30 Nisan 2011 Cumartesi

372-DİNİ HEZEYANLARIN PSİKO-MEDİKAL YÖNÜ.-2

                                                                     
Açlığı doyurma motifi hep aynıdır. Buğday, Arpa, Ahlât.
   
Fakir yaşamında bir zengin sofrası olmamıştır ki, motiflere biftek ve siyah havyar girsin.
    
Sabah gazetesinden ilginç bir haber. Haberin son köşesinde; cin gibi, 25 yaşlarında, bıyıklı bir genç adam fotoğrafı. “Sahte Peygamber İsmail tutuklandı.” başlığı altındaki haberi okuyalım:
   
             SAHTE PEYGAMBER İSMAİL TUTUKLANDI
    Tokat’ın Turhal ilçesine bağlı Damudere köyünde kendini peygamber ilan edip köylülere elma yedirerek şifa dağıtan İsmail Özcan, yapılan şikâyet üzerine çıkarıldığı mahkeme tarafından tutuklanarak cezaevine gönderildi.
    Askerden döndükten sonra peygamberliğe özenen genç adam, hastalarına yedirdiği elmaların şifalı olduğunu söyleyip umut dağıtıyordu. Ünü yurt dışına da taşan sahte peygamberin son günlerde evinin kapısında uzun kuyruklar oluşmuştu. Müşterilerinden para almadığını söyleyen İsmail Özcan, “Şifa dağıttığım insanlardan sadece hediye kabul ediyordum.”Dedi.
    Herkes payına düşeni alacaktır bu yangından. Delisi de, Velisi de, akıllısı da, siyasisi de. Ah” Mustafa Kemal ah! “Cumhuriyetin gerçekten de erdemli gençlere” ne de çok ihtiyacı varmış. Ne de çok.
    Sayın Yöndem’in TV röportajında; Almanlaşan insancıklarımıza acıyan acıyana. Öyle mi beyler, bayanlar.
    Ya, Laik Cumhuriyetimiz aleyhine, dini derneklerin emir ve komutası altında, çağ dışına çıkanlara ne diyorsunuz? Bir de onların görüntülerini, hezeyanlarını getirsenize sayın baylar TV’ye.
    Onlar kaybolmuş, hem de, Cumhuriyetimize zarar vermek amacıyla kaybolmuş insancıklarımız değiller mi?
    İlahiyat Fakültesi profesörlerinden Sayın Prof. Dr. Neda Armaner’i tanımayan varsa, bir aydın olarak yaşamında eksiklik vardır. 1964 yılında yayımladığı küçücük kitabı, din sömürücüleri üzerinde şok etkisi yaratmıştır. “İslam Dininden Ayrılan Cereyanlar, Nurculuk”. A.Ü. İlahiyat Fakültesi yayınıdır.
    10 Kasım 1971 tarihinde Mustafa Kemal’in ölüm yıldönümünde, İlahiyat Fakültesi’nde verdiği konferans da çok görkemlidir. Mustafa Kemal’in, Balıkesir Paşa Camisindeki vaazından parçaları konferansına eklediği gibi, din sömürüsü yapan şarlatanlarla ilgili sözlerini de din kürsüsünden haykırmıştır.
    Sonra da; 1973 yılında, Psikopatoloji’de “Dini Belirtiler” adlı nefis bir kitap yayımlamıştır.
    “Din taassubu altında diğer başka ideolojik ve politik taassuplar vardır” buyurur Sayın Öğretmenim. “Koyu taassup ile büyülenmiş olan fertlerin bazısında mistik cinnetler, dini melankoliler ve paranoyalar görüldüğü gibi, bunların kolektif epidemileri de olabilir... Bizde de ara sıra gizli tarikat şeyhliği yapan mistiklere bağlanmış olanlarda tek veya toplu olarak marazi ruh aykırılıkları görülmektedir.” (s.105)
    Sayın Prof. Dr. Neda Armaner, sözü geçen eserinin 129–137. sayfalarında; ruh hastalarının hezeyan türlerini sıralamaktadır:
1.  Allahlık iddiaları,
2.  Peygamberlik iddiaları,
3.  Mehdilik iddiaları
4.  Evliyalık, azizlik, devlik belirtilerini sıraladıktan sonra, duygusal hezeyanları anlatmaktadır.
    201–207. sayfalarında da, dini hezeyan çeşitlemelerini sıralamaktadır ve Anatol France’ın Tais romanının okunmasını salık vermektedir.
   
             DİNİ HEZEYAN ÇEŞİTLEMELERİ
    (Hastane içi gözlemler)
1.  Ahir zaman peygamberidir: “Kuran’ın bahsettiği ahir zaman peygamberi benim Allah Sodonda Üniversite Rektörüdür.” —Eski T.C.K. 46. madde ile.
2.  Mehdidir: “ Peygamberlik vazifesi Nursi hazretlerine düştü, o da bize emretti. Şimdi biz Mehdi Resul’ün vazifesini görüyoruz.” —46. madde ile.
3.  ATATÜRK’ÜN heykelini camiye karşı duruyor diye kırmıştır. “Heykeli caminin mihrabına koymuşlar.” 46. madde ile.
4.  Büyük günahlara batmıştır:(Devamlı mastürbasyon ifasının günaha soktuğunu müstehcen bir dille anlatır.)
5.  Dini riyazetle; namaz, oruç ve tespih ile meşgul: (Atatürk’ü sevdiğimi anlayan düşmanlar üzerime uyuşturucu madde tozu atarak işlerimi bozmaktadırlar)- 46. madde ile
6.  Mucizelerimi büyü yaparak bozuyorlar: “Duamı şaşırtıyorlar, bozuyorlar büyüyle.”
7.  Sürekli dua eder gibi okur ve hareketler yapar: (Konuşması kısık, kısık anlaşılmaz sözlerdir.)
8.  Yüksek sesle ve makamla (besmele) çekmekte, Kur’an okumakta, fakat düşmanları parmak uçlarından cımbızla sevabını kendi üzerlerine geçiriyorlar. “Kur’an okuyorum, ilmimi alıyorlar.”
9.  Dünyayı Allah’ın kendisi için kurduğunu söylemektedir. (Saatlerce gözlerini yukarı dikip, bakmaktadır.”
10.Milyonlar, trilyonlar, mentrilyonlar (uydurma kelimedir) kadar borcu vardır. “Dört çağrıyanı (uydurma) imdada çağırdım; Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali.)
11.Zeytin çekirdeklerinden tespih yapar, daima sarık sarar, oruç tutar, namaz kılar, kendisinin peygamber ahfadından olduğunu söyler: “Ben, din, namus ve şeref için geldim” der.-46’ıncı madde ile
12.Bitap düşünceye kadar “Allah Hu” çekmektedir. — 46. madde ile.
13.Yağmur sultanıdır. “Evliyalar rüyamda benim için tespih çekiyorlar.”
14.Rüyasında Hz. Ali’yi görüyor: O’na, mezarından çıkıp, akıl hastanesinde yattığını söylüyor. O da hastaneyi tarayıp birden bire bir hastaya “Hz. Ali sensin” diye onu inandırıyor.
15.Kendisi antologistdir; varlık ve mükevvenat bilgisine sahiptir. — 46. madde ile.
16.Şeytan karısının vücuduna girmiştir.  Hâlbuki kendisi ilahi bir kimsedir: “Şeytan o kadının vücudunu sarmış, ben ona yaklaşamam artık, ben ilahi bir kulum” - 46.madde ile.
17.Kendisini okuyan hocayı bir yılan gibi görür, onu öldürdükten sonra da sürekli (Allah Hu) çeker.-46’ıncı madde ile.
18.Doğmadan önce namaza başlamıştır. Sarıkla dolaşır. “Bütün ulema şaşkındır ve bütün kötülükler de bu şaşkınlıktandır.”-46. madde ile.
19.Sürekli tespih çeker: “Atatürk dinimizi değiştiriyor.” der.
20.Mehdi el- İslam’dır, tesettürü emretmektedir, etrafına topladığı debiler ümmetidir.” —46’ıncımadde ile.
21.İlahi kudrete sahiptir; O’na kurşun işlemez: “Ben hasta filan değilim. Çünkü ilahi kuvvet bende mevcuttur.”-46. madde ile.
22.Kendisinin Kur’an yazdığını, medresede okuttuğunu söylüyor: “Allah’ın keremine şükür bende bir şey kalmadı.”- 46. madde ile.
23.Memleket meselelerini halletmek için Allah ona vazife vermiştir: “Hiç üzerimde siyah bulunmaz, beyaza melek, siyaha şeytan gelir.”-46’ıncı madde ile.
24.Peygamberdir: “Ben Cenabı Hakkın emirlerini halka tebliğe memur edilmişim.”- 46’ıncımadde ile.
25.Dinin kurtarıcısıdır: “Kurtulmanın çaresi bana ebedi hayatı vadeden peygamberin emridir.”
26.Süleyman Efendiye âşıktır:”Kur’an-ı Kerim’de Hacı Süleyman geçer, onbir sene oldu öleli.”-46’ıncımadde ile.
27.Dini baskıdan şikâyetçidir: “Kardeşlerime dini baskı yapıyorlar.” —46. madde ile
28.Ulu bir kişidir, insanları doğru yola sevk etmek için yeşil bayrak açar: “Allah kulağıma seslenir, seslenmezse görünür.”

