9 Mayıs 2012 Çarşamba

716/SAYIN İRECEB BEYİMİZ BİZE DEMİ!

OSMAN TÜRKOĞUZ
İzmir;9 Nisan 2012.
                                    SAYIN RECEP USTAMIZ BİZE DEMİ!
            Sayın Recep Tayyib Erdoğan Beyimiz,”lafa,laf yetiştireyim derken kendi kendisini ele verdiğinden habersiz olarak dümdüz gitmektedir:Devlet Bahçeli’yi cehaletle ve politika bilmezlikle itham ederken,şu büyük ve tarihe not düşecek tanımını verdi:
         “Sayın Devlet Bahçeli, politikanın ahlaki yönünü bilmiyor!”Dediler.Bu daha büyük halkı kandırma ustasının,Adolf Hitler’in,  bir miras kanısıdır.
         “İnsanların kitaplardan ziyade,söz ve hitaplarla elde edildiğini de asla unutmuş değilim!”Kavgam’ın önsözü.
         Bendeniz de,Sayın büyük Ustamızın bu konudaki ahlaklı politikasından bir örnek vermek istiyorum.Rize’deki bir Miting sırasında halka şöyle seslenmişti:
         “Trenimizi kimse durduramaz. Tren dedim aklıma geldi.Hindistan’ı ziyaret eden  Afrikalı bir devlet başkanının bindiği tren aniden durmuş.Sormuşlar, neden Efendim?Yolumuzun üstünde bir inek yatıyor.İnekler bizde kutsaldır.Onları rahatsız edemeyiz.Hayvan ne zaman kalkarsa o zaman yolumuza devam edeceğiz.Ne mutlu onlara ki inek canlı!Bizim yolumuzu kapatan inek ise ölü;kimse adını da ağzına alamıyor.İneği yolumuzdan evvel Allah sizlerin yardımlarıyla,artık nasıl olursa,nasıl denk gelirse kaldıracağız!”Gördünüz mü ahlaklı politikayı.Bu büyük usta aynı zamanda bir imam.İslamın en güzel taraflarından birisi de “ölülerinizi hayırla anınız!”
         15 Mayıs 1919 günü;Yunan Ordusu ve Yerli Osmanlı vatandaşı Rumlar Türkleri öldürürlerken İzmir’in camilerinin minarelerinden  imamlarımız da İzmir halkına :
         Ey!İzmir’in Müslüman halkı!Sakın ola Yunanlılara silahla karşı koymayınız.Kuran’da Rum suresi vardır.bundan sonra da bizi Yunanlılar—Rumlar—idare edecektirrr!”
         Sait Molla, İskilipli Atıf Hoca, Şeyhülislam Tokatlı  Hoca Mustafa Sabri uşağı ve Damat Ferit de,Refi Cevat Ulunay ve Artin Kemal gibi Mustafa Kemal’e küfür ediyorlardı.Türk Milleti,kadını,çocuğu,eşeği,ineği ve öküzü ile asırlardır yolunu kapatan Osmanlıyı ve iç hainlerini yıkmak için var gücü ile  çalışıyordu.Bendeniz;bu gibi devşirme ve dönme ağızlarına hiç itibar etmem!Kişinin cibilliyeti dilinde saklıdır!”Ananı da al git!”Şeyini şey ettiğimin şeyi!Politikanın ahlaklı tarafı!Hadi canım siz de!

715/POLİTİKADA DİNİ KULLANMAK!

OSMAN TÜRKOĞUZ
İzmir; 09 Mayıs 2012.

                            POLİTİKADA DİNİ KULLANMAK!

         Bir makalede yanlış yazmanın özrü “Sehvendir, ya da Mürettip hatasıdır!”
Bir büyük adamın konuşurken aklın sınırlarını aşmasının özrü de: ”Dil sürçmesidir!”
Sayın Recep Tayyip Erdoğan Ustamız masallarla gündemler yaratmaktadır: ”Tek bayrak, tek millet, tek vatan, tek din!” Buyurmuşlar.
