11 Şubat 2013 Pazartesi
901/TÜRKLER,ATEŞTE ATEŞLE DÖĞÜLÜR!
OSMAN TÜRKOĞUZ
osmanturkoguz@hotmail.com
İzmir; 25 Nisan 2010./11 Şubat 2013.Türk ve Türklük düşmanlarımıza!
Facebook'ta "Avustralya'ya savaş açan iki Türk"yazısını görünce arşivimi taradım:Osmanlılarla hiç bir bağıntısı olmayan Afganistanlı iki Türk'ün,Rahmetli Hasan ile Osman'a sonsuz rahmetler dilerim.
İleti yazımla:bBz Türkler; Mareşal Gazi Mustafa kemalimizin tanımladığı gibiyiz:Güneşiz,yıldırımız,hırtınayız,tayfunuz,ayız.Düşmanlarımızın ve hainlerimizin çokluğu da bundandır;cümle hainlerimizden ve namussuzlarımızdan da habberdarız.
TÜRK, ATEŞTE ATEŞLE DÖĞÜLÜR!
"Türk Milleti,ebediyete akıp giden her on senede bir..."Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa kemal,Onuncu yıl söylevi.
"Ben,Tanrı gibi gökten doğmuş Türk Bilge kağan..." "Ey Türk milleti!.."Göktürk kitabeleri.
"Benim için en büyük övünç Türk olarak doğmuş olmamdır!"Ebu'l Gazi Bahadır Han,Secereyi Terakime.
"Biz ki Meliki Turan,Emiri Türkistanız.Biz ki,Türkoğlu Türküz.Biz ki,milletlerin en Kadimi ve Uusu Türk'ün Başbuğuyuz!"Timur Han,Ünlü Aksak Temür.
TÜRK BAYRAĞI,TÜRK DİLİ,TÜRK ORDUSU,TÜRK TARİHİ,TÜRKÜLERİMİZ,DİĞER TÜRK DEVLETLERİ,KUZEY KIBRIS TÜRK FEDERE DEVLETİ,TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ,"BİR MİLLET,İKİ DEVLETİZ!"MERHUM HAYDAR ALİYEV.
"Türklere Müteşekkiriz!"Barak Obama,USA Başkanı.
“Ben, Türk Milletine her şeyi, hatta komünizmi bile kabul ettiririm; yenilgiyi asla kabul ettiremem.”Cumhurbaşkanımız Mustafa İsmat İnönü.
"Türk ve Türkçülüğü Anayasadan çıkartacağız!"Sayın Bülent Arınç,Kubilayımızın başını kesen Derviş Mehmet adlı Giritlili dönmenin torunu.
1*İlgi: Verilen hedef Akdeniz, varılan yer EGE Denizi: Ostüzü. Blog No:16.
2*PATATESLER: Ostüzü. Blog NO:76.
Türk nedir? Ne değildir?
Öncelikle; bu soruların içeriğini tanımlamamız gerek. Ansiklopediler ve sözlükler şöyle demiş, yok bu böyle buyurmuş; Çinliler böyle demiş! Bunlara da sığınmamıza gerek yoktur diyorum.
Rahmetli Afet Uzmay (İnan), Atatürk’ün yönlendirmesiyle; İsviçre’de, Prof.Dr. Eugene Pittard’ın kürsüsünde tarih öğreniyordu. Profesör Dr.E. Pittard; Rahmetli Afet İnan’a, doktora tezi olarak, Türk Tarihini vermişti. Acele ile Ankara’ya dönen Rahmetli Afet İnan, Türk Milletini nasıl tanımlaması gerektiğini Atatürk’e sormuştu.
Atatürk:
“Önce, sen çalış, metni hazırla, beraberce inceleriz!” Demişti.
Hazırlamış olduğu metni Atatürk’e sunan Rahmetli Afet İnan’ın sonucu alması pek te uzun sürmemişti. Hazır metni uzun, uzun inceleyen Atatürk:
“Hele Dur. Ver bana bir kâğıt; ben sana Türk’ü tanımlayayım!” Demiş; kendisine verilen kâğıda, kurşun kalemle şöylece yazmıştı:
“Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin, yüksek tecellisine yüksek sahna oldu. Bu sahna, yedi bin senelik en aşağı bir Türk beşiğidir. Beşik, tabiatın rüzgârlarıyla sallandı. Beşiğin içindeki çocuk, tabiat yağmurlarıyla yıkandı. O çocuk, tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı, onları tabiatın babası tanıdı, onların oğlu oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu, Türk oldu. Türk budur; yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.” M.Cemal Kutay, Türkçe İbadet, c.1,S.48-49,
Osmanlı; 623 senelik egemenliğinde, bir defacık olsun Türk olamadığı gibi, bir defacık olsun Türk’ü anlamaya ve tanımaya kalkışmamıştır. Türk’ten üstün tuttuğu devşirme döllerine Türk’ü boğdurtmaktan da çekinmemişti.
Dördüncü Murat; 27 Ocak 1635 cumartesi günü, Osmanlının kuruluş yıldönümünde, öz be öz Türk olan Ünlü Şair Nefiy’i boğdurtmuştu.
Yeniçeri kanunnamesine: ”Türk’ten Yeniçeri alınmaya” Hükmü konulmuştur.
“Türk’ten vezir olmaya’” hükmü de can ve gönülden uygulanmıştır.
Ünlü tarihçi Naima: ”Etrabı bi idrak” diyerek Türk’ü karakterize etmekten çekinmemiştir. -İdrakten,anlamaktan ve algılamaktan yoksun Türk!
Osmanlı, "Sırtını kürke, kapını da Türk’e alıştırma!” Sözünü atasözü olarak kullanmaktan çekinmemiştir.
Osmanlı; ”Türk değil mi Marsıvan’ın eşeği; eşek değil köpekten de aşağı!”Demekten utanmaıştır.
Osmanlı;”Türk ne bilir bayramı, lık, lık içer ayranı!” Demiş.
Hadis toplayıcılardan; en erkencisi, Hz. Muhammed’in ölümünden 245 sene sonra Buhari, toplamış olduğu hadisler arasında Türklere de yer vermiştir: Bunların çoğunun Arapların uydurması olduğuna inanmaktayım.
Türk boylarına egemenliği kabul ettirmek için; iktidarı elinde bulunduran Türk boyunun, ya Cengiz Han soyundan ya da Kayı Boyundan olması gerekmekteydi.
Osmanoğulları, Anadolu’da egemen olan diğer Türk boylarına egemenliklerini kabul ettirebilmek için; İkinci Murat zamanında; Yazıcıoğlu Ali’ye yazdırmış oldukları Türk şeceresinde, kendilerini GÜNHAN SOYUNDAN KAYI BOYUNA MENSUP GÖSTERTTİLER!
KAYI BOYUNA mensup Türk aşiretleri; Mavera ün nehirden Hindistan’a inerek, TÜRKİYE DEVLETİNİ /Devlet'it Türkiyye/KURMUŞLARDIR.
Oğuzlar, anlaşmaları gereği, Mısır’a her sene demir kütüğü gibi malzemelerin yanı sıra 2000 oğuz delikanlısını da esir olarak satmaktaydılar. Mısır ordusuna asker olarak alınan bu Genç Oğuzlar, Mısır’da iktidarı ele geçirerek DEVLET’İT TÜRKİYYE-TÜRKİYE DEVLETİNİ-KURMUŞLARDIR.
Osmanlılar, bunların kölelikten gelmiş olduklarını vurgulamak için, bunlara KÖLEMENLER ya da aynı anlama gelen MEMLUKLAR demişlerdir. Yavuz Sultan Selim’in 1516-1517 tarihinde yıkmış olduğu devlet bu Türk devletidir.
Yavuz Sultan Selim’ in Şah İsmail’e yazmış olduğu mektubu da çok önemlidir:"Türkçü-İslamcı çevrelerin övünç kaynağı Yavus Sultan Selimin:
“Ben, Beyazıt oğlu Sultan Selim,Sen ki Eşek Türk!” Deyen mektubunu Prof.Dr.Şahebettin Tekindağ bulmuştur.Baki öz,Osmanlı'da Alevi ayaklanmaları s.15,Cem dergisi sayı4,s.45.
25 Kasım 1988 günlü ve 14,737 sayılı Milliyet gazetesinde yayımlanan çok ilginç bir saptama vardı. Bu gözlemlerini 1906 yılında kitap halinde yayımlayan yazar da Yüzbaşı Frederik William Von Herbert adlı bir yabancı yazardı.
“DİLİMİZİN BAŞINA GELENLER…”
“Dildeki Osmanlıca sözleri yaşatmayı Türkçeyi yaşatmak sanan, öz Türkçe sözcükleri ise uydurma diye niteleyenlere yılların ötesinden bir yanıt geliyor.”
“Nesiller, nesilleri anlamıyor öz Türkçe’de, ileri gidildiği için dede ile torun anlaşamıyor” gibi bahanelerle yeni nesillerin kafası tedavülden kalkmış Arapça ve Farsça sözcüklerle doldurmaya çalışanların yaptığı yanlışlık, aşağıda çarpıcı biçimde vurgulanıyor.
Hollanda ‘da yaşayan bir sevgili okurumuz bundan 82 yıl önce yazılmış olan” Balkan Patikalarında” adlı kitaptan aldığı tek sayfalık fotokopiyi bize gönderirken” çok şaşıracaksınız” notunu eklemiş.
Kitap, Londra’da 1906 yılında basılmış… Yazarının adı “Yüzbaşı Frederik William Von Herbert”.Aynı yazarın daha önce “Plevne Savunması” adlı bir kitap yazdığı kapakta belirtiliyor…
Hep birlikte kitabın 156 ve 157’inci sayfalarını okuyunuz.
Diyor ki Yüzbaşı Herbert:
“Halk Türkçesi katıksız (öz) Türkçedir. İşçinin, satıcının, ustanın, küçük çiftçinin sözcük dağarcığı Türkçedir. Buna karşılık İstanbullu yüksek memurun dilindeki sözcüklerin yarıdan çoğu Arapça ve Farsçadır… Osmanlı İmparatorluğunda yüksek sınıflar mümkün olduğu kadar az Türkçe, mümkün olduğunca çok Arapça ve Farsça sözcük kullanmayı gösteriş sayarlar. Bildikleri tüm Arapça ve Farsça sözlükleri Türkçe ses uyumu ve cümle yapısına uygulayarak kullanırlar.
Sokaktaki Türk, babasına “baba”, annesine “ana”, erkek kardeşine “kardeş”, kız kardeşine “kız kardeş” veya kısaca “kız” der.
Fiyakacı Osmanlı memuru ise babasına “peder”, annesine “valide”, erkek kardeşine “birader”, kız kardeşine “hemşire” demeyi yeğler.
Ancak, halktan bir ihtiyarı onurlandırmak istediği zaman, o’na “baba” diye hitap eder. Yakın gördüğü bir yaşlı kadına, örneğin evin hizmetçisine “ana” diyebilir. Ama kendi annesine “ana” demez. Kardeş sözcüğünü genel ve samimi bir hitap şekli olarak kullanır. Eğer kızkardeşine “kız” derse nezaketsizlik etmiş sayılır. Fakir adam Öztürkçe konuşur. Zengin adam Türkçeyi saptırılmış anlamlarda kullanır.
Öz Türkçe konuşan alçak gönüllü halk, eğitim görmüş sınıfların dilini anlamadığı için bir İstanbul Efendisi bir köylüyle, ancak onun düzeyine indirerek konuşur.
Edebi Türkçe, yani şiir ve roman dili, Osmanlı İmparatorluğu’nun Türkçe konuşan halkının yarısı için kapağı mühürlü bir kitaptır adeta.
Osmanlıda küçümseyiş ve gösteriş o denli ileri gitmiştir ki, yüksek sınıflar için Arapça ve Farsçası bilinen sözcüklerin Türkçesini kullanmak kaba sayılır olmuştur. Arapça ve Farsça sözcüklerin sayısı her yıl artmaktadır.
Hacca giden yüksek yetkili oradan Arapça, doğu sınırına giden subay İran’dan Farsça sözcük getirmektedir.
Geçenlerde, ”lisan” yerine “dil” sözcüğünü kullandığım için Osmanlı dostlarım bana serzenişte bulundular. Oysa otuz yıl önce, Türkçeyi ilk öğrendiğim zaman “lisan” sözcüğü henüz ortada yokken ve herkes “dil” sözcüğünü kullanıyordu.”
“Bundan 82-bugün 97-yıl önce yazılmış olan yukarıdaki satırlar, Arapça, Farsça-Türkçe bulamacının, hangi özentiler sonucu ortaya çıktığını açıkça anlatıyor!”
10 Aralık 2005 tarihli Hürriyet gazetesinde; Ünlü yazarlarımızdan Rahmetli Orhan Kemal Öğütçü’nün babası ile ilgili bir haber yayımlanmıştı.
Rahmetli Abdülkadir Öğütçünün not defterine geçirmiş olduğu anıları çok ilginçti. Hayatı sürgünlerde geçen Rahmetli Abdülkadir Öğütçü’ye, Ahmet Kemal Akünal şöyle seslenir:
“Kemali; dedi, biz hürriyet için çalıştık. Hem de Türk hürriyetçisi sıfatıyla. Türlük tabirini, İstanbul saltanatının Türk Padişahlarından, Türk paşa ve memurlarına kadar eşeklikle vasıflandırdıkları zaman Türklük için çalıştık.” Bu anlatmış olduğu durumlar 20’inci yüzyılda geçmektedir.
19’uncu yüzyılda; İstanbul’da Avusturya –Macaristan Elçiliğinde görevli bulunan İsveçli bir babadan ve Ermeni bir anadan doğma Hammer, geniş kapsamlı bir Osmanlı tarihini de yazmıştı.
Bakınız; 53’üncü kitabın 9’uncu sahifesinin 15’inci satırında neler yazmıştır:
“Hatta bir gün, kabalığından dolayı TÜRK UNVANI VERİLEN Vaiz Ahmet…”
Dördüncü Murat’a verilen, Osmanlı İmparatorluğunun bozulma nedenleri üzerine, raporu da Arnavut Koçi Bey yazmıştı. Koçi Bey, şöyle buyuruyordu:
“ Her zümreye adı geçen tarihten beri, milleti ve mezhebi bilinmeyen Şehir Oğlanı, TÜRK, Çingene, Tatar, Kürt, Ecnebi, Laz, Yörük, Katırcı, Deveci, hamal, Ağdacı, Yolkesen alınmaktaydı…” Zuhuri Danışmend, Koçi Bey Risalesi, s.43.
Konumuzu SEBEP- SONUÇ İLİŞKİSİNE- CAUSALİTE-NEDENSELLİK İLKESİNE göre irdelemek zorundayız.
Osmanlı; TÜRK’Ü kaba, saba ve anlayışı kıt bir beyinsiz bir yaratık yerine koymuştur.
Selçuklular, Fars kültürü ve Arap hayranlığı nedeni ile TÜRK’ÜN semtine bile uğramamışlardır.
Ünlü Mevlana Celalettin’i Rumi, Mesnevisini ve Divan’ı Kebiri’ni Farsça yazmıştır.
Türklük bilincini yitirmemiş olan Anadolu Türkmen halkı; Mevlana’nın karşısına YUNUS’U çıkarmıştır.
Karaman’da bir çiftlik sahibi olan Koca YUNUS, bir beyit söyleyerek, 6 ciltlik ve 25.618 beyitlik Mesnevi’yi yere sermiştir:
“ETTEN KEMİĞE BÜRÜNDÜM;
YUNUS OLUBEN GÖRÜNDÜM.”