29.Cenabı Allah’a çok âşıktır. “Bu aşkımı kıskanıyorlar. Üç kere vücudumun aşağı kısmını alıp götürmüşler.”
30.Büyük adam olarak Allah onu seçmiştir. “Emir büyük yerden; Allah bana, emanetleri kurtar dedi.”-46’ıncı madde ile.
31.Kendisi boşlukta yaratılmış, Mekke ve Medine’ye indirilmiş: “Ben oyum; Allah’ın oğluyum, bana kurşun işlemez.”
32.Günde bir kaç kez Allah’ın huzuruna girmektedir: “Bir gün kıbleye yöneldim, Allah ve Peygamberi mavilikler içinde gördüm.”
33.Kendisi tüm peygamberleri ve Allah’ı temsil etmektedir: “and I am all the prohets”
34.Piskoposları işbirliğine çağırıyor: “Bundan takriben 30 ay evvel Ulu Allah’ın emrine girdim.”
35.İbadette gözüne çirkin şeyler görünüyor: “İyi kul olamıyorum.”
36.Günaha girmekten çok korkuyor; günahkâr olmak üzüntüsüyle ağlama krizleri geçiriyor.
37.Allah tarafından sevilmediğinden sürekli şikâyetçi.
38.Dini anlamda temiz olmadığından şikâyetçi, tuvalette, banyoda bayılıncaya kadar yıkanıyor.
39.Tasavvufi eserleri okudukça sürekli şekilde ağlıyor ve onlar gibi yaşamak istiyor.
40.Ailesi Nurcu olmadığı için günahkârdır. Böylece onlarla temas etmemesi gerektiğine inanıyor.
41.Türk peygamberidir. “Sizi benimle birlikte Türk hac, tavaf ve bayramına davet eder, Allah’ın bana çizdiği yoldan şanla, şerefle giderim.”
    Sayın Armaner öğretmenimin topladığı olgular bunlardır. Hocaya göre; düşünce bozukluklarının ötesinde suçluluk duygusu büyük etkendir. Ailesi nurcu olmadığı için günahkârdır. Böylece onlarla temas
    Küçük yaşlarda; ekonomik sıkıntılar, sosyal ve kültürel baskılar, sürekli günah korkusu insancıklarımızı çıkmaz yollara iti itivermektedir.
    Hürriyet gazetesinin 10 Aralık 1988 çarşamba günkü, 14608 sayılı nüshasının ekinde ilginç olduğu kadar, dehşetli bir fotoğraflı haber var.
    “Karısını ve görevli polisi öldüren Ali Tırtar, duruşmada çocuklarına sarıldı “lejandı altında iki fotoğraf var. Sağ tarafta; rengi sarı bir adam, kollarından tutulmuş, sol tarafta, ağlamaktan gözleri kıpkırmızı kesmiş, şirin mi şirin bir kız ve bir oğlan çocuğu. Şimdi haberi okuyalım:

             BALTALI KATİLİN GÖZYAŞLARI
    Dört ay önce, Çamdibi’nde, karısı Fatma Tırtar’ı balta ile parçaladıktan sonra olay yerine gelen görevli polis memuru İbrahim Öncü’yü de öldüren Ali Tırtar, idam istemi ile hâkim huzuruna çıkarıldı. Duruşmaya gelen çocukları Zübeyde ve Özcan Tırtar’a sarılarak ağlayan katil, “sizleri çok seviyorum... Kötü günler geride kaldı” dedi. Ali Tırtar mahkemedeki ifadesinde “içimdeki bir ses karımı öldürmemi emrediyordu. Sonunda yerine getirdim” şeklinde konuştu.
    İZMİR, (hha) - Çamdibi’nde gece yarısı karısını ve polisi öldüren “baltalı canavar” Ali Tırtar, idam istemiyle yargılanmaya başladı. Duruşmada son zamanlarda çok dini kitap okuduğunu söyleyen Ali Tırtar, “içimden gelen ses, dinsiz karımı öldürmemi söylüyordu.” dedi. Mahkemede olay gecesini yeniden yaşayarak sürekli gözyaşı döken “idamlık” baba iki çocuğuna sarılarak “sizleri çok seviyorum, kötü günler geride kaldı” diyerek ağladı.
    Dört ay önce; Çamdibi’nde, gece yarısı meydana gelen olayda evinde Kur’an-ı Kerim okumaya başlayan Ali Tırtar, daha sonra eline geçirdiği baltayla karısı Fatma Tırtar’ı öldürdü. Komşuların uyarısıyla olay yerine gelen polis memuru İbrahim Üncüye de saldıran 3 çocuk babası, onu da aynı şekilde baltayla parçaladı. Daha sonra mutfağa giderek ekmek bıçağı alan Ali Tırtar, bu kez kendisini karnından yaraladı. Ege Üniversitesi Hastanesinde üç gün komada kaldıktan sonra yaşama dönen Ali Tırtar, hastane odasında tutuklandı.
   
İzmir 2. Ağır Ceza Mahkemesinde dün hâkim karşısına çıkan Ali Tırtar için savcı “idam” talebinde bulundu. Olay gecesi kendinde olmadığını söyleyen Ali Tırtar, “Son zamanlarda dini kitapları çok okumaya başlamıştım. İçimdeki ses dinsiz karımı öldürmemi istiyordu. Ben de ona uydum” dedi.
    Babasının anlattıklarını gözyaşları içinde dinleyen Zübeyde ve Özcan Tırtar, “Babacığım niye yaptın?” diyerek gözyaşı döktüler. Duruşmanın bitiminden sonra çocuklarına sarılan “idamlık” baba, “sizleri çok seviyorum.” diyerek ağladı. Duruşma Ali Tırtar’ın akli durumunu tespit edecek raporun gelmesi için ileri bir tarihe bırakıldı.
    Dini kitapları okudu; hasta ruh kabardı, büyüdü; muhakeme yeteneğini, sevgiyi, saygıyı ve toplumun koyduğu kuralları bir balta darbesiyle yok etti. Zavallı, mesleki tecrübeden yoksun görevli polis memuru da o baltadan kısmetini aldı.
    İki gül gibi çocuk annesi, evinin kadını, dini taassuba tutsak olmayan anne de boşu boşuna öldürülmüş oldu.
    Bir gazete haberi deyip geçemeyiz. Yüksek tahsilli; Avrupa ve Amerika, Çin ve maçini görmüş; Uzun süre devlet hizmetinde bulunmuş arkadaşlarım benim halime bakıp gülüyorlar. Ben, onların içine düştükleri mantık dışı mistik hezeyanlarını gördükçe Mustafa Kemal’e dört elle sarılıyorum ve dehşete düşüyorum. Okumuşuyla, okuyamamışı aynı mantıksızlık odağında nasıl birleşebilirler. Temel kültürün olmayışı; analiz ve senteze ve yarına dayalı bir kafa yapısının gelişememiş olmasına bağlıyorum bunları. Bir de insan ruhundaki bir şeye körü körüne inanma ve bağlanma tutkusu.
    İlkel insanla günümüz insanının inanç dünyaları hep aynı. Somut Tanrı kavramı, soyut Tanrı kavramı. İnanç ve tapınç biçimi aynı. Sokrat dine ve tanrılara aykırı davranış suçuyla nasıl öldürülmüşse; tek tanrılı dinlerde de milyonlar aynı solla öldürülmüşlerdir. Hem de işkencelere uğratılarak; “Öldürmeyeceksin” diyen Tanrı adına öldürülmüştür, tüm insancıklar. Hem de, yakılarak öldürülmüşlerdir.
    Gazete okuyanlarımız anımsarlar. Eskişehir’de bir genç adam, öz babasını “o bir şeytandı” diyerek kesmişti. Bununla ilgili 30 Ekim 1990 tarihli Sabah gazetesinin haberini okuyalım. Baba katilinin cinayet sonrası ve bugünkü fotoğraflarının altında zavallı babanın fotoğrafı ve haber.

