4 Şubat 2012 Cumartesi

565/DİNDARLIK=KİNDARLIK ÜZERİNE SERENAT!

                                                                 
OSMAN TÜRKOĞUZ
         osmanturkoguz@gmail.com
         İzmir;02 Şubat2012

                            DİN=KİN!
                            DİNDAR=KİNDAR!
                            DİNDARLIK=KİNDARLIK!
                            DİNDARLIK TASLAMAK=HALKI SOYMAK!
DİNDARGEÇİNMEK=ULUSÇULUĞU İNKÂR ETMEK! Ve Her Genel Seçimi kazanmak!
                             “YURTTA SULH, CİHANDA SULH!”ATATÜRK.
Ateist bir nesil mi yetiştirelim? Benim ifademde dindar bir nesil yetiştirmek vardır!”Sn. Recep Tayyib Erdoğan. Yazım uzadığından hemen yayımlayamadım. Bu, Laik Türkiye Cumhuriyeti aleyhindeki talihsiz ve beyan sahibini de yalanlayan, beyana Sayın Mustafa Mutlu,03 Şubat 2012 tarihli Vatan gazetesindeki köşesinde gerekli yanıtı vermiştir! Bu yanıtı da yazıma ekliyorum. Biliyorum ki”tek parmakla taş tutulmaz!”
                   “Mustafa Kemal, camide hutbe okuyan ilk ve tek cumhurbaşkanıydı” gerçeğine hiç girmeyeyim; Şubat 1923, Balıkesir Zağanos Camii… İnanmayan, Diyanet İşleri’ne danışsın.”Sayın Yılmaz Özdil.03Şubat 2012.
         Ve Sayın AYBÜKEN HAN’IMDAN, İslam adına, Türklere uygulanan Müslüman Arapların katliamının öyküsü.
         Cenevre’deki Birleşmiş Milletler binasının girişinde ve hemen karşıdaki camekânın içindeki bir yazı, üst, üste konmuş kitaplar ve Mustafa Kemal’in 25’inci ölüm yıldönümü etkinlikleri. Yazı mı; Fransızca olarak,”Yurtta sulh, cihanda sulh!”                                               Yanıma yaklaşan bir görevli,şaşkınlığımı görerek:
         “Türk müsünüz?”Diye sorduğunda, kendime gelerek:
         “Grace a Mustafa Kemal Atatürk!”Mustafa Kemal Atatürk sayesinde! Demiştim. Aramızda şöyle bir konuşma geçmişti:”Neden Mustafa Kemal’in ölümünün 25’inci yıldönümü etkinlikleri? Büyük adamlar, doğumlarının ve ölümlerinin yüzüncü yıllarında anılmazlar mı?”O görevli bana aynen şöyle demişti:
            “Atatürk, dünyanın en büyük devlet adamıdır. Yurtta sulh, cihanda sulh” sözünü, Nevyork’taki Birleşmiş Milletler Binasının ön yüzüne yazmamıza engel olmasalardı, çok önemli bir mesajı dünyaya duyurmuş olurduk!”
             Besançon Üniversitesinde; Devlet Doktorasına sahip bir Kadın profesör, yazıldığı gibi okunmak üzerine konuşurken, Türkçeden örnek vererek:
            “Ne yazık ki bizim Atatürkümüz yok!”Dediydi! Benimle dalga geçmek için “Türkiye az gelişmiştir!”Diyen Fransızlara, çok haklı olduklarını söyleyerek:”Sizler gibi katliam yapmasını bilenemediğimiz gibi, kendi askeri üniformalarınızı giydirmiş olduğunuz Osmanlı vatandaşı azınlıklara Türkleri öldürterek bu cinayetleri öldürdüğünüz Türklerin üstüne atmasını, sizin gibi de bilemiyoruz!”Dediğimde, Alman vatandaşı bir arkadaşım beni bir kenara çekerek:
         “Ben Atom Bilginiyim. Fransızca öğrenmeye geldim. İyi savunma yaptınız. Az gelişmişlik organizasyonsuzluktur!”Demişti. Bu söz, Antakya Jandarma kışlasının bir koğuşunun duvarına yazılmış bir yazıyı aklıma düşürmüştü:”TEK PARMAKLA TAŞ TUTULMAZ!”Çok doğru bir yaklaşımdı. Tek parmaklar havaya kalkar ve iner,19.000 Türk Lirası da hemen cebe girer günümüzde!
         Profesör DR: Sayın Nurullah Aydın benim gibi düşünmüş, yanlış beyan ettim, bendeniz de O’NUN gibi düşünmüşüm.
           “ Temel soru açıktır. İnsan; yüzyıllar öncesinin yaşamı, düşüncesi ve kabullerine göre mi yoksa gelişim dinamiği akıl ve bilim algısına göre mi düşünecek, eğitilecek, yaşayacak?
İnsan Akılcılık, ya da dincilikten birini seçmek zorunda mı? İkisi bir arada olamaz mı?
Dünya nüfusunun belli başlı dinlere göre dağılımı:
Yüzde 33,5 Hıristiyan
Yüzde 20,7 Dinsizler
Yüzde 18,2 İslamiyet
Yüzde 13,5 Hinduizm
Yüzde 6 Budizm
Yüzde 0,3 Musevi
Yüzde 7,8 diğer
Dünya nüfusu 6 milyarın üstündedir.  1.2 milyarı Müslüman’dır. Geri kalanı yani 5 milyar insan başka din’lere inanmaktadır. Din; kişinin vicdani tercihidir.
Dünya’da ve Türkiye’de eğitim tartışması yapılıyor. Dindar mı, dinsiz nesil mi yetiştireceğiz sorusu sorulmaya devam ediyor.
Batı ve doğu ülkeleri; akıl ve bilim odaklı tercihi yaptı. Ya Ortadoğu halkları?
İslâm coğrafyası’nın fakir düşmesinde, esarete düşmesinde, Osmanlı Devletinin yıkılışı öncesinde ve bilhassa yıkılışı sonrasındaki arayışlar doğru analiz edilmelidir.
İslâm coğrafyasının geri kalmışlığının, kargaşa ortamının asıl sebebi unutturuluyor.
Osmanlı Devleti yıkılırken, o coğrafyada krallar, şeyhler, diktatörler mi vardı?
Nereden çıktı bu krallar, şeyhler, diktatörler? Kim getirdi, kim destekledi? Niçin?
Din diye; Arap hurafeleri, Arap tarihi, Arap kahramanları, Arap ahlaksızlığı, Arap çokeşliliği, Arap mitolojileri, Arap masalları din diye anlatılıyor da ne oluyor ki? Hangi Arap ülkesi hangi marka sahibi. Hangi Arap ülkesi sanayide, teknolojide, bilimde ve sanatta var?
Bahsedilen dindarlık; Ilımlı İslam projesinin, Dinler arası Diyalog ile batı emperyalizmin uşağı nesiller yetiştirmek demektir.
 Dindarlaşmış sürüleşmiş akıl bilim ve teknolojiden sanattan uzak, hurafelerle şekillendirilmiş robot insanlar sürüsüdür
Dindarız diyenler ne mi yaptılar?
Önce; hak, adalet, mağduriyet, demokrasi, özgürlük dediler
Sonra; samimi inançlıların, haksızlığa uğrayanların desteğini alarak güç ve iktidar oldular. Sonra; etnik ve mezhep damarını çatlattılar,
Sonra; ilahi mesajı tersyüz ettiler, dini ortak kavramları tersyüz ettiler, Sonra; kılıf kıyafet ayrıştırmasına giriştiler
Sonra; servetlerine servet kattılar. Sonra; yalan talanla dünyevileştiler.
İnsana; hangi eğitimi, hangi tür akılla vereceğimiz, birinci derecede önemlidir. Bir eğitim politikası bunu bilmektir ve bundan ibarettir.
Toplumu dinamizmi için birçok yol vardır. Bunun başında eğitim gelir.  Her zaman gündemde olan konu; eğitim, öğretim, öğretmen, kalkınma ve güçlü olma konusudur.
Eğitim ve öğretim; her canlı varlığın yeteneklerini geliştirmek amacıyla gerek kendini gerekse neslini devam ettirecek olan yavrusuna verdiği bilgi ve tecrübe aktarımıdır. Kuşkusuz, bunda akıl ve beş duyu odaklı verilen eğitim önemlidir ve gereklidir.
Bu nedenle; insanlık tarihi boyuna eğitim için okullar, öğretmenler ve araştırmalar için büyük yatırımlar yapılıyor. Bugün hemen her ülke yetişmiş insan gücü ile etkindir, refah içindedir. Eğitime yeteri önemi vermeyen ülkeler geri kalmış durumdadır. .
Bu aklın ve eğitimin içinde; Evrensel Akıl, Evrensel Ahlâk, Evrensel Adalet, Evrensel İnsan Hakları, Evrensel Sevgi, Eşitlik, Kardeşlik, Paylaşma, Yardımlaşma olmalıdır.
Akıl’dan, bilim’den, sanat’tan yoksun, din, din değildir, hurafedir.
Akılcılık, Bilim, Sanat, Teknoloji, İnsan hakları ve Eğitim çağın gerçekleridir.
Unutulmamalıdır ki; özgürlüğün de, refahın da, mutluluğun da, gelişmişliğinde, de sebebi akılcı eğitimdir. Akıl ve bilime odaklanmış inançlı nesil yetiştirilmelidir.
Günün Sözü: Bilgiyle donanmış, yetenekleri geliştirilmiş bireyler, en büyük güçtür. “--
BENİM MANEVİ MİRASIM BİLİM VE AKILDIR!
"Ben, Manevi Miras olarak hiçbir Ayet, hiçbir Dogma,
Hiçbir Donmuş ve kalıplaşmış Kural bırakmıyorum.
Benim Manevi Mirasım Bilim ve Akıldır...
Zaman süratle ilerliyor, Milletlerin, Toplumların,
Kişilerin Mutluluk ve Mutsuzluk anlayışları bile değişiyor.
Böyle bir Dünyada, asla değişmeyecek Hükümler getirdiğini
İddia etmek, Aklın ve İlmin gelişimini inkâr etmek olur...
Benim Türk Milleti için yapmak istediklerim
Ve Başarmaya çalıştıklarım ortadadır.
Benden sonra Beni benimsemek isteyenler,
Bu temel eksen üzerinde Akıl ve İlmin rehberliğini
Kabul ederlerse, Manevi mirasçılarım olurlar."GAZİ MUSTAFA KEMAL.
                                     
“Başbakanın Çorum mitingini
dinleyen oldu mu bilmiyorum.
Haberlerde özetini izledim,
Kanım dondu.”Alıntıdır!

Recep Bey diyor ki;
''Millet olarak Çorum'la,
Çorum'un yiğitliğiyle, mertliğiyle,
gözü pekliğiyle her zaman gurur duyduk,
nasıl ki Çorum bu topraklardan yetişmiş
Ebu Suud Efendi'yle,
İskilipli Atıf Hoca'yla gurur duyuyorsa,
bizler de Çorum'la gurur duyuyoruz.
Biz sizlerle gurur duyuyoruz.''
Ve bu sözler hiç kimse tarafından
gündeme getirilmedi,
eleştiri konusu yapılmadı.
Peki, kim bu Ebu Suud Efendi,
kim bu İskilipli Atıf Hoca?
Çorumlular neden bu hemşerileriyle
gurur duysunlar ki?
Çorum başka adam mı çıkaramamış yüzyıllardır?
Ebu Suud Efendi'yi kısaca tanıtayım.
Yavuz Sultan Selim'in Şeyhülislam'ı.
Alevilerin, canları, malları, namusları
size helaldir diye fetva veren zat.
"İster okla, ister mızrakla, ister bıçakla olsun Alevilerin kestiği murdardır, yenilmez" diyen yobaz. Bu zata sorarlar, elimize geçirdiğimiz
Alevi kadınlarını ne yapalım diye ?
Verdiği cevap,
''BELİNİZE KUVVET ''

İşte bu zatla Çorumlular gurur duymalıymış
Recep Bey'e göre.