Daha gerilere gidersek; taaa! 1069-1072’lere, Kaşgarlı Mahmut; DİVANI-LUGAT-İT TÜRK’Ü YAZARAK, Bağdat’taki Arap Abbasi Halifeye sunmuştu.
O cennetmekân ULU TÜRK; TÜRK’Ü, MUSTAFA KEMAL’İN GÖZÜ İLE GÖRÜYORDU.
Kafasını, gönlünü ve ruhunu ümmet potasında eritmiş olan Osmanlı, Müslümanlaşayım derken Araplaşmıştı.
Anadolu Türk’ü ve Balkanlara göçen diğer Türk boyları Türklük bilincine dört elle sarılmışlardır.
İran kültürüne tutsak olan Anadolu Selçuklularına karşı başlatılan Türklük kıyamı, Osmanlılara karşı da bütün hızı ile sürdürülmüştü.
Yıldırımların, fırtınaların ve kudurmuş doğal olayların gazabına uğrayan Türk; iktidarların da ateşten hışmına uğratıldı.
Yalınız Osmanlıya karşı 135 ayaklanma çıkartıldı. Dağlara, çadırlara sığınan Türkmenlik ruhu halk ozanlarınca ifade edilerek cönklerde saklanmıştır.
Osmanlını Türk kırımları, Türk’ü bir ruh etrafında bütünleştirdi. Gezginci ve genellikle de Alevi halk ozanlarımız, uğranılan haksızlıkları sazlarının telleri ve dillerinin temiz Türkçesi ile nesillerden, nesillere taşıdı.
Osmanlının divan şiiri karşısına halk şiiri ile dikildiği gibi; Osmanlının Bizans ve Arap kırması müziğinin karşısına da türkülerini ve bozlaklarını dikmesini bildi.
Türk’e ve Türklük bilincine dayanan Selçuklu ve Osmanlı, güçlü birer devlet kurarak, tarih sahnesine çıkmıştı. Ümmetçi söylemleriyle ve Arap’ın gazve öykülerine bir de ulûhiyet ekleyerek, dayanmış olduğu güce sırtını da çevirerek kendi sonlarını getirmişlerdi.
18’inci asırda; Ilgın ovasında, Osmanlı ordusu ile isyancılar arasındaki muharebede ilk defa iki tarafça da top kullanılmıştı.
Osmanlının kendi halkından toplamış olduğu 80.000 tüfeğin, kendi ordusundaki tüfeklerden daha mükemmel olduğu gözlenmişti.
Selçuklunun 100 Frank süvarisi ile Kırşehir ovasında bastırmış olduğu Baba İshak ayaklanması-1204- yeniden tarih sahnesine çıkmıştı.
Türk; kanıyla ve canıyla kurmuş olduğu kendi devletlerinin örs ve çekici arasında dövüldüğü gibi; Osmanlının din adına düşman bellediği devletlerin ateşinde de dövülmüştür. Yokluk ve sefalet ve dahi horlanma ateşi bir taraftan; derebeyleri ve mütegallibe ateşi ve mültezim ateşi diğer taraftan Türk’ü dövüp durmuştur.
Osmanlı; iki senede bir, Türk gençliğini ve orta yaşlısını ateşlere sürerek, ateşlerde dövdürmüştür. Dövülmek, fiziki işkenceye uğratılmak anlamında kullanılmamalıdır. Dövülmek; demirin örs ve çekiç arasında, su ve ateşle çelikleşmesidir.
Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün anlatmış olduğu yağmur, şimşek, fırtına ve yıldırımların yarattığı Türk; kurmuş olduğu kendi devletlerinin ateşiyle ve yaşamının harlı ateşiyle de dövüle, dövüle; yiğitliğe, güzelliğe ve insanlık öyküsünün onuruna gelip oturmuştur.
Bir Cuma selamlığına gitmiş olan Mustafa Kemal; Türklük bilincinden yoksun, kulluk ve kölelik bilincindeki Osmanlı paşalarının konuşmalarına tanıklık eder.
Paşalar derler ki:
“Bu Türk askeri ile savaş kazanılmaz. Bunlar, hep yenilirler ve kaçarlar!” Mustafa kemal hışımla parlar:
“Türk askeri kaçmaz ve yenilmez. Yenilen komutanlarıdır!” Der.
Paşalar hayretler içersinde:
“Yahu, kim bu zıpçıktı?”Derler. Geç te olsa, O’NUN ordulara komuta etmiş olduğunu öğrenirler.
1839 tarihinde, aç ve sefil Mısır ordusuna yenildik.
Sebep-Sonuç ilişkisine göre olayı irdelemek durumundayız.
Osmanlı ordusunda; üsteğmen rütbesiyle Alman birliğini kuracak olan Helmuth Barnard Von Moltke adlı bir dahi Prusyalı subay vardır. Anılarını utanmadan okumak mümkün değildir.
Mısır ordusunu da Fransız subayları yönetmektedir. Mısır ordusu manevra planını uygularken, Osmanlı paşaları aruz vezni ile şiirler okumaktadır.
Telaşla ve helecanla paşalara başvurur:
“Mısır ordusu harekât planını uyguluyor. İzin veriniz, şöyle, şöyle bir plan uygulayarak Mısır ordusunu yok edeyim!” Der.
“Silahlar henüz patlamadı; muharebe de başlamadı, otur oturduğun yerde!” Derler ve feci bir şekilde de yenilirler.
Komutanlar bu denli zır cahil olduktan sonra Türk askeri ne yapabilir!
1711 tarihinde; Rus ordusu Çarı ve Çariçesi ile birlikte çembere alınmışken; Sarayın odunculuğundan Serdarı Ekremliğe getirilen Baltacı Mehmet Paşa, Katerina’nın getirmiş olduğu araba dolusu mücevherleri görünce:
“Kırımdaki bir kale yıkıla; Çar ve Çariçe ve dahi Rus ordusu da çemberimizden kurtula!” Emrini verdiği Osmanlı Vakanüvisleri anlatmaktadır! 82 yaşındaki Baltacı Mehmet Paşa,Merzifonlu Kara Mustafa Paşa gibi dediğim dedüktüre kilitlidir İsveç kralı Demirbaş Karlın önerilerini de hiç dinlemez.
Avusturya ordusu Başkomutanı Topal Prens Ojen, deha sahibi bir Fransız generalidir.
Osmanlı ordusu, bir nehir üzerine kurmuş olduğu köprüden karşı kıyıya geçmektedir. Ancak; Osmanlı ordusu Başkomutanı köprün giriş başına kondurduğu bir tahsildar; her askerden geçiş ücreti almaktadır. ”Etmeyin, eylemeyin, düşman ordusu peşimizde!” Nasihatlerini dinlemez.
Prens Ojen yetişir; köprüyü yakar ve tüm Osmanlı ordusunu da imha eder. Her türlü askeri ve lojistik malzemelerimizin yanı sıra, 7000 çuval savaş hazinesi paramıza da el koyar.
Yine bu Avusturya-Osmanlı savaşlarında; Osmanlı ordusu çok ilginç müneccim hesaplarına dalarak imha edilmiştir: Osmanlı ordusu, muharebe düzenini almış; düşman ordusunun pozisyonunu beklemektedir. Düşman ordusu imha edilme pozisyonuna girdiği, tüm Osmanlı komutanlarının taarruz edilmesinde ısrar ettikleri halde; Osmanlı Başkomutanı: ”Müneccimbaşı eşref saatini bildirmeden, taarruz etmek dinen caiz değildir!” Buyurduğundan; tüm Osmanlı ordusu, Başkomutanı ve Müneccimbaşısı dâhil kılıçtan geçirilmiştir.
Mareşal Gazi Mustafa Kemal’in anlatmak istediği durum budur.
Kara Harpokulu müzesinde bir kılıç sergilenmektedir. Kılıcın kabzasına da, Fransızca üç kısacık cümle yazılmıştır:
“ Lamoure pour la femme/la vie pour la patrie/L’oheure pour mois!”
*Aşk, kadın için/
Hayat vatan için/
Şeref benim için*.
Bu kılıç; 11 kişilik bir Türk keşif mangası tarafından 450 kişilik taburu ile birlikte esir alınan bir Romen tabur komutanına aittir.
Mareşal Gazi Mustafa Kemal bunu demek istemektedir.
Bendeniz çok görmüşümdür; komutanı cesur olan bir Türk birliğinde korkak asker yoktur.
Eski Alman bölük talimnamesinde çok görkemli bir ifade vardı: ”Bölük, bölük komutanının ruhunu taşır!”
Ulusal Kurtuluş savaşımızda; Fransızlar, Ünlü Menil Taburunu kar boğazında görevlendirmişlerdi. Jandarma üsteğmeni Kara Afet Hasan Bey; 45 kişilik bir milis kuvveti ile bu taburu esir almıştı. Anlatılmak istenilen durumlardan birisi de bu durumdur.
26 Ağustos 1071’de; Malazgirt’te bulunan Rahmetli Alp Aslan’ın Türklük bilincinden pek haberi yoktur. Günümüzdeki devletlilerin haberleri varmola!
Bağdat’taki Arap Halife:
“Arap’ın ve Acemin Sultanı!” Diye tebrik nameyazar! Sultanın sesi ve sedası çıkmaz.
Türk ellerinde Türklere yapılan Arap mezalimi, İslami boyutun öne çıkarılmasını sağlamıştır.
Yalınız Malazgirt Meydan Muharebesinin kazanılmasında bir ulusal bilinç etkinliği söz konusudur.
Bizans ordusunda, paralı Hıristiyan Türk askerleri mevcut idi. Bu Türk askerlerinin Komutanı General Tarkan’ın dikkatini bir şey çekmişti: Karşılarındaki ordunun ata biniş şekilleri, muharebede yapmış oldukları manevraları ve konuşmuş olduğu dilleri kendilerinkine benzemektedir.
Muharebenin en kızıştığı bir anda; ordusu ile Türk ordusuna katılır.
Burada da bir ulusal bilinç ,Türklük bilincinin şahlanması vardır.
Balkan savaşında yenilgi kepazeliği; Çanakkale Muharebelerindeki destansı yiğitlik ve kahramanlık, komutanı ile askerlerinin anlaşmasında saklıdır.
Yunanlılar İzmir’e çıkarken tek kurşun atmadan teslim bayrağını çekmiş olan Ali Nadir Paşa; Balkan Savaşında da; tek bir mermi attırmadan Selanik’i Yunanlılara teslim etmiştir.
Trablusgarp ve Balkan savaşlarının ateşinde dövdürülen Türk, Çanakkale’de ve Ulusal Kurtuluş savaşında destanlar yazmıştır.
ULUSAL ŞAHLANIŞ. Türklük bilincindeki Türk’ü yenmek mümkün değildir. Cengiz Han:"Türk'ün kanına başka kan karışmazsa Türk yenilmez!"Osman Beyin eşinin anlatımı!
Günümüzde oynanmakta olan oyunlara, tarihsel bir gözle bakmasını bilemeyenler de bu büyük ihanetin içersindedirler.
İmparatorluk iken yenilen ümmetçi ve Osmanlı; Çanakkale’de cehennem ateşlerinde dövüldükten sonra ve Türkleşince yenmiştir.
Selçukluları ve onlardan önceki dönemleri göz önüne getirelim: Türk, hemen, hemen her sene ateşle sınava çekilmiştir.
Osmanlının 623 senelik ömrünü senelere ayırdığımızda da, görürüz ki, Türk her sene içte ve dışta ateşle sınanmıştır. Türk’ün ateşle sınanmasının kemikleri, kanıt olarak, dünyanın dört bir tarafına bırakılmıştır.
Osmanlı; bu kan ve gözyaşı ile bırakılmış olan Türk’ün kemikleri üzerine saraylar kurup, içlerini cariyeler ve içoğlanları ile doldurmuştur.
Diyebiliriz ki; Türk, yatakta rahat ve huzur içersinde ölmemiştir. Türk, İslamı savunayım derken, Müslümanlarca arkadan vurulmuş, Türklüğünü de yitire yazmıştır.
Müslümanlık ve ümmetçilik öğesini öne çıkarmak isteyen devşirme dölleri, Büyük Fransız Devriminin getirmiş olduğu ulusçuluk ateşini fark edememişlerdi.
Osmanlı, Ümmetleşerek Araplaştıkça; Müslüman Araplar ve Azınlıklar, uluslaşmışlardı.
Bulgar Bulgarlığını, Arnavut Arnavutluğunu, Yunan Yunanlığını bilmiş; bizler Mareşal Gazi Mustafa Kemal’e kadar, yaratmış olduğumuz ”KAVM’İ NECİB’İ ARAP” heyulasının altında ezilmişizdir.
06Araslık 2005 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yamlanmış olan Sayın Orhan Busalı’nın, hâlâ güncelliğini koruyan makalesine de bir göz atalım:
“ULUS VE ÜMMET”
“Alt ve üst kimlikler! Tartışmalardan geçilmiyor ortalık. Bunu esas tartışacak baba tarihçilerimizi ve sosyologlarımızı göremiyoruz.
Ama niye ve ne zaman tartışıyoruz!
Kürtler” ayrılığa giden yolda” milliyetçi kimlik istiyor!
AB, ”Kürt kültürü “ ne çözüm istiyor!
ABD Kürt devleti kuruyor ve Türkiye’dekilere de ilgi gösteriyor.
Ve bu koşullar karşısında Türkiye aciz kalıyor ve soruna çözüm arıyoruz!
İslamcı iktidar, ümmetçi ideolojileri gereği, milleti ümmete dönüştürmek istiyor!
“Büyük vizyoner” Başbakan Erdoğan hemen sepetindeki patatesi fırına sürüyor: ”Bizim ortak yönümüz dindir” diyor ve sadece ümmetçiliğin ülke bütünlüğünü sağlayabileceği” gibi, arkaik bir görüş ileri sürüyor.
Çözüm? Postmodernistler, ümmetçiler, dinciler, liberal aydınlar, çözümü “alt ve üst” kimlik tartışmasında arıyorlar.
Çözümün sihirli anahtarı!
***
İttifaka dikkat: İslamcılar-Her ne pahasına olursa olsun AB’ci ve Amerikancı aydınlar -AB ve ABD (Doğal müttefikleri tabii ki Kürt milliyetçileri).
İdeolojik zeminleri, ulus devlet ve ulusçuluk döneminin sona erdiği tezi.
Paradoksa bakın: Tarihin hiçbir döneminde ulusal devlet kurma, ulusçuluk patlaması bu kadar büyük yaşanmıyor.
ABD, dünyanın en büyük ulus devleti! Giderek keskinleşen bir ulus devlet hem de Çin! Japonya!
Şüphesiz Avrupa’da bir deneme yaşanıyor. Ama deneme. ”Ulusçuluğu” sona erdirmeye yönelik değil! Ulus kimlikleriyle var olunmaya çalışılan ülke denemesi! Tutar veya tutmaz.
Türkiye’nin ulusal kimliğine ve bütünlüğüne atılan en büyük oklardan biri, şüphesiz ki “ekonomik liberalizm”
Zaten, ”alt-üst kimlikle Anadolu Federasyonu “zırvalıklarını “ kol gezdiren “büyük ittifak’ın yapısal harcını oluşturan da, bu ekonomik liberalizm! Yukarıda saydığımız ittifakın tartışmasız elbirliği ettiği konu!
“Ulusal da ne’ymiş!”