             BABA KATİLİ GENÇ DELİ ÇIKTI! 
    Eskişehir’de babasının kafasını keserek öldüren Ahmet Haşim Üçer’in akli dengesinin yerinde olmadığı anlaşıldı. Bakırköy Akıl Hastanesine sevk edilen genç, son duruşmada “O bir şeytandı. Ben bütün insanları şeytandan kurtardım” dedi.
    ESKİŞEHİR- Eskişehir’de, öz babasının bıçakla başını gövdesinden ayıran ve yakalandıktan sonra çıkartıldığı mahkemede “O bir şeytandı. Ben, bütün insanları şeytandan kurtardım” diyen Ahmet Haşim Üçer’in yargılanması sona erdi.
    Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanan ve tutuklu olan Ahmet Haşim Üçer’in Adli Tıp tarafından yapılan muayenesinde akli dengesinin yerinde olmadığı ortaya çıkınca, mahkeme Söz konusu davayı bitirdi.
    Bundan bir yıl kadar önce meydana gelen tüyler ürperten olayda, televizyonda yayınlanan mevlüdü dinleyen 20 yaşındaki Ahmet Haşim Üçer, birden çırılçıplak soyunmuş ve mutfaktan aldığı koyun kesme bıçağı ile babası olan Halis Üçer’in boynunu keserek, başını gövdesinden ayırmıştı.
    Yargılanmak üzere çıktığı mahkemede “Ben insanları şeytanlardan kurtarmak için dünyaya geldim. Babam bir şeytandı. Çünkü onun yarısı insan, yarısı domuzdu. Şeytanlar hep böyle olur. Tüm insanları bu şeytandan kurtardım”. Şeklinde ifade veren Ahmet Haşim Üçer, cezaevindeyken de yine şeytan olduğunu iddia ettiği bir mahkûmun boynuna şiş sokarak, öldürmeye teşebbüste bulunmuştu.
    Olay tarihinde akli dengesi yerinde olmadığı için Ahmet Haşim Üçer’e ceza veremeyen mahkeme kurulu, katil gencin bir yıl süre ile Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde tedavi ve müşahede altında bulundurulmasını kararlaştırdı.
    Ahmet Haşim Üçer, 1 yıl boyunca Bakırköy Akıl Hastanesinde yatacak. Ahmet Haşim, bir yıl sonra iyileşirse salıverilecek. Eğer iyileşmezse, iyileşinceye kadar bu hastanede tedavi altında bulundurulacak.
    13 Ekim 1990 tarihli Günaydın gazetesinde dehşetli bir haber:
    “Şeyhim kurban etmemi istedi; ettim...” “Tarikatçı baba oğlunu kesti.” Sol başta kesilen masun Abdullah’ın boy resmi; ortada katil baba İbrahim Altın ve sağ tarafta Kadiri tarikatı lideri Hasan Fidancının takkeli, beyaz sakallı resmi. Haber şöyle:
    “Şanlıurfa, insanı dehşet içinde bırakan bir cinayete tanık oldu. Tarikatçı baba, 3 yaşındaki oğlunu, boğazını keserek “kurban etti.” “Kadiri tarikatı mensubu ve tarikata girdikten sonra tüm yaşamı değişen, Şanlıurfa Ticaret ve Sanayi Odası memuru 29 yaşındaki İbrahim Halil Altun, Kadiri Tarikatı Lideri Hasan Fidancının “insan çocuğunu fazla severse, Allah sevgisi azalır. Onu meleklere kurban et” dediğini söyledi. Katil baba, cinayeti şöyle anlattı: “Oğlumu, mağaraya götürdüm. Yolda, dondurma istedi, aldım. Mağarada kıbleye çevirdiğim yüzünü elimle kapatıp, boğazını kestim. Kandırıldığımı şimdi anlıyorum. Çok pişmanım.” Oğlunu öldüren baba, tarikat lideri ve iki yardımcısı gözaltına alındı.”...
    Fotoğraflarla süslü haber sütunlar dolusu sürüp gidiyordu.
    13.Ekim.1990 tarihli Sabah gazetesi de: “Şeyhin sözüne uyup, oğlunu kesti” başlığı altında, tarikat şeyhi ve yardımcılarının; katil babanın ve masum yavrunun fotoğraflarıyla süslü olarak vahşeti tüm açıklığıyla yayımladı.
    14.Ekim.1990 tarihli Günaydın’da; katil babanın, “Şeyhi de beni de asın.” sözleriyle başlayan fotoğraflı bir haber vardı.
    Sabah’ta; “Çocuğunu kesen babaya aile meclisinden idam” başlıklı bir haber yayımlandı.
    18.Ekim.1990 tarihli Sabah’ta, “Oğlunun başını kes diyen şeyh tahliye edildi.” haberi vardı. Cezaevinden çıkan şeyhi bir sürü müridinin karşıladığı da bildiriliyordu.
    19 Ekim 1990 tarihli Sabah’ta bir haber vardı: “Şeyh; oğlunu kesen baba delinin biri !”
    Ve Hürriyet’ten bir ilginç haber. Demir parmaklıklar gerisindeki katil babanın fotoğrafı altında:
    “Evlat katili tarikatçı konuştu:”
    “Benim gibi oğlunu kesecek 100 baba var.”
    “Sahte şeyhin etkisinde kalarak oğlunu Allah’a kurban eden baba İbrahim Halil Altun, yaşadığı kâbusu Hürriyet’e anlattı:”
    “Baba Altun şöyle dedi: “Benim gibi şeyhin pençesine düşenlerin sayısı en az 100’dür. Şeyh bana, git kendini Urfa kalesinden at dese yapardım.” Dedi.”
    21 Ekim 1990 tarihli Hürriyet’te, iç sayfada, bir haber:
   
    DALAN “ATATÜRK İLKELERİ YOK EDİLİYOR”  DEDİ
    İSTANBUL (Hürriyet) - Demokrat Merkez Parti Genel Başkanı Bedrettin Dalan, partisinin Türkiye’deki bütün il ve ilçe yönetimine, önceki akşam bir tanışma yemeği verdi. Yemekte yaptığı konuşmada, bir buçuk yıl önce söylediklerinin teker, teker çıktığını öne süren Dalan, başta laiklik olmak üzere, Atatürk ilkelerinin yok edildiğini söyledi. Dalan, “Bir baba oğlunu kesecek hale getirildiyse, bu kara tehlike değildir de nedir?” dedi. DMP’NİN bir lider partisi olmadığını iddia eden Dalan, konuklara, aralarında Doğancan Akyürek, emekli Prof. Dr. Türker Sandallı
Tınaz Titiz ve emekli Büyükelçi Rahmi Gümrükçüoğlu’nun da bulunduğu Başkanlık Divanı’nı takdim ederek, şunları söyledi. “Partimizde Dalandan değerli nice insan var. Tüzüğümüzde liderlik diktasını sona erdiren yüzde yetmiş önseçim koşulu var ve bir genel başkan yalnızca altı yıl bu makamı işgal edebilir. Bugün 49 yaşındayım, 55 yaşında partinin bayrağını devredeceğim.”
    Kongre, Mongre vız geliyor, Sayın Dalan’a, o ayrı bir konu. Bu konuda başkaca bir beyanat anımsamıyorum.

    BENİM GİBİ OĞLUNU KESECEK 100 BABA VAR
    Şeyh Hasan Fincancının etkisinde kalarak üç yaşındaki oğlunu, “Allah’a kurban” eden İbrahim Altun, başından geçen kâbus dolu olayları gazetemize anlatırken, “Şeyhin pençesine düşen ve benim gibi oğlunu kesecek 100 baba daha var” dedi.
    32 yaşındaki İbrahim Halil Altun, Şanlıurfa Cezaevinde, başından geçenleri ve Şeyh Hasan Fincancının elinde nasıl bir oyuncak haline geldiğini anlattı. Altun iki ay kadar önce Balıklı göl mevkiindeki bir tekkeye devam etmeye başladığını, kendisini “şeyh” olarak tanıtan Fincancının kendisini büyük bir zat gibi tanıttığını belirtti. Halil İbrahim Altun, “Beni çok etkileyen şeyhim için yapamayacağım bir şey kalmamıştı. Öyle bir an geldi ki bana “Git kendini Urfa kalesinden aşağı at” dese, bunu hemen yapardım. Şeyh, benim ne yaptığımı, ailemin özelliğini biliyordu. Ancak, çok zeki biriydi. Benim anlattıklarımı mantık yürüterek, bana tekrar ediyordu” dedi.

    “Nasıl Öldürdüm?”
    İbrahim Halil Altun, tekkeye devam ettiği sırada bir gün Şeyh Hasan Fincancının kendisine, “Oğlunu Allah’a kurban etmenin zamanı geldi. Zaten oğlunu kestikten sonra ben sana onu geri getireceğim” dediğini belirterek, şöyle devam etti:
    “Abdullah’ımı kesmeden önce şeyhin yanına gittim. Bana iki bardak çay içirdi. O çaydan, şeyhin bir yakını da içmek istedi, ama engel oldu. Çayı içtikten sonra kendimden geçtim. Adeta ipnotize olmuştum. Oğlumu alarak Şıh Maksut Mahallesindeki bir mağaranın önüne geldim. Mağarada bir ara, “Allah, nerede?” diye sordum. Abdullah, bana dönerek, “Gel sana Allah’ı göstereyim” dedi. Bunun da etkisinde kalarak, oğlumu sırtüstü yere serdim. Şahadet getirerek, bıçakla boğazını kestim. Keserken ne bağırdı, ne de “Baba yapma” diye tepki gösterdi. Kurbanlık koyundan farksızdı. Hemen sonra, şeyhin yanına gittim. Ona, emrini yerine getirdiğimi söyledim. Dediği gibi çocuğumu geri getirmesini istedim. Bana, “üç ayrı dağa çık, Abdullah diye bağır” cevabını verdi. Bunu da yaptım. Bu bağırmamı, bazı vatandaşlar da gördü. Şimdi anlıyorum ki şeyh, beni oyalamaya çalışıyormuş. Oğlumu nerede öldürdüğümü tespit edip izini ortadan kaldırmayı düşünüyormuş.”
   