Adaleti de Kullananlar Partisinden Bay Çelik Bey de, heman! Bir açıklama yapmış!
Bakalım bu düzelmeye Sayın Büyük Ustamız ne buyuracak!
Ucube heykel açıklamasında Sinoplu dönenimiz gerekli dersini almıştı da!
         Bu sefer de bomba gibi iki açıklama art, arda patladı:
         “İnterpol’ün kırmızı bültenle aranan, Irak’ta Şiilere karşı Sünnileri silahlandıran Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Haşimi’yi, eşini ve dahi çocuklarını Sayın Büyük Ustamız Devlet korumasına almış! Ve de gazetelerin haberlerine göre de: ”Ben, Sünni bir lideri Şiilere yedirtmem!” Buyurmuş.
Oldu mu şimdi?
Büyük Ustamız bu sefer de mezhebi savunmuş!
Tek din ve tek mezhep!
Eyvah ki bin kere eyvah!
Osmanlı da bu kafa ile batmıştı.
Dokuz senede hazırlanmış olan Mecelle’ye Alevilik ve Şiilik sokulmamıştı.
Sünnileri koruyacağım diye Muaviyecileri koruyan Osmanlı bu nedenle yıkılmıştı.
Dini kullananlar politikada başarılı olmasına karşın, ülkeleri de bu nedenle batmıştır.
Bu yolları Adolf Hitler de kullanmıştı. Bakınız Mein Kampf—Kavgam—adlı hapishane üretimi kitabında neler önermektedir,günümüz usta ve Çıraklarına:
İnsanların kitaplardan ziyade,söz ve hitaplarla elde edileceğini de asla unutmuş değilim!”Mein Kampf,Önsöz.
“Halk kitap okumaz!Kitaplar aydınlar içindir;gazeteler ve sinema da halk için en iyi kandırma aracıdır!”Onbaşı Adolf Hitler,Önce Führer oldu, sonra da  en Büyük Başkan!Bedeli de 60.000.000 can!
Bu çıkmaz yola girenleri uyaracak halk nerede desek?
Yanıt olarak bir Horultu alırız ve bu nedenle de dibe varırız.

7 Mayıs 2012 Pazartesi

714/BAŞKANLIK,MAŞKANLIK SİSTEMİ!

257-BAŞKANLIK, MAŞKANLIK SİSTEMİ

                                                                             
OSMAN TÜRKOĞUZ                                                                                                                               Çeşmealtı; 27 Eylül 2008.
osmanturkoguz@hotmail.com   Görülen lüzum üzerine.11Nisan, 2010/07 Nisan 2012
Gönderme yazım:
Bekir Bozdağ isimli bir Büyük politikacımız ve Atatürk'ten Korkanlar Partisinin en yetkili Başbakan Yardımcısı iki gündür,almış olduğu emre uygun olarak hukuk dersleri vemektedir:"Anayasanın yazılma sürecinde Başkanlık Sistemi de müzakere edilmelidir!"Hadi canım siz de!


                                   BAŞKANLIK;  MAŞKANLIK SİSTEMİ.
     
                                                           “Efendiler, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki,
                                                         bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkardığı
                                                         Adamların kanındaki, vicdanındaki aslî cevheri, çok
                                         İyi Tahlil etmek dikkatinden bir an tevaki etmesinler.”