“Küreselleşme çağında ulusal ekonomi, ulusal para, ulusal çıkar, ulusal şirket ve kurum mu olur” muş!
Tek akıllı bu ittifak, herkes gerzek!
ABD’NİN en büyük ekonomik ulusalcı, Çin’in en büyük ulusalcı, Japonya, Kore’nin ve diğerlerinin de ulusal ekonomiciler olduğunun kimse farkında değil!
AB de bu karmaşada şimdilik ”AB ulusalcılığı” ile yer almaya çalışıyor!
Türkiye’de ise ulusal adına ne varsa yıkılmaya çalışılıyor!
Bizler, dünyayı anlamayan aptallar!
***
Ümmetçilik, Erdoğan’ın, partisinin ve bütün diğer destekçilerin ayaklarına dolaşır. Arkaik çözümlerin zamanı biteli yüzyıllar oldu!
İhtilalcı Bay Müsteşar, tepeden “Ümmetçi”, ”dinci” bir ülke oluşturmanın teorisini, 1995 bildirisiyle ortaya koymuştu: İslami kültürün egemenliği, yerel ve merkezi, her yerde! Unutanlar arşivlerde bulup okusunlar yeniden!
***
Ulus ne!
Ulus kimliği yok olunca, geride parçalanmış bir topluluk kalır.
AKP; milleti parçalıyor, topluluklara ayırıyor!
Ulus ne? Ne sadece dinsel, ne de sadece ırksal topluluk!
Ulus, ortak çıkar, ortak heyecanlar, ortak dil, ortak duygunun toplamı!
Ulus; toprağın kokusu, heyecanı, çekmesi, rengi, sesi, suyu, dağı!
Ulus; bir hasret, hasretlik!
Ulus, bir görüntü; belleğin üzerine her şeyi inşa ettiği!
Ulus, koşan yarışçımızın ipi göğüslemesi için çarpan yürek!
Ulus; Hidayet’in bütün topları potaya sokmasının anlatılmaz tadı!
Ulus, Gaziantep baklavası, Koksa helvası, Karadeniz fıkrası, laz burnu, Boğaziçi’nin sisi, Koç’un TÜPRAŞ’I!
Ulus, Çanakkale, Kocatepe, Nusret Mayın gemisi, Savarona, Çankaya.
Ulus, bu ülkeye katkıda bulunan herkes. Bilimcimiz; edebiyatçımız, şairmiz, ressamımız, çizerimiz. Yazarımız.”
Osmanlı imparatorluğunun her cephede yenilmesini sağlayan ümmetçilik, Cumhuriyetimizin başına musallat edilerek, Türk’ün dünya sahnesinden silinmesine neden olacaktır.
Şimdi; Sayın RTE’NİN, 1980’li yıllarda etmiş olduğu ve Trabzon asker arşivinde saklanan, bu konudaki yeminini de okuyalım:
"Ben Muhammet Müslüman ümmetindenim. (BEN; TÜRK MİLLETİNDENİM: Ostüzü). Türkiye dinsiz, laik bir ülke haline gelmiştir. Hayatımı, Mustafa Kemal dinsizliği ile savaşa adayacağıma, Türkiye’yi bir din ve şeriat devleti haline getirmek için mücadele edeceğime, Kemal Paşa zamanında çıkarılan dinsiz kanunları tatbiksiz edeceğime, kısa zamanda ümmet esasına dayanan şeriat devletinin kurulması için çalışacağıma; dinim, Allahım ve bütün mukaddesatım üzerine yemin ve kasem ederim!”
Türkiye Cumhuriyetini, çağdaş Atatürk devrimlerini savunmak için mücadele edenler neden tutuklanmasınlar!
Türk, gitmiş olduğu her yere, geleneklerinin yanı sıra, yer isimlerini de beraberinde götürmüştür.
Araplaşmanın ve zibidileşmenin yanı sıra bu geleneklerimiz de silinmiştir.
24 OĞUZ BOYU’NUN üzerindeki en büyük otorite; BAYINDIR HAN’DIR. Bayındır Han; senede bir defa OĞUZ BEYLERİNE sarayında ziyafet verir. Ziyafet sonunda; eşini yanına alarak sarayı yağma etsinler diye, Beylere bırakırdı. Saray yağmasında; her BEY, beğenmiş olduğu eşyayı alırdı. Her Beyin bir oğlu Bayındır hanın sarayında kalmak zorundaydı.
Oğul sahibi Han için; içi beyaz keçe döşeli beyaz çadır kurulurdu. Kalaylı kazanda beyaz koyun eti pişirilirdi.
Kız sahibi Han için de; içi kızıl keçe döşeli kızıl çadır kurulur; kızıl koyun eti ile doyurulurdu.
Çocuksuz olan Han için de; içi siyah keçe döşeli siyah çadır kurulur; kara kazanda pişirilen kara koyun eti ile doyurulurdu.
İzmir’in güneyinde bulunan yerleşim yerimizin adı Kızıl çullu idi. Bugün, Nato Güneydoğu Komutanlığının bulunduğu yerde, KIZILÇULLU KÖY ENSTİTÜSÜ vardı.
İsimleri Türkçeleştirme sevdasına düşen bazı aklı evveller, nice Türk isimlerinin de kanına girmişlerdi.
Kız çocuklu bir Bey’in oturduğu yer anlamına gelen Kızılçullu adı ŞİRİNYER yapılmıştı.
Kuzeydeki harabelere Karaca ören; güneydeki harabelere de kızılca ören denilirdi. Mardin ili Derik ilçesi Özel idare memuru Rahmetli Cemil Bey, Kızıl adını sakıncalı bularak, BOYAKLI yapmış olduğu övünerek anlatırdı.
24 oğuz Beyi’nin üzerideki en güçlü ve en tılsımlı olgu TÜRKLÜK olgusuydu. Kök Türklerle başlayan bu Türklük olgusu, Türk’ü asırlarca süren ATEŞTE ATEŞ İLE DÖĞÜLMESİ SÜRECİ sonu, 24 Oğuz boyunun ortak adı olmuştur.
Kayı; Yüregir, Döger, karaevli, Arka evli, Kınık… Gibi boy adları; yer adı olarak, ülkemiz coğrafyasındaki yerlerini almıştı.
24 Oğuz boyu; Ateşlerde dövüle, dövüle Türk çeliği olarak ortaya çıkmıştır.
Müşir Gazi Mustafa Kemal, peşi sıra, ölümüne göz kırpmadan giden bu Türk çeliği ile iç ve dış düşmanları yenmesini bilmişti.
İngiliz silahları ile donatılmış olan Ümmetçiler de Türkleşenler tarafından tasfiye edilmişti.
“Bizim ortak yönümüz İslam’dır!” İslamın ortak yönü bugüne kadar Türk’ün kanını akıtmaktan öte ne sağlamıştır?
İkinci Abdülhamit’in ümmetçilik tutkusu, Milletleşen Arapları bir çatı altında tutabilmiş midir?
Dinleri, dilleri, tarihleri ve peygamberleri aynı olan Araplar; siyasi ve coğrafya sınırları içersinde, biribirlerine düşman olan bağımsız ve milli birer devlet haline gelmişken, Osmanlı hâlâ Türk’e ümmetçilik masalları anlatmaktaydı.
Dış ve iç düşmanlarımızla birlik olan Müslüman tebaamız, Osmanlı İmparatorluğunun yenilmesini sağlamadı mı?
İçte kavga, dışta kavga; Arapların kutsal yerlerini Hıristiyan âlemine karşı koruyan ve savunan Türk’ü o Müslüman Araplar öldürmedi miydi?
Müslüman milletlerle, Türklüğe düşman olanlar için Türkiye Cumhuriyeti DAR’ÜL HARP BÖLGESİ ilan edilmedi mi?
Müslüman Türkler, Müslüman Araplarca esir edilerek satılmadı mı?
Bütün Müslümanların Halifesi, Kutsal cihat ilan ettiği halde, tüm ümmetçi Müslümanlar bir olarak, İngiliz, Fransız ve Rus ordularının sancakları altında, Müslüman Türk’e karşı dövüşmedi miydi?
Birinci Selim ve Birinci Süleyman döneminde Şeyhülislamlık yapan Ebu Suut Efendi adlı, Türklük ve birlik bilincinden yoksun, dar kafalı Molla’nın “Işıklı taifesi!**Kızılbaşlar **aleyhine vermiş olduğu fetvalar üzerine Osmanlı İmparatorluğunda Türk kıyımı yaşanmadı mıydı?
“Işıklı Taifesinden olanlar, dinden ve dahi imandan çıkmıştır. Canları, kanları, malları ve dahi ayalleri helaldir!” Bu ve buna benzer fetvalarla; Çaldıran muharebesi sırasında, Yavuz Sultan Selim 40.000 Alevi Türk’ü kestirmemiş miydi?
Osmanlı İmparatorluğunun en güçlü olduğu kabul edilen Kanuni Sultan Süleyman döneminde; malları ve mülkleri ellerinden alınmış olan Anadolu Türkleri BÜYÜK KAÇKUN’U yaşayarak, çiftini ve çubuğunu bozarak büyük şehirlere kaçmamış mıydı?
Anadolu ve Rumeli Türkleri; işkence, vergi ve Paşalar zulmünden ayaklanmıştı.
Fatih Sultan Mehmet’in vezirlerinden Rum Mehmet Paşa; Konya’da yapmış olduğu zulümlerin nedenini şöylece açıklamıştı
“İSTANBUL’UN FETHİNİN İNTİKAMI BÖYLECE ALINIR!”
Birinci Sultan Süleyman’ın devşirme Civanı damadı şehriyari Rum İbrahim Paşa; İçel valisinin neden olduğu ayaklanmayı büyük bir Türk kıyımı ile bastırdığından, Ol Padişah’ı Zülcelâl’ın gönlünü bir kere daha fethetmiştir.
Damadı Şehriyari Hırvat Rüstem Paşa da; Şehzade Mustafa’nın ve Şehzade Beyazıt’ in öldürülmelerinde ve Osmanlıyı rüşvet belasına alıştırmada göstermiş olduğu büyük hünerinin meyvelerini toplamıştır. Saptanabilinen terekesi PATATESLER başlıklı yazımda da verilmişti.
Üç Şehzade kardeşini ve 40,000Türk’ü ustalıkla öldürttüğü için; hakkıyla Yavuz sıfatını kazanmıştı.
İki oğlunu ve aç bıraktığı Türk insanını almış olduğu fetvalara dayanarak ortadan kaldırmış olan Birinci Süleyman da, hakkı ile KANUNİ sıfatına lâyık görülmüştür!
Kuyucu Murat Paşa da, KUYUCU sıfatını hakkı ile kazanmıştır! Afyon ve dinar bölgesinde, 100.000 Türkmen’i kuyulara doldurtarak öldürmüştür.
Avustralya Kıtası ve Yeni Zelanda adası, İngiliz İmparatorluğunun her türlü suçluyu sürgün ettiği birer ıssız kara parçasıydı. Buranın nüfusu, her çeşit insanlardan oluşmaktaydı. Bu yeni kıta, İngiltere’ye bağlı, uluslaşamamış bir insan mozaiğini barındırmaktayken ne mi oldu?
Birinci Dünya Savaşı için; buralardan toplanmış askerlerden oluşan Kolorduya, ANZAK KOLORDUSU adı verilmişti.
Bu Kolordu; Mısır’da Ehramların gölgesinde eğitimlerini tamamlayarak, sevk edildiği Çanakkale’de Türk’ün cehennem ateşinde dövülerek yenilmişti.
Çanakkale cehenneminde; Türk’e yenilmiş olan ANZAKLAR, O ateşte birleşmiş, Avustralya ve Yeni Zelanda uluslarını meydana getirmişlerdir.
Masa başı dönek aydınların ve Dedelerimizi soykırımla itham eden Ermenofillerin bilmediği bir Türk destanından söz edeceğim.
Sene 1915-1916; ANZAKLAR; Gelibolu’da, Bolayır’da ve Suvla’da Türk öldürmekle meşguller.
Müslüman Araplar ve Müslüman Zenciler de, bu soylu! Davranış içinde, Efendilerine yaranma savaşındalar.
Bu tarihte; Afganistan’dan Avustralya’ya göç etmiş iki Türk genci yaşamaktadır. Dondurmacı Osman ve Börekçi Hasan. Bu iki Türk’ün Osmanlı devleti ile de hiçbir bağlantıları yoktur. Ateşlerden geçerek, ruhları çelikleşmiş bu iki Türk, önce Osmanlı asker üniforması diktirirler.
Osman Onbaşı rütbesi takar, Hasan da er olur. Silahlanırlar ve ellerine de bir TÜRK BAYRAĞI alırlar.
Avustralya’ya, Avustralya’da savaş açarlar.
Karakolları ve kışlaları basarlar, trenleri kurşun yağmuruna tutarlar, köprüleri havaya uçururlar. Avustralyalılar dehşet içinde kalırlar.
Sonunda da; bu iki Türk askerini, bir yerde uyurlarken yakalarlar ve yargılarlar. Bu iki TÜRK ASKERİ, kendilerini şöyle savunurlar:
“Avustralya; Osmanlı İmparatorluğu ile savaş halindedir. Anzak Kolordusu Gelibolu’da Türklere karşı savaşmaktadır. Biz de; Türk asker üniforması giyinerek ve Türk Bayrağı altında; Avustralya ile savaşıyoruz.”
Bu iki Türk Askerine, sonradan çok pişmanlık duyacakları ölüm cezası verirler.
Tanrımız bir kere Mustafa Kemal verir. Bir daha Mustafa Kemal vermez. O’NUN sayesinde onurlanan bir ulusun fertleri olarak; O’NA söverek, O’NA her türlü iftiraları yaparak, Arapların bile terk etmiş olduğu ÜMMETÇİLİĞİN ve Eyaletleşmenin kapısına geldik, dayandık. Osmanlıyı yıkan olguyu kurtuluş reçetesi olarak benimsedik,
Kaşgarlı Mahmut; 1072 tarihinde yazmış olduğu DİVAN’I LÜGAT’İT TÜRK adlı görkemli kitabı ve 24 Oğuz boyu ile Bağdat’a giderek Arap Halifesinin kapısına dayanmıştı.
Müslüman olduğunu sanan Türklerin kapısına da Araplık-URABİLİK- gitmemek üzere dayanmıştı. Bakınız; Bu ünlü Türk Bilgini neler yazmıştı! Hem de Araplıktan başka bir şey kabul etmeyen bir Arap hükümdara:
“Tanrı, Türkleri yeryüzüne İLBAY kıldı; dünya uluslarının yönetim yularını onların eline verdi. TÜRK DİLİNİ öğrenmek farz ve ayındır”. Osman Türkoğuz, Halifelik, s.47.
Kaşgarlı Mahmut’tan yüzlerce yıl sonra; Ali Şir Nevai; Muhakemet-ül Lûgateyn adlı eserinde:
“Türk’ün bilgisiz zavallı gençleri güzel sanarak Farsça şiir yazmaya özeniyorlar. Bir insan, geniş ve iyi düşünen, Türkçede böylesine genişlikler, zenginlikler dururken, bu dilde şiir söylemenin daha yerinde, daha kolay olacağını anlar. Anadilimin üzerinde düşünmeye koyuldum; Türkçenin derinliklerine dalınca, gözlerime onsekiz bin evrenden daha büyük bir evren göründü. Bu evrenin aydınlık alanlarında, esinimin şahlanan atını koşturdum, sınırsız hayalimin hırçın kuşunu havalandırdım”. Osman Türkoğuz, Halifelik. S.47-48.
