29 Ağustos 2013 Perşembe

1110/LAİKLİK NİÇİN TÜRK'ÜN OLMAZSA OLMAZIDIR?


 

         TC.

OSMAN TÜRKOĞUZ


İzmir;31 Ağustos 2013/

29 Ağustos 2013

Çeşmealtı; 21 Haziran 2010.

Demokrasi İslama hakarettir; laiklik dinsizliktir!” Diyen sapıklara benden selamlar olsun.laiklik olmazsa insanlık ta onmaz!FELAKETLERİN NEDENİ,AKLI VE BİLİMİ BİR KENARA İTİP,DİNİ VE DİN ADAMLARINI SOSYAL HAYATIMIZA TÜMÜYLE  SOKMAKTIR!”

 

         LAİKLİK NİÇİN TÜRK’ÜN OLMAZSA OLMAZIDIR?

                ( LAİKLİK, Sİ NE QU’A NON.)

        Yalta Konferansında, F.D.Roosevelt, W.Churchill ve Jozef Stalin bir araya gelirler. İngiltere aslanının pençesi zayıfladığı halde, Churchill hâlâ eski türküleri söylemek sevdasındadır. Ve ortaya bir fikir atar:

        “Öyle bir barış yapalım ki, Jülyüs Sezar’ın karısının namusu gibi sağlam olsun!”Der.

        Jozef Stalin, şeytani bir gülümsemeyle:

        “O’NUN namusu hakkında da söylentiler var!” Deyiverir. Jülyüs Sezar hakkındaki tarihin hükmü ne kadar adi ise, karısı –Cleopatra ile evlenmediği halde bir oğulları olmuştur. Üç defa evlendiği söylenir-hakkındaki hükmü de o denli onurludur. Jülyüs Sezar için:”Roma’da her kadının kocası ve her kocanın karısı “sözü söylenmiştir.

        W.Churchill bir kültür zenginliğini ortaya koymak istediğini sanıyorum. İngiltere’de, Rusya’da ve dahi Amerika Birleşik Devletlerinde yapılmak istenilen anlaşmaya örnek olacak namusta bir kadın yok mudur? Hep bu var ve söylentiler sürüp te gitmektedir.

        Fi tarihinde; Sayın Güneri Cıvaoğlu ,”Laiklik ve siyasal İslam” üzerine enfes bir program sunmuştu.(Bendeniz not alırım da!)Bir Fransız gazeteci ve sosyal bilimcinin yanı sıra bizden de birkaç kişi programa katılmıştı. O zaman; Fransız gazeteci, LAİKLİĞİN SİYASAL İSLAM KARŞISINDAKİ GÜÇLÜ DURUMUNU VURGULAMIŞTI! O Zaman!

        Özallardan hayatta tek olarak kalan Korkut Özal:

        “Laikliği dinsizlik olarak savunanlar var!” Buyurmuş ve gözlüklerini düzeltmişti! Öyle diyenler olduğu gibi öyle diyenlere katılmayanlar da yok mudur? Kimisi Ağrippina namuslu der, kimisi de, bu itirafa katılmadığını pos bıyıklarının altından okkalı bir gülümseme ile belli eder. Şimdi; olanlar olmuş, doğanlar da ölmüşler. Biz ne desek ölen kişi o mudur? Bir olgunun objektif manası önemlidir. Laikliğin şu, ya da bu anlama geldiğini iddia edenlerin sübjektif görüş ve inanışları toplumu bağlamaz. Cumhuriyet dönemini dinsizlik dönemi olarak sayanların bendeniz yanaklarından öpmek isterim.623 senede 20,000 cami! Onun da 13.000 tanesi sınırlarımızın dışında atıl!85 senede de 85.000 cami. Akıl ve sır erecek bir saplantı değildir bu haksız höykürmeler. Rahmetli İsmet İnönü, 1966 senesinde, TBBM’İNDE Rahmetli Turhan Fevzioğlu’nu haşat etmişti; altı okun anlamını açıklamakla.”Laiklik dinsizlik olsaydı, adına dinsizlik denirdi!”Demişti.

        Diyelim ki, beyinleri akılla döllenmemiş çağ dışı birileri böyle buyurdu! O adam Zerdüş olsa ne yazar! Laikliğin yorumu, Atatürk’ün koyduğu ve Türkiye Cumhuriyetinde uygulandığı biçimde yapılmak gerektir.