                                                                                            Mustafa Kemal ATATÜRK
Osmanlı Padişahları; Yasama, Yargılama ve İcra yetkileri de uhdesinde olan İmparatorluk yöneticileriydi. Bu sistemle Osmanlı nerelere varmıştır? Çağın dışında kalarak, saraylarını fuhuş ve işret yuvasına çevirmişlerdir. Bir Yahudi Cariyeden olma Sarı Sarhoş Selimin oğlu Üçüncü Murat oğullarına elli dört gün süren sünnet düğünü yaparak Devlet hazinesini tam takır bir hale koymuştur. Topkapı sarayındaki cariyelerin mevcudunun 1000—1500’e;saray mutfağında çalışanların sayısının da 1000’lere vardığı da tarihi bir gerçektir. Sayın Recep Beyimizin Dedesi olan Sultan Abdülmecit, Osmanlı devletinin tek söz sahibi iken kadınlarına ve kızlarına devlet hazinesini soydurtmuş, dışarıdan alınan borçlarla da saraylar inşa ettirmiş, sokaktan toplamış olduğu üç cariyesi dâhil, tüm cariyelerini 10.000 altın maaşa bağlamıştır. Bugün gelmiş olduğumuz noktaya bir bakar mısınız? Aynı savurganlık ve vurdumduymazlık ve de halkımızın tepkisizliği, onurumuzu aynı derekeye indirmiştir.
Türkiye Cumhuriyetinin etkinliklerinden yararlanarak Türkiye Cumhuriyeti aleyhinde yazı yazanlar bulundukça bu yazım da bulunacaktır.                                  
            “Demokrasi, insan hakları, özgürlük, ibadet özgürlüğü”, ”küreselleşme”, masallarıyla halkımızı kandıranların foyaları meydana çıktığında, sözlü ve boyalı basında bir ses yükselir: ”Sistem çöktü, sistem tıkandı.”
Bu çığırı Özal açmıştır; Sayın Süleyman Demirel zamanında da epeyce gündemde kalmıştı. Gazetelerimize, şöyle bir göz gezdirirken aynı masalın sahnelenmekte olduğunu, üzülerek gördüm: ”SİSTEM TIKANDI.”
Bir zamanlar; Atatürkçü Düşünce Derneği’nin çıkarmış olduğu, aylık dergi’nin başına bir Prof, geçmişti. ” İşbu dergi, iki ayda bir çıkacak, başkanlık üzerine yapılan araştırmaları yayımlayacaktır!” Diyerek, Rahmetli Turgut Özal’ın önünü açmıştı.
Kahrımdan, 10 Kasım 1997 tarihinde, bu yazıyı yayımlayarak ilgili yerlere iletmiştim. Olumlu tepkiler almıştım.
Sayın R.T.E’NİN gidişinin de bu doğrultuda olduğunu gözlemlemekteyim. Ufak, tefek eklemelerle, o yazımı aynen veriyorum:
            “Bu Başkanlık konusu; yıllarca önce, Turgut Özal’ın Semra Özal ile birlikte gittiği Beylerbeyi sarayındaki Sultan Abdülaziz’in tahtına oturmasını gösteren fotoğrafın yayımlanması ile gündeme gelmişti. O koltuğa kimler oturmamıştı! Sultan Abdülaziz oturmuştu, Keçi Sakallı Napolyon 3’ ün İspanyol asıllı Eşi ve Sultan Abdülhamit oturmuştu.
Daha hiçbir şey olmayan Turgut Özal, bu koltuğa kurulup, Sünnetçi Kemal’in önünde, şeyi sünnetçi pensesine kıstırılmış, tonton bir çocuk gibi, kasılmış bir halde fotoğraf çektirmişti. Bir gazetemizde yayımlanmış olan bu fotoğraftaki Özal; her gün, biraz daha kasılmış gibi gelir bana.
            Efendim, konu bu fotoğrafla kalsaydı endişe etmeye gerek yok derdim. Rahmetli Turgut Özal, politikada birazcık palazlandığında; Kopenhag’a gider. Oradaki Diplomatımız, O’na bir akşam yemeği verir.
Bir, iki kadehten sonra; Rahmetli Turgut Özal; Tıpkı o fotoğraftaki gibi kasılarak çok önemli bir ifşaatta bulunur: ”Türkiye’nin kurtulabilmesi için, mutlaka bir hanedan kurması gereklidir;” der. Bu sayıklama karşısında; yemeği veren Diplomatımız, sofrayı terk eder. Rahmetli, hanedan kurma düşleri içersinde, sofrada yapayalnız kalır.
