7 Aralık 2010 Salı

205- MANİSA GARINDA ÇINAR AĞACINIM!

                               OSMAN TÜRKOĞUZ


                   MANİSA GARINDA, ÇINAR AĞACINIM.
                                                        Bu şiiri, 22Aralık 1978’de yazmıştım.
                   Koskoca yüreğim avuçlarımda,
                   Bir çınar ağacına da dayanmışım;
                   Yaprakları dökülmüş, kuşları uçmuş.
                   Gözlerim karanlıklarda, içimse kapkaranlık,
                   Yerde kardan beyaz örtüler,
                   Geleceğine inanmışım, geleceğine kanmışım;
                   Yıldızlar üşümüş yalnızlığımdan.
                   Üşümüş yapayalnız Koca istasyon;
                   Bekleme salonunda yorgun insanlar,
                   Ben üşümüşüm, ben yıkılmışım,
                   Donup kalmışım yalnızlığımdan.
                   İçime sığınmışım, bir ağaca sığınmışım,
                   Sensizliğin buz kesen ayazından.
                   Sense kim bilir şimdi nerdesin,
                   Bir tren penceresinde misin, sisli ve puslu?
                   Ve boğazında hıçkırıkları suskunluğun,
                   Düşünmekten sırılsıklam ellerin;
                   Beni mi düşlüyorsun, kim bilir?
                   Yol uzun, sevda uzun, çile uzun;
                   Kim bilir, beklide bilinmez ki,
                   Türküsünü mırıldanıyorsundur sevdamızın,
                   Tren tekerleklerinde upuzun.
                   Uzun kış geceleri olmuş özlemin,
                   Sensiz taşımak, sensiz yaşamak ne mümkün.
                   Puslu camlarda seni görünce;
                   Bir yüzünde sensin, bir yüzünde de ben,
                   Dilsiz sandığımız aynaların ve zamanın,
                   Bir ucunda da sen, o bir ucunda da ben.
                   Kim kimi bekliyor, söyle a canım,;
                   Keşke oturduğun koltuğun olsam,
                   Dudaklarına yapışan sigaran;
                   Her nefes alışımda seni yaşıyorum,
                   Bin nefes alışında, sen de beni an.
                   Böyle düşüncelere dalıp gitmişken,
                   Derinden bir sesle uyandım birden:
                   “Kolay mı,” diyordu ulu çınar ağacı.
                   “Kolay mıdır ey insanoğlu,
                   Bir istasyon önünde ağaç olmak?
                   İnsanların mutluluğu ile yeşerip,
                   İnsanların hüznüyle sararıp, solmak?
                   Görmüyor musun terk etti beni de
                   Yapraklarım ve kuşlarım bile.
                   Tek, tek kaldı üstümde,
                   Yaşam türküsünü yitirmiş birkaç kozalak.
                   Sonra sen kaldın,
                   Bir de sırtımda posta kutusu,
                   İçi mutsuz mektuplarla dolu.
                   Ve iki ölmüş yılan gibi,
                   Önümde uzanmış, geçmişten geleceğe,
                   Kap kara tren yolu.
                   Haydi, git, haydi git, bekleme sen de,
                   Ben bekleyeyim senin yerine de.
                   Dert sende, hüzün sende, ayrılık sende.
                   Ben sararayım insanoğlu, ben solayım;
                   Ve gelmeyince de beklediğin,
                   Ben üzülüp, ben ağlayayım.
                   Dayanıyorum insanoğlu dayanıyorum,
                   Doğanın soğuğuna kışına;
                   Yapraksızlığa, kuşsuzluğa dayanıyorum da,
                   Dayanamıyorum insanların yalnızlığına.
                   İnsanların acısına dayanamıyorum,
                   Dayanamıyor ağaç yüreğim.
                   İşte sırtımda posta kutunuz,
                   Bir reklam borusu çakılmış yüreğime,
                   Mutsuzluk mektupları yaralar beni,
                   Yolcusuz kalkan trenler birde.
                   Hele, hele,
                   Yalınız binenler ve yalınız inenler,
                   Birde sen kahretme beni.
                   Yapraksızlık, kuşsuzluk beni üşütmezde,
                   Üşütür insanların yalınız yüreği.
                   Belime dayanıp ta ey insanoğlu,
                   Sigara, sigara yakma zamanı,
                   Manisa’nın akşamüstleri vardır ya;
                   Ya buluşma zamanıdır, ya ayrılık zamanı.”
                   Derinden bir tren böldü geceyi,
                   İnsanca sevmeyi, ağaçça düşünmeyi.
                   Sonra puslu camlarda sen;
                   Aydınlattı koskoca istasyonu,
                   Yemyeşil gözlerinle pespembe çehren,
                   Aydınlandı içim, aydınlandı düşüncem.
                   Aydınlandı ağaçlar, yaprak, yaprak;
                   Gün doğmuşçasına birden.
                   Nereden geliyor bu kuş sesleri?
                   Serçeler midir yoksa
                   Çınar yaprakları altında öten?
                           
