5 Eylül 2010 Pazar

185- HALK, DELİLERDEN DAHİLER YARATIR!


 
        OSMAN TÜRKOĞUZ
        Çeşmealtı; 06 Eylül 2010


                        HALK, DELİLERDEN NE DAHİLER YARATIR!

Toplumun esir ettiği Mücrim delidir! Toplumu esir alan Mücrimse dâhidir! Cürüm ve Deha.
“Cürüm ve Deha, bir yaprağın iki yüzü gibidir.” Cürüm ve Deha.
Bir yerde dinden söz edildi mi, sıkı durunuz:  ya canınızı ya da malınızı alacaklardır!”Konfiçyus.
“Tanrı iradesini hâkim kılmak için, yeryüzündeki iyi insanları kullanır. Kötü insanlarsa, kendi iradelerini hâkim kılmak için Tanrı’yı kullanırlar!”Giardano Bruno.16 Şubat 1600 tarihinde; Engizisyonca Roma’da yakılan Gök Bilgini Büyük Papaz.
“Muhterem Milletime şunu tavsiye ederim ki; sinesinde yetiştirerek başının üstüne çıkaracağı ADAMLARIN KANINDAKİ, VİCDANINDAKİ ASLİ CEVHERİ, çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasınlar!” Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK.

“NE BÜYÜKSÜN Kİ, KANIN KURTARIYOR TEVHİDİ!”Mehmet Akif Ersoy, Çanakkale şehitlerine.
POLİTİKA, YALAN TARİHİDİR!” Adolf Hitler.
“Sayın Ekselansları; bendeniz de soyca GÜRCÜ ASILLIYIMDIR!”Türkiye Cumhuriyeti Başvekili Sayın RTE’NİN, Gürcistan Cumhurbaşkanı Ekselans Mihail Saakişvili’ye, Tiflis’te itirafları.”Basından.

        Emekli J.Kd. Alb. Sayın Ahmet Avcı ile tanışıklığımız 29 Temmuz 1977 tarihine dayanır. Manisa İl Jandarma Alay Komutanlığı’nda tanışmıştık. İrtibatımızı da hiç yitirmeden bugünlere gelmiş bulunuyoruz.
Bu Aziz Meslektaşımdan bir ileti almıştım:
        “Sayın Komutanım; diktatörlerin ruhsal yapısı hakkında benden bir yazı istenmişti. Ben, ”bu işi Sayın Osman Bey yapabilir” diyerek topu size attığımı bilgilerinize sunarım!”
        Sayın Avcı’yı kırmanın yanında, utandırmak ve güvenini sarsmak ta vardı. Oturdum ilk yazımın altı sahifesini yazdım.
Meraklı birisi benim bir dosyamı okuduktan sonra, ol mübarek dosyayı silme çubuğunun üzerine koymuş. Açık duran yazıların tümü de silinmiş. Üzüntüden, ”hayır” sonucu çıkan devlet büyüğümüze dönmüş, mosmor kesilmiştim.
Eşim Sayın Hamret Hanım bir akıl verdiler:
        “Sizi, iflah ve ıslah kabul etmez bir Atatürkçü olarak bu Ramazan’ı Şerifte, her akşam Nutku okuyor!” Diyerek, Silivri’nin Müddei Hususisi Zekeriya Öz’e ihbar edeyim. Polis gelir ve silinmiş yazınızı, Mustafa Balbay’ın silinmişini okudukları gibi, okurlar. Üzülmenize de gerek kalmaz!” Dediler. Çok akıllıca ve güncel ve Yeni RTE’NİN Hukukuna da uygun bir çözüm olmasına karşın; bendeniz, yeniden yazmaya karar vererek bu satırlara kadar geldim.
        Bu konuyu, derinlemesine de incelemiştim. Bu tip yaratıkların hepsi de, tarihten günümüze, bir hastalığın, yetişme tarzlarından kaynaklanmış olan bir hastalığın pençesinde sosyal tradejilik bir facia yaşamaktaydılar.
        Sümer devletini yıkan Birinci Sargon, ”suyla gelen” olarak vasıflandırılan Elamlı bir piç idi!
Sümer Kıralının sarayında, altı adamıyla birlikte, Sümer Kıralının içkisini dağıtmakla görevliydi. Ne çilelerle, ne aşağılanıp, hor görülmelerle oraya kadar geldiğini tahmin edebiliriz.
Kıralların görevlerinin, içkilerini bile başkalarına dağıttırarak lüks içinde yaşamak olduğunu görerek Sümer devletini yıkarak, bu en kültürlü ve uygar ulusun başına zalim bir diktatör olarak oturmuştur.
        Panama Diktatörü Albay Antonio Manuel Noriega, Panama Genelevlerinin birisinde dünyaya gözlerini açmış bir piçten başka bir şey değildi.
Amerika’da görmüş olduğu ”Psikolojik Savaş” eğitimiyle başarıya ulaşmıştı. Önce;1970 yılında, Panama gizli servisi G2’nin başkanı olarak, Panama Diktatörü Omar Tarrejos’un kirli işlerini ayarladı. Omar Tarrejos’un 1981 senesinde, bir uçak kazasında ölmesi üzerine de panama ordusu içersindeki hasımlarını diskalifiye ederek, 1983 tarihinde, Panama Diktatör’ü oldu.
İktidara gelir, gelmez diktatörlüğünü ilan etmiş; uyuşturucu ticaretine de el atmıştı. 1990 senesinde; Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Baba George Bouch’un emri ile Panama işgal edilerek Manuel Noriega da yakalanıp, (17) senelik bir hapis cezasına çarptırılmıştı.
2007 senesinde hapisten çıkar, çıkmaz da Fransa’nın isteği üzerine Fransa’ya teslim edilmiş; uyuşturucu paralarını Fransız bankalarından aklama suçu ile de, (76) yaşına bakılmaksızın, 07 Temmuz 2010 tarihinde, (7) sene hapse mahkûm edilmişti.
Bu Zavallı Antonio Manuel Noriega da, NARSİST PSİKOPAT hastalığının pençesine düşmüş bir zavallıydı. İleride geniş açıklama yapacağım.

                İDİ ÂMİN DADA OUMEE (1925-16Ağustos 2003).
        Tarihin kaydettiği en gaddar ve yamyam diktatörlerden birisidir. Uganda’nın Koboka bölgesinde bulunan Kakwa Zenci kabilesindendir. 1943 senesinde; İngiliz Müstemleke Birliklerinde askerlik yaşamı başlamıştır. Kinci Dünya savaşında; Birmanya’da savaşmıştır.
Kenya’da İngilizlere karşı başkaldıran Mau Mau isyancılarına karşı,1952–1956 senelerinde bil fiil savaşmıştır. Önce Astsubay Başçavuş; sonra da subay yapılmıştır. Kendisinin hiç tahsili yoktur ve Boksördür. 1951–1960 yılları arası Uganda ağır sıklet boks şampiyonu olmuştur. 25 Ocak 1971 tarihinde; bir askeri darbe ile kendisine tüm makamları veren Başkan Milton Obete’yi devirmiş, Uganda Silahlı Kuvvetleri Başkomutanı ve Uganda Devlet Başkanı olmuştur.
Kendisine çeşitli sıfatlar vermiştir: ”Uganda Cezaevleri Genel Müdürü!” En sonunda da; kendisini “İskoçya kıralı” ilan etmiştir. 1975 senesinde kendisini Mareşal yapmış; İngiltere eskici pazarlarından toplatmış olduğu madalya ve nişanlarla göğsünü doldurmuştur. 1976 senesinde de, kendisini ömür boyu Uganda Devlet Başkanı olarak ilan etmiştir.
        Anası bir büyücüdür. Akodli ve Lango kabilelerinin yok edilmesini emretmiştir. İktidarı sırasında 40.000-100.000 kişinin işkenceden geçirilerek öldürüldüğü hesaplanmıştır. Yakaladığı esirleri canlı, canlı yediği söylenir. Sarayındaki derin dondurucuda, ileride yemesi için insan cesetleri olduğu iddia edilmiştir. Kızdığı devlet başkanlarını rinkte dövüşmeye davet etmiştir.
Tanzanya devletinin desteğindeki Ugandalı gerillalar ayaklanarak, Mareşal! İdi Âminin güçlerini yenmiştir.
Ugandalı gerillalar, Başşehir Kampala’ya gelmeden İdi Âmin Libya’ya, oradan ırak üzerinden Suudi Arabistan’a kaçmıştır. Dört eşinden ikisi, idi Âmin’in (22) çocuğu ile Suudi Arabistan’a, İdi Âmin’in yanına sığınmıştır.