        Atatürk’ü ziyaret eden Fransız devlet adamlarından Eduvard Heriyot, yaratılan mucizeler karşısında:

        “Ben, Fransa’da sizin yaptıklarınızdan yalınız birisini yapmış olsaydım, beni cadde kenarındaki ağaçlardan birisine asarlardı!”Demiştir. Rahmetli E.Heriyot, merak etmeyiniz devrimleri birer, birer ipe çekilmektedir.

        Laiklikle ilgili işlemlerin içersinde din yoktur! Bazıları ayağa kalkabilirler. Roma Hukuku bir insanlık anıtıdır. Çok tanrılı ve puta tapılan bir dönemde insan aklı görkemli eserlere imza atmıştır. İki türlü hukuk yaratılmıştı: Birisi çok tanrılı din adamlarının yaratmış olduğu dini içerikli hukuk; diğeri de hukukçuların yaratmış olduğu ROMA HUKUKU, LAİK HUKUK! Birisi dinsel armonilerle, diğeri de insan aklının armonileriyle meydana getirilmişti. Bu ikilem Hıristiyanlıkta da sürdürülmüş; yanıp yakılmak pahasına, insanlığın aydın evlatları sayesinde kilise ve kilise hukuku köşesine çektirilmişti. İslamda hukuk, ahlaki öğütler, cezalar ve hatta moda bile, İSLAM DİNİNİN içersinde eritilmişti. Cezaları öteki dünyaya ve Tanrıya ait olan eylemler de bu dünyada dinin belirlemiş olduğu değişmez ve acımasız kurallara göre infaz edilmişti. Bir donmuş sistemin içersine hapsedilmiş olan insanoğlu, çileyi en çokta dini uygulamalardan çekmişti.

        Aydınlanma devrinde, hukukçuların hazırlamış olduğu yasalar insanlığın hizmetine sunulmaya başlanmıştı.23 yaşındaki bir Büyük İtalyan Gencinin ”SUÇLAR VE CEZALAR” ADLI kitabı Avrupa’da akla hizmette öncülüğü kazanmıştı.(1760’lı yıllarda!).BACCERELLİ.

        Napolyon’un ünlü bir itirafı vardır:

        “Benim kazanmış olduğum kırk meydan muharebesini bir

WATERLO yenilgisi götürmüştür. Beni yaşatacak olan en büyük eserim “CODE CİVİLE’”DİR. Fransız Medeni Kanunudur. Osmanlılar, İkinci Mahmut ve Sultan Abdülmecit

 Dönemlerinde, Fransız kanunlarının tercümesi ile uyanmaya başlamışlardır. Ne zaman ki sıra bir Medeni Kanun hazırlamaya gelmiştir; Ahmet Cevdet Paşa, Fransız medeni Kanununu tercüme ettirmek isteyenlere galebe çalarak, Türk Medeni Kanununu hazırlama yetkisini Sultan Abdülaziz’den koparmış ve başkanlığında kurulan bir komisyon ile dokuz senede MECELLEYİ ÂHKAMI ADLİYE’Yİ-Sadece Mecelle de denilir—hazırlayarak yürürlüğe koydurmuştur. Bu eylem Ülkemizi bu alanda 150 sene geriye götürmüştür. Mecelle; Hanefi, Maliki, Hanbelî ve Şafi mezheplerinin içtihatlarına göre hazırlanmıştır. Benimle MECELLE üzerine tartışmak isteyenlerin hiçbirisinin MECELLE’Yİ okumamış olduğunu görmüşümdür! Mecelle; karma bir kanundur. İçersinde cezai, usuli, medeni, borçlar ve kat mülkiyetine dair hükümler vardır. Ama üç adet tarifi de mükemmeldir:1-“Kadim oldur ki, başlangıcını bilen olmaya!”2-“Kötü emsal olmaya!”3-Mani zail olunca, memnu avdet eder!”

          Türkiye Cumhuriyeti’nin İKİ TİRİLYON LİRASINI        deve yapmaktan hüküm giyen Necmettin Erbakan Bey, derli toplu olarak, ilk defa, laikliğe bütün dini görüntüsüyle yüklenmişti:

          ”Faşist Laiklik!”                                           

          “USA ve Avrupa’daki laiklik!”Atatürkçülere de:                

          “Batı taklitçileri. Yüzleri Batıya dönükler!”Diyebilmiştir. Sıkıştıkça da, çağdışçılığa Batı’dan örnekler arama yollarına girmişti!