                  
                  
                  

                  
                  

204- YİNE SANA TAPARDIM

                   OSMAN TÜRKOĞUZ     


 YİNE SANA TAPARDIM.

                   Yaşasaydım Karacaoğlan çağında,
                   Âşık olur, diyar, diyar gezerdim.
                   Yaşasaydın Cennet İrem Bağında,
                   Varlığını hisseder, yine seni severdim.
                   Çiçek olsan, arın olur gelirdim,
                   Ölüm olsan, seni yaşam bilirdim.
                   Tabip olsan, hastan olur gelirdim;
                   Göz kırpmadan bıçağına yatardım.
                   Balık olsan, sana deniz olurdum,
                   Yangın olsan, koynuna sokulurdum.
                   Yolcu olsan, yol olur serilirdim,
                   Çarmıh olsan üstüne gerilirdim.
                   Yağmur olsan, toprağına yağardım,
                   Yıldız olsam gözlerine ağardım.
                   Özleminle hep ağladım, sarardım,
                   Kıyamette yine sana gelirdim.
                   Irmak olsam yine sana akardım;
                   Orman olsan, ateş olur yakardım;
                   Güneş olsan göz kırpmadan bakardım;
                   Tanrı olsam, yine SANA tapardım.              
                             
                  
                  

                                                         

5 Aralık 2010 Pazar

203- AKSİYLE SABİT!


         OSMAN TÜRKOĞUZ
         osmanturkoguz@hotmail.com
         İzmir; 06 Aralık 2010.

                            SİNON CONTRAİRE,
                            AU CONTRAİRE. (AKSİYLE SABİT!).

                   “İsviçre’de bir Allah kuruşum yok!”
“AKSİ!” VAROLANLAR, KULLARIN    
              KURUŞLARINDAN MI?
                                               Sayın Recep Tayyip Erdoğan.

“Korkutma esasına dayanan davranış kuralları(ETİK)bir erdem olmadıktan başka güvene de uygun değildir.” Mareşal Gazi Mustafa Kemal, 1924, Muallimler Birliği Kongresi Üyelerine.

“Hiçbir ulus yoktur ki ETİK esaslarına dayanmadan yükselebilsin.” Mareşal Gazi Mustafa Kemal, Atatürk Araştırma Merkezi, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, c.2s.4.

“Etik kutsaldır; çünkü aynı kıymette eşi yoktur ve başka hiçbir kıymetle ölçülemez.”Mareşal Gazi Mustafa Kemal, Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri,” Atatürk Araştırma Merkezi, s.218.

“Ulusal davranış kuralları(ETİK),ulusal esaslarla ve özgür düşüncelerle beslenmeli ve destek olunmalıdır.” Mareşal Gazi Mustafa Kemal,25 Ağustos 1924, Muallimler Birliği Kongresi Üyelerine.

         Hayatımda hiç param olmadı; bu nedenle de hiç eziklik duymadım. Hiçbir hediye almadım ve hiçbir kimse de rüşvet bile teklif edemedi.
Her görevimde İTA ÂMİRLİĞİ DE YAPTIM.
Konya Jandarma Bölge Komutanı bir jandarma Generali olduğu halde; Bölge komutanlığı dâhil, (8) il jandarma alay komutanlığı, (59) ilçe jandarma bölük komutanlığı ve (450) Bucak ve köy jandarma komutanlıklarının da ita âmirliği görevini büyük bir onurla yürüttüm.
Emrimde Satın Alma ve dahi Emanet Komisyonları vardı.
         Türkiye Cumhuriyetinin helal paralarını Jandarma Teşkilatının kanuni ihtiyaçları için sarf ettiğim gibi, hizmet ve çalışmalarımın karşılığı olarak HELALİNDEN almış olduğum HELAL PARALARI DA ailemizin HELAL işlerinde sarf etmiştim.
         Kazanılmasına göre paralar:      
         A-Helal para;
         B-Haram para diye ikiye ayrılmaktadır. Lokmalar için de aynı ayırım kullanılır:
         “A-Boğazımdan HARAM LOKMA GEÇMEDİ!
         B-Onun mu? Boğazından HELAL LKOKMA GEÇMEZ. Denilir.
         A-Küçük Baldızı öpmek yasak ve dahi günahtır!                              B-Büyük Baldızı öpebilirsiniz! Anlamı çıkmaz mı?
         Hayatımda hiç Altın Liram olmadı! Kullanılan para birimine göre param oldu” Demek değil midir?
         Bir Allahın Kuruşu olduğuna göre de: Bir kulun kuruşu da var demek değil midir?
         Pazar günleri Bar ve Pavyonları açmak yasaktır?
         Pazar günleri Kahvehaneleri açmak serbesttir! Demek değil midir?
         Bir Allahın Kuruşu!” Allah adını kullanarak Deniz Feneri’nin Almanya’daki Müslümanlardan toplamış oldukları cinsten para olmasın?
Bu cinsten para yoktur!
Öyle ya, bu işlemin sanıkları Devletimizin üst katlarında dolaşmaktadırlar.
Bu cinsten para yoktur anlamına varamaz mıyız? Demek ki; İsviçre’de KULLARIN KULLANDIKLARI KURUŞLAR VAR! Benim mantığım bu sonuca varıp dayandı!
Sizler ne buyurursunuz SAYIN SEYİRCİLERİMİZ!
         Ay sonuna doğru; Sayın Fatma Hanım anasından borç para istediğinde Anası her türlü manevi değerler üzerine yemin ederdi:
         -“Dinime ve Kitabıma on param yoktur!” Diyerek.
         Bir fırsat düşüpte, Fatma Hanım Annesinin cüzdanına baktığında, Cüzdandaki beşlik, onluk ve yüzlüklerin arasında on paranın olmadığını görür ve Annesinin boşuna yemin etmediğini de anlardı.
Öyle olmasın!
        