Peki; İskilipli Atıf Hoca kimdir?
İstiklal savaşında,
"Mustafa Kemal isyankârdır, katli vaciptir,
Yunan askerleri, padişahımız efendimizin
daveti üzerine gelmişlerdir,
onlara saygılı olalım" diye
yazılar yazan bir şerefsizdir.”
Türk askerlerine yazdığı mesajlarla,
Türk askerinin cepheden çekilmelerini istemiş, "padişahımın emirlerine karşı gelmeyin,
Mustafa Kemal'e karşı gelin "tarzında yazmış olduğu yazıları da
Yunan uçakları tarafından
Cephedeki Türk mevzilerine atılmıştı. Amaç ta, Yunanlılara ve iç Hainlere karşı duran TÜRK ORDUSUNU DAĞITMAKTI!
Ulusal Kurtuluş Savaşını kazandıktan sonra da Hainlere hesap sormak üzere Türkiye Büyük Millet Meclisinin kurmuş olduğu
İstiklal Mahkemelerinden birisi olan Ankara İstiklal Mahkemesinde yargılanmış ve hak ettiği cezayı alarak idam edilmiştir. 
Ve Recep Bey
Çorumluların bu şerefsizle
gurur duymaları gerektiğini
haykırmaktadır.
Kanım dondu.
Nutkum tutuldu.
Ve hiç kimsenin
Gıkı çıkmadı bu konuda.”                                                                              Aziz Kardeşim; Ülkemizin yetiştirmiş olduğu en Büyük İnsan Ordinaryüs Profesör Doktor Hıfzı Veldet Velidedeoğlu Çorumludur, O öldüğü için de Kemalist geçinenlerin ve Çorumlu aydınların! Sesleri kesilmiş, nefesleri de SAM YELİ kokmaya başlamıştır!
         Sayın Mustafa Mutlu, Vatan gazetesi,03Şubat2012.
         “ Beşir Atalay: Kırıkkale doğumlu, 65 yaşında... Başbakan Yardımcısı.
Ertuğrul Günay: Ordu doğumlu, 65 yaşında... Kültür Bakanı.
Bülent Arınç: Bursa doğumlu, 64 yaşında... Başbakan Yardımcısı.
Erdoğan Bayraktar: Trabzon doğumlu, 64 yaşında... Çevre ve Şehircilik Bakanı.
Hayati Yazıcı: Rize doğumlu, 60 yaşında... Gümrük ve Ticaret Bakanı.
Recep Tayyip Erdoğan: İstanbul doğumlu, 58 yaşında... Başbakan.
Binali Yıldırım: Erzincan doğumlu, 57 yaşında... Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı.
Faruk Çelik: Artvin doğumlu, 56 yaşında... Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı.
Ömer Dinçer: Karaman doğumlu, 56 yaşında... Milli Eğitim Bakanı.
“NOT: Nüfus Genel Müdürlüğüne öteki âlemden bir faks gelmiş:”Ya G.Milli Eğitim Bakanınız Ömer Dinçer, nüfus kaydını Karaman’dan sildirsin; ya da benim Karamanlı Mehmet Bey unvanım kaldırılsın! Söylemedi de demeyin sonra, atasözümüz de değişmesin:”Karamanlının oğulu, önceden başlatır sonra çıkar oyunu!”İmza: Sadece Mehmet Bey, Türk ve Türkçe âşığı.”OSTÜZÜ.
M. Mehdi Eker: Diyarbakır doğumlu, 56 yaşında... Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı.
İdris Naim Şahin: Ordu doğumlu, 56 yaşında... İçişleri Bakanı.
M. Zafer Çağlayan: Muş doğumlu, 55 yaşında... Ekonomi Bakanı.
Veysel Eroğlu: Afyonkarahisar doğumlu, 54 yaşında... Orman ve Su İşleri Bakanı.
Ahmet Davutoğlu: Konya doğumlu, 53 yaşında... Dışişleri Bakanı.
Recep Akdağ: Erzurum doğumlu, 52 yaşında... Sağlık Bakanı.
İsmet Yılmaz: Sivas doğumlu, 51 yaşında... Milli Savunma Bakanı.
Nihat Ergün: İzmit doğumlu, 50 yaşında... Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı.
Taner Yıldız: Yozgat doğumlu, 50 yaşında... Enerji Bakanı.
Sadullah Ergin: Hatay doğumlu, 48 yaşında... Adalet Bakanı.
Bekir Bozdağ: Yozgat doğumlu, 47 yaşında... Başbakan Yardımcısı.
Fatma Şahin: Gaziantep doğumlu, 46 yaşında... Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı.
Mehmet Şimşek: Batman doğumlu, 45 yaşında... Maliye Bakanı.
Cevdet Yılmaz: Bingöl doğumlu, 45 yaşında... Kalkınma Bakanı.
Ali Babacan: Ankara doğumlu, 45 yaşında... Başbakan Yardımcısı.
Egemen Bağış: Bingöl doğumlu, 42 yaşında... Avrupa Birliği Bakanı.
Suat Kılıç: Samsun doğumlu, 40 yaşında... Gençlik ve Spor Bakanı oldu.

Kısacası...
Hepsi dini bütün ailelerden geldi ve dinlerini istedikleri gibi yaşadı. Hatta aralarında, sırf dinini ön plana çıkardığı için, siyasette hızla yükselenler oldu.
Başbakan, kendisini Türkiye’yi “dindarlar, dinsizler” diye ikiye ayırmakla eleştiren CHP liderine yanıt vermiş, diyor ki:
“Benim ifademde dindar bir gençlik yetiştirmek var. Sen bizden, muhafazakâr demokrat AK Parti’den ateist bir nesil mi yetiştirmemizi istiyorsun?”
         Sayın Mustafa Mutlu, Vatan gazetesi,03 Şubat 2012.
“Bugün Türkiye’yi yöneten hükümetin tüm üyelerini yaş sırasına göre tek, tek yazdım...
Hiçbirinin “gençliği”nde AKP iktidarı yoktu...
Birkaçı CHP iktidardayken doğdu, kalanı Demokrat Parti, Adalet Partisi ya da ANAP, DYP iktidarlarında...
Ama hepsi dindar... En azından aralarında ateist olduğunu söyleyen bir kişi bile yok!
Demek ki; dini siyasete AKP kadar karıştırmayan partilerin iktidarlarında da “dindar bir gençlik” yetişip, sonraki yıllarda iktidar koltuklarına oturabiliyormuş...
Bu durumda insan sormadan edemiyor:
Amacı “dindar gençlik yetiştirmek” olan bir Başbakan’ın döneminde, acaba nasıl bir gençlik yetişir?”
“GÜNÜN SORUSU”
“Laik, demokratik, sosyal hukuk devleti Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı, “Ateist bir nesil mi yetiştirmemizi istiyorsunuz” derken bile ateistleri dışlayıp, bölücülük yapmış olmadı mı?
Ve bir soru daha:
Anayasa’nın ve yasaların hangi maddesi, hükümetlere “dindar bir gençlik yetiştirme” görevi veriyor?”Bu yazı burada dursun da devreye Mareşal Gazi Mustafa Kemal girsin:
         Cumhurreisimiz Mareşal Gazi Mustafa Kemal, Kur’anı Kerimi Ünlü Din Bilginimiz Elmalılı Hamdi—Yazır—Bey’e tercüme ettirerek dokuz cilt halinde yayılatarak tüm masrafını da kendisi ödemişti.   
         Atatürk'ün okuduğu hutbe
         Mustafa Kemal Atatürk'ün 7 Şubat 1923 tarihinde Balıkesir Zağanos Paşa Camii'nde—Paşa Camisi—okumuş olduğu hutbe:
"Ey Millet, Allah birdir. Şanı büyüktür. Allah'ın esenliği, sevgisi ve iyiliği üzerinize olsun.
Peygamberimiz efendimiz hazretleri, Cenabı Hak tarafından insanlara dini gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir. Temel kanunu, hepimizce bilinmektedir ki, yüce Kuran’daki manası açık olan ayetlerdir.
İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz, son dindir. En mükemmel dindir.
Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor. Eğer akla, mantığa ve gerçeğe uymamış olsaydı, bununla diğer ilahi tabiat kanunları arasında çelişki olması gerekirdi. Çünkü tüm evren kanunlarını yapan Cenabı Hak'tır.
Arkadaşlar;
Cenabı Peygamber çalışmasında iki yere, iki eve sahip bulunuyordu. Biri kendi evi, diğeri Allah'ın evi idi.
Millet işlerini Allah'ın evinde yapardı. Hazreti Peygamber'in mübarek yolunda bulunduğumuz bu dakikada milletimize; milletimizin bugününe ve geleceğine ait hususları görüşmek maksadıyla bu kutsal yerde Allah'ın huzurunda bulunuyoruz. Beni buna eriştiren Balıkesir'in dindar ve kahraman insanlarıdır. Bundan dolayı çok memnunum. Bu fırsat ile büyük bir sevap kazanacağımı ümit ediyorum.
Efendiler;
Camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmasının gerekli olduğunu düşünmek yani konuşup tartışmak, danışmak için yapılmıştır.
Millet işlerinde her kişinin zihnini ayrı ,ayrı faaliyette bulunması zorunludur. İşte biz de burada din ve dünya için, geleceğimiz ve bağımsızlığımız için, özellikle egemenliğimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım. Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşündüklerinizi anlamak istiyorum. Milli amaçlar, milli irade yalnız bir kişinin düşünmesinden değil, milletin bütün kişilerinin arzularının, emellerinin sonuçlarından ibarettir.
Bundan dolayı benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim.
Hutbeler hakkında sorulan sorudan anlıyorum ki, bugünkü hutbelerin şekli, milletimizin duygusal fikirleri ve lisanı ile medeni ihtiyaçlarıyla uygun görülmektedir. Efendiler, hutbe demek topluma hitap etmek, yani söz söylemek demektir.
Hutbenin manası budur.
Hutbe denildiği zaman bundan birtakım kavram ve manalar çıkarılmamalıdır. Hutbeyi söyleyen hatiptir. Yani söz söyleyen demektir. Biliyoruz ki, Hazreti Peygamber'in hayatta olduğu mutlu dönemlerde hutbeyi kendisi söylerdi.
 Gerek Peygamber Efendimiz ve gerek, dört halifenin hutbelerini okuyacak olursanız görürsünüz ki, gerek Peygamberin, gerek dört halifenin söylediği şeyler o günün sorunlarıdır, o günün askeri, idarî, malî ve siyasi, sosyal konularıdır. İslam toplumunun çoğalması ve İslam ülkeleri gerilemeye başlayınca, Cenabı Peygamber'in ve dört halifenin hutbeyi her yerde bizzat kendilerinin söylemelerine imkân kalmadığından halka söylemek istedikleri şeyleri bildirmeye birtakım kişileri memur etmişlerdir. Bunlar herhalde en büyük ve ileri gelen kişiler idi. Onlar camilerde ve meydanlarda ortaya çıkar, halkı aydınlatmak ve doğru yolu göstermek için bir şart lâzımdı. O da milletin lideri olan kişinin halka doğruyu söylemesi, halkı dinlemesi ve halkı aldatmaması! Halkı genel durumdan haberdar etmek son derece önemlidir. Çünkü her şey açık söylendiği zaman halkın beyni faaliyet halinde bulunacak iyi şeyleri yapacak ve milletin zararına olan şeyleri reddederek şunun veya bunun arkasından gitmeyecektir. Ancak millete ait olan işleri milletten gizli yaptılar. Hutbelerin halkın anlayamayacağı bir lisanda olması ve onların da bugünün gereklerine ve ihtiyaçlarımıza temas etmemesi, Halife ve Padişah sıfatını taşıyan despotların arkasından köle gibi gitmeye mecbur etmek içindi.
Hutbeden amaç halkın aydınlatılması ve ona yol gösterilmesidir, başka şey değildir. Yüz, iki yüz, hatta bin yıl önceki hutbeleri okumak, insanları cahillik ve çağın gerisinde bırakmak demektir. Hatiplerin normal olarak halkın günlük kullandığı dil ile konuşmaları gereklidir. Geçen yıl Millet Meclisi'nde söylediğim bir nutukta demiştim ki "Minberler halkın akılları, vicdanları için bir ilim irfan kaynağı, ışık kaynağı olmuştur. " Böyle olabilmek için minberlerde söylenecek sözlerin bilinmesi ve anlaşılması, ilim ve fen gerçeklerine uygun olması lazımdır. Hutbeyi verenlerin siyasi olayları, sosyal ve medeni olayları her gün izlemeleri zorunludur.
Bunlar bilinmediği takdirde halka yanlış aşılamalar yapılmış olur. Bu nedenle, hutbeler tamamen Türkçe ve günün gereklerine uygun olmalıdır. Ve olacaktır."
            Şimdi de Sayın Mustafa Mutluyu okuyalım:- Tüm Hakları Saklıdır | İzinsiz
*****
“Hüseyin Çelik, bu soruya bakalım nasıl yanıt verecek?
AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin kaldırılmasını tartışmaya açmış ve “Bu ayet mi?” diye sormuş... Sonra gerçek Atatürkçü olduğunu ima ederek eklemiş:
                 “Kenan Evren Paşa, ‘Biz Atatürk’ü herkesin kafasına sokacağız’ demedi mi? Tüm okullara Atatürk İlke ve İnkılâp Tarihi dersi konuldu. Tıp fakültesine de bu konuldu, ilkokuldan başlıyorsunuz             üniversiteyi bitirinceye kadar. Bu sefer ne oluyor? Adeta bir zorlamayla, dikte ettirmeyle verildiği için sevilmiyor.”
“Peki... Aileler daha tercihte bulunma yaşına gelmemiş çocuklarını Kur’an Kursu’na yazdırıp, İmam Hatip’e gönderiyor...
Hüseyin Çelik’in mantığıyla; bu durumda bu çocuklar da ‘zorla kafalarına sokulmaya, dikte ettirilmeye çalışılan’ bu dini bilgileri sevmiyor ve ilerideki yıllarda bu baskı yüzünden dinlerinden soğuyor olamaz mı?
Ve yine bu mantıkla...
Atatürk ilke ve devrimlerinin “zorla” öğretilmesine karşı çıkanların, “zorunlu din dersine”, imam hatibe ve erken yaşlardaki Kur’an kurslarına karşı çıkması da gerekmez mi?” Karşı çıkamazlar! Sonra, tarikatlar dâhili ve Harici Bedhahlar”kendilerine kızar, küser ve iktidarı vermezler! OSTÜZÜ.