Romalı Ünlü hatip ÇİÇERO: ”geçmişten habersiz kalmak demek, her zaman çocuk kalmak demektir” der.
1500 senede oluşan bir katılım, birlik ve beraberlik sağlayamamış; tüm ulusların Arapların kölesi olmasını sağlamıştır. Uluslaşan Araplık, diğer ulusları ümmet potasında bıraktırmıştır.
1984’ten beri; çoluk, çocuk, asker, polis, yaşlı ve kadın dinlemeden haince öldüren ve onları destekleyenlerle ortak bağımız İSLAM değil miydi?
Sayın RTE; dümdüz vaaz verir gibi konuşmaktadır. Tarihi gerçeklerle de pek ilgilenmemektedir: ”ümmetçilikle Osmanlı 600 sene birlik ve beraberlik içersinde yaşamış!” yazık! Pekiyi Anadolu'da ve Rumelinde çıkan ve çok kanlı bir şekilde bastırılan ayaklanmalara ne buyurulur?
Kürt olduğunu iddia edenlerin bu 30’uncu ayaklanmalarıdır!
“Unutulmuş medeni Vasfı’nı ve ulusal kimliğini” Mareşal Gazi Mustafa Kemal ile kazanmış bulunan Türk, bu yaylım ateşlerinde yeniden kendisini bulacaktır.
Anıtkabire gidenlerin sayısındaki artış, bunun böyle olacağını işaret etmiyor mu?
Bütün ulusların tarihlerini incelediğimizde; görünürüz ki, Türk ulusu ateşten hiç çıkmamıştır.
Mareşal Gazi Mustafa Kemal bizlere, hem akılcı hem de apaydınlık yolu göstermiştir. Her türlü dogmalardan ve hurafelerden arındırılmış, bilimsel yolu da miras olarak bırakmıştır. O’NUN aydınlık yolu; ne ırkçılığa, ne kafatasçılığa, ne de evrensel maceracılığa çıkmaz.
“Ulusal Kurtuluş Savaşını yapan Türkiye halkına, TÜRK MİLLETİ denir!” Diyerek, ÜMMETÇİLİK devrini de kapatmıştır.
Onun için de mozaik masallarını dinlemeyiz.
Bizler; ateşlerde dövüle, dövüle ortaya çıkmış TÜRK ÇELİĞİYİZ.
Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e ve onun getirdiği yeniliklere karşı olmak, ihanetle birdir biliriz.
KAYNAKÇA
1-Oğuzlar, Prof.Dr. Faruk Sümer,
2-Türkçe İbadet, M.Cemal Kutay,
3-TC. Anayasaları,
4-Divan’ı Lügat’it Türk,
5-Muhakemat’ül Lügateyn, Ali Şir Nevai,
6-Türk’ün Ateşle İmtihanı, Halide edip Adıvar,
7-Halifelik, Osman Türkoğuz,
8-Milliyet gazetesi,25 Kasım 1988,
9-Türkiye Mektupları, Mareşal Bernart Helmuth Von Moltke,
10-Cumhuriyet gazetesi,06 Aralık 2005,
11-İslam Hukuku, Prof.Dr. Coşkun Üçok,
12-Şu Çılgın Türkler, Turgut Özakman,
13-Gelibolu 1915,Erol Mütercimler,
14- Gelibolu, Alain Moreheat
15-Türk tarihi,
16-Alevi ayaklanmaları, Baki Öz,
17-Dirlik ve Düzenlik Savaşı, Prof.Dr. Mustafa Akdağ,
18-Hürriyet gazetesi,10 Aralık 2005,
19-Hammer Tarihi,53’üncü kitap,
21-Cumhuriyet gazetesi,12 Eylül 2006,
22-Hürriyet gazetesi,12 Eylül 2006,
20-Koçi Bey Risalesi, Zuhuri Danişment,
4 Şubat 2013 Pazartesi
900/DİNDARLIK,KİNDARLIKTIR.
osmanturkoguz@gmail.com
İzmir;02 Şubat2012/04 Şubat 2013.
EFENDİM;YÜZLERİ YÜZLERİMİZE,SÖZLERİ DE SÖZLERİMİZE BENZEMEYENLER HEP İFTİRA VE YALAN KUSMADALAR.BU YAZIMI LÜTFEN OKUYALIM VE OKUTALIM.Bir dini bütün sordu:Bin seneki oayları anlatmanın ve yararı var?"Diye.Şu yanıtı verdşim:Bin sene önceki Kurtile bugünkü Kurdun farkı var mı?öylece kalakaldı.
DİN=
KİN!
DİNDAR=KİNDAR!
DİNDARLIK=KİNDARLIK!
DİNDARLIK TASLAMAK=HALKI SOYMAK!
DİNDARGEÇİNMEK=ULUSÇULUĞU İNKÂR ETMEK! Ve Her Genel Seçimi kazanmak!
“YURTTA SULH, CİHANDA SULH!”ATATÜRK.
Ateist bir nesil mi yetiştirelim? Benim ifademde dindar bir nesil yetiştirmek vardır!”Sn. Recep Tayyib Erdoğan. Yazım uzadığından hemen yayımlayamadım. Bu, Laik Türkiye Cumhuriyeti aleyhindeki talihsiz ve beyan sahibini de yalanlayan, beyana Sayın Mustafa Mutlu,03 Şubat 2012 tarihli Vatan gazetesindeki köşesinde gerekli yanıtı vermiştir! Bu yanıtı da yazıma ekliyorum. Biliyorum ki”tek parmakla taş tutulmaz!”
“Mustafa Kemal, camide hutbe okuyan ilk ve tek cumhurbaşkanıydı!” Gerçeğine hiç girmeyeyim; Şubat 1923, Balıkesir Zağanos Camii… İnanmayan, Diyanet İşleri’ne danışsın.”Sayın Yılmaz Özdil.03 Şubat 2012.
Ve Sayın AYBÜKEN HAN’IMDAN, İslam adına, Türklere uygulanan Müslüman Arapların katliamının öyküsü.Arap'ın Ümmetçi kullarına ithaf edilmiştir!Ostüzü.
Şamanist Oğuzlarda Erkekler eşlerinin dokuz adım arkasında yürümek zorundaydılar!Mithat Cemal Kutay .
Osmanl döneminde;kadınlar ,bir erkeğe raslayan kadınlar,örtünerek yere çömelmek zorundaydılar.Türkiye Cumhuriyetinde,kadınlarımız başımızın tacıdırlar.
Türk ellerinde Emeviler ve Abbasiler tarafından yapılan Türk Katliamları,Hz.Muhammed'in"Türk baban bile olsa öldür!"Hadisine göre yapılmıştır.Ostüzü.
Cenevre’deki Birleşmiş Milletler binasının girişinde ve hemen karşıdaki camekânın içindeki bir yazı, üst, üste konmuş kitaplar ve Mustafa Kemal’in 25’inci ölüm yıldönümü etkinlikleri. Yazı mı; Fransızca olarak,”Yurtta sulh, cihanda sulh!”Yanıma yaklaşan bir görevli,şaşkınlığımı görerek:
“Türk müsünüz?”Diye sorduğunda, kendime gelerek:
“Grace a Mustafa Kemal Atatürk!”Mustafa Kemal Atatürk sayesinde! "Demiştim. Aramızda şöyle bir konuşma geçmişti:”Neden Mustafa Kemal’in ölümünün 25’inci yıldönümü etkinlikleri? Büyük adamlar, doğumlarının ve ölümlerinin yüzüncü yıllarında anılmazlar mı?”O görevli bana aynen şöyle demişti:
“Atatürk, dünyanın en büyük devlet adamıdır. Yurtta sulh, cihanda sulh” sözünü, Nevyork’taki Birleşmiş Milletler Binasının ön yüzüne yazmamıza engel olmasalardı, çok önemli bir mesajı dünyaya duyurmuş olurduk!”
Besançon Üniversitesinde; Devlet Doktorasına sahip bir Kadın profesör, yazıldığı gibi okunmak üzerine konuşurken, Türkçeden örnek vererek:
“Ne yazık ki bizim Atatürkümüz yok!”Dediydi!
Profesör DR: Sayın Nurullah Aydın benim gibi düşünmüş, yanlış beyan ettim, bendeniz de O’NUN gibi düşünmüşüm.
“ Temel soru açıktır. İnsan; yüzyıllar öncesinin yaşamı, düşüncesi ve kabullerine göre mi yoksa gelişim dinamiği akıl ve bilim algısına göre mi düşünecek, eğitilecek, yaşayacak?
İnsan Akılcılık, ya da dincilikten birini seçmek zorunda mı? İkisi bir arada olamaz mı?
Dünya nüfusunun belli başlı dinlere göre dağılımı:
Yüzde 33,5 Hıristiyan
Yüzde 20,7 Dinsizler
Yüzde 18,2 İslamiyet
Yüzde 13,5 Hinduizm
Yüzde 6 Budizm
Yüzde 0,3 Musevi
Yüzde 7,8 diğer
Dünya nüfusu 6 milyarın üstündedir. 1.2 milyarı Müslüman’dır. Geri kalanı yani 5 milyar insan başka din’lere inanmaktadır. Din; kişinin vicdani tercihidir.
Dünya’da ve Türkiye’de eğitim tartışması yapılıyor. Dindar mı, dinsiz nesil mi yetiştireceğiz sorusu sorulmaya devam ediyor.
Batı ve doğu ülkeleri; akıl ve bilim odaklı tercihi yaptı. Ya Ortadoğu halkları?
İslâm coğrafyası’nın fakir düşmesinde, esarete düşmesinde, Osmanlı Devletinin yıkılışı öncesinde ve bilhassa yıkılışı sonrasındaki arayışlar doğru analiz edilmelidir.
İslâm coğrafyasının geri kalmışlığının, kargaşa ortamının asıl sebebi unutturuluyor.
Osmanlı Devleti yıkılırken, o coğrafyada krallar, şeyhler, diktatörler mi vardı?
Nereden çıktı bu krallar, şeyhler, diktatörler? Kim getirdi, kim destekledi? Niçin?
Din diye; Arap hurafeleri, Arap tarihi, Arap kahramanları, Arap ahlaksızlığı, Arap çokeşliliği, Arap mitolojileri, Arap masalları din diye anlatılıyor da ne oluyor ki? Hangi Arap ülkesi hangi marka sahibi. Hangi Arap ülkesi sanayide, teknolojide, bilimde ve sanatta var?
Bahsedilen dindarlık; Ilımlı İslam projesinin, Dinler arası Diyalog ile Batı emperyalizmin uşağı nesiller yetiştirmek demektir.
Dindarlaşmış sürüleşmiş akıl bilim ve teknolojiden sanattan uzak, hurafelerle şekillendirilmiş robot insanlar sürüsüdürDindarız diyenler ne mi yaptılar?
Önce; hak, adalet, mağduriyet, demokrasi, özgürlük dediler!
Sonra; samimi inançlıların, haksızlığa uğrayanların desteğini alarak güç ve iktidar oldular. Sonra; etnik ve mezhep damarını çatlattılar,
Sonra; ilahi mesajı tersyüz ettiler, dini ortak kavramları tersyüz ettiler!Sonra; kılıf kıyafet ayrıştırmasına giriştiler
Sonra; servetlerine servet kattılar. Sonra; yalan talanla dünyevileştiler.
İnsana; hangi eğitimi, hangi tür akılla vereceğimiz, birinci derecede önemlidir. Bir eğitim politikası bunu bilmektir ve bundan ibarettir.
Toplumu dinamizmi için birçok yol vardır. Bunun başında eğitim gelir. Her zaman gündemde olan konu; eğitim, öğretim, öğretmen, kalkınma ve güçlü olma konusudur.
Eğitim ve öğretim; her canlı varlığın yeteneklerini geliştirmek amacıyla gerek kendini gerekse neslini devam ettirecek olan yavrusuna verdiği bilgi ve tecrübe aktarımıdır. Kuşkusuz, bunda akıl ve beş duyu odaklı verilen eğitim önemlidir ve gereklidir.
Bu nedenle; insanlık tarihi boyuna eğitim için okullar, öğretmenler ve araştırmalar için büyük yatırımlar yapılıyor. Bugün hemen her ülke yetişmiş insan gücü ile etkindir, refah içindedir. Eğitime yeteri önemi vermeyen ülkeler geri kalmış durumdadır. .
Bu aklın ve eğitimin içinde; Evrensel Akıl, Evrensel Ahlâk, Evrensel Adalet, Evrensel İnsan Hakları, Evrensel Sevgi, Eşitlik, Kardeşlik, Paylaşma, Yardımlaşma olmalıdır.
Akıl’dan, bilim’den, sanat’tan yoksun, din, din değildir, hurafedir.
Akılcılık, Bilim, Sanat, Teknoloji, İnsan hakları ve Eğitim çağın gerçekleridir.
Unutulmamalıdır ki; özgürlüğün de, refahın da, mutluluğun da, gelişmişliğinde, de sebebi akılcı eğitimdir. Akıl ve bilime odaklanmış inançlı nesil yetiştirilmelidir.
Günün Sözü: Bilgiyle donanmış, yetenekleri geliştirilmiş bireyler, en büyük güçtür. “--
BENİM MANEVİ MİRASIM BİLİM VE AKILDIR!
"Ben, Manevi Miras olarak hiçbir Ayet, hiçbir Dogma,
Hiçbir Donmuş ve kalıplaşmış Kural bırakmıyorum.
Benim Manevi Mirasım Bilim ve Akıldır.
Zaman süratle ilerliyor, Milletlerin, Toplumların,
Kişilerin Mutluluk ve Mutsuzluk anlayışları bile değişiyor.
Böyle bir Dünyada, asla değişmeyecek Hükümler getirdiğini
İddia etmek, Aklın ve İlmin gelişimini inkâr etmek olur.
Benim Türk Milleti için yapmak istediklerim
Ve Başarmaya çalıştıklarım ortadadır.
Benden sonra Beni benimsemek isteyenler,
Bu temel eksen üzerinde Akıl ve İlmin rehberliğini
Kabul ederlerse, Manevi mirasçılarım olurlar."GAZİ MUSTAFA KEMAL.
“Başbakanın Çorum mitingini
dinleyen oldu mu bilmiyorum.
Haberlerde özetini izledim,
Kanım dondu.”Alıntıdır!
Recep Bey diyor ki;
''Millet olarak Çorum'la,
Çorum'un yiğitliğiyle, mertliğiyle,
gözü pekliğiyle her zaman gurur duyduk,
nasıl ki Çorum bu topraklardan yetişmiş
Ebu Suud Efendi'yle,
İskilipli Atıf Hoca'yla gurur duyuyorsa,
bizler de Çorum'la gurur duyuyoruz.
Biz sizlerle gurur duyuyoruz.''
Ve bu sözler hiç kimse tarafından
gündeme getirilmedi,
eleştiri konusu yapılmadı.
Peki, kim bu Ebu Suud Efendi,
kim bu İskilipli Atıf Hoca?
Çorumlular neden bu hemşerileriyle
gurur duysunlar ki?
Çorum başka adam mı çıkaramamış yüzyıllardır?
Ebu Suud Efendi'yi kısaca tanıtayım.
Yavuz Sultan Selim'in Şeyhülislam'ı.
Alevilerin, canları, malları, namusları
size helaldir diye fetva veren zat.
"İster okla, ister mızrakla, ister bıçakla olsun Alevilerin kestiği murdardır, yenilmez!" DiyenOSMANLI UŞAĞI yobaz. Bu zata sorarlar, elimize geçirdiğimiz
Alevi kadınlarını ne yapalım diye ?