2 Aralık 2010 Perşembe

202- İNANALIM MI BEYLER!

                         OSMAN TÜRKOĞUZ
                   osmanturkoguz@hotmail.com
                   İzmir; 02 Aralık 2010.
                  
                            İNANALIM MI BEYLER!

                                               “Hafızayı Beşer, nisyan ile malûldür!”
                                                        Adnan Menderes.

“Yalan ne kadar büyük olursa inanı da o kadar çok olur!”  Adolf Hitler.

Öyle diye, diye gittiniz geri gelmemecesine! Ostüzü. Mustafa Kemal iki önemli direktif:

         “Asıl amaç nedir? Sorusuna cevabı:” Asıl amaç vatanın bütünlüğünü ve milletin bağımsızlığını sağlamaktır.” 13 Ekim 1919;Tasvir’i Efkâr Başyazarı
Velit Ebuzziya’ya cevabı.

“Kesinlikle bilmeliyiz ki, iki parça halinde yaşayan uluslar zayıftır, hastadır. Çocuklarımızı aynı eğitimden geçirerek yetiştireceğiz. Çocuklarımıza ve Gençlerimize vereceğimiz öğretimin sınırı ne olursa olsun, onlara esaslı olarak şunları öğreteceğiz: ULUSUNA, DEVLETİNE, TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNE DÜŞMAN OLANLARLA mücadele sebep ve vasıtaları ile donatılmayan uluslar için yaşama hakkı yoktur!”


