11 Ağustos 2011 Perşembe

423-İHANET GENLERDE SAKLIDIR!

                                                                   
OSMANTÜRKOĞUZ
         osmanturkoguz@hotmail.com
         Çeşmealtı;11 Ağustos 2011.

                   İHANET GENLERDE SAKLIDIR!
         Bizim kavakların başına tüneyen kargaların ağaçların tepesine sıçtıklarını hep gözlemlemişimdir. Aradan seneler geçti; karga nesilleri hepten değişti. Ama, geliniz ve görünüz ki yeni nesil kargalar da ağaçların tepesine sıçmaktadırlar. O zaman anladım ki,bu gelenek pislik yemenin vermiş olduğu bir alışkanlıktır!
         Profesör ve Doktor unvanlı bir Akademisyen de,23 Ekim 2010 tarihinde, Sabancı Üniversitesindeki bazı öğrencileri ve Velilerini aydınlatmak için tarihimizin kahramanlık zirvesinin tepesine çıkmış.”Yarbay Mustafa”,”5-10 kişiyi bile yönetemezmiş!”Sonradan kıvırtarak, bu kanının Enver Paşa’ya ait olduğu yalanına sığınmıştır.Kurmay Yarbay Mustafa Kemal’i ,Maydos’taki yalınız adı ve numarası olan Tümenin Komutanlığına bu Enver Paşa atamamış mıydı?
         Çanakkale Muharebelerinin en bunalımlı gecesinde, tüm cephenin komutanlığını Erkânıharp Kaymakamı Mustafa Kemal’e bırakmamışlar mıydı?

10 Ağustos 2011 Çarşamba

422-PINARIN GÖZÜNE SIÇMAK!

                                                                              

 

OSMAN TÜRKOĞUZ,
Osmanturkoguz@hotmail.com
İzmir 13 Aralık 2008/22 Mart 2010.

                  
PINARIN GÖZÜNE SIÇMAK!

“Kahramanı kadar; gafili de, haini de çok bir Milletiz.” Mareşal Gazi Mustafa Kemal.
Turgut ÖZAKMAN, Şu ÇILGIN TÜRKLER. S.555,
DÖRT Türk vatandaşı; Dördü de okumuş, Dördü de mürekkep yalamış…
Dördü, bir araya gelmiş; Dördü, kafa kafaya vermiş; bilgilerini ortaya sermişler.
Bir de, ihanetin parlak geleceğine kapılan bir Proff! Ta, Çanakkale Alman Generali“Liman Von Sanders’in eseridir. Yarbay Mustafa Kemal 10 kişilik bir mangayı bile yönetemez!” Demiş. Çüşş! Desem Eşekler alınır,ama yine de ÇÜŞŞŞ!
Hiç unutmam mümkün değildir. Akçakoyunlu’da kurulmuş bulunan IV’ üncü bağımsız seyyar jandarma taburunun 11’inci bölük komutan vekilliğinin yanı sıra Tabur Komutanlığına da vekâlet etmekteydim. Taburun eski evraklarını ayıklarken elime cildi yırtılmış bir tarih kitabı geçmişti. İngiliz Harp Tarihinin Çanakkale Muharebelerine ait tercümesi yapılmış bir kitaptı. Aynen şöyle yazıyordu:
“Bir grup Türk askeri tepeye doğru kaçıyordu. Onları takibeden, sahile çıkmış olan İngiliz askerleri de tepeye ve zafere çok yaklaşmışlardı. Aniden tepede bir atlı  Türk subayı belirdi ve kaçan Türk askerlerine  süngü taktırarak mevzi aldırdı. İngiliz askerleri de tam siper yaptı ve böylece savaş dört sene daha uzamış oldu!”
“Yirmi kadar asker geriye doğru kaçıyorlardı. “Düşmandan kaçılmaz” dedim.”Mermimiz bitti”, dediler! Merminiz bittiyse süngünüz var! Dedim ve Süngü tak!” Emrini verdim, askerler süngü takarak mevzi alınca onları takibeden İngiliz askerleri de tam siper yaptılar. Bu fırsattan yararlanarak…”19’uncu Fırka Komutanı Erkânıharp Kaymakamı Mustafa Kemal.
Emekli Süvari Tümgenerali Liman Von Sanders, Alman Islahat Heyeti Başkanı olarak gelmiş olduğu Osmanlı Ordusunda şıpıdanak Müşir—Mareşal—yapılmıştı. Alman Ordusunda süvari subayları Tümgeneralliğe kadar yükselebiliyorlardı. Sonra; Alman subayları bir üst rütbe verilerek kabul edilmişti. Ulusal Kurtuluş Savaşı yıllarımızda; Afgan ordusunu eğitecek Türk Subayları da Afgan ordusuna bir üst rütbe ile gönderilmişti. Bu Liman Paşa’nın Gelibolu’da düşmanı sahile çıkartma taktiği Türk ordusuna çok pahalıya patlamıştır. Kıyıda tertiplenerek düşmanın çıkarmasına engel olma Türk tezini kabul etmemiştir. Sultan Aziz, üç aylığına basan oğlu Yusuf İzzettin Efendiyi ---Müşir—Mareşal yapmıştı. Kuleli Askeri Lisesinde bir öğretmen üsteğmen de bu Mareşale tüm derslerinden sıfır vermişti. Yıldız sarayının Arnavut Bahçıvanları da okuma ve yazma bilmedikleri halde Müşir yapılmıştı.                             Mustafa Kemal’i hiç sayan satılık kalemlerimiz;    İnsan kaleminden ve kâğıdından ve konuyu bilenlerden utanır. Utanmanın insanlara özgü  yüksek bir duygu olduğunu unutmuşum! Bu Ermeni hayranları, bir araya gelmişler:
Konuşmuşlar, konuşmuşlar, bir karara varmışlar: KİTAP YAZMAK, ZOR BİR İŞ; ARAŞTIRMA YAPMAK GEREK, KİTABI YAZMAKLA İŞ BİTMİYOR. BASTIRMAK VE SATMAK GEREK! Oysa bu kadar zor ve çetin bir yolla ünlü olmak ta mümkün değildir! Öyle bir karar vermişler ki, akıllara seza!
TÜRK MİLLETİ VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ ADINA, ERMENİLERE ÖZÜR MEKUBU YAZIP, YAYIMLAMIŞLAR. En kolay ve en kestirmeden ünlü olmanın yoluna girmişler.
Zamane kızları gibi, üstsüz ve yarı çıplak fotoğraf çektirecek halleri de yok. Akademik çalışmalarla ünlü olmak; YABANCI DOSTLARIMIZIN! GÖZÜNE GİREREK, bir yerlere gelmek te olası değil. Elin herifçioğulları, Türkiye aleyhine iki kelime konuşmakla, hem parasal hem de makamsal ödüller almakta!
Arşivlerde, TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ ZORDA BIRAKACAK BİLGİ VE BELGE DE YOK. AMA TÜRKLER ALEYHİNE KONUŞMAKLA, NOBEL BARIŞ ÖDÜLÜNE KAVUŞMAK TA VAR!
Mecelle, istediği kadar: ”KÖTÜ, EMSAL OLMAZ”, desin; ÖRNEKLER VE Makyavelizm de ortada!
İzninizle, Tarih Dedenin tozlu sahifelerine bir göz atalım:
1-Amerika Birleşik Devletleri,1802 tarihinde, bir Kızılderili kabilesini toptan katletti,
2-A.B.Devletleri; İkinci Dünya Savaşının başında; (120,000) Japon asıllı vatandaşını toplayarak, çöl ortasındaki barakalara yerleştirdi. Bu kamplarda, (20,000) Japon asıllı, Amerikan vatandaşının öldüğü söylenmektedir.
3-Amerika Birleşik Devletleri; 06 Ağustos 1945’te HİROŞİMA’YA, 09 AĞUSTOS 1945’TE NAGAZAKİ’YE; CENEVRE KONVANSİYONUNA AYKIRI OLARAK, ATOM BOMBASI ATARAK İNSANLARI VE TÜM CANLILARI YOK ETTİ.
4-Hitler Canavarı; Yahudilerin ve öteki ulusların köklerine kibrit suyu ekti.
5- Fransa, Cezayir’de soy kırımın daniskasını yaptı.
6-Rusya, İkinci Dünya Savaşından önce ve sonra, her ulusal topluluklara soykırım uyguladı.
7-General Franko, İspanya, iç savaşı sonrası, kendi toplumuna soykırım uyguladı.
8-Ermeniler; Birinci Dünya Savaşı sırasında; Doğu Anadolu’da, Türk ahaliyi toplu kıyımlara uğrattı. Çarlık Rus Ordusu Subaylarından, bir kurmay yarbayın, hükümetine vermiş olduğu rapor ortalardadır: ”Ermeniler, Türklerle meskûn mahalleri basarak, camilere doldurdukları Türkleri, diri, diri yaktılar. Türklerin, ırzlarına, canlarına ve mallarına tasallut ettiler. ERMENİLER, RÜZGÂR EKTİLER, FIRTINA BİÇTİLER.“ Demektedir.
9-A.B.Devletlerinde yayımlanan ve Türkçeye de tercüme edilen bir Ermeni’nin itiraflarını içeren kitabı okuyanımız, okuyup ta unutmayanımız var mı? Bu namuslu Ermeni asıllı Amerikalı: ”Bir Türk köyünün bütün insanlarını öldürdük.14 yaşında iki Türk kızının ırzına (250) kişilik Ermeni bölüğü askeri tecavüz etti. Akşam karanlığında; ağlayan bir çocuk sesinin geldiği tarafa baktığımızda; bir Türk Bebesinin, öldürdüğümüz anasının memesini emmeye çalıştığını dehşet içinde gördük.” Diye, itiraf etmekten çekinmemiştir.
Bir ulusun yapmamış olduğu bir insanlık suçundan! Dolayı, o ulusun üç nesil sonraki evlatları adına özür dileme yetkisini kendilerinde bulanlar; yukarıda yazdığımız gerçek insanlık suçunu işleyenler adına niçin özür dilemezler!
Tarihimizi, iç hukukumuzu ve dahi devletler hukukunu hiç bilmeyen bu AYDINLAR! Ve bu konuyu merak edenler, Sayın Ahmet Avcının, asa haber com, YAZARLAR KÖŞESİNDE yayımlanan ”SAYGIN DEVLET VE SAYGIN DEVLET ADAMI NASIL OLUR MUŞ? Başlıklı yazılarını mutlaka ve mutlaka okumalıdır, derim.
Bu, yürekleri yabancılara yardım etmek ateşi ile dolu olan Dört Bilim! Adamımıza soruyorum:
-SİZLERE, TÜRK ULUSU VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ ADINA, ERMENİLERDEN ÖZÜR DİLEME YETKİSİNİ KİM VE KİMLER VERDİ?
-YA DA, BU YETKİYİ NEYE DAYANARAK SAHİPLENDİNİZ?
-SİZLERİ, TÜRK ULUSUNU ZORA SOKACAK VE DEDELERİMİZİ VE TÜRK ULUSUNU SOYKIRIMLA LEKELEYECEK VE ALTINDAN KALKAMAYACAĞIMIZ TAZMİNATLARA UĞRATACAK KANAATA GÖTÜREN BELGELERİNİZ VAR MI?
-NOBEL DAĞITILDI, NE GİBİ BİR YABANCI ÖDÜLÜ BEKLİYORSUNUZ?
“Dört Aydınımız, Ermenilerden özür dileyen bildiri yayımlamışlar, “dediğimde; Hanım:”Fransa’daki üç silahşorlar de, aslında dört kişiydiler, birisi ölünce, yerine Kızı Kıler geçtiydi, “dedi. Bir Bayram konuğu Hanımefendi, itiraz etti:”
“-Onlar, ülkelerinin lehine savaşmışlardı,” dedi.
Osmanlı devleti Tebaası Ermeniler; Osmanlılarca ”TEBAAYI HAS,” olarak vasıflandırılıp, en yüksek makamlara getirilirdi. Bu TEBAA’NIN yapmış oldukları isyanlara bir göz atalım.