 Rahmetli, 12 Eylül’den sonra, bir siyasi parti kurar; gazetelerimizin yazdığına göre, U.S.A’NIN Dış İşleri Bakanı E. General Aleksandır Haig’in, Sayın Devlet Başkanı E.General Kenan Evren’e ricası üzerine veto edilmez.
Bir tren yolu köprüsünün açılış töreninde, Sayın Kenan Evren’in konuşması ve karşısındaki zayıf Siyaset adamlarının bulunmuş olması nedeniyle iktidarı kazanır.
Hasan Celal Güzel’den öğrendiğimize göre de, George Bush’a bir şükran mektubu yazarak, yapılmış olan iyiliğin altında kalmaz.
 Tek başına iktidar olan Rahmetli, iktidarın nimetlerinin farkındaydı. T.R.T’Yİ satın almaya gelen İngiliz Maxwell: ”Yahu, Özal bana tuhaf teklifler yaptı. Oğlu Ahmet’in görünmez ortak yapılması şartını ileri sürdü,” demiş, gazetelerimiz böyle yazdı.
Rahmetlinin yaptıklarının ülkemize çok yararlı! Olmasına karşın, çocuklarına bir tek dikili ağaç bırakmaması! Cidden fevkalade üzücü bir durumdur.
Benim Kaim validem: ” On param yok”, dediği gün; Eşim, çantasını kontrol ettiğinde; on parası olmadığını, bunun yanında, çantasında bir hayli parası olduğunu gördüğünü söylerdi. ”Tek dikil ağacı olmayabilir. İki yüz senelik ormanı olamaz mı?”
Ne ise, Rahmetli, Türkiye’yi dörde katladığını, Türkiye’yi 2000 yılında, on büyük devletten birisi haline getirecek sistemin işlemediğini, işleyemediğini söyleyen Rahmetli Özal, bu işin çözümünün BAŞKANLIK SİSTEMİNDEN geçtiğini, açık ve dahi seçik, söyledikten sonra, Çankaya’da BAŞKANLIK üzerine yaptığı bir tanıtım toplantısında, bilim adamlarıyla bir de filim çektirip, bunu T.T.R. Televizyonunda yayınlattıydı.
 Danışmanlar ordusunun oturdukları masanın uç kısmına oturmuş olan Rahmetli Özal; danışmanlarına, BAŞKANLIK SİSTEMİ İLE ilgili yeni bir anayasa hazırlamalarını ferman etmişti.
Atatürk’ün getirmiş olduğu CUMHURİYET SİSTEMİ sayesinde; Çankaya’ya kadar çıkmış bulunan Büyük Anayasa Bilginleri: ”YES SİR!”Diyerek, can ve gönülden bu işe hazır olduklarını göstermişlerdi.
Çankaya’ya belediye otobüsleriyle bile çıkamayan bizler, ATATÜRK’ÜMÜZÜN GETİRMİŞ OLDUĞU SİSTEMDEN MEMNUN İKEN, işbu sistemin Çankaya’ya çıkarmış olduğu BÜYÜKLERİMİZ bu sistemden niye ve niçin memnun değiller?
Bunu anlamış değilim! ( Bal gibi anladım ya, hınzırlığımdan böyle yazdım).
            İzin verirseniz, önce, ”Başkanlık ve Yarı Başkanlık sistemleri” nedir. Bunları inceleyelim.
24.Temmuz.1996 tarihli bir genelgeyle, ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DEDERNEKLERİ’NDEN, çok ilginç şeyler istenildi: Numara verilmemiş bu genelge’nin altındaki imza, Prof. Dr. Mustafa Altındağ’a aitti.
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERGİS’NİN YAYIN SÜRESİ VE YAYIN KONUSU DEĞİŞTİRİLİYORDU. Atatürkçü Düşünce Dergisi, kendisini sistem tartışmalarına adayacaktı!
İlk olarak, şu dört konuda görüş bildirilecekti:                      
1-Başkanlık Sistemi,
2-Yarı Başkanlık sistemi,
3-Başbakan’ın Seçimle Belirlenmesi Sistemi,
4-Hali hazır sistemin, İyileştirilerek, sürdürülmesi.
