2 Nisan 2011 Cumartesi

352-İNSAN YOKSA HİÇBİR DEĞER DE YOKTUR!

                        OSMAN TÜRKOĞUZ
                        osmanturkoguz@hotmail.com
                        İzmir;02 Nisan 2011.

                                                İNSAN YOKSA MADDİ VE MANEVİ
                                   HİÇBİR ŞEY DE YOKTUR!

Bilgisayarıma çeşitli adreslerden aynı ileti, üst, üste gelince bir tuhaf oldum. Bir süreliğine de iç âlemime, gönül gözüme döndüm. İletinin başlığı şöyle bir şeydi:
“Allah yoksa ahlâklı olmak ne işe yarar!”                                                          Bu cümle beni taa! Fransa’ya Besençons Üniversitesine götürdü. Üniversitenin Fransızca dili kursunda her yaştan çok sayıda Japon öğrenci arkadaşlarım vardı. Yaşlısı, erkeği ve kadını tüm Japon öğrenciler, Allah inancına ateş püskürüyorlardı.                                                                                       “İkinci Dünya Savaşında, Allah’a ve O’NUN adaletine güvenerek var gücümüzle çalışarak savaşmamıza karşın, Tanrı zaferi AT Hırsızlarına verdi. Artık bir tek kendimize ve Japon Ulusuna güveniyor ve inanıyoruz!” Fikrini hiç çekinmeden söylüyorlardı.
Japon ulusu çeşitli sayıdaki yerel dinlerin ve Boutha dinin etkisi altındaydı.
Bugün; Japonya’da inanılan ne bir peygamber ve ne de bir dinin kutsal kitabı vardır. Ama kendisine güvenen, yüksek moralli, örmek ahlâklı, tüm dünya uluslarına örnek bir Japon Halkı ve Japon devleti vardır. Çünkü tüm sosyal düzen kuralları ve evrensel insani değerler yerli yerine oturmuştur. Her değer insanlar tarafından yaratılmıştır inancı Japon toplumuna egemendir.
Petrolu; ulusal Peygamberi, ana dilinde bu dine ait kitapları ve ulusal dinlerine dayalı devlet ve toplum yönetimine sahip uluslar neden ve niçin Ortaçağ karanlığında?
Şimdi, bir konuyu ve bir olguyu açıklamak isterken o konunun dayanmak zorunda olduğu uygulamaların önemini ve nasıl meydana getirilmiş olduklarını açıklamak durumundayız.
İlk önce şimdi Rahmetli olmuş Büyük hukukçularımızın bu konudaki görüşlerini ortaya koymak gerekecektir.
Bir insan topluluğu uygarlık yönünden ister ilkel bir durumda olsun, ister yüksek bir düzeyde bulunsun bu toplumları oluşturan bireylerin ve grupların uyacakları bir takım kurallar vardır. Bu kurallara ”Sosyal Düzen Kuralları” diyoruz. İnsanlar, yaradılışları nedeniyle sosyal bir yapıdadır. Hiçbir zamanda tek başlarına yaşamamıştır. İnsanlar toplum halinde yaşarlar. Toplum halinde yaşamak demek, insanların diğer insanlarla yapacakları ilişkilerin, öncelerden belirlenmiş olan bir takım usul ve geleneklere göre yapılması ve konulmuş olan bu kuralların çerçevesinde davranışlarını sürdürmesi demektir.
 İnsanların yaşadıkları her yerde bir fikir ve çıkar ayrılığı da kaçınılmazdır. Toplum halinde yaşamanın ilk şartı da her kişinin o kurallar çerçevesinde davranmak zorunda olmasıdır. Herkesin her istediği şeyi yapmak istediği bir toplumda hiçbir kimsede hiçbir şey yapamaz. Bu kuralların hepsi de insan zekâsının ve insan iradesinin eseridir.
Profesör Dr. Rahmetli İlhan Arsel: ” Beşeri ve insan iradesinin eseri olan bu kurallar; Hukuk Kuralları, Ahlâk Kuralları ve Âdetlerdir.” Demektedir.
