.
- İş erbabına amele değil, işçi denmelidir.
- Sendika hakkı tanınmalıdır.
İlk oturum kararları
Saat 10'da başlayıp, 11.15'te kapanan ilk oturumda alınan aşağıdaki genel kararlar, şöyledir;
- Madde-1: Türkiye, milli hudutları dâhilinde, lekesiz bir istiklal ile
dünyanın sulh ve terakki unsurlarından biridir.
- Madde-2: Türkiye halkı hâkimiyetine, kanı ve canı pahasına elde ettiğinden,
hiçbir şeye feda etmez ve milli hâkimiyete müstenit olan meclis ve
hükümetine daima zahirdir.
- Madde-3: Türkiye halkı, tahribat yapmaz; imar eder. Bütün mesai iktisaden
memleketi yükseltmek gayesine matuftur.
- Madde-4: Türkiye halkı, sarf ettiği eşyayı mümkün mertebe kendi yetiştirir.
Çok çalışır, vakitte, servette ve ithalatta israftan kaçar. Milli
istihsali temin için icabında geceli gündüzlü çalışmak şiardır.
- Madde-5: Türkiye halkı, servet itibari ile bir altın hazinesi üzerinde
oturduğuna vakıftır. Ormanlarını evladı gibi sever, bunun için ağaç
bayramları yapar ; yeniden orman yetiştirir. Madenleri kendi milli,
istihsali için işletir ve servetlerini herkesten fazla tanımaya çalışır.
- Madde-6: Hırsızlık, yalancılık, riya ve tembellik en büyük düşmanımız;
taasubdan uzak dindarene bir selabet her şeyde esasımızdır. Her zaman fa
ideli yenilikleri severek alırız. Türkiye halkı mukaddesatına, topraklarına,
şahıslarına ve mallarına karşı yapılan düşman fesat propagandalarından
nefret eder ve daima bunlarla mücadeleyi bir vazife bilir.
- Madde-7: Türkler, irfan ve marifet aşığıdır. Türk, her yerde hayatını
kazanabilecek şekilde yetişir; fakat her şeyden evvel memleketinin
malıdır. Maarife verdiği kutsiyet dolayısıyla ( Mevlûdu şerif) Kandil
günü, aynı zamanda bir kitap bayramı olarak tes'id eder.
- Madde-8: Birçok harpler ve zaruretten dolayı eksilen nüfusumuzun
fazlalaşması ile beraber sıhhatlerimizin, hayatlarımızın korunması en
birinci emelimizdir. Türk mikroptan, pis havadan, salgından ve pislikten
çekinir, bol ve saf hava, bol güneş ve temizliği sever. Ecdat mirası olan
binicilik, nişancılık, avcılık, denizcilik gibi bedeni terbiyenin
yayılmasına çalışır. Hayvanlarına da aynı dikkat ve himmeti göstermekle
beraber cinslerini düzeltir ve miktarlarını çoğaltır.
- Madde-9: Türk, dinine, milliyetine, toprağına, hayatına ve müessesatına
düşman olamayan milletlere daima dosttur; ecnebi sermayesine aleyhtar
değildir. Ancak kendi yurduna kendi lisanına ve kanununa uymayan
müesseselerle münasebette bulunmaz. Türk, ilim ve sanat yeniliklerini
nerede olursa olsun doğrudan doğruya alır ve her türlü münasebette fazla
mutavassıt istemez.
- Madde-10: Türk, açık alın ile serbestçe çalışmayı sever; işlerde inhisar
istemez.
- Madde-11: Türkler, hangi sınıf ve meslekte olurlarsa olsunlar, candan
sevişirler. Meslek, zümre itibarile el ele vererek birlikler, memleketini
ve birbirlerini tanımak, anlaşmak için seyahatler ve birleşmeler yaparlar.
- Madde-12: Türk kadını ve kocası, çocuklarını iktisadi misaka göre
yetiştirir.”
Şimdi
de, o eski yazımıza dönelim: ”Bu Mustafa Kemal’in Yüce Meclisi nelere karar
vermedi ki:
9*
Son Osmanlı Meclisi Mebusan’ının, 17 Şubat 1920’de almış olduğu MİSAKI MİLLİ
ile ilgili kararını aynen kabul etmiştir.