    Eline Düşmeyin”
    İbrahim Halil Altun, kendisi gibi Şanlıurfa’da en az 100 kişinin daha beyninin yıkandığını belirterek, şunları söyledi:
    “Bu tekkeye cuma günleri 40–50 kişi gelirdi. Diğer günlerde gelenlerin sayısı 6-7’ydi. Ben, sürekli gidenlerdendim. İnanın ki bu şeyh, hangimize git oğlunu Allah’a adak et dese, kim olursa olsun gözünü kırpmadan bunu yapardı. Hepimizin beyni yıkanmıştı. Bu kişilerin isimlerini tek, tek polise bildirdim. Yaşadığım bu olaydan sonra önümde iki şık kalmıştı. Ya şeyhe ya da polise teslim olacaktım. Ben, polisi tercih ettim. Bundan böyle hiç bir şeyh veya hocaya asla güvenmeyeceğim. Şanlıurfalılara sesleniyorum: Urfalı gençler, özellikle yatsı zikirlerinde bu tür sahte şeyhlerin eline düşmeyin.”
    Altun, sözlerinin son bölümünde akli dengesinin yerinde olduğunu, ancak şeyhle birlikte olduğu zamanlarda adeta bulutlarda dolaştığını öne sürerek, “Çalıştığım Ticaret ve Sanayi Odasında çok çalışkandım. 40 sayfalık Şanlıurfa Ekonomik Raporunu, önsözü de dâhil olmak üzere, ben tek başıma hazırladım. Görenler hayret etti. Herkesin tahmin ettiği gibi, saf bir Müslüman değilim. Aklım başımda. Uyanığım, ancak bana iki ay süreyle evliyalardan, Allah’tan, peygamberlerden söz eden bu Şıh, hayatımı zindan etti. Gerçeği sonradan öğrenip uyandım. Ancak, iş işten geçti” diyerek sözlerini bitirdi.
    Atatürk neler demişti: Sayın Prof. Dr. Neda Armaner’in, 10 Kasım 1971 tarihinde, İlahiyat Fakültesindeki konuşmasından okuyalım:
    “İrtica fikirleri güdenler, muayyen bir sınıfa dayanacaklarını sanıyorlar. Bu katiyyen bir vehimdir, zandır. Terakki yolumuzun üstünde dikilmek isteyenleri ezip, geçeceğiz. Yenilik vadisinde duracak değiliz. Dünya müthiş bir cereyanla ilerliyor. Biz bu ahengin dışında kalabilir miyiz?”
    “İtiraf etmek zorundayız ki, bütün İslam dünyasının bütün topluluklarında hep yanlış düşünüşler hüküm sürdüğü içindir ki, doğudan batıya İslam ülkeleri düşmanların ayakları altında çiğnenmiş ve düşmanların esirlik zincirine geçmiştir.”
    “Bugün ilmin, fennin bütün şümulü ile medeniyetin parlak ışıkları karşısında filan veya falan şahsın irşadı ile maddi huzur, saadet arayacak kadar iptidai insanların Türkiye medeni camiasında mevcudiyetini asla kabul etmiyorum.”
    “İnanıp bağlanmakla mutlu olduğumuz İslam dinini yüzyıllardan beri alışılageldiği gibi bir siyaset aracı haline düşmekten kurtarıp, yüceltmenin pek gerekli olduğu gerçeğini de görüyor ve biliyoruz. Kutsal ve Tanrısal olan inanışlarımızı, inanç ve vicdan işlerimizi karışık ve değişik olup, her türlü çıkarlarla hırsların belirdiği yer demek olan siyasetten, siyasetin bütün kıpırdanışlarından bir an önce ve kesinlikte kurtarmak ulusun bu dünyada olduğu gibi, öteki dünyadaki mutluluğunun da gerektirdiği gibi bir zorunluluktur. Ancak böylelikle İslam dininin yüceliği belirmiş olur.” ATATÜRK.
    İşin Kemalist perspektiften de görünüşü budur.
    Orman yangınını söndürmek için karşı yönden ormanı yakarlar; iki ateş ortada birleşince yangın söner. Gelgelelim orman da yanar.
    Manavgat İlçesi Sorkun Çamlığı, Romalılar tarafından, ilerleyen kumu durdurmak için, esirlere diktirilmiş. Bu çamlara bir tırtıl tebelleş oldu. Bir ormancı dostum, bu tırtıllara tebelleş olması için başka bir tırtılı ormana tebelleş etti. Her iki tırtıl da ormanı cascavlak etmişti.
    DP devrinde Norslu Sait Okur desteklenmişti. AP döneminde de desteklendi. Sonra Süleymancılar DP desteğini sağlamışlardı.
    Şimdi; Nakşibendî desteğiyle Nurculuk ve Süleymancılık önlenecek, ormanın öte ucundan ateş salındı.
    Yanan Laik Türkiye ve İslam dini. Bu gizli tarikat oyunları; Türk insanının tek umut kapısı olmak üzere. Bireysel şizofreni, ortaçağ Avrupa’sında olduğu gibi, toplumsal boyutlara ulaşmak gayretinde. Beyler, Paşalar ve Atatürkçü sağdıçlar benden söylemesi. (1986’da yazdım)
    Futbol mevsimi sonunda Sıhhiye’deki Orduevinin kapısında, bir grup genç subayı, Hitit Anıtı yönünden gelen, renkli, bağırtılı ve de çığırtılı bir kalabalığı izlerken gördüm. Ben de yanlarında durdum. Kılık, kıyafetleri çok kötü; kirli ve paslı, yüzlerce buluğ çağındaki erkek çocuğu, başlarına bağladıkları bir İstanbul futbol takımının adını bağırarak hızla geçiyorlardı. Sonra; taksi ve pikaplara dolmuş aynı biçimdeki çocuklar ortalığı inleterek, geldikleri gibi geçip gittiler. Genç bir asteğmene; bu kuru kalabalığı göstererek: “Bunların durumlarını bana açıklayabilir misin?” dedim.
    “-Falan takım şampiyon olmuş;” dedi.
    “-Geçen sefer de; aynı çocuklar, filan takım şampiyon olduğunda aynı taşkın gösteride bulunmuşlardı. Ellerinde sopa olmasına karşın; Fransa’da, İtalya’da olduğu gibi, hiç bir araca tecavüzde bulunmadılar.” dedim.
    Genç subay merakla; “Siz açıklar mısınız, efendim” dedi.
    “-Kendilerini göstermelerine hiç bir alanda olanak vermediğimiz ve tanımadığımız bu çocuklar, falan ve filan takımın şampiyonluğuyla bütünleşerek kendilerini gösteriyorlar. Spor yolu bunlara kapalı, okul yolu da. Bunlar, bizlere ilerideki bir toplumsal olgunun alarmını veriyorlar. Bizler de öylece bakıyoruz. Bu gösteri, onları doyurmazsa; bize de, şu araçlara da Bir şeyler yapacaklardır. Bunlar; şizofrenik ellere düşerlerse neler yapmazlar. Adnan Menderes geldiğinde; şu ATATÜRK heykelini de bir baba oğul kırmıştı. İspanya, 1936 - Barselona. Gibi şeyler söyledim. Genç subay “Vay anasını. Efendim siz necisiniz”? Dedi.
    “-Bir vatandaş; sadece ve sadece bir vatandaş;” dedim.
    Ustalıkla, bireysel ve toplumsal ruh sağlıkları bozulacak olan bu çocukların kimlerin hazır kuvveti olabileceğini düşünmeliyiz. Hezeyanlar ne boyutlara gelebilir. Bunları Kemalist bir mantıkla irdelemeliyiz. Heykel dikmek; tarikatlar dünyasında, atış hedefi dikmekten farklı değildir.
    Ben kendimi bildim bileli ATATÜRKÇÜYÜM. Babamdan, okuma-yazma bilmeyen anamdan, ATATÜRK ve İNÖNÜ sevgisini aldım. Sonra; vatan ile ulus sevgisini buldum. Her şeyin amaç ve ekseninin insan olduğunu kavradım. Hiçbir düşünce ve ideal, insanın öldürülmesine ve aşağılanmasına dayanak yapılamaz.
    Bizim oylarımızla seçilen, Özal’dan farklı olmadığı sonradan anlaşılan, Sayın Tansu Hanım için bir yağcı neler demiş!
    Köyünden başka köyden mal, mülk edinmek, eski köyünde güvencede olmadığının işaretidir. Gerektiğinde tüymeye yönelecektir. Bezmen, boşuna mı Newyork’ta 90 milyara daire aldı. “Klor yolsuzluğu” vın! 2 Ağustos 1994 tarihli Hürriyet’te bir haber “Çiller DYP’ye Allah’ın Lütfü” Eh! Bizim oyların hükmü ne oldu! Utanma olmalı insanda.
    Demokrasilerde; liderlik, halkın lütfüyle olur. Diktatörlüklerde ve azgelişmişlik de Tanrısal lütuf vardır. Saddam nasıl Irak’ın başına lütuf olarak gelmişse, İdi Âmin, Mussolini, Hitler ve de Stalin uluslarının başına lütuf olarak gelmişlerdir. Kan, felaket ve gözyaşı seliyle gitmişlerdir. Haberi okuyalım. Neden tarihleri 994 diye yazdığımızı anlayalım.