                ÜNLÜ ENTEBBE BASKINI!
        3–4 Temmuz 1976 günleri Tel-Aviv-Paris seferini yapmakta olan, Fransız “Air France” Hava Yollarına ait, ”Air France Flight 139 sefer sayılı uçak”; Filistin Kurtuluş ordusu Militanlarınca kaçırılarak Uganda’nın Entebbe Hava Limanına indirilmişti. Uçağı, FKÖ. Adına, Alman Baader-Meinhof Terör örgütünden Wilfred Boose ve Bayan terörist Gabriela ve Beş Korsan kaçırmıştı. Oyunun Figüran oyuncularından birisi de Mareşal! İdi Âmin idi.
İsraillilerle mükemmel diyalogu olan bu dengesiz adam, İsraillilere oynamış olduğu bu kanlı oyunun da altında kalmıştı. Entebbe Hava meydanında rehine Yolculara koltuklar getirtmiş ve mükellef bir kahvaltı sofrası da sunmuştu. Rehineler arasında dolaşarak:
        “Yüce Tanrı tarafından sizleri kurtarmakla görevlendirildim!” Sözünü tekrarlamıştır.
        İsrail Başbakanı Benjamin Netahyanu’nun Ağabeysi Yarbay Yonatan Netahyanu emrindeki (200) İsrail Komandosu, (90) dakikalık bir operasyon sonucunda; (7) korsanı (48) dakika içersinde öldürmüştü. Ayrıca; 45) Uganda askeri ve (11) savaş uçağı da yok edilmişti. Bu operasyon sırasında; Operasyonu yöneten Yarbay Yonatan Netahyanu ölmüş (4) İsrail Komandosu da yaralanmıştır. (4) Rehine kurtarma operasyonu sırasında ölmüş; hastaneye kaldırılan Yaralı bir rehine de Ugandalı askerce öldürülmüştü. Vaktim olsa da bu operasyonun tamamını yazabilsem diyorum!
        Hiç tahsili olmadan, önce astsubay, sonra da Subay olan ve dokuz sene de Uganda ağır Sıklet Boks Şampiyonu olan İdi Âmin de, Şizofrenik bir ruh kabartısı içinde zırvalayan bir Narsist Psikopat idi.
        “Tanrı’nın vermiş olduğu yüzüm, dünyanın en güzel yüzüdür!” Diye de övünüyordu.