Verdiği cevap,
''BELİNİZE KUVVET ''
İşte bu zatla Çorumlular gurur duymalıymış
Recep Bey'e göre.
Peki; İskilipli Atıf Hoca kimdir?
İstiklal Savaşında,
"Mustafa Kemal isyankârdır, katli vaciptir,
Yunan askerleri, padişahımız efendimizin
daveti üzerine gelmişlerdir,
onlara saygılı olalım!"Diye
yazılar yazan bir şerefsizdir.”
Türk askerlerine yazdığı mesajlarla,
Türk askerinin cepheden çekilmelerini istemiş, "padişahımın emirlerine karşı gelmeyin,
Mustafa Kemal'e karşı gelin !"Tarzında yazmış olduğu yazıları da
Yunan ve İngiliz uçakları tarafından
Cephedeki Türk mevzilerine atılmıştı. Amaç ta, Yunanlılara ve iç Hainlere karşı duran TÜRK ORDUSUNU DAĞITMAKTI!
Ulusal Kurtuluş Savaşını kazandıktan sonra da Hainlere hesap sormak üzere Türkiye Büyük Millet Meclisinin kurmuş olduğu
İstiklal Mahkemelerinden birisi olan Ankara İstiklal Mahkemesinde yargılanmış ve hak ettiği cezayı alarak idam edilmiştir.
Ve Recep Bey
Çorumluların bu şerefsizle
gurur duymaları gerektiğini
haykırmaktadır.
Kanım dondu.
Nutkum tutuldu.
Ve hiç kimsenin
Gıkı çıkmadı bu konuda.” Aziz Kardeşim; Ülkemizin yetiştirmiş olduğu en Büyük İnsan Ordinaryüs Profesör Doktor Hıfzı Veldet Velidedeoğlu Çorumludur, O öldüğü için de Kemalist geçinenlerin ve Çorumlu aydınların! Sesleri kesilmiş, nefesleri de SAM YELİ kokmaya başlamıştır!
Sayın Mustafa Mutlu, Vatan gazetesi,03Şubat2012.
“ Beşir Atalay: Kırıkkale doğumlu, 65 yaşında... Başbakan Yardımcısı.
Ertuğrul Günay: Ordu doğumlu, 65 yaşında... Kültür Bakanı.
Bülent Arınç: Bursa doğumlu, 64 yaşında... Başbakan Yardımcısı.
Erdoğan Bayraktar: Trabzon doğumlu, 64 yaşında... Çevre ve Şehircilik Bakanı.
Hayati Yazıcı: Rize doğumlu, 60 yaşında... Gümrük ve Ticaret Bakanı.
Recep Tayyip Erdoğan: İstanbul doğumlu, 58 yaşında... Başbakan.
Binali Yıldırım: Erzincan doğumlu, 57 yaşında... Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı.
Faruk Çelik: Artvin doğumlu, 56 yaşında... Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı.
Ömer Dinçer: Karaman doğumlu, 56 yaşında... Milli Eğitim Bakanı.“NOT: Nüfus Genel Müdürlüğüne öteki âlemden bir faks gelmiş:”Ya G.Milli Eğitim Bakanınız Ömer Dinçer, nüfus kaydını Karaman’dan sildirsin; ya da benim Karamanlı Mehmet Bey unvanım kaldırılsın! Söylemedi de demeyin sonra, atasözümüz de değişmesin:”Karamanlının oğulu, önceden başlatır sonra çıkar oyunu!”İmza: Sadece Mehmet Bey, Türk ve Türkçe âşığı.”OSTÜZÜ.M. Mehdi Eker: Diyarbakır doğumlu, 56 yaşında... Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı.
İdris Naim Şahin: Ordu doğumlu, 56 yaşında... İçişleri Bakanı.
M. Zafer Çağlayan: Muş doğumlu, 55 yaşında... Ekonomi Bakanı.
Veysel Eroğlu: Afyonkarahisar doğumlu, 54 yaşında... Orman ve Su İşleri Bakanı.
Ahmet Davutoğlu: Konya doğumlu, 53 yaşında... Dışişleri Bakanı.
Recep Akdağ: Erzurum doğumlu, 52 yaşında... Sağlık Bakanı.
İsmet Yılmaz: Sivas doğumlu, 51 yaşında... Milli Savunma Bakanı.
Nihat Ergün: İzmit doğumlu, 50 yaşında... Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı.
Taner Yıldız: Yozgat doğumlu, 50 yaşında... Enerji Bakanı.
Sadullah Ergin: Hatay doğumlu, 48 yaşında... Adalet Bakanı.
Bekir Bozdağ: Yozgat doğumlu, 47 yaşında... Başbakan Yardımcısı.
Fatma Şahin: Gaziantep doğumlu, 46 yaşında... Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı.
Mehmet Şimşek: Batman doğumlu, 45 yaşında... Maliye Bakanı.
Cevdet Yılmaz: Bingöl doğumlu, 45 yaşında... Kalkınma Bakanı.
Ali Babacan: Ankara doğumlu, 45 yaşında... Başbakan Yardımcısı.
Egemen Bağış: Bingöl doğumlu, 42 yaşında... Avrupa Birliği Bakanı.
Suat Kılıç: Samsun doğumlu, 40 yaşında... Gençlik ve Spor Bakanı oldu.
Kısacası...
Hepsi dini bütün ailelerden geldi ve dinlerini istedikleri gibi yaşadı. Hatta aralarında, sırf dinini ön plana çıkardığı için, siyasette hızla yükselenler oldu.
Başbakan, kendisini Türkiye’yi “dindarlar, dinsizler” diye ikiye ayırmakla eleştiren CHP liderine yanıt vermiş, diyor ki:
“Benim ifademde dindar bir gençlik yetiştirmek var. Sen bizden, muhafazakâr demokrat AK Parti’den ateist bir nesil mi yetiştirmemizi istiyorsun?”
Sayın Mustafa Mutlu, Vatan gazetesi,03 Şubat 2012.
“Bugün Türkiye’yi yöneten hükümetin tüm üyelerini yaş sırasına göre tek, tek yazdım...
Hiçbirinin “gençliği”nde AKP iktidarı yoktu.
Birkaçı CHP iktidardayken doğdu, kalanı Demokrat Parti, Adalet Partisi ya da ANAP, DYP iktidarlarında...
Ama hepsi dindar... En azından aralarında ateist olduğunu söyleyen bir kişi bile yok!
Demek ki; dini siyasete AKP kadar karıştırmayan partilerin iktidarlarında da “dindar bir gençlik” yetişip, sonraki yıllarda iktidar koltuklarına oturabiliyormuş...
Bu durumda insan sormadan edemiyor:
Amacı “dindar gençlik yetiştirmek” olan bir Başbakan’ın döneminde, acaba nasıl bir gençlik yetişir?”
Ve bir soru daha:
Anayasa’nın ve yasaların hangi maddesi, hükümetlere “dindar bir gençlik yetiştirme” görevi veriyor?”Bu yazı burada dursun da devreye Mareşal Gazi Mustafa Kemal girsin:
Cumhurreisimiz Mareşal Gazi Mustafa Kemal, Kur’anı Kerimi Ünlü Din Bilginimiz Elmalılı Hamdi—Yazır—Bey’e tercüme ettirerek dokuz cilt halinde yayılatarak tüm masrafını da kendisi ödemişti. Atatürk'ün okuduğu hutbe!
“Atatürk'ün okuduğu hutbe Bugün kü yazısında, Yılmaz Özdil'in “Mustafa Kemal, camide hutbe okuyan ilk ve tek cumhurbaşkanıydı” hatırlatmasının ardından bizde bu hutbeyi yayınlamayı uygun gördük. “
Mustafa Kemal Atatürk'ün 7 Şubat 1923 tarihinde Balıkesir Zağanos Paşa Camii'nde—Paşa Camisi—okumuş olduğu hutbe:
"Ey Millet, Allah birdir. Şanı büyüktür. Allah'ın esenliği, sevgisi ve iyiliği üzerinize olsun.
Peygamberimiz efendimiz hazretleri, Cenabı Hak tarafından insanlara dini gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir. Temel kanunu, hepimizce bilinmektedir ki, yüce Kuran’daki manası açık olan ayetlerdir.
İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz, son dindir. En mükemmel dindir.
Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor. Eğer akla, mantığa ve gerçeğe uymamış olsaydı, bununla diğer ilahi tabiat kanunları arasında çelişki olması gerekirdi. Çünkü tüm evren kanunlarını yapan Cenabı Hak'tır.
Arkadaşlar;
Cenabı Peygamber çalışmasında iki yere, iki eve sahip bulunuyordu. Biri kendi evi, diğeri Allah'ın evi idi.
Millet işlerini Allah'ın evinde yapardı. Hazreti Peygamber'in mübarek yolunda bulunduğumuz bu dakikada milletimize; milletimizin bugününe ve geleceğine ait hususları görüşmek maksadıyla bu kutsal yerde Allah'ın huzurunda bulunuyoruz. Beni buna eriştiren Balıkesir'in dindar ve kahraman insanlarıdır. Bundan dolayı çok memnunum. Bu fırsat ile büyük bir sevap kazanacağımı ümit ediyorum.
Efendiler;
Camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmasının gerekli olduğunu düşünmek yani konuşup tartışmak, danışmak için yapılmıştır.
Millet işlerinde her kişinin zihnini ayrı ,ayrı faaliyette bulunması zorunludur. İşte biz de burada din ve dünya için, geleceğimiz ve bağımsızlığımız için, özellikle egemenliğimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım. Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşündüklerinizi anlamak istiyorum. Milli amaçlar, milli irade yalnız bir kişinin düşünmesinden değil, milletin bütün kişilerinin arzularının, emellerinin sonuçlarından ibarettir.
Bundan dolayı benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim.
Hutbeler hakkında sorulan sorudan anlıyorum ki, bugünkü hutbelerin şekli, milletimizin duygusal fikirleri ve lisanı ile medeni ihtiyaçlarıyla uygun görülmektedir. Efendiler, hutbe demek topluma hitap etmek, yani söz söylemek demektir.
Hutbenin manası budur.
Hutbe denildiği zaman bundan birtakım kavram ve manalar çıkarılmamalıdır. Hutbeyi söyleyen hatiptir. Yani söz söyleyen demektir. Biliyoruz ki, Hazreti Peygamber'in hayatta olduğu mutlu dönemlerde hutbeyi kendisi söylerdi.
Gerek Peygamber Efendimiz ve gerek, dört halifenin hutbelerini okuyacak olursanız görürsünüz ki, gerek Peygamberin, gerek dört halifenin söylediği şeyler o günün sorunlarıdır, o günün askeri, idarî, malî ve siyasi, sosyal konularıdır. İslam toplumunun çoğalması ve İslam ülkeleri gerilemeye başlayınca, Cenabı Peygamber'in ve dört halifenin hutbeyi her yerde bizzat kendilerinin söylemelerine imkân kalmadığından halka söylemek istedikleri şeyleri bildirmeye birtakım kişileri memur etmişlerdir. Bunlar herhalde en büyük ve ileri gelen kişiler idi. Onlar camilerde ve meydanlarda ortaya çıkar, halkı aydınlatmak ve doğru yolu göstermek için bir şart lâzımdı. O da milletin lideri olan kişinin halka doğruyu söylemesi, halkı dinlemesi ve halkı aldatmaması! Halkı genel durumdan haberdar etmek son derece önemlidir. Çünkü her şey açık söylendiği zaman halkın beyni faaliyet halinde bulunacak iyi şeyleri yapacak ve milletin zararına olan şeyleri reddederek şunun veya bunun arkasından gitmeyecektir. Ancak millete ait olan işleri milletten gizli yaptılar. Hutbelerin halkın anlayamayacağı bir lisanda olması ve onların da bugünün gereklerine ve ihtiyaçlarımıza temas etmemesi, Halife ve Padişah sıfatını taşıyan despotların arkasından köle gibi gitmeye mecbur etmek içindi.
Hutbeden amaç halkın aydınlatılması ve ona yol gösterilmesidir, başka şey değildir. Yüz, iki yüz, hatta bin yıl önceki hutbeleri okumak, insanları cahillik ve çağın gerisinde bırakmak demektir. Hatiplerin normal olarak halkın günlük kullandığı dil ile konuşmaları gereklidir. Geçen yıl Millet Meclisi'nde söylediğim bir nutukta demiştim ki "Minberler halkın akılları, vicdanları için bir ilim irfan kaynağı, ışık kaynağı olmuştur. " Böyle olabilmek için minberlerde söylenecek sözlerin bilinmesi ve anlaşılması, ilim ve fen gerçeklerine uygun olması lazımdır. Hutbeyi verenlerin siyasi olayları, sosyal ve medeni olayları her gün izlemeleri zorunludur.
Bunlar bilinmediği takdirde halka yanlış aşılamalar yapılmış olur. Bu nedenle, hutbeler tamamen Türkçe ve günün gereklerine uygun olmalıdır. Ve olacaktır."
Şimdi de Sayın Mustafa Mutluyu okuyalım:- Tüm Hakları Saklıdır | İzinsiz *****
“Hüseyin Çelik, bu soruya bakalım nasıl yanıt verecek?
AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin kaldırılmasını tartışmaya açmış ve “Bu ayet mi?” diye sormuş... Sonra gerçek Atatürkçü olduğunu ima ederek eklemiş:
“Kenan Evren Paşa, ‘Biz Atatürk’ü herkesin kafasına sokacağız’ demedi mi? Tüm okullara Atatürk İlke ve İnkılâp Tarihi dersi konuldu. Tıp fakültesine de bu konuldu, ilkokuldan başlıyorsunuz üniversiteyi bitirinceye kadar. Bu sefer ne oluyor? Adeta bir zorlamayla, dikte ettirmeyle verildiği için sevilmiyor.”
“Peki... Aileler daha tercihte bulunma yaşına gelmemiş çocuklarını Kur’an Kursu’na yazdırıp, İmam Hatip’e gönderiyor...
Hüseyin Çelik’in mantığıyla; bu durumda bu çocuklar da ‘zorla kafalarına sokulmaya, dikte ettirilmeye çalışılan’ bu dini bilgileri sevmiyor ve ilerideki yıllarda bu baskı yüzünden dinlerinden soğuyor olamaz mı?
Ve yine bu mantıkla...
Atatürk ilke ve devrimlerinin “zorla” öğretilmesine karşı çıkanların, “zorunlu din dersine”, imam hatibe ve erken yaşlardaki Kur’an kurslarına karşı çıkması da gerekmez mi?” Karşı çıkamazlar! Sonra, tarikatlar dâhili ve Harici Bedhahlar”kendilerine kızar, küser ve iktidarı vermezler! OSTÜZÜ.Mustafa Mutlu Facebook Sayfası: http://www.facebook.com/mustafamutlu34
Kimden: Özgün ileti Sayın AYBÜKEN HAN’IMDAN.
“TÜRKLER NASIL MÜSLÜMAN OLDU? Arap Asabiyetine hayran olan Türk düşmanlarına ithaf olunur!