         Sayın RTE; WikiLeaks’ın yayımlamış olduğu gizli belgeleri sayfalarına koyan yazılı basınımıza en ağır hakaretleri sıralamaktan çekinmediler. Bir Ağırceza Başkanımızın otel odasında, boşuna fahişe arayarak, boş odanın görüntülerini dinci bir siteye servis eden Hatay İl Emniyet Müdürlüğündeki Fethullah Gülen Hizmetlilerine tek kelime etmediler. Bunların hepisi meslekten neden atılmazlar!
         Bu nasıl sanık arayışı! Bu nasıl ümmet mantığı? Ben anlamış değilim. Anlayan da var midur!
Bu olaylar üzerine aklıma gelen iki öyküyü anlatmak istiyorum:
         Çok seneler önceydi; Fransız televizyonunun 2’inci kanalında İkinci Dünya Savaşına ait bir film gösterilmişti. Gestapo Subaylarının yaşadığı çamlar içersindeki lüks bir sitede, bir Gestapo Subayı kemanı ile klasik bir müzik çalarken rahatsız edilmişti: Bir grup Gestapo Subayı, 16 yaşlarındaki bir Erkek  Çocuğuna işkence yaparak eğlenmekteydiler. İşkencelere dayanamayan Genç Çocuğun haykırmaları, keman çalan Gestapo Subayının konsantrasyonunu bozduğu için; kemanını masasının üstüne bırakarak, zarif bir şekilde tabancasını kılıfından çıkartan bu Gestapo Subayı o Zavallı Genç’in kafasına ateş ederek sessizliği sağlamıştı. Sessizlik içersinde kemanının başına dönerek huşu içersinde klasik parçalar çalabilmişti.
Yerel Basın susturulursa, siyasi iktidarlar kendilerine engel olan tüm yasal setleri kolayca yıkamazlar mı? Basın susarsa, eylemler ve işlemler huzur ve huşu içersinde klasik parçaları çalarlar!
         27 Mayıs 1960 Asker Darbesinde; Anadolu Ajansı Genel Müdürü Sayın Alltemur Kılıç ta Kara Harp Okuluna konuk edilmişti. Ben de orada konuk edilmiştim. Suçum da çok ağırdı: 18 Makineli tüfekle 1,5 (Bir buçuk) saat Harbiyelilere ateş açtırtmışım!
Yargıçlar, sanıklara isnat edilecek suçlamaları saptamaya geldiklerinde bir ağır suçumu daha öğrenmiştim: BAŞVEKİL ADNAN MENDERES’İN AKIL HOCASI!
Sevincimden dünyalar benim olmuştu. Bir basit Jandarma Üsteğmeni, Türkiye Cumhuriyetinin Başvekilinin AKIL HOCASI! Suçlamayı aynen kabul ederek düzenlenen tutanağı imzaladım. ”Savunma hakkımın saklı olduğunu da imzamın üzerine yazdım.”
         Sayın Altemur Kılıç ile konuşmalarımızın birisinde, kendilerine bir soru sormuştum; bu muhaveremizi aynen yazıyorum:
         “Sayın Alltemur Beyefendi; siz istediğiniz zaman Sayın Başvekil Adnan Menderes’in yanına girenlerden birisiydiniz. Durumu neden kendisine anlatmadınız?
Bana aynen aşağıda anlattığım gibi anlatmıştı:
         “Ben, Türkiye’nin durumunu bütün açıklığı ile anlattığımda fikrime karşı çıkarak:
         “Sen Amerika’dan yeni döndüğünden siyasi olayları Amerikan halkının tepkisiyle açıklıyorsun. Ben sana bir hikâye anlatayım: Padişahlık döneminde bir Anadolu köylüsü İstanbul’a gelir. Bin bir güçlükle de Sadrazam’ın huzuruna çıkar.
Sadrazam Paşa:
         “Bire, derdin nedir anlatasız bakalım! Der. Köylü sevinç içinde:
         “Devletlü Sadrazam Paşa Hazretleri, işsizim, iş istemeye geldim!” Der.
Sadrazam Paşa Hazretleri, derinden bir: “Yaaa!” Çeker ve uykuya varır. Esrarın etkisi geçer Sadrazam Paşa uyanır ve eydirir:
         “Söyle bakalım daltaban ne istersiz?” Biçare Köylü aynı isteği tekrar eder. Sadrazam Paşa da aynı biçimde:         “Yaaa’” Der ve uykuya varır.
Onbirinci sefer uyanır ve sorar:
         “Sen söyle bakalım daltaban, ne istersiz?” Der. Tüm Anadolu Cinleri tepesine çıkan Köylü:
         “Sadrazam Paşa Hazretleri Ananızı Şapmaya geldimmm!” Diye bağırınca; Sadrazam Paşa:
         “Bire Nabekâr!” Diye bağırdıktan sonra uyuyakalır.
         Görevlileri bir korku ve telaşa alır:
         “Nittiniz, devletlûya bu söylenir mi? Uyanınca kafanızı kestirmez mi?”
         Köyle gayetle memnun bir çehre ile:
         “Korkmayınız Ağalar, der; bunu da unutur!”
         Ben sana bir Cip vereyim, ayağına çizmeni çekerek Anadolu’yu gez. Benim haklılığımı anlarsın. Halk her şeyi unutur!” Der.
         “Halkımız her anlattığımızı yer” mantığıdır tüm bu yüksekten uçurtmalar. Bugünkü bir köşe yazarının sorusu çok ilginçti. ”NEREYE KADAR YER!” Nereye kadar?
         Amerika Birleşik devletlerinde ısrarla uygulanan bir gelenek vardır. Yeni Başkan seçildiğinde tüm Büyük Elçiler istifalarını verirler. Yeni Büyük elçileri de yeni Başkan atar. Bu bir!
         Hariciye Nazırımız Sayın Ahmet Davutoğlu bir açıklamada bulundu:
         “Sayın Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Clinton özür dilediler!
         Bendeniz bu türküyü inanarak dinlemem. Neden Bakanın kendisi ya da Başkan Obama’nın kendileri televizyona çıkarak, TÜRKİYE CUMHURİYETİNDEN ALENEN ÖZÜR DİLEMİYORLAR. Özür tazminat davalarına esas alınmaktadır. Bu siyasi oyun ikili bir anlaşmanın uygulanmasıdır:
         “Siz; özür dilediğimizi kamuoyunuzu uyutmak için ilan ediniz. Ama velâkin tazminat davası da açmayınız!”
                   “YES SİR! Emriniz olur!”
Olamaz mı?
        