ERMENİ AYAKLANMALARI.

1-Erzurum isyanı---1890
2-Musa Bey Olayı----1890
3-Kumkapı Gösterisi---1890
4-Merzifon, Kayseri, Yozgat Olayları---1892-1893
5-Birinci Sason İsyanı---1894
6-Bab’ı Âli olayı---1895
7-Zeytun İsyanı---1895
8-Trabzon, Gümüşhane, Bayburt, Erzurum, Hınıs, Muş, Bitlis Olayları---1895
9-Birinci Van isyanı---1896
10-Osmanlı Bankası baskını---1896
11-İkinci Sason İsyanı---1904
12-İkinci Abdülhamit’e suikast—1905
13-Adana Olayı---1909
14-1914 Olayları sayısız
15-İkinci Van İsyanı---1915
16-Şebinkarahisar İsyanı---1915,

“Yukarıdaki tarih ve olaylarla günümüzdeki Ermeni terör olayları mukayese edilirse; Ermeni hareketlerinin tertiplendiği dönemler, Osmanlı Devleti’nin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin, iç ve dış mücadele verdiği, zor şartlar altında ve güçsüz olduğu dönemlerdir. Bu da, Ermenilerin güç ve otorite karşısında sinen bir yapıda olduğunu gösterir.” Osman Türkoğuz, ”Azınlıklar ve Misyonerler” S5-6
Arşivimde; Ermeni kiliselerinde ve Ermeni isyanlarında yakalanan her türlü silah ve cephanenin belgeleri mevcut. Ermenilerce, hunharca şehit edilen Türk insanlarının fotoğrafları ve Van isyanında; Türk ordusuna karşı, ellerinde silahları ile mevzilenmiş Osmanlı Vatandaşı Ermenilerin fotoğrafları da mevcut.
1970 senesinde; Fransa’nın Besançon şehrinde, yanımıza gelen Yaşlı Ermeniler, ağlayarak: ”Babalarımız, bizlere söylemişlerdi; bu gâvurların sözlerine inanarak, Türklere karşı savaşmayınız,” demişlerdi. Hatalarımızın kurbanı olduk; kendimizi köle yerine koydurduk,” demişlerdi.
Bu Dört Aydın Bilim Adamının! Aydınlıklarının ve bilim adamlıklarının, kendilerinden menkul olduğu, hiçbir örfe ve hukuka sığdırılamayan eylemleriyle ortaya çıkmıştır.
Devletler hukuku, devletlerin ve devletler hukukuna tâbi toplulukların birbirleriyle yapmış oldukları diyalogların örf haline getirilmesiyle ortaya çıktığını söylemek durumundayız.
10 Eylül 1922 tarihine ve İzmir Vilayet konağına gidelim. Yanımızda; bu Dört Aydın! Bilim adamı da olsun. Bunların, MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN RAHMETLİ BAŞYAVERİ SALİH BOZOK’UN ANILARINI, ya da, Sayın Ahmet Avcının, yukarıda sözünü ettiğim makalesini okuduklarını sanmıyorum. Bu nedenle, tarihe mal olmuş olayı, kendi kulaklarıyla dinlemesini istedim: İngilizlerin, İzmir Konsolosu, Mareşal Gazi Mustafa kemal’e hitaben:
“-Tebaamız için, hükümetinizden yazılı teminat istiyorum,” der. Yanıtın hemen alır:
“-Ne yani, Yunanlılar zamanında, siz tebaanızı daha emniyette mi görüyordunuz?” Konsolos, kasılarak:
-“Evet, Yunanlılar buradayken, tebaamızı daha emniyette görüyorduk.”
“Öyle ise buyurun, tebaanızla birlikte Yunanistan’a gidin efendim!”
Konsolos, sinirli bir şekilde sesini yükselterek.
-“Yani, majestelerinin hükümetine savaş mı açıyorsunuz?” Diye sorar.
-“Siz, kiminle neyi konuştuğunuzu biliyor musunuz? Ben, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ve Türk Orduları Başkomutanıyım. Savaş açmaya da, barış yapmaya da tam yetkiliyim. PEKİ, SİZ KİMSİNİZ? HÜKÜMETİNİZ ADINA SAVAŞ VE BARIŞ GÖRÜŞMELERİ YAPMAYA YETKİLİ MİSİNİZ? BÖYLE BİR YETKİNİZ VARSA GÖRÜŞELİM. YOKSA ELİYLE KAPIYI GÖSTERDİ, BUYURUNUZ DIŞARI EFENDİM.”
Konsolos, Mustafa Kemal Paşa’nın bu sözleri üzerine, sapsarı kesildi ve tek kelime söylemeden kapıdan çıktı, gitti.”
Ben, bu Dört Aydın ÖZÜRCÜYE! Soruyorum:
“-Yetki belgesi olmadan, devletler hukuku ve özel hukuk alanında, başkaları adına söz söylemek ve hukuki işlem yapmak mümkün değil iken, SİZLERİN BU BİLDİRİSİ, KEENLEMYEKUN –YOK HÜKMÜNDE –DEĞİL Mİ? KIZ KARDEŞLE YAPILAN VE NÜFUSA TESCİL EDİLEN EVLİLİK GİBİ, HİÇ YAPILMAMIŞ HÜKMÜNDE DEĞİL Mİ?
Akıllı ve ciddi bir Ermeni yetkili:
“-Beyler, hizmetinize şükran borçluyuz. TÜRK MİLLETİ VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ ADINA SÖZ SÖYLEMEK İÇİN, YETKİ BELGENİZ VAR MI? Dese, bir tek yanıt verebilirsiniz:
-“BİZLER, SİZE VE HARİCİ BEDHAHLARA HİZMETİMİZİ SUNDUK. Orhan Pamuk, isteğiniz üzerine: ”Türkler, (1.000.000) Ermeni’yi ve (30,000) Kürdü kestiler,” dediğinde, yetki belgesi sormadan, NOBEL’İ sundunuz. Bu gibi işlerde, hizmete bakılır”, diyebilirsiniz.
Aydın Beyler! Hazır özür dilemeye başlamış iken, Ermenilerin öldürdükleri TÜRKLER İÇİN DE, ERMENİLER ADINA DA ÖZÜR DİLER MİSİNİZ?
Kaliforniya valisi Bilmem ne Zeneger; sözde, Ermenilerin alacakları tazminata karşılık, Kaliforniya’da yaşayan Ermenilerin borçlarını erteledi!
Daha şimdiden!PS:İsim değiştiren OYAK sigorta da Ermenilerin sigorta bedellerini ödeyeceğini beyan etti!
TÜRKİYE CUMHURİYETİ ÖZÜR DİLERSE
*Türkiye topraklarından, (6) vilayette, sözde, sürgüne uğramışların çocuklarına toprak verilir.
*Çok yüklü bir şekilde, Türkiye cumhuriyeti tazminat ödemeye hüküm giyer.
*Çok yüklü sigorta kayıplarını! Ödemeye hüküm giyer.
*Türkiye cumhuriyeti, bu ülkeyi bize bırakmak için kanlarını ve canlarını vermiş olanları soy kırımı yapmakla suçlamış olur.

Bu gibi öyküleri dinledikçe; aklıma Elbeyli Bucağımızda dinlediğim, yaşanmış bir olay aklıma gelir. Elbeyli-İlbeyli, Beydili- Beğdili-büyük bir Oğuz Oymağıdır.
1840 senesinde; Oymak ikiye ayrılarak; bir kısmı Sivas’ta kalmış, bir kısmı da Halep iline inmiştir. Benim anlatacağım olay; şimdi Kilis ilimizin bir ilçesi olan, ELBEYLİ’DE geçmiştir.
Elbeyli’nin adı, Türkçeleştirme furyasında, ALİMANTAR olarak değiştirilmişti
. Çok seneler önce; bir Elbeylili, unutulup gitmekten nasıl kurtulurum diye çareler ararken, aklına halkın su içtiği pınarın gözüne sıçmak fikri gelmiş ve kalkıp, gidip, herkesin gözü önünde pınarın gözüne sıçmış.
O günden beri de, hiç unutulmamış.
Birisi, ters ve akla uymayan bir iş yaptığında: ”Ali Mantar gibi, pınarın gözüne sıçtın”, derler.
Günümüzde de, pınarlarımızın gözüne sıçanlarımız çok!


   

421-AKIL VE İNANÇ

                                                                             

                        OSMAN TÜRKOĞUZ
                        osmanturkoguz@hotmail.com
                        Çeşmealtı;09 Haziran 2011.

                        SAYIN HAN’IMEFENDİM;
            Üç adres isminizin hangisi öz isminiz olduğunu bilemediğimden böyle seslendiğim için kusurumu bağışlayınız.
            Dün geceki sorunuza hemen yanıt verebilirdim. Sizi biraz dolaştırarak yormak istedim. Siz; itikat ve bir inanca ibadeti evrensel inanç yerine kullanıyorsunuz. felsefa pozitif ilmin yokluğundan dolayı yaratılmış bir mantık kuralları manzumesidir. Din de öyle, aklın dışında akıl ölçüleriyle kanıtlanamayacak argümanlar kullanılarak insanlar tarafından, içinden çıktığı toplumun kurallarına ve inanışlarına göre düzenlenmiş, silah zoru ile de evrensellik kazandırılmış bir sistemin adıdır. Akıl tektir ve evrenseldir.”Aklı olanın dini vardır!”,”Fetvayı müftüden değil aklından al!””Zaman değiştikçe hükümler de değişir!” Bunlar islamın ana kurallarıdır.
            Din; kaskatı ve değiştirilip, esnetilemez kurallara bağlı tutulduğundan, toplumlar ve onların ihtiyaçları geliştikçe patlatılmış; önce mezhepler sonra da tarikatlar ortaya çıkmıştır. Her toplumun mezhebi ve tarikatı o toplumun kültür ve ihtiyaç düzeyindedir. Hepisi de ana kitap Kur’andan söz etse de Kur’anı Kerim ile hiçbir alakaları da yoktur.Sonsuz ve sınırsız olan inanç toplumları bir daha bütünleşmemek üzere bölmüş ve o halde de dondurmuştur.Akıl kelime olarak,”devenin ayağına takılan bukağı “demektir.İnsanları kötülüklerden,felaketlerden ve şerlerden alıkoymak demektir.İnanç ise onun uğruna diğer inanç sahiplerini yok etmek temeline dayandırılmıştır.Bendeniz;NURCULUK “adlı kitabıma şöyle başlamıştım:”Bu kitabımı,inançlarını da aklın erdemli emrine veren insanlarımıza adıyorum!”

5 Ağustos 2011 Cuma

420-TEKKELER VE ZAVİYELER,OSMANLI PADİŞAHLARIN TARİKATLARI

                                                                               

            OSMAN TÜRKOĞUZ
            osmanturkoguz@hotmail.com
            Çeşmealtı;28 Temmuz 2011.