Arap Bülbülleri ve Türklük hainlerinin anlattığı gibi değil;Türkler ve AcemlerKılıçla ve Zulümle Müslüman olmak zorunda bırakıldılar.Acemler ve Türkler müslüman olmadan önce;Emevi ve Abbasi orduları;ellerinde Kuran'ı Kerim,hadisler ve Arap tarihi ile birlikte Arap Peygamberi Hz.Muhammet'in öğretisi ile İran'a ve Türk ellerine Ganimet için girdiler."Hz.Muhammet"bir insanı öldüren bütün insanları öldürmüş gibidir!"Dediği halde,aşağıda yazıldığı gibi katliaamlar yaptılar. PS: Soygun ve Katliam zamanında,Biz Türkler Müslüman olmadığımız için Arap Peygamberi ,"demiştim.Bunu kavrayamayanlar tarafından ve site sahibi bir Atatürkçü!Bayan tarafından bölücülükle ve manevi değerlere saldırı ile suçlanmıştım. OSTÜZÜ
“1. Büyük Katliam ( Talkan Katliamı )”—Müslümanlık adına ve Müslüman Araplarca yapılmış olan bu katliamları Müslüman Arap tarihçileri övünerek yazmaktadırlar! OSTÜZÜ:
“Buhar’da olanlar diğer Türk Beyliklerinde de etkilerini gösterir.
Aynı şeylerin kendi başlarına geleceğinden korkmaktadırlar. Sogd
Meliki Neyzek Tarhan şehrinin yıkıma uğramaması için Kuteybe ile
anlaşmak zorunda kalır. Bu anlaşmaya göre Tarhan haraç verecek ve
tarafsız kalacaktır. Ancak bu tarafsız kalmalar ve Türklerin
birleşememeleri Arapların işlerini kolaylaştırmış ve Türk beyliklerini
istedikleri gibi istila edip talan etmişlerdir. İlk olarak saldırıya
uğrayan Kibac Hatun'a diğer beyliklerden yardım gelmeyince, o
yardımı esirgeyenler aynı akıbete uğramışlardır. Bu olaylarda
Türklerin belli bir şekilde organize olamamaları da onların Araplar
tarafından istila edilmelerini kolaylaştırmıştır. Neyzek Tarhan daha
sonra Kuteybe ile yaptığı anlaşmada hatalı olduğunu ve bu anlaşmanın kendisine hiçbir
güvence getirmeyeceği gibi diğer Türk Beylerine de ihanet etmiş
olacağını anlar. Tohoristan'a dönerek bütün Türk Beyliklerine birer
mektup yazar ve onları ortak bir direnişe girmeleri için uyarmaya
çalışır. İlk olumlu yanıt Talkan meliki Sehrek'den gelir..Tarhan'ın
planlarını öğrenen Kuteybe, buna karşılık Belh şehrinde hazırlık
yaparak, baharda büyük bir ordu ile Talkan şehrine doğru yürür. O
ana kadar bir direniş hazırlığı yapamayan Talkan şehri meliki Sehrek,
Kuteybe'nin gelişinden önce şehri terk eder. Şehre hiç savaşmadan
giren Kuteybe'nin adamları şehirde eli kılıç tutabilen ne kadar erkek
varsa hepsini kılıçtan geçirirler. Bu katliam o zamana kadar
yapılanların en büyüğüdür. Kuteybe bu katliamı diğer beyliklere ibret
olması için yapar.. Kuteybe'nin askerleri öldürebildikleri kadar
öldürürler, geri kalanları da, Talkan yolu üzerindeki ağaçlara
asarlar.. Bu yolun 4 fersah ( 24 Km.) mesafelik bölümü Türklerin
ağaçlara asılan cesetleri ile doludur. Talkan katliamı tarihe,
Arapların o güne kadar yaptıkları katliamların en büyüğü olarak
geçmiştir. Halk, Müslüman Araplarla savaşmadığı halde, Kuteybe ve
askerleri sırf diğerlerine örnek olsun diye 40.000 kadar kişiyi
kılıçtan geçirmiş, ağaçlara asmıştır. Bütün bunlar hep İslam adına yapılmıştır.
Kuteybe, Talkan katliamından sonra Suman'a girer. Erkeklerin pek
çoğunu öldürterek, kadınlarını ve kızlarını cariye olarak alıkoyar.
Daha sonra Kes ve Nesef'de aynı şeyleri yapar. Erkekler öldürülür,
Türk kadın ve kızları utanç verici bir şekilde Araplara cariye
olurlar. Daha sonra Faryab'a yönelir ve Faryab'ın teslim olmasını
ister. Faryab halkı başlarına gelecekleri bildiklerinden teslim
olmaya yanaşmazlar. Erkekleri dövüşerek ölürler. Bütün şehir
yakılır.. Araplar bu şehre yakılmış şehir anlamında Muhtereka derler.
Kuteybe, Faryab'dan sonra, Tarhan'ın çekildiği kale Bazgis'i kuşatır.
2 ay süreyle devamlı olarak buraya saldırır fakat bir sonuç elde
edemez.. Bu arada kış yaklaşır.Kuteybe'nin kışın savaşacak gücü
yoktur ancak, kale içindeki Türklerin de yiyecekleri bitmiştir.. Her
iki tarafta savaşın kendileri için kaybedildiğini düşünür.. Kuteybe
son olarak bir hileye baş vurur. Tarhan'ın yanına Muhammed bin
Selim adındaki adamını gönderir. Muhammed ibni Selim Tarhan'ın
teslim olması durumunda kendisine hiç bir şekilde zarar gelmeyeceği
güvencesini verir. Kalenin açlık içinde olmasından dolayı Tarhan'ın
Kuteybe'nin teklifini kabul etmesinden başka yapılacak bir şeyi
yoktur. Komutanları ile görüşüp teklifi kabul ederler.. Silahlarını
teslim ederek kaleden çıkarlar.. Tarhan kaleden çıkar çıkmaz
yakalanır, etrafı hendek açılmış bir çadırda zincire vurulur..Kuteybe
bu arada Tarhan'ı hemen öldürmez. Haccac'a haber göndererek ne
yapacağını sorar. Haccac Tarhan için, " O bir Müslüman düşmanıdır
hiç aman vermeden öldür"! Der. Kuteybe önce Tarhan'ın iki oğlunu,
Tarhan'ın ve toplanan halkın gözü önünde öldürtür. Arkasından 700
Kadar Türk savaşçısının başlarını gene Tarhan'ın ve halkın gözü
önünde kestirir. Tarhan'ı da bizzat kendisi öldürür. Bütün kesilen
başlar Haccac'a gönderilir. Kuteybe sanki Kuran'daki ayetleri yerine
getirmiştir.
9 Tevbe. 123. Ey iman edenler! Kâfirlerden yakınınızda olanlara karşı
savaşın ve onlar (savaş anında) sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki,
Allah sakınanlarla beraberdir.
Tarhan'ın öldürülmesinden sonra, Kuteybe, Aral Gölü'nün altında
bulunan Harzem bölgesine yürür. Harzem'de Caygan ile Havarizat
arasında taht kavgası vardır. Kuteybe Caygan'la işbirliği yapar.
Önce Havarizat ile etrafındakileri öldürtür. Arkasından Camhud
melikini yenerek 4000 civarında esir alırlar. Ancak, daha sonra
bunlar Kuteybe'nin emri üzerine öldürülürler.
Bu olay, Ziya Kitapçının, İslam Tarihi ve Türkler adlı kitabında
aynen şöyle anlatılır;
Bu harblerden birinde, et-Taberi'nin bütün tafsilatı ile anlattığına
göre, bir defasında Abdurrahman b. Müslim, Kuteybe'ye, 4000 esirle
gelmişti. Kuteybe, Abdurrahman'ın böyle kalabalık Türk esirleri ile
geldiğini görünce hemen tahtının çıkarılmasını ve bir meydana
kurulmasını istedi. Tahtının üzerine mağruru bir eda ile oturan
Kuteybe, bu Türk esirlerinden bin tanesini sağına, bin tanesini
soluna, bin tanesini arkasına ve bin tanesini de önüne dizilmelerini
söylemiş ve sonrada Arap askerlerine dönerek yalın kılıç bu
Türklerin kafalarının koparılmasını emretmiştir. Cebbar, zorba,
İnsafsız Arap komutanının etrafının bir anda bu Türklerin kafa kol ve gövdeleri ile
bir kan gölü haline geldiğinden hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. Bu
harbelerde öldürülen Türklerin haddi hesabı yoktu. Nitekim bu
Vahşetten adeta gururlanan bir Arap şairi Kaah el-Aşkari şöyle haykırmıştır:
“Kazan ve Facfac önlerinde korkudan birbirlerine sarılmış zavallı
Türkleri öldürdüğünüz geceleri hele bir hatırlayınız.
Herkesi kılıçtan geçirdiniz. Sadece ata dahi binemeyecek yaşta küçük
Çocuklar kaldı. Binenlerde o hırçın atların sırtında sanki bir yük
Gibiydiler. ( Sayfa 314 )”
“Harzem'de ayaklanan halk, Kuteybe ile işbirliği yaptığı için Caygan’ı
öldürür. Bunun üzerine, Kuteybe bütün Harzem'i yakıp yıkar, halkı
kılıçtan geçirir. Harzemli ünlü Türk bilgini, Biruni Harzem'deki
Uygarlığın yok edilişini şu şekilde anlatır. "Kuteybe, her çareye baş
vurarak Harzemlilerin yazılı dilini bilenleri, geleneklerini
Koruyanlarını, bütün bilginleri öldürttü, böylece her şey karanlıklara
gömüldü. İslam Harzemlilerin içinde girerken, onların tarihi hakkında
bilinenleri artık öğrenme olanağı bırakmadı.Harzem'i yıktıktan sonra
Kuteybe, Semerkant üzerine yürür. Semerkant meliki Gurek üzerine gelen
Müslümanlara karşı diğer Türk Beyliklerinden yardım ister. Taşkent ve
Fergana’den yardım gönderir, fakat gelen birlikler yolda Kuteybe'nin
askerleri tarafından pusuya düşürülerek yok edilirler. Semerkant,
kuşatılır. Araplar mancınık ateşi ile saldırırlar. Daha fazla
dayanamayacağını anlayan Gurek, Kuteybe ile anlaşmak zorunda kalır. Bu anlaşmaya göre,
1.Semerkant Araplara her sene 2.200.000 altın ödeyecektir..
2.Bir defaya mahsus olmak üzere 30.000 Türk gencini esir olarak
verecektir..
3.Şehirde Cami yapılacaktır.
4.Şehirde eli silah tutan kimse dolaşmayacaktır.
5.Tapınak ve putlardaki tüm mücevherler Kuteybe'ye teslim
edilecektir.
Daha sonra Kuteybe, altından yapılan putları erittirerek alır ve
Merv'e geri döner. Dönerken kardeşi Abdurrahman bin Muslim'i
Semerkant'ın başına vali olarak bırakır.
Kuteybe'nin Merv'e dönüşünden sonra, Türkler kendi aralarında
İşgalci Müslümanlara karşı bir direniş birliği kurarlar. Zaman, zaman Ceyhun
Irmağını geçerek Araplara pusu kurar ve ciddi zararlar verirler.
Haccac Kuteybe'ye Taşkent ve Fergana'yi işgal etmesi talimatını
verir. Kuteybe Taşkent'e gider fakat başarılı olamaz. Bu arada
Haccac ölür. Halife Velid, Kuteybe'ye Türklere karşı savaşları devam
ettirmesini söyler. Kuteybe bu sefer Kasgar'a doğru yola çıkar. Tam
Kasgar'ı kuşatacakken Halife Velid ölür, yerine Süleyman ibni
Abdülmelik halife olur. Bu yeni Halife ile arası hiç iyi olmayan
Kuteybe Kasgar seferini yarıda bırakarak ona karşı ayaklanır, ancak
kendi komutanları tarafından 11 yakını ile birlikte 716 senesinde
kafası kesilerek öldürülür. Çünkü Kuteybe'nin komutanları Halifeye
karşı gelmek istememişlerdir.
2. Büyük Katliam. ( Curcan Katliamı )
Kuteybe ve Haccac'ın ölümü, Arapların Türkleri Müslümanlaştırmak ve
Türk şehirlerini talan etmek politikalarında bir değişiklik
Yapmamıştır. Öncelikle, Araplardaki Türklere karşı olan korku ortadan
kalktığı için, Araplar, Kuteybe'den sonra da aynı şekilde Türk
yurtlarına saldırılarını sürdürmeye devam etmişlerdir. Kuteybe'nin
öldüğü aynı yıl olan 716 da, Yezid ibni Muhelleb Horasan'a vali
atanır. İlk iş olarak Dağıstan'ı işgal eder. Dağıstan meliki
Saltekin, Yezit'e karşı uzun süre dayanır. Sonunda Dağıstan düşer.
Şehir yağmalanır ve 14000 kişi öldürülür. Dağıstan’dan sonra Curcan'a
Yönelir. Curcan 300.000 dirhem karşısında savaşmadan teslim olur.
Yezid, Curcan'a bir bölük asker yerleştirerek, Taberistan' a doğru
Yola koyulur. Taberistan Meliki, İsfehbed, Deylem melikinden 10000
Kişilik bir yardım alarak savaşa başlar. İsfehbed savaşırken, Curcan
halkı da ayaklanarak Esed ibni Abdullah komutasındaki askerleri imha
ederler.. Yezid öfkeye kapılır, Curcan'lı Türkleri yendiğinde
kanlarından değirmen döndürüp ekmek yiyeceğine dair Allah'a yemin
eder. Askerlerini toplayarak Curcan üzerine yürür. Curcan beyi,
şehirden çıkarak Curcan kalesine çekilir. 7 ay süren savaştan sonra,
Kale düşer. Curcan beyi öldürülür. Kaledeki askerler esir alınır.
Araplar, daha sonra Curcan şehrine girerler. Burada da aynı şekilde
Kuteybe'nin yaptığı katliama benzer bir katliam yapılır. Türkleri
Öldürerek, 4—24KM.-- fersah boyunca sağlı sollu ağaçlara astırır. Allah'a
verdiği sözü yerine getirmek için, esir aldığı binlerce Türk'ü,
Enderiz vadisindeki nehrin kenarına sürükler, orada askerlerine
korumasız Türkleri öldürtür. Öldürülen Türklerin kanlarını nehire
akıtır. Nehrin suyuyla akan kanlardan, ilerideki değirmenden un ve
ekmek yaptırarak yer ve Allah'a verdiği sözü yerine getirir.
Katliamdan geriye kalan kız ve kadınlardan beş de biri cariye olarak
Halifeye ayrıldıktan sonra, geriye kalanlar askerler arasında ganimet
Olarak paylaştırılır”.Ek: Ostüzü: Hz.Ömer zamanında, İran Hükümdarının üç kızı Mekke Esir pazarına getirilerek satışa sunulur. Kızların asaletleri nedeniyle, diğer esir kadınlardan farklı olmalarına Halife Ömer karar vererek yeni bir fiyat listesi hazırlar. Kızların ikisinin bedellerini kesesinden ödeyen Hz. Ali, kızların birisini oğlu Hasan’a, diğerini de Hz. Ömer’in oğluna armağan eder. Hasanın soyundan gelen kişiler bu İranlı esirden olanlardır.