10*
Bursa’nın Yunanlılar tarafından işgal edilmesi ülkemizde derin üzüntülere neden
olmuş iken, TBMM’NDE DE fırtınaların esmesine neden olmuştur. TBMM ‘İNİN
kürsüsüne siyah bir Türk bayrağı serilmiş; Bursa’yı düşmana verdi
diyede,56’ıncı Fırka Komutanı Miralay Bekir Sami-Kunduh-Bey’e de yaylım ateşi
açılarak, başı istenmiştir. Reis Paşa TBMM’Sİ kürsüsüne gelerek:
“Bursa’nın
düşmana terk ediliş sorumluluğu bana aittir. Şehirler kaybedilir, topraklar ve
hatta muharebeler kaybedilir. Önemli olan savaşın kazanılması stratejisidir.”
Diyerek Miralay Bekir Sami Bey’i bu büyük meclisimizin ulusal hışmından,
zorlukla kurtarabilmiştir.
Mustafa
Kemal; 27 Aralık 1919 tarihinde, Ankara’ya geldiğinde Ankara Defterdarlığını
kasasında OTUZ ALTI LİRA mevcut idi. Mustafa Kemal Ankara’ya gelebilmek için;
Anasının ziynetlerini Osmanlı bankasına yatırarak, oradan almış olduğu 4000TL.
Kredi ile otomobil lastiği ve benzin satın almıştı. Ellerinde hiç para
kalmamıştı.
Bir gün; Ankara
Müftüsü Rahmetli Rıfat *Börekçi *TBMM’ne elinde, sıkı, sıkıya tutmuş olduğu bir
çıkınla gelerek: Sivas Kongresi'nden sonra Mustafa Kemal Paşa'nın amacı en kısa
zamanda Anadolu'da millet temsilcilerinden oluşan bir meclis toplamak ve bu
meclisin kuracağı hükümet ile Millî Mücadele'yi bir merkezden idare etmek idi.
Dâhi adam, bu büyük işi gerçekleştirmek üzere Sivas Kongresi'nden sonra da
Heyet-i Temsiliye Reisi sıfatıyla millî teşkilâtın kuvvetlenmesi yolunda -bütün
engelleri aşarak- azimle çalıştı. Bu devre esnasında Mustafa Kemal ve Heyet-i
Temsiliye i1e temas temini ve anlaşma zemini arayan İstanbul Hükümeti,
temsilcileri vasıtasıyla 20-22 Ekim 1919 tarihleri arasında Amasya'da onunla
görüşmüş ve bir Millet Meclisi toplanmasına ikna olmuştu. Bu görüşme İnkılâp
Tarihimizde "Amasya Mülâkatı" olarak bilinmektedir. Mustafa Kemal,
Meclisin Anadolu'da toplanmasını istemesine rağmen, Meclis 12 Ocak 1920'de
İstanbul'da toplandı. Fakat İngilizlerin ve gerekse onlara âlet durumunda olan
hükümet adamlarının baskısı sebebiyle olumlu bir faaliyet gösteremedi. Sadece
Erzurum ve Sivas Kongrelerinin esaslarını "Misak-ı Millî" halinde
kabul ve ilân etti. Gelecek için biriktirdiğim
1200 liram var. Alınız ve zaruri masraflarınızda kullanınız!” Diyerek para
çıkının Süreyya Yiğit Bey’e uzatır. Bu Rıfat Hoca, İstanbul’da Dürrizade
Abdulah’ın hazırlamış olduğu fetvaya karşı fetvayı hazırlayanların başıdır. O
gün; milletvekillerine, Etli kuru fasulye ve Bulgur pilavından oluşan görkemli
bir tabldot çıkartılır. EK: BUGÜN PARRASIZLIKTAN ET YİYEMİYORUZ DİYEN
MİLLETVEKİLLERİNİN TBMM LOKANTASI YEMEK
FİYATLARI.
Elimde lokantanın
günlük yemek çeşitlerini ve bunların fiyatlarını gösteren listeleri vardır.