                        TARİKAT SİLSİLELERİ, TEKKELER,
                                               VE
                        OSMANLI PADİŞAHLARININ TARİKATLARI!
                                   1*Enver Behnan Şapolyo, Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi,
                                   2*Reşat Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi(Tamamlanmış)
                                   3*Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul Ansiklopedisi.
                                   4*Vikipedi Ansiklopedisi.
              16 Mart 1959 günü özel bir görevle Diyarbakır’da idim. Başvekil Adnan Menderes te Diyarbakır’a gelerek; Diyarbakır Belediyesinin balkonundan, Diyarbakırlılara seslenmişti. Sağ yanında hiç kımıldamadan duran birisini bana gösteren bir Diyarbakırlı, sol kolumdaki Muhafız Jandarma Alayının sembolünü ve görev yerimi öğrendikten sonra:
            “Sayın Üsteğmenim; mademki Başbakanlıkta görevlisiniz, bu kımıldamadan duran adam var ya, onun adı Hasan Değer’dir şimdilik Diyarbakır Belediye Reisidir. Yarın kurulacak olan Kürt kabinesinde de Harbiye bakanıdır!” Demişti.
            Bu Hasan Değer;27 Mayıs 1960’tan sonra, milletvekili seçilerek Türkiye Büyük Millet Meclisine girmişti. Yanılmıyorsam ilkokulu da dışarıdan bitirmiş birisiydi. Bir kanun teklifi hazırlayarak TBMMECLİSİ Başkanlığına vermişti:
            “HAFTA TATİLİNİN CUMA GÜNÜNE ALINMASINA DAİR…!”
            Aşağıya aldığım “İnkılâp kanunlarının korunması,1961 Anayasamızın 154’üüncü maddesinden aynen alınmıştı. İşin en ilginç yanı da hafta tatilini öngören yasanın bu kapsamın dışında kalmasıydı ve bunu da bir ilkokul diplomalı görebiliyordu.

3 Ağustos 2011 Çarşamba

419-İSTİFA VE EMEKLİLİK,DEVENİN PABUCU!

                                                                              
OSMAN TÜRKOĞUZ
            osmanturkoguz@hotmail.com
            Çeşmealtı;02 Ağustos 2011.

                        İSTİFA MI, EMEKLİLİK Mİ?
                                      YOK!
                        DEVENİN PABUCU!
            Nasrettin Hoca Türk zekâsının bir ürünü olsa gerektir. Bir gün, eşeğine binmiş,karısı arkasında yaya.Bir tanıdık denk gelmiş:
            “Hoca, sen eşekte karın yaya; sana yakışır mı demiş!”Hoca, eşekten inmiş, karısını eşeğe bindirerek eşeğin peşinden yola revan olmuş.Başka bir komşusu:
            “Yahu Hoca bu ne kılıbıklık, karın eşekte sen yayan! Tövbeler,tövbesi!” Demiş. Hoca,bu sefer karısını eşeğin terkisine almış.başka bir komşusu:
            “Hoca, ayıp ve dahi çok günah.Küçücük eşekte iki kişi.Olmaz!” Demiş. Bu sefer de hoca,karısı ve eşek peş,peşe yola koyulmuşlar.Bu sefer de başka bir komşusu:
            “Yahu Hoca,sende hiç akıl yok mu?Allah eşeği niçin yarattı;binmek için!” Demiş. Kafasının tası atan Hoca Nasrettin, bu sefer eşeği sırtladığı gibi yoluna devam etmiş. Eyyy! Hocaya eşeği sırtlatanlar, sizlerde hiç utanma ve arlanma yok mudur? Toptan istifa’nın emre itaatsizlik ve askeri isyan sayacaklarını hiç düşünmediniz mi? İstifa edilmiş, hakları olan emeklilik te kazanılmıştır. Yok, seçimle gelmiş iktidar! Yok milli irade! Hepsi de bizi çağın dışına taşımaya cevaz verir mi? Bir ülkede aydın geçinenler bu denli ulusal değerlere nasıl ters olabilirler a canım? Yalınız istifa ederek orduda kalsaydılar, KİMİN VE DAHİ KİMLERİN TASARRUFU ALTINA GİRECEKLERİNİ NEDEN DÜŞÜNMEDEN VURUYORSUNUZ!
           

1 Ağustos 2011 Pazartesi

417-DÖNMELER,DEVŞİRMELER VE TÜRKLER.

                                                                            

                        OSMAN TÜRKOĞUZ
                        osmanturkoguz@hotmail.com
                        Çeşmealtı;24 Temmuz 2011.