“Kaynaklar Curcan katliamında Talkan katliamında olduğu gibi yaklaşık
40.000 Türk'ün öldürüldüğünü söylerler.
MS.717 yılından sonraki zaman, Arapların kendi aralarındaki çatışmalarla
geçer. Buraya kadar dikkat ederseniz, ilk Arap saldırıları
başladığında Kibac Hatun diğer Türk Beyliklerinden yardım istediği
halde istediği yardım kendisine verilmemişti. Sonra o yardımı
Göndermeyenler, yardıma muhtaç duruma düştüler. Bu olaylardan
Türklerin daha o zaman da aralarında tam bir birlik ve beraberlik
Sağlayamamış olduklarını görüyoruz. MS: 717 yılında Ömer ibni Abdülaziz
Halife olur. İki yıl sonra hastalanır yerine, MS719 da, Yezid ibni
Abdülmelik geçer. Yezid ibni Abdülmelik ile Yezid ibn Mehleb'in arası
İyi değildir. Yezid ibn Mehleb hapse attırılır ancak, Yezid ibni
Mehleb hapisten kaçarak, Basra'da örgütlenir ve Yezid ibni
Abdülmelik'e karşı ayaklanır. MS: 721'de Abbas ve Mesleme adında iki
komutan önderliğinde kurulan hilafet ordusu Yezid ibni Mehleb ile
savaşır.. Bu savaşta Abbas ve Yezit ibni Mehleb olur. Yezit'in kafası
kesilerek halife Yezit ibn Abdülmelik'e yollanır. Mesleme, Mehleb'in
yakını olan yaklaşık 300 kişinin daha kafasını kestirerek öldürtür.
Yezid ibni Mehleb'in oğlu olan, Maviye ibni Yezid'de elinde
Bulundurduğu 32 Mesmele taraftarının kafasını kestirtir.
Aralarındaki savaş, Mehleb taraftarlarının tamamen yok edilmesi ile
Biter. Mesmele, Mehleb'den ele geçirdiği aralarında Türklerin de
Bulunduğu cariyeleri Cerrah ibni Hakem'e satar. Bu arada, Yezid ibni
Mehleb'in yerine getirilen yeni Horasan Valisi, Cerrah ibni Abdullah,
Türkmenistan'ın iç kısımlarına bazı saldırılar yaparsa da başarılı
Olamaz.
Kuteybe'nin ölümüyle birlikte Türk topraklarına yapılan akınlar eskisi
Kadar başarılı olamamışlardır. Bu dönemde İslam yayılmacılığı bir
Duraksama içine girer. Halife II. Ömer ibn Abdülaziz, işgal altında
bulunan yörelerdeki Arap egemenliğinin her geçen gün biraz daha
zorlaşır bir hale gelmesinden dolayı bu bölgelerde yaşanan gerginliğin
azaltılarak İslam'ın kuvvetlendirilmesine çalışır. Kendisine bağlı
yöneticilere, " Bundan böyle Türk Beyliklerine saldırmayın,
hakimiyetiniz altında bulunan bölgelerde gücünüzü arttırarak İslamı
yaymaya çalışın" demiştir. Ayrıca, II. Ömer, Müslüman olan halklardan
Cizye alınmamasını isterse de, Arapların gelirlerinde önemli ölçüde
düşme olmasından dolayı bu karardan daha sonra, Türklerin
Müslümanlılarında samimi olmadıkları bahane edilerek vazgeçilmiştir.
Bu arada Horasan'da Cerrah ibni Abdullah, yerine Abdurrahman ibni
Nuaym atanmıştır.”
"Türkiye Cumhuriyeti, yalnız iki şeye güvenir. Biri Türk Ulusunun kararlılığı, diğeri en acı en ağır şartlarda dünyanın takdirlerini hakkıyla kazanan Ordumuzun Kahramanlığıdır."
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK...
"TÜRK ULUSUNUN DÜZENİNİ BOZMAYA YÖNELEN ÇABALAR BOĞULMAYA MAHKÛMDUR. BÜYÜK TÜRK ULUSU, KENDİSİNİN VE VATANININ YÜKSEK ÇIKARLARI ALYEHİNE ÇALIŞMAK İSTEYEN BOZGUNCU ALÇAK YURTSUZ VE ULUSSUZ BEYİNSİZLERİN GİZLİ VE AÇIK KİRLİ EMELLERİNİ ANLAMIYACAK VE ONLARA HOŞGÖRÜ GÖSTERECEK BİR ULUS DEĞİLDİR"
MAREŞAL GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK” SAYIN AYBÜKEN HAN’IMDAN.
Gelelim DİĞER DİNLERİN İNSANLIK ANLAYIŞLARINA:
Hangi din iktidardakilerin ellerindeyse, o dinin ılımlısının olması mümkün değildir. Yahudilerin kutsal kitaplarını okuduğumuzda, bu durumun açıkça ve övünülerek anlatıldığını görürüz. Tüm kavimlerin malları, mülkleri, hayvanları ve kadınları Yahudilerin emrine tahsis edilmiştir. Onların ayak kemiklerini taşla kırmak, diğer Yahudileri haykırması rahatsız etmeyecekse küçücük kızların ırzına geçmek te mubahtır. Kalabalık bir esir kafilesini karşılayan Hz. Musa, Ordu komutanına emir verir:”Erkeklerle ilişkiye giren kadın ve kızları ne diye boş yere besleyelim! Onları hemen öldürün!”Yahudi askerleri ırzlarına geçtikleri Zavallı kadınları acımadan öldürürler. Hz: Davut, General Uria’nın karısı Hititli Sitti’yi gebe bırakır ve Generali öldürtür.
Hıristiyanlıkta “öldürmeyeceksin!” Emrine Ermiş Saint Augistinus yakma çaresini getirir, milyonlarca Zavallı meydanlarda yakılır.
İspanya’da Castİlla Kraliçesi İsabella’nın ısrarı üzerine 1483 tarihinde, Papa IV’ÜNCÜ SİXTUS İspanya Engizisyon Mahkemesini kurar.
Katolik öğretisini topluma kabul ettirmek için,1542 tarihinde papa III’ üncü Paulus Roma Engizisyon Mahkemesini kurar. Sanıklara her türlü işkenceler yapılarak alınan itiraflar üzerine Zavallılar meydanlarda yakılırlar. Fransız Kahramanı Jeanne D’ARK’TA meydanda yakılır. Ünlü Bilgin Papaz Giardano Bruno da, 1593 tarihinde bir zina suçu ile Venedik Senatosuna şikâyet edilir. Senato şikâyet dilekçesini Roma Engizisyon Mahkemesine iletir. Sonunda da İncil öğretisine aykırı olarak gök cisimlerinin devinimlerini ileri sürdüğü için, Roma Engizisyon Mahkemesinin kararı ile 16 Şubat 1600 tarihinde Roma’da yakılır.
Fransız reformisti Kalvin de bir İspanyol doktorunu yaktırır. Din iktidarla elele vererek Zavallı insanlara asırlarca acılar çektirmiştir.
İslam Ansiklopedisinin Beni Nadir, Beni Lukas,Kureyza ve Hayber maddelerini okursanız tüyleriniz diken,diken olur.
Mısır Hükümdarının emri ile Ünlü Nesiminin Halep’te derisi yüzülmüştü. Daha önce de Bağdat’ta Hallacı Mansur’un kolları, bacakları, dili kesilerek derisi yüzülmüştü. Osmanlı İmparatorluğu döneminde; SarayıHumayunun üç Cellâtla başlayan öldürme kadrosu yetmiş kişiye yükseltilmiş, her gece acil adam kesmeleri için de nöbetçi cellâtlık konulmuştu.
İnsanlık tarihinde; Hıristiyanlıkta Mezhep kavgaları, en etkili olarak ta Katoliklik—Ortodoksluk kavgaları ve Müslümanlıkta da Halifelik kavgaları kadar kanlı hiçbir olaylar zinciri olmamıştır.”Osmanlı da İşkence Çeşitleri”yazım blogumdadır. Okuyamayanlar için onu dahi yeniden yayımlamak istemekteyim.
İnsanlığın en büyük evlatlarından birisi olan Büyük Konfüçyüs:
“Bir yerde dinden söz edildi miydi dikkatli bulununuz, ya canınızı ya da malınızı alacaklardır!”Demişti.Türk tarihini ve Ulusal Kurtuluş Savaşı tarihimizi okullarımızdan kaldıranlar,Arapların Ganimet/Yağma/uğruna insanlarımıza yaptıklarını,Kuteybe bin Müslüm'ü övünerek okutacaklar mı acaba!
899/BİZ HER DİNDE VE HER COĞRAFYADA TÜRK VE TÜRK ULUSUYDUK.
OSMAN TÜRKOĞUZ
osmanturkoguz@gmail.com
İzmir;04 Şubat 2013
BİZ,TARİHİN HER DÖNEMİNDE
VE
HER DİNDE VE HER COĞRAFYA'DA DA TÜRKTÜK!
On sene "Ulusa sesleniş"ile ahkâm kes;sonunda da bu bu proğramın adını değiştir?Sayın Recep Beyimiz;bu olacak bir bir iş midir!
"Milli Görüş Gömleğini çıkardım!"de;sonra da Tarihi boyunca Türk Ulusu adı altında yaşamış olan bu Şanlı Ulusa,ümmetcilik amacı ile Millet de. Millet;aynı dine ve aynı mezhebe inananlar demektir.Yirmidört Oğuz boyuna mensup olanlar Türk değil midir?Selçuklular Türk'ü Acemleştirmek;Osmanlılar da Araplaştırmak için çok Türk kanı akıttılar.Kendileri de tarihimizin çöplüğüne Arap ve Acem olarak yattılar.Alaattin keykubat;Gıyassettin Keyhüsref!Abdülaziz,Abdülmecit,vs.
04 Şubat 2013 tarihli sözü'de;her zaman zevkle okuduğum Sayın Ayşe Sucu Han'ım'ın bu konudaki bir yazısına takıldım:
"Türklere Anadolu toprağı vatan olmuştur!Yahya Kemal'in ifadesiyle:"Naıl Fransız toprağı bin yılda Fransız Milletini yaratmışsa,Anadolu toprakları da Bin yılda Türk milletini yaratmıştır!"Bu fikre ve bu tarz anlatımlara kesinlikle ve katiyetle katılmıyorum.Fransız Ulusu ile Türk Ulusu karşılaştırması çok yersiz ve çok ta yanlıştır!Nedenini anlatlatacağım.Bu yazıda Millet sözü Ulus anlamında kullanılmıştır.
Tarihten beri gelen bir Fransız Ulusu yoktur.Roma İmparatorluğunun İspanyayı ve tüm batı Avrupayı içine aldığı dönemlerde;bugünkü Fransızların oturmakta olduğu yerlerde Franklar yaşamaktaydı ve Roma yönetimine bağlıydılar.Fakir Romalı askerlerle Frank köylü kadınlarının evlenmelerinden melez bir nesil ortaya çıktı.Dilleri ve Frank diline ne de Latinceye benzemekteydi.İngilizce,Almanca gibi Latince kökenli bir dil yaratılmıştı.Bu yeni nesile Fransızlar,onların konuştukları dile de Fransızça denilmiştir. Roma ordusunda her milletten askerler vardı.Bu nedenle de Fransız Ulusu çok çeşitli kan taşımaktadır.Cengiz Hanın bir önsezisini Bizanslı bir tarihçi yazmıştır:"Türk ulusu Türk kanını taşıdığı sürede yenilemez.kanlarını karıştırarak bozarlarsa kolayca yenilirler.!"Osman Beyin eşinin ağzından derlenmiştir.Puatiyede Endülüs Emenilerinin ordusunu Abdurrahmanül Gafikiyi Frank Kıralı Şarl Martel/Çekiç Şarl/ yenmişti.
Fransız İhtilalini otuz ciltte toplayan Albert Sorel Yahya Kemal'in öğretmeniydi,onun etkisi ile 13.000 yıllık Anadolu tarihimizi Bin yıla indirgemiştir.Hakkari'de bulunan 12.500 senelik yazılı taşlarda Türklerin izlerine raslanılmıştır.Ankara'da ve diğer yerlerdeki taşlar Anadolunun en eski sahibinin biz Türkler olduğunu ortaya koymuştur.Denizlideki Runik yazılı kayalar yeni bulunmuştur.
Isparta'nın kuzayindeki bir ilçede bulunan 3.500 senelik iskeletlerin DNA örnekleri, bugün aynı yerde yaşayan Türklerin DNA örnekleri ile çakışmıştır.Biz,1071'de Malazgirt'ten sonra Anadoluyu fethettik masalı Biz Türkleri fuzuli işgalci saymaya yönelik bir uydurmadır.Anadolu'da yaşayan Türk kökenlileri köylerde tarımda çalıştıran Bizanslılar onları Hıristiyan yapmak için çok zorlamıştır.Malazgirt Muharebesinde; Selçuklu ordusuna katılan Tarkan Beyin komutasındaki Türkler Ortaasyadan gelmemişler,Anadolu'dan ve Trakyadan devşirilmişlerdir.
Sözün özü;Bizler ortaasyada da Türktük,Anadoluya da Türk olarak geldik.1071 masalı Anadolumuzu etnik ayrımlara bölmek için uydurulmaktadır.Bizim yeni toplumumuz Arap çöllerine tıkılıp kalmıştır.Bize ümmetçilik,öteki ihanet odaklarına da Milliyetçilik!Hadi canım sende,yüzleri Türklerin yüzüne benzemeyenler sizi.
3 Şubat 2013 Pazar
898/HAFIZAYI BEŞER,BİR TORBA YİYECEĞE DÜŞER!
OSMAN TÜRKOĞUZ
osmanturkoguz@gmail.comÇeşmealtı;09 Ağustos 2012/03 Ocak 2013.
" HAFIZAYI BEŞER NİSYAN İLE MALÛLDÜR!"Adnan Menderes
Hafızayı Beşer; ihanetleriyle mağrurdur günümüzde.Ostüzü.
"Hafızayı beşer;bir torba kömür ve bir yiyecek paketi ile şaşar!"Ostüzü.
"İNSANLIĞA EN BÜYÜK KÖTÜLÜĞÜ DİN ADAMLARI YAPMIŞTIR!"
Filozof Yazar Jean Paul Sartre “Kapitalizmin hakim olduğu ülkelerde aksi halde din adamlığı yapamazsınız, zalimin ekmeğini yiyen zalimin kılıcını çalar
Din, asalaklaşmış toplumun itici ve uyuşturucu gücüdür.
Bir insanın ahlaki davranışları anlayışa, eğitime ve sosyal bağlara dayanmalıdır; hiçbir dini temel gerekmez. İnsan, eğer ölümden sonra ceza korkusuyla ve ödül umuduyla kontrol altına alınmak zorundaysa, şüphesiz kötü bir yoldadır."
— Albert Einstein -
"Dünyaya en büyük kötülükleri din adamları yapmıştır! Çıkarları için utanmadan SIKILMADAN kardeşi kardeşine vurdurmusrur. Bunu en büyük ispati: Arap dünyasının unlu din adamı Yusuf al kardavwi Libya Suriye ve en son Lübnan’daki tüm o kanlı olayların tetikleyicisi kendisidir! Kimin adına? Amerika ve İsrail adına! Ya Allahın "iki Müslüman birbirlerine düştüğü zaman üçüncüsüne ayırmak düşer" buyurugunu bir kenara attı ve Amerikanın dediğini yaptı.
Bir din diğerini kabul etmez o gerçek değil der, mesela Budizmi yok sayar..
Bir ülke diğer ülkenin gerçek dindar olmadığı konusunda ısrarcıdır. (Örnek:Afganistan-Türkiye)
Bir mezhep diğerinin yanlış olduğu konusunda da ısrarcıdır, doğru olduğunu düşünse zaten tek çatı altında olurdu.Cemaatlerde keza aynı şekilde biri diğerine çamur atar
Kişilere kadar iniyorsunuz ve sürekli biri diğerine gerçek dindar değil diyebiliyorsa gerçeği nedir diye sormak gerekmez mi?
Oysa Allah Ateist, peygamber mezhepsizdir.