Yazıma eklemeyi iki nedenden istemedim; fiyatlardaki düşüklükler ve halkımızın
bu listeleri görerek imrenmesini önlemek!

Bu Uşaklı Rıfat Börekçi; ilk Diyanet işleri
Başkanımız olmuştur.
Komutanlara
20 liralık aylık tahsisatlarını veremezler. Ama İkinci İnönü Muharebesine
katılarak, iki saat boyunca, ateş hattında çarpışmış olan milletvekillerini
dinledikten sonra da: ”Oy birliği ile maaşlarından, askerlere tütün alınması
için, 25’er liranın kesilmesine karar verirler.
İnönü
Muharebeleri ile ilgili olarak TBMM’İNDEKİ müzakereyi ve Rahmetli İsmet Paşa
ile Rahmetli Abdi İpekçinin 31 Aralık 1973 tarihli Milliyet gazetesinde
yayımlanan, Sabahattin Selek ile konuşmalarını okumanızı istiyorum. Bir olayı
incelerken, o olayın olduğu günkü şartları da göz önüne almakta, doğru sonuca
gidebilmek şansının olduğuna inanmaktayım.
Bugünkü politik ve etik kirlenmenin, kulluğa ve sömürüye
gözü kapalı gitmenin nedenlerini bulmadan ahkâm kesmemizin beyhude olduğunu da
söylemek durumundayım!
İpekçi:
”İnönü’nün hayat hikâyesi üzerine birlikte çalışırken ilginç olaylarla
karşılaştınız mı?”
Selek:
”Anadolu ihtilalinde Ulusal Kurtuluş Savaşı liderlerinin portrelerini çizerken
Genel olarak şöyle bir yargıya vardım: Kurtuluş
Savaşında yahut Milli Mücadelede, İnönü’nün önemi muharebelerin kazanılmasında
değil, harbin kazanılmasındadır.
Ama bu yargımı böyle
bir cümle ile ifade ettiğimi sanmıyorum. Belki daha da değişik bir biçimde
belirttim. Yine şöyle bir yargım vardı: İnönü, ATATÜRK kadar büyük bir Kumandan
değil, en azından muharebelerin kazanılmasında sağladığı
başarı ile daha büyük bir yöne sevk ediliyor.
Özetle demek istiyorum ki; İnönü belki hiçbir savaşı
kazanmayabilirdi, kaldı ki bütün savaşları kazanmak için elinden gelen gayreti
sarf etmiştir. İyi bir kurmaydır, iyi bir kumandan değildir, bu yargıdaydım.
Bu yargım, Anadolu İhtilalı’nın başka bir yerinde,
İnönü Muharebelerinin kritiğini yazarken de ifade ettim.
Yine hatırımda kaldığına göre ifadem şöyledir:
“Yunanlılar
Birinci İnönü Muharebesinden çekilirken; Garp Cephesi Kumandanı İsmet Bey, o
zaman Paşa değildi, Yunanlıları takip etmemiştir, diye tenkit ettim.
Sonra; İnönü ile hatıralarını yazmak için buluştuğum
sıralarda bir gün, çok defa yaptığı gibi, beni öğle yemeğine alıkoydu. Yemekte,
yan yana oturuyorduk; lafı Anadolu İhtilaline, Kurtuluş Savaşına getirdi. Bana
dedi ki:
Sen,
beni Birinci İnönü Muharebesinde, Yunanlılar çekildiği halde neden takibetmedin
diye tenkit ediyorsun. Sen o zaman orada mıydın?
“Paşam;
dedim, ben orada yaşım itibariyle bulunamazdım.”
“O
halde, dedi; ben sana söyleyeyim. Yunanlılar taarruza geçtikleri zaman ben
Çerkez Ethem ile mücadele ediyordum. Yunan taarruzunu öğrenince, Çerkez Ethemin
karşısındaki kuvvetlerimin büyük kısmını İnönü mevzilerine yetiştirmek için
Cebri yürüyüşle -o zamanki deyim- zorlama yürüyüşle Kütahya istasyonuna kadar
getirdim.