        
        
                  


30 Kasım 2010 Salı

201- TANRIMIZ YALINIZ DİKTATÖRLERİ Mİ GÖREVLENDİRMİŞTİR!


  
         OSMAN TÜRKOGUZ
         İzmir; 30 Kasım 2010


TANRIMIZ YALINIZ DİKTATÖRLERİ Mİ GÖREVLENDİRMİŞTİR!

         Her hangi bir sosyal olgu ile karşılaştığımda, TARİH DEDE’YE sığınırım: Wikeleaks’ın yayımladığı Amerika’nın gizli diplomatik belgelerine göre; “Sayın Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Cumhuriyetini yönetmek için Tanrımızın özel olarak kendisini görevlendirdiğine inanırmış!”
         İdi Âmin, Evita Peron, Evita’nın ölümünden sonra Arjantin devlet başkanı Albay Juan Peron’un İspanya’dan getirmiş olduğu ucuz dansöz de, “Tanrı tarafından Arjantin’i yönetmekle görevlendim!” Demişti.
Adolf Hitler, Mısır’da ölmek durumunda bırakılan, İran Şehinşahı Muhammet Rıza Pehlevi, Manuel Noriaga, Salazar, Rafael Ladislas Trujillo, General Franko ve dahi bütün diktatörler de bu masala sığınarak dünyaya kök söktürerek öteye gittiler.
         Benim çözemediğim bir ikilem var: Sayın RTE’Yİ Tanrımız özel olarak görevlendirdiğine göre, seçimlerde kazanabilmek için kömür, bulgur ve para dağıtmak! Tarikatlara ve dış güçlere sığınmak ne demek oluyor acaba!
         Mustafa Kemal’i, ülkesini ve tüm geri kalmış ulusları ve Kadınları kurtarsın ve Bir İmamdan bir Başbakan çıksın diyerek kim göndermiştir!
         Deli İbrahim’i Sait Mollayı ve Saidi kürdiyi kim başımıza musallat etmiştir!
Bonanza çiftliğindeki sümüklüye ne demeli!

27 Kasım 2010 Cumartesi

200- DEVENİN BAŞINI ÇADIRA SOKMAK!


         OSMAN TÜRKOĞUZ
         osmanturkoguz@hotmail.com
         İzmir; 27 Kasım 2010.

                   DEVENİN BAŞINI ÇADIRA SOKMAK!

“Ülkenin ve devrimin içeriden ve dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı korunması için, bütün ulusçu ve cumhuriyetçi güçlerin bir yerde toplanması gerekir.”
Mustafa kemal Atatürk.
Sağ olasınız Sayın Arzu özok Hanımefendi.

                                      “Kendi ordusunu taşıyamayan uluslar, başkalarının ordusunu taşımak zorunda kalırlar.”Publio CornelioTacito (MS.55–117).
Sağ olasınız Sayın Mehmet Türker Beyefendi.