Din; Aydınlar için yalan, cahiller için gerçek, iktidar için kullanışlıdır, demiş Fransız filozof.
Din; halkların uyutma aracı Afyonudur.Din ezilen halkları daha iyi sömürmenin aracı ve afyonudur;dolayısıyla egemen sınıfın tekelindedir.Çok tanrılı dinden tek tanrılı dine geçişte de bu böyle olmuştur.Din adına çıkan savaşlara bakın hep dini yayma adına halkların özgürlülerini ve ülkelerini yağmalamışlardır ve din kapitalizmin asla vazgeçmeyeceği köleleştirme aracı ve en iyi afyonudur."
“Bir ordunun kudreti ,subay ve komuta kademesinin kabiliyetiyle ölçülür!””Bir ülkeyi yıkmaya karar verdiler mi önce subaylarından başlarlar.”Mustafa Kemal,Afyon Orduevi konuşmasını hatırlayınız! KURTULUŞ SAVAŞINDA TBM MECLİSİ Başkanı Mustafa kemal Paşanın SUBAYLARA HİTABI Mustafa Kemal Paşanın , 31 Temmuz 1920 tarihinde, Afyonkarahisar Kolordu Dairesi'nde subaylara hitaben yaptığı konuşmanın tam metni: 'Millet, bağımsızlığını ordudan bekler' Millet, bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayati gayesinin teminini ordudan, ordunun ruhunu teşkil Eden subaylardan bekler. Işte subayların yüce olan vazifesi budur. Allah göstermesin milletin bağımsızlığı ihlal edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır. Efendiler ! Eski silah arkadaşlarımla böyle yakından ve samimi temasta bulunmaktan büyük vicdani zevk hissediyorum. Sizinle oturup uzun hasbıhal etmek isterdim. Fakat çoksunuz; müsait yer de yok. Bu sebeple hissiyatımı birkaç cümle İle mülahaza etmekle yetineceğim. Arkadaşlar! İngilizler ve yardımcıları, milletimizin bağımsızlığını imhaya karar vermişlerdir. Milletler bağımsızlıklarını hiç kimsenin lütuf ve atıfetine borçlu değildir. Hiç kimse kimseye, hiçbir millet diğer millete, hürriyet ve bağımsızlık vermez. Milletlerin tabiatında en yaratılıştan mevcut olan bu hak, milletlerce kuvvede, mücadele ile mahfuz bulundurulur. Kuvveti olmayan, dolayısıyla mücadele edemeyen bir millet, mahkûm ve esir vaziyettedir. Böyle bir milletin bağımsızlığı gasp olunur. Dünyada hayat için, insanca yaşamak için, bağımsızlık lâzımdır. Bağımsızlık sahibi olmak için, kuvvet sahibi olmak ve bunun için mevcudiyetini ispat etmek icap eder. Kuvvet ordudur. Ordunun hayat ve saadet kaynağı, bağımsızlığı takdir Eden milletin, kuvvetin lüzumuna olan vicdanı imanıdır. İngilizler, milletimizi bağımsızlıktan mahrum etmek için, pek tabii olarak evvela onu ordudan mahrum etmek çarelerine giriştiler. Mütareke şartlarının tatbikatı ile silahlarımızı, cephanelerimizi, bütün müdafaa vasıtalarımızı elimizden almaya çalıştılar. Sonra kumandanlarımıza ve subaylarımıza tecavüz ve taarruza başladılar. Askerlik izzeti nefsini yok etmeye gayret ettiler. Ordumuzu tamamen lağvederek, milleti, bağımsızlığını muhafaza için muhtaç olduğu dayanak noktasından mahrum etmeye teşebbüs ettiler. Bir taraftan da müdafaasız, ordusuz bıraktıklarını zannettikleri milletin de, izzetinefsine, her türlü haklarına ve mukaddesatına taarruzla, milleti alçaklığa, boyun eğmeye alıştırmak planını takip ettiler ve ediyorlar. Her halde ordu, düşmanlarımızın birinci taarruz hedefi oldu. Orduyu imha etmek için mutlaka subayları mahvetmek, aşağılamak lazımdır. Buna da teşebbüs ettiler. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta, engeller ve müşkülat kalmaz. Bu hakikat karşısında ve içinde bulunduğumuz vaziyete göre subaylar heyetimize düşen vazifenin mahiyeti, ehemmiyeti ve kıymeti kendiliğinden meydana çıkar. Milletimiz hür ve bağımsız yaşamak lüzumuna tam bir iman ile kani olmuş ve buna kati azim ile karar vermiştir. Zaman zaman, şurada burada üzüntü verici karaktersizliklerin görülmüş olması, hiçbir vakit milletimizin genel kanaatine, hakiki imanına sekte vurmamıştır ve vurmayacaktır. Dolayısıyla kuvvetin, ordunun vücudu için lazım olduğunu söylediğim kaynak ki, milletin vicdanı-imanıdır, mevcuttur. Ordu ise, arkadaşlar, ancak subaylar heyeti sayesinde vücut bulur. Malum bir askeri hakikat, felsefi hakikattir; "ordunun ruhu subaylardadır." O halde subaylarımız, düşmanlarımız tarafından yıkılmak istenilen ordumuzu tamir edecek ve canlandıracak ve, ordu ve milletimizin bağımsızlığını muhafaza edecektir. Millet, bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayati gayesinin teminini ordudan, ordunun ruhunu teşkil Eden subaylardan bekler. İşte subayların yüce olan vazifesi budur. Allah göstermesin milletin bağımsızlığı ihlal edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır. Subaylar, izah ettiğim yüce, mukaddes ve bütün açılardan üzerlerine düşen vazife itibariyle, bütün mevcudiyetleriyle ve bütün dikkat ve ferasetleriyle, giriştiğimiz Bağımsızlık mücadelesinde birinci derecede faal ve fedakâr olmak mecburiyetindedirler. Şahsi ve özel hayatları itibariyle de subaylar, fedakârlar sınıfının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler. Çünkü düşmanlarımız herkesten evvel onları öldürür.
Onları aşağılar ve hor görürler. Hayatında bir an olsa bile subaylık yapmış, subaylık izzetinefsini, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan, hayatta iken, düşmanın tasarladığı ve reva gördüğü bu muamelelere katlanamaz. Onun yaşamak için bir çaresi vardır. Şerefini korumak! Halbuki düşmanlarımızın da kastettiği, o şerefi ayaklar altına atmaktır. Dolayısıyla subay için "ya istiklâl, ya ölüm" vardır. Fakat arkadaşlar ölmeyeceğiz, bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacağız ve milletimizi daima bağımsız görmekle bahtiyar olacağız!' Mustafa Kemal TBMMECLİSİ BAŞKANI.
Kaynak:
* Afyon'da çıkan Ikaz Gazetesi'nden aktaran: Anadolu'da Yenigün Gazetesi, 10 Ağustos 1920. * Atatürk'ün Bütün Eserleri, c.9, Kaynak Yayınlan, Istanbul. Ekim 2002, s. 112-teşekkürler. Şimdi,neden komuta ve subay kademesi çatma suç dosyaları ile esir alınarak Türk Silahlı Kuvvetlerinin hadım edildiğini anlatabildim mi?
osmanturkoguz@gmail.comÇeşmealtı;09 Ağustos 2012/03 Ocak 2013.
" HAFIZAYI BEŞER NİSYAN İLE MALÛLDÜR!"Adnan Menderes
"Hafızayı beşer;bir torba kömür ve bir yiyecek paketi ile şaşar!"Ostüzü.
“MİLLETLER; GÖRÜNÜRDEKİ VARLIKLARINI YİTİRMEKLE YIKILMAZLAR. BU FELAKETE UĞRAYANLARI YOKEDEN İLLET, HAFIZALARINI
YİTİRMİŞ OLMALARIDIR. Profesör Dr.GUSTAVE le BON.
“Yüksek bir mevkiye yerleşen alçak kişiden daha kötü bir şey olamaz.”Claudianus.
“Savaşta yasalar susar!”
“Mutlak hak,mutlak haksızlıktır!”
“
Şeref ve doğruluk adaletin temelidir!”Adalet;bir kişinin iradesine bağımlı olmadığında!
“Bir ulus dış düşmanları ile baş edebilir. Fakat içersindeki satılmış ve hainlerle yaşayabilmesi olanaksızdır. Sınırları zorlayan düşman silahlarını ve âlemlerini açıkta taşıdığı için daha az tehlikelidir. Fakat bir hain, hain gibi görünmez, kurbanları ile aynı aksanda konuşur, onların çehresine bürünür ve bütün kapılardan serbestçe geçer, sesi en üst düzey hükümet koridorlarında duyulur. Ulusun ruhunu çürütür. Politik yapıya her türlü hastalık bulaştırarak ulusun yaşam gücünü elinden alır. Bir katil daha az korkuludur.”
Marcus Tullius Cicero(MÖ:106/43)Romalı Hatip. Filozof,yazar ve adam gibi devlet adamı.
“Kendi ordusunu taşıyamayan bir ulus başka ulusların ordularını taşımak zorunda kalır.”P.C.Tacito,(MS.55-117)
19 Mayıs 1919:Yıkık, parçalanmış,paylaşılmış,asırların ihmaline uğramış bir ülke:Türk Vatanı. Aç,Fakir,savaşlar yorgunu,Şaşkın ve Umutsuz insan kalabalıkları,Müslüman Türkler.
Yalınız
kendi çıkarlarını düşünen kof bir iktidar!Kürt Mustafa Divan Harbi=Ölüm!
Bir İngiliz ajanı papazın—Rahip Frew-- emrine girmiş Hoca ve Molla takımı,Türklük ve Müslümanlık aleyhine dini kullanmada.
Yetenekli komutanları tutuklanmış ve Malta’ya sürülmü
ş; TÜM SİLAHLARI ELİNDEN ALINMIŞ OLAN Ordusu terhis edilmiş, tüm haberleşme araçlarına el konulmuş,azınlıkları silahlandırılmış,onuru kırılmış bir ülke!
09 AĞUSTOS 2012,GÜNÜMÜZDE: Tüm ekonomik ve sanayi kurulu
şları ve arazileri yabancılara satılmış ve satılmakta;tüm Kahramanları Hain iftirası ile esir kamplarına doldurulmuş,Ulusal Kahramanları ders kitaplarından çıkartılmış,vatan hainleri kahraman ilan edilerek heykelleri dikilmiş ve adlarına KAMU BİNALARI YAPILMIŞ,düzmece belgeler ve maskeli tanıklarla Türk Silahlı Kuvvetlerinin en Güzide Komutanları tutuklanarak emekliye sevk edilmiş, her kahramanı ve Aydını tutuklayan Özel Mahkemeler=Esaret,Türkiye Cumhuriyetinin deniz hukukunu ve kıyılarını koruyacak Donanması güçsüz ve Amiralsiz bir konuma getirilmiş;tarikatların ve dış güçlerin güdümünde bir ülke,Türkiye! Sözlü ve yazılı basını da Mütareke basının yüreğini sızlatacak bir konuma getirilmiş,parmak indirip,kaldırmayla yasamasına yön verilmiş,üç erki bir kişinin iradesine bağlanmış;Tarikat pirlerinin baştacı edilerek toplumumuza yön veren ve Ortaçağa doğru hızla yol alan bir ülke,benim ülkem,bizim ülkemiz Türkiye!
Tarikatlar,alenen, kadınlarımızı cehennem ateşi tehdidiyle kara ceset torbalarına sokarak,karafatmalara benzetme yayınlarını sürdürmede.Anayasamızın 136'ıncı maddesinde görevleri belirlenen Diyanet İşleri Başkanlığı derin bir sadakat bağının sarhoşluğu içersinde.
Filozof Yazar Jean Paul Sartre “Kapitalizmin hakim olduğu ülkelerde aksi halde din adamlığı yapamazsınız, zalimin ekmeğini yiyen zalimin kılıcını çalar
Din, asalaklaşmış toplumun itici ve uyuşturucu gücüdür.
Bir insanın ahlaki davranışları anlayışa, eğitime ve sosyal bağlara dayanmalıdır; hiçbir dini temel gerekmez. İnsan, eğer ölümden sonra ceza korkusuyla ve ödül umuduyla kontrol altına alınmak zorundaysa, şüphesiz kötü bir yoldadır."
— Albert Einstein -
"Dünyaya en büyük kötülükleri din adamları yapmıştır! Çıkarları için utanmadan SIKILMADAN kardeşi kardeşine vurdurmusrur. Bunu en büyük ispati: Arap dünyasının unlu din adamı Yusuf al kardavwi Libya Suriye ve en son Lübnan’daki tüm o kanlı olayların tetikleyicisi kendisidir! Kimin adına? Amerika ve İsrail adına! Ya Allahın "iki Müslüman birbirlerine düştüğü zaman üçüncüsüne ayırmak düşer" buyurugunu bir kenara attı ve Amerikanın dediğini yaptı.
Bir din diğerini kabul etmez o gerçek değil der, mesela Budizmi yok sayar..
Bir ülke diğer ülkenin gerçek dindar olmadığı konusunda ısrarcıdır. (Örnek:Afganistan-Türkiye)
Bir mezhep diğerinin yanlış olduğu konusunda da ısrarcıdır, doğru olduğunu düşünse zaten tek çatı altında olurdu.Cemaatlerde keza aynı şekilde biri diğerine çamur atar
Kişilere kadar iniyorsunuz ve sürekli biri diğerine gerçek dindar değil diyebiliyorsa gerçeği nedir diye sormak gerekmez mi?
Oysa Allah Ateist, peygamber mezhepsizdir.
Din; Aydınlar için yalan, cahiller için gerçek, iktidar için kullanışlıdır, demiş Fransız filozof.
Din; halkların uyutma aracı Afyonudur.Din ezilen halkları daha iyi sömürmenin aracı ve afyonudur;dolayısıyla egemen sınıfın tekelindedir.Çok tanrılı dinden tek tanrılı dine geçişte de bu böyle olmuştur.Din adına çıkan savaşlara bakın hep dini yayma adına halkların özgürlülerini ve ülkelerini yağmalamışlardır ve din kapitalizmin asla vazgeçmeyeceği köleleştirme aracı ve en iyi afyonudur."
Onları aşağılar ve hor görürler. Hayatında bir an olsa bile subaylık yapmış, subaylık izzetinefsini, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan, hayatta iken, düşmanın tasarladığı ve reva gördüğü bu muamelelere katlanamaz. Onun yaşamak için bir çaresi vardır. Şerefini korumak! Halbuki düşmanlarımızın da kastettiği, o şerefi ayaklar altına atmaktır. Dolayısıyla subay için "ya istiklâl, ya ölüm" vardır. Fakat arkadaşlar ölmeyeceğiz, bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacağız ve milletimizi daima bağımsız görmekle bahtiyar olacağız!' Mustafa Kemal TBMMECLİSİ BAŞKANI.
Kaynak:
* Afyon'da çıkan Ikaz Gazetesi'nden aktaran: Anadolu'da Yenigün Gazetesi, 10 Ağustos 1920. * Atatürk'ün Bütün Eserleri, c.9, Kaynak Yayınlan, Istanbul. Ekim 2002, s. 112-teşekkürler. Şimdi,neden komuta ve subay kademesi çatma suç dosyaları ile esir alınarak Türk Silahlı Kuvvetlerinin hadım edildiğini anlatabildim mi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
İzleyiciler
Blog Arşivi
- ► 2016 (202)
- ► 2015 (162)
- ► 2013 (239)
- ► 2012 (385)
- ► 2011 (300)