           Bizler, LAİSİZM’İ Atatürk’ün anlatmak istediği gibi anlayacağız ve öylece yorumlayacağız. Gerisi ne bizleri ne de Çağdaş Türkiye Cumhuriyetini ilgilendirir. Dini inançları, bireysel inanç olarak kişilerin vicdanlarına, vicdanlarındaki tanrılarının yanına yerleştireceğiz.

           Hukuku, Ahlakı, Gelenek ve göreneklerimizi ve dahi modayı, evrensel ve insansal ölçülerle ve Türklük bilincimize de uygun olarak bizler, kendimiz yaratacağız. İlkel kalıplar ve ölçüler, çağdaşlıkla ve insan onuru ile bağdaşmıyorsa onları da değiştireceğiz.

           Bünye taş oluşturuyorsa, ikide bir, böbrek ameliyatı olmanın ne gereği vardır!

           İslam dininde; her şeye, yönetime ve egemenliğine el koyma karakteri, politikacıların hırs ve tamahı ile bütünleştiğinde, o toplumun ilerlemesi ve sağlıklı yaşaması ne mümkün? İşte Benazir Butto; Pakistan’ı soyup soğana çevirerek, ülkesinden kovulunca da İskoçya’da malikâne alır! Geri geldiğinde de,  karşılığında, Pakistan anayasasına bir madde koydurtur! Öyle ya, halkın dine ihtiyacı vardır

            “PAKİSTAN DEVLETİ’NİN DİNİ İSLAM DİNİDİR!”

             Milli Nizam Partisi Kapatılınca; Erbakan İsviçre’ye, oradan da Almanya’ya geçer. İslam Dinarını gösterir, Dolar, Mark ve dahi (148)kilo Altın toplar.

             Birey müslümansa; oruç tutar, namaz kılar, hacca gider, zekât ve fitre verir. Sünnet olur, şeyinin ucunu kestirir. Şimdi ortaya büyük bir sorun çıktı. Bunu ancak ve dahi ancak ULEMALAR çözebilirler: Peki, bu Müslüman Pakistan devleti, nerede ve nasıl namaz kılar, şeyinin ucunu da nerede ve nasıl ve nasıl bir törenle ve nasıl bir usturayla ve de kimler keserler. Bizim Sünnetçi Kemal Usta bu işin şıpıdanak erbabıdır da! Nasıl hacca giderler?

            Din gerçek kişiler içindir. Devlet bir tüzel kişi olduğuna göre, dini de varsa, öteki tüzel kişilerinde dinleri olması gerekmez miydi?

            Bir müslüman devlet nasıl ve neden aptesti alabilir? Yöneticileri ülkeyi soyup ta soğana çevirince ve dahi devletin ırzına geçince mi gusül aptesti alırlar!

            Tüzel kişileri yalınız dinleri olduğunda da iş bitmiş sayılmıyor! Mezhebi, tarikatı, Müslüm’ü, Kalkancısı ve dahi Üzülmezi de olması gerekmez mi?

             Bazı İslam ülkelerinde fotoğraf çektirmek acayip günahmış! Yakında, farkına varırlarsa, tüm ceviz ağaçlarını da keserler! İlkbaharda, ceviz ağaçlarının kabuklarının altından gümüş iyodürlü bir su geçer. Bu suyla ceviz ağaçlarının gövdelerine renkli resimler çekilir.

               Tek Tanrılı dinlerin kurucusu Mısır Firavunu ANEKNETHON(AMENOFİS IV, İKHNATHON) soyut bir tanrı düşünmüş:”Her şeyi bilen, her şeyi gören ve her şeyi yaratan bir tanrı!”Demiş, bu tanrıyı da parlak ışıkla, Güneşle sembolize etmiş.Ve oturmuş bir de dua yazmış:

Aneknethon’dan tanrı Aton’a yazılmış bir şiir dua:

              “Tanrı uludur, birdir,tektir;

              Ondan başkası yoktur,

              Bir tanedir.

              Odur her varlığı yaşatan.

              Bİr ruhtur tanrı,görünmeyen bir ruh;

              Taa başlangıçta vardı tanrı,

              Tek varlıktı o.

              Hiçbir şey yokken o vardı,

              Her şeyi o yarattı.

              Ezelden beri süregelen varlığı

              Ebediyete kadar sürecek.

              Gizlidir tanrı, kimse görmemiştir onu,

              İnsanlara ve yarattıklarına sır kalır her zaman!”AMON-AMEN-AMİN!Tevrat ve Kanonik Yasal-Kanuni/İncillerde vurgulanan bir yakarış var:Tevrat’ta Hz. Davut’un 22’inci Mezmuru:”Allahım!Allahım beni niçin  bıraktın?Kurtuluşumda,iniltimin sözlerinden dahi niçin uzaklaştın?”

              Kanonik İncillerde;Hz.İsa Çarmıha gerildikten sonra yüksek sesle:”Eli!Eli lama sabaktani?” ya da:”Helois!Helois lama sabaktani”/Allahım, Allahım benin neden terk ettin?” Diye bağırmış! Hz.İsanın Milattan İki asır önce Filistinde Esenliler adlı bir Yahudi aşiretinden olduğunu,küplerin içinde bulunana  Kumran  Metinlerinden anlamaktayız! Papa  ve Patrik hiç kızmasınlar!

Ve eski inançlara ait ne varsa silip te atmış. Eski din adamı rahipler, vergi vermedikleri gibi, tapınaklara sunulanları da iç edip, çok geniş olan arazilerinin gelirleriyle de güçlenmişler. Rahiplik, babadan oğla geçiyormuş.

              Muska ve büyü satıyorlar, kurmuş oldukları tarikatlarla da insanların iliklerini sömürüyorlardı.

              “İmparatorluk dualarımız üzerine kuruldu!” diye de dualar uydurup, iki cihan mutluluğunu bir arada yaşıyorlardı. Hıristiyan- lık’taki Endelüjans, cennetten tapulu arazi satmanın kökeni de buradan çıkmış olsa gerek!

              “DÜNYA VE DEVLET DUA ÜZERİNDE DURUR!” Öyle ise, yıkılan devletler neden yıkıldılar!

              Anekneton, tüm bunları, dinin politikaya ve ticarete alet edilmesini yasaklamıştı. Yahudilikten diğer dinlere de geçmiş olan şu duayı da bizzat yazmıştı:

               Aton yeni dinin tanrısının adıdır,

              “Ey! Yaşayan Aton, hayatın başlangıcı

               Kadınlardaki hücrenin yaratıcısı

               Erkeklerdeki tohumun yaratıcısı

              Yaptığı her şeyi canlandırmak için

              Onlara nefes veren!

              Senin eserlerin kaç türlü!

              Bizlerden hepsi gizli,

              Ey tek tanrı…

              Senin gücün kimsede bulunmaz,

              Her şeyin yükseklerde,

              Hepsi kanatlarla uçar,

              Onlara gerekeni sen verirsin,

              Eserlerin ne kadar muhteşem,

              Ey sonsuzluğun tanrısı!

              Yabancılar için gökyüzünde bir Nil var,

              Ve bütün milletlerin hayvanları için.

              Aydınlatarak, parlayarak, uzaklara gidip dönerek,

              Milyonlarca şey yaratırsın,

              Sadece kendi kendine,

              Mısır gibi yabancı memleketler yarattın,

              Herkesi yerine yerleştirdin.

              Herkes başka dil bilir;

              Vücutları ve renkleri ayrıdır,

              İnsanlarla insanları ayırdın çünkü sen…

              Seni tanıyan yoktur,

              Oğlun İknaton’dan başka,

              Sen O’NA akıl verdin,

              Kendi planın ve kendi gücünle.”

              Bu şiir Musevilerde ilahi olarak okunmaktadır. İkhnaton ve karısı Nefertiti ölünce Firavun olan General Harmhat, yeni dini silip attı. Roma İmparatorluğunu, devlet gibi örgütlemiş olan Hıristiyanlık yıkmış, Osmanlı İmparatorluğunu da, kişisel çıkarlarını dine monte eden hırs, tamah, cehalet ve sahipsizlik yıkmıştır.

              İnsanlar, asırlarca önce yapılmış olan büyük ve görkemli yapılara bakarak o devrin uygarlığından söz etmeye bayılır.”Vay canına, bu görkemli piramitleri yapanlar insanlığa bundan güzel armağan bırakamazdı!”Diye de hüküm yürütürler. Uygarlık taş binalar, barajlar ve köprüler yapmak mıdır? Mısır’da aklımda kaldığına göre (108) adet piramit bulunmaktadır. Gize piramitleri adıyla anılan üç piramitten Kefren Piramidinin yapımında(1.000.000) insanın ölmüş olduğu hesaplanmaktadır. Bunun yanında, piramit yapımının masraflarına yardım için, KEFREN’İN KIZINI GENEL KADIN OLARAK PAZARLAMIŞ OLDUĞU DA SÖYLENMEKTEDİR. Bu tanrı sayılan, hükümdar olan ve başrahip kabul edilen bir makamın da sahibi. Değer mi bunca insanın ölmesine bu taş yığınları?

              Maksim Gorki’nin Jozef Stalin tarafından öldürüldüğünü Kanada’ya sığınan bir Rus Kurmay yarbayı açıklamıştı. Öldürülme nedeni de komünizimden soğumasıymış. Neden mi komünizimden soğumuş? Anlatayım; Maksim Gorki, soğuk bir kış günü, kürkler içinde emrine verilen lüks siyah arabadan iner ve dünyanın en büyük barajını seyre koyulur. Görmüş olduğu manzara karşısında göğüsleri kabarır:”İşte bu baraj komünizmim eseri!” Diye söylenir. Arkasında bir şıpırtı duyar, döner bakar ve yıkılır. Açlıktan karınları şiş ve çıplak sayılacak Beş-Altı çocuk lüks arabasına bakmaktadır.

              “Bu kimin eseri!” diye söylenir. Yanıtını kendisi verir:

              “Evet, bu yalınayak ve açlıktan karınları şiş zavallı insan yavruları da komünizmin ve bu barajın eseridir’”Der ve yıkılır.

              En büyük kıymet ve en büyük eser insandır. Bir düşünce ve bir eylem insana ne vermiştir? Değer ölçüsü bu olmalıdır.

              Dünyada her şey insan içindir; DİN DE; HUKUK TA; ÖRF TE; AHLAK TA; MODA DA; DEVLET TE VE DAHİ HÜKÜMET TE İNSAN İÇİNDİR. Bu sosyal düzen kuralları insana ne vermiştir? İnsanları mutlu mu etmiştir, yoksa mutsuz mu etmiştir. Benim ölçüm budur arkadaşlarım. Bu zamana kadar tüm din sahipleri,”İNSANLAR DİN İÇİNDİR’İ” Kullanmışlardır. Böyle olunca da; din, diğer sosyal düzen kurallarını boyunduruğu altına almıştır. Aslında çıkarcı din adamları bu işi yapmıştır ya!

              Tüm bunları çok iyi değerlendiren Mareşal Gazi Mustafa Kemal, bunlardan çok iyi bir ders çıkarmıştır:

              “Bizi yanlış yola sürükleyen kötüler, çoğu zaman din perdesine bürünmüşler, saf ve temiz halkımızı hep şeriat sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz; görürsünüz ki ulusu gerileten, tutsaklaştıran, çürüten kötülükler hep din örtüsü altındaki geriliklerden, bayağılıklardan ve alçaklıklardan gelmiştir. Onlar, her türlü davranışları dinle karıştırırlar.”

              “Efendiler ve ey Millet! Biliniz ki; Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler ve mezhepler memleketi olamaz. En doğru tarikat, uygarlık tarikatıdır. Uygarlığın emir ve istencini yapmak, insan olmak için şarttır.”

              “Birtakım şeyhlerin, dedelerin, seyitlerin, çelebilerin, babaların, emirlerin arkasından sürüklenen ve falcılara, büyücülere üfürükçülere, muskacılara talih ve hayatlarını emanet eden insanlardan oluşan bir kitleye, uygar bir ulus gözüyle bakılabilir mi?”

              Mısır’da köle olarak taşkıran Yahudilerin dikkatlerini çeken şey; halkı sömürerek lüks içersinde yaşayan Rahipler olmuştur. Tevrat’a da bu yansıtılmıştır:”Binbaşılar ganimet altın ve gümüşleri Hahamlara sundular!”Bazıları kızacaklar amma, sekizinci surenin 1 ve 41’inci ayetlerini okusunlar. Doyurulmaya ve güdülmeye muhtaç olan aç köleler kolayca Musa’nın peşine takılmışlardır. Günümüzde de Mısırlı rahiplerinin din anlayışları politikacılarımızda geri gelmiştir.

              Ülkemizin başına ne gelmişse seçimle gelmiş olan sığ politikacılardan gelmiştir: Bakınız Sayın Recep Bey, neler söylemişler:

              “Türkiye’nin yarınında artık Kemalizm’e ve Kemalizm benzeri rejimlere, sistemlere yer yoktur!”

              “Kemalizmin yeniden kendini üretmesi söz konusu değildir. BİZİM İÇİN EN ÜST BELİRLEYİCİ, İSLAM’IN ETKİLERİDİR. HER ŞEY ONA GÖREBELİRLENİR!”

              180 SENE Selçuklu,623 sene Osmanlı yönetiminde yapılmış olan cami sayısı 20.000olup,bunun 13.000tanesi sınırlarımız dışında kalmıştır. Cumhuriyetimizin (75) yıllık sürecinde kaç adet cami yapılmıştır. Beş ilimizin okul, cami ve Kuran kursu sayısı:

              KONYA: Cami sayısı 2664,İlkokul sayısı1248,Ortaokul sayısı 377,Genel lise sayısı 109, Meslek lisesi sayısı 105,Kuran kursu sayısı 418.

              ANKARA: Cami sayısı 2520,İlkokul sayısı 1172,Ortaokul sayısı 600,Genel lise sayısı 169,     Meslek Lisesi sayısı 149,Kuran kursu sayısı 348.

              SAMSUN: Cami sayısı 2425,İlkokul sayısı 1489,Ortaokul sayısı 161,genel lise sayısı 42,meslek lisesi sayısı 44,Kuran kursu sayısı 276.

              İSTANBUL: Cami sayısı 2330,İlkokul sayısı 1489,Ortaokul sayısı 827,Genel lise sayısı 3321,Meslek Lisesi sayısı 203,Kuran kursu sayısı 372.

              KASTAMONU: Cami sayısı 2282,İlkokul sayısı 989,Ortaokul sayısı 81,Genel Lise sayısı 26,meslek lisesi sayısı 28, Kuran kursu sayısı 66.

              Şimdi şöyle bağırıyorum: Ey! Mareşal Gazi Mustafa Kemal’i küfürle yadedenler!

               Tanrımız niçin O’NA yardım etti de!

              DÂHİLİ VE HARİCİ BEDHAHLARI BEDBAHT ETTİ?

             

             

             

                       

                                                                               

                                                                                     

                                                                               


 

28 Ağustos 2013 Çarşamba

1109- ALLAH VE DİN ADINA HÜKÜM VERMEK!

              

   TC,   OSMAN TÜRKOĞUZ
    İzmir;27 Ağustos 2013

                    ALLAH VE DİN ADINA HÜKÜM VERMEK!

                     


Bir Suudi müftüsü de, bir yaşındaki kızlarla evlenmede İslamiyet yönünden bir sakınca yoktur!” diye fetva vermişti, bir Suudi imamı da beş yaşındaki öz kızının ırzına geçerek Zavallı çocuğun cinsel organını dağlamış, 48.000 Dolar ödeyerek kurtulmuştu!
            Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın can dostu Hain Mursi’nin fedaisi El-NURSA’NIN  sözcüsü!


Bir toplumda, o toplumun uymakla yükümlü olduğu kurallara ”SOSYAL DÜZEN KURALLARI” DENİLİR. Eskilerimiz bunlara “İÇTİMAİ NİZAM KAİDELERİ!” Derlerdi.
Bunları şöylece sıralayabiliriz:
       1+Hukuk kuralları,
2+Din kuralları,
3+Gelenek ve Görenekler,
4+Ahlak kuralları,5+Moda kuralları.
Hukuk Kuralları uygulamada başta ise, diğer kurallar da varlıklarını kolayca ve baskıya uğramadan sürdürür. Sosyal Devlet, Sosyal Hukuk Devleti, Demokratik Laik Sosyal Hukuk devleti, Devlet Yönetimindeki aşamaları gösterir.
Devlet; 1-Hukuk devleti, 2-Kanun devleti, 3-Şahıs/polis/ devleti 4-Şeriat devleti olarak ta kendisini gösterir.
Türkiye Cumhuriyeti günümüzde Kanun devleti-Şahıs/polis devleti şekline sokulmuştur.
         Bir topluma din Kuralları egemense, diğer kuralları dini kurallar içine alarak yok eder. Tüm sosyal düzen kuralları dini özellik taşır, din gibi yorumlanır.
Hukuk kurallarının uygulaması dünyevidir. Bir fiili işleyen; o fiilin karşılığı ne ise onunla değerlendirilir. Tüm sosyal düzen Kuralları insanın yaratmış olduğu kurallardır.
Din kurallarının farklılığı da buradan kaynaklanmaktadır. Her toplumun peygamberi ve tanrısı o toplumun kültür düzeyini yansıtmaktadır. Din kurallarına sıkı, sıkıya bağlı olan toplumlar, o dinin vaz edildiği çağa da saplanıp kalmaktadırlar. Din kuralları; en çok deliye, sömürücüye ve soyguncuya ve katliamcıya ve dahi ahlaksız politikacıya çok cazip gelmektedir.
Bu nedenle de dinler arasındaki çekişmeler, soygunlar ve katliamlar din öğretisinin ve dini algılamanın bir gereğidir. Yağma gücü yitirildiğinde de kavgalar ve sömürüler içe yansımaktadır. Herkes, aklına, kültürüne ve çıkarına göre dini yorumlayarak yeni yollar yaratmaktadır.
Bunlar da biri birlerini soymakta ve öldürmektedirler.
Kadına bakış açısı hiç değiştirilmemektedir. Mezhepler ve Tarikatlar yeni bir dinmiş gibi algılanmakta, karşı olanlar da acımasız öldürülmektedirler. Kadın bir çekim ve cazibe aracı olma konumunu daima korumaktadır.
Tüm sosyal düzen kuralları din adına uygulamaların içinde eritilmektedir.
Allah adına tüm cezaları ol sapık inananlar vermektedirler. Akılcı ve bilimsel bir gözle, katı din kurallarının uygulayan Müslüman ülkelerine bir bakınız.
         Osmanlı Devleti dönemini iyi okumak gerek. Onaltıncı asırda; Kütahya’da oruç tutmadığından Şükrü adlı bir halk ozanının boğazına kurşun akıtılmıştır.
Osman Beyin Kaimpederi Işıklı/Alevi/ olduğu halde, Sünni İnancına/Muaviye Dinine/yönelen Osmanlı Alevileri kırmış, geçirmiştir.
Birinci Selim, defterlere kaydettirdiği 40.000 Alevi Türkünü öldürtmüştür.
Şeyhülislam Ebu Suut Efendi’nin Aleviler aleyhine vermiş olduğu ibretlik fetvalarını okumak gerektir:”Alevi Fasidelerinin kanı, canı, malı ve ayalleri helaldir!” İki Yeniçeri, savaşta esir alınacak alevi kadın ve Kızlarına ne yapmak gerektiğini sormaları üzerine de: ”BELİNİZE KUVVET!” diye Müslümanlığa aykırı bir fetva vermiştir.
Osmanlıcılık derdine düşen Atatürk’ten Korkanlar Partisi “Kurana dayalı şeriat devletini” kurduğu zaman, bu fetvalar da geçerlik kazanacaktır.
Sünni/Muaviye Dininden/olmayanlara yaşamak hakkı tanınmayacaktır. Yukarıdaki öldürme fetvaları gibi fetvalarla, alenen Sünni olmayanlar öldürülecektir. Başka mezhepten olanların, tarihimizde olduğu gibi, törenle derileri de yüzülecektir. Sizlere masal gelmesin, gidişatımız bu doğrultudadır.
         Ortaasyadaki Türk topluluklarına Müslümanlığı öğreten Hallacı Mansur, Ms.26 Mart 858/ 26 Mart 922 seneleri arasında yaşamıştır. Abası Halifesi Muktedir B’illah’ın emriyle önce kolları ve bacakları kırılmış, sonra da derisi yüzülerek öldürülmüştür. Hallacı Mansur’a bu cezayı uygulatan Abbasi veziri de aynı cezaya çarptırılmıştır
. Hallacı Mansur “En- el Hakçıydı”.