                ADOLF HİTLER!
        Doğum tarihi: 20Nisan 1889.
        Doğduğu yer: Braunau am inn, Yukarı Avusturya.
        Babasının adı: Alois Schicklgruber (1837–1903).    
        Anasının adı: Klana Pölzl (1860–1907).                   
        Ölüm tarihi: 30 Nisan 1945, Berlin, Başbakanlık sığınağı.
        Ölüm nedeni: Zehir ve tabancayla intihar.
        Hitlerin Büyük babası Johann George Hiedler, Aşağı Avusturya köylerinde gezginci bir değirmenciydi. 1824 senesinde; ilk evlenmesinden beş ay sonra doğan oğlu ve eşi öldüler. 18 sene sonra; Duerrenthal’in Strone köyünden, Maria Anna Schicklgruber adlı, (47) yaşında bir kadınla tekrar evlendi. 7 Haziran 1837 tarihinde; Maria’nın gayrimeşru bir oğlu oldu. Bu çocuk; Alois Schicklgruber olarak büyüdü. Maria Anna; 1847tarihinde öldü. Bu ölümden sonra, Johann George Hiedler ortalıktan yok oldu. 84 yaşında; Waldvierte’de, Weitra kasabasında yeniden ortaya çıktı. Bu sefer adını Hitler olarak yazıyordu. Üç tanıkla bir Notere giderek, kendisini ALOİS Schicklgruber’in babası olarak kaydettirdi! William L.Shirer, Nazi İmparatorluğu,1’inci C.S.24.
        39 yaşına kadar, Annesinin soyadını taşıyan Alois, doğum kayıtlarını tutan bir Papazdan, Üvey babasının Johann George Hiedler olduğunu öğrendi. Alois, özel izinle, ikinci dereceden yeğeni Klara Pölzl ile evlendi.
        Adolf Hitler bu ailenin üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Güstav İda bebek iken öldü. Dördüncü çocuk Edmund da (6) yaşında öldü. 21 Ocak 1896’da Kız kardeşi Paula Hitler doğdu. Hiedler, Huetler, Hueffler, ”Hiedler” soyadını kullandılar. Sonunda; bu soyadı “Hitler’e” dönüştü. Adolf Hitler, 1920’den sonra WOLF takma adını kullanmıştı. WOLF, Eski Almancada, ASİL KURT anlamına geliyordu! Alois Hitler; Viyana’da Yahudi asıllı Prinz adlı birisini Adolf’un Vaftiz babası yapmıştı!
        Hitler, bir ara İDA takma adını da kullanmıştı. Babası öldükten sonra büyük bir yıkıntıya uğramıştır. Babasından kalan parayı ablasına vermiştir. Lise üçüncü sınıftan, liseyi terk ederek öksüz çocuklar yurduna yerleşmiştir. 1909 senesinde de evsizler yurduna daha sonra da fakirlerin kaldığı bir eve taşındı.
Ressam olmak istiyordu; Resim Akademisi kendisini başarısız bularak kabul etmemişti. Homoseksüellerin eyleştikleri bir otele gidip gelmeye başlamıştı.
        İngiltere Başbakanı W.Churchill’in kendisine verdiği (11.000) gizli belgeyi inceleyen Walther C.Langer, Adolf Hitlerin kişiliğinin analizini yapmıştır:
        “Hitlerin normal kişilerden çok Eşcinsellerin yanında rahat ettiği doğrudur. Strasser’in belirttiği gibi; kişisel korumalarının hepisi de Eşcinseldi. Hitlerin Eşcinsel eşi olduklarını söyleyen iki oğlana da rastladığını belirtmiştir. Hitler’in, Eşcinsel arkadaşları için kullandıkları “BUBİ” adını kullandığı da büyük bir olasılıkla doğrudur!” Walther C.Langer, Hitler melek mi, Şeytan mı? S.164.
        Harvard Üniversitesi Psikoloji Kliniği Direktörü Dr. Henry A.Murray, Hitlerin kişiliği hakkında bir rapor hazırlamıştı:
        “Counter Aktive Narsizm!” Hakaret, Eziklik ve aşağılanma ile dürtüklenen bir kişilik!” Yenilirse, İNTİHAR EDER! Teşhisini de koymuştu. Raporun adı da: ”Hitlerin Zihni/Gizli Savaş Dönemi Raporu”. Walther C.Langer,”The Mind of Hitler” adlı bir kitap yazmıştır.
        Adolf Hitler; Birinci Dünya Savaşı çıktığında, Bavyera Kıralı Üçüncü Ludwig’in izni ile Bavyera ordusuna katıldı. Fransız cephesinde iki defa yaralanarak hastaneye kaldırıldı. Askeri takma adı: Onbaşı Böhmischen Gefreiter (Bohemyalı).
        Askerlik hizmetindeki başarılarından dolayı iki kere Demir Haç nişanı ile ödüllendirilmiştir:
        Aralık 1914’te; İkinci sınıf Demir Haç (Iron Cross Second Class);
        Ağustos 1918’de de; Birinci Sınıf Demir Haç, (Iron Cross Fırst Class) madalyalarıyla onurlandırılmıştır.
        15 Ekim 1918’de zehirli gaz bombardımanında kısa süreli körlük yaşamıştır. Bunu isterik krizine bağlayanlar da vardır.
        Onbaşı Adolf Hitler habercilik hizmetinin yanı sıra; askeri dergilerde yayımlanması için resimler de çekmiştir. ”Liderlik özellikleri yeterli olmadığından onbaşı rütbesinde kalmıştır!”
        Düşman kurşunu ile yaralandığından Gazilik madalyası da almıştır. Burada bir garip durum var.
Bu gariplik Resim Akademisine kabul edilmediğinde de mevcuttur. İki defa Demir Haç nişanı verilen bir askere ”Liyakatsiz!” Sicili vermek ırsiyetine bağlı olsa gerek diyorum. Viyana Resim Akademisine kabul edilmeme nedeni de aynı değerlendirmeden olabilir.
Adolf Hitler; altı sene askerlik yaptıktan sonra, askeri üniformasını çıkarmıştır. Politikaya atılmadan önce (2000) resim yaptığı hesaplanmıştır. Yayımlanan resimleri bir sanat eseridir.
        Etkili konuşmak için Astrolog Medyum Hanussen’den dersler almıştır. Her ders öncesi kendisine Morfin vurulmuştur!
        Fransız cephesinde; Müttefiklerin topçu bombardımanı başladığında, bir siperde saklanan Onbaşı Adolf Hitler’in içinden gelen bir ses:
        “Kalk Onbaşı Adolf Hitler, hemen mevzi değiştir!” Demiştir. Bu sesin emrine uyan Onbaşı Adolf Hitler, yeni mevziine ulaştığında, eski mevzisine bir top mermisi düşmüştür. O anda; Onbaşı Adolf Hitler; Almanya için Tanrının kendisini koruduğuna inanmıştır!
        “Hitler, kendisini Almanya’nın kurtarıcısı olarak, insanüstü bir varlık gibi, özel görevle yükümlü olduğuna inanmaktadır!” Walther C.Langer, S.G.E. S.16.
        Ünlü Alman Filozofu Frederik Nietzsche-Nişi- “Zerdüş Böyle Dedi” adlı bir felsefe kitabıyla, insanüstülüğü Almanya’ya ve tüm dünyaya anlatmıştı. Kendisi de Frengiden çıldırarak ölmüştü.
1870–71 Almanya-Fransa arasındaki savaşa sıhhiye eri olarak iştirak eden, bu ufak, tefek Filozof, yaralı bir askere narkoz verirken kendisi bayılmıştır!
        Herman Göring; Birinci Dünya Savaşına pilot olarak katılmış, savaştan sonra Yüzbaşı rütbesiyle Alman Hava Kuvvetlerinden ayrılmış, uyuşturucu bağımlısı biriyken Nazi Partisine girerek Hava Mareşali rütbesiyle Alman Hava Kuvvetleri komutanı olmuştu. Bu uyuşturucu müptelası şöyle buyurmuştu:
        “Vicdansızım ben. Benim vicdanım Adolf Hitlerdir. S.G.E. S.52.
        Topal bacaklı Dr. Joseph Goebbels: ”Hitler hiç değişmez. Çocukken nasılsa, şimdi de öyledir!” Demiştir. Bu tanım çok önemli bir husus içermektedir. Dr.Joseps Goebbels; 1933 senesinde Nazi Partisine girmiş, toplumsal Psikoloji uzmanı bir aşağılık yaratıktır.
30 Nisan 1945 günü, Adolf Hitlerin sığınağında, karısı ve altı Oğlan çocuğu ile intihar etmiştir. 
        Adolf Hitler; ”Yahudiler ve Çingeneler, akrabalık bağları ile Üstün alman ırkını bozuyorlar!” Sloganı ile Alt ve Orta sınıf Alman kırsal kesimini etkilemeyi başarmıştı.
”Yalan ne kadar büyükse, inananı da o kadar çok olur!”Onun sözlerinden birisidir.
        “Ben, dünyaya insanları güçlü yapmak için gelmedim. Onların güçsüzlerini kullanmak için geldim!”
        Tam Narsist Psikopat bir ifade!
        Adolf Hitler, Münih’teki bir birahanedeki darbe girişiminden 01 Nisan 1924 senesinde (5) yıl hapis cezası almıştı. Dokuz ay cezaevinde kalarak Mein kampf –Kavgam-adlı kitabını yazmıştı.
        Alman Nasyonal Sosyalist Partisini ele geçirerek, ”Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi”—Nationel sosyalist German workers Party- adı ile politika arenasına atılmıştı. Kısacası Nazi Partisi adını alacak olan bu parti NSDAP kısaltması ile anılıyordu. Partiden istifa etmiş, geri dön çağırısı üzerine de, 1’e karşı 563 oy ile genel başkan seçilmişti.
        1928 genel Seçiminde 12 Milletvekili ile
        1930’da %18 oy ve 107 Milletvekiliyle,
        31 Temmuz 1937 genel Seçiminde de %37 oyla Alman Cumhurbaşkanı Mareşal Hindenburk’tan Başvekilliği-Şansölyelik- almıştı. Ocak 1933 tarihinde, Katolik merkez Partisiyle anlaşamadığından, 05 Mart 1933’te yapılan yeni genel seçimde oyların %44’ünü alarak, tek başına iktidar olmuştu.
        Alman Parlamentosunu yaktırarak, yangın faili olarak Hollandalı akıl hastası olan Van der Lubbe adlı bir genci ve Bulgar Komünisti Dimitrof’u mahkeme huzuruna çıkartmıştır. Dimitrof’un savunması Hitleri ve yargılamayı yapan soytarı yargıçlar kurulunu deli etmiştir. Dimitrof beraat etmiş; Zavallı Van der Lubbe idama hüküm giymiştir.
                       
YETKİ KANUNU!
        Bu kanunla Reichtag-Alman Parlamentosu-yetkilerini (4) seneliğine Nazi hükümetine bırakıyordu! 2/3 Milletvekili çoğunluğu hile ile sağlanmıştı. (80) Milletvekili gözaltına alındı. Oylama yapılacağı gün; SA’LAR parlamentoyu kuşattılar.
        “23 Mart 1933 günü;” Halkta ve Almanya’daki Sıkıntının Kaldırılmasına Dair Yetki Kanun Tasarısı” kabul edildi.