Çerkez Ethemin karşısında İzzettin beyi bıraktım ve
orduyu cebri yürüyüşle Kütahya istasyonuna getirdim. Asker o kadar takatsızdı
ki, trene binmek için adımını atacak hali yoktu. Subaylara emir verdim;
askerleri arkalarından iterek vagonlara doldurdular. Böyle bindirdim. Sen orada
mıydın, gördün mü? Diye bir daha sordu.
İnönü
istasyonuna geldik. Asker biraz uyumuş, dinlenmişti; ama takatsizliği devam
ediyordu. Trenden aşağıya indirmek için, askerlerin kollarından tutarak,
aşağıya çektik.
Şimdi, bu askerlerle sen olsaydın nasıl takip
ederdin? Diye sordu. Arkasından bir kahkaha attı, yüzüme de vurdu. Üzülme;
dedi, Beni tenkit ettin diye sana kızmıyorum, ayıplamıyorum. Tabii senin
dediğini yapsaydım, zafer daha şerefli olurdu; ama bunu yapmaya da imkân yoktu.
Sen tenkit edeceksin, başkaları tenkit edecek, gerçekler bu suretle meydana
çıkacak.”
“Abdi
Bey, gerçekten çok utandım, haddimi bilmeden bu tenkidi yapmışım. Anladım ki
gerçekle teori birbirini tutmuyor.” Her iki Rahmetlinin sohbetleri bu eksen
üzerinde sürer gider.
Türkiye
büyük Millet Meclisindeki muhaliflerle Çerkez Ethem ve avenesi de birleşir.
Garp Cephesi Komutanı İsmet Paşanın emrine girmemek bahanesi ile Çerkez Ethem
isyan eder. Çerkez Ethemin Büyük ağabeysi, emekli piyade binbaşısı Reşit Bey de
mebustur. Diğer ağabeyi de Ehem’e kurmay başkanlığı yapan süvari Yüzbaşısı
Tevfik Bey’dir.
Uzun ,uzun anlatmaya yerim de müsait değildir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal’e
suikast teşebbüsleri başarılı olamaz. Reşit ve Ethem sorunu hem Batı
Cephesinde, hem de TBMM’İNDE çözüme kavuşturulur. Çerkez Ethem Yunanlılara
sığınır. Yunan saldırısı bu destekle gerçekleştirilir.
TBMM’İNDEKİ yardakçılarına sıra gelmiştir. Bu konu da
TBMM’İNDE ele alınır. Mustafa kemal Paşa; Ethem lehinde konuşan Salih Efendiye
yanıt vererek, Ethem taraftarı mebuslarla da hesaplaşacaktır. TBMM. Kürsüsüne
çıkan Mustafa Kemal; Ethem taraftarlarının en sivri noktasına karşı hücuma
geçti.
Eski Kuvva’yı Milliye kumandanı Diyarbakır Mebusu
Binbaşı Hacı Şükrü Beyin de Milletvekili sıfatının kaldırılmasını istedi. Hacı
Şükrü Bey’i şu surette itham ediyordu:
“Hacı
Şükrü Bey, Ethem ve Tevfik’i ihanete sevk edenlerden birisidir.”
“Hacı
Şükrü Bey’in dahi Yüksek Meclisiniz içinde bulunmuş olması Yüksek Meclisinize
şeref vermez.”
“Hacı
Şükrü Beyin artık bu Mecliste yeri yoktur.”
TBMM’Sİ
Başkanı Mustafa Kemal’in tüm ısrarlarına karşın, Meclis hacı Şükrü Bey’i tutmuş
ve hakkında ihraç kararı alınmasına yanaşmamıştır.
Erzurum
Mebusu Hüseyin Avni Bey’in aşağıdaki sözleri, Meclisin o günkü havasını pek
güzel canlandırmaktadır:
“Efendim;
Paşayı severiz. Kanunu hepsinden ziyade severiz. Hacı şükrü Bey’i kanuna teslim
ettik. Kanun hâkimdir. O halde emir yerini bulmuştur.”
Hacı
Şükrü Bey’in durumunu incelemek üzere, konu dördüncü şubeye havale edilerek,
ortalama bir yol bulunmuştur.