          Tam çölün ortasına varan Abdullah, dehşetli bir kum fırtınasına tutulduğundan, devesinin üstünden inmiş, göz gözü göremediğinden, çadırını kurup, devesini de çadırının kapısına çaktığı sağlam bir kazığa bağlamış. Fırtına daha da şiddetlendiğinden ve devesinin yakarmalarına da dayanamayarak devesinin başını çadırın içersine sokmuş. Devesinin gövdesine kum çarpmalarının şiddetini hissederek ve yine de devesinin ricasını kıramayarak devesini çadırın içersine almış. Çadır çok dar olduğu için, devesi rahat edebilmek için Abdullah’ı çadırın dışına atmış. Ertesi günü; oradan geçen bir kervan, devenin yürek sızlatan feryadını duyarak, Abdullah’ın cesedini kum yığınlarının altından güç bela çıkarabilmiş.
Efendim; siz siz olunuz ve devenizin başını çadırınızdan içeriye sokmayınız!
         Sayın RTE, Lübnan’da “Sultanlar!” gibi karşılandı.
Bu karşılama töreni Lübnan Başbakanı ve Türk Telekom’un yeni sahibi Sayın Hariri’ye biraz pahalıya patlamış olsa da önemsizdir. Kişi başına 25 dolar ve birer komanya ve dahi bayrakların ve afişlerin bedelleri! Dışarıda alkışlanma olayı içeriye uluslar arası başarı olarak yansıtılmıştır, tüm masraflar da buna değer doğrusu!
Araplar, Türk askerini sırtından vururlarken, İngilizleri de böylesine büyük bir coşku ile karşılamışlardı.
Arap piyasası böyledir: ”Ver parayı ağlayayım ver parayı alkışlayayım!”
         Ve Sayın RTE; Türkiye Cumhuriyetine ait uçakta önemli bir tehdidini de açıklamaktan geri durmamıştır:
         “Bize düşen görev de, arkadaşlarımız onu uyguladılar, açığa aldılar. Eğer açığa alındıktan sonra farklı adım atılırsa, bizim atacağımız adım var. O da şudur: Bir kere şunu bilmek lâzım sivil irade karar vermiştir. Sivil iradenin verdiği bu karar farklı yollarla aşılmaya çalışılırsa, sivil iradenin de bu noktada atabileceği yasalar çerçevesinde veya yasama organıyla birçok adımlar vardır, bu adımı atar!”
Rahmetli Adnan Menderes te bir “GENEL İRADE” tutturmuştu. %47.02 Sivil irade; geri kalan oylar nasıl irade!
         “Sivil İrade!” Bakınız kendi kendine nasıl çelişkiye düşmektedir bu Sayın RTE: Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti “Sivil İradeyle kurulmadı ki!” “laiklik te kalkar!” Diyorsunuz.
Linklerde dolaşan Kuran kursu yemin metninizde :”Dinsiz Mustafa Kemal rejimini yıkarak, kur’ana dayalı şeriat rejimi kurmak için var gücümle çalışacağıma!” Diye yemin ediyorsunuz.
Yıkacağınızı uluorta ta! İspanya’dan ilan ettiğiniz, sizi Başbakanlığa getiren bu rejim “Türk Ulusunun iradesiyle kurulmadı mı?” Cumhuriyeti kuranlara gelince Yasamayı kendi iradenize göre yönlendireceksiniz; size gelince de LU! LU!”
         Siz Sayın RTE; Hukuk Devletini göz ardı ediyorsunuz. Türkiye Cumhuriyetini bir Şahıs devleti ve de bir Kanun devleti olarak tarif ettiğinizin de farkında değilsiniz. Devlet, bireylerin hürriyetlerini, emeklerini ve onurlarını korumak için kurulur. İktidar namuslu ve onurlu devlet memurlarının akıllarında, kahramanlıklarında ve vicdanlarında yükselir. Hiç bir iktidar askerleriyle savaşmaz. Aldatma ile ve dış destekle iktidara gelinilebilinir. Zulümle, iftira ile yalancı tanıklarla ve paralı alkışlarla iktidar olunamaz, dış destekçiler iktidar olmuş olur.
         Sayın Bülent Arınç Bey de tehdidini ve düşünmesini bilmeyenler için sloganını attı:
“Komutanların kendilerinden daha ast rütbede olan hâkimlere karşı dava açmasını ve o hâkimlerin bu komutanlar hakkında hukuka tam uygunluk içinde karar verip veremeyeceklerini kamuoyunun takdirine sunuyorum!”
Komutanlar, AYİMAHKEMESİNE dava açmışlardır. Yargıçlar yargıç cüppesini giyince rütbe söz konusu edilmez. Sözde siz Ankara Üniversitesi Hukuk fakültesini bitirmiştiniz. Kendi ifadenize göre iyi bir CEZA avukatıymışsınız. Hukuki konuları bilmemenizi doğal karşılıyorum, ama devlet adamı kimliğinizi sorgulamak durumundayım.
Koskoca bir Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramirali mahkûm eden askeri mahkemenin Yargıçlarının rütbelerini Albay olduğunu ne çabuk unuttunuz!
Güçlü gözükmek gayreti zayıflığın belirtisidir.
        

26 Kasım 2010 Cuma

199- RAFAEL TRUJİLLO’UN GENERALLERİ!




                   OSMAN TÜRKOĞUZ
                   osmanturkoguz@hotmail.com
                   İzmir; 27 Kasım 2010.

                            RAFAEL TRUJİLLO’UN GENERALLERİ!

“Disiplinin olduğu yerde ordu vardır. Ordunun olduğu yer de Rusya’dır!” Gelibolu’ya yerleştirilen Beyaz Rus Kolordu komutanı. 1920.

“Dünya’da her millet icraatına tahammül ettiği hükümetin mesuliyetine ortak sayılır!”                            Mareşal Gazi Mustafa Kemal

“Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı delikten süpüreceğinize onu kullanmalısınız!” Bir yetkili ve Kürt asıllı AKP’Lİ büyüğün Amerikalı yetkililere önerisi. Basından.

“KENDİ ORDUSUNU TAŞIYAMAYAN ULUSLAR, BAŞKALARININ ORDUSUNU TAŞIMAK ZORUNDA KALIRLAR.” Publio Cornelio Tacito (M.S.55–117) Sağ olasınız Sayın Mehmet Türker.