        Bizdeki benzerliğe bir göz atalım: Anayasamızın (145)’inci maddesine göre; ”askerler işlemiş oldukları askerlikleriyle ilgili suçlardan Askeri Mahkemelerde yargılanırlar” hükmüne aykırı bir kanun, bir gece yarısı operasyonu ile MUHALEFETİN HABERİ OLMADAN VE KOMİSYONLARDAN GEÇİRİLMEDEN TÜRKİYE BÜYÜK MİLLETVEKİLLERİ MECLİSİNCE KABUL EDİLEREK imzasız ihbar mektupları ve maskeli tanıklarla emekli ve muvazzaf subaylar polislerce yaka ve paça yakalanarak özel mahkemelerce tutuklanmışlardır!
        02 ağustos 1934 tarihinde Alman cumhurbaşkanı Ünlü Mareşal Paul Von Hindenburk ölünce Adolf Hitlere gün doğmuştur.
Alkolik bir Polis komiserinin fişlemiş olduğu NAZİ yanlısı olmayan Polislerin 2/3 mesleklerinden kovularak yerlerine Nazizm yanlısı gençler alınmıştır. Ünlü GESTAPO örgütü de kurulmuştur. Hitler için tehlike arz eden SA örgütünün Homoseksüel lideri Yüzbaşı Ernest Röhm, yardımcıları Edmund Heinks, Gregor Strasser ve Kurt Schleicher, 29 Ocak1934 gecesi, öldürülerek SA mensupları da SS’LEERE- Schutz Staffel- katılmışlardır.
        Mart 1933 tarihinde uzun Bıçaklar gecesi olarak adlandırılan eylemler sahneye konmuştu. Yahudilere ait iş yerleri ve Nazizm’e zararlı görülen kitaplar yakılmıştı. Almanların Yahudilerle evlenmelerini yasaklayan yasalar çıkarılarak ivedilikle yürürlüğe konulmuştu, Adolf Hitler, milletleri iki grupta toplamıştı:
1-  Ari ırka mensuplar,
2-  Değersiz halklar!
        Özürlü çocukları hastanelerde iğne ile öldürttüğü söylenmiştir. Alman ırkını saflaştırmak için, İNSAN HARALARI kurarak, genç ve sağlıklı kız ve erkekleri buralarda çiftleştirmiştir!
        Strazburk Üniversitesinden bir doktor, savaşı fırsat bilerek her yaştan iskelet koleksiyonu yapmağa kalkıştığında neler mi olmuş! Çeşitli yaşlardan (200) çocuk, kız, kadın ve erkek anılan üniversiteye gönderilerek, iğne ile öldürülüp, iskeletleri koleksiyona renk katmıştır!
        Adolf Hitler; Alman Silahlı Kuvvetlerini iğdiş etmek için; sevilen iki Komutanı güpe gündüz eşleriyle birlikte Gestapo’ya öldürtmüştür. İsim benzerliğinden yararlanarak bir homoseksüel emekli Yarbayın ismini taşıyan Alman Genelkurmay Başkanını, aşağılayarak emekliye sevk etmiştir. Norveç’in işgalinde hatalı bulduğu Alman Genelkurmay Başkanını da emekliye sevk etmiştir. Rütbesini de Onbaşılığa indirdiği Orgenerali Rus cephesine sürmüştür.
        Adolf Hitler (42) Suikasttan kurtulmuştur. Mareşal Kont Helmuth Von Moltke’nin liderliğinde, Dr.Schacht, Belçika Valisi Von Falkenhausen, Mareşal Erving Rommel, Von Beck; Paris Valisi Kayl Heinrich Stupnagel, çok sayıda sivil görevli ve bir gözünü ve bir kolunu Kuzey Afrika’da kaybetmiş olan Kurmay Yarbay Kont Claus Fon Stauffenberp Adolf Hitleri öldürerek yerine Feld Mareşal Witzleben’i geçirmeye karar vermişlerdir. 20 Temmuz 1944 tarihinde; Hitlerin gizli karargâhında gerçekleştirilen bombalı suikast başarısız olmuştur. Harp Divanı’nın, sanıklar hakkındaki ölüm kararları hemen kurşuna dizilmek suretiyle infaz edilmiştir, Mareşal Witzleben kemersiz olarak verilen geniş belli bir pantolonu düşürmemek için elleriyle tutmasını mahkeme başkanı Nazi Yargıç alayla karşılayarak hakaret etmiştir. Bu ünlü aşağılık Nazi Yargıç ta bir hava bombardımanında ölmüştür. İdam cezasına çarptırılan Mareşal Witzleben, kasap çengeline asılarak öldürülmüştür. Geri kalan (5000) sanık, özel görevlilerce piyano telleriyle boğulmuştur. Bayılan kameramanların yerine yenileri geçirilmiştir. HOLOKOST adlı bu filmin TRT’de oynatılmasını MHP.  Başkanı Hüseyin Seyfullah Bey önlemişti! Onbaşı Adolf Hitler, (42) suikast girişiminden kurtulmuştu.
        Diktatörleri ve diktatör taslaklarını incelediğimiz zaman ruhsal yapılarının hemen, hemen aynı olduğunu görürüz. NARSİST PSİKOPAT!  Ve dahi Yetişme tarzı.
        Ünlü Viyanalı Yahudi Dr. Ve Psikanalist Sigmunt Freud NARSİZM OLGUSUNU ORTAYA ATMIŞTI.
Kelimenin kökeni mitolojiden alınmıştır. Nilüfer çiçekleri nasıl suda kendi hayallerine âşık olarak yaşarlarsa, Narsist Psikopatlar da kendi ruh dünyalarında yaşarlar. Başkalarının hak ve ihtiyaçlarına aldırmadan kendilerini öne çıkararak hep önde kalma savaşını verirler. Her şeyi istedikleri gibi yönetmeye yönlendirmeye ve başkalarından yararlanmaya çaba gösterirler. Gerçek dışı güç ve para ve aykırı düşünceler geliştirilerek bir doyumsuzluk dünyasında yaşarlar. Bu durumu Sayın Dexter Morgan şöyle anlatmıştır:
        “Gerçek ya da hayali bir hakaret, ezilme ya da aşağılanma ile dürtüklenen bir kişiliği vardır Hitlerin!” Hitlerin kendisi de kendi karakterini ve ruh yapısını böyle tanımlamaktadır:
        “Ben; dünyaya insanları güçlü yapmak için gelmedim. Onların güçsüzlerini kullanmak için geldim!”
        “Beceri ve yetenek eğitim ürünü değildir. Bu yetenek kişide doğuştan vardır. Yani Tanrı’nın bir lütfudur!”
        Adolf Hitler Babasının bir Yahudi piçi olduğunu ve iki çeşit kan taşıdığını biliyordu. Viyana’da, Yahudiler lüks ve şatafat içersinde yaşarlarken, 13 yaşında bir çocuk olarak sefaleti oynuyordu. Kendisini Alman yetkililerinin de, Almanların hak ve hukuklarından ayrık tutması da hep bu Yahudiler yüzünden olmuştu. Tanrı kendisini özel yeteneklerle yarattığına göre; Almanların gözüne girecek ve kendisini yüceltecek bir yol bulmalıdır. ”Üstün yetenekli, yanılmaz ve yenilmez adamı oynamalıdır”!
Adolf Hitler hiçbir kimsenin yanında soyunmamıştır. Terzilerine bile ölçü vermek yerine eski giysilerinden provalar yaptırtmıştır. İki Kız kardeşi de aptaldır. Yeğeni genç bir Hanım ile girmiş olduğu bir aşk oyununda bu genç Hanım intihar etmiştir.
Berlin film stüdyolarından edinmiş olduğu genç ve güzel bir sevgilisi de intihar etmiştir. Kendisinden başkasını beğenmez ve kendi fikirlerinden başka fikirlere de inanmış gözle bakamaz. Narsizm ile Psikopatlık birleşince Şizofrenik bir tablo ortaya çıkmaktadır. Birleşik kaplar kanununa göre de Toplumsal Şizofreni ortaya çıkarak toplumu esir etmektedir! Kendisini, kendisinden dinleyelim:
        “Zayıfa acımak, Doğaya ihanettir.”
        “Düşünce özgürlüğü tüm kötülüklerin anasıdır. Eğer savaş kaybedilirse, bu benim umurumda bile değil. İnsanlar perişan olurlarsa olsunlar. Bir tek gözyaşı bile dökmem onlar için. Onlar hiçbir şey hak etmediler!”
        “Yalan ne kadar büyük olursa inananı da o kadar çok olur!”
        20 Temmuz 1944 suikastından sonra; çılgınlığı ve dengesizliği doruğa çıkmıştır. En büyük bilginler ve komutanlar peşinden gelince, hastalığı da artmıştır.
        Çeşmealtında, öğretmen bir karı-kocanın iki oğlu da anormaldir. Bu anormalliğin nedeni araştırıldığında: KAN UYUŞMAZLIĞI ORTAYA çıkmıştır!
Şehzade Orhan; Bizanslı bir Tekfur kızı ile evlenmeye kalktığında Anası Mal Hatun şöyle itiraz etmiş:
        “Cengiz Hanın bir sözü vardır: Türk’ün kanına başka kan karışmadığı sürece Türkleri yenmek mümkün değildir.” Kan karışımı iki kişilik ortaya çıkarmaktadır. Tüm çocuklar Narsist bir ruh yapısındadırlar. Hep isterler. Çocuk büyüdüğünde diğer insanları da fark ederek diğergam olur. Çocukluk ruhu ile büyüyenler Narsist psikopatlığa da adaydırlar. Kendisiyle ve istekleri ile bütünleşirler.
        İster misiniz; ülkemizde de Diktaya özenen bir Büyüğümüzü de masamıza yatıralım?
        “Tayyip anne tarafından Batum göçmeni bir Gürcü yahudisiydi. Babası tarafından, Cumhuriyet öncesi Potamya olarak bilinen Güneysu İlçesine bağlı Dumankaya ya da Rumca ismiyle PİLİHOZ köyünden Eşkıya BAKATLI Teyup’un torunuydu. Yani RUMDU!
        Bu konuyu anlamak istemeyenler, bir kere daha açık bir ifadeyle izah edeyim:
                TAYYİP: Anne tarafından Gürcü Yahudi’si,
                Baba yönünden ise RUM ÇOCUĞU idi.” Ergün Poyraz,” TAKUNYALI FÜHRER, s.28.
        Tayyip: ”Amaca ulaşmak için gerekirse Papaz elbisesi giyerim!” demiştir. Ergün Poyraz. S.G.E. S.104.
        Denizlili Fatma Durmuş, ”İlahilerden Halka Çağrı” adlı bir kitap yazarak 10.000 adet bastırıp, dağıtmıştır. Bakınız burada neler demektedir:
        “Tayyip Allah yolunun bekçisidir,”
        “Tayyip’i üzmek Allah’ı üzmektir.”
        “Sevenlerini de üzmek aynıdır.”
        “Susun, şiir değil dini yaşaman!” Ergün Poyraz, S.G.E. S.39.
       
Sayın Recep Tayyip Erdoğan; Tekirdağ’da şöyle konuşmuş: ”Rahmetli Menderes tam takır Hazineyi doldurdu. Merhumu idam ettiler, Hazineyi boşalttılar!” Basın.
        “Biz, nabza göre şerbet verenlerden olmadık. Bizim kelamımız Rüşvet’i Kelam değildir. Biz, Van’da ne konuşursak Tekirdağ’da da onu konuşuruz.”
Bendeniz, hiçbir şekilde PAPAZ elbisesi giymem. Yalınız; 27 Mayıs 1960’tan sonra Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası açıldığında: (18) ton altın çıkmıştı. (104) ton altın Londra’ya rehin olarak gönderilmişti. Cennetmekân Rahmetli Mustafa ismet İnönü, 1954 senesinde Düyun’u Umumiye borçlarını da ödeyerek; (127) ton altın, (300) Milyon dolar ve çok sağlam 950.000.000) Milyonluk bir bütçe bırakmıştı. Mark’ın alım değeri de (50) Kuruştu!
Şimdi soruyorum: Hangimizin dediği doğrudur! BENDENİZ YÖRÜK BİR SÜLALENİN OĞLUYUMDUR DA!
Bendeniz yazımın en önemli bölümünü yazmadığımın farkındaydım. Ama hiçbir dostumdan da bir uyarı alamadım. Ülkemizin gitmekte olduğu rejim ile Nazi rejiminin karşılaştırılması. Bu karşılaştırmayı yapamazsam uyuyamayacağımı da biliyorum. Önce; Rahmetli Profesör Doktor Papaz Martin Niemöller’in harika saptamasından başlamak istiyorum:
        “Önce Sosyalistleri topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü ben sosyalist değildim. Sonra sendikacıları topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü sendikacı değildim. Sonra Yahudileri topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü Yahudi değildim. Sonra beni almaya geldiler; benim için sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.”
        Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetindeki uygulamalara gelelim:
        -Siyasi iktidarı eleştiren gazeteler ve gazeteciler susturuldular, gıkımız çıkmadı.
        -Sokaklara hak aramaya çıkan memur ve işçilerimiz, memur olan polislerce insafsızca coplandı ve Biber gazı bombardımanına tutuldu, görmemiş olduk!
        -Türkan Seylan Hocamıza yapılmadık işkence kalmadı, bizlerin hiçbir yerimiz de acımadı.
        -Bir gecede, muhalefeti atlatarak GECE EKSPRESİ YASASI İLE ANAYASAMIZIN (145)İNCİ MADDESİ UYGULAMADAN KALDIRILDI; bizler renkli rüyalı ve derin uykulardaydık.
        -Emekli Orgenerallerimizin kapıları zorlanarak, Genç Polis birliklerince, haberleri olmayan suç isnatları ile polis nezarethanelerine dolduruldular; bizler televizyonlarımızın başında dandik dizilere gözyaşı dökmekle rahatlıyorduk.
        -Koskoca Profesörler, kanserli hastalar, gazeteciler, kadınlar ve Muvazzaf subaylar, hayali ve uyduruk belgelerle ailelerinden ve yeni doğmuş çocuklarından kopartılarak, itham edilmedikleri suçların sanığı olarak hapishanelere dolduruldular. Bizler evimizde ve çocuklarımızla olduğumuza şükrettik.
-Aykırılığa kaçanlar Partisinin hazırlamış olduğu anayasa değişikliklerine EVET oyu vermeleri için camilerde, İftar yemeklerinde İslam dinini kulandılar, kurbanlık koyunların bıçağa baktıkları gibi baktık.
        -ASKERİMİZİ İĞDİŞ ETTİLER,
        -Mahkemelerimizi ve yüksek yargı organlarımızı da emirlerine amade yapacaklar.”Bize dokunmayan bin yaşasın!”Uzatmayalım:
Nazi Almanyası’nın Ankara büyük elçisi Franz Von Papen’e Ankara’da, Sovyetlerce bir suikast düzenlenmişti. Türk polisi, suikastı düzenleten iki Sovyet Diplomatını yakalayarak Ankara ağır ceza mahkemesinin huzuruna çıkarmıştı. Bu davanın Avukatlarından Rahmetli Necati Yaşmut’un,
Alman toplumu için bir öngörüsü vardı:
        “ Bir trenin üçüncü sınıf vagonlarının basamaklarında seyahat etmeye razı olan bir milletin yaşamaya hakkı yoktur!”
       
               
       
       

184- SAYIN RTE'NİN SÖYLEDİKLERİ YALAN!