                                   DÖNMELER, DEVŞİRMELER VE TÜRKLER!
“Bir millet, unsur’u aslinin içinden çıkan kimseler tarafından idare edilmiyorsa, izmihlal(yok olmak)mutlak ve
Mukadderdir” Gazi Mustafa Kemal, Ali kemal Meram, Padişah Anaları, s.651
“Biliyorsun, neden öğretmiyorsun?”
Boş vakit geçirdin neye yaradı?”Sümer Atasözü! Profesör DR. Muazzez İlmiye Çığ, Sümer Yazılarına ve Arkeolojik Bulgulara Göre, İbrahim—Abraham-Peygamber.
 1*Mithat Sertoğlu; Osmanlı Tarih Ansiklopedisi,
 2*Ali Kemal Meram, Padişah Anaları. S.653-665 
 3*Enver Behnan Şapolyo, Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi.
 4*Mustafa Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası, Celali isyanları.
5*Enver Behnan Şapolyo, Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi.                            6*Hilmi Yücebaş, Hiciv Antolojisi.
7*Mareşal Bernhart Helmuth Von Moltke, Türkiye Mektupları.
8*BUSBECK(1555-1562) Türkiye Mektupları.
Bendeniz, Osmanlı Padişahlarının hangi tarikatlara mensup olduklarını yazmayı düşünüyordum. Sayın Hamret Han’ım, önüme yukarıdaki iki Sümer Atasözünü koyarak:
            Siz,243 Osmanlı Sadrazamının yalınızca 10’u Türk asıllı deyip duruyorsunuz. Örnek vermem gerekirse ben bunları bilmiyorum.”Siz biliyorsanız neden öğretmiyor sunuz? “Dediler.
            Benim bir şey öğretmem ne haddime. Elimde, bu konuda listeler var. En yenisini, Rahmetli yazarının sunum yazısını da alarak aktarabilirim.                                             Yalınız; öncelikle iki Osmanlı kanununu yazmam gerek:
            -“Türk’ten vezir olmaya!”
            -Türk’ten yeniçeri olmaya!”
Rahmetli Ali Kemal Meram’ın yukarıda sözünü ettiğim kitabından başlamak istiyorum:
“Osmanlıda Kimdi Bu Büyük Devlet Adamları! Bu paşalar kimlerdendi!”
“Halkımız, Tanrı katından zembille inmiş üstün yaratıklar olarak gördükleri bu kişilerin adlarını anarken seslerini kısıyor, raslaştıklarında da iki büklüm olup, korku ile saygının ezikliği özellikle göstermek, kayıtsız şartsız bu “büyüklerin büyüklüğüne”boyun eğdiklerini anlatmak istercesine yerlere kapanıyor, eteklerini öpüyorlardı”
“Oysa; bir düşünen soran ve gerçeği kavrayan birileri olsa, bunların kim ve ne olduklarını kulaktan kulağa yayacaklardı, işte o zaman, boğazın iki yakasındaki köşkleri, yalıları, konakları dolduran uşaklar, hizmetçiler, halayıklar, nedimeler, cariyeler ve iç-oğlanlar arasında zevklerin ve saltanatın zirvesinde yaşayanların her birinin Frenk dölü, dönme ve devşirme, savaş tutsağı, parayla satın alınmış köleler olduğu; Türklere yasaklanmış ocaklardan yetişip devletin her bir organına, Türk Düşmanı padişahların buyruklarıyla oturdukları anlaşılacaktı. Bizans başkenti İstanbul’un alındığı günden başlayarak, Sadrazamlık katına kadar devletin tüm yetkili organlarının başına, şeriat ve ticaretin her bir alanına, sarayların içlerine kadar her bir köşe başına Rumları, Ermenileri, Yahudileri, Sırpları, Bulgarları ve başka tüm yabancı Frenk döllerini getirerek(Türksüz ve Türk’e yasak) bir devlet örneği veren (Fatih)
2‘inci Mehmet, kendinden sonra Osmanlı tahtına oturacaklara aynı izi sürmelerinin gereğini perçinlediği, Anadolu’yu dolduran milyonlarca Türk için en kara, en kahır yüklü bir yaşam daha o zaman başlamış olduğu görülecektir.”S.597
“Yapılan seçim sonunda 2’inci Meşrutiyet Meclisine milletvekili olarak seçilenlerin ırklarına göre sayıları şöyleydi:60 Türk,60 Arap,25 Arnavut,25 Acem,12 Kürt,11 Laz,23 Rum,12 Ermeni,15 Yahudi,4 Bulgar,3 Sırp,1 Romen,15 Çerkez,8 Gürcü,7 Tatar.
            Ülke, Osmanoğullarının 600 yıl boyunca Türk ırkını yok etme eylemleri sonucunda işte böyle bir insan panayırı durumuna sokulmuş, en karmaşık bir toplum meydana getirilmişti.29 Nisan 1909 günü, İkinci Abdülhamit tahttan indirilerek Selanik’e gönderildi.”Yıldız sarayının Cahil Arnavut bahçıvanlarına Mareşallik rütbesi vererek, herbirine Mareşallik aylığı verdiren bir Kızıl Sultandı o.”33 yıllık kanlı saltanatının tortusunda kümelenen Hıristiyan dölü karılarıyla,8 oğlunu ve 9 kızını da yanına kattılar”.S.G.E. S.619.
            Halkımız açlıktan, cehaletten ve sefaletten kırılırken; bir Osmanlı Mareşalinin—Müşirlerinin-- tayın bedeli bir süvari bölüğünün aylık gideri kadardı. Sultan Abdülaziz’in kendisi gibi intihar eden oğlu Şehzade Yusuf İzzettin Efendi doğumundan üç ay sonra Mareşal olmuştu. Sultan Abdülaziz, dövüş kazanan bir horoza Sultani nişanının en üst nişanını vermişti. Ama geliniz ve görünüz ki, Küçük Onbaşı diye adlandırılan Korsikalı Napolyon Bonapart’ın madalya konusundaki değerlendirmesini: Napolyon’un ünlü bir aşçısı vardır.18 Haziran 1815’te Waterlo’da bile Napolyon’a salçalı tavuk kızartarak görevini yapan bir aşçı. Bir gün İmparator Napolyon’un huzuruna çıkar ve eydirir:”Haşmetmeap; yıllardır size sadık bir şekilde hizmet etmekteyim. Bir Lejyon d’honer madalyasına çok hevesim var. Lütfen bana bir madalya ihsan eder misiniz?”
            Fransız İmparatoru Napolyon, işaret parmağını aşçısının gözüne nişanlayarak:”Bu mümkün değildir Bayım. Siz, bana yapmış olduğunuz hizmetin karşılığını maaş olarak almaktasınız. Lejyon d’honer madalyası Fransa’ya hizmet edenlere verilir! Rahmetli Falih Rıfkı’nın Zeytinyağı adlı ünlü eserini okumadıysanız ben boş yere anlatmış olurum. Osmanlı ordusunda, savaşta ayağı ve kolu kopanlara verilen madalya; Almanya’ya Veliahtla yapacağı ziyarette, göğsü boş kalmasın diye Asteğmen Falih Rıfkı’nın göğsüne takılır.
 Bunların pisliklerini ve Türk’e yaptıklarını anlatmaya sahifem yetersiz kalır. Bir yabancı asker gözü ile kölelikten başkomutanlığa ve Sadrazamlığa yükselen, Mısır’ı Kavalalı Çorbacı Mehmet Ali’ye bırakan Hüsrev Paşa’dan söz etmek istemekteyim. Üçüncü Selim döneminde kaputanı Derya olan ve on sene müddetle de Seraskerlikte bulunan bu Çerkez-Abhaza- asıllı kölenin çevirmediği dolap ta kalmamıştı. Büyük Reşit Paşa’yı Padişah Sultan İkinci Mahmut’a teskiye mektubu ile göndermiş; Sultan Mahmut mektubu Reşit Paşa’ya verdiğinde Paşa’nın gözleri fal taşı gibi açılmış:”Devletlû Hünkârım, bu Reşit Paşa kulunuz Cennetmekân Selim Hanı şehidedenlerdendir, derhal başını vurmak gerekir. Ferman sizindir. Şimdi; Ünlü Alman Mareşali ve Alman birliğinin kurucularından Bernhart Helmuth Von Moltke’nin anılarından bir parçayı aktarayım:”