Mustafa
Kemal Paşa’nın açıklamasından sonra, Milli Müdafaa Vekili Kavaklılı Fevzi Paşa,
Yunan taarruzu hakkında Meclise bilgi vermiştir. Fevzi Paşanın konuşmasının
önemli noktaları, taarruzun nasıl telakki edildiğini göstermesi bakımından
aşağıya alınmıştır:
“Uşak
ve Bursa’da toplanmış bulunan Yunan kuvvetleri, kısmen izinli olarak
memleketlerine gitmekle beraber; Yunanistan’daki seçimler neticesinde
cephelerde bir değişiklik hâsıl oldu. Cephelerdeki açıklıklar takviye edilmek
üzere, bir kısım kuvvetleri cepheye sevke başladılar. Alınan bilgiler, seçimler
ve Yunanistan’daki siyasi değişiklikler dolayısı ile Yunanlıların harp
hareketlerini durdurdukları ve Avrupa’da hâsıl olacak kanata göre yeni bir
siyaset takip edecekleri hususlarından ibarettir. Ocak ayının ikisinde; Ethem,
Yunanlılarla temasa geçti ve bizim cepheden kuvvetlerimizi kâmilen çektiğimize
vs.ye dair bazı haberle Yunanlıları harekete teşvik ettikleri anlaşılıyor.
Çünkü bu tarihten itibaren mutlak sükûnet içinde bulunan cephelerde faaliyet
başlamıştır.”
“Askeri
tertibata dair müsaade ederseniz fazla tafsilat vermeyeceğim. Henüz vaziyet
inkişaf etmemiştir.”
Meclisin
08 Ocak günü yapılmış olan toplantısında; Garp Cephesinde cereyan eden önemli
ve tehlikeli olayları, Milletvekillerimiz öğrenmiş oluyorlardı.
İnönü Muharebelerinin Ankara’da ve özellikle de
Türkiye Büyük Millet Meclisinde nasıl karşılanmış ve izlenmiş olduğunu Rahmetli
Yunus Nadi-Abalıoğlu-Bey, şöyle anlatmaktadır:
“Ankara’nın
garip bir hususiyeti vardır ki, her hadise karşısında ayrı, ayrı görünmekte
devam etmiştir: MÜŞKÜL NE KADAR BÜYÜRSE, AZİM VE CESARET O KADAR ARTMAK
HUSUSU”.
İlk
günlerde Çerkez Ethem ve Biraderlerinin isyanı esef verici büyük bir gaile gibi
görünürken, sonradan bu biraderlerin hatta Yunanlıların iştiraki ve hatta
fırsattan istifade ile taarruza kalkmaları karşısında, Ankara itidal ve vakar
kesilmişti. Olup-Bitti, büyük bir soğukkanlılıkla kabul ediliyor, artık azim ve
sebatla hep tedbir düşünülüyordu. Böyle olmakla beraber vaziyet, yüzleri mermer
yapan bir endişe ile takip olunuyordu. Gariptir ki, bu endişe ile büyük bir
iman ve kanaatle de karışıktı: Dünya bir araya gelse BİZİM HAKKIMIZDAN
GELEMEZLER VE ER GEÇ NASIL OLSA BİZ HAKKIMIZI KENDİMİZ ALIRIZ KANAATİ.”
VE
SAKARYANIN EN BUNALIMLI GÜNÜNDE; ŞİMDİ TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNİN
TAVANINDA ASILI DURAN CENNETMEKÂN DİYAP AĞANIN GÜR
SESİ: ”BİZ BURAYA DÖĞÜŞEREK ÖLMEYE Mİ GELDİK, YOKSA KADINLAR GİBİ KAÇMAYA MI
GELDİK!”
“BİZ
BU ÇAĞA, AYAK OYUNLARI VE HUKUKİ HİLELERLE ORTAÇAĞA GİTMEK İÇİN GELMEDİK”.
OSMAN
TÜRKOĞUZ,18 Aralık 2008
Mareşal
Gazi Mustafa Kemal’in Askerlerinden birisi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder