24 Haziran 2013 Pazartesi

1064/MİLLİ İRADEYE SAYGI MİTİNGİYMİŞ!HAYRET!


   TC.

OSMAN TÜRKOĞUZ


İzmir; 24 Haziran 2013

 

 MİLLİ İRADEYE SAYGI MİTİNGİYMİŞ!

                   HAYRET!

TÜRK ULUSUNUN önünde ve elinde, 17 kere değiştirilse de, 1982 Referandumundan %92,07 oyla kabul edilmiş bir anayasa vardır. Bu Anayasamızın doğrultusunda kabul edilmiş olan Siyasi partiler ve Seçim kanunlarına göre de yapılmış sayısız Genel Seçim vardır. AKP İktidarı bu Anayasamızın güvencesinde iktidar olmuş ve bu Anayasamıza göre de, tüm ulusumuzun ve tüm dünyanın gözü önünde, Anayasamızı, Atatürk Devrimlerini,üniter yapımızı koruyacağına and içmiştir.Anayasamız ve bu Anayasamıza göre de oluşturulmuş,Yasama,Yargı ve Yürütme erkleri ve devletimizin tüm kurum ve kuruluşları BİRER MİLLİ İRADE ÜRÜNÜDÜR!

         Anayasamızın Çağdaşlığımızı ve Atatürk devrimlerini koruyan kırmızı çizgileri yasalarla da korunma garantisi altına alınmasına rağmen,pervasızca ve haince saldırıları eylem ve örgütlenme haline sokularak sürdürülmüştür.Türkiye Cumhuriyetinin tüm Çağdaş ve Atatürkçü kaleleri ;TBMMECLİSİNDE içilen And’a ve Türk Ulusu adına kara verecek Yargı Erkine rağmen fütursuzca işgal edilmiş,Komutanlar,Aydınlar ve Vatanseverler,özel mahkemeler ve uyduruk delillerle tutuklanmıştır.Anayasa Mahkemesi,iktidarda bulunan AKP’Yİ “İRTİCANIN ODAK NOKTASI” SAYMIŞTIR!  BU KARARI OLUŞTURAN TÜM YARGIÇLAR DA SÜRÜLMÜŞTÜR!

         Delikten süpürülmek korkusu Sayın Bay R.Teyyip Erdoğan’ın mantıki ve objektif düşünme düzenini de bozmuştur!Çok acele bir ruh kliniğine yatırılması gerekmektedir.”Onlar bir milyon Twitter atsalar da bizim bir bismillahımız onları karşılamaya yeter!”Bu söz;değil bir

 Başbakanın ağzına normal bir insanımızın ağzına yakışır mı?Hani Birkaç gün içinde Suriye halkının Ulusal İradesiyle seçilen Beşar Esat’ı devirecekti?Acaba bu işe Bismillahsız mı başladı!

         “Evlerinize üç Hilalli Osmanlı Bayrağını asarsanız seviniriz!”Cehaletin böylesi görülmemiştir.Türkiye Cumhuriyeti Beyaz Ay-Yıldızı Al Bayrağını Osmanlı’dan miras olarak almış,iki sefer değişen  Bayrak Kanunu ile VASIFLARI BELKİRLENMİŞ VE ANAYASAMIZDAKİ YERİNİ DE ALMIŞTIR.Osmanlının resmi Devlet Bayrağı bugünkü bayrağımızdır.

“Osmanlı bayrağı terimi, Osmanlı Hanedanlığı'nın yönetimdeki sultanları tarafından kullanılan her hangi bir bayrağa referans olur. Osmanlı İmparatorluğu'nun varlığı süresince çeşitli bayraklar kullanıldı. Ve sultanlar ayrıca devletin farklı kutlamalarında farklı kişisel bayrak kullanıyordu. Osmanlı İmparatorluğu'nun bu sosyal karışım ve politik organizasyonundan dolayı, 1844 yılına kadar onun tarihi içinde tek bir bayrağı yoktu. 1844 yılında şimdiki Türk bayrağı 1793–1844 Osmanlı Donanması bayrağından esinlenerek Tanzimat reformunun bir parçası olarak resmi Osmanlı bayrağı yaratıldı. Bu bayrak halen Türkiye Cumhuriyeti'nin bayrağı olarak kullanılmaktadır. Bayrağın geometrik özellikleri 1936 yılındaki Türk Bayrağı kanunu ile yasal olarak standardize edildi.

İmparatorluğun ileri yıllarında ay ve yıldızlı bayrağın kullanımı (beş köşeli yıldızlı) fotoğraflar ile iyice belgelendi. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu (Türkiye Cumhuriyeti) ileri dönemindeki bayrağının Ay-Yıldız olarak isimlendirildiğinin devlet kayıtları vardır.

Osmanlı İmparatorluğu, Sultan Birinci Abdülmecit tarafından (1839 – 1861 yılları arasında) yönetilirken yapılmış ve Osmanlı İmparatorluğunun ilk resmi bayrağı olarak kabul edilmiştir. 1844 yılında yapılan Osmanlı İmparatorluğu bayrağı ile Türkiye Cumhuriyeti bayrağı neredeyse aynıdır.”

OSMAN TÜRKOĞUZ                                                             


İzmir;26 Haziran,2008              

 

BAYRAK; TÜRK BAYRAĞI, BAYRAĞIMIZ.(1)

 

         Ulusal Bayramlarımızda, Ulusal Günlerimizde, ULUSUMUZUN KADERİYLE ilgili Gösterilerimizde ve Gurur verici bir başarımızın kutlanmasında; ellerimizde Türk Bayraklarıyla Meydanları doldururuz. Şehitlerimizin tabutlarının üzerine Türk Bayrağı sereriz. Mezarlığa giden yolları, Türk Bayrakları ile APAL ederiz. Evlerimizin ve iş yerlerimizin pencerelerinden Bayraklarımızı sarkıtarak, sevincimizi ve Ulusal Coşkumuzu dile getiririz.

Türk Bayrağı ile caddelerimizi ve meydanlarımızı doldurduğumuzda, her türlü yapay farklılıklar da, kendiliğinden ortadan kalkar.

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN tanımına bürünürüz: ”Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı yapan TÜRKİYE HALKINA, TÜRK MİLLETİ DENİR,”

Aynı ruhu ve aynı düşünceyi taşıyan tek insan olurda meydanları doldururuz.

Ülkemizde; hiç kimse alınmasın; sağda salaklar, ortada malaklar, solda da solaklar kendi türkülerini çığırmaktadır.

ATATÜKÇÜ geçinen bizler de, ”ne olacak bu memleketin hali” türküsü söyleyerek, kurtarıcı beklemekteyiz.

30 Ekim,1918’den sonra, kurtarıcı bekleyen Türk İnsanı’na kurtuluşun kendi elinde olduğunu göstererek, Türkiye Cumhuriyetini kuran Gazi Mustafa Kemal’den ders te almış değiliz.

Bayrakla bütünleşen, ”NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE,” diyen Türk Toplumu’nun söylemek istediği şeyi de anlamış değiliz.

Ellerinde Türk Bayrağıyla, yüzlerine işledikleri Türk Bayrağıyla sokaklarımızı AL’A boyayan insanlarımızı ve Türk Bayrağı üzerinde, Şükür Namazı kılan Gençlerimizi görünce, derin düşüncelere daldım. Sizlere de, bu düşüncelerimden kırıntılar sunayım dedim.

         Çift Davullu Düğün geleneğimiz, neredeyse kalkmak üzere. Yörük köylerimizdeki Gençler Odası geleneğimiz de unutuldu, gitti. Çok küçük yaşlardaydım; çift davulların, köyümüzü inlettiği bir gece; ANAM beni düğün alanına götürmüştü. Meydan, lükslerle ve fenerlerle aydınlatılmıştı. Meydan’ın orta kenarında Efe Başı oturmuştu; arkasında, Palalı bir muhafızın dimdik beklediği, Köy Sancağı dalgalanmaktaydı. Aniden çıkan bir rüzgâr, bu sancağı devirmişti. Gençler telaşla ayağa fırlamış, orada toplananlar çığlık atmaya başlamışlardı. Davullar ve Zurnalar susturulmuş; nereden ve nasıl bulunup getirildiğini kimsenin bilemediği bir Koç, Bayrağın devrildiği yere yatırılıp, kesilmişti. Bu işlem bittikten sonra da; Eski Muhafız, Efe Başı tarafından azledilerek, yerine yeni bir Muhafız görevlendirilmişti. Ne olup bittiğini anlayamamıştım.

Rahmetli Anacığım: ”Yavrum Osman’ım, bu Türk Bayrağını Cavırlar böyle yerlere yatırmışlardı. Mustafa Kemal Paşa, milletin önüne düşerek, binlerce şehit pahasına Bayrağımızı yerden kaldırdı, bizi de esirlikten kurtardı.” dediydi.

O anda, MUSTAFA KEMAL, BAYRAK, HÜRRİYET ve VATAN kelimeleriyle bütünleşmiştim. Çok sonraları; bölücü bir siyasi parti’nin Ankara’da yapılan genel kongresinde, tavandan sarkıtılan bir Türk Bayrağı fırlatılarak yere atılmıştı. Bu manzara karşısında, Başbakan Mesut Yılmaz’ın sesi ve soluğu kesilmişti.

Yaşlı bir Yörük’e takıldım. Aldığım yanıt, suratımda bin şamar olarak patladı: ”Siz ne diyorsunuz Beyim? Koç kurban etmek ne kelime. Biz, O ALBAYRAK UĞRUNA koç gibi Delikanlılarımızı kurban ediyoruz, KURBAN!”

         Gelibolu Şehitliğinde yangın çıkmış; muharebe mevzilerimiz yanmış. Yedi sene önce çıkan orman Yangını’nı söndürmek için hayatını veren Orman Bölge Müdürü’nün babasının evinde çıkan yangın, tüm evi yaktığı halde, Türk Bayrağı ve şehidimizin fotoğrafı yanmamış.

Buna ne buyrulur?

         Besençon şehrinde; Yaşlı bir Ermeni’nin evine giden Türk Öğrencilerini bir sürpriz karşılamıştır. Türkiye ile ilgili anılarla dolu odaya, Türk Bayrağının altından geçilerek girilmektedir.

Bizleri Basel Şehrine davet eden eski Osmanlı Vatandaşı Garabet; adres olarak:” Kime, Türk Garabet derseniz, benim Mağaza’nın adresini size verir.” Demişti.

Çıktığımız yokuşun sol tarafında bulunan Büyük bir Halı Mağazası’nın camekânında Büyük bir Türk Bayrağı asılıydı. Bir Garson Kıza: ”Türk Garabet” der, demez; Kızcağız, önümüze düşerek, mağazanın yerini tarif etmişti.

KIZILTEPE J.Alay Komutanlığı sancak subaylığına Rum Asıllı J.Atğm’ini atamıştım. Ailesini KIZILTEPE’YE çağırdıydı. Alay Sancağımızı dışarı çıkarırken ve yerine alınırken; J.Asteğmeni KARAGÖZOĞLU ve ailesi hıçkıra, hıçkıra ağlamışlardı.

         Bugüne kadar, kimlere Türk Bayrağı hakkında ne sorduysam doğru ve doyurucu bir yanıt alamadım.

         —1936 tarihli Bayrak Kanunu değişti. Hâlâ, ”Türk Bayrağı mutlaka YÜNDEN imal edilir”, diyenlerimiz var. Yeni Bayrak Kanunumuzun, 22 Eylül 1983 kabul edilerek, 24 Eylül 1983 tarihli R.G.’ de yayımlandığını anlatıp, 25 Ocak, 1985 tarihli TÜRK BAYRAĞI TÜZÜĞÜ’NÜ okuyorum.

Anayasa Kitapçığının arkasında yazılı.

           —Türk Bayrağı’nın geometrik çizimini bilen var mı? Fransız ve İtalyan öğrenciler, kendi bayraklarının geometrik çizimlerini, gözleri kapalı yapabiliyorlar. Nereden mi biliyorum, apaçık gözlerimle gördüm.

Sancak; Silahlı Kuvvetlerimizin onur timsalidir. Törenlerde, kendisine tören düzenlenenleri eğilerek selamlar. Bayrak, Ulusumuzun onurunu temsil ettiği için eğilmez.

         1977 Genel Seçimlerinden sonraydı;  bir ayağı Hıra Dağında olan; Tanrı Dağlarında at koşturan, Anadolu’da Mehter adımlarıyla yürüyen Rahmetli Türkeş, Başbakan Yardımcısı olmuştu.

Kara Kuvvetleri Komutanı Rahmetli Namık Kemal Paşa ile sınıf arkadaşı oldukları için araları gayetle iyiydi.

Birden bire; Komuta etmekte olduğum J.Alayı’na Üç Hilalli Osmanlı Kadırga ve Kalyonları’nın tıpkıbasım fotoğrafları geldi.

Bu fotoğrafların kışlaların münasip yerlerine asılmaları emrini de aldık.

Becerikli bir Asteğmeni görevlendirerek; bir gece içinde, üç hilalleri silip, tüm Osmanlı donanmasının Kalyon ve Kadırgaları’nın bayraklarını AYYILDIZLI hale soktuk.

Bir Büyük Komutanım bana çok kızmış, notumu düşürmüştü.

Ulusal sembollere bir siyasi parti sahip çıktığında;  o ulusal sembol, ulusallığını, saygınlığını yitirerek bir siyasi parti’nin amblemine dönüşürdü.

Eskiden; öğrenciler için hazırlanan defterlerin arka kapaklarında güzel yazılar ve şiirler olurdu. Tüm kırtasiyecileri dolaştım, üşenmeden böyle bir defter aradım. Defterin arka kapağında, Rahmetli Orhan Şaik Gökyay’ın BAYRAK ŞİİRİ bulunsun. Bir kırtasiyeci: ”Beyefendi, ben uzun süredir kırtasiyecilik yaparım; bu gelenek kalkalı çok oldu, boşu boşuna yorulmayınız:” dedi.”

Şimdi anladım, tarikatların, Fethullah Gülenlerin, Norslu Saitlerin, TAKİYYECİLERİN, Arap Bülbüllerinin başımıza neden musallat olduklarını. ”Dağa, Taşa Ne mutlu Türküm Diyene “ basitliğini yazdılar diyen AG’NİN , ”NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE “diyenin köşküne nasıl gelip oturduğunu.

Bir genç: ”Beyefendi Amca, AG. Kimyada gümüşün simgesidir”, dedi. “Doğrudur Beyefendi oğlumuz, RTE’NİN simgesi altın sayıldığına göre; Noter olarak Çankaya’ya atadığının simgesinin de gümüş olması mantıklıdır.”

Dedim.

Türk Toplumunun Türk Bayrağı ile bütünleşmesi; tüm problemlerimizin, bu Bayrağın altında ve bu Bayrağın temsil ettiği onurlu mücadele ile çözümlenebileceğinin işaretidir.

Gözleri görmeyenler, kulakları duymayanlar, akılları Ortaçağa takılıp kalanlar, uyudukları gaflet uykusu ile BU ONURLU HALKI uyutma sevdasından vazgeçsinler. Şimdi, bunlara seslenmek istiyorum:

         -İhaleye Fesat karıştıranlar,

         -Pirinç, nohut, Şeker, yağ ve en sonunda, Karpuz dağıtarak Seçme İradesine fesat karıştıranlar,

         —Öze yönelen, insanın özünü güzelleştiren İslam Dinini şekle, bir bez parçasına indirgeyerek, DİNİMİZE Fesat karıştıranlar,

          —Anayasamızın (102)  inci , (23) üncü ve (138) inci maddelerine Fesat karıştıranlar,

         —Yüksek Yargımızın kesinleşmiş kararlarını AİHM’’YE şikâyet ederek Türk Bayrağı’nın temsil ettiği ONUR’A Fesat karıştıranlar,

         —Türkiye’de, Müslüman çoğunluk ta dini inanç özgürlüğünü kullanamamanın sıkıntısı içersindedir,” diyerek, Türkiye’nin onuruna Fesat karıştıranlar,

            —Bağımsız Yargımıza, Ulusumuzun Onuru Türk Silahlı Kuvvetlerine, Öğretim Sistemimize, Çağdaşlığa, LAİSİZİM’E ve tüm ülkemize Fesat karıştıranlar! Kendi Fesadınızın kurbanı olacaksınız. ”Aklınızı başınıza alınız,” desem, boşuna gayret olur. Çünkü hafızalarınız ortaçağda kalmış. Bana, ne yapıyorsunuz? Demeyiniz; çünkü ben, Türk Bayrağı’nın onurunu savunuyorum.

Bir ulusun bireyleri, tüm kurum ve kuruluşları, hükümetleri, silahlı kuvvetleri, parlamentosu başını dik tuttuğu sürece, o ulusun bayrağı yükseklerde dalgalanır. Böylece de, o ulusun onuru korunmuş olur.

         -Evlerine yiyecek alamayanlara, dağıtılan Bulgur, Kuru Fasulye, Nohut ve Şeker ile oy alanlar; sizi iktidara getiren  MİLLİ İRADE değil; AŞURE İRADESİDİR.

                                         BAYRAĞIM.

         Ey! Mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,

         Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü

         Işık, ışık; dalga, dalga bayrağım,

         Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım

         Sana benim gözümle bakmayanın, mezarını kazacağım.

         Seni selamlamadan uçan kuşun yuvasını bozacağım.

         Dalgalandığın yerde, ne korku, ne keder,

         Gölgende, bana da, bana da yer ver.

         Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar,

         Yurda Ay-Yıldızının ışığı yeter.

         Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün,

         Kızıllığında ısındık.

         Dağlardan çöllere düşürdüğü gün,

         Gölgene sığındık.

         Ey! Şimdi süzgün, rüzgârda dalgalı,

         Barışın güvercini, savaşın kartalı,

         Yükseklerde açan çiçeğim,

         Senin altında doğdum,,

         Senin dibinde öleceğim.

         Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim,

         Yeryüzünde yer beğen,

         Nereye dikilmek istersen,

         Söyle, seni oraya dikeyim.

                                                                                                                                                                                             

                     CUMHURBAŞKANI FORSU

         Türk Bayrağı Yönetmeliği’nin (28) inci maddesi- “Cumhurbaşkanı forsu, (EK:4) te gösterilen ölçülere uygun olarak yapılır. Forsun sol üst köşesinde yer alan güneş ve yıldızlar sarı renklidir. Cumhurbaşkanının ikametgâhında, ziyaret süresince bulunduğu yerde, Bayrak direğine çekilir, gece ve gündüz çekili kalır, makam odasında çalışma masasının sol gerisine konur, içinde bulunduğu arabanın sol önünde, tepesinde ay yıldız bulunan kromajlı direğe çekilir.”

Benim soracağım soru bu yazdıklarım değildir. Bugüne kadar, bir Allah’ın kulunun bu sorunun yanıtını merak etmiş olduğunu göremedim. Belki de, ben, merak etmeyenlere rastlamışımdır.

Şans bu; senelerdir Milli Piyango Bileti alıyorum; büyük ikramiyeye rastlayamadım, büyük ikramiye yok mu deneyim!” Yoksa Firdevs’inin Gazneli Mahmud’un Sarayı’nın duvarına yazdığı dörtlüğü mü okuyayım? Soruyu ben sorup, izninizle de, ben yanıtlayacağım.

Profesör Dr. Çeçen Yıldız’ın yayımlanmış bir kitabı var. ”Tarihte Kurulmuş Türk Devletleri. ”Bu kitaba göre (114) devlet kurmuşuz. Bunlardan (16) tısını birer yıldız sembolle, Cumhurbaşkanı Forsundaki, GÜNEŞ’İN etrafına yerleştirmişiz. Bu yıldızlar, hangi Eski Türk Devletlerini temsil ediyorlar?

Bendeniz, bunu bilmek zorunda olduğuma inanıyorum. Bunu Mustafa Kemal ATATÜRK yaptığına göre, bundan bir ders çıkarmamızın gereğine inanıyorum. Yanımda hiçbir evrakım da yok. Bir iki yanlış yaparsam affımı dilerim:

         1-Büyük Hun İmparatorluğu,

         2-Asya Hun İmparatorluğu,

         3-Ak Hun İmparatorluğu,

         4-Avrupa Hun İmparatorluğu,

         5-Avarlar İmparatorluğu,

         6-Gök Türk İmparatorluğu,

         7-Kara Hanlılar devleti,

         8-Uygur devleti,

         9-Herzem Şahlar Devleti,

         10-Büyük Timur İmparatorluğu,

         11-Babür İmparatorluğu,

         12-Altınordu Devleti,

         13-Gazneliler Devleti,

         14-Büyük Selçuk İmparatorluğu,

         15- Anadolu Selçuklu devleti,

         16- Osmanlı İmparatorluğu.

          GÜNEŞ’TE, TÜRKİYE CUMHURİYETİ’Nİ temsil etmektedir.

         Sayın Bay Recep Teyyip Erdoğan Beyimiz; Türk Ulusunun ulusal iradeleriyle oluşturduğu kutsal değerlerimizi HEZEYANLARA VARAN GÜRLEMELERİYLE YIKMAK İSTEMEKTEDİR.Tezelden tedavisi gerekmektedir.Kuru kalabalıkların ıslatılan Gençlerimiz karşısında değerleri yoktur!

 

        

        

        

           

 

 

 

 

  •  

 

 


                  

                                                                                    

 

             

1063/KAYPAKLIK USTALIK DEĞİLDİR A USTAM!


                  

          TC                                                                                                                    Osman Türkoğuz


İzmir; 25 Haziran 2013

                   KAYPAKLIK USTALIKDEĞİLDİR!

Bildiğiniz gibi; Büyük Politika ve Büyük Bölme ustamız Sayın Recep Teyyip Erdoğan,”Beni aman deliğesüpürtmeyin!”Mitinglerinden birisinde,Sincan’da Milli Hareket Partisinin Amblemi olan Üç Hilalli Bayrağı da açtırarak onlarında bu mitinge ortak olduğu mesajını vermek istemişti.Bu ahlaksızlığı yutmayan Bay Devlet Bahçeli de hakaretamiz sözler söyleyerek dava açacağını bildirmişti.Büyük ustamız ve Çatma Davaların Başsavcısı Sayın Recep Teyyip Erdoğan,evini Türk Bayrakları ve Üç Hilalli Bayraklarla süslettikten sonra Erzurum’da da:

       “Üzerinde başka işaret bulunan Türk Bayraklarını evinize asmayın. Osmanlının bayrağı olan Üç Hilalli bayrağı asarsanız sevinirim!” Buyurmuştu! Bilgisizlik ancak ve ancak bu kadar olur! Daha önceki Türk devletlerinin bayrakları olduğu halde Osmanlıda bayrak mefhumu gelişmemişti. Üç Hilalli Bayrak,Osmanlı Donanmasının Flamanlarından birisiydi.Osmanlı Devleti Gülhane Fermanından sonra;Batılılar ve diğer devletler gibi ulusal bir Bayrak yaratma işine girişti.1389’da,KOSOVA Meydan Muharebesi sahasında geceleyin şehit kanları üzerine Ayın ucuna gelen yıldızın görüntüsü düştü masalı ile Türk Bayrağı bezlere işlenmişti.Aslı da Gök Tanrı inancına dayanmaktadır.1844 senesinde de,Birinci Abdülmecit bugünkü Bayrağımızı Osmanlı devletinin Bayrağı olarak kabul etti.Cumhuriyet kurulduktan sonra;Gök Bayrak fikri ortaya atıldı.Devletin devamlılığı ilkesinden hareketle  Beyaz Ay-Yıldızlı Albayrak Türkiye Cumhuriyetinin de Bayrağı oldu.1936 senesinde de Türk Bayrağı Kanunu ile de özgünleştirildi ve Halkımızın onayından geçen 1961/1982 Anayasalarımıza da girerek,Türk ulusunun Ulusal İradesinin onayını da almış oldu!Daha sonraki değişiklik ile de bazı yenilikler getirildi.

       Hukuk yaratma hünerini Silivri’de gördüğümüz Bay Teyyip Beyimiz;Milli Hareket Partisinin Amblemini Türk Bayrakları listesindenmiş gibi göstererek Başsavcısı olduğu Yüce Türk Adaletini yanıltacak!Kaypaklık Ustalık değildir ey aklı kulaklarında olanlarımız!

 

 

 

 

23 Haziran 2013 Pazar

OSMAN TÜRKOĞUZ: 1062/MİLLİ İRADE ÜZERİNE SERENAT!

OSMAN TÜRKOĞUZ: 1062/MİLLİ İRADE ÜZERİNE SERENAT!:   OSMAN TÜRKOĞUZ TC.osmanturkoguz@gmail.com İzmir;22 Haziran 2013                                   MİLLİ İRADE ÜZERİNE S...

22 Haziran 2013 Cumartesi

1061/KAHRUMAN VE MUZAFFER POLİŞSLERİMİZ!


/             TC.

OSMAN TÜRKOĞUZ


İzmir;22 Haziran 2013

 

         “Eli kanlı, zalim bir Despotun emrindeki askerler kuldur; kendi halkının emrindeki askerler de Büyüktür!”Yüzbaşı Alfret de Vıgny(1797/1863)Askerliğin Kulluğu ve Büyüklüğü.

                   KAHRUMAN VE MUZAFFER POLİSLERİMİZ!

         Gönüllerinde Türklük, Vatan, Cumhuriyet, Özgürlük ve Atatürk sevgisi bulunan; ellerinde de Türk Bayrağı taşıyan Çağdaş ve Uygar Türk Gençliğine karşı Sayın Recep Teyyip Erdoğan ve emperyalizm adına büyük bir zafer kazanan polislerimiz,çarşı esnafı arasında bir anket/sormaca /yapmış!Bu davranış,vicdanlarındaki suçluluk duygusunu yatıştırmak için yapılmış kanısındayım!Soru şu:”

         “Gezi Parkı Eylemlerinde; bizden mi rahatsız oldunuz, Eylemcilerden Mİ?”

         Bu, Türk Ulusunun onuruna Lâyık eylemler,hepimiz adına ve Türk ulusuna giydirilmek istenilen papaz Cübbesine!Karşı yapıldığından,aklım ve yüreğimle ve de Türklük bilincimle bu eylemlerin içinde bulunduğumdan ol soruya yanıt vermek durumundayım

1-Devlet  Hizmetinden Başsavcı Sayın  Recep Teyyip Erdoğan’ın emir ve hizmetine geçen; kendi insanlarını ve yabancı konukları ve Çarşı Esnafını, Biber gazı,tazyikli su,tekme,çivili sopa,taş ve kiremit 9parçası ile bir iyice döverek Atatürk’ün Bursa Nutkunda tarif ettiği polise örnek oldunuz!Anayasamıza ve yasalarımıza aykırılığı Ayyuka çıkan  bir Siyasi Partiye hizmet etmenin onurunu Türkiye Cumhuriyetine hizmet etmenin onuruna tercih ettiniz! “İnsanlara eşit işlem ve eşit davranış sergileme yeminine dört elle sarılarak Yaşlı, Genç,Kadın,Erkek çocuk ayırımı yapmadan  gazlayıp,  coplayarak!Usulsüz ve kanunsuz emrin kulu olduğunuzu tüm dünyaya karşı kanıtladınız! Bu işlemlere muhatap olan bizler bunlarda da bir kusur göremedik! Çünkü sizler Ubudiyetlik görevini yerine getirdiniz!

         2-Eşekli Adalet Hâkimlerinin de Bursa Nutkunda tanımı yapılanlar olduğunu;”Şeriat gelse bile, Kadı olarak görevimi yaparım!”Mantığının hayata geçirildiğini de gördük!

         3-Türk Gençliğinin de Atatürk’ün Bursa Nutkunda özlemini çektiği Türk Gençliği olduğunu gördük! Yalınız:Cop,taş,tekme ve  mermi ile vurulduklarında acıdan bağırmalarından çok rahatsız olduk!Aztek Kıralı Montezuma ateşte bağırdı mı!Bir de bir boş kovanlar vurularak ölmeleri bizleri rahatsız etti!Kahraman bir polisimizin Bir Metreden yüzüne Biber gazı sıktığı Hanımımızın bu eylem nedeniyle elbisesinin kızarmasını da Devlete karşı bir protesto olarak algılayıp üzüldük!Sayın Polislerimiz,yapmış olduğunuz bu insanlık dışı davranışlarınızdan sizler üzülmediniz mi?Bu hareketlerinize Vandalizm denilmezse neye Vandalizm diyelim!

         Bu iktidarın Valisi bile yalan söylerse,kime inanalım!

Kordon Esnafı’ndan Vali’ye yalanlama!

20 Haziran 2013
Açıklama:
                    http://egedesonsoz.com/haber_resim/2132132213231213213321231231.jpgVali Toprak eylemcilere esnaftan şikâyet aldıklarını bildirerek çadırları kaldırmaları gerektiğini söylemişti.
Kordon İşadamları Derneği Başkanı Şanlı ise “Şikâyet etmedik hatta işletmelerimizi açtık, hiçbir esnaf ‘gidin’ demedi” diye konuştu.
Fatih YAPAR / EGEDESONSÖZ – Kentte günden Kordon’a yapılan şafak baskını…
İzmir Valisi Mustafa Toprak, Gündoğdu’ya Gezi Parkı eylemcileriyle yaptığı zirvede Kordon esnafından şikâyet aldıklarını, görüntünün kent turizmine ve EXPO’ YA zarar verdiğini bildirerek çadırların kaldırılmasını istemişti.
Eylemcilerin karşı çıkması sonucu yapılan şafak baskınıyla çadırlar toplandı, çok sayıda eylemci gözaltına alındı.
Bu flaş gelişmenin gölgesinde Kordon İşadamları Derneği Başkanı AK Partili Ömür Şanlı’dan önemli bir açıklama geldi.
Ömür Şanlı, Vali’nin şikâyet açıklamasına karşı çıkarak kesinlikle kurumsal olarak hiçbir kurum ile temasta bulunmadıklarını söyledi.
İŞLETMELERİMİZİ AÇTIK, ‘GİDİN’ DEMEDİK!
Şanlı, “Biz Vali Bey ile bir araya gelmedik.
Derneğimiz tüzel kişilik olarak ne emniyetten ne de valiliğin ilgili kurumlarından bir talepte bulunmamıştır.
Bir toplantımız ve görüşmemiz de olmadı.
Zaten görüşseydik bunu kamuoyuna açıklardır.
Bu zamana kadar yapılan eylemlerde esnafımız katılımcıların birçok ihtiyacını karşılamıştır.
Çadırlarda kalan ve orada yaşayan insanlara işletmelerimizi açtık.
Tuvalet ihtiyaçlarını rahatlıkla karşıladılar.
Kimse onlara ‘çıkın, gidin’ demedi.
Biz, sadece süreci yakından izledik.
Alınan tedbirler, önlemler ve son yapılan müdahale valilik ve emniyetin inisiyatifindedir.
Bizimle uzaktan yakından alakası yoktur”
dedi.


 

 

Kordon Esnafı’ndan Vali’ye yalanlama!

20 Haziran 2013
Açıklama:
                    http://egedesonsoz.com/haber_resim/2132132213231213213321231231.jpgVali Toprak eylemcilere esnaftan şikâyet aldıklarını bildirerek çadırları kaldırmaları gerektiğini söylemişti.
Kordon İşadamları Derneği Başkanı Şanlı ise “Şikâyet etmedik hatta işletmelerimizi açtık, hiçbir esnaf ‘gidin’ demedi” diye konuştu.
Fatih YAPAR / EGEDESONSÖZ – Kentte günden Kordon’a yapılan şafak baskını…
İzmir Valisi Mustafa Toprak, Gündoğdu’ya Gezi Parkı eylemcileriyle yaptığı zirvede Kordon esnafından şikâyet aldıklarını, görüntünün kent turizmine ve EXPO’ YA zarar verdiğini bildirerek çadırların kaldırılmasını istemişti.
Eylemcilerin karşı çıkması sonucu yapılan şafak baskınıyla çadırlar toplandı, çok sayıda eylemci gözaltına alındı.
Bu flaş gelişmenin gölgesinde Kordon İşadamları Derneği Başkanı AK Partili Ömür Şanlı’dan önemli bir açıklama geldi.
Ömür Şanlı, Vali’nin şikâyet açıklamasına karşı çıkarak kesinlikle kurumsal olarak hiçbir kurum ile temasta bulunmadıklarını söyledi.
İŞLETMELERİMİZİ AÇTIK, ‘GİDİN’ DEMEDİK!
Şanlı, “Biz Vali Bey ile bir araya gelmedik.
Derneğimiz tüzel kişilik olarak ne emniyetten ne de valiliğin ilgili kurumlarından bir talepte bulunmamıştır.
Bir toplantımız ve görüşmemiz de olmadı.
Zaten görüşseydik bunu kamuoyuna açıklardır.
Bu zamana kadar yapılan eylemlerde esnafımız katılımcıların birçok ihtiyacını karşılamıştır.
Çadırlarda kalan ve orada yaşayan insanlara işletmelerimizi açtık.
Tuvalet ihtiyaçlarını rahatlıkla karşıladılar.
Kimse onlara ‘çıkın, gidin’ demedi.
Biz, sadece süreci yakından izledik.
Alınan tedbirler, önlemler ve son yapılan müdahale valilik ve emniyetin inisiyatifindedir”


 

        

 

18 Haziran 2013 Salı

1060/NEDEN İLLE DE TOPÇU KIŞLASI!


                      TC

OSMAN TÜRKOĞUZ


İzmir;16 Haziran 2013

 

NEDEN TOPÇU KIŞLASI ISRARI!

Önce hainler diriltilmeye çalışıldı; sıra ihanet ve işkence yuvalarının diriltilmesine geldi. Tarihin çöplüğünden medet umanların yeri Tarihin Çöplüğüdür. Bu böyle biline;Ulusumuzun alnına sürülmek istenilen kara lekeler Türk Gençliğince siline!

 
TOPÇU KIŞLASI ISRARI NEDEN?      Mustafa ACER          16 Haziran 2013
Topçu Kışlası 1780 yılında yığma taştan yapılmış, hiçbir mimari özelliği olmayan bir yapı. Bu yapı harap ve dökük bir durumda iken çevrenin görüntüsünü bozduğu için 1940 yılında da yıkılmış. Yerine “Taksim top sahası” yapılmış ve bir süre stadyum olarak kullanılmış. Daha sonra da gezi parkı olarak düzenlenmiş. Şu anda ağaçlardan başka, düzenli bir park haline getirilmemiş olması İstanbul Büyükşehir Belediyesinin kusurudur. Böylece Gezi Parkını bakımsız bırakma amacının; Topçu Kışlası yapılmasına zemin hazırlamak olduğu anlaşılmaktadır.
Peki! AKP nazarında Topçu Kışlasına neden özel bir değer veriliyor?
Topçu Kışlası tarihte iki önemli kara leke taşımaktadır.
1)      Topçu Kışlasında yerleşmiş alaylı bir çavuş önderliğinde, zamanın hükümetine ve padişaha başkaldıran bir gurup asi, 31 Mart 1909’da “Şeriat isterük” nidaları ile isyan çıkarmış, her tarafı yakmış, yıkmış, Millet Vekillerini ve okullu askerleri öldürerek, her yeri talan etmişti. Bu isyanı Selanik’ten gelen Mahmut Şevket Paşa komutasındaki Hareket Ordusu 10 Mayıs’ta bastırabilmişti.
2)      Topçu Kışlası; 1919 – 1922 İstanbul’un işgal yıllarında; İngiliz birliklerinin karargâhı olarak kullanılmış ve Millici Türk aydınlarına işkence yapılan bir merkez olmuştur. EK:16 Mart 1920’den sonra; Osmanlının Birinci Topçu Kışlası MAC MAHON adı ile İşkâl Kuvvetlerine tahsis edilerek, Türk Vatanseverlerine işkence yapılan bir ihanet yuvası haline sokulmuştur! Ostüzü.
Bu nedenle mi AKP; Topçu Kışlasını canlandırıp, tarihin kara lekesini ortaya çıkarmak istiyor. Eğer AKP bu şekilde tarihe sahip çıkıyorsa, buyurun size Topçu Kışlası gerçeği.
Bir de çıkıyorlar, Topçu Kışlasını Şehir Müzesi yapacağız diye hazırladıkları projeleri anlatmaya, kendilerini haklı imiş gibi anlatmaya çalışıyorlar. Demek ki, AKP bu ülkenin tarihine ihaneti bu müzede sergilemeyi düşünüyor. Eğer art niyetli değilseniz, İstanbul’da Şehir Müzesi yapacak mekân mı kalmadı?
AKP bu toplumsal olaylardan sorumludur ve Gezi Parkı eyleminin yaratıcısıdır.
Muhalefet; bu durumu neden ifşa edip de Topçu Kışlası girişiminin bu ülkenin tarihine ihanet olduğunu açıklamıyor?
Muhalefet; Gezi Parkından ve yeşilin korunmasından bahsediyor da, neden Topçu Kışlasına karşı olduğunu açıklamıyor?
Muhalefet de bu olaylara müdahil olamamış ve gençliğin duyarlı itirazına destek vermemiştir.
 
 
Bazı içeriklerin kaynağı belirtilmemiş Vikipedi'ye katkıda bulunabilirsiniz
.
 

 

31 Mart Vakası
Selanik Army Enters Istanbu 1909l.jpg
Hareket Ordusunu İstanbul'a girerken gösteren Osmanlı Posta Kartı
Tarih
Miladi:13 Nisan 1909
Rumi:31 Mart 1325
Bölge
Sonuç
Hareket Ordusu tarafından isyan bastırıldı.

Taraflar
İttihat ve Terakki-Selanik kolu[1],
Selanik’te kurulan Hareket Ordusu
Meşrutiyet yanlısı halk
Komutanlar
Mahmut Şevket Paşa
Nesneli Niyazi Bey
Enver Paşa!KURMAY BAŞKANI HAREKÂTIN BEYNİDİR.MUSTAFA KEMAL DE KURMAY BAŞKANIIDIR! Enver Bey;Bulgar Çetebaşı Sandalski ile birlikte Yıldız sarayını basarak Osmanlı mücevherlerine el koymuş,bunların akıbeti ise hiç bilinememiştir!   OSTÜZÜ
MUSTAFA KEMAL’İN HÜSEYİN HÜSNÜ PAŞA ADINA KALEME ALDIĞI BEYANNAMENİN TAM METNİ
Bu beyanname, “Tamim Telgraf Genelge” külliyatında yer almamıştır ve birkaç noktadan önemlidir: 33 yıl boyunca Abdülhamit II tarafından yasaklanmış ve sözlüklere bile alınmamış tehlikeli(!) kavramları içermektedir. Örneğin, Anayasa, istibdat, hürriyet, insan hakları gibi. Ayrıca, Abdülhamit’in düşürüleceği beyannamede açıkça belirtilmiştir. Mahmut Şevket Paşa’nın yayımladığı beyannamede ise saltanatın muhafaza edileceği hususunda teminat verilmektedir. Her bakımdan önemli ve cesurca olan Mustafa Kemal’in bu tarihsel beyannamesinin tam metnini aynen aşağıya alıyoruz:
1 — Millet, senelerden ben icra-yi mezalim eden kuvve-i istibdadı parçalayarak Hühümet-i Mesrua-i Meşrutiyeti tesis etti. Bu kansız inkılab-ı mesuttan mutazarrır olan edâni, gayrımeşru bir surette temin-i menfaatlerine hadım hal-i sabıkın iadesi için bin türlü hiyel ve desais ve denaete müracaat ederek Hükümet-i Mesrua-i Meşrutamızı rahnedar etmek istedi. Ve bütün Âlem-i islamiyet’in tel’in ettiği İstanbul faciasının hudusuna sebebiyet vererek masum kanlar döktü.

2 — Millet, hayat ve istikbalinin kâfil-i yegânesi olan meşrutiyetin rahnedar edilmek ve ahkâm-ı şer’iye ve saadet ve selamet-i umumiyet-i milliyemizi zâmin olan Kanun-i Esasiyemizin ayaklar altına alınmak istendiğini gördü ve bu harekât-ı denatkâranenin müsebbib-i aslilerini tedip etmek lüzumunu takdir ederek heyet-i umumiyesiyle İstanbul üzerine yürümeye karar verdi, ilk kuvve-i icraiye olmak üzere işte bizi, İstanbul surları karşısında gördüğünüz bu Hareket Ordusu’nu buraya gönderdi.

3 — Hareket Ordusu’nun maksat ve vazifesi Hükümet-i Meşrua-i Meşruatımızı hiçbir kuvvetin sarsmayacağı surette ve sırf kuvve-ı şerait-i garra ile müeyyet bulunan Kanun-i Esasinin fevkında hiçbir kanun, hiçbir kuvvet olmadığını ve olamayacağını isbat eylemek ve Meşrutiyet-i meşruamızın istikrarından memnun olmayan vatan ve millet hainlerine son ve kat’i bir ders-i intibah vermektir.

4 — Mazlum ahali ve bitaraf efrat tamamıyla himaye edilecektir. Ancak, muharrikler, müfsitler ve müşarikler behemehal layık oldukları tedibat kanuniyeden kurtulamayacaklardır.

5 — Heyet-i fazıla-i ilmiye, sertac-ı ihtiram ve ibtihacımızdır. Fakat mel’anet ve temin-i menfaat-i adîye ve şahsiye maksadiyle yalandan kisve-i ilmiyeye bürünerek din-i şerif-i Muhammediyi istihfaftan çekinmeyerek teşmil-i menfaate kalkışan birtakım hafiyeler, menfaatperestler elbette mukteza-yi şer-i kanuna göre muamele görmekten halas edilemeyeceklerdir.

6 — Millet mebuslarının ve muhterem mebusların şayan-ı itimat görüp ihtihap ettikleri heyet-i vükelanın hayatları ve Kanun-i Esasi’nin kendilerine bahşeylediği hukuk ve nüfuz ve salahiyetleri tamamıyla ve kemaliyle temin, sükûn ve sürur-i umumi katiyen istihsal edilecektir.

7 — Selamet-i vatan ve saadet-i milliyemizin istilzam eylediği bu icraat-ı askeriyemiz esnasında memleketin inzibat-ı dâhilî ve sükûnet-i ammesini ve cümlenin muhafaza-i hayat ve malını temin için her türlü tedbirin ittihazına tevessül edilmiştir.

8 — Muhterem süfeka ve bilcümle misafirin-i ecnebiyenin bî-huzur olmalarına meydan verilmeyecektir.

9 — İstanbul vaka-i faciasında kanları dökülen şühedanın ervah-ı muazzezesi karşısında hesap vermeye, havf ve dehşete düşmeye mahkûm olanlar, ancak bu facia-i hunaludun failleri, muharrik ve müşarikleridir. Bu hakikati herkes bilmeli ve telaş ve heyecana kapılmayıp müsterih olmalıdırlar.
6 Nisan 1325 (19 Nisan 1909)8
 


1 Ali Fuad Türkkeldi, Görüp İşittiklerim, Ankara 1984, s. 43.
2 Vahdeti sonradan İzmir’e kaçmışsa da yakalanarak İstanbul’a getirilmiş ve idam edilmiştir.
MUSTAFA KEMAL’İN HÜSEYİN HÜSNÜ PAŞA ADINA KALEME ALDIĞI BEYANNAMENİN TAM METNİ
Bu beyanname, “Tamim Telgraf Genelge” külliyatında yer almamıştır ve birkaç noktadan önemlidir: 33 yıl boyunca Abdülhamit II tarafından yasaklanmış ve sözlüklere bile alınmamış tehlikeli(!) kavramları içermektedir. Örneğin, Anayasa, istibdat, hürriyet, insan hakları gibi. Ayrıca, Abdülhamit’in düşürüleceği beyannamede açıkça belirtilmiştir. Mahmut Şevket Paşa’nın yayımladığı beyannamede ise saltanatın muhafaza edileceği hususunda teminat verilmektedir. Her bakımdan önemli ve cesurca olan Mustafa Kemal’in bu tarihsel beyannamesinin tam metnini aynen aşağıya alıyoruz:
1 — Millet, senelerden ben icra-yi mezalim eden kuvve-i istibdadı parçalayarak Hühümet-i Mesrua-i Meşrutiyeti tesis etti. Bu kansız inkılab-ı mesuttan mutazarrır olan edâni, gayrımeşru bir surette temin-i menfaatlerine hadım hal-i sabıkın iadesi için bin türlü hiyel ve desais ve denaete müracaat ederek Hükümet-i Mesrua-i Meşrutamızı rahnedar etmek istedi. Ve bütün Âlem-i islamiyet’in tel’in ettiği İstanbul faciasının hudusuna sebebiyet vererek masum kanlar döktü.

2 — Millet, hayat ve istikbalinin kâfil-i yegânesi olan meşrutiyetin rahnedar edilmek ve ahkâm-ı şer’iye ve saadet ve selamet-i umumiyet-i milliyemizi zâmin olan Kanun-i Esasiyemizin ayaklar altına alınmak istendiğini gördü ve bu harekât-ı denatkâranenin müsebbib-i aslilerini tedip etmek lüzumunu takdir ederek heyet-i umumiyesiyle İstanbul üzerine yürümeye karar verdi, ilk kuvve-i icraiye olmak üzere işte bizi, İstanbul surları karşısında gördüğünüz bu Hareket Ordusu’nu buraya gönderdi.

3 — Hareket Ordusu’nun maksat ve vazifesi Hükümet-i Meşrua-i Meşruatımızı hiçbir kuvvetin sarsmayacağı surette ve sırf kuvve-ı şerait-i garra ile müeyyet bulunan Kanun-i Esasinin fevkında hiçbir kanun, hiçbir kuvvet olmadığını ve olamayacağını isbat eylemek ve Meşrutiyet-i meşruamızın istikrarından memnun olmayan vatan ve millet hainlerine son ve kat’i bir ders-i intibah vermektir.

4 — Mazlum ahali ve bitaraf efrat tamamıyla himaye edilecektir. Ancak, muharrikler, müfsitler ve müşarikler behemehal layık oldukları tedibat kanuniyeden kurtulamayacaklardır.

5 — Heyet-i fazıla-i ilmiye, sertac-ı ihtiram ve ibtihacımızdır. Fakat mel’anet ve temin-i menfaat-i âdiye ve şahsiye maksadiyle yalandan kisve-i ilmiyeye bürünerek din-i şerif-i Muhammediyi istihfaftan çekinmeyerek teşmil-i menfaate kalkışan birtakım hafiyeler, menfaatperestler elbette mukteza-yi şer-i kanuna göre muamele görmekten halas edilemeyeceklerdir.

6 — Millet mebuslarının ve muhterem mebusların şayan-ı itimat görüp ihtihap ettikleri heyet-i vükelanın hayatları ve Kanun-i Esasi’nin kendilerine bahşeylediği hukuk ve nüfuz ve salahiyetleri tamamıyla ve kemaliyle temin, sükûn ve sürur-i umumi katiyen istihsal edilecektir.

7 — Selamet-i vatan ve saadet-i milliyemizin istilzam eylediği bu icraat-ı askeriyemiz esnasında memleketin inzibat-ı dahilî ve sükûnet-i tammesini ve cümlenin muhafaza-i hayat ve malını temin için her türlü tedabirin ittihazına tevessül edilmiştir.

8 — Muhterem süfeka ve bilcümle misafirin-i ecnebiyenin bî-huzur olmalarına meydan verilmeyecektir.

9 — İstanbul vaka-i faciasında kanları dökülen şühedanın ervah-ı muazzezesi karşısında hesap vermeye, havf ve dehşete düşmeye mahkûm olanlar, ancak bu facia-i hunaludun failleri, muharrik ve müşarikleridir. Bu hakikati herkes bilmeli ve telaş ve heyecana kapılmayıp müsterih olmalıdırlar.
6 Nisan 1325 (19 Nisan 1909)8
 


1 Ali Fuad Türkkeldi, Görüp İşittiklerim, Ankara 1984, s. 43.
2 Vahdeti sonradan İzmir’e kaçmışsa da yakalanarak İstanbul’a getirilmiş ve idam edilmiştir.
3 İsmail Hami Dânişmend, 31 Mart Vakası, İstanbul 1961, s. 216.
4 31 Mart ve Mustafa Kemal, Emekli Orgeneral İzzettin Çalışlar, Ulus gazetesi 13 Nisan 1940.
5 İttihat ve Terakki Tarihinde Esrar Perdesi, Mustafa Ragıp Esatlı, 1944, s. 25.
6 İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, Cilt: 4, İstanbul 1972, s. 404.
7 İzzettin Çalışlar, a.g.m.
8 Mustafa Ragıp Esatlı, a.g.e., s. 21-22.
    
3 İsmail Hami Dânişmend, 31 Mart Vakası, İstanbul 1961, s. 216.
4 31 Mart ve Mustafa Kemal, Emekli Orgeneral İzzettin Çalışlar, Ulus gazetesi 13 Nisan 1940.
5 İttihat ve Terakki Tarihinde Esrar Perdesi, Mustafa Ragıp Esatlı, 1944, s. 25.
6 İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, Cilt: 4, İstanbul 1972, s. 404.
7 İzzettin Çalışlar, a.g.m.
8 Mustafa Ragıp Esatlı, a.g.e., s. 21-22.
    

YANLIŞ; DERVİŞ VAHDETİ KIŞKIRTICI BİR İNGİLİZ AJANIDIR! KITA ÇAVUŞLARIDIR KOMUTANLAR.OSMANLI SUBAYLARININ BİRLİKLERİNİ ERBAŞLARA BIRAKMANIN BİR SONUCUDUR BU EYLEMLER.13 Nisan/31 Mart gecesi Taşkışla’daki subaylar askerleri tarafından elleri bağlanarak hapsedilmiştir.ASAR’I TEVFİK TORPİTOBOTUNUN KOMUTANI BİNBAŞI ALİ KABULİ BEY VE BİRTEĞMEN,ASİLERCE YAKALNMIŞTIR.SONRA DA ALİ KABULİ BEY,YILDIZ SARAYI BAHÇESİNDE İKİNCİ ABDÜLHAMİT’İN ÖNÜNDE SÜNGÜLENMİŞTİR.31 MART OLAYINI YAZAN KİMSE MUSTAFA KEMAL’DEN HİÇ SÖZ ETMEMİŞTİR.İŞTE MUSTAFA KEMAL’İN HAREKAT PLANLAMASI:
MUSTAFA KEMAL’İN HAREKÂT PLANI:
Mustafa Kemal’in harekât planında, “1 — Kıtaatı şimendiferle Hadımköyü’ne naklederek, Hadımköy Halkalı mıntıkasında toplamak 2 — Vaziyete göre İstanbul’a işgal etmek üzere ileri harekâta başlamak 3 — Nakliyatın temini için Şark Şimendifer Kumpanyası’nın yardımını temin etmek 4 — Silahlı, silahsız her türlü mukavemeti şiddetle yok etmek; 5 — Âsi kıtaları silahtan tecrit etmek; 6 — Bütün elebaşı mürtecileri tevkif etmek; 7 — Sefarethanelerin, ecnebilerle bankaların ve azınlıkların hiçbir zarara uğramaması için en lüzumlu tedbirleri almak dâhil bulunuyordu.
Rumeli’den trenlerle naklolunarak Hadımköy doğusunda toplanacak olan Hareket Ordusu ile vaziyet ve hale göre ileri harekât ve İstanbul’un işgal planı tanzim edilmişti. Yıldırım muhasarası ve bir taraftan tecridi ile Abdülhamit’in nezaret altına alınması işgal planının başında geliyordu.!”
Mustafa Kemal civar ordu ve tümen komutanlarıyla de temasa geçerek onların da harekâta katılma derecesini saptamış ve orduyu İstanbul üzerine yürüyüşe geçmeye hazır bir hale getirmiştir. Mustafa Kemal’in bütün bu hummalı faaliyetleri sürerken Üçüncü Ordu Kumandanı Mahmut Şevket Paşa, olup bitenlere karşı sadece seyircidir. İstanbul’daki asi kuvvetlerin miktarı hakkında abartmalı haberler geldiği için Mahmut Şevket Paşa, ne olur ne olmaz, ihtiyatı elden bırakmamakta ve harekete geçmek için en uygun ânı beklemektedir.
  OSTÜZÜ

31 Mart Vakası (31 Mart Olayı ya da 31 Mart Hadisesi), II. Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'da yönetime karşı yapılmış büyük bir ayaklanmadır. Rumî Takvim'e göre 31 Mart 1325'te (13 Nisan 1909) başladığı için bu adla anılmıştır.

Meşrutiyetçi hareketin en güçlü kanadı olan İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin iktidarı tam olarak ele geçiremeyerek dolaylı bir denetim kurması, ve İngilizlerin İttihat ve Terakkicilere söz geçiremeyeceğini fark etmesi, politik istikrarsızlığa yol açmış, halk arasında da yaygın çalkantılar doğurmuştu. Bu koşullar bazı muhalefet gruplarının kısa sürede İttihat ve Terakki'ye karşı İngilizlerin de desteğiyle birleşmelerine zemin hazırladı. Politik istikrarsızlık ve çatışmalar, İttihat ve Terakki'ye muhalefet eden tanınmış gazetecilerin ajanlar tarafından öldürülmesiyle daha da şiddetlendi. Bununla birlikte İttihat ve Terakki içinde de sorunlar bulunmaktaydı, teşkilatın İngiliz taraftarı Manastır kolu ile Alman taraftarı Selanik kolu arasında rekabet yaşanmakla, o dönemde Alman taraftarı Selanik kolu, azınlık durumuna düşen Manastır koluna üstün gelmişti.Bu durum bu partinin Manastır kolunun bir kısmını da saf değiştirip muhalefet ile işbirliğine yöneltti.[1] Diğer taraftan İngilizlerin böyle bir ayaklanmayı teşvik etmesinin nedenide Berlin Antlaşması sonrası, Mısır'ın kendince işgali sonrası giderek kendi ekseninden uzaklaşıp,hızla rakibi Almanya eksenine doğru kayan ve II.Meşrutiyet sonrası da bu durumu sürdüren Osmanlı İmparatorluğu'nu kendi saflarına çekme isteğinden kaynaklanmaktaydı.[1]

Derviş Vahdeti'nin yayımladığı İngilizler tarafından finanse ve himaye edilen ve yer, yer Prens Sabaheddin'in Âdem-i merkeziyetçi görüşlerine de yer veren Volkan Gazetesi, İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti'nin yayın organı durumuna geldikten sonra özellikle İttihat ve Terakki'nin uygulamalarından zarar gören alaylı subaylar üzerinde etkili oldu.



İsyanın başladığı Taksim Kışlası

12 Nisan'ı 13 Nisan'a bağlayan gece, Taksim Kışlası'ndaki Avcı Taburu'na bağlı askerler subaylarına karşı ayaklanarak kendilerine önderlik eden din adamlarının peşinde Heyet-i Mebusan'ın önünde toplandılar ve ülkenin şeriata göre yönetilmesini istediler. Hüseyin Hilmi Paşa hükümeti ayaklanmacılarla uzlaşma yolunu seçti ve hükümet üyeleri tek, tek istifa etti. İsyancıların kurduğu yeni hükümet İngilizler tarafından desteklendi.

Adliye Naziri Nâzım Paşa İttihatçı Ahmet Rıza Bey sanılarak isyancılar tarafından linç edildi. Aynı şekilde Lazkiye mebusu Arslan Bey de gazeteci Hüseyin Cahid sanılıp öldürüldü. Tahsilsiz ve alaylı olan askerlere halk arasından cahil ayak takımından hamallar ve bazı dindar kimseler de din elden gidiyor propagandalarının etkisiyle katılmıştı. [2]

Ayaklanma Heyet-i Mebusan üzerinde de etkili oldu. O gün İttihat ve Terakki üyesi mebuslar, can güvenlikleri olmadığı için meclise gitmediler. Bazıları İstanbul'dan uzaklaşırken, bazıları da kent içinde gizlendi. Bu arada ayaklanmacılar İttihatçı subaylarla mebusları buldukları yerde öldürüyorlardı. Hükümetin ve Meclisin etkisiz kalmasıyla, II. Abdülhamit yeniden duruma egemen oldu. Ayaklanmayı başlatan muhalefet ise, herhangi bir programdan yoksun olduğundan önderliği elde edemedi.

İstanbul'da denetimi elinden kaçıran İttihat ve Terakki asıl güç merkezi olan Selanik'teki 3. Ordu'yu harekete geçirdi. Böylece ayaklanmayı bastırmak üzere Hareket Ordusu kuruldu. Ayaklanmacılar 23 Nisan'ı 24 Nisan'a bağlayan gece İstanbul'a girmeye başlayan Hareket Ordusu'na başarısız bir direniş çabasından sonra teslim oldular. Heyet-i Mebusan ve Heyet-i Ayan da bir gece önce Yeşilköy'de toplanarak Hareket Ordusu'nun girişiminin meşruluğunu onaylamışlardı.

Ayaklanmanın bastırılmasından sonra sıkıyönetim ilan edildi ve ayaklanmacıların önderleri Divan-ı Harp'te yargılanarak ölüm cezasına çarptırıldılar. Muhalefet hareketi önemli kayıplara uğradı. Ama en önemli gelişme, Meclis-i Umumi Milli adı altında birlikte toplanan Heyet-i Mebusan ve Heyet-i Ayan'ın 27 Nisan'da Abdülhamit’in tahttan indirilmesini, yerine V. Mehmet Reşat'ın geçirilmesini kararlaştırmasıydı. Ayrıca Abdülhamit’in İstanbul'da kalması da sakıncalı bulunarak Selanik'te oturması uygun görüldü. Divanıharp Abdülhamit’i yargılamak istediyse de, yeni kurulan Hüseyin Hilmi Paşa hükümeti bunu kabul etmedi.

14 Mart günü Divan-ı Harb'in vermiş olduğu ilk idam kararları 13 kişinin asılması ile yerine getirilmiştir. İdam sehpaları Ayasofya Meydanı'nda Sultanahmet Adliyesinin önünde, Beyazıt Meydanında, köprübaşında, Beşiktaş'ta camii önünde, Kasımpaşa'da divanhane önünde, Sirkeci'de Sirkeci İstasyonu önünde kurulmuştur. İlk asılanlar dördüncü avcı taburu ve onbaşılardan arkadaşlarına elebaşılık etmiş olanlar olmuştur. Hüseyin Cahid ve Ahmet Rıza diye Lazkiye Mebusu Arslan Bey'le Adliye Nazın Nâzım Paşa'yı öldürmüşlerdir. Bunu takip eden günlerde Ali Kabuli Bey'in öldürülmesine karışanlar; EK: Deniz Binbaşısı Ali Kabuli Bey, bir torpitobot komutanı olup, Yıldız sarayını topa tutacağı iddiası ile

 Askerleri tarafından Yıldız sarayına götürülüp, Sarayın balkonuna çıkan İkinci Abdülhamit’in gözleri önünde süngülenerek öldür

ülmüştü.,saraya mensup olanların bazıları, partiye muhalif gazeteciler ilk planda asılmışlardır.[3]

1912'ye kadar Selanik'te ikâmet eden II. Abdülhamit Selanik'in Bulgaristan'a 12 Kasım 1912 de savaşmaksızın teslimi sonrasında Beylerbeyi Sarayı'na getirilecek ve 1918'deki ölümüne kadar burada hayatını sürdürecekti.



Hareket Ordusu komutanı Mahmud Şevket Paşa, (1856–1913)



Hareket Ordusu'nun liderlerinden Nesneli Niyazi Bey.EK:Burada Hareket Ordusunun Kurmay Başkanlığını yapan Kolağası Mustafa Kemal’den hiç söz edilmemiştir.

Manastır Askeri İdadisi Makedonya'nın Manastır şehrinde bulunmaktadır ve günümüzde müze olarak kullanılmaktadır. Burada eğitim görenlerden biri de Mustafa Kemal'dir(1896–1898). Binanın ikinci katında Mustafa Kemal için ayrılmış bir bölüm vardır. Aynı zamanda İttihat ve Terakki’nin önde gelen isimlerinden Resneli Niyazi Bey de burada okumuştur. Resneli Niyazi Bey II. Abdülhamit’e Meşrutiyet’i ilan ettiren ayaklanmanın liderlerinden ve ayrıca İstanbul’da patlak veren 31 Mart İsyanı'nı bastıran Hareket Ordusu'nda yer alan II. Meşrutiyet’in önemli liderlerinden.

31 Mart Ayaklanmasının Yaratıcısı Derviş Vahdeti

 

    “Bu belgeler, din adına, İslâmiyet adına, vatansızların oynadıkları dünkü oyunların da bugün oynanan oyunların aynısı olduğunu açıkça göstermektedir. Ulusumuzda aldatılacak, öteki âlemlerden medet umacak, kimseler bulunduğu sürece bu oyunlar oynanacak ve oynatılacaktır. Atatürkçülük meşalesiyle tüm beyinleri, tüm izbeleri aydınlatamadığımız takdirde; güneş düşmanı, ışık düşmanı yarasaların, ulusun kanını emen iğrenç sülüklerin kökünü kurutmak olanağımız olmayacaktır.

 

SAİTOKURVOLKANGAZETESİNDEDERVİŞVAHDETİİLE ÇALIŞMIŞTIR:

   

“Sait OKUR, 31 Mart ayaklanmasının elebaşlarından ve Intelligence Servisin ajanlarından Kıbrıslı Derviş Vahdetiyle birlikte çalışmış; Volkan’a imzasız yazılar yazmış: İttihadı Muhammedi Fırkasını kuranlardan birisi olmuştur. Derviş Vahdeti’ye ya

    Mahmut Celal Bayar, Devlet arşivlerinden derlenmiş, zengin belgelerle süslü,”Ben de Yazdım” isimli eserinde, ikinci cildinin, 380.sayfasında: “Şimdi de irtica olayının en önemli elamanlarından biri olan Derviş Vahdeti’ye anlatacağım. Derviş Vahdeti kendinden emin olmayan diğer benzerleri gibi İstanbul’dan firar edenler arasındaydı” Dedikten sonra; nerelere ve ne şekilde kaçtığını ve kimlerin kendisine yardım ettiğini; “elindeki şemsiye ile İttihat-i Muhammedi Cemiyeti’nin mührünü, Gebze Cihangözü köyünde, çalılar arsına attı.” Diyor. Ayrıca; adını söylemeden; Derviş Vahdeti’nin, bir büyük devletin ajanı olduğunu da kaydediyor.

    İzmir’de, vatansever bir Kıbrıslı Türk’ün ihbarıyla yakalanan Derviş Vahdeti; İstanbul Sıkıyönetim Askeri Mahkemesince ölüme mahkûm edilince; Mahkeme Başkanlığına yazdığı upuzun dilekçesine bir de haşiye ekleyerek; yazdığı yazıların, yaptığı hareketlerin suç olup olmayacağını düşünemeyecek biçimde doğuştan - irsi - deli olduğunu açıklamıştır. Volkan gazetesini yayınlamak için Abdülhamit’ten, sarı, sarı, ihsanı şahaneler de alan Derviş Vahdeti’nin köpekleşmesi, asılmasına engel olamamıştır.

Sıkıyönetim mahkemesinin Türkçeleştirilmişi kararıyla;

    Vahdeti’nin dilekçesinden ve Nadir ağa ile yüzleştirme tutanağından önemli bölümleri birlikte okuyalım da; bu tip sefil yaratıkların ne derece aşağılık Vatan hainleri olduklarını ibretle görelim:

Volkan gazetesi imtiyaz sahibi olup fesat çıkaran yayınlarıyla, geçen Martın 31. Salı günü meydana gelen irticai ve askeri ihtilâli hazırlayanlardan olduğunun bildirilmesiyle sanık olan ve ihtilali müteakip kaçarak daha sonra İzmir’de yakalanan Cerrahpaşa civarında Kürkçü başı Mahallesi’nde oturan, Birinci Divan-ı Harb-i Örfi’de yapılan derin soruşturma ve yargılama sonucunda hiçbir ilmi ve içtimai terbiye görmeyerek şimdiye kadar içki ve şarkıcılıkla serseriyane bir hayat geçirmiş olduğu, sorgu esnasında, kendisinin itirafıyla meydana çıkan Mehmet oğlu Kıbrıslı Derviş Vahdeti isimli şahıs, Volkan adındaki gazeteyi yayınlamaya başladıktan sonra firarından dolayı arkasından kanuni muamele ve takibat yapılmakta olan Emirizade Ömer Lütfü ile birleşerek ve son olarak Volkan adını alan (İttihat-ı Muhammedi) mukaddes adı altında bir Cemiyet teşkilini kararlaştırarak, gazetesinin bu Cemiyet’in fikirlerini yayma vasıtası olduğunu yayınladığı halde, sonraları, Cemiyet’in başkanlığı kendisine verilmek istenilmemesinden dolayı, Ömer Lütfü ve arkadaşlarını terk ederek Cemiyet’i kendisinin idare ettiğini ve Cemiyet’in manevi başkanının Peygamber Efendimiz olduğunu ilan etmesiyle, İslam milletinin Meşrutiyet dairesinde yükselmesine ve ilerlemesine hizmet edildiğini zanneden ve ittihat-ı Muhammedi ismi altında fesat yaratıcı bir maksat takip edildiğini anlamayan ve iyi niyetle idarehanesine müracaat ederek dini makaleler yayınlamak isteyen ulemadan bazı şahısları, ittihad-ı Muhammedi Cemiyeti’ne sokarak isimlerini gazetesiyle ilan etmesi üzerine ahaliden bazı saf kimseler Volkan İdarehanesi’ne başvurarak isimlerini kaydettirdikleri gibi yakın ve uzak birçok yerlerde dahi ittihad-ı Muhammedi Cemiyeti şubeleri açarak Derviş Vahdeti’ye durum bildirilmiş ve hatta bazı taraflardan, Evkafa ait muamelelerin bu Cemiyet tarafından yapılacağı yayılarak müracaat bile vaki olmuş ve aynı cemiyet’in fikirlerinin yayıcısı ve başkanı sıfatını takınmış olan Derviş Vahdeti, din ve şeriat perdesi altında mütemadiyen yayınladığı tahrik edici ve fesat çıkarıcı makaleleriyle ahalinin ve asker kışlalarına çok miktarda sokulan Volkan nüshalarının dindar bir lisanla ve Mehdiyane bir eda ile dini heyecan içinde bulunan askerin fikirleri üzerinde hususi bir tesir yaratarak halkı ve askeri Hükümet memurlarıyla, Meclis-i Mebussan Reisi ve üyelerinden bazılarının aleyhine sevk etmiş ve nihayet geçen Martın 31. Salı günü gaye edinilen isyan ve irtica vakası tamamıyla meydana çıkmış ve Vahdeti’nin inkârına rağmen o salı günü Ayasofya’da Meclis-i Mebussan Dairesi önünde silahlı asi askerler arasında bulunduğu, yeminle yaptırılan şahitlikle ortaya çıkmış olmakla Vahdeti’nin işlediği cürüm ve cinayet, yaptığı yayınlar ve diğer fesatlarıyla ahaliyi Hükümet aleyhine isyana ve Meşrutiyet Hükümeti’nin idare şeklini değiştirmeye teşvik ve yine ahaliyi birbirini öldürmeye tahrik ettiği tespit edilmiştir... Bunun üzerine, sanıklardan Derviş Vahdeti’nin yukarıda izah edilen suçları Mülkiye Ceza Kanunu’nun 55. 56. ve 57.maddelerinin muhtelif fıkralarıyla, Örfi İdare Kararnamesinin 6. maddesi gereğince Derviş Vahdeti’nin idamına... Bu 1325 yılı Rumi Haziranının 23. (6 Temmuz 1909) Salı günü kendisi de bulunduğu halde karar verildi.      

                                                            25 Haziran 1325 (8 Temmuz 1909)

                                                            Birinci Divan-ı Harbi Başkanı

                                                            Ferik (Korgeneral) HURŞİT

                                                           

         Üye                                                           Üye

Topçu Dairesi İkinci Başkanı                         Seyyar Topçu III. Tugay Kumandanı

Miralay (Albay)                              Miralay (Albay)

ALİ FERİT bin.                               Mehmet Emin bin ABDULLAH

 

                       Üye                                                           Üye

1. 2. 3. Ordular Müfettişlik Başyaveri                     Saadet Vapuruna Memur

Kaymakam (Yarbay)                                                 Binbaşı

(Kararda imzası yoktur)                                           İBRAHİM HAKKI

 

 

                       Üye                                                           Üye

5. Alay, 3. Tabur                                                        34. Alay, I. Tabur

Binbaşı                                                              Kolağası (Önyüzbaşı)

AHMET MUHTAR bin MEHMET HURŞİT                 SÜLEYMAN ŞADİ

 

                       Üye                                                           Üye

Timsah Vapuru Süvarisi                                           7. Alay Süvarisi

Kolağası (Önyüzbaşı)                                      Kolağası (Önyüzbaşı)

(Mühür okunamadı)                                         MAHMUT CELAL bin ŞAKİR

 

    Bu karar üzerine Derviş Vahdeti:

    Kendine göre, uzun, uzun savunmasını yaptıktan sonra, dilekçesinin haşiye (not) kısmında aynen şöyle diyordu:

    “Haşiye:

    İrsi olarak nevbet-i asabiye ile zebun olduğumdan ekseriya yazdığım şeylerin fayda ve mazarratını düşünemeyecek bir halde olduğum cihetle Divan-ı Örfi Canib-i âlisinden nazır-ı dikkate alınması istirham olunmuş ise de katiyen mesmu olmadığını adalet namına söylemek mecburiyetindeyim...”

Bu sözlerin açık manası vardı: Koca gerilik ihtilalcisi diyor ki: Ben irsi (anadan babadan geçme) deliyim. Öyle ki çok zaman yazdığım şeylerin faydasını, zararını düşünemeyecek kadar deliyim. Cezai ehliyetim yoktur: Bırakın beni:”

“Memleketi “şeriat” namına ateşe verdikten sonra son nefesinde böyle konuşan adam, hakikaten deli değil idiyse, kara ruhlu bir yalancıdan başka bir şey değildir.

    İster yalancı, ister deli olsun, her ikisi de memleket için, arkasından gidenler için, birbirinden felaketli bir haldi. Böyle insan nasıl bir parti lideri olabilir, arkasından yüz binleri sürükleyebilir, halkı birbirine katabilirdi?”

    “Derviş Vahdeti, yazıları, sözleri, propagandası ile basit kimseleri, halk yığınlarını ruhundan yakalayıp kendisine bağlamasını bilen ihtiraslı bir politikacı, inanmadığı dini, şahsı ve siyaseti için istismar etmesini bilen bir çılgın, kötü niyetli bir psikologdu.

    Bu haliyle halk üzerinde nasıl bir tesir bırakmıştı. Bunun tipik bir örneğini vermek istiyorum:

    Gebze’de bazı kimseler sıkı sıkıya İttihad-ı Muhammedi Cemiyet’ine ve Derviş Vahdeti’nin şahsına bağlanmışlardı. Derviş Vahdeti, bunu biliyordu. Bu sebeple İstanbul’dan kaçarken Gebze’ye, Gebze’deki hayranlarına sığınmıştı. —Bundan az önce bahsetmiştim-Vahdeti, Sıkıyönetim Mahkemesi’nde sorguya çekildiği zaman bu zavallıları da ele verdiği için hepsi hapsolunmuştu.

    Bunlardan Salahattin Efendi adında bir vatandaş, sorgu hâkiminin: “Nasıl olur da bu adamı evine kabul ediyor, yataklık ediyorsun” sorusunu şu yolda cevaplandırmıştı:

    “Bakkal Kamil, evime giderken, sokakta beni buldu. Vahdeti geldi, bizim evde hasta var, sen misafir et,” Dedi.

    “Doğrusunu söyleyeyim, sevindim. Çünkü biz onu “Evliya” bilirdik. Hatta Gebze’de kendisine “Mehdi” diyenler de vardı. Bunun için onu misafir etmeyi “sevap” ve şeref addettim. Eve koştum, valideme fahurane (övünerek) misafir geldiğini söyledim.

    Vahdeti’yi yukarıya çıkardım. Elini öptüm, hürmette bulundum. Hürmetimin derecesini göstermek için şunu söylemek kâfidir, sanırım: Hemşiremin cihazı arasında otuz altın liraya alınmış yeni bir karyola vardı. Henüz kimse yatmamıştı. Gayet temiz ve hiç kullanılmamış çarşaf vesaire de çıkarıp hazırladıktan sonra kendisini o karyolada yatırdım”.

    “Bu konuya ait sözümü tamamlamak için şunu da söylemeliyim:

    Meşrutiyet İdaresi’nin Türkiye’de yerleşmesini milli menfaatlerine aykırı gören bazı devletlerin ajanları vasıtasıyla içimizde tahribat yaptıkları maalesef bir hakikattir.

    Bu arada Derviş Vahdeti’nin büyük bir devletin ajanı olduğu söylentisi de dolaşmıştır. Ancak, bu söylenti karşısında kesin olarak evet veya hayır diyebilecek bir delile henüz rastlamadığım için olayı kaydetmekle yetindim.

    Abdülhamit’in en samimi adamlarından meşhur Nadir Ağa, Sorgu hâkimine önemli açıklamalar yaptıktan sonra, Halil Bey, Hacı Mustafa ve Cevher Ağalarla yüzleştirildi. Bu yüzleştirme sonunda düzenlenen tutanağın Derviş Vahdeti ile ilgili bölümünü de görelim”:

    “Cevher Ağa, Halil Bey, Hacı Mustafa getirilerek Nadir Ağa ile muvaceheleri bil-icra (yüzleştirilerek) 53. sayfadaki ifade-i mazbatasını (zapt olunan sözlerini) yüzlerine karşı tekrar etmekle ne diyecekleri kendilerinden soruldukça, bunlardan Cevher Ağa, “Volkan gazetesinde farmasonların aleyhinde ve dini müdafaa yolunda makale yazıldığı görülmüş olduğundan dolayı Volkan gazetesi sahib-i imtiyazı Vahdeti’nin celbedilmesini Hakan-ı sabık (eski Hakan) emretti. Ben de haber yolladım. Bir adam geldi ki -Enderunlu Lütfü olduğunu bu kere Divan-ı Harbde görerek anladım- ben Derviş Vahdeti’yim diye gelen bu adamın keyfiyet-i vücudunu (geliş sebebini) Hünkâra haber verdim. Böyle makaleler yazdıklarından dolayı beyan-ı memnuniyet edilmesini emretmekle beraber zarf içinde banknot ve altın para verdi. Miktarını bilemiyorum. Getirdim tebliğ ettim, parayı da verdim. O da bir makbuz yazdı, götürdüm Hünkâra verdim. Ve bir de matbaasına mahiye (aylık) muaveneten (yardım olarak) para verilmesini istirham etti. Bunu da arz ettim. Padişah bir şey demedi.

    Belge 47 a. Volkan gazetesi sahibi Derviş Vahdeti’nin Hareket Ordusu Kumandanlığı’na gönderdiği 8 Temmuz 1909 tarihli kendisinin doğuştan deli olduğunu bildiren dilekçesi.

    Belge sıra no:47 a (sadeleştirilmiştir). Bak:2. Cilt, s:380.

    “Maruzatımdır:

    İşlenen cürümlerde aranılan şey, daha önceden düşünülüp karar verilmesidir. Ve bir işten maksat ne ise hüküm de ona göredir. Hakkımda reva görülen hüküm ki idamdır. Bu ceza kesin olarak hak ve adalete aykırıdır. Benim yaptığım işler ne beni bugünkü günde selamete çıkarabilir ne de cezalanmamı icap ettirir. İnsanlar mükemmel olarak doğmadığı gibi tam, dürüst bir şekilde de hayatlarını devam ettirmeleri lazım gelmez. İnsanları daha ziyade intizamlı bir durumda bulunduran dinlerdir. Yaptıkları aşikâr kötülüklerden dolayı aşikâr cezalara çarpılır korkusuyla başkalarının haklarına tecavüz etmeyen kimseler ahrete ait ceza korkusu olmadığına kani olursa, öyle cinayetler, öyle kötülükler yapar ki, hem melun olduğunu kendisi bilir hem de halkın gözünde en hamiyetli bir adam derecesinde görülebilir. İnsan mademki ahret korkusuyla gizli, gizli başkalarının haklarına tecavüz etmemek gibi beşeri bir haslete maliktir bunun tetkiki lazımdır. İnsan olur ki! “Biz babalarımızı bulduk” diyerek ömür geçirir ve bu gibi insanlardan katiyen hayır beklenemez.  İnsan olur ki doğuştan hür, kendisine has fikirlerine malik bulunur.  Bu gibi adamlar, her bir muhitte yuvarlana, yuvarlana, her iyiliği, her kötülüğü öğrene, öğrene ve felekten nice silleler yiye, yiye ya caniyane işler gördüğü bir zamanda cezaya çarpılır yahut yüksek gayeli bir insan olduğu halde cezaya layık bir adam zannolunur ki mükâfata layık bir adam olarak insanlar arasında hususi bir mevki alabilir. İnsanların doğuştan malik bulunduğu haller nazarı dikkate alınmayarak haklarında körü körüne verilecek hükümler, gerçi bir zaman haklı görünse bile, zaman gelir ki mücadele içinde geçen hayatın külleri altında saklı kalan hak elbette ve elbette ortaya çıkarak melun mahkûm denilen mazlum büyük bir adam olarak insanların kalbinde harikulade bir mevki işgal eder. Adil Hâkim zannolunanlar da, yaptıkları hatalardan dolayı insanı üzüntülerden doğacak kalbi tenkitlere uğramaktan kurtulamazlar. Bu hakikat fertler arasında, cemiyetler içinde hatta milletler arasında dahi caridir.

    “Kumandan Hazretleri.”

    “Abdülhamit Devri ne idi. O kuvvetin bir anda altüst olabileceğini kim düşünebilirdi. Bir taraftan Osmanlı Devleti’nin hazinesi boş yere saçılıp, heder edilir, bir taraftan millete çeşitli işkenceler tatbik edilip, bütün millet ister istemez o idareden tir, tir titrerken sonunda o kuvvet birdenbire mahvolmadı mı? İşte bunun gibi şu herkesin takdir ettiği muzafferiyetini iyi bir sonuca bağlamış olmak için, yapılacak şey, adaleti tamamen tatbik etmektir. Geçen gün söylemiş olduğunuz gibi -haksız iş yapılamaz, meğer yanlışlık ola -fakat cereyan eden muhakemede geçen Pazartesi gününe kadar bütün samimiyetimle Divan-ı Harb-i Örfi’nin adaletten ayrılmayacağına eminken birden bire bir değişiklik evet birden bire bir değişiklik beni idama mahkûm etti. Dünyanın İttihadı-ı Muhammedi diye zannettiği bir Cemiyet’in başkanıyla kötü fikirli üyesi tamamıyla benimle bir sayıldı. Divan-ı Harb tarafından da bu, hakikat kabul olundu. Volkan idaresine mensup olan yirmi beş üyeden yirmi üçü Gebze Bucağı beraat etti. Demek oluyor ki, esas gayenin fesat olmadığı nazarı dikkate alındı ve bu suretle ikinci derecede olanlar kurtuldu. Demek ki, Volkan Gazetesi’nin başındaki “İttihat-ı Muhammedi Cemiyeti’nin fikirlerini yayma organıdır” cümlesi kaldırılınca Volkan diğer gazetelerin durumunda kalıyor. Eğer heyecan uyandıran makale yayınladım deniyorsa, öteki gazeteler arasında olan Tanin ile Siper-i Saika en büyük fesat çıkaracak bir mahiyette değil miydiler: Mademki bu gazeteler memleket için bir fesat kaynağı idi. Hükümet vaktiyle niçin men etmedi? Vaktiyle Mizan’ı kapatan ve sahibini tevkif eden Hükümet bizi de men ve tevkif edemez miydi?”

    “Bundan dolayı hakkımda verilen hüküm, efkârı-umumiyenin yanlış düşüncesini göz önünde tutarak veriliyorsa, bir gazetecinin suçsuzluğu yargıçlar tarafından da açıkça bilinirken kurban edilmesine nasıl razı olunur? Yaptığım yayınlar fesat çıkarmayı önceden tasarlamış olduğumdan dolayı ise, bu ne ile ispat edilir? Kimden para almışım, kimin kandırıcı sözlerine kapılmışım? Bunlar bence de bilinseydi, hiç olmazsa boynuma ipi kendi elimle geçirirdim. Yazık ki, beraata layık bir adam, bugün hususi emellere kurban oluyor. Fakat El yüzünden, bir Napolyon ciddiyetini haiz olan Şevket Paşa: Benim haksız yere öldürülmeme sen de mi razısın? İnan ki ümit etmiyordum.”

“Kumandan Hazretleri: Meydana getirilen karışıklığın Volkan tarafından olduğuna kim inandırılabilir? Evet. Divan-ı Harplerin ilk kuruluşlarında ilk önce yargılanan ben olsaydım, o vakit Divan-ı Aliler hiç bir hakikati bilmediklerinden ihtimal ki bir yanlışlığa uğrayabilirim. Fakat bu vaka ile ilgili bulunanların çeşitli Divan-ı Alilerden geçerek, bunun hangi ellerle meydana getirildiği anlaşılmışken ve yargılanmam esnasında bilerek hiçbir teşebbüsüm olmadığı açıkça görüldüğü gibi, hiçbir işi de kendim icat etmeyip başkalarının iftira ettiği kötü fikirleri doğru yola koymaya çalıştığımın anlaşılması lazım gelirken böyle bir adamı nasıl idam edeceksiniz?”

    Kumandan Hazretleri, su acizin idamından meydana gelecek faydalardan çok beraat etmesindeki ama hakkıyla beraat etmesindeki faydalar, memleket nazarı dikkate alınmış olsaydı ve Türkiye’nin de bir Dreyfüs’ü olduğu Avrupa nazarında tahakkuk etmiş olsaydı, siyaset bakımından ne gibi faydalar elde edilecekti. Bunu ben bu aczimle takdir ettiğim halde Divan-ı Harplerin de takdir etmesi lazım gelmez miydi?”

    “Esefle arz etmek isterim ki, Emirizade ve Hoca İsmail Hakkı partisi nasıl olur da Volkan Cemiyeti’nde gösterilir? Cemiyet’in olduğu bir hakikat iken ben de onlardan olarak nasıl gösterilebilirim? Günah değil mi? Aslında kötü niyet olmayan bir şeyin teferruatı olan gazete yazılarının kötü fikirle yazıldığına nasıl hükmedilir? Hangi bakımdan idama mahkûm olduysam sebebinin bildirilmesi sizin askeri namusunuzdan beklenir.                     

                                                   29 Haziran 325 (8 Temmuz 1909)

                                                                      Volkan Yazarı

                                                                      VAHDETİ

“Not: Doğuştan sinir krizleriyle rahatsız bulunduğumdan çoğu zaman yazdığım şeylerin getireceği fayda ve zararı düşünemeyecek bir halde olduğum için bu cihetin Divan-ı Harb-ı Örfi tarafından göz önünde tutulması istirham olunmuşsa da bu dileğime katiyen kulak asılmadığını adalet adına söylemek zorundayım. Muhakemem Avrupa’nın bir tarafında yapılmış olsaydı çoktan beraat etmiş olacağıma şüphe yoktu sanırım. Eğer zerre kadar mesuliyete sebep olacak bir halim olduğuna vicdanım kani olsaydı böyle sizi rahatsız etmeye katiyen lüzum görmezdim. Fakat suçsuzum. Suçsuzları siz de aramayacak olursanız, şu Meşrutiyet Devri’nde kime müracaat edilebilir. Rica ederim. Ya mahkûmiyetimin sebebi bildirilsin yahut bir kere de lütfen huzurunuza çağırarak bir söz söylemekliğime müsaade buyrulsun.”

                                                                      25 Haziran 325 (8 Temmuz 1909)

                                                                      VAHDETİ

 

Hareket Ordusu

Numarası 490

Merkez Alayı (325 =1909)

1574                                      Takdim:25 Haziran 325 ((8 Temmuz 1909)

                                                                      Cezaevi Memuru Yüzbaşı

                                                                               MACİT

 

                                                   Gözden geçirilmek üzere Hareket Ordusu

                                                   Kumandanlığı Yüksek Katına takdimi olunur.

                                                   25 Haziran 325 (8 Temmuz 1909)

 

M. Celal Bayar Ben de yazdım. Cilt 2.s.380, 383, 384–390, 631-Norslu Sait’in Derviş VahdetiyeYazdığı mektubu okuyalım:

    “Biraderim Derviş Vahdeti Bey’e; Edipler, edepli olmalıdırlar. Hem de edebi islamiye ile müteeddip olmalıdırlar. Matbuat nizamnamesini vicdanlarındaki hissi dinayet tanzim etsin. Zira bu Inkilab’ı şeriye gösterdi ki, umum vicdanlarda hüküm ferman-ı Nura Nur olan, hamiyeti islamiyedir. Hem de anlaşıldı ki, İttihadı Muhammedi umum askere ve umum ehli İslam’a şamildir, hariç kimse yoktur.” Cemal KUTAY, Türk İst. Mu? Tarihi Cilt 2.

 

    GENELKURMAY HARP DAİRESİ BAŞKANLIĞI RESMİ YAYINLARI SERİ NO:8 s.4:

 

    “Din perdesi altında, Osmanlı Devletini bölmek isteyen Kürt politikacısı Said-i KÜRDİ de, bu maceradan faydalanmak isteyen Derviş Vahdeti de, aslında, birer maşadan ibarettiler. Maskeleri, ancak binlerce Türk’ün ve Müslüman’ın kanı aktıktan sonra, düşmüş ve gerçek içyüzleri anlaşılmıştı.”

    “Aradan 50 yıl geçtikten sonra; meydanı Bununla beraber; müteşebbis gene o değildi. İplerden birinin ucu gene dışarıdaki Türklük düşmanlarının, diğerinin ucu da içerdeki bir kaç hain ile boş ve uygun bulduğu bir anda, adını da değiştirerek yeniden ortaya çıkan Said’i NURSİ ise, vaktiyle politika yolu ile başaramadığı, bölgecilik ve bölücülüğü bu kez din ve dindarlık maskesi altında sağlamaya çalışan, gerçek ve maalesef başarılı bir anarşisttir. Kitle halindeki gafillerin elinde idi.”

                                         OSMAN TÜRKOĞUZ, NURCULUK, S.121/134

 

 

 

 

15 GB'lık kotanın 0,11 GB'ı (%0) kullanılıyor


©2013 Google - Şartlar ve Gizlilik

Son hesap etkinliği: 44 dakika önce

Ayrıntılar

Daralt

 
♫
 
♫
 
♫
 
 

 

İzleyiciler

Blog Arşivi