                        Atatürkçü Düşünce Derneği, kamu yararı olan derneklerdendir. Ama, geliniz de görünüz ve oturup ta ağlayınız: Atatürk’ten Korkanlar Partisi iktidara geldiğinden beri,Türkiye Cumhuriyeti geleneklerimize aykırı uygulamalara tanık olmuşuzdur. 18 Mart törenlerine tüm dünyanın asker ve sivilleri iştirak ederken Atatürkçü Düşünce Derneği mensupları tören alanına bile sokulmamıştır.                                                                                                Derginin yayın yönetmeni,, böylesine,  Birdenbire, yönetim kurulunun haberi ve kararı olmadan; böylesine, derneğin kuruluş amacına aykırı bir karara nasıl varabilirdi? Demek ki; fırtına yüksek tepelerden esmekteydi. İlk tepkiyi, Balçova Atatürkçü Düşünce Derneği kurucusu ve Başkanı Rahmetli Zühal Taşezenden geldi.
Bendeniz, hiçbir derneğe ve siyasi partiye kayıtlı olmadığım gibi, hiçbir gösteriye de katılmam. Türk Silahlı Kuvvetlerinden almış olduğum doğrultuya içtenlikle ve inançla bağlılığımı sürdürmek kararımı vermiştim.
Rahmetli Zühal Taşezen’in ricasını kırmam da mümkün olmadığından, ilk tepki yazımı yazıp kendisine vermiştim. Tepkiler, yağmur gibi yağınca da, genelge ortadan kaldırılmıştı.
                                  
BAŞKANLIK SİSTEMİ NEDİR?
            Ansiklopediler, Başkanlık Sisteminin tanımında ve gelişme sürecinin açıklanmasında, aynı şeyleri söylüyorlar. Ana Britannica, c.4, s.365: ”Yasama, yürütme ve yargı kuvvetleri arasında sert ayrılığa dayanan temsili yönetim biçimi;” diyor.
Parlamenter sistem gibi, tarihsel gelişmemin ürünü olmayıp, konfederasyon maddelerini gözden geçirmek amacıyla, Mayıs 1787’de, Fhiladelphia’da toplanan kurultayca hazırlanan anayasasıyla oluşturulmuştur. Başkanlık Sisteminde, YASAMA, YÜRÜTME VE YARGI KUVVETLERİ, hem organ, hem işlev yönünden birbirlerinden bağımsız olmakla birlikte, aralarında denetim ve dengeye dayalı bir ilişki vardır. Ama denetim ve denge mekanizmalarının zayıflığı, uygulamada üstünlüğün yürütme kuvvetinde, yani BAŞKAN’DA olmasına yol açmıştır. Amerika Birleşik Devletlerinde, yürütme organı BAŞKAN, YASAMA ORGANI İKİ MECLİSLİ KONGREDİR. Yürütme organını tek başına temsil eden BAŞKAN, parlamenter sistemdeki CUMHURBAŞKANI VE BAŞBAKANIN yetkilerini elinde bulundurur. A.B.Devletleri anayasasının yürütme organına vermiş olduğu tüm yetkileri kullanır. Seçim yoluyla iş başına geldiğinden, geniş yetkilerinin kaynağını ve geçerliliğini doğrudan, HALKTAN alır. Başkan, bu yetkilerini kullanırken, parlamenter sistemdeki devlet başkanı gibi sorumsuzdur. Kongre’ye karşı, siyasal sorumluluğu yoktur. Seçilmiş olduğu süre içinde, almış olduğu kararlardan dolayı düşürülemez ve görevden alınamaz.
Yargı yoluyla görevden alınma (IMPachment) yöntemi, sadece ve yalınızca, ”VATANA İHANET, İRTİKÂP, RÜŞVET, KAMU MALINA ZARAR VERME,” GİBİ SUÇLARI İŞLEDİĞİNDE UYGULANIR. 
YÜKSEK MAHKEME BAŞKANININ başkanlığında toplanan Senato’nun üçte ilki çoğunlukla alacağı Mahkûmiyet kararı ile Başkanın görevine son verilir. ”Başkan; yürütme yetkilerini Senatonun onayı ile atayacağı Sekreterleri-Bakan karşılığı- aracılığı ile uygular.
Sekreterler, Başkana karşı sorumludurlar. Kongre’ye karşıda siyasal sorumlulukları yoktur. Başkan, yürütmede, Kongre de (Senato ve temsilciler meclisi) yasama işlevinde tam bağımsızdır. Başkan, kongre’yi feshedemez; yasa önerme hakkı, kongre üyelerinindir. Olağan üstü durumlarda, Başkan, kongre’yi toplantıya çağırabilir. Başkan ve sekreterleri, Kongre’nin toplantılarına katılamazlar. Başkan, yasaları veto edebilir. Kongre’nin kabul ettiği yasalar, Başkan’ın onayı ile yasalaşır. Bütçe’ye, Kongre egemendir. Başkan’ın, Yüksek Mahkeme’ye, mülki ve askeri makamlara yaptığı atamalar, Senato’nun onayı ile geçerlik kazanır.
            Başkanlık Sistemi’ni, kısaca özetledik. Yarı Başkanlık Sistemini de, kısaca özetledikten sonra, gereğini düşünelim. Bir kelimelik soruya, bir kelimelik yanıt doğru mu olur, yanlış mı olur?
”Başkanlık sistemi gelsin,” “gelmesin,” gibi çözümü bir kelimelik yanıtta arayanlarla ne demokrasi olur, ne de ülkeyi yönetmek olur!
Temsilciler Meclisi ve Senato, ayrı, ayrı incelenmelidir. Federasyonla yönetilen devletlerde, çift meclis şarttır. Federe devletler, nüfusuna bakılmaksızın, seçmiş oldukları İKİ SENATÖR ile Kongre oluşturulur. Nüfus yoğunluğu oranına göre seçilenlerle Temsilciler Meclisi oluşturulur; (435)üyeden oluşur.
Her ulusun karakterine, kültürüne ve sosyal yapısına uygun yönetim biçimleri oluşturulur.
Başkanlık sistemi, Amerikan siyasi kültürünün, siyasi olgunluğunun ve Amerikan halk karmaşasının bir ürünüdür. A.B.Devletleri, yönetimdeki YAĞMA SİSTEMİNİ, 1890’da terk etmiştir. Yönetime dost, hısım ve akraba ataması RUHSAL BİR HASTALIK OLARAK KABUL EDİLİR. Büyük Elçiler gibi, belirli yüksek görevliler, yeni seçilen Başkan’a istifalarını verirler. Valiler, Savcılar, Şerifler, Kolluk görevi yöneticileri seçimle göreve gelirler.
Başkanlık yetkileriyle donatılmış OLAN HİTLER, STALİN, MUSSOLİNİ ve FRANKO dünyayı ne hallere soktular. Salazar, Rafael Trujillo ve benzerleri uluslarının başlarına bela oldular.
A.B.D’NİN  tarihinde, Başkanlık Sisteminden başka yönetim biçimi denenmemiştir.
Başkan’ın diktatör olmasını ve hayatı boyunca Başkan olarak kalmak istemesini ne ile ve kiminle durduracaksınız?
Yarı Başkanlık sistemine uzun boylu, girmek istemiyorum. Yetkilerle destekli kuvvetler ayrımını uygulayan Fransa’da, Fransız Cumhurbaşkanı’nın dokuz kişilik bir danışma kurulu vardır. Cumhurbaşkanı, yeni seçilmiş Meclisi dağıtabilir. Başbakanlık ve bakanlıklar vardır. Yürütme, genel olarak hükümettedir.
Profesör Dr.Maurice Duverger, Fransa Cumhurbaşkanları için:”Seçimle Gelen Krallar”, yakıştırmasını yapmıştır.
            Osmanlı imparatorluğu da, bir türlü Başkanlık Sistemiyle yönetilmiştir. 623 sene süren bir yönetimin sonuçları ortadadır: TEBAA, KÖLE, CARİYE VE AZINLIKLARA DAYALI, ÜMMET BİR TOPLUM.
Otoriteye uymaya programlanmış; iyi bilirlerin ve karizmatik olduğunu söyleyen ruh hastalarının peşinden koşması kalıtımsal bir hastalık haline getirilmiş, hep kurtarıcı bekleyen bir toplum.
Kâbe’nin içinde, namaz kılmak için, Kıble yönünü ararken, bir melek tarafından yönlendirildiğini söyleyen demokratik bir ülkenin lideri ve O’nu çılgınca alkışlayan bir seçmen kitlesi, başka bir deyişle, MİLLİ İRADE TEMSİLCİLERİ Demokrasilerde, anayasa ‘nın ve yasaların açık hükümlerini rağmen, her türlü yasal engelleri çiğnemekten çekinmeyenler BAŞKAN olurlarsa, onlara kim ve ne ile dur diyecek?
Eflatun’un demokrasi tanımlaması, az gelişmiş ve bütünleşememiş tüm toplumlarda, aynen görülmektedir. Siyasi partiler, Mafya tipi, aile ve çıkar şirketlerine dönüşen siyasi parti iktidarlarına bakarak; ”sistemi değiştirelim,” diyorlar. Siyasi partiler, sistemi değiştirecek tutum ve davranışlarını değiştirmediği sürece; ya da, başka türlü bir söylemle, siyasi partiler, bu tür davranışların odağı olma hallerini bırakmadığı süre, BAŞKANLIĞIN DİKTATÖRLÜĞE DÖNÜŞECEĞİ BİR GERÇEKTİR  Böylece, Atatürk’ten kalan iyi ve güzel ne varsa silinir, gider.
Bir ülke’de, GAFLET, DALALET VE HATTA HIYANET yarışmaya girmişse; sistemi değiştirmek yerine o olguyu yok etmek gerekir.
Bakınız; Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk, ne diyor: ”Cumhuriyet’te son söz, millet tarafından seçilmiş Meclistedir. Millet adına, her türlü kanunları o yapar. Hükümete güvenoyu verir, ya da düşürür. Millet, vekillerinden memnun olmazsa, belirli zamanlar sonunda, başkalarını seçer. Millet, egemenliğini, devlet yönetimine katılmasını, ancak zamanında oyunu kullanmasıyla sağlar.
Cumhuriyet, milletvekillerinden oluşan meclisi ve belirli zaman için seçilmiş devlet başkanı ile milli egemenliğin korunmasının en iyi kefilidir. Cumhuriyet’te, meclis, cumhurbaşkanı ve hükümet, halkın hürriyetini, güvenliğini ve rahatını düşünmekten ve sağlamaya çalışmaktan başka bir şey yapamazlar. ”Atatürk’ün bu direktifi, lise ders kitaplarına, iri ve belirgin harflerle yazılarak girmişti! Verilen tanım ve direktif, AÇIK, SEÇİK ortadadır.”MİLLETVEKİLLERİ”,“MECLİS”, CUMHURBAŞKANI” VE “BAKANLAR… ”Bu olgu ortadayken, her türlü kanunsuzluğa çanak tutulduğu bir devirde, siz, nasıl başka sistemleri ideal olarak halkımıza sunmak istersiniz?
Sizler, bu sistemin yarattığı ve bu sistemi koruyup, kollayacağınıza NAMUSUNUZ ÜZERİNE ANT İÇEN SİZLER, ANT İÇMEYİ SU İÇMEK Mİ ZANNEDİYORSUNUZ?