            “Fizik yapısı son derece biçimsiz, buna karşın her zaman şaklaban, kurnaz, içinden pazarlıklı, büyük burunlu, küçük gözlü, kıpkırmızı yüzlü, kısacık bir boy, aşırı şişman, başında kulaklarına kadar indirilmiş kırmızı yayvan bir fes sırtında topuklarına kadar inmiş bir cübbe, karşısındakini aldatmak için aptal görünümlü, gerçekteyse elindekini kaçırmamak için her zora başvurmaya hazır bir adam.” Hüsrev paşa 1855 yılında öldü; Eyüp’e gömüldü. Sağlığında Bahçekapı’daki konağında, boğazdaki yalısında, kendisi gibi satın alınmış, ya da tutsak edilmiş birçok “kız, kadın ve erkek” kölelere de sahipti. Bunlardan 32’si devletin çeşitli katlarında büyük görevlere getirilmiş, paşa” ve Nazır olmuşlardı. Sadrazamlık görevine son verildiğinde, Hüsrev Paşa aleyhinde tanıklık yapıp onu suçlayanlardan Kaptan’ı Derya(Deniz Kuvvetleri Komutanı) Halil Paşa da, Hüsrev Paşa’nın kölelerindendi. S.G.E. S.594
                   23 Aralık 1876 tarihinde; Avrupa devletlerinin Osmanlıya baskılarını önlemek için; Rahmetli Mithat Paşa’nın büyük emekleriyle Anayasa ilan edilmişti.1831 tarihli Belçika anayasası tercüman edilerek ilan edilmişti. İkinci ve de Kinci Sultan Hamit; bir Ermeni Rakkasenin—Virjin’in-- oğluydu. Osmanlı-Rus Savaşını bahane eden Abdülhamit, Anayasayı yürürlükten kaldırarak Osmanlı Meclisini de kapattı. Mithat paşayı Hicaz Eyaletinin Taif kalesi zindanına attırdı. Mithat Paşa’nın Sultan Aziz’in katili olduğunu iddia ederek bir yüksek mahkeme kurdurdu. Mahkemenin başkanlığına da bir İngiliz ajanı olan Rum Hıristoforidis’i getirdi. Ünlü Müşir Osman Paşa da bu mahkemenin üyelerinden birisiydi. Oğullarını saraya damat ettirmenin yollarına ünün de kurban ettirmişti. Ve Rahmetli Mithat Paşa Taif zindanında Abdülhamit köpeği subaylarca boğdurulmuştur.
    “Daha 1800’lerde,Üçüncü Selim döneminden başlayarak, Londra Elçilerimiz, şu adamlardı: Yanko Aziropuda(1800-1802),Antonaki Ramadani(1818-1821),Mavroyani Efendi(1832-1843),Kalimaki Bey(1846-1848),Kostaki Musurus paşa(1851-1856),Kostaki Antopule Paşa(1895-1903),Stefani Musurus Paşa(1903-1908),
   Paris Elçileri: Panoyataki Efendi(1814-1817)Nikolaki Mano Efendi(1817-1821),Kalimaki Bey(1848-1852),Naum Paşa(1908-1911),
   Berlin Elçileri: Kostaki Bey(1850-1854) Aristaki Bey(1858-1876).Petersburg Elçileri: Komnimus Bey(1868-1870),Roma Elçileri: Yanko Potayadis(1870-1873),Serkis Efendi(1872-1874),Aleksandr karatodori Efendi(1874-1876),İstefaniki Musurus Bey(1881-1886),Yanko Potoyadis-ikinci defa—(1886-1889).Viyana Elçileri: Dibolto(1800-1808),Todoroviç Efendi(1826-1831), Mavroyani Efendi(1831-1835),Kostaki Paşa(1848-1850),Kalimaki Bey(1855-1865),Aleko Vagorides Paşa(1876-1877).Washington Elçileri: Blak Bey(1867-1873),Ligoraki Aristaki Bey(1873-1883),Mavroyani Bey(1886-1896).Madrid Elçileri: Vikont Kreckhore de Varent(1858-1862), Atina Elçileri: Musurus Paşa(1840-1848), Yanko Fotidis Paşa (1861-1879).
             Ünlü bir Romalı:”Geçmişlerini doğru, dürüst bilmeyenler, yaşamları boyunca, hep çocuk kalırlar.”Demiş, doğru söze ne denir. Bendeniz, ilk önce, Üçüncü Mustafa’nın bir şiiri ile Er Meydanına gireceğim. Üçüncü Mustafa, Cihangir mahlası ile şiirler yazmıştır. Şimdi, kendi devrinden ve devletinden nasıl yakındığını okuyalım. PS: Patatesler adlı yazımdan alıntıdır.
               “Yıkıluptur bu cihan, sanma ki bizde düzele;
                Devleti, cerhi deni, virdi kamu müptezele,
                Şimdi, ebvab’ı saadette gezen hep hezele,(saadet kapısında)
                İşimiz kaldı heman Merhamet’i Lemyezele.
               Ya Rab, beni bu mesnedi valaya getürdün,
               Envai inayetini kıldın bana ihsan,
               Gördüm, fukara kullarının hali perişan,
               Her biri ider mihnet ile çaki giriban
               Tahribi bilad itmek ile dümen’i İslam
               Mahzuru mükedder ulemamız dahi hayran.
               Her semt’i memalik denice türlü mehalık.
               Buldum ki taadi ile yıkılmış nice büldan.                                  
               Fikretmek ile çare bulunmaz buna asla,
               Tedbir ile tanzimi değil kabil’i imkân.
               Bildim ki medet senden olur, kimseden olmaz,
               Ey Kadir’i Kayyum, medet derdime derman.
                    1627 tarihinde ölmüş olan Üveysi de aynı serenat’ı okumuştur:
“Vezire itimad etme benim devletlü Hünkârım,
Olardır düşmeni dinin, olardır devlete bedhah,
Vezaret sadrına geçmiş oturmuş bir bölük hayvan
Bu dini devlete hizmet eder yoktur ah, vah.”Osman Türkoğuz, Rüşvet’in Anatomisi, s.25
             Şeyhülislam Yahya Efendi, rüşvetçiliği ayyuka çıkan Sadrazam Kemankeş Ali Paşa ile divanda yalınız kaldıklarında:”Rüşvet aldığınız işler kulağıma geldi. Bu yolda yanıldıysanız, tövbekâr olunuz. Bir yerden, haksız olarak bir şeyi koparıp almak, gönlün de, hayatın da ışığını söndüren ne kötü tufanlara yol açar.”Der. Sadrazam, bu nasihata bozulur, alaylı bir biçimde:                                                                                                  ”Bak şu dönen işlere ki, hep hak yiyenler dediklerinizin servet ve saltanatları var. Beri tarafta, hak, hak diye çenesini yorup duranlar ise, ya sürünecek, ya da dövünecek hallere düşüyorlar. Bunun hikmeti nedir acep?”Diye dalga geçer.
Tamı tamamına (135) kez, Osmanlıya isyan eden Anadolu Türk halk; bakınız, olaya hangi pencereden bakmıştır:                                                  ”Eyeri kaltağ Osmanlı,
                  Şalvarı şaltağ Osmanlı,
                   Eyeri kaltağ Osmanlı.                                                                           Ekende yok, biçende yok
                 Yiyende ortağ Osmanlı”.
                            Celali İsyanları.
           Yavuz Sultan Selim döneminde Bozok—Yozgat—Şeyhi Celal Mehdilik iddiası ile ayaklandığı için 16 ve 17 ‘inci asırdaki tüm ayaklanmalar bu adla anıldı. İpek yolunun eski ticari değerini yitirmiş olması, sosyal ve ekonomik düzenin de bozulması büyü ayaklanmalara ve “Büyük Kaçkuna” neden olmuştu. Üçüncü Murat, Üçüncü Mehmet ve Birinci Ahmet döneminde isyan ateşi tüm Anadolu’yu sarmıştı.1606 tarihinde Sadrazam Kuyucu Murat Paşa büyük bir ordu ile Anadolu’ya geçerek yakaladıklarını öldürüp kazdırdığı kuyulara doldurdu. Bir akşamüzeri, bir sipahi eyerinin terkisinde 8-9 yaşlarında bir çocuk getirmişti. Çocuğun babasının isyancılara saz çaldığının öğrenilmesi üzerine Arnavut asıllı Murat Paşa çocuğun öldürülmesini emir buyurdu. Ne cellâtlar ne de askerler bu emri yerine getirmedikleri için, Koskocaman Osmanlı Sadrazamı ve Serdarı Ekremi Murat Paşa ol sabiyi elleriyle boğarak ölüsünü kuyuya attırmıştı. Kuyucu Murat Paşa.100.000 Türk’ü isyan bahanesiyle öldürmüştür. Daha sonra da Dördüncü Murat 110.000 Türk’ü öldürtmüştü. Daha önce, Birinci Selim de deftere tabi tuttuğu 40.000 Türk’ü öldürtmüştü.
         Yavuz Sultan Selim, Çaldıran vadisine 23 Ağustos 1514’te geldiğinde bir Savaş Meclisi toplamıştı. Mecliste bulunanlara şu soruyu yanıtlamalarını istemişti:
         “Muharebeye şafakla mı başlayalım, askere yirmi dört saat istirahat verdikten sonra mı başlayalım?”Tüm vezirler,”yirmi dört saat istirahat verdikten sonra başlayalım!” Önerisinde bulunmuşlardı. İçlerinde Türk asıllı defterdar Pirî Mehmet Paşa:
         “Akıncıların büyük kısmı alevidir. İhtimal bunlar gizlice düşmanın Şiilik mezhebine inandırılmış olabilirler. Bunlara düşünme vakti bırakıldığı takdirde onların tarafına geçmeleri ve hiç olmazsa isteksiz ve gevşek hücum etmeleri ihtimali vardır. Bu sebeple muharebenin tehiri tehlikeli olabilir. Şafakla taarruza geçilmesi doğrudur!” Deyince, Yavuz Sultan Selim:
         “İşte mecliste rey sahibi bir adam! Ne yazık ki henüz vezir olmamış!”Dedi. Piri Mehmet Paşa sonradan Sadrazam oldu.”E.B.Şapolyo, S.G.E. S.361-362
         Davos’tan dönen Sayın RTERDOĞAN’I, neden “Son Osmanlı Padişahı”yazısı ile karşıladılar dersiniz! Hiçbir Osmanlı padişahı Türklüğü ile övünmemiştir. Birinci Selim’in Şah İsmail’e yazmış olduğu mektup her şeyi açıklamaktadır:”Ben, Beyazıt Han oğlu Yavuz Sultan Selim Hanım. Sen ki eşek Türk!”                                            Sizler, hiç Sayın R.T.Erdoğan’ın Türk ve Türklük lehine bir şey söylediğini duydunuz mu?  
         Kanuni döneminde de İçel tarafında başlayan isyan Anadolu’ya yayılmıştı. İsyanın çıkış nedeni de; avuç içi kadar tarlasına İçel valisinin koymuş olduğu 40 akçe vergiye itiraz eden Türkmenin sakallarını kılıç ile kazıtması neden olmuştu. Sadrazam Makbul, Pargalı Rum asıllı ve damdı şehriyari, İbrahim Paşa, isyana neden olan haksız yöneticilerin kellelerini keserek sükûneti sağlayabilmişti.
         Fatih Sultan Mehmed’in gözdelerinden ve Zagonos Paşa ile elele vererek Türk asıllı Veziriazam Çandarlı Halil Paşayı öldürten Rum Mehmet Paşa, Konya’da yapmış olduğu mezalime “yeter! Diyen Türk halkına:
            “Daha İstanbul’un intikamını almadım!” Dediği günümüze ulaşmıştır.
           Şimdi, kalkıp,   Rahmetli Fikret’in,  HAN’I YAĞMA’SINI MI yazayım? .Fatih Sultan Mehmet döneminde yaşayan, Trabzon’a KADI olarak giderken yolda soyulan, Şeyhi’nin(1371–1439)HARNAME adlı hicvini okumayan var mı? Rüşvetle semiren büyükleri görerek, onlara özenen bir garibanın başına gelenleri, ÖKÜZ ve EŞEK motifi ile anlatması, devrinin sosyal tarihi değil de nedir? Fuzuli, Türk –Azeri edebiyatının en büyük şairidir.(1480–1556) tarihleri arasında, Bağdat’ta yaşamış,1556 senesinde de vebadan ölmüştür. Kanunî Sultan Süleyman, Bağdat’ı fethedince, O’na ve paşalarına kasideler yazmıştır. Kanunî de, Fuzuli’ye Evkaf gelirinden (9) akçelik bir maaş bağlamıştır. Fuzulî, bir türlü bu maaşını alamayınca, Nişancı Celâl zade Mustafa Çelebi’ye ünlü ŞİKÂYETNAME’SİNİ yazmıştı. Bu ŞİKÂYETNAME ve Avusturya İmparatorluğunun İstanbul Elçisi BUSBECK’in anıları, Osmanlı’nın iç yüzünün tam bir MİR çekimidir.(1554–1562 arası).ŞİKÂYETNAME’NİN başlangıcını okumak yeterlidir. Kanunî’nin emri ve haberi olmadan maaşının verilmemesi düşünülemez. Kanunî’yi uyaranlar :                                                         ” Devletlû ve dahi Azametlû Hünkârım, bu Herif’i na şerif KIZILBAŞTIR! Şeyhülislam kulunuzun dahi bunlar hakkında fetvaları vardır. Gene de siz Devletlû ve Azametlû Padişahımız bilürsünüz;” dediler. Maaş işi de böylece Düyuna kaldırıldı. ŞİKÂYETNAME şöylece başlamaktadır:                                                                        ”Selam verdim, rüşvet değildir deyü almadılar. Hüküm gösterdim, FAİDESİZDİR deyü mültefit olmadılar. Eğerçi zahirde suret’i itaat gösterdiler, amma zeban’ı hal ile cemi sualime cevap! Verdiler…”                                                                                     Avusturya Elçisi Busbeck,1555 tarihinde, İstanbul’a gelir; Viyana’ da bulunan dostlarına yazdığı mektupları tarihi belge niteliğindedir. Bu mektuplardan bir iki parça vermekle yetineceğim. Şimdi, beş asır sonra, okuyalım Sefir’i Kebir’i Nemçe’yi:                            ”Gerçekte, Türklerin yanına gitmek isteyen bir adam, sınırı geçer geçmez, kesenin ağzını açmağa ve memleketlerini terk edene kadar da, onu hiç kapamamaya hazır bulunmalıdır. Orada bulunduğu sürece, etrafa para serperek ve bunların boşa gitmiş olması için dua edecektir”.s. 38
“İyi tanıdığım, yüksek rütbeli bir Türk subayı Napoli donanmasına karşı yapılan sefere katılmıştı. Napoli donanmasının komutan ya da kral sancağı onun eline düşmüştü. İmparatorluk kartalının üzerinde, bütün İspanya illerinin armaları bu sancakta görülüyordu. Bunu, bir armağan olarak, Süleyman’a taktım edeceğini öğrenince, buna engel olmayı ve sancağı elime geçirmeyi bir vazife bildim. Kendisine, iki ipekli giyeceği armağan olarak göndererek, sancağı almakta zorluk çekmedim. Bu suretle; Şarıl Kent’in şerefli bayrağının, yenilginin sürekli bir anısı olarak, düşman elinde kalmasına engel oldum. S.282
“Rüstem, her zaman ters ve anifti, sözlerinin bir emir gibi kabul edilmesini iterdi. Politik durum ve şartların ne durumda olduğunu ve sultanın ilerlemiş yaşının neye lüzum gösterdiğini pek ala bilirdi. Fakat fiiliyatta ve sözde azıcık yumuşaklık göstermiş olursa, hasislik sevki ile böyle davranmış görünmekten korkardı. Çünkü Sultan, o’nun rüşvet aldığından, kuvvetli bir şekilde şüpheleniyordu.”s.245
“Rüstem, tercüman’a: “Sizin fikriniz nedir,  Busbeck’in birkaç sefer teklif ettiği şartlara Sultan’ın muvaffakiyetini alsam, sözünü tutar mı? Diye sorunca, Tercüman: “BUSBECK, vaat ettiği hediyeleri verir.”Dediğinde;”git evine, sor o’na.”Der. Bu konuda Busbeck’i dinleyelim:”şimdi, yanımda, her türlü olasılığa karşı,(5.000) Düka altını var. Bu miktar altın,(6.000) Kuran’a eşittir. Bu parayı tercümana verdim ve bunun iyi niyetimin bir kanıtı olduğunu, ilk taksiti oluşturduğunu, Rüstem’e söylemesini rica ettim. Üst tarafı, iş bitirildiği zaman verilecekti. Çünkü daha büyük bir para vaat etmiştim.”S.246
           Yeniçeri Ocağından gelen bu Hırvat kökenli Rüstem Paşa, Sadrazamlığa yükseldiği gibi, Kanunî’nin Damadı bile olmuştu. Manisa sarayında, Kanunî’ye takdim edilen, Ukraynalı bir Papazın kızı olan Raksalon-Hürrem Sultan- ile birleşerek, Şehzade MUSTAFA’YI ve BEŞ Oğlu ile Şehzade Beyazıt’ı boğdurtmuşlardır. Busbeck:”Bir insan olarak, Şehzade Mustafa’nın ölümüne üzüldüm. Bir Türk düşmanı olarak ta sevindim. Tanrı, Atilla’yı dedelerimizin başına, Fatih Sulta Mehmet’i babalarımızın başına, Kanunî’ de bizim başımıza musallat etti. Şehzade Mustafa öldürülmeseydi, çocuklarımızın başına musallat olacaktı.”Diyor.
        Ben, bu konuları niçin mi yazıyorum? Anlatayım: ”Medeniyet, İrfan, Hayır ve Ref derneği Başkanı Fazıl Emre,” Kuşadası Belediye salonunda bir konferans düzenlemiş. Kadınların ayrı, erkeklerin ayrı oturtulduğu salonda esmiş, gürlemiş! Osmanlı dönemini göklere çıkartarak:”inşallah, kısa sürede, Osmanlı devleti gibi olacağız,” buyurmuş. Üç yüz sene, önüne gelenden hakaret görüp, dayak yiyen Osmanlı devletinin hali ve sonu ortada. Bu Beyefendi, hiç merak etmesinler, TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN Osmanlı devleti gibi olmasına izin veremeyiz. Demek ki, bu zat’ı muhterem de gidişata bakarak, sonumuzu iyi görmedi! İşte, bu tutarsız toplantı yüzünden bu yazıyı, çalakalem yazdım.
             Osmanlı döneminde, görev alan (243) Vezirden, sadece ve sadece (10) Vezir Türk kökenlidir.3”TÜRK’TEN VEZİR OLMAYA!”
             Osmanlının bu konuda kanunu olduğundan bu Zat’ı muhterem de habersiz gibi. Yeniçeri yasasının 5’inci maddesinin, TÜRKTEN YENİÇERİ ALINMAYA hükmünü düzenlemekte olduğundan da haberi şerifleri yoktur sanırım. Arnavut kökenli Koçi Bey, Dördüncü Murat’a bir risale yazarak gönderir. Osmanlı devletinin gerileme nedenlerini ve kurtuluş önerilerini sıralar:                                                           Belli tarihten beri, Yeniçeri ocağına, Kürt, Türk, Ağdacı, Tellak, Yol kesici, v.b…Alındığından, ocağın düzeni bozulmuştur…”Der. İkinci Murat döneminde, Yazıcı oğlu Ali’ye Osmanlının soyu GÜNHAN OĞULLARINDAN, KAYI BOYU’NA bağlattırıldığı halde,”ula Koçi, sen Türk’ü kimlerle kıyaslıyorsun diyen çıkmamıştır. Ama Osmanlı devletinin DEVLETLÜ hırsızlarını hicveden TÜRKOĞLU NEF’İ, OSMANLI DEVLETİ’NİN KURULUŞ GÜNÜ OLAN,27OCAK 1635 CUMARTESİ GÜNÜ, Boynu Eğri Mehmet Ağa marifeti ile boğdurulmuştur.
         Daha anlatılacak çok şeylerim var; ama yerim dar. Osmanlı Tarihçisi NAİMA, Padişahların hayat öyküleriyle devirlerinde oluşan olayların tarihini yazarak, Padişah’ı RUYU ZEMİN’E takdim ettiği ünlü kitabında, TÜRKLER için (ETRAB’I Bİ İDRAK)-Akılsız,  idraksiz Türk –diyebilmiştir. Lütfen, Von HAMMER’İN Osmanlı Tarihi kitabını, şöylece, bir karıştırıveriniz. Dokuzuncu kitabının bir yerinde:”Hatta kabalığından dolayı, Türk Ahmet diye çağrılan…” Değerlendirmesini görürsünüz.
         Osmanlı’nın biz Türkler için ürettiği atasözlerine ne buyrulur?” Sırtını kürke, kapını da Türk’e alıştırma. Türk ne bilir bayramı, lık, lık içer ayranı!”Bendeniz bunların hepisini bir yazımda Osmanlı hayranlarının gözlerine sokmuştum.
         Osmanlı Devleti’nde, Padişahın Muhafız Alaylarında Kürt, Arap ve Arnavut asıllılar bulunurdu. Sultan İkinci Abdülhamit’in Sır Kâtip’i de, Ünlü Arap İzzet değil miydi? Ey Cumhuriyet ve Atatürk düşmanları: Sizler Osmanlının Eyaletlere ve vilayetlere verilmiş bir gizli emrinden haberli misiniz?                                                         ”Devlet memuru olarak kabul edilmiş Alevi asıllıların tesbit edilerek her türlü bahanelerle bu görevlerinden uzaklaştırılmaları!”
         Osmanlı dönemini yazanlar ve anlatanlar, savaşlardan ve çeşitli olaylardan söz ederler. Halkın durumunu, halkın ne yiyip ne içtiğini soran ve anlatana rastlayamazsınız. Osmanlının en güçlü olduğunu sandığımız dönemlerde, Anadolu Türk halkının, hayvanlarla bir ve beraber otlamaya çıktığını Prof.Dr. Mustafa Akdağ’ın ünlü araştırmasından öğreniyoruz. Askeri birlikler gibi örgütlenen medrese öğrencilerinin, köyleri ve kasabaları basarak, kadın, kız ve oğlan demeden ırzlarına geçtiklerini ağızlarına alan da yok.
          Anadolu, anlatılan ve Üçüncü Mustafa’nın şiirinde tasvir edilen durumda iken, neler olduğunu bir de benden okumalısınız. Osmanlı devleti, tam (375) sene, Mekke ve Medine’ye Sürre Alayları ile neler mi gönderdi. Sürre Emini’nin atının eyer takımları altın ve gümüşten imal edilirdi, Urgan olarak kullanılan kısımları da saf ipekten yapılırdı. Götürdükleri eşyanın tutarı da akıllara zarar verecek cinsten idi.
         —200.000Düka altını,20.000ton buğday,
           —100.000 kat, elbise, çakşır, camadan, şalvar
           —100.000 adet kaftan,
           —Kâbe’ yakılacak bir senelik gülyağı. Samanlı, tam (375) sene Kâbe’de GÜLYAĞI yaktırmıştır. E.B.Şapolyo, Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi
           Bir de, Şu Damadı şehriyarı Hırvat’tan dönme Rüstem Paşa’nın Terekesini görelim. Kardeşi Sinan Paşa da İkinci Beyazıt’ın Damadı ve karındaşından ünlüdür.4
          Rüstem Paşa’nın terekesi, Von Hammer ve Uzun Mehmet Paşa Cönkünden alınmıştır. Eşi Mihri Mah Sultan için, her Allah’ın günü, 2.000 Düka altını bıraktığı da rivayet edilmektedir.
        —8.000 adet güzel yazı ile bezenmiş Mushaf, değerli taşlarla bezenmiş 130 adet, ciltli Mushaf. 5.000 adet çeşitli kitap, Memlûk köle,(Oğuz,Çerkez170 kişi) ,Anadolu ve Rumeli’nde 815 çiftlik,2900 muharebe atı,476 su değirmeni,1106 adet deve,5000 sırmalı kaftan,8000 kavuk,11.000sırmalı kavuk,2.900zırh,2.000cübbe ve cevşen(örme zırh),600 gümüş eyer,500 gümüşlü miğfer,500altın kakmalı murassa (cevherli) eyer,130 çift altın eyer,700 murassa kılıç,1000 gümüşlü mızrak,70.000 Düka altını,112yük–11.200.000 akçe 32 adet cevher, evinde,1000yük kuruş,(100.000.000guruş). VON Hammer, Büyük Osmanlı tarihi.3s.448–449
         Osmanlının tarihi, bizim tarihimizdir. Aslında, daha da derinlere inmeliyiz. Isparta, gönen’de yapılan kazılarda bulunan iskeletlerin D.N.A. yapısı oradaki Türk vatandaşlarının D.N.A. yapısı ile aynı çıkmadı mı? Ben, hiçbir kimseye hakaret amacı ile yazmıyorum. Günümüzü ve dünümüzü neşterlemek, benim hakkım ve görevimdir. Hiç bir şeyi bilmeden, art düşüncelerle yapılan eylem ve davranışların karşısında olmak ta, benim yaşama nedenimdir. Bu, böylece biline. Bizler, ATATÜRK sayesinde Türklüğümüze ve insanlığımıza kavuştuk. Devşirme ve Dönme döllerinin Türk’ü yönetmesinin acısını da çok çektik.
           Rüstem Paşa’nın saptanabilen terekekesini okuduk. Binlerce Kuran’ı Kerim neye hizmet ediyor? Hırsızlık, rüşvet, soygun ve talan diz boyunu da aşmış. Halkımızın soyulup soğana çevrildiği bir çağı anlatırken, hala Viyana’ya gidiyoruz. Pekiyi, gerisin geriye niçin kaçtık?”Tanrı izin vermeseydi, ATATÜRK başarabilir miydi?” Diye soranlar, ben de sizlere soruyorum: Yüce Yaratanımız, NİÇİN ATATÜRK’Ü destekledi de, sizin övdüklerinizi desteklemedi?
            Din kitapları ve ibadethane inşaatları ile şeklen dindarlık ile halkımızın gözünü boyayıp vurgunlarınızı sürdüreceksiniz."Bazı insanları her zaman, bazı insanları da zaman, zaman kandırabilirsiniz. Ama TÜM İNSANLARI HER ZAMAN KANDIRAMAZSINIZ
             








                              


















                   Sadrazamlık mühürünü her sefer alanı ayrı bir sayı olarak eklediğimi bilgilerinize sunarım.                   

                                                                 





   

İzleyiciler

Blog Arşivi