 
            OSMAN TÜRKOĞUZ
            osmanturkoguz@hotmail.com
            Çeşmealtı; 01 Eylül 2010.

                                   SAYIN RTE’NİN SÖYLEDİKLERİ YALAN!
                                   ŞETEFSİZİM YALAN!

            31 Ağustos 2010 tarihinde; Tekirdağ’da halka hitabeden AKP. Genel Başkanı Sayın Recep Bey, şöyle buyurmuş:
            “Rahmetli Menderes, tamtakır Hazine’yi doldurdu. Merhumu idam ettiler, Hazine’yi boşalttılar!”
Bendeniz; Ulus’ta konuşlanmış olan ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası; Mit binası, Büyük postane, Radyoevi ve Maltepe Elektrik ve Havagazı fabrikasının güvenliğini sağlayan Muhafız Jandarma 6’ıncı bölüğünde görevli bir jandarma Üsteğmeniydim.
Sonra; Başbakanlık Jandarma Muhafız 5’incibölüğünde görev yaptım.
26/27 Mayıs 1960 gecesi de, Başbakanlıkta Jandarma Bölüğü nöbetçi subayıydım.
İyi hatırlıyorum:
            Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının kasası açılarak yapılmış olan sayımda (18) ton altın bulunduğu tespit edilmiştir. (104)Ton altının da rehin olarak Londra’ya gönderilmiş olduğu anlaşılmıştır.
            Rahmetli ve Cennetmekân Mustafa İsmet İnönü, 14 Mayıs 1950 günü; Demokrat Parti iktidarına; tamı tamamına:
                        1* (127) Ton altın,
                        2* (300.000.000.) Dolar,-Rus saldırısı olursa tank almak için.
                        3*Madeni değeri (136) Kuruş olan yüz kuruş. Mark’ın değerini (50) kuruştan karşılayan bir onurlu Türk Lirasından oluşan sağlam bir Türk parası bırakmıştı.
Dolar’ın değeri 12 Eylül 1947 kararlarına göre de (282) Kuruştu. Adnan Menderes; Cennetmekân Mustafa İsmet İnönü’nün bırakmış olduğu paraları 1954 senesinde; çar ve çur ederek bitirerek, Doların değerini iki hamlede (9.90) Liraya çıkartmıştı.
Sayın AKP Genel Başkanı yalan söyleyerek, namuslu ve onurlu insanlarımıza iftira atıyor.
Bu tespitleri kapsayan belgesi olanlar, ellerindeki bu belgeleri yalanın yüzüne çarpmalıdırlar.
Sayın seyircilerimiz.
Halkımızı kaval dinleyen sürüden sayanların yalanları karşılık görmelidir.
           

28 Ağustos 2010 Cumartesi

183- FİLİZ NURULLAH'LARIMIZ!




            OSMAN TÜRKOĞUZ
            osmanturkoguz@hotmail.com
            Çeşmealtı;28Ağustos2010.

                                   
FİLİZ NURULLAH’LARIMIZ!

“Ben, her güreşte; arkamda Türk Milletinin bulunduğunu ve MİLLET ŞEREFİNİ DÜŞÜNÜRÜM!” Kurtdereli Mehmet Pehlivan.
“Saygıdeğer Büyük Milletvekilleri Meclisi Üyelerimiz; sizler, Sayın RTE’NİN her kanun teklifinin kanunlaşması yönünde, parmaklarınızı kaldırdığınızda; (9.000)TL. Aylığınızı, (5400)TL.
Emekli aylığınızı, (634) adet suç dosyanızı ve dahi Velinimetinizi düşünürsünüz!” Ostüzü.

            Ondokuzuncu asrın sonunda ve Yirminci asrın başlarında yaşamış ünlü pehlivanlarımız vardır. Koca Yusuf; Adalı Halil, Alico, Katrancı Mehmet, Filiz Nurullah, Kızılcıklı Yusuf, Kara Ahmet ve KURTDERELİ MEHMET PEHLİVAN.
Kara Ahmet’in Paris’te güreşlerini seyreden bir Fransız bakanın kızı o’nun ile evlenerek İstanbul’a gelmişti.                                                                       Asıl adı Ali Nurullah Hasan olan; boyunun büyüklüğünden dolayı, Filiz Nurullah adını alan; 1870 tarihinde, Karaali- Şumnu’da doğup, 1912 tarihinde, İstanbul’da ölen, 175 kilo ağırlığında ve 2.18 metre boyundaki pehlivanımızla, KURTDERELİ MEHMET PEHLİVANIMIZDAN söz edeceğim.
            Filiz Nurullah dünya güreş tarihinin en güçlü pehlivanlarından birisidir. 16 yaşında kispet giymiş, 22 yaşında da meydanlara çıkmıştır. Çok pehlivanların sırtlarını minderlere yapıştırmıştır.
            Rivayet edilir ki; yenilmezliğiyle ünlü Hint Kaplanı Gulam Rüstem ile güreşinde araya altınlar girdiğinden yenilmiştir.
            Seyircilerin galeyanı üzerine, sahneye çıkarak, yenilmesi için kendisine verilen altınları göstermiştir!
            Yaşının geçmiş olmasına karşın, durum öğrenen Kurtdereli Mehmet Pehlivan, Gulam Rüstem ile güreşi kabul etmiştir. İki saat güreşten sonra; Gulam Rüstemi sol omuzu üzerine mindere fırlatan KURTDERELİ O’NUN sol kolunun kırılmasına neden olmuştur.
İleri bir tarihte; tekrar güreşmeyi kabul eden Gulam Rüstem, sessizce Hindistan’a kaçmıştı.
Kurtdereli Mehmet Pehlivan, 1864 tarihinde, Bulgaristan’da Razgrad’da doğmuş; 1877–1878 Osmanlı Rus Savaşı nedeniyle de Balıkesir’e göç ederek, Kurtderesi köyüne yerleşmiştir ve 1939 tarihinde de Balıkesir’de ölmüştür.
19 yaşındayken, boyu 1.89 metreye, ağırlığı da 123 Kiloya ulaşmıştı. Bulgaristan’ın Tırnova ili, Selvi ilçesi Bukurova köyündendir.
            Rahmetli Cennetmekân Kurtdereli Mehmet Pehlivan’ın, yazımın başına almış olduğum sözü üzerine Cumhurbaşkanımız Gazi Mustafa Kemal O’NA bir mektup yazmıştır:
            “Kurtdereli Mehmet Pehlivan;”
            “Seni, Cihanda ün almış bir Türk Pehlivanı tanıdım. Parlak muvaffakiyetlerinin sırrını şu sözlerle izah ettiğini de öğrendim:
            “Ben, her güreşte arkamda Türk Milletinim bulunduğunu ve millet şerefini düşünürüm.”
            Ben, dediğini en az yaptıkların kadar beğendim. Onun için senin bu değerli sözünü Türk Sporcularına bir meslek düsturu olarak kaydediyorum. Bunla senden ve sözlerinden ne kadar çok memnun olduğumu anlarsın.” Gazi Mustafa Kemal, 12 Kasım 1931, Salı.
            Ayrıca; Ankara İş Bankası Müdürlüğüne de bir yazı gönderilmiştir. Yazının altındaki imza da Gazi Mustafa Kemal’e aittir:
            “İş Bankası Müdürlüğüne,
                                               Ankara.”
            “Kurtdereli Mehmet Pehlivan’a (1000) Lira veriniz. Bu para, Birinci Kanun aylığımdan faiziyle kesilecektir Efendim. Mustafa Kemal.”
            Sayın Milletvekillerimiz; ülkemizde yapılmakta olan hukuk ve ETİK dışı işlemler sizlerin eseridir. Arkanızda, yukarıda sözünü etmiş olduğum olanaklarınızdan başka ne vardır? Çıkar mı? Korku mu? Şahsi emellerinizin müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhidi mi? Bir de sizden dinlesek diyorum. Nasıl olsa, bunların hesapları sorulacaktır Efendilerimiz!
Çeklerinizi bari gösterebilseydiniz!