    Çiller, DYP’ye Allah’ın lütfu
   İSTANBUL- DYP İstanbul İl Başkanı Maral Öztekin, Başbakan Tansu Çiller’in Cumhurbaşkanı Demirel’in Türk siyasetine değerli bir armağanı olduğunu belirterek, “Sayın Çiller’in Genel Başkanlığı, Doğru Yol Partisi’ne Allah’ın bir lütfudur” dedi. Öztekin, merkez sağın birleşme adresinin de “ana baba ocağı “DYP olduğunu belirterek herkesi Çiller’e destek vermeye çağırdı. Öztekin, yazılı açıklamasında “Sayın Çiller, DYP’de değişimin öncüsü ve simgesi olmuştur. Yarınlarda pişman olmamak için, merkez sağ ve merkez solun kendi aralarında tek ve güçlü kuruluşlar halinde bütünleşmesi gerekir” dedi.
    Denizli’de bir deli, önüne gelenin başına çivi çakarak ölümlerine neden oldu. Bir haftadır gazete başlıklarından inmeyen bu adam, özel televizyonlarımızın da konuğu oldu. “Yukarıdan, Tanrı’dan emir aldığı” için bu çivileme işine soyunduğunu söyleyen delinin haklı tarafı da yok değil. Hıristiyan inancına göre, Tanrı’nın oğlu olan HZ.İSA’YI insanlar çivileyerek öldürmediler mi? Ellerinden ve ayaklarından bir haç’a çivilenen zavallı İSA: “Helois, Helois, Lama Sabaktani” “Allah’ım, Allah’ım, beni niye terk ettin” diye, bağıra, bağıra, kendisinden geçmedi mi? Bir Romalı asker sirkeye batırılmış sünger koklatırken, bir Romalı asker de, sol böğrüne mızrak batırmadı mı?
Şimdi, bu işlere sinirlenen Tanrı, bu deliyi çivileme işiyle görevlendirmiş olmasın! .
    Bu adama deli deyip geçeriz. Çünkü topluma esir düşmüştür. Toplumu esir almışlar da bundan farksız mı sanki? Leyla Sayar, “yukarıdan emir aldım” der sesimiz çıkmaz. Toplumu danslarıyla, güzelliğiyle esir almıştır. İskender Evranosoğlu” ayda namaz kıldım”, “2 Ocak 1986’dan beri yukarıdan emir alıyorum” der sesimiz çıkmaz. Çünkü DPT’de milyarlar dağıtmış, sesleri çıkması gerekenleri esir almıştır. Öyle ya; yukarıdakinin sesi soluğu çıkmadığına göre, ne yaparsan at üstüne. 1953 yılında; komşusunun oğlundan gebe kalan bir Mısırlı kızcağız “Cebrail’den gebe kaldım” dememiş miydi? Hemcinsi derse o niye diyemez? 03.08.1994 tarihli Hürriyet’ini haberini okuyalım:

    Caniler Koğuşu
·      Denizli’nin çivili canisi Süleyman Aktaş, gözlem altında tutulacağı Manisa Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi’nde, 2 çocuğu katleden İzmirli sapık katil Ayhan Kartal’la hücre arkadaşı oldu. Adalet Bakanlığı’na dilekçe yağdırıp çıkmak istediğini söyleyen Kartal’la çivili cani kaynaşamadı.
·      Roma imparatorluğu döneminde yaşadığını, Sezar’a hayran olduğunu söyleyen Aktaş, “Cinayetleri yukarının isteği doğrultusunda işlediğini, emir gelirse yine yapacağını” belirtti. Hastanede çok kalmayacağını öne süren Aktaş, “Bakırköy’de de yattım çıktım. Yakında köyde, evimde olacağım;” dedi.

    Caniler aynı koğuşta
    BOZKURT’UN Çambaşı Köyü’nde 5 kişiyi çivileyerek öldüren Cani Süleyman Aktaş, Manisa Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi’nde, iki çocuğun katili İzmirli sapık Ayhan Kartal’a oda arkadaşı oldu.  Taburcu olmak için Adalet Bakanlığı’na başvuran Kartal gibi, bir an önce hastaneden çıkmak isteyen Aktaş da iyi olduğunu savundu.
    6 kişinin katili 44 yaşındaki Süleyman Aktaş, biri 9, diğeri 13 yaşındaki iki çocuğa tecavüz edip boğarak öldüren Ayhan Kartal’ın A–2 koğuşunda demir parmaklıklı özel hücresine yerleştirildi. Her ikisi de şizofren ve kader birliği yapan İzmir ve Bozkurt canavarlarının iyi anlaşamadıkları görüldü. Üç gündür birlikte olmalarına rağmen iki katilin birbirleri hakkında bilgi sahibi olmadıkları, hiç konuşmadıkları öğrenildi. Dengesiz hareketler sergileyen ve hastalığının ileri boyutta olduğu belirtilen Aktaş ile son cinayetinin üzerinden beş yıl geçen ve iyileştiğini ima edercesine daha ağırbaşlı olmaya özen gösterdiği gözlenen Ayhan Kartal birlikte fotoğraflarının çekilmesini istemedi. Özellikle, koğuş ağası gibi davranan Kartal sert tepki gösterdi “bu adamla poz vermem” dedi.
    Aktaş, Denizli Endüstri Meslek Lisesi Elektrik Bölümü mezunu olduğunu, Sezar’a hayranlık duyduğunu ve “Roma’nın onur savaşını verdiğini” söyledi. Oğulları Oktay’a “Oktavyus”, Onur’a “Antonyus” dediğini belirten çivili cani, “Sezar gibi büyük işler yapmak istiyorum. Eşim Emir Ayşe ve çocuklarım ilham kaynağım. Biz zalim değiliz, kendi halimizdeyiz. Antalya’da komiser Nuri Keskin’i bizim örgütün işine karıştığı için dilme ismini verdiğim sopayla öldürdüm. Roma devrine karşı çıkan diğerlerini de yukardan gelen emirle temizliyorum. Nuh’un gemisini Ağrı Dağı’nda boşuna arıyorlar. Nuh’un gemisini ben yapıyorum. Çivileyerek” dedi. Aktaş yakalandıktan sonra örgütle ilişkisini kestiğini söyleyerek “Son işimdi. Ama belli olmaz. Yakamı bırakmazlar ve emir verirlerse yine uygularım” dedi. Aktaş kendisini iyi hissettiğini yakında hastaneden çıkacağını belirterek “Bakırköy’de de yatmıştım. Çıktım. Yakında Çambaşı’nda olacağım;” dedi.

    Yetkililer Tedirgin
    Tuvalet ihtiyaçları olduğunda hastabakıcıları çağırıp servis tuvaletini kullanan Aktaş ve Kartal’ın birkaç dakikalık serbestliği bile tedirginlik yaratırken, endişeli oldukları gözlenen hastane yetkilileri ise “Bunlar suçlu hastalar. Mutlaka cezaevine gönderilip özel hücreye alınmalılar. Gerektiğinde hastaneye gelirler, ya da doktorlarımız gider. Hastane cezaevi kadar güvenli değil” dedi. Başhekim Semih Özalp cinayetleri emirler doğrultusunda işlediklerini söyleyen Aktaş ve Kartal’ın ilk bakışta benzer özellikler gösterdiğini söyledi.
    Kutluların 17 yaşındaki kızı eroinden öldü. Çok acıdık. Ölüm çok büyük bir acı. Sayın Kutlular; nurcuları şok eden bir büyük acıya düştü. Sabır dileriz. Ölüm en büyük gerçek; hiç kabul görmese de hükmü egemen.
    Sayın Mehmet Kutlular; kızının ölümünden MİT’i sorumlu tuttu. Mit’in haber almadaki kısırlığı nedeniyle doğuda şehit olan her askerin aileleri MİT’i sorumlu tutabilir. MİT haber alsaydı; ne pusu olurdu, ne köy baskını; ne de otuz üç erimiz öldürülürdü.
    Sayın Mehmet Kutluların sıkıntısını anlıyorum. ATATÜRK’Ü içkici, tek gözlü, gök gözlü, Deccal diye tanıtanlar, O’na Deccal diyenler, İstanbul’da, Çemberlitaş’ta,
 elinde rakısıyla, tek gözlü birisinin Deccallığını ilan edeceğini söyleyenlere selamım var. Kızın ölümü de, suda eritilen beyaz zehirden ve İstanbul’da olmuştur.
    Bu ölüm, Mehmet Kutluların ve avenesinin Tanrı adına, Kürt Said ağzıyla, insanlığın en büyüğüne iftira etmesinin bedeli diyenlere ne diyeceklerdir? MİT’e de iftira edecekler; sömürüyü ve yağmayı sürdüreceklerdir.
    Hürriyet’in haberi de ilginç. İran’da; iki kafalı, üç elli bir çocuk dünyaya gelmiş. Dini bütün Tanrı’nın mucizesi adamlarla, İslami kurallara göre yönetilen; kadınlarını, kızlarını çarşafa sokan bir ülkede, bu olay, neyin işaretidir.
    22 Eylül 1995 tarihli Cumhuriyet gazetesinde iki ilginç haber var. Aynı tarihli Hürriyet gazetesinde de ilginç bir haber var.
    Tarihten üç ay önce; Senirkent İlçemizde, şiddetli yağışlar sonucu, büyük bir felaket yaşandı. Dini bütün, pırıl, pırıl 74 fakir insanımız öldü. Sellerin sürüklediği kaya, moloz ve çamurun altında kalıp öldüler. Genç bir jandarma subayıyken oralarda görev yaptım. O dağları, kesilen ormanları, içim yanarak gördüm. Senirkent faciası denilen; bir şişe şarapla tezgâhlanan oyunun iç yüzünü de öğrendim. Bu yüzden cezalandırılıp, meslekten atılan, Eskişehir’de kömür satan jandarma astsubayına ve yedi masum jandarma erine çok yandım. Ne ise.
    R.P. Yerel bir gazetede, bu facianın sebebini kamuya duyurmuş. 2000’e 5 kale. Senirkent’te içki ve fuhuş varmış. O yüzden bu felaket olmuş! Felakete uğrayanların içki ve fuhuşla ne ilgisi var. Tanrı yapanları bırakacak, masumları öldürecek. Hadi canım sende. Bosna paralarını iç edenler, paralarını marka ve dolara yatıranlar, her türlü sosyal pisliğin nedeni ve anası değiller mi? Askerine her gün 750 gr. şarap veren Fransa’da; içkiyi su diye içen; karılarını ve kızlarını bir çift naylon çoraba devreden ülkelerde bu felaket niye olmaz! İlle de; Bangladeş, Hindistan, Çin ve fakir ülkelerde olur?
    Yeni Asya gazetesinin sahibi Mehmet Kutlular ne yaptı da bu felakete uğradı. ATATÜRK’E saldırdı da ondan mı?
    İran’da ki olaya gelince:
    Çocuğun anası ve babası; geceleyin küllüğe işemiş olmasınlar! Cünüp olarak gezmiş olmasınlar!
    Yehova şahitleri de; Müslüman mahallesinde, salyangoz satıyorlar. Fuhuş ve içki yüzünden bu felaketler oluyormuş!
    Şimdi; çağın dışındaki bu yaratıklara soruyorum.
    1994 yılı yazında; çok önemli bir gök olayı oldu. Amerikalı karı-koca bilginler, bu olayın gününü, saatini ve dakikasını, aylar önce bildirdiler.
    Jüpiter gezegenine, peşi peşine belirli aralıklarla, yedi yıldızın çarpacağını duyurdular insanlara. Çarpma, Tanrı’nın bir cezalandırma olayıysa, insanlar bunu nasıl bilebilirler. Bilince de; uçağa, füzeye atlayıp tüymezler mi?
    Tanrı’nın Nuh Tufan’ı gibi; bir cezalandırma olayı olduğunu var sayalım.
    Jüpiter’de hayat ta yok insan da yok. Yani; içki ve fuhuş yok. Sahi bu yedi yıldız, Jüpiter’e niçin çarptı dersiniz?
    Doğal olaylar, kendi yasalarına göre işler. 65 milyon yıl önce, Dinozorların ortadan kalkışı, Mamutların soyunun tükenmesi fuhuş ve içkiye mi bağlı? O zaman insanlar yoktu; içki ve fuhuş ta yoktu. Şimdi; Dünya’nın başına bela ve Dünya’ya fazlalık olan insanı Dünya’dan silsek doğal felaketler şıp diye kesilecek mi?
   