         Güney Amerika ve Ortadoğu kadar ihtilalcisi ve darbecisi bol bir bölge yoktur.
Bu sefer de elimizi Dominik tarihine daldıralım ve “Hayvan Hırsızlığından” gelen bir kanlı Diktatörden söz edelim. 24 Ekim 1891–30 Ağustos1961). Tarihleri arasında yaşamış olan Dominik Diktatörü Rafael Leonidas Trujillo’nun Hayat hikâyesi Panama Diktatörü Manuel Noriaga’nın hayat hikayesine benzemektedir. Ama onun kadar şanslı değildir.
Başka türlü kurtuluş yolu bulamayan Dominikliler, CİA’NIN güdümünde bir darbe düzenleyip, makineli tüfek ateşine tuttukları bu kanlı Diktatöre de kan banyosu yaptırtmışlardır.
Hayvan hırsızlığını bırakarak 1918 senesinde Dominik ordusuna girmiş, 1924 senesine kadar Amerika Birleşik devletleri deniz Kuvvetlerinde eğitilmiştir. Birden yıldızı parlamış ve Albay rütbesini kazanmıştır.
1930 senesinde Dominik Cumhurbaşkanı Horacio Vasguez’i bir askeri darbe ile devirerek iktidara gelmiş ve kendisini de Başkomutanlığa getirmiştir. 1938-1942 ve 1952 senesine kadar Dominik Cumhurbaşkanı sıfatını kullanmıştır.
Halkın yaşam seviyesini yükselttikçe bireysel ve toplumsal hürriyetleri kısmış, siyasi rakiplerini öldürtmüştür. Doymak bilmez bir para hırsına kapılarak Dominik devletinin kilit mevkilerine getirmiş olduğu yandaş hırsızlarla ülkeyi soyup soğana çevirmiştir.
Amerikan işgali de 1944 senesinde kalkmıştır. 29 yaşındaki oğlunu Dominik Hava Kuvvetleri komutanlığına getirmiştir. Amerika’dan gelen yardım paralarını bu komutan! “Aşk Güzel Şeydir’ filminin güzel yıldızı Kim Novak’a aktarmıştı. Kızı ile dans edenlere ve her önüne gelene subaylık ve generallik vermiştir. Öyle ki Dominik Genelkurmay Başkanlığı generallerinin sayısını bilemez duruma düşmüştür.
Ünlü ve Beynelmilel Hovarda Porfiroza Robeiroza’yı da general yaparak Paris’e büyük elçi olarak atamıştır. Bu ünlü Hovarda, bir kaza sonucu ölmeden önce Güzel bir Fransız aktristi ile de evlenmişti!
Generallikleri ulufe gibi dağıtmıştır. Son olarak ta, hürriyet ve demokrasi için çalışan Merebelle Kız kardeşleri yolda yakalayan askerleri bu üç kardeşin ırzlarına geçerek işkencelerle 25 Kasım 1960 tarihinde öldürmüşler ve cinayetlerine Trafik kazası süsü vermişlerdi.
         Bu kanlı Diktatörün Komünizme yönelme sevdasına düştüğünü gören Amerika Birleşik Devletleri Haberalma Servisi CİA, bir suikast düzenleyerek, çiftliğine giderken kendisini ve korumalarını öldürtmüştü.
         Bu hayvan Hırsızı, Darbe ve seçimle gelmiş, Dominik’i kanun ve Şahıs devleti haline sokarak, yandaşları hariç, tüm Dominiklileri perişan etmişti.
         Örnekleri çoğaltmak mümkündür; 1917–1922 yılları arasında Rusya’da iç savaş sürerken Lenin bir Astsubay Başçavuş’u Genelkurmay Başkanlığına getirmişti. Ankara’ya atadıkları Büyükelçi S.İ.Aralov da 18’inci Tümen komutanlığından gelmişti. Neye olmasın! Halkın elinden alınmış olan devlet kendilerinin olduktan sonra!
         Bendeniz; ”Farzedelim ki 35’inci madde de yoktur!” Başlıklı bir yazımda; ŞAHIS DEVLETİ, KANUN DEVLETİ ve HUKUK DEVLETİ kavramlarını anlatmıştım. Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk döneminde bir HUKUK DEVLETİ olan Türkiye Cumhuriyeti; önce KANUN DEVLETİ haline dönüştürülmüş, sonra da ŞAHIS DEVLETİ halinde döndürülmüştür. Türkiye Büyük Milletvekilleri Meclisi ve kabine ve dahi 964 rakımlı tepe de düzenlenmiştir.