23 Ağustos 2010 Pazartesi

182- DİLDE BAŞLAYAN ÇÖZÜLME ULUSAL ÇÖZÜLME İLE SONUÇLANIR



OSMAN TÜRKOĞUZ
Osmanturkoguz@Hotmail.com 
Çeşmealtı- yeniden yayımlama




                              182- DİLDEBAŞLAYANÇÖZÜLME   ULUSALÇÖZÜLMEYLE SONUÇLANIR.



“Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk Ulusu, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”
                                               Gazi Mustafa Kemal, 24 Eylül 1930
                                                          
 “Sadri Maksuda Arel’ın “Türk Dili İçin” kitabına yazdığı önsöz



            15 Mayıs 1985 tarihinde; Akşehir İlçe Jandarma Bölük Komutanlığını denetledim. Öğlenden sonra; denetleme sırası, Ceza ve Tutuk evinin 100 m. Kuzeyinde bulunan Cezaevi Jandarma Karakolunda idi.
            Denetleme düzenindeki erler, arkalarını Ceza ve Tutukevine dönmüşlerdi. Jandarma erlerinin karşısında bulunan benim yüzüm, güneşe ve cezaevine dönüktü.
            Bir toplumun uluslaşma sürecinde ve o toplumun toplumsal yaşamında, dilin önemini anlattım.
            Kaya yarıklarına giren yağmur suları nasıl donarak, nasıl kayaları parçalarsa; bir dilin içerisine giren,  yabancı dil sözcükleri de o dili ve o ulusun ulusal bilincini öyle paramparça eder dedim. Sonunda o ulus paramparça olur ve çöker diye konuşmamı noktaladım.
            Anadolu Beyliklerini saydıktan sonra da sordum:
            “Anadolu Beyliklerinin hangisi, Osmanlı Beyliğinin yerine, Anadolu’ya egemen olsaydı, Türkçe evrensel bir dünya dili olurdu?”
            Tüm jandarma erbaş ve erleri, soruyu yanıtlamak üzere sol ellerini havaya kaldırdı.
*Çünkü denetleme düzeninde tüfekleri sağ ellerinin kontrol undaydı Ey! Komünist avcıları!”*
O anda; karşıda bulunan Ceza ve Tutuk evinin en üst penceresinden bir ses gürledi:
            “Karamanoğulları Beyliği, Karamanoğlu Mehmet Bey’in Beyliği komutanım.” Dedi.
Esas duruşa geçtim. Yüzünü göremediğim o sesin sahibine selam durdum.
O sesin sahibi kimdi? Tutuklu muydu? Hükümlü müydü? Bence o sesin sahibi, herkesten ve dahi hepimizden bilinçli idi.
            Ben de gür bir sesle Karamanoğlu Mehmet Bey’in 13 Mayıs 1277 tarihli fermanını okuyarak, o gök gürültülü sesin sahibine yanıt verdim:
            “Bugünden sonra; divanda, dergahta, barigahta, mecliste, meydanda, TÜRKÇED’EN başka dil kullanılmayacaktır.”
Aradan 728 yıl geçmiş, Anadolu Halk Ozanları, Türkçe söyleyip, Türkçe yazmışlar.
            Osmanlı 1876 Anayasasının 18. maddesine, Resmi Dil Türkçe yazabilmiş.
            Ünlü Romalı Hatip Çiçero:
            “Geçmişten habersiz kalmak demek, her zaman çocuk kalmak demektir.” Sözünü boşuna mı söylemiş!
            1996 tarihinde; ünlü Sümerologomuz Muazzez İlmiye Çığ, “Sümerli Ludingirra”nın Anılarını yayımladı. Bu kitabı kaç kez okuduğumu sormayınız, yanıtlayamam. Ünlü bir ozan ve yazar olan Ludingirra’nın Anıları, tarih ve edebiyat derslerinde okutulmalı derim.
Bakın neler diyor Ludingirra:
            —Bizim ulusumuz, dilimiz, geleneklerimiz, sosyal yaşantımız, sanatımız unutuluyor artık.” S.12
            - “ Ben bir yazar olduğuma göre; ulusumun bulduklarını, başardıklarını, geçmişimizi, geleneklerimizi, ne kadar uygar olduğumuzu, gerek Sümerliliklerini unutmaya başlayan gençlerimize, gerek daha sonra gelecek kuşaklara neden yazılarımla bilgilendirmeyeyim dedim.” S.13
            - “ …hem Akadca hem Sümerce bilmek gerek. Akadca, zaman, zaman bizi yönetenlerin dili. Onun için gittikçe yaygınlaşmaya başladı. Şimdi iki dil birlikte konuşuluyor. Babam Akadcayı Sümerce kadar iyi bildiği halde, Sümerce unutulur korkusu ile evde hep Sümerce konuşuyoruz.” S 30
            —Okulda Sümerce konuşmayanlar, dayağı hak etmiş olanlardı.” S. 34
            -“Babam Akadca konuşmamıza izin vermezdi. Sümerceyi unutacağımızdan korkarak. Ama ortam değişti. Gençlerimiz, Akadlılarla arkadaşlık ediyorlar. Bunu önlemek olanaksız şimdi. Sümerler, kendi ülkelerinde gittikçe azınlık olmaya başladı. Ne korkunç bir durum, ulusumuz için.” S 35
            - “Çocuklara, özellikle Akadlı çocuklara, Sümer gramerlerini öğretmek zor geliyordu. Bu yüzden, Akadlı çocukların ve yavaş, yavaş akadlaşmaya başlayan Sümerli çocukların bunları öğrenmeleri bir hayli güçtü.” S. 40
            —Yok, olmaya başlayan Sümerliliğimizle birlikte, okullarımızdaki yaşam, öğrettiğimiz bilgiler, öğretme yöntemlerimiz de unutulup gidecek.” S 43
            —Satıcılar, kimi Akadca, kimi Sümerce olarak, bağırarak sattıkları malları, alıcılara bildiriyorlardı.” S. 46  “ geçerli dil ikileşti”.
            —Gençler, ölsek bile özgürlüğümüz için, onlarla savaşalım,” dediler. Yaşlılar, aman savaşta ölmeyelim, boyunduruğa girsek ne olur sanki dediler. Doğrusu ben de gençler gibi söylerim. Özgürlük benim için çok önemli. Ama ne yazık ki özgürlüğümüzü kaybettik. Yüzlerce yıllık Sümer devleti bitti, yok oldu.” S. 55
            - “Bundan sonra biz Sümerliler, özgürlüğümüzü Akadlılara kaptırdık. Aslını ararsanız, bizim suçumuz çok bunda. Kentlerimiz el ele verip güçlerini birleştirebilseydi, bunlar başımıza gelmeyecekti. Ben daha büyük olacağım, ben daha yükseleceğim diyen şan ve şöhret düşkünü yöneticiler, ülkemizi parçaladılar, düşmanlarımıza bizi yem yaptılar. Ne acı değil mi?” s. 59 <Çözülme, dağılma ve yıkılma sürecini iyi karşılaştıralım>
            —Bizler, kitaplık ve arşivlerimizi gözümüz gibi koruruz. Ülkemize zaman, zaman, saldıran düşmanların, ilk işleri, saraylarda, tapınaklarda ve evlerde bulunan bu kitapları ve belgeleri, kırıp parçalamaktı. Herhalde,  böylece bize geçmişimizi unutturmayı ve kendilerini saydırmayı amaçlıyorlardı.” S. 85