Hz. Davut; uzaktan gördüğü çıplak kadının kendi ordusunda General olan kocasını öldürtür. Hz. Musa; bir oğlakla gelinini kandırır hiçbir şey olmaz.
    Doğal felaketler insanların günahı nedeniyle olsaydı; insanları kandırıp sömüren; cennet vaat ederek gerçek cennette yaşayanların başında patlardı tüm doğal yıkımlar!
    Bir toplumun ilkelliği ve uygar oluşu doğal afet yorumunda gizlidir.

    22 Eylül 1995 Cuma ve 2 Ekim 1995 Pazartesi tarihli Hürriyet gazetesinde yayınlanan iki haberi okuyalım.
   Facianın nedeni fuhuş ve içki
   Isparta’nın Senirkent İlçesi’nde 3 ay önce 74 kişinin ölümüne, çok sayıda evin yıkılmasına neden olan çamur faciasının, Volkanik Kapıdağ’ın yeniden harekete geçmesinin neden olduğu ileri sürüldü. RP ise bir gazeteye verdiği ilanda facianın nedenini içki ve fuhuşa bağladı.
    “Pompei şehrindeki yaşayanlar gibi toptan helak oluruz,” diye halkı uyardı.
  
   RP’NİN VERDİĞİ İLAN
   RP Senirkent ilçe başkanı M.Ulvi YEŞİLYURT, ilçede 15 günde bir yayınlanan Senirkent Gazetesi’ne verdiği ilanda, ayetlerden örnekler sıralayıp facianın Allah tarafından bir uyarı olduğu görüşünü savundu. RP’li Yeşilyurt imzalı ilanda şöyle denildi:
    “İçkinin fütursuzca kullanıldığı, hatta ilçemizde fabrikasının kurulacağının hükümet yetkililerince fakslandığı, ahlak dışı kadınların çoğaldığı ilçemizde herkesin iyi düşünüp bu uyarıdan, ikazdan ders almaları gerekmektedir. Aksi halde dağ ilçemiz üzerine yıkılır, toptan helak oluruz. Tarihte örnekleri vardır. Tıpkı Pompei şehri gibi. Nuh kavmi, Ad kavmi, Lut kavmi gibi”
    Aynı gazetede yer alan haberde ise, çamur altından çıkarılan cesetlerin bazılarında yanık ve kabarık olduğu ileri sürüldü. Facia günü tepesinde üç krater ağzı bulunan Kapıdağ’dan kente akan suyun sıcak olduğu da iddia edilen haberde şöyle denildi:
    “Olay sırasında dağın tepesindeki yaylada bulunan bir çobanımız, yarım saat kadar yağmur ve dolu yağdığını, buzul oluştuğunu, dağın üç defa sarsılıp şiddetli fırtınayla birlikte buzulun eriyip aşağıya aktığını söyledi. Sarsıntı sırasında yaylada bulunanlar düşmemek için bir yerlere tutunmuşlar. Sarsıntı Senirkent’te hissedilmediğine göre, deprem değil, volkanik harekettir. Bir başka vatandaşımız ise dağın tepesindeki derin çukurlardan su ve çamura benzer bir şeylerin fışkırdığını gördüğünü belirtmektedir. Suyun sıcak olduğu ise tartışma götürmez bir gerçektir. Cenazeleri yıkayanlardan ve bazı cenaze sahiplerinden öğrendiğimize göre, kimi cenazelerin derileri yanık ve kabarıktır.”

    13 Ekim 1995 tarihli Hürriyet’te bir haber
    Senirkent’in RP’li başkanı istifa etti.
    Isparta’nın Senirkent İlçesi’ndeki sel faciasının nedenini, fuhuş ve içki tüketimi olarak açıklayan RP İlçe başkanı M.Ulvi Yeşilyurt vatandaşların tepkilerine dayanamayıp istifa etti. Yeşilyurt istifasını önceki gün telgrafla parti genel merkezine gönderdi. Yeşilyurt, gazeteye ilan vererek “Yanlış anlaşılmamdan dolayı üzdüğüm bütün hemşerilerimden özür dilerim “ dedi.
    Adamı böyle tedavi eder halk.
    SENİRKENT’TE NELER OLDU?
    Senirkent’te Temmuz ayında meydana gelen ve 74 kişinin ölümüyle sonuçlanan felaketten sonra, RP ilçe başkanı M.Ulvi Yeşilyurt, bir yerel gazeteye verdiği ilanda “felaketin fuhuş ve içki nedeniyle meydana geldiğini ileri sürerek, Senirkentlilere faciadan ders almalarını” öneriyordu.
    Anlaşılan RP ilçe başkanı doğa olaylarına hala 1500 yıl öncesinin anlayışıyla yaklaşıyordu.
    Bu suçlamaya Senirkent’in DYP’li Belediye Başkanı karşı çıktı ve Yeşilyurt’un ortaya attığı iddianın asılsız olduğunu ileri sürdü. Ama bunu yaparken RP’lilerden aşağı kalmadı:
    “Soylu bir geçmişe sahip ilçemize bu gibi isnatlar reva değildir. Senirkent erenler ve evliyalar kentidir. Hiç bir ilçeye nasip olmayan 16 camimizle övünüyoruz. Bugünün değerleriyle 100 milyarlık yatırımı olan İmam-Hatip Lisesi ve pansiyon binasını devlet katkısı olmadan halkımız yaptırmıştır.”
    Suçlamaya ve savunmaya dikkat!
    Atatürk’ün bilim temelleri üzerine kurduğu Cumhuriyet’te vardığımız nokta ürkütücü...

    5 Ağustos 1995 tarihli Hürriyet gazetesinden bir haber:
    Zina yapan kadına idrarını içirdiler
   BANGLADEŞ’TE yasadışı bir halk mahkemesi tarafından zina suçuyla yargılanan 22 yaşındaki bir kadın, kendi idrarını içmeye mahkûm edildi. Bara Chaimati köyünde meydana gelen olayın kahramanı Rezia Hatun hakkındaki suçlamaları reddederek iftiraya uğradığını söyledi, ancak hükmü veren mahkeme kadının cezasını zorla infaz etti. Bangladeş’te daha önce de yerel halk mahkemelerinin aldığı kararlar sonucu zina yapan kadınlar intihara ya da evden kaçmaya sürüklenmişti.
   
    29 Kasım 1995 tarihli Hürriyet’te ilginç bir haber:
    Evlat katili de ünlüler koğuşuna yerleşti
    AYDIN’DA 2,5 yaşındaki oğlu Abdürrahman Sait’i “Şeytan” diye kesip kendisini “Mehdi” ilan eden Gökhan Raşit Sanok, Manisa Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi “Deliler Koğuşu”nun ünlüleri arasına katıldı. Denizli’de beş kişiyi kafalarından çivileyerek öldüren Süleyman Aktaş, İzmirli sapık Ayhan Kartal, üç kişinin katili Atilla Özdemir’e ısınamadığını ve koğuş arkadaşıyla konuşmadığını belirten Sarıok, “Kültürleri benimkine yakın değil. Hiçbiriyle muhatap olmam” dedi. Sanok, siyasi fikrini açıklarken, “Hiçbir partiyi tutmam. Sadece YDH iyi gidiyordu, gerçekçiydi;” dedi.