1908 Senesinde Casusluk suçlaması ile Bağdat’ta tutuklanarak cezaevine konulan bir Fransız Arkeolog Louis Massignon, kırık bir testi parçasında, Hallacı Mansurun bir beytini okuyunca dünyası değişmişti. ”Tanrıya ulaşmak her zaman mümkündür/ Yeter ki, kendi kanınla aldığın abdestle iki rekât namaz kıl!” Bu beyit üzerine Yetmiş beş sene araştırarak Beş ciltlik bir eser meydana koymuştur.
Türk tarihinde iki Nesimi vardır. Birisi Anadolu kökenli halk ozanı Nesimi, diğeri de Azeri kökenli Büyük Nesimi, Bâtınilerden olup, Hurufiliği savunan En-el Hakçı Nesimi.1369/1370-1401 tarihleri arasında yaşamış, Kölemen Sultanı El Muavyet Şeyh’in emri ile Şam’da derisi yüzülerek öldürülmüştür. Çok yüksek derecede bir anlatım biçimi vardı. ”Söyler; Çengi, Tefi, Neyi, En-el Hak!” Onundur.
Asıl ününü bestelenmiş olan bir gazelinden almıştır:
         “Ben Melamet hırkasını deldim, giydim enime/Arunamus şişesini yere çaldım kime ne/Ham sofular haram demişler bu aşkın şarabını/Ben doldurur, ben içerim/Günah benim kime ne/Kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi/Kâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni/Nesimiye sormuşlar kim/Sen yarinden hoş musun?/Hoş olayım, hoş olmayayım/O yar benim kime ne?”
Dine dayalı yönetim geri geldiğinde geçmişte kalan tüm sapıklıklar, işkenceler ve kıyımlar da geri gelecektir.
”Devlet dinsiz olmaz!” Masalı hayata geçirildiğinde sosyal hayat ta hayattan silinmiş olacaktır.
Din, gerçek kişiler yani insanlar için vardır. Bir tüzel kişilik olan devletin nasıl dini olur! O devlete tabi olanların da ya dinleri olur, ya da dinleri olmaz. Kişinin kendisinin bileceği bir iştir bir soyuta inanmak ya da inanmamak. Dini Müslümanlık olan devletlerden basına yansıyan pislikleri toplayarak bir araya getirdiğimizde aynı kötümser tabloyu görürüz.
Afganistan’da genelevde çalışmayan eşine kocanın ailesinin yaptığı işkenceler sonunda, ahıra zincirlenen ol kadının el arabası ile dışarıya çıkartılabildiğini okuduk.
Suudi Arabistan’da bir imamın Beş yaşındaki Öz kızının ırzına geçerek ol zavallı kızın cinsiyet organını yakarak ölümüne neden olduğunu da internetten dehşetle izledik.
Peki, hiç sesi soluğu çıkmayan Kazakistan’daki olaya ne buyurulur: ”Medresede Fuhuş Skandalı”, Vatan gazetesi,26 Ağustos 2013.
         “KAZAKİSTAN, bir din adamının yaptığı fuhuş iddialarıyla çalkalanıyor. Almatı’daki Merkez camisinin imamlarından eğitim almağa gelen 17-18 yaşlarındaki 350 kız öğrenciden kendilerine “geçici” eş seçtiği öne sürüldü.
Rus Vesti gazetesindeki habere göre, camiye gelen kızlarla evlenen imamların, eşi olarak kabul ettiği bu kızlarla bir olduktan sonra boşanarak bir başka kızla evleniyor. Kazak din adamlarının kızlara verdiği vaazlarda kadınların köle gibi erkeklerin her istediklerini yerine getirmesi gerektiğini söylediği belirtildi. Üç yıl önce kendisinin de bu kurslara gittiğini söyleyen Janar Borankbayeva; ”orada yaşananları kendi gözümle gördüm. Cami sauna olarak hizmet veriyordu!” İddiasında bulundu.
         Dine dayalı devlet hayatında, nikâhları imamlar kıyacağı gibi, kızlarda evlenme yaşı dokuz yaşa indirilecek, Dokuz yaşın üzerinde de ırzına geçilmemiş kız kalmayacaktır. Dini nikâhlar Mihri Müeccel ve Mihri Muaccel esasına göre On direm gümüş teminatı ile kıyılacaktır.
Tüm İslami mezhepler, kızlarda ergenlik yaşının 17 yaşında başladığında birleştiğine göre vekâletlerle nikâhlar kıyılacaktır. Kadınların sosyal güvenceleri de ortadan kaldırılacaktır. DİA Başkanı Mehmet Görmez, kadına şiddetin Kurana dayandığı mantığından hareketle masal okuduğuna göre, disipline etmek bahanesiyle kadınlar öldürülesiye dövüleceklerdir. Dört kadın almak serbest olduğuna göre, şimdiden başbakanlık Müsteşarının Üç karısı olduğunu kendisi ikrar etmektedir de.
Hz. Allah’ımız, kocaların eşlerini hafifçe dövülmeleri emrini bana verse kabul etmem.
Bu yazımdan sonra; lütfen Osmanlıda işkence çeşitleri yazımı ileteceğim, okur musunuz, masalları dinlemeyi sürdürür müsünüz?




















İzleyiciler

Blog Arşivi