Mustafa Mutlu Facebook Sayfası: http://www.facebook.com/mustafamutlu34

 Kimden: Özgün ileti Sayın AYBÜKEN HAN’IMDAN.

 “TÜRKLER NASIL MÜSLÜMAN OLDU? 3
Arap Bülbülleri ve Türklük hainlerinin anlattığı gibi değil, Kılıçla ve Zulümle Müslüman olmak zorunda bırakıldılar. OSTÜZÜ
“1. Büyük Katliam ( Talkan Katliamı )”—Müslümanlık adına ve Müslüman Araplarca yapılmış olan bu katliamları Müslüman Arap tarihçileri övünerek yazmaktadırlar! OSTÜZÜ:
“Buhar’da olanlar diğer Türk Beyliklerinde de etkilerini gösterir.
Aynı şeylerin kendi başlarına geleceğinden korkmaktadırlar. Sogd
Meliki Neyzek Tarhan şehrinin yıkıma uğramaması için Kuteybe ile
anlaşmak zorunda kalır. Bu anlaşmaya göre Tarhan haraç verecek ve
tarafsız kalacaktır. Ancak bu tarafsız kalmalar ve Türklerin
birleşememeleri Arapların işlerini kolaylaştırmış ve Türk beyliklerini
istedikleri gibi istila edip talan etmişlerdir. İlk olarak saldırıya
uğrayan Kibac Hatun'a diğer beyliklerden yardım gelmeyince, o
yardımı esirgeyenler aynı akıbete uğramışlardır. Bu olaylarda
Türklerin belli bir şekilde organize olamamaları da onların Araplar
tarafından istila edilmelerini kolaylaştırmıştır. Neyzek Tarhan daha
sonra Kuteybe ile yaptığı anlaşmada hatalı olduğunu ve bu anlaşmanın kendisine hiçbir
güvence getirmeyeceği gibi diğer Türk Beylerine de ihanet etmiş
olacağını anlar. Tohoristan'a dönerek bütün Türk Beyliklerine birer
mektup yazar ve onları ortak bir direnişe girmeleri için uyarmaya
çalışır. İlk olumlu yanıt Talkan meliki Sehrek'den gelir..Tarhan'ın
planlarını öğrenen Kuteybe, buna karşılık Belh şehrinde hazırlık
yaparak, baharda büyük bir ordu ile Talkan şehrine doğru yürür. O
ana kadar bir direniş hazırlığı yapamayan Talkan şehri meliki Sehrek,
Kuteybe'nin gelişinden önce şehri terk eder. Şehre hiç savaşmadan
giren Kuteybe'nin adamları şehirde eli kılıç tutabilen ne kadar erkek
varsa hepsini kılıçtan geçirirler. Bu katliam o zamana kadar
yapılanların en büyüğüdür. Kuteybe bu katliamı diğer beyliklere ibret
olması için yapar.. Kuteybe'nin askerleri öldürebildikleri kadar
öldürürler, geri kalanları da, Talkan yolu üzerindeki ağaçlara
asarlar.. Bu yolun 4 fersah ( 24 Km.) mesafelik bölümü Türklerin
ağaçlara asılan cesetleri ile doludur.. Talkan katliamı tarihe,
Arapların o güne kadar yaptıkları katliamların en büyüğü olarak
geçmiştir. Halk, Müslüman Araplarla savaşmadığı halde, Kuteybe ve
askerleri sırf diğerlerine örnek olsun diye 40.000 kadar kişiyi
kılıçtan geçirmiş, ağaçlara asmıştır. Bütün bunlar hep İslam adına yapılmıştır.
Kuteybe, Talkan katliamından sonra Suman'a girer. Erkeklerin pek
çoğunu öldürterek, kadınlarını ve kızlarını cariye olarak alıkoyar.
Daha sonra Kes ve Nesef'de aynı şeyleri yapar. Erkekler öldürülür,
Türk kadın ve kızları utanç verici bir şekilde Araplara cariye
olurlar. Daha sonra Faryab'a yönelir ve Faryab'ın teslim olmasını
ister. Faryab halkı başlarına gelecekleri bildiklerinden teslim
olmaya yanaşmazlar. Erkekleri dövüşerek ölürler. Bütün şehir
yakılır.. Araplar bu şehre yakılmış şehir anlamında Muhtereka derler.
Kuteybe, Faryab'dan sonra, Tarhan'ın çekildiği kale Bazgis'i kuşatır.
2 ay süreyle devamlı olarak buraya saldırır fakat bir sonuç elde
edemez.. Bu arada kış yaklaşır.Kuteybe'nin kışın savaşacak gücü
yoktur ancak, kale içindeki Türklerin de yiyecekleri bitmiştir.. Her
iki tarafta savaşın kendileri için kaybedildiğini düşünür.. Kuteybe
son olarak bir hileye baş vurur. Tarhan'ın yanına Muhammed bin
Selim adındaki adamını gönderir. Muhammed ibni Selim Tarhan'ın
teslim olması durumunda kendisine hiç bir şekilde zarar gelmeyeceği
güvencesini verir. Kalenin açlık içinde olmasından dolayı Tarhan'ın
Kuteybe'nin teklifini kabul etmesinden başka yapılacak bir şeyi
yoktur. Komutanları ile görüşüp teklifi kabul ederler.. Silahlarını
teslim ederek kaleden çıkarlar.. Tarhan kaleden çıkar çıkmaz
yakalanır, etrafı hendek açılmış bir çadırda zincire vurulur..Kuteybe
bu arada Tarhan'ı hemen öldürmez. Haccac'a haber göndererek ne
yapacağını sorar. Haccac Tarhan için, " O bir Müslüman düşmanıdır
hiç aman vermeden öldür" der. Kuteybe önce Tarhan'ın iki oğlunu,
Tarhan'ın ve toplanan halkın gözü önünde öldürtür. Arkasından 700
Kadar Türk savaşçısının başlarını gene Tarhan'ın ve halkın gözü
önünde kestirir. Tarhan'ı da bizzat kendisi öldürür. Bütün kesilen
başlar Haccac'a gönderilir. Kuteybe sanki Kuran'daki ayetleri yerine
getirmiştir.

9 Tevbe. 123. Ey iman edenler! Kâfirlerden yakınınızda olanlara karşı
savaşın ve onlar (savaş anında) sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki,
Allah sakınanlarla beraberdir.
Tarhan'ın öldürülmesinden sonra, Kuteybe, Aral Gölü'nün altında
bulunan Harzem bölgesine yürür. Harzem'de Caygan ile Havarizat
arasında taht kavgası vardır. Kuteybe Caygan'la işbirliği yapar.
Önce Havarizat ile etrafındakileri öldürtür. Arkasından Camhud
melikini yenerek 4000 civarında esir alırlar. Ancak, daha sonra
bunlar Kuteybe'nin emri üzerine öldürülürler.
Bu olay, Ziya Kitapçının, İslam Tarihi ve Türkler adlı kitabında
aynen şöyle anlatılır;
Bu harblerden birinde, et-Taberi'nin bütün tafsilatı ile anlattığına
göre, bir defasında Abdurrahman b. Müslim, Kuteybe'ye, 4000 esirle
gelmişti. Kuteybe, Abdurrahman'ın böyle kalabalık Türk esirleri ile
geldiğini görünce hemen tahtının çıkarılmasını ve bir meydana
kurulmasını istedi. Tahtının üzerine mağruru bir eda ile oturan
Kuteybe, bu Türk esirlerinden bin tanesini sağına, bin tanesini
soluna, bin tanesini arkasına ve bin tanesini de önüne dizilmelerini
söylemiş ve sonrada Arap askerlerine dönerek yalın kılıç bu
Türklerin kafalarının koparılmasını emretmiştir. Cebbar, zorba,
İnsafsız Arap komutanının etrafının bir anda bu Türklerin kafa kol ve gövdeleri ile
bir kan gölü haline geldiğinden hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. Bu
harbelerde öldürülen Türklerin haddi hesabı yoktu. Nitekim bu
Vahşetten adeta gururlanan bir Arap şairi Kaah el-Aşkari şöyle haykırmıştır:
“Kazan ve Facfac önlerinde korkudan birbirlerine sarılmış zavallı
Türkleri öldürdüğünüz geceleri hele bir hatırlayınız.
Herkesi kılıçtan geçirdiniz. Sadece ata dahi binmeyecek yaşta küçük
Çocuklar kaldı. Binenlerde o hırçın atların sırtında sanki bir yük
Gibiydiler. ( Sayfa 314 )”
“Harzem'de ayaklanan halk, Kuteybe ile işbirliği yaptığı için Caygan’ı
öldürür. Bunun üzerine, Kuteybe bütün Harzem'i yakıp yıkar, halkı
kılıçtan geçirir. Harzemli ünlü Türk bilgini, Biruni Harzem'deki
Uygarlığın yok edilişini şu şekilde anlatır. "Kuteybe, her çareye baş
vurarak Harzemlilerin yazılı dilini bilenleri, geleneklerini
Koruyanlarını, bütün bilginleri öldürttü, böylece her şey karanlıklara
gömüldü. İslam Harzemlilerin içinde girerken, onların tarihi hakkında
bilinenleri artık öğrenme olanağı bırakmadı.Harzem'i yıktıktan sonra
Kuteybe, Semerkant üzerine yürür. Semerkant meliki Gurek üzerine gelen
Müslümanlara karşı diğer Türk Beyliklerinden yardım ister. Taşkent ve
Fergana’den yardım gönderir, fakat gelen birlikler yolda Kuteybe'nin
askerleri tarafından pusuya düşürülerek yok edilirler. Semerkant,
kuşatılır. Araplar mancınık ateşi ile saldırırlar. Daha fazla
dayanamayacağını anlayan Gurek, Kuteybe ile anlaşmak zorunda kalır. Bu anlaşmaya göre,
1.Semerkant Araplara her sene 2.200.000 altın ödeyecektir..
2.Bir defaya mahsus olmak üzere 30.000 Türk gencini esir olarak
verecektir..
3.Şehirde Cami yapılacaktır.
4.Şehirde eli silah tutan kimse dolaşmayacaktır.
5.Tapınak ve putlardaki tüm mücevherler Kuteybe'ye teslim
edilecektir.
Daha sonra Kuteybe, altından yapılan putları erittirerek alır ve
Merv'e geri döner. Dönerken kardeşi Abdurrahman bin Muslim'i
Semerkant'ın başına vali olarak bırakır.
Kuteybe'nin Merv'e dönüşünden sonra, Türkler kendi aralarında
İşgalci Müslümanlara karşı bir direniş birliği kurarlar. Zaman, zaman Ceyhun
Irmağını geçerek Araplara pusu kurar ve ciddi zararlar verirler.
Haccac Kuteybe'ye Taşkent ve Fergana'yi işgal etmesi talimatını
verir. Kuteybe Taşkent'e gider fakat başarılı olamaz. Bu arada
Haccac ölür. Halife Velid, Kuteybe'ye Türklere karşı savaşları devam
ettirmesini söyler. Kuteybe bu sefer Kasgar'a doğru yola çıkar. Tam
Kasgar'ı kuşatacakken Halife Velid ölür, yerine Süleyman ibni
Abdülmelik halife olur. Bu yeni Halife ile arası hiç iyi olmayan
Kuteybe Kasgar seferini yarıda bırakarak ona karşı ayaklanır, ancak
kendi komutanları tarafından 11 yakını ile birlikte 716 senesinde
kafası kesilerek öldürülür. Çünkü Kuteybe'nin komutanları Halifeye
karşı gelmek istememişlerdir.

2. Büyük Katliam. ( Curcan Katliamı )

Kuteybe ve Haccac'ın ölümü, Arapların Türkleri Müslümanlaştırmak ve
Türk şehirlerini talan etmek politikalarında bir değişiklik
Yapmamıştır. Öncelikle, Araplardaki Türklere karşı olan korku ortadan
kalktığı için, Araplar, Kuteybe'den sonra da aynı şekilde Türk
yurtlarına saldırılarını sürdürmeye devam etmişlerdir. Kuteybe'nin
öldüğü aynı yıl olan 716 da, Yezid ibni Muhelleb Horasan'a vali
atanır. İlk iş olarak Dağıstan'ı işgal eder. Dağıstan meliki
Saltekin, Yezit'e karşı uzun süre dayanır. Sonunda Dağıstan düşer.
Şehir yağmalanır ve 14000 kişi öldürülür. Dağıstan’dan sonra Curcan'a
Yönelir. Curcan 300.000 dirhem karşısında savaşmadan teslim olur.
Yezid, Curcan'a bir bölük asker yerleştirerek, Taberistan' a doğru
Yola koyulur. Taberistan Meliki, İsfehbed, Deylem melikinden 10000
Kişilik bir yardım alarak savaşa başlar. İsfehbed savaşırken, Curcan
halkı da ayaklanarak Esed ibni Abdullah komutasındaki askerleri imha
ederler.. Yezid öfkeye kapılır, Curcan'lı Türkleri yendiğinde
kanlarından değirmen döndürüp ekmek yiyeceğine dair Allah'a yemin
eder. Askerlerini toplayarak Curcan üzerine yürür. Curcan beyi,
şehirden çıkarak Curcan kalesine çekilir. 7 ay süren savaştan sonra,
Kale düşer. Curcan beyi öldürülür. Kaledeki askerler esir alınır.
Araplar, daha sonra Curcan şehrine girerler. Burada da aynı şekilde
Kuteybe'nin yaptığı katliama benzer bir katliam yapılır. Türkleri
Öldürerek, 4—24KM.-- fersah boyunca sağlı sollu ağaçlara astırır. Allah'a
verdiği sözü yerine getirmek için, esir aldığı binlerce Türk'ü,
Enderiz vadisindeki nehrin kenarına sürükler, orada askerlerine
korumasız Türkleri öldürtür. Öldürülen Türklerin kanlarını nehire
akıtır. Nehrin suyuyla akan kanlardan, ilerideki değirmenden un ve
ekmek yaptırarak yer ve Allah'a verdiği sözü yerine getirir.
Katliamdan geriye kalan kız ve kadınlardan beş de biri cariye olarak
Halifeye ayrıldıktan sonra, geriye kalanlar askerler arasında ganimet
Olarak paylaştırılır”.Ek: Ostüzü: Hz.Ömer zamanında, İran Hükümdarının üç kızı Mekke Esir pazarına getirilerek satışa sunulur. Kızların asaletleri nedeniyle, diğer esir kadınlardan farklı olmalarına Halife Ömer karar vererek yeni bir fiyat listesi hazırlar. Kızların ikisinin bedellerini kesesinden ödeyen Hz. Ali, kızların birisini oğlu Hasan’a, diğerini de Hz. Ömer’in oğluna armağan eder. Hasanın soyundan gelen kişiler bu İranlı esirden olanlardır.
“Kaynaklar Curcan katliamında Talkan katliamında olduğu gibi yaklaşık
40.000 Türk'ün öldürüldüğünü söylerler.
MS.717 yılından sonraki zaman, Arapların kendi aralarındaki çatışmalarla
geçer. Buraya kadar dikkat ederseniz, ilk Arap saldırıları
başladığında Kibac Hatun diğer Türk Beyliklerinden yardım istediği
halde istediği yardım kendisine verilmemişti. Sonra o yardımı
Göndermeyenler, yardıma muhtaç duruma düştüler. Bu olaylardan
Türklerin daha o zaman da aralarında tam bir birlik ve beraberlik
Sağlayamamış olduklarını görüyoruz. MS: 717 yılında Ömer ibni Abdülaziz
Halife olur. İki yıl sonra hastalanır yerine, MS719 da, Yezid ibni
Abdülmelik geçer. Yezid ibni Abdülmelik ile Yezid ibn Mehleb'in arası
İyi değildir. Yezid ibn Mehleb hapse attırılır ancak, Yezid ibni
Mehleb hapisten kaçarak, Basra'da örgütlenir ve Yezid ibni
Abdülmelik'e karşı ayaklanır. MS: 721'de Abbas ve Mesleme adında iki
komutan önderliğinde kurulan hilafet ordusu Yezid ibni Mehleb ile
savaşır.. Bu savaşta Abbas ve Yezit ibni Mehleb olur. Yezit'in kafası
kesilerek halife Yezit ibn Abdülmelik'e yollanır. Mesleme, Mehleb'in
yakını olan yaklaşık 300 kişinin daha kafasını kestirerek öldürtür.
Yezid ibni Mehleb'in oğlu olan, Maviye ibni Yezid'de elinde
Bulundurduğu 32 Mesmele taraftarının kafasını kestirtir.
Aralarındaki savaş, Mehleb taraftarlarının tamamen yok edilmesi ile
Biter. Mesmele, Mehleb'den ele geçirdiği aralarında Türklerin de
Bulunduğu cariyeleri Cerrah ibni Hakem'e satar. Bu arada, Yezid ibni
Mehleb'in yerine getirilen yeni Horasan Valisi, Cerrah ibni Abdullah,
Türkmenistan'ın iç kısımlarına bazı saldırılar yaparsa da başarılı
Olamaz.
Kuteybe'nin ölümüyle birlikte Türk topraklarına yapılan akınlar eskisi
Kadar başarılı olamamışlardır. Bu dönemde İslam yayılmacılığı bir
Duraksama içine girer. Halife II. Ömer ibn Abdülaziz, işgal altında
bulunan yörelerdeki Arap egemenliğinin her geçen gün biraz daha
zorlaşır bir hale gelmesinden dolayı bu bölgelerde yaşanan gerginliğin
azaltılarak İslam'ın kuvvetlendirilmesine çalışır. Kendisine bağlı
yöneticilere, " Bundan böyle Türk Beyliklerine saldırmayın,
hakimiyetiniz altında bulunan bölgelerde gücünüzü arttırarak İslamı
yaymaya çalışın" demiştir. Ayrıca, II. Ömer, Müslüman olan halklardan
Cizye alınmamasını isterse de, Arapların gelirlerinde önemli ölçüde
düşme olmasından dolayı bu karardan daha sonra, Türklerin
Müslümanlılarında samimi olmadıkları bahane edilerek vazgeçilmiştir.
Bu arada Horasan'da Cerrah ibni Abdullah, yerine Abdurrahman ibni
Nuaym atanmıştır.”
  "Türkiye Cumhuriyeti, yalnız iki şeye güvenir. Biri Türk Ulusunun kararlılığı, diğeri en acı en ağır şartlarda dünyanın takdirlerini hakkıyla kazanan Ordumuzun Kahramanlığıdır."
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK...
"TÜRK ULUSUNUN DÜZENİNİ BOZMAYA YÖNELEN ÇABALAR BOĞULMAYA MAHKÛMDUR. BÜYÜK TÜRK ULUSU, KENDİSİNİN VE VATANININ YÜKSEK ÇIKARLARI ALYEHİNE ÇALIŞMAK İSTEYEN BOZGUNCU ALÇAK YURTSUZ VE ULUSSUZ BEYİNSİZLERİN GİZLİ VE AÇIK KİRLİ EMELLERİNİ ANLAMIYACAK VE ONLARA HOŞGÖRÜ GÖSTERECEK BİR ULUS DEĞİLDİR" 
                                      MAREŞAL GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK” SAYIN AYBÜKEN HAN’IMDAN.
         Gelelim DİĞER DİNLERİN İNSANLIK ANLAYIŞLARINA:
         Hangi din iktidardakilerin ellerindeyse, o dinin ılımlısının olması mümkün değildir. Yahudilerin kutsal kitaplarını okuduğumuzda, bu durumun açıkça ve övünülerek anlatıldığını görürüz. Tüm kavimlerin malları, mülkleri, hayvanları ve kadınları Yahudilerin emrine tahsis edilmiştir. Onların ayak kemiklerini taşla kırmak, diğer Yahudileri haykırması rahatsız etmeyecekse küçücük kızların ırzına geçmek te mubahtır. Kalabalık bir esir kafilesini karşılayan Hz. Musa, Ordu komutanına emir verir:”Erkeklerle ilişkiye giren kadın ve kızları ne diye boş yere besleyelim! Onları hemen öldürün!”Yahudi askerleri ırzlarına geçtikleri Zavallı kadınları acımadan öldürürler. Hz: Davut, General Uria’nın karısı Hititli Sitti’yi gebe bırakır ve Generali öldürtür.
         Hıristiyanlıkta “öldürmeyeceksin!” Emrine Ermiş Saint Augistinus yakma çaresini getirir, milyonlarca Zavallı meydanlarda yakılır.
         İspanya’da Castİlla Kraliçesi İsabella’nın ısrarı üzerine 1483 tarihinde, Papa IV’ÜNCÜ SİXTUS İspanya Engizisyon Mahkemesini kurar.
         Katolik öğretisini topluma kabul ettirmek için,1542 tarihinde papa III’ üncü Paulus Roma Engizisyon Mahkemesini kurar. Sanıklara her türlü işkenceler yapılarak alınan itiraflar üzerine Zavallılar meydanlarda yakılırlar. Fransız Kahramanı Jeanne D’ARK’TA meydanda yakılır. Ünlü Bilgin Papaz Giardano Bruno da, 1593 tarihinde bir zina suçu ile Venedik Senatosuna şikâyet edilir. Senato şikâyet dilekçesini Roma Engizisyon Mahkemesine iletir. Sonunda da İncil öğretisine aykırı olarak gök cisimlerinin devinimlerini ileri sürdüğü için, Roma Engizisyon Mahkemesinin kararı ile 16 Şubat 1600 tarihinde Roma’da yakılır.
         Fransız reformisti Kalven de bir İspanyol doktorunu yaktırır. Din iktidarla elele vererek Zavallı insanlara asırlarca acılar çektirmiştir.
         İslam Ansiklopedisinin Beni Nadir, Beni Lukas,Kureyza ve Hayber maddelerini okursanız tüyleriniz diken,diken olur.
         Mısır Hükümdarının emri ile Ünlü Nesiminin Halep’te derisi yüzülmüştü. Daha önce de Bağdat’ta Hallacı Mansur’un kolları, bacakları, dili kesilerek derisi yüzülmüştü. Osmanlı İmparatorluğu döneminde; SarayıHumayunun üç Cellâtla başlayan öldürme kadrosu yetmiş kişiye yükseltilmiş, her gece acil adam kesmeleri için de nöbetçi cellâtlık konulmuştu.
         İnsanlık tarihinde; Hıristiyanlıkta Mezhep kavgaları, en etkili olarak ta Katoliklik—Ortodoksluk kavgaları ve Müslümanlıkta da Halifelik kavgaları kadar kanlı hiçbir olaylar zinciri olmamıştır.”Osmanlı da İşkence Çeşitleri”yazım blogumdadır. Okuyamayanlar için onu dahi yeniden yayımlamak istemekteyim.
         İnsanlığın en büyük evlatlarından birisi olan Büyük Konfüçyüs:
         “Bir yerde dinden söz edildi miydi dikkatli bulununuz, ya canınızı ya da malınızı alacaklardır!”Demişti.








                              













 

2 Şubat 2012 Perşembe

564/HİÇ DOĞMAMIŞ MUSTAFA KEMAL*-

                                                             
OSMAN TÜRKOĞUZ
İzmir; 02 Şubat2012
        
                           
HİÇ DOĞMAMIŞ MUSTAFA KEMAL!

Okullarımızda ve dahi her yerde, İstiklal Marşımız ve Mustafa Kemal’in Türk Gençliğine Hitabı kaldıracakmış!
Ayrıca her sabah okunan gençlik andı da okunmayacağı gibi, Türk Bayrağını göklere çekmek te keyiflere bırakılacakmış! Basın.
PS: Bu Al Bayrak uğruna şehit olanlar da, bunu sonra söyleyeceklerdir herhalde!
Bendeniz, düşündüm ki, Osmanlı Döneminde, öğrenciler: Üç defa Padişahım çok yaşa!” Derlermiş. Şimdi de aşağıdaki yemini etmelerini, G.Millilerimize önermekteyim:
                   “La ilahe illaki,
En büyük ermiş, Recep Beydir, Vallahi de, Billahi”

Mustafa Kemal’in Türk Gençliğine Hitabı yerine, aşağıda örneğini verdiğim Sn. Recep Tayyib Erdoğan’ın yeminin konulmasını, Türk İstiklal Marşımızın yerine de, ”Hamsiyi koydum Ankara’ya/Zıpladı gitti Amerika’ya da  Ortaçağa da!” Türküsünün konulmasını, Böyyük İslam Böyyüklerimizden niyaz eylerim. Sizlere ve dahi yalınız Bakanlarımıza, bu kafa ile gittiğimizde, ileride torunlarımıza okumak üzere, kaldırılacak dualarımızı iletiyorum.

         ATATÜRK’ÜN GENÇLİĞE HİTABESİ:

Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazineden, mahrum etmek isteyecek, dâhilî ve haricî, bedhahların olacaktır.
Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin!
Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir.
İstiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.
Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.
Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler.
Millet, fakr u zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir. Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asîl kanda, mevcuttur!
—Mustafa Kemal Atatürk
20 Ekim 1927


 (Arşivimden alıntıdır!)
Rahmetli Mehmet Akif’in(Ersoy) yazdığı,
 TÜRK İSTİKLAL MARŞININ ON KITASININ AÇIKLAMASI

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
İstiklâl Marşı’nın ilk kıtasında şair Mehmet Akif Ersoy, Türk milletine cesaret vermek ve onda bulunan milli duyguları harekete geçirmek için şiirine “Korkma” diye başlıyor. Göklerde dalgalanan bayrağımızın hiçbir zaman inmeyeceğini, sonsuza dek bu topraklar üzerinde dalgalanacağını belirterek, Türk Devletinin varlığını devam ettireceğine olan yüksek inancını milleti ile paylaşıyor. Türk milletinin en son ferdinin ölmeden bu ülkenin asla teslim alınamayacağını anlatarak, bayrağımızı Türk milletinin varoluş ve bağımsızlık sembolü olarak görüyor. Bayrağa millet adına sahip çıkmakla, ay yıldızlı bayrağın dolayısıyla bu vatanın Türk milletine ait olduğunu ve hiçbir kuvvetin almaya gücünün yetemeyeceğine işaretediyor.
Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl…
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!
İkinci kıtada bayrağa seslenen vatan şairi Mehmet Akif Ersoy, milletimizin bulunduğu zor şartlardan dolayı ay yıldızlı bayrağımızın kırgın ve küskün halini dile getiriyor. Şair, bayrağımızın öfkeli halini bırakıp göklerde dalgalanmasını, kahraman Türk milletine artık gülmesi gerektiğini söylüyor. Bayrağımıza, eğer bu şiddetli ve öfkeli halini bırakmazsa uğruna dökülen şehit kanlarımızın helal olmayacağını söyleyerek, bağımsızlığın Allah’a inanan milletimizin hakkı olduğunu ifade ediyor.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Burada şair “Ben” kelimesini Türk milleti adına kullanarak, Türklerin tarih boyunca hür bir millet olarak yaşadığını ve bundan böyle de bağımsız bir şekilde, kimsenin boyunduruğu altına girmeden yaşayacağını ifade ediyor. Türk milletinin özgürlüğünü elinden alacak olanların çılgın ve boş bir hayal peşinde koştuğunu söyleyerek, Türk milletinin bağımsızlık uğruna her türlü zorluğu aşabilecek güçte olduğunu, bu uğurda hiçbir engeli tanımayacağını belirtiyor.Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imânı boğar,
“Medeniyyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar?
Batıdan gelen düşman kuvvetlerinin teknolojik olarak ağır silahlarla donanmış olmalarına rağmen, Türk milletinin maneviyatının üst seviyede olduğunun altını çizen Mehmet Akif, imanla dolu bir yüreği olan Türk milletinin Avrupa’nın her türlü gelişmiş silahlarından korkmaması gerektiğini, Türk vatanını ele geçirmek isteyen düşmanların boşuna heveslendiğini, asla imanlı kişilerin yenilmeyeceğini ifade ederek, medeniyet iddiasıyla insanlığa vahşet uygulayanların artık son hamlelerini yaptığını ve imanlı kimseler karşısında mutlaka yenileceğini izah ediyor.
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Türk insanına (askerine) hitap ederek başladığı mısrasında, ne pahasına olursa olsun yurdumuza düşmanların girmemesi gerektiğini, gerekirse bu uğurda Türk insanının bedenini siper olarak kullanmasını, yani ölmesi gerekiyorsa ölmesi gerektiğini söyleyerek; Allah’ın Kuran-ı Kerim’de Müslümanlara vaat ettiği günlerin en kısa sürede geleceğine olan inancını belirtiyor.
Bastığın yerleri “toprak” diyerek geçme, tanı:
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.
Şair Türk askerlerine vatan topraklarının kutsallığını hatırlatarak, toprak ile vatan kelimesinin arasındaki farka dikkati çekiyor. Vatan topraklarının sadece bir kara parçası olmadığını, binlerce şehit verilerek kazanıldığını anımsatarak, şehit atalarını aklından çıkarmamasını, ne pahasına olursa olsun bu cennet vatanın düşmana teslim edilmemesi gerektiğini söylüyor.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Huda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ.
Akif, Türk vatanının cennet kadar güzel olduğunu, bu topraklar uğruna canlarını vermiş binlerce şehit bulunduğunu ifade ederek, bütün sevdiklerini hatta canını bile seve, seve vermeye hazır olduğunu ancak bu milletin var olduğu süre içerisinde bu topraklardan ayrı kalmamasını Allah’tan diliyor.
Ruhumun senden, İlâhî, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli-
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.
Müslümanların ibadethanelerine düşman elinin değmemesini Allah’tan dileyen Mehmet Akif, okunan ezanların dinin temelleri olduğunu belirterek, camilerde okunan ezanların sonsuza kadar susmamasını, vatanın her bir yerinde sonsuza dek duyulmasını istiyor.
O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerihamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır  ruh-ı mücerred gibi yerden na’şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.
Ezan sesleri vatanın her yerinde inledikçe şehit ruhlarının coşku içerisinde secdeye kapanacağını, ezan sesinin mezar taşlarına bile tesir edecek güçte olduğunu, vatan topraklarının düşman elinden tamamen arınmış olduğunda, ruhunun en temiz haliyle yerden göğe yükselerek huzur bulacağını anlatıyor.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl!
Bu kıtada şair, zafer gününün heyecanını yaşayarak, ay yıldızlı bayrağımızın artık gururla dalgalanması gerektiğini ifade ederek, Türk milletinin artık yok olmayacağını, tarih boyunca hür yaşamış olan milletimizin yine hür olarak yaşayacağını, bağımsızlığın, Allah’a inanan ve güvenen Türk milletinin hakkı olduğunu anlatmıştır.
         Mustafa Kemalimizin Türk Gençliğine hitabı yerine aşağıdaki duanın, abdestli olarak okunmak üzere konulmasını irica ediyom.
1. Az sonra okuyacağınız metin, Günümüzün Başbakanı, deri değiştirir gibi gömlek değiştiren Recep Tayyib Erdoğan’ın, Henüz 1980’li yıllarda “Atatürk aleyhine etmiş olduğu yemin!” Dir.
2. Bu metin Trabzon Tire Askeri Arşivi’nde mevcuttur. Ayrıca aşağıda okuyacağınız metnin aynısını: www.oytrabzon.com sitesi, politika bölümü-Tarhan Taykut’un hazırladığı “Tayyib Erdoğan Yemini” adlı makalesinden aynen takip edebilirsiniz. NOT: Bu yemini, bir mahkeme dosyasından alarak bana da iletmişlerdi. Ben de, başta Sinoplu Politikacımıza, o zamanlar Rahmetli Erdal İnönü’nün genel sekreteriydi, ve tüm okuyucularıma iletmiştim. Ostüzü.
3. “Ben Muhammed Müslüman ümmetindenim. Türkiye dinsiz, laik bir memleket haline gelmiştir. Hayatımı Mustafa Kemal dinsizliği ile savaşa adayacağıma, Türkiye’yi bir din ve şeriat devleti haline getirmek için mücadele edeceğime, Kemal Paşa zamanında çıkarılan dinsiz kanunların tatbikini önleyeceğime, kısa zamanda ümmet esasına dayanan, şeriat devletinin kurulması için çalışacağıma, dinim, Allahım ve bütün mukaddesatım üzerine yemin ve kasem ederim. Amon.
Recep Tayyib ERDOĞAN.


  

1 Şubat 2012 Çarşamba

563/BÜLBÜLLER KÜSMESELER!

                                                                   
OSMAN TÜRKOĞUZ
         osmanturkoguz@gmail.com
         İzmir;01 Şubat 22012.

                            BÜLBÜLLER KÜSMES!
         Yakama yar diyerek bir SARIGÜL takınca,
         Bülbüller terk ettiler bahçeleri ve bağı.
            Özlemler önümüze dikilmiş koskoca bir dağ;
         Acep aşacak mıyız bu engeli bu dağı?

  

562/YANLIŞ KULLANILAN HUKUK DEYİMLERİ

                                                                    
OSMAN TÜRKOĞUZ
         osmanturkoguz@gmil.com
         İzmir;30 Ocak 2012.

                                      Bu, bir Milli Güvenlik Dersidir!                                                    Bu dersi bilemeyen ülkesini ve ulusunu böldürür.
                            YANLIŞ KULLANILAN HUKUK KAVRAMLARI!
                            DE JURE VE DE FACTO!
“Kürtler, onbeş yıldır DE FACTO—DÖ FAKTO-- olarak yönetimde!”Orhan Miroğlu. İlk yanıtım: Yavaş ol ve Çüşşş!
           Ünlü Kürsü Anarşisti, Prof. Dr. Maurice Duverger’in ilginç bir saptaması vardır:
“İKTİDARA GELİŞ BİÇİMİ ÖNEMLİ DEĞİLDİR. DARBE İLE VERASET YOLU İLE SEÇİMLE İKTİDARA GELMEK MÜMKÜNDÜR. ÖNEMLİ OLAN İKTİDARDAKİ DAVRANIŞ BİÇİMİMİDİR!”Bence; en önemli olan da iktidarın kanun dışı davranışlarına onu iktidara taşıyan halkın tepkisidir! Ostüzü.
          Bu yazı dizisi bir gazetemizde sürdürülmektedir. İlk demeci gazeteden kesip, önüme gelene bunun ne anlama geldiğini sordum. Hiçbir kimseden, ne okumuşundan ne de okunmuşundan bir yanıt alamadım. O zaman bu kimse ne derse desin, nasıl masal anlatırsa anlatsın hiçbir tepki de almaz. Arapça bilmeden okunan dualara saygı eseri olarak, iki avuçla yüzünü ve gözünü sıvazlamaya benzemektedir bu gibi masalları okumak ve dahi dinlemek hiçbir huzursuzluk ve tepki duymadan mezbahaneye götürülen sürü gibi huzur içinde sona yaklaşmaktır. Ben, gerek meslek hayatımda,gerekse öğretmenlik yaptığım okullarda bu iki kavramı tanımlayarak tartışmaları açardım.Noksan bilgi ile hiçbir sonuca gidilemeyeceğine de o nedenle tanık olmuştum.Bu kavramlar için bir iç savaş,bir güçle meşru ve yasal hükümete bir başkaldırı olması,gücün de bazı bölgeleri ele geçirerek orada kendi sistemini ve otoritesini kurması gerekmektedir.
         DE JURE, Latince bir deyimdir. Bunun karşıtı da DE FACTO’DUR. O da Latincedir.
         DEJURE—DÖ JÜRE--,olması gerektiği gibi var olan; hukuksal varlığı tanınan ve kabul edilen demektir.
         DE FACTO—DÖ FAKTO--,Her şeye rağmen var olduğunu kanıtlayan, var olan demektir. Bu iki kavramın uzun tanımlama aşamasından sonra; Meksika Dışişleri Bakanı Bay Estra-Da tarafından 21 Eylül 1930 tarihindeki tanımlaması tüm devletlerce bir Devletler Hukuku Kuralı olarak kabul edilmiştir.
         Bu tanımlamalar yapıldıktan sonra; dünya üzerinde yapılmış olan iç savaşlar anlatılarak,bunların yorumlanması öğrencilerime bırakılırdı.Örnek vermek gerekirse:
         1*-Meksika’da 1910 yılında başlatılan Emiliano Zapata hareketi. Hükümetle birlik olan zenginlerin, fakir köylülerin mısır üreterek geçimlerini sağladıkları tarım arazilerine, onları borçlandırarak el koyması üzerine başlatılan köylü ayaklanması.Bu olayın  da,De facto ve de Jure olarak anlatılması.
         2*-İspanya’da  “Halk Cephesi koalisyonunu” oluşturan Cumhuriyetçilerle, General Fransisko Franko başkanlığındaki Milliyetçiler arasında başlayan ve üç yıl süren iç savaşın—17 Temmuz 1936/01 Nisan 1939—De Jure ve De Facto açısından değerlendirilmesi.
         3*-En önemlisi de İstanbul’da düşman işgali altında bulunan Osmanlı Hükümetiyle, Kuvvayı Milliyecilerinin savaşmasında De Jure ve De Facto durumunun irdelenmesi.
19 Mayıs 1919/23 Temmuz 1924—Burada Her Türk insanının bilmesi gereken çok önemli bir hukuki süreç vardır. Burada büyük bir devlet adamının dehasının hukuksal ve siyasal zaferi vardır. Bu durumu benim anlatmam gerekir. İsyandan,--Huruçalessultan’dan—DE JURE’YE geçişin öyküsüdür, bu yapılanlar!

                  AMASYA GENELGESİ                                                   (21–22 HAZİRAN 1919)-Alıntıdır-

“Mustafa Kemal, havza genelgesini yayınladıktan sonra İstanbul’a çağırılmış fakat buna uymamıştır. Bu durum, İstanbul hükümeti ve bir kısım basın tarafından Mustafa Kemal’in aleyhinde propaganda başlatmasına neden oldu. Genellikle; “Asi komutan, başına buyruk hareket ediyor. İttihat ve terakkici Mustafa Kemal, memleketi yeni maceralara sürüklüyor…” gibi propagandalara ağırlık vermişti. Açıkça, Mustafa Kemal ile Padişah Vahdettin ve Sadrazam Damat Ferit Paşa arasındaki, Türk milletini kurtuluşu konusunda görüş ayrılığı bir uçurum halini alıyordu. “
          Genelgenin yayınlanma amacı:
“Türk Kurtuluş Hareketini kişisel bir hareket olmaktan çıkarıp, milletin birlik ve dayanışmasını sağlayan milli bir hareket haline getirmektir.
Amasya genelgesi, Mustafa Kemal’in dışında bazı komutanlar tarafında da imzalanarak yayınlandığı için; Havza genelgesinden farklıdır. Genelge çok imzalıdır. Mustafa Kemal’in dışında Rauf Bey, Ali Fuat Paşa, Refet Bey de—Refet Bey, arkadaşlarının baskısı üzerine Genelgeyi parafe etmiştir-- genelgeyi imzalamıştır. 15’inci Kolordu Komutanı Kazım Karabekir, Erzurum Kongresi hazırlıklarıyla ilgilendiği için, Amasya’ya gelememiş ve genelgeyi imzalayamamıştır.
Amasya Genelgesi, Mustafa Kemal’in Samsun ve Havza’dan askeri komutanlara, sivil yöneticilere gönderdiği bildiri ve genelgelerle halka açıkladığı görüşlerin bir program ve karar halinde açıklanmasıdır.
Mustafa Kemal ve sayılan komutanlar kendi aralarında; askeri ve milli teşkilatın hiçbir suretle terk ve başkasına bırakılmaması silah ve cephanelerin teslim edilmemesi, işgallerde ortak hareket edilmesi kararlarını da alırlar.
Mustafa Kemal’in, yaveri Cevad Abbas Bey’e yazdırdığı genelgenin esasları şunlardır:
1. Yurdun bütünlüğü ve bağımsızlığı tehlikededir.
2. İstanbul’daki hükümet, üzerine aldığı sorumluluğun gereklerini yerine getirmemektedir. Bu durum milletimizi yok olmuş gibi gösteriyor.
3. Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.
4. Milletin durumunu ve davranışlarını göz önünde tutmak ve haklarını dile getirip bütün dünyaya duyurmak için, her türlü etkiden ve denetimden kurulmuş bir kurulun varlığı gereklidir.
5. Anadolu’nun her yönünden en güvenli yeri olan Sivas’ta, milli bir kongrenin tez elden toplanması kararlaştırılmıştır. Milli bir kongre olan Sivas kongresine çağrı Amasya genelgesinde yapılmıştır. Milli irade milli egemenlik burada söz konusu edilmiştir.
6. Bunun için bütün illerin her sancağından, halkın güvenliğini kazanmış üç delegenin mümkün olan süratle hemen yola çıkarılması gerekmektedir.
7. Her hangi bir kötü durumla karşılaşılabileceği düşünülerek, bu iş bir sır gibi tutulmalı ve delegeler gereken yerlere kimliklerini gizleyerek gelmelidir.
8. Doğu illeri adına, 10 Temmuz’da Erzurum’da bir kongre toplanacaktır. O güne kadar, diğer delegeler de Sivas’a ulaşabilirse, Erzurum Kongresinin delegeleri de Sivas’ta yapılacak genel kongreye katılmak üzere yola çıkacaklardır.

Önemi: Bu genelgeyle; Kurtuluş Savaşımızın gerekçesi, yönetim ve metodu belirlenmiştir. “Türk Milletinin geleceğini, Türk Milletinin azim ve kararı belirleyecektir.”Konsensüse davet-Genel kabul—Tam bir ayaklanmaya davet belgesidir.
AMASYA GENELGESİNİN ÖZELLİKLERİ:
• Amasya genelgesi, iç ve dış düşmanlara karşı bir isyan, bir ihtilal parolası niteliğindedir. DE FACTO!
• Milli irade kavramı yerleştirilmeye çalışılmıştır.
• Milli egemenlik ve milli devlet kavramlarından ilk defa söz edilmiştir.
• Türk Kurtuluş Savaşı’nın gerekçesi, planı, programı ve metodu açıklanmıştır.
• İstanbul Hükümeti’nin, Türk Milletine karşı görev ve sorumluluklarını yerine getirmediği ve bunun için de İstanbul Hükümeti ve İtilaf Devletlerine karşı, Türk milleti ayaklanmaya davet edilmiştir.
• Amasya Genelgesi, Türk İnkılâp tarihinde, yeni bir Türk Devletinin korumasında katkısı olan çok önemli bir hukuki ve siyasi belge değeri taşır.

AMASYA GENELGESİNİN ETKİLERİ VE SONUÇLARI:
 Genelge ile yurtta büyük bir sevinç başlamış ve Havza Genelgesi ile[ istenilen gösteri ve mitinglerin yapılması hız kazanmıştır.
 Anadolu’nun her
[
tarafında milli nitelikli Sivas Kongresi için delege seçimi başlamış ve seçilen delegeler, büyük gizlilik içinde Sivas’a hareket etmiştir. Bu durum; genelgeye Türk milletinin olumlu baktığının bir işaretidir.
 İstanbul Hükümeti,
[
Mustafa Kemal’i tutuklaması için 15’inci Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa’ya özel ve gizli bir görev verecektir.
 Mustafa Kemal görevden alındığını 26
[ Haziran 1919’da Sivas’a geldiğinde öğrenir. Bu karara karşı ilk tepkisi; “Ben padişah ve halife efendimizin buyruğu ile göreve atandım. Beni İçişleri Bakanı değil, ancak padişah efendimiz görevden alabilir.” Olacaktır.

UYARI: Mustafa Kemal, kendi düşündüğü şekilde de görevden alınacağını biliyordu. Onun bu tepkisi, zaman kazanma arzusundan kaynaklanmaktadır.
ERZURUM KONGRESİ (23 TEMMUZ – 7 AĞUSTOS 1919)
Erzurum Kongresi bölgesel bir kongredir.
Kongreyi “doğu illeri Mudafaa-i Hukuk-u milliye” Cemiyeti’nin Erzurum şubesi toplayacaktır. Kongreye delege olabilmek için, Doğu Anadolu doğumlu, ya da Doğu Anadolu da görev yapıyor olmak gerekiyordu. Mustafa Kemal’in, bu şartlara uymadığı için, kongreye delege olarak katılması imkânsızdı. Erzurumlu yöneticiler, Mustafa Kemal’in, katılmasını sağlamak için, iki delege delegelikten istifa eder.
ERZURUM VE SİVAS KONGRESİ’ NİN BENZERLİKLERİ
“Erzurum Kongresi’nden 64, Sivas Kongresi’nde de 24 delege yer almıştır. Bu durum, her iki kongreye de az sayıda delege katıldığını ve ya bir başka deyişle, beklenen sayıda delege katılmadığını göstermektedir.
Kongreler öncesinde İtilaf Devletleri, Erzurum ve Sivas’ı işgal ederek, bu kongreleri engelleyeceklerini yaymışlardır. Ancak böyle bir harekette bulunmadılar.
Her iki kongre de Mustafa Kemal, kongre başkanlığına aday olmuş ve bu konu delegeler tarafından çok tartışılmıştır. Her iki kongrenin de başkanı Mustafa kemal olacaktır.
Her iki kongrede de çok tartışılan konulardan bir diğeri “Manda”konusudur. Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde tartışılan mandacılık, delegeler tarafından reddedilecektir.
Uyarı: “Manda ve himaye kabul edilemez” kararı, her iki kongre de alınmış olmakla beraber; bu konu Kuva-i Milliyeci’ler arasında, Sivas Kongresizinden sonra bir daha gündeme gelmeyecektir. Bu bakımdan Mandacılık konusu, Sivas Kongresi’nde kesin olarak reddedilmiştir. Reddedilme nedeni, ulusal egemenliğe aykırı görülmesidir.
Her iki kongrede de; “Mebusan Meclisi’nin derhal toplanması sağlanacaktır.”kararı alınır.
Erzurum Kongresinde 9 kişiden oluşan Heyet-i Temsiliye kurulmuştur. Bu kurul Sivas Kongresinde genişleterek devam ettirilmiştir.”

ERZURUM KONGRESİNDE ALINAN DİĞER KARARLAR
“1. Yabancı işgali ve müdahalesiyle Osmanlı Hükümeti dağılacak olursa, millet hep birlikte savunma
yapacak ve direnecektir.

UYARI: Türk Kurtuluş Savaşı’nın başlatılması gereği, Amasya Genelgesi’nden sonra bir kere daha, kongre tarafından ortaya konulmaktadır. Konsensüs—Genel kabul--
2. Vatanın istiklalini korumaya merkezi hükümet muktedir olmadığı takdirde, maksadı temin için bir geçici hükümet kurulacaktır. Bu hükümet heyeti, milli kongre tarafından seçilecektir. Kongre toplantı halinde değilse, seçimi Heyet-i Temsiliye yapacaktır.
UYARI: Yeni bir hükümet kurulması düşüncesi ilk defa ortaya çıkmaktadır. Bu durum yeni ve milli bir devletin kurulması demektir
3. Kuva-i Milliye’yi amil (etken) ve İrade-i Milliye’yi (milli irade) hâkim kılmak esastır.
UYARI: Kongre kararlarının temel fikridir. Amasya Genelgesi’nde yer alan; “Türk Milleti’nin geleceğini, Türk Milleti’nin azim ve kararı kurtaracaktır.” Görüşü, karar haline dönüşmüştür. Bu kararla;
1. Milli irade kavramı yerleştirilmeye çalışılmaktadır.
2. Saltanatın kaldırılacağı, milli (ulusal) devletin kurulacağı anlaşılmaktadır.
3. Halk yönetimi olan “Cumhuriyet”in kurulacağı anlaşılmaktadır.