    26 Kasım 1995 tarihli Hürriyet’te, bir deli hakkında, çok ilginç bir haber:
    Annesini öldürüp TV’ye çıktı
    James Wylie Parker adlı 42 yaşındaki şizofren Amerikalı önceki sabah “şeytan” dediği 65 yaşındaki annesini bıçaklayarak öldürdü. Annesinin oturduğu evi de ateşe veren Parker daha sonra bir TV istasyonuna giderek öğlen haberlerinde ekrana çıktı ve suçunu itiraf etti.
    Dallas’ta yayın yapan KDFW adlı TV istasyonunda muhabir olarak çalışan Richard Ray’ın önceki günkü konuğu ilk bakışta diğer günlerde gelenlerden pek farklı değildi. Ancak tanışma faslından sonra konuğun çok farklı kişiliği ortaya çıktı. 42 yaşındaki James Wylie Parker, 65 yaşındaki annesi Ann Parker’i bıçaklayarak öldürdüğünü övünerek açıklıyor, “şeytan” diye nitelediği annesini öldürdükten sonra evini ateşe verdiğini anlatıyordu.
    James Parker, bununla da kalmadı öğlen haberlerinde ekrana çıkarak tüm yaptıklarını bir, bir anlattı, suçunu açıkça itiraf etti. Hemen harekete geçen Şerif Mia Sullivan, Parker’i TV binasında tutukladı. Savcı ilk aşamada James aleyhine cinayet davası açarken, kundaklama suçundan ayrı bir dosya hazırlayacağını bildirdi.
    TV ekranında son derece rahat bir şekilde, sanki iyi bir şey yapmış gibi işlediği cinayeti hikâye eden Parker, sabah uyandığında aklına annesini öldürme fikri geldiğini söyledi. Parker komşuları tarafından son derece zarif bir hanımefendi olarak tanımlanan annesini kendisinin de çok beğendiğini ancak yine de şeytan olduğuna inandığını sözlerine ekledi.
    Konuşması sırasında hiç açık vermeyen Parker, sadece bir kere saçmaladı ve kendisinin eski ABD başkanlarından John Kennedy’nin katil zanlısı Lee Harvey Oswald olduğunu iddia etti. Böylelikle yapılan araştırmada Parker’in ruh hastası olduğu ve Waco’daki bir hastanede manik depresyon ve şizofreni tanısıyla tedavi gördüğü ortaya çıktı.
   
    10.6.1996 tarihli Hürriyet gazetesinden, kızını öldürün anne ile ilgili bir haber;     
    Kızını, içindeki cin çıksın diye öldürdü!
·      Milas’ta Atatürk İlkokulu 4.sınıf öğrencisi 11 yaşındaki Sevgi Biçer, akıl almaz bir vahşete kurban gitti. Sevgi, akli dengesi bozuk annesi ve teyzesi tarafından bir vahşete kurban gitti. Sevgi, akli dengesi bozuk annesi ve teyzesi tarafından dövülerek öldürüldü. Anne Nezahet Biçer ve teyze Ayfer Ertunç’un, küçük kızın içindeki cin’i çıkarmak için başını duvarlara ve yerlere vurduğu belirtildi.
·      Olay, Jandarma Bölük Komutanlığı’nda görevli Uzman Çavuş Tamer Biçer’in dün 05.30’da Kışla Caddesi’ndeki evine gelmesiyle ortaya çıktı. Eşi ve baldızının kapıyı kilitlemesi yüzünden güçlükle eve girebilen Biçer, odada yavrusunun kanlar içindeki cesediyle karşılaştı. 28 yaşındaki Nezahet Biçer ve 18 yaşındaki Ayfer Ertunç gözaltına alındı.
·      Biçer ve Ertunç akli dengelerinin tespiti için Manisa Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi’ne, küçük Sevgi’nin cesedi de otopsi için EÜ Hastanesine gönderildi. İfade veremeyen kız kardeşlerin, Sevgi’yi daha önce hoca ve üfürükçülere götürdüğü, yakınlarına “içinde cin var” dediği öğrenildi.

    Hürriyet’in 29 Ocak 1983 tarihli sayısında ilginç bir haber;
    İnsanlara doğru yolu göstermek için gelmiş!
    Kimlik sorana “Ben peygamberim” dedi
    Kendisinin isimsiz peygamber olduğunu belirten 26 yaşındaki Mehmet Delibaş, insanlığa doğru yolu göstermekle görevlendirildiğini belirterek, resmini çekmek isteyen gazetecilere, “Siz günahkârsınız. Sizin yerinizi cehennemden ayırttım;” dedi.

Olaydan sonra gözaltına alınarak mahkemeye sevk edilen Malatyalı Mehmet Delibaş, serbest bırakıldı.
    DEMRE, (Antalya), (hha)- Jandarma eri kimlik sorduğu kişinin verdiği cevap karşısında neredeyse küçük dilini yutacaktı. Karşısında sakallı genç “Ben isimsiz peygamberim. İnsanlığa doğru yolu göstermek amacıyla geldim” diyordu.
    Çarşı içinde kimseyle konuşmadan dolaşan ve kasaba halkının da tanımadığı 26 yaşındaki Mehmet Delibaş, jandarmanın dikkatini çekmesi üzerine kimlik kontrolü için getirildiği karakolda, şunları söyledi:
    “Ben Hazret-i Muhammed’in habercisiyim. İnsanoğluna doğru yolu bulmaları için ne yapmaları gerektiğini bildirmekle görevlendirildim. İsimsiz peygambere kimlik sorulur mu? Amacım son yıllarda doğru yoldan sapıp, günahkârlığa her gün davetiye çıkaran insanoğlunu tekrar eski yoluna döndürmektir. İnsanlık iyiliği ve kötülüğü hiç tanımamışçasına unuttu. Eğer böyle devam ederse, insanlığın başına gelmedik felaket kalmayacak. Amacıma ulaşmamda yardımcı olmayanlar da cezalandırılacaklar,”
    Malatyalı olduğu belirlenen Mehmet Delibaş, Kaş Savcılığı’na sevk edildikten sonra görevli mahkemece serbest bırakılarak, ilçe dışına çıkarıldı.
   
    Cani baba şeytanın esiri!
    ABD’nin New Mexico Eyaleti’nin Estancia kentinde hafta sonunda balık avına çıktığı oğullarından birini herkesin gözleri önünde bıçaklayarak öldüren, kafasını kesip kamyonetinden fırlatan çılgın baba cinayeti, “Ruhlarına şeytan girmişti” sözleriyle savundu. Şerif Don Hyles, “Sarhoş Eric Star Smith’in, 14 yaşındaki oğlunun sırtında 29 bıçak darbesi var. Göğsündekileri sayamadım. Başı kesildiğinde umarım yaşamıyordu. İnanılmaz cinayete tanık olanlar var. Küçük oğlu Larry de hunharca cinayetin ilk anlarını görmüş ve talihsiz ağabeyinin uyarısı üzerine olay yerinden kaçmış. Smith, evlatlarına şeytanın sahip çıktığını söylüyormuş” dedi. Polisin uzun kovalamacası sonucu yakalanan 34 yaşındaki Smith cezaevine gönderilirken, 13 yaşındaki Larry’nin olayın şokunu yaşamakta olduğu belirtildi. “Babamı yakaladınız mı? Bana zarar veremez değil mi?” diye sürekli yetkililere soran küçük çocuğun, güvende olduğunun anlatılmasına karşın titrediği gözlendi. Anneanneleri ve dedeleriyle Arizona’nın Mesa kentinde yaşamakta olan iki çocuk hafta sonunu babalarıyla geçirmek istemişlerdi.
    İnsanların ahlaksızlıkları üzerine, seller, tayfunlar, zelzeleler, tufanlar oluyor diyenlere bir çift sözüm var. 1994 yılında; hiçbir yaşam belirtisi olmayan, cansız Jüpiter’e peş peşine, önceden çarpma saati ve dakikaları hesap edilen, yedi yıldız niçin çarptı?
    Enflasyon şiştikçe; vurgunlar, talanlar, soygunlar ve çeteler hayvan leşleri gibi hayat ırmağının yüzüne vurdukça, sakal eğemezliği arttıkça, parapsikoloji hükmünü işletmektedir. Cuma, 10 Ocak 1997, Hürriyet. Genelkurmay Başkanının aracına saldırı:
   
    Paşa’ya Meczup saldırı
    Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı dün sabah Genelkurmay Başkanlığı’na giderken, 55 yaşındaki akıl hastası Hüseyin Berk Dizdar’ın saldırı girişimine hedef oldu. Genelkurmay Genel Sekreterliği’nden yapılan açıklamada ise olayın saldırı niteliği taşımadığı vurgulandı.
    Dün sabah 09.15 sularında Karadayı, Genelkurmay Başkanlığı’nın Aslanlı Kapı tarafında, makam otomobili ve koruma eskortlarıyla Jandarma Genel Komutanlığı önünden geçerken, elinde bir poşet bulunan Dizdar, peşinden koşarak “Ben Mehdiyim. Genelkurmay

Başkanlığı yapmak üzere gönderildim” diye bağırmaya başladı. Karadayı’nın otomobili hiç durmadan Genelkurmay’ın iç bahçesine girerken, Dizdar da elindeki poşeti fırlattı. Ancak, Karadayı’nın yakın korumaları Dizdar’ı yakalayarak etkisiz hale getirdi. Teslim edildiği Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde de “Ben Mehdiyim. Genelkurmay Başkanı o makamdan kalksın ben oturacağım”, diye bağıran Dizdar, akli dengesinin yerinde olup olmadığının belirlenmesi için Numune Hastanesi’ne gönderildi ve kronik şizofreni teşhisi kondu.
   