Anayasa Hukukunun Genel Esasları, s.1-4.
Profesör Dr. Rahmetli Necip Bilge de: ”Cemiyet halinde yaşayan insanların yerine getirmek zorunda oldukları vazife ve mükellefiyetler bir takım kaidelerden doğmaktadır ki; bunlara (sosyal Düzen-İçtimai nizam) kaideleri yahut sadece (Sosyal kaideler) adı verilir.
İnsanların karakterlerini uydurmağa mecbur oldukları sosyal kaideler, sadece Hukuk kaidelerinden ibaret değildir. Bunların yanında DİNİ, AHLÂKİ ve GÖRGÜ kaideleri de mevcuttur. Din Kaideleri sadece İnsan ile Tanrı arasındaki ilişkileri düzenlemekle kalmaz insanla insan arasındaki ilişkileri de düzenlemeye çalışır. ” Hukuk Başlangıcı. S.4-7.
“Sırf dini, yani insanın Tanrı ile olan ilişkilerine dokunan kaideler, EBEDİ ve DEĞİŞMEZ sayıldıkları halde, dinin dünya hayatını ilgilendiren, hukuki mahiyet arz eden kaidelerin zaman içinde doğan ihtiyaçlara göre değişebilir olması gerekir. Nitekim İslam dini, HÜKMÜN ZAMANA GÖRE DEĞİŞECEĞİ ESASINI KABUL EYLEMİŞTİR!”S.G.E. S.8
PS: Ülkemizde, son dönemlerde zaman değişse de, Arap emperyalizmine dayalı, ilkel çöl kabile hükümleri değiştirilmeden uygulamaya sokulmuştur.
Profesör Dr. Rahmetli Jale İpek te; Türk Medeni Hukuku adlı eserinin birinci cildinde:
“İnsan sosyal bir yaratıktır. Yaşamak zorunda bulunduğu toplum içinde, toplumsal hayatın düzenli olabilmesi için belirli bir düzenin ve herkesin kendisini uymakla zorunlu sayacağı Sosyal Düzen Kurallarının var olması bir zorunluluktur. Aksi halde cemiyet içinde bir keşmekeş, bir huzursuzluk hüküm sürer; bu da zamanla anarşiye müncer olur…
Hukuk kaidelerinin yanında cemiyet halinde cemiyet halinde yaşayan şahısların kendilerini riayetle mükellef oldukları sair bir takım içtimai kaideler daha mevcuttur. Bunlar bilhassa DİN, AHLÂK. Ve ÂDET kaideleridir.” S.1-3.
 Profesör Dr. Rahmetli Mukabil Özyörük, Hukuk Başlangıcı adlı eserinin 1-3’üncü sahifelerinde; Sosyal hayatı düzenleyen kuralları şu şekilde ifade etmektedir.
1-Din Kuralları:
            A-İnançlara ilişkin din kuralları,
            B-İbadete ilişkin din kuralları,
            C-Sosyal ilişkileri düzenleyen din kuralları.
2-Ahlâk kuralları,
3-Görgü kuralları,
4-Hukuk kuralları.”S.12                                                                            (Adabı muaşeret kuralları ve moda kuralları) Olarak ta görgü kurallarını ifade edebiliriz.)                                                                                                                   Önce Din ile karıştırdığımız şu ahlâkın tanımına bir göz atalım.
AHLÂK: Ç.İS.(Ahla: k) Arapça. Ahlâk, Hulk’un çoğulu.
1*-Bir toplum içinde kişilerin benimsedikleri, uymak zorunda bulundukları davranış biçimleri ve kuralları.
2*-Fel .belli bir toplumun belli bir dönemde bireysel ve toplumsal davranış kurallarını tespit eden ve inceleyen bilim:                                                   ”Din ve ahlâk eğitim ve gözetimi Devlet gözetim ve denetimi altındadır”. Ana madde: 3. iyi niyetli düzel huylar.