         Onbaşı Adolf Hitler de; “Führer” olduktan sonra, Alman ordusunun komutanlarını maskaraya çevirmemiş miydi? Norveç’in işgalinde hatalı gördüğü Ünlü Alman Stratejisti ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Halder’in rütbesini Onbaşılığa indirerek Doğu cephesine sürmemiş miydi?
         Adnan Menderes te aynı yollara baş koymamış mıydı? İktidara gelir, gelmez Genelkurmay Başkanı ve Ulusal Kahramanımız Orgeneral Abdurrahman Nafiz Gürman’ı, 15 General’i ve 150 Albay’ı emekliye sevk etmemiş miydi?
Bursa’da Demokrat Partisi Ocak başkanı bir emekli Albayın Mahkeme kararı ile general yapılmış olduğunu hatırlayanınız var midur?
         Son günlerde; haksız olarak açığa alınan üç Cumhuriyet Generali hakkında akla ve dahi hukuka sığdırılması mümkün olmayan açıklamalar yapılarak ülkemiz ve dahi Onurumuz Silahlı Kuvvetlerimiz gülünç durumlara düşürülmektedir.
         Konuya girmeden önce; Ünlü Lafonten’den bir öyküyü hatırlatmak istiyorum:
         “Derenin üst başında su içen aç bir kurt; derenin altında su içen bir kuzuyu görür ve bağırır:
         -“Burada su içtiğimi gördüğün halde, neden suyu bulandırıyorsun?”
         -“Kurt kardeş ben derenin alt başından su içiyorum. Su bulansa bile yukarıya akmaz!” Kurt vay anasını der ve:
         “-Altı ay önce de benim içtiğim suyu bulandırmıştın!” Der. Kuzucuk:
         “-İyi amma ben beş Aylığım’” Der. Kurt bu:
         “Üç ay önce anan bana bulanık su içirtmişti!” Der. Kuzucuk:
         “-Bu mümkün değil kurt kardeş; benim anam beni doğururken ölmüş!” Der. Kurt:
         “Suyu bulandırsan da bulandırmasan da ben seni yiyeceğim!” Der ve ol Masum Kuzucuğu yer!
         Bu üç Kahraman Generalimiz fabrikasyon ihbarlara göre düzenlenmiş olan suç dosyalarıyla Adliye mahkemesine sevk edilmişler. Adaletten Korkanlar Partisi Başkan ve Yöneticilerinin arzulamış oldukları karar çıkmayınca, bir üst rütbeye terfi etmeleri engellenmiş ama bir üst rütbe görevine de atamaları yapılmıştır.
         Askeri İdare Yüksek Mahkemesi kararı ile haklılıkları anlaşılarak idarenin tasarrufunun iptal edilmesi ve anılan kararın uygulanmasına günler kala 926 sayılı kanunun 65’inci maddesiyle ortaya yeni bir uygulama getirilmiştir.
Hoppala yavrum yaz geçti!
Ben senelerce hukuk uygulamış, Alay disiplin mahkemesi kararlarını onaylamış ve askeri mahkemelerde de Başkan ve üyelik yapmış, hukuk okumuş bir emekli Jandarma subayıyım.
Dava Yargıya intikal ettiğinden davayı tartışmayacağım. İktidarın, son suyu bulandırma şikâyetinin komikliğine değineceğim: ”Paşalar başarısızlarmış,” “çok zayiat verdirmişler!”
         Ne zamandan beri Türk Silahlı Kuvvetlerinde, Başbakan ve dahi Bakanlar Generallerin, subay ve astsubayların sicil âmiridirler!
Sıralı komutanların sicilleri bu generallerimizin bir üst rütbe görevini başarı ile yapabileceklerinden yanadır.
Bakınız; lütfen biraz düşününüz: Burada oynanmakta olan oyun, Türk Ordusu mensuplarının hizmette değerlendirme yönünü Siyasi İktidara, Atatürk Devrimlerine karşı olanlar tarafına döndürmek, Türk Ordusunun disiplin anlayışını kökünden sarsmaktır.
         Sayın İktidarın başı, bu oyunları, Türk Ordusunu sarsma ve küçültme oyunlarını, dıştan destek ve madalya alarak kendisini içeride de güvenceye almaya yöneliktir.
Bütün mesele, dışarıya karşı güçlü gözükerek “DELİKTEN AŞAĞIYA SÜPÜRÜLMEMEK KORKUSUNDA YATMAKTADIR!”
Bendeniz, sizin adınıza “yetti gari,” bir iktidar ülkesinin Silahlı Kuvvetlerine bu kadar düşman olmamalıdır! Diyorum.
”Güçlü gözükmek eylemleri, güçsüzlüğün işaretidir!” Ostüzü.

İzleyiciler

Blog Arşivi