Ankara Valiliği’nin yazılı açıklamasında, Dizdar’ın 3 Ocak 1997 günü Ankara’ya geldiği belirtildi. Yapılan sorgulamada Dizdar, Genelkurmay Başkanı’nın dikkatini çekerek kendisi ile görüştükten sonra Milli Güvenlik Konseyi’ni toplayarak bilgilendirmek istediğini söyledi. Dizdar’ın üst aramasında, kendisinin “Mehdi, Padişah, Şeyhülislam, MİT Başkanı, Hz. İsa’nın ve Cengiz Han’ın torunu’ olduğuna ilişkin, Kuran’dan alıntılar yaparak kendi el yazısıyla yazdığı içerikleri anlaşılamayan notlar bulundu.
   
Dizdar, ‘deli saçmalarını’ dün basın mensupları önünde de sürdürdü. Dizdar Genelkurmay Başkanlığı görevini devralmak istediğini ve Askeri Şura’yı toplamayı amaçladığını kaydetti. Gazetecilerin sorularından bunalan Dizdar, “Yeter. Geniş açıklamayı MİT Müsteşarı Sönmez Köksal yapacak” dedi.
   
Vukuatı çok. Verilen bilgiye göre, Ulus’taki Bolu Emniyet Oteli’nin 23 numaralı odasında kaldığı anlaşılan Dizdar, ilk kez 1983’te Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne getirildi ve paranoya teşhisi konuldu. İkinci tedavisi ise 12 Aralık 1986’da “Devlet Büyüklerine Hakaret” suçundan yargılandığı Adalar Sulh Ceza Mahkemesi’nin sevkiyle gerçekleşti. Heybeliada Deniz Lisesi kapısında kendisine MİT mensubu süsü vermekten yakalanan Dizdar’ın üstünden devlet büyüklerine hakaret içerikli mektuplar çıktı. Dizdar, savcılıkça Bakırköy’e sevk edildi ve bu kez şizofreni teşhisi konuldu. Sağlık Kurulu’nun tehlikelilik potansiyelinin ortadan kalktığı yönündeki görüşü üzerine, mahkeme kararıyla 28 Ağustos 1987’de hastaneden taburcu edildi. Dizdar, 1988 yılında da Genelkurmay Kuzey Nizamiyesi’ne gelerek mehdilik iddiasını içeren bir mektubu nöbetçiye verdiği için DGM Cumhuriyet Başsavcılığı’na sevk edildi ve ilk sorgusundan sonra serbest bırakıldı. Dizdar’ın Devlet büyüklerine hakaretten 3 ay hapis yattığı ve mehdilik iddiasını içeren mektupları eski Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş ve diğer kuvvet komutanlıklarına da birçok kez gönderdiği anlaşıldı.
    Delisi; velisi! Ve de akıllısı elele.
   
    28 Nisan 1997 tarihli Hürriyet’te, tam sayfa bir haber ve yorum:
    “Türban cinayeti olayının arkasında şizofrenik bir öykü var.”
    “Öldürdüğü annesini telefonla aradı”
    Avukat Tural ERDEN
    Dinsel inançların baskısı
   Ayşegül’ün ifade metninin son bölümünde, avukat Tural Erden’in, genç kadının hastaneye sevk edilmesi istemi yer alıyor. Avukatın gerekçesi de “Ayşegül’ün ruhsal dengesinin bozuk” olması: Sanık ele geçirilip ifadesi alındığı süre içerisinde sürekli değişken ve dinsel inançların ağır baskısı altında normal insanın dışında belirtiler gösterdi. “Avukat Erden’i bulup bu sözlerini soruyoruz. “Dinsel faaliyetlere başlayınca var olan bozukluk artıyor; dengesi tamamen bozuluyor” diyor. Ancak cinayetin dinsel nedenden kaynaklanmadığı kanısında. “Meryem Hanım, gerektiği zaman başını örten bir kadındı” diye de ekliyor. Çünkü Meryem Özgüven’i yakından tanıyor. “Bilinç düzeyi sıfırdı” diyor. Ayşegül’ün dayısının da Karabük savcısı iken intihar ettiğini hatırlatıp Özgüven ailesinde
Genetik bir problem olduğunu savunuyor; “Son zamanlarda rahatsızlığı artan kızını hiç yalnız bırakmayan annenin ruhsal dengesinde de hafif bozukluk başlamış. Cinayetin nedeni de bu.”

    Asıl neden tarikatlar mı?
    Özgüven ailesinin bir akrabası ile konuşuyoruz. Adının yazılmasını istemiyor. Ona göre, asıl neden Ereğli’de son yıllarda artan tarikatlar: “Sosyal demokrat, Atatürk ilkelerine bağlı bir aileyiz. Ayşegül şizofrendi. Ama tarikatlarla ilişkiye geçince böyle oldu. Annesiyle “Niye namaz kılmıyorsun” diye tartışıyordu. Maaşını götürüp tarikata veriyordu. Ulu Cami’nin imamı Hasan Hoca, tarikatın başı. Çarşaflı kızları, minibüsüne doldurup Kuran Kursuna getirip götürüyor. O da Kalkancı Hoca gibi. “Hasan Hoca’yı, Ulu Cami’de buluyoruz. Hasan Çınar, bizi bekliyormuş gibi, çok sakin. “Ereğli küçük yer. Söylentileri ben de duyuyorum” diyor. “Ayşegül Özgüven müridiniz miydi?” diye soruyoruz. “Benim müridim yok” diyor: “Benim tarikatım yok, bütün tarikatlara eşit davranır, birlik beraberliği temin etmeye çalışırım. Ayşegül Hanımla bir kez tanıştık. Geldi, kuran kursuna kurban bağışladı. O kadar, yakından tanıdığım bir insan değil.”

    Hukuk Fakültesi’ni bıraktı.
    Ayşegül’ün, psikolojik sorunları, 10 yıl kadar önce başlamış. 1984’te, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazanmış. İkinci sınıftayken, yurtta parası çalınmış; o da arkadaşlarını suçlamış. Kız arkadaşları da onu dışlamışlar. Ayşegül de depresyona girmiş. Hukuk Fakültesi’ni terk edip Ereğli’ye dönmüş. Annesi, babası, İzmir’de, Ankara’da doktorlara götürmüşler. Yatıştırıcı ilaçlar kullanmış. Ama son günlerde rahatsızlığı artmış; bazen kaçıp gidiyormuş. Cinayetten bir hafta önce de yine evden kaçmış. Evden 50 km. kadar uzakta dolaşırken bulunmuş. Cinayeti, türban tartışmasına bağlamak mümkün değil. Öykünün gerçek başlığı, şizofren bir kadının annesiyle çatışması. Ancak tarikatlarla ilişkileri, genç kadının psikolojik problemlerinin artmasında önemli bir rol oynamış. Tarikatlar, tıp dilindeki adıyla “tetikleyici” faktör olmuş.
    Sayın Yalçın Bayer köşesinde günün incisini yayınladı: “Paramızın değeri her gün düşüyor. İşte bütün bu olumsuzluklara sebep, cenabet gezen taharetsizlerdir”.
                                                            (Milli Gazete, Mevlüt Özcan)
    25 Mayıs 1998 tarihli Hürriyet’ te dini bir yorum!
    “F.P = R.P; sel, Kuran kursları kapatıldığı için geldi “. Fazilet Partisi Bolu Milletvekili Mustafa Yönlüoğlu : “Meclis’te kuran kurslarının ve camilerin kapatılmasına yönelik çalışmalar yapıldığı için Allah, bu sel felaketini vermiştir. Dedi. Göynük ilçesinde 11. Akşemseddin Hazretleri ‘ni Anma Törenine katılan D.T.P. Genel Başkanı Hüsamettin CİNDORUK : “Allah gaddar mı? Ankara’da bir hata yapılmış ise Allah Bartın’daki insana ceza verir mi? dedi”
    1 Haziran 1998 tarihli Hürriyet: “İMAMDAN ÇİFTE TECAVÜZ”
    Samsun’un Asarak İlçesi Esentepe Köy’ünde imam olarak görev yapan iki çocuk babası 30 yaşındaki Aslan KAYA, Kuran kursu öğrencisi 15 yaşındaki Ö.A’NIN tecavüze uğradığını belirtmesi üzerine tutuklanarak cezaevine konuldu. 15 gün sonra, bu kez 17 yaşındaki S.K de imamın kendisine tecavüz ettiği iddiasıyla savcılığa başvurdu. Yapılan muayenede genç kızın bakire olmadığı ortaya çıktı. 2.Kez ifadesi alındıktan sonra tekrar cezaevine konan imam suçlamaları kabul etmedi. “
    Şimdi anladınız mı Kuran Kursu öğrencilerinin niçin daha küçük yaşta kursa başlamalarını istemenin nedenini! Kandırmaları ve korkutulmaları daha kolay olduğu için. Hem de; şapıldıktan sonra analarına söylemez de küçükler.
    Felaketler, Kuran Kursu öğrencilerinin şapıldıkları için mi başımıza geliyor! Yoksa onları şapanlan Cünüp gezdikleri için mi? Bizden önce yok olan Mamutlar ve Dinozorlar yıkanmadıkları için mi bu felaketlere uğradılar! Ne Dersiniz!                                                      65.000.000.000yıl önce de; insanoğlu yok iken de bu doğal afetler olmaktaymış! Bu durumu Sayın Altaylı, bir canlı yayında, Sakallı Ulemamıza bir sorsa da bizlerde cahillikten kurtulsak!

Hiç yorum yok:

İzleyiciler

Blog Arşivi