            - “ Yabancılar, aramızda özgürce yaşadıkları halde, nedense rahat batıyor kendilerine. Ülkede kargaşalıklar hep onlardan çıkıyor. Kendi insanlarımız da birbirinden üstün olma tutkusu, düşmanların eline iyi bir fırsat veriyor.” S. 136  < çok önemli>
            Osmanlının yıkılış süreci, Abbasilerin Türk Ellerini Araplaştırma süreçlerini çok iyi öğrenelim ki, Cumhuriyetimize yönelik saldırıların aleti olmayalım.
            Ludingirra, 4000 yıl önceden haykırıyor:
             “Eti çiğ, çiğ yiyen vahşilerin kelimeleri Sümerceye girdi! Eyvah! Sümerlerin sonu yok!” Diye.
            Bakınız, 24 Mart 2005 tarihli Hürriyet Gazetesindeki köşesinden Bekir Coşkun nasıl da hayıflanıyor:
-       “Çarşıda tabelalara bakın; ben, çoğunu anlamıyorum. Türkçe bizim değil!”
Çağatay Türkçesinin en büyük yazarı Alişir Nevai, Muhakemet-ül Lügateyn adlı yapıtında nasıl da hayıflanıyor:
—Türk’ün bilgisiz zavallı gençleri, güzel sanarak Farsça şiir yazmaya özeniyorlar. Bir insan, geniş ve iyi düşünse, Türkçede böylesine genişlikler, zenginlikler durup dururken, bu dilde şiir söylemenin daha yerinde daha kolay olacağını anlar. Anadilimin üzerinde düşünmeye koyuldum; Türkçenin derinliklerine dalınca, gözlerime onsekiz bin evrenden daha büyük bir evren göründü. Bu evrenin aydınlık alanlarında, esinimin şahlanan atını koşturdum, sınırsız hayalimin hırçın kuşunu havalandırdım.” Osman Türkoğuz/ “ Halifelik” S. 47–48
Kaşgarlı Mahmut; Bağdat’taki Abbasi Halifesine Türkçe öğretmek için, Divan-ı Lügat-it Türk isimli ölümsüz eserini yazmıştır. 1072 yılında; bu eserini Bağdat’a götürüp Halifeye takdim etti. Türk ulusunu hayli övdükten sonra, Halifeye şöyle seslendi:
—Tanrı, Türkleri yeryüzüne ilk boy kıldı, dünya uluslarının yönetim yularlarını onların eline verdi, Türk dilini öğrenmek farz ve ayındır.” dedi. Osman Türkoğuz / “ Halifelik” S. 47
Kemalpaşa zade Sait ( 1850- 1921), bakınız neler yazmış:
“Arapça isteyen Urba’na gitsin,
Acemce isteyen İran’a gitsin,
Firengiler, Frengistan’a gitsin
Ki biz Türk’üz, bize Türkçe gerek.”
M. Cemal KUTAY / “Atatürk’ün Beraberinde Götürdüğü Hasret. Türkçe ibadet, Ana Dilde Kulluk Hakkı” s. 374
Gazi Mustafa Kemal Atatürk: “Türk Ulusunun milli dili ve benliği, bütün hayatımda, hâkim ve esas olacaktır.” Buyurmuştur. Birlik dergisi Mart- Nisan 2005 tarihli 156. sayısı
Her ayın 9, 19 ve 29. günleri ve bazı önemli günlerde Milli Piyango çekişişleri, TRT1’den yayımlanır. Çekilişi yöneten aydın Türk kızı, hep          “Butona basıyorum” der ve şans diler. Nedir bu buton! Türk dili ve Türk halkı, yabancı kelimelerin ve deyimlerin istilası altındadır.
Bizim ulusal onur bayrağımız tarafımızdan yaralanmıştır. Gün be gün; dilimiz, önce aydın gençlerimiz, sonra da taklitçilerimiz tarafından kirletilmektedir.
Ulusal dil bozuldu mu, o ulusun kendi diline göre şekillenen mantığı ve anlayışı da bozulur.
Dilimizi yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıyız. Kurtarıcı beklemek; Ayasofya Kilisesine sığınıp gökten inecek kurtarıcı bekleyen Bizans Halkından ve Arap’tan bize miras kalmıştır.
Romalı Ünlü Hatip ÇİÇERO: “Başları tarafından kurtarılmayı yalnız köleler bekler.” Demiştir. Biz köle değiliz; bir an önce dilimizi; sonra da kendimizi bu yoldan kurtarmalıyız.
26 Mart 2005 Tarihli Cumhuriyet Gazetesinden bir haber;
“SES BAYRAĞINA SALDIRILIYOR”
İzmir (Cumhuriyet Ege Bürosu) : Türk Dil Kurumu tarafından hazırlanan Güncel Türkçe Sözlükte yer alacak bazı sözcüklerin, Türkçeye saldırı anlamı taşıdığı savunuldu.
Dil Derneği Başkanı Sevgi Özel, yaptığı açıklamada; sözlükte: “ …animatör, ankorman, aupair, avanproje, avantüriye, beherglas, bilbort, billboard, brokır, dedveyt, developır, diaspora, enterfon, faktorink, faynıl For, final four, gros market, guvernör, heliport, insert, kontuar, koreograf, kuver, laptop, leasing, leptap, okeyleme, okeylemek, oper, otel garni, rambursman, raiting, reeksport, singıl, sivilize, virman,…” Gibi sözcüklere yer verildiğini belirtti
Özel açıklamasında; ‘Bu, ses bayrağımız, Türkçeye bir tür saldırıdır. Yabancı sözcüklere Türkçe karşılıklar bulmak, Türk Dil Kurumu’nun görevidir. Bu kurum, Atatürk’ün başlattığı Dil Devrimi’ne inanmadığı için gibi dili soysuzlaştırabilecek, sözcükler türetmesi, İngilizce sözcükleri, ikili yazımla dile katması, Türkçeyi sözcük, sözcük çiğneyip, yakıp yıkmaktır.’ Görüşüne yer verdi.
KKK Eğitim ve Doktrin Komutanlığının 2020 ve sonrası Dergisi; bakınız, Konfüçyüs, dil konusunda ne buyuruyor!
“Konfüçyüs’se sordular: Bir ülkeyi yönetmeye çalışsaydınız ilk iş ne oludu?” büyük Filozof yanıt verdi: hiç şüphesiz dili gözden geçirmekle işe başlardım.” Ve dinleyicilerin hayret dolu bakışları karşısında sözlerine devam etti. “ Dil kusurlu olursa, sözcükler düşünceyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılamazsa, yapılması gereken şeyler, doğru yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılamazsa töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. İşte bunun içindir ki hiçbir şey dil kadar önemli değildir.
                                              
                                    OSMAN TÜRKOĞUZ
                                   E.J.KD. ALB-HUKUKÇU.

KAYNAKÇA:
1.    M. Cemal KUTAY; Atatürk’ün Gönlündeki Hasret, Türkçe İbadet
2.    Muazzez İlmiye Çığ; Sümerli Ludinirra’nın Anıları
3.    KKK. lığı Eğitim ve doktrin K. Lığının 2020 yılı sonrası dergisi
4.    Osman Türkoğuz; Halifelik
5.    24 Mart 2005 Tarihli Hürriyet Gazetesi
6.    Birlik Dergisi; 156. sayı
7.    26 Mart 2005 Tarihli Hürriyet Gazetesi                       

İzleyiciler

Blog Arşivi