Ahlâkçılık-ğı: İs. Fel. Ahlâkı bir araç değil, bir amaç sayan öğreticilik, moralizm.
Ahlâki, s.Ahlâk kurallarına bağlı, bunlara uygun davranan kimse.
Ahlâksız: Ahlâk kurallarına uymayan. Mecazi: Dürüst davranmayan, kötü huylu, terbiyesiz.
Ahlâklı: Ahlâk kurallarına bağlı, bunlara uygun davranan kimse.”
Atatürk, K. ve Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türkçe Sözlük, s:30–31.

“Her şey Allah için mantığı,” “halk, hükümet ve egemen içindir”e gelip te dayanmıştır.” En büyük ibadet, Ululemre itaattir!” İnancı Müslüman toplumların bilinçlerine ve bilinçaltlarına yerleştirilerek, din ve Allah adına korkunç işkencelere katlanmalarına neden olmuştur. Öyle ya, zalimin cezasını öteki âlemde Allah verirmiş. 2.000.000.000.000 Türk lirasını sahtecilikle çalanın cezasını da mı Allah verecekmiş! Peki, bizim çalınan bu paramız ne olacaktır. 7.50TL.Çalanın cezasını veren mahkemelerimiz neredeler? Tüm Müddeiumumîlerimiz hayali Darbe planları ile mi meşguller!
Yeryüzünde ne varsa insan için vardır; çünkü kuralları koyan kurumları kendi lehine yaratan yalınızca insandır. Gücü elinde tutanlar ne yaparlarsa haklıdırlar.
”Suç ve Ceza’”daki Raskalnikov tipini iyice irdelemeliyiz! Tüm sosyal düzen kurallarını yaratan ve uygulayanlar da insanoğullarıdır.
Allah kavramı da, Ahlâk kuralları da ve Hukuk kuralları da düzenli ve herkese eşit olarak uygulanarak düzgün bir yaşam biçimi yaratmaya yöneliktir. Dünya yasamı gerçek yaşam olmasaydı, iyi ve insan gibi, kimseyi aldatmadan, kimsenin de ırzına geçmeden yaşayanlara armağanı cennet olmazdı. Çünkü hiçbir şeyin armağanı o şeyden büyük ve kıymetli olamaz.
Allah kavramının yaratılması ve cehennem ateşi, yasak olan şeylere yaklaşanlar için BİR CISS! İhtarıdır. Cennet, bu dünyada insan gibi yaşatılamayanların ağızlarına sürülmüş bir parmak baldır. Bir korku aracına döndürülen Tanrı ve din kavramı, yığınları korkusuzca ve kolayca sömürme aracına dönüştürülmüştür. Halk yığınları önce dinlere sonra da mezheplere bölünerek birbirine düşürülmüştür. Halkları soyup, soğana çevirerek, yenilmişlerin tüm bireylerini hayvan pazarlarında satmak bir Tanrısal iradeye büründürülmüştür. Satılanlar, içine düşürüldükleri bu durumun Kader denilen bir Tanrısal yazgının eseri olduğuna inandırıldıkları için sessiz ve çaresizdirler. Bu duruma itiraz ederek vaat edilen Cennet nimetlerini de kaybetme korkusuna inandırılmıştır.
Ahlâk kavramı da, çıkarcılar için araç olarak kullanılmaktadır. Buna ”Ahlâkın ahlâksızlığı” diyebiliriz. Ahlâk kurallarına uymamanın yaptırımı ayıplamadır. Ahlâksızlığın yaptırımı da başka birisine zarar verdiği için cezayı müeyyide olmaktadır. Bu davranış toplumlara göre değişiklik göstermektedir. Eskimolar, evlerine gelen erkek konuklara bir ahlâki uygulama olarak eşlerini taktim etme geleneği vardı.
Buşmenler’de altmış yaşına gelmiş olan babalarını bir ağacın üzerine çıkartarak ağacı sallamak suretiyle düşürüp öldürerek yeme geleneği ahlâki bir gelenekti. Bu kurallara uymanın ya da uymamanın Tanrı ile bir ilişiği de yoktur. 
”Allah kızar!” ”Allah sevinir!” Allah’ı insan karakterine uydurma eseridir, insanları korku ile terbiye etmeye yöneliktir.
Yaşlılarımızın ellerini öpmek, onlara yer vermek ve yardıma muhtaçlara yardım etmenin Allah ile bir ilgisi de yoktur. Bu davranışlarımız, biraz da kendi geleceğimizi düşünmemizin eseridir gibime geliyor.
İnsanların bu dünyada kardeşçe ve kavgasız bir ortamda yaşamlarını sürdürebilmeleri için konulmuş olan tüm sosyal düzen kurallarını araç olarak kullanan sahtekârlar hep var olmuşlardır. Din kuralları ve Tanrı inançları insanlara işkence yapmak ve kitle halinde öldürmek için de kullanılmaktadır.
16 Şubat 1600’ tarihinde, Roma’da yakılan Büyük Bilgin Rahmetli Bruno Giardano Tanrı adına yakılmıştır.
Ortaçağ Avrupa’sında 450.000 Kadının, Cadı suçlaması ile Tanrı adına yakıldığını da biliyoruz.
Hz, İsa: ”Öldürmeyeceksin mi, demiş. Hıristiyanlıkta Aziz mertebesine yükseldikten sonra, tekrar babalarının çok tanrılı dinine dönmüş olan Saint Avgustinus ”Öyle ise yakınız!” Buyruğunu Tanrı adına vermiştir.
Zavallı insancıklar ve Aydın bilim ve din adamları da Tanrı adına cayır, cayır yakılmışlardır.
Dinde Reform yaptığı söylenen Fransız papaz Kavlin de İspanyol bilim adamı Severyüs’ü Tanrı adına yakmaktan çekinmemiştir.
İnsanlar en sonunda hukuka sığınmışlardır.
Bu sefer de Hukuk suiistimal edilmiştir.
Kureyza Yahudi Kabilesinin tüm ergin erkeleri bir hakem kararı üzerine kesildiği gibi, geri kalanları da esir pazarlarında hayvanlar gibi satılmışlardı.
Jozef Stalin, birkaç aşağılık hâkim kanalıyla milyonlarca insanı öldürtmüştü.
Adolf Hitler de, bir sapık hâkim kanalı ile nice Ünlü ve Kahraman alman Mareşallerini öldürtmüştü.
Fransa’nın Maki Örgütündeki Milliyetçi ve Kahraman Fransız Gençleri de, Nazi Amanyasının uşağı, maskeli hâkim ve savcılardan oluşan mahkemelerde tek celsede ölüme gönderilmişlerdi.
Bizim tarihimizde de ibret dolu uygulamalar sayılamıycak kadar vardır.
Nemrut Kürt Mustafa Divan’ı harbi. D.Partinin Ünlü ceza hâkimi.
En sonunda da dünya tarihinde bir benzeri bulunmayan Silivri duruşmaları.
Birçok askeri mahkemelerde, başkan ve üyelik yapmış Emekli bir jandarma subayı ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirmiş bir hukukçu olarak, “bu kadar olamaz ve olmamalı!” Diyorum.
Hırs ve emir kulu olmak idealleri amaç olarak kullandırabilmektedir. Satılmış kimseler ve aydınlatılmamış kalabalıklar da bu oyunların aleti olmaktadırlar.
Hukuk ile Kanun karıştırılmıştır. Bir parlamentoda çoğunluğu ele geçirmiş olan bir lider, çıkarlarına uygun, evrensel hukuka uymayan tasarılarını da kanun haline getirerek akıllara ve vicdanlara sığmayacak eylemler yaratabilmektedir. Halk, bu uygulamaları hukuk uygulamaları sanmaktadır. Bunlar, şekle uydurulmuş, insan haklarına ve evrensel hukuk kurallarına sığdırılamayan aldatmacalardır. Uyduruk mahkemelerin kararlarına uyma zorunluluğu hukukun ön gördüğü alanlardan kaydırılmış olmaktadır. Devleti, hukuki kurallar sayesindeki yaptırım gücü amacından saptırılmış olmaktadır.
Halkın sığınacağı tüm sosyal düzen kuralları soysuzlaştırılarak yaşam alanı devlet yerine geçen suç örgütlerinin eline bırakılmaktadır.
Din, değişmez ve düzenlenmiş olduğu zamanda donmuş katı kurallar bütünüdür. Dine uymamanın cezası öteki âlem olduğu halde, bu dünyada da insanlığa sığmayan cezalar uygulanabilmektedir. Zinanın insanlık dışı cezaları çok ürkütücüdür. Zinaya recim cezası Tevrat’ın da ilahi! Emriyken, Hz. Davut Hititli General Uria’nın karısını gebe bırakarak, Generali öldürtebiliyordu. Uria’nın karısından nikâhsız doğan Oğlu Salamon da (300) Karısı ve (700) cariyesinin olduğunu Tevrat’ta övünerek anlatabiliyordu.
Osmanlı sarayında (1000) genç Cariyenin Padişahı Ruyu Zeminin koynuna girmek için sıra beklerken, bir kişi ile zina sucunu işlediği iddia edilenin hayâları kendisine yedirilerek öldürülüyordu. Arap İslam anlayışında da aynı kepazelikler din adına sürdürülüyordu.
Dini kurallar egemen olduklarında, her sosyal düzen kuralının içine de sızarlar.
Kadınların denize girmelerini deniz zinası suçuna sayarlar. Kadınlarımızın uygar ve çağdaş bir insan gibi giyinmelerini dini kurallara göre cezalandırılması gereken bir ahlâksızlık sayarlar.
Anap iktidara geldikten sonra, dini kurallar adına hurafeler hegemonyasında aniden patlamalar oluşmuştu. Zonguldak İmam-Hatip Lisesi din bilgisi öğretmeni de yeni bir Zina suçu yaratmıştı:
Bir erkek öğrencinin kalktığı sandalyeye oturan kız öğrenci zina suçu işlemiş olur’” - Bu söz söylendiğinde ben de Zonguldak’ta idim.--
                        İnsanlar geliştikçe her bilim dalında da baş döndürücü gelişmeler olduğu gibi, hukukta da büyük gelişmeler olmuştur. İnsanların çıkar ilişkilerinin çatışmış olduğu alanlara göre hukuk ta yeni kurallar ve yorumlarla donatılmıştır.
Tüm sosyal düzen kurallarının dinin içersinde gösterilmesi, ayrı, ayrı düzenlenememesi o zamanın bilgisinin eseridir. Eskiden Roma’nın önemini vurgulamak için güzel bir söz üretilmişti:
            “Tus la viya vanna Roma!” –Bütün yollar Roma’ya çıkar!—
            İnsanın yaratıcılığını yok sayarak tüm sosyal düzen kurallarını Tanrı inancına bağlarsak, her şey alt, üst olmuş demektir. O zaman da böyle bir toplum dünya yüzünde, önce söz sahipliğini yitirir, sonra da cumburlop tarihin çöplüğüne boylatılır.
            Uzun söze gerek kalmadığını gösteren bir örnek:
            İmam-Hatip çıkışlı bir Başbakanımız; Anayasa Mahkemesinin türban konusunda vermiş olduğu, çağa ve evrensel değerlere uygun kararı üzerine, kendisini Minberde sanarak:
            “Bu işe mahkeme ne karışır; bu konuda Ulemanın kara vermesi gerekir!” Buyurmuştu.
            Öyle ya; unun eleyememiş, eleği de yırtılmış yaşlıların kadına bakış açısı çağ dışına yöneliktir!
 Ya da iç ters açıdır!

Hiç yorum yok:

İzleyiciler

Blog Arşivi