4. Hıristiyan halka, siyasal hâkimiyet ve toplum dengemizi bozacak imtiyazlar (ayrıcalıklar) verilemez. Huruçalessultanlık bir suç!
UYARI: Tanzimat ve Islahat Fermanları’na bir tepkidir. Bu fermanlarla Hıristiyan halkın cizye ve Haraç gibi vergi yükümlülükleri kaldırılmıştı. Müslüman Türk toplumu vergi verir, askere giderdi. Böylece Hıristiyan halk önemli ayrıcalıklar kazanmıştı. İlk kez bu ayrıcalıklara tepki Erzurum Kongresi’nde gelir.
Misak-ı Milli’de yer alan “azınlıklara komşu ülkelerdeki Müslüman Türklere tanınan haklardan daha fazlası tanınamaz” kararından farklıdır.”
KONGRENİN ÖNEMİ VE SONUÇLARI
“Erzurum kongresi, Doğu Anadolu’nun kaderini görüşmek üzere toplandığı halde, memleketin bütününü ilgilendiren sorunlar hakkında kararlar alınarak; Milli Mücadele’nin esas programını hazırlamıştır.
UYARI: Milli Mücadele’nin temel amacı, kayıtsız şartız bağımsızlık, kayıtsız şartsız milli hâkimiyet idi. Erzurum Kongresi bir meclis gibi çalışmıştır.
Kongrede vatan sınırları belirtilerek, vatanın bir bütün olduğu ve parçalanamayacağı ilan edilmekle, emperyalistlere de Türklüğün ata yurdunun işgal edilmeyeceği anlatılmıştır. Temsil Heyeti’nin, gerektiğinde bir hükümet olarak görev yapacağı açıklanmakla, Milli devlet’in yürütme organı olma çabası ortaya çıkmaktadır.
Mustafa Kemal’e göre; Erzurum Kongresi İstanbul Hükümeti ve işgal kuvvetleri tarafından iyi karşılanmamıştır. Kongrenin toplandığı sırada Damat Ferit Paşa; “Anadolu’da ayaklanma çıktı. Anayasaya aykırı olarak Meclis-i Mebusan adı altında toplantılar yapılıyor. Bu hareketin derhal engellenmesi gerekir.” Demişti. Bu konuşmanın yabancı basın mensuplarına yapılan basın toplantısında söylediği düşünülürse; ne anlama geldiği daha iyi anlaşılır. Mustafa Kemal ve Rauf Bey’in hemen yakalanarak İstanbul’a gönderilmesi İstanbul Hükümeti’nce istenir.
Not: Erzurum ve Sivas Kongrelerinde yer alan ortak kararlar, ayrıca yazılmamıştır.
UYARI: Halkın sevinç gösterilerinde bulunması, Milli mücadele Hareketi’nin gücünü Halktan aldığı ve halka mal olduğunu gösterir.”
SİVAS KONGRESİ (4–7 EYLÜL 1919)
Kongrenin ilk gümlerinde Başkan Mustafa Kemal, kendilerinin İttihat ve Terakki’ci olmadıklarını açıklar. Böylece hem içerde hem dışarıda Kuva-i Milliyeciler hakkın da yapılan aleyhte propagandaların olumsuz etkileri ortan kaldırılmış olur.
ALINAN KARARLAR
“1. Kongre; Anadolu ve Rumeli’de kurulmuş olan bütün Müdafaa-i Hukuku Milliye Cemiyetlerini, “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı ile tek cemiyet haline getirildi. Milli güçler birleştirilmiş, Kurtuluş Savaşı’nın tek elden yönetilmesi sağlanmıştır.
2. Manda ve himaye kesin olarak reddedilmiştir.
UYARI: Manda yönetimi “ulusal bağımsızlığa” ters düştüğü için reddedilmiştir.
3. “Temsilciler Kurulu, doğu Anadolu’nun bütününü temsil eder” kararı, Sivas Kongresi’nde, “Temsilciler Kurulu, yurdun bütününü temsil eder.” Şekliyle yeniden düzenlendi. Konsensüs, De Facto’dan De Jure’ye geçiş.
UYARI: Temsilciler Kurulu, T.B.M.M. açılıncaya kadar, Anadolu Hareketi’ni yürütme görevini üstlenen bir kurul olmuştur. Görevi, T.B.M.M.’NİN açılmasıyla son bulmuştur.
4. Misak-ı Milli’nin esasları belirlendi.
5. Batı Anadolu Kuva-i Milliye Komutanlığı’na Ali Fuat Paşa getirildi.
UYARI: Ali Fuat Paşa’nın Kuva-i Milliye Komutanlığına atanması, Sivas Kongresi’nin bir hükümet gibi (Yürütme organı ) çalıştığını göstermektedir.
6. İrade-i Milliye gazetesinin çıkarılması kararlaştırıldı.
UYARI: Basın ve yayının önemi anlaşılmış; Bu gazete İstanbul basınının, aleyhte yaptığı yayınları etkisiz kılmak için çıkarılmıştır.
7. “Padişah tarafından dağıtılan Mebusan Meclisi’nin, derhal toplanması sağlanacaktır.” kararıyla:
UYARI: İstanbul Hükümeti’nin alacağı kararlarda halkı temsil edenleri etkili kılmak amacıyla bu karar, Erzurum Kongresi’nden sonra, Sivas Kongresi’nde de tekrarlanmıştır.”
SİVAS KONGRESİ’NİN ÖNEMİ VE SONUÇLARI
“ Padişahın izniyle değil, milletin arzusuyla toplanan bir kongredir.H
 Sivas Kongresi’nde Erzurum Kongresi gibi, ihtilalci bir karakterH taşımaktadır. Tutuklanma emri bulunan Mustafa Kemal’in, kongre başkanlığına getirilmesi bunun açık göstergesidir.
 Kongre Ali Fuat Paşa’yı, Batı Cepheleri Kuva-i Milliye KomutanlığınaH getirilmekle, yürütme yetkisini kullanmıştır.
 Mondros Mütarekesi’nin uygulanışına karşı çıkılmış ve yabancı işgallereH karşı da direnileceği açıklanmıştır.
 Manda’nın reddedilmesi, “kayıtsız şartsız bağımsızlık” ilkesi açıkçaH benimsenmiştir.
 Mustafa Kemal her türlü engele rağmen, Kuva-i Milliye’nin önderi durumunaH gelmiştir.
 Mustafa Kemal, Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’nin ve TemsilcilerH Kurulu’nun başkanı olarak; 11 Eylül 1919 tarihinden itibaren yönetimi, hukuken ve fiilen elinde bulundurduğundan, Milli Hükümet’in başkanı olarak kabul etmek gerekir. “
SONUÇLARI:
1. Mustafa Kemal, Kuva-i Milliye’nin lideri olmuştur.
2. Padişah baskı ve şiddetle Mustafa Kemal’in yükselişini durdurmayacağını anlamış, varlığını devam ettirebilmek için O’na yaklaşmak gereğini duymuştur.
3. İstanbul’da hükümet değişikliğine neden olmuştur.
4. Mustafa kemal ile Padişah’ın arasının açılmasında en büyük etken, Sadrazam Damat Ferit Paşa Hükümeti idi. Padişah Mustafa Kemal’e yaklaşabilmek için, Damat Ferid’i görevden alarak, yerine vatansever Ali Rıza Paşa’ya hükümet kurdurmuştur.
UYARI: Benzer hükümet değişikliği, başkomutanlık Meydan Muharebesi’nden sonra da görülür. Anadolu Hareketi’nin başarısı ve düşmanı yurttan kovması üzerine, Padişah’ın Damat Ferid’i görevden alıp yerine vatansever Tevfik Paşa Hükümetini kurdurması, benzer durumdur. Her ikisinde de Padişah’ın beklentisi; “Ps: Her ne pahasına olursa olsun saltanatını kurtarmak! İstanbul Hükümeti ve padişah,  hukuken De FACTO durumuna düşürülmüştür. İstanbul hükümetinin ve Padişahın elinden Meclis, ordu, Anadolu ve Rumeli alınmıştır. Halkın iradesi KuvvayıMilliyecilere dönmüştür. Padişahın ve onun Hükümetinin emrinde, Rahip Frew’e bağlı Sait Mollanın casus ve isyancı ekibiyle, sonunda Ankara Ulusalcı Hükümetine sığınacak hilafet Ordusu ve birkaç satılmış memur kalmıştır. HeyetiTemsiliye, Ankara hükümetine dönüştürülmüş; İstanbul’dan kaçan 115 Milletvekili ve yeni seçilmişlerle beraber TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ açılmıştır. Türkiye devletinin yeni bir anayasası yapıldığı gibi Devletin bütçe kanunu da yapılmış, padişaha bile ödenek ayrılmıştır. Yeni bir devletin tüm organları kurularak, bir devlet sıfatıyla da Ulusal Kurtuluş Savaşına başlanmıştır.
         Şimdi de;”Kürtler onbeş senedir de Facto olarak nasıl yönetimdelermiş, onu irdeleyelim:
         1*-Ülkemizin bir bölgesinin egemenliğini Kürt dediğiniz Türk vatandaşlarımız ne zaman tamamen ele geçirmişlerdir?
         2*-Ne zamandan beri genel seçimle seçilmiş bir parlamentolarınız vardır?
         3*-Ne zamandan beri, Kürtçe eğitim yapılmakta ve Kürt yasalarına uyulmaktadır?
         4*-TBMMECLİSİNDEKİ Kürt asıllıyım diyen milletvekilleri, Türk Anayasına ve Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre seçilerek, Türk anayasasına göre ant içmemişler midir? Maaşlarını ve emekli aylıklarını hangi Kürt devletinden almaktadırlar?
         5*-Ne zamandan beri Kürt ordusu ve Kürt emniyet güçleri hangi bölgede egemendirler! Hangi devletin hastanelerinde bedava olarak, kimin yeşil kartı ile tedavi oluyorsunuz?Türkiye Cumhuriyetinin adaletine ve sosyal güvenlik kuruluşlarına sığınmıyor musunuz!
         6*-Türkiye Cumhuriyeti Devletinin çıkarmış olduğu yasalara uyan ve bu yasaları uygulayan Türkiye Cumhuriyetinin dört yanındaki belediyeler ve yerel kuruluşlar damı DEFACTO olarak yönetiliyor? Hadi canım sen de! Siz, arkasını “Dâhili ve harici bedhahlarımıza” dayamış hainler güruhundan başka bir şey olamazsınız!
         Beni dinler misiniz, Sayın arkadaşlarım? Türkiye Cumhuriyeti hukuk devleti statüsünden,önce kanun devleti ve sonunda da Sayın Recep Tayip devleti haline De Facto olarak geçirilmiştir.Şöyle ki:
         1-Meşru, yasal, hukuki ve evrensel kurallara bağlı olan Türkiye Cumhuriyetinin anayasasına ve yasalarına bağlı kalacaklarını tüm dünyaya karşı yeminle kabul edip seçilenler, çakma olarak kurumlaştıktan sonra De Facto olarak ve anayasa suçu işlediler.
         2-Bir gecede Anayasayı delerek, anayasamızın 145’inci maddesini yok saydılar.
         3-Anayasamıza aykırı bir şekilde, Tarikatların, dış güçlerin ve bölücülerin önerilerine uyarak, anayasamızda yerini bulan ve halkımızın %92.07 oyu ile kabul etmiş olduğu ulusal değerlerimizi yok saydılar.
         4-Meşru, yasal ve hukuki devlet düzenimizi allak ve bullak ettiler.
         5-Ulusal kahramanlarımıza ve ulusal tarihimize utanmadan saldırdılar. Vatan hainlerini kahraman saydılar.
         6-Başbakanın “Başsavcısı” olduğu de Jure dışı mahkemeler kurarak, iftira ve karalamalarla sonu belirsiz tutuklamalara giriştiler. Anayasamızdaki masuniyet ilkelerini hiçe saydılar.
          7-Milletvekillerine 19.000Lira maaşa bağlayarak, halkımızı ve aydınlarımızı ve Türk Silahlı kuvvetlerini de korkutarak, Vatanımızı ve Ulusumuzu bölecek, Amerikanın ve Türk düşmanlarının istemiş olduğu yeni anayasanın kabulü yolunu aşmaya başladılar.
         8-Mustafa Kemal Atatürk’ü de silerek Türk milletinin ortak bağını yok etmeye çalıştılar ve giriştiler.
 Uzatmayalım:
    “Atatürk, günümüzün en büyük lideridir. Her tarafı düşmanla çevrili, yıkık bir imparatorluktan,   yepyeni bir cumhuriyet yarattı. En önemlisi; sınırlarında hiçbir düşman ülke bırakmadı,  dost devletlerle çevrili bir Türkiye bıraktı.”
Mustafa Kemal’in ölümü üzerine. Nehru’nun, tutuklu bulunduğu ceza evinden, Kızı İndire Gandi’ye yazdığı mektup.
“Asıl önemli olan ve memleketi temelinden yıkan, halkını esir eden, içerideki cephenin suskunluğudur!”Gazi Mustafa Kemal
·                     Benim milletimden istediğim yegâne şey; başının üstüne çıkardığı insanların kanındaki ve ruhundaki cevheri araştırmaktan bir an olsun vazgeçmesinler.”Gazi Mustafa Kemal. Bu ülküyü de çiğnediler. Dahası da var:                                                                                            Ben Muhammed Müslüman ümmetindenim. Türkiye dinsiz, laik bir memleket haline gelmiştir. Hayatımı Mustafa Kemal dinsizliği ile savaşa adayacağıma , Türkiye’yi bir din ve şeriat devleti haline getirmek için mücadele edeceğime, Kemal Paşa zamanında çıkarılan dinsiz kanunların tatbikini önleyeceğime, kısa zamanda ümmet esasına dayanan, şeriat devletinin kurulması için çalışacağıma, dinim, Allahlım ve bütün mukaddesatım üzerine yemin ve kasem ederim. Recep Tayyib ERDOĞAN. 1980 yılı sonraları; uyumayı sürdürürseniz Ey! Türk toplumu, giyersiniz daha da çok şeriat donlarını. Uygulanacak olan ve yarısı da uygulanan sistem budur!
Şu bilimsel yazıyı da bir okusak ondan sonra da uyuyabilirsek uyusak ve sonra da dizi filmleri seyre koyulsak. Sonra da İran halkı gibi Ortaçağ yoluna koyulsak.

Hukukta "Meşruiyet" Kavramı

Yrd. Doç. Dr. Ender Ethem ATAY

”A) Genel Olarak Meşruiyet Kavramı ve Hukukîlik Kavramından Farkı
Meşruiyet kavramının genel olarak anlaşılan anlamı, bir işlemin veya olayın olumlu nitelikteki bir hukuk normuna uygun olmasıdır. Pozitivist anlayışın bu ifade tarzı, meşruiyet kavramının dar anlamını içermektedir ve bu kavramın içeriğinin bütün yönlerini ortaya koyamamaktadır
. Bir başka ifade ile meşruiyet kavramı bir kurum veya kuralın kendinin üstünde bulunan “hukuksal” ya da “etik” bir norma uygun olmasını ifade eder. Belirtilen bu hususun adı geçen kurum veya kuralın siyasal ya da ahlakî kudretini kabul ettirdiği çoğunluk tarafından aslî olarak hissettirilmiş olması, meşruiyeti oluşturur ve kavramın hukukîlik ile karıştırılmaması zorunluluğunu açıklar. Kısacası “hukukun”, “ahlâkın” ve “geçerliliği olan bir değerin” üzerine kurulmuş olan kurum veya kural meşrudur. Bu sebepten dolayı meşruiyet, yetkili organlar tarafından konulmuş olan bir kanuna uygun olmayı belirten hukukîlik kavramından ayırt edilmesi gerekir. Zira hukuk kuralları meşruiyete doğrudan doğruya bir kıstas oluşturma niteliğine her zaman sahip değildir. Çünkü var olan hukuk… normları, varlıklarının meşruluğunu muhtelif esaslara göre ispat etmekle yükümlüdürler. “



        

İzleyiciler

Blog Arşivi