Mareşal Gazi Mustafa Kemal; cumhuriyet rejiminin yükselebilmesi için; ”FİKRİ HÜR, VİCDANI HÜR, İRFANI HÜR GENÇLERİN” YETİŞTİRİLMESİNİ İSTEMİŞTİ. İslam dinin param parça eden tarikat okullarında ve siyasi parti kulislerinde, AKLI VE VİCDANI KİLİTLİ; CÜZDANI HÜR BİATÇI İNSANCIKLAR YETİŞTİREN SİZLER, BU KAFAYI TAŞIDIĞINIZ SÜRECE; hırsızlığın, soygunun, vurgunun ve adam kayırmacılığın ucunu T.B.M.M.’DE, DOKUNULMAZLIK ŞEMSİYESİ ALTINA ALIRSANIZ, HER PİSLİĞİ DEMOKRASİNİN GEREĞİ SAYARSANIZ, HER SİSTEMİ AYNI SONUCA GÖTÜRÜRSÜNÜZ.
            Öğrencilerimize, demokrasi ile yönetilen ülkelerin nasıl yüceldiklerini, insanı eksen tutan değerlere nasıl ulaştıklarını coşku ile anlatacağız. İkinci Dünya Savaşında, demokrasi ile yönetilen ülkelerin, Hitler ve Mussolini Faşizmini, Japon Faşist Militarizmini nasıl da yendiklerini anlatacağız. Soğuk savaş yıllarını, Jozef Stalin’in, Faşist, kaba ve Militarist sayesinde; demokrasiye yönelen ülkemizin nasıl gelişip, yüceldiğini, sonuç olarak ta, nasıl demokratik, laik, sosyal hukuk devleti haline geldiğini anlatacağız.
            Bazı Büyük Türk Büyükleri;”sistem fevkalâde işliyor,” diyerek, açılış, maçılış ve düğün törenlerinde boy gösterecek, demokrasinin özel girişimciler eliyle yaratılan nimetlerini sergilerken de, yataklara düşecek. Sonunda da; iki ellerini yanlara açıp, şapkalı elini sallayarak: ”Sistem işleyemiyor, sistem tıkandı;” deyip, işin içinden sıyrılıp, çıkacağız.
864 rakımlı tepeye çıkanlar, daha yüksek bir tepeye çıkma sendromuna tutuluyorlar. Bu nasıl bir vicdan? Bu nasıl bir politika?
Bir sıpaya binemeyip, kolunu kıranlar Başkanlık Küheylanına nasıl binecekler, merak ediyorum!
Bizler, son hedefe varana kadar yeni hedefler bulamazsak, bu isteklerin sonun göremeyiz.
 Başkanlık sistemine geçtikten sonra; cumhurbaşkanlarının yapmış olduğu açılış, maçılış, nikâh ve düğün törenlerini şereflendirmek için, yeni bir makam bulmalıyız.
Şimdi; doğru oturup, dosdoğru konuşalım. Türk ulusu, Atatürk’ün getirmiş olduğu bu sisteme GENEL KABUL ile varmıştır.
Politikacıların tüm beceriksizliklerine, vurgun’a, vurgun’a ve oy aldığı halktan tüm kopukluğuna karşın, halkımız bu sisteme sahiptir.
Sizler, bu sistemin tüm nimetlerinden yararlanan sizler, ” sistem işleyemiyor, ille de mavilim “, derseniz, ötekiler ne demezler? Onlar da: ”Mademki sistem işleyemiyor, biz de TEOKRATİK bir sistemin gelmesini isteruk!” Demezler mi?
Berikiler de, FAŞİZİM, NAZİZİM VE HATTA KOMÜNİZİM;” KOMÜNİZİM”, DEMEZLER Mİ?
Sizler, Sayın Türk Büyükleri, sizler: “sistem tıkandı, işleyemiyor,” derseniz, YENİ GENEL KABUL ARAYIŞLARI ORTAYA ÇIKMAZ MI?
Liselerde okutulan tarih kitaplarına Atatürk’ün direktifini koy; sonra da kalk, sistemin altını oy. Öğrenciler: ”Ula bu nasıl aptes, bu nasıl namaz”, demezler mi?
Politikacıların bu konudaki sözlerini yerler mi, yemezler mi?
            Türk Anayasa Mahkemesi, 1961’den 1982 tarihine kadar, haklarımızın özüne dair kararlar verdi.
1982 anayasası ile de, hakların şekli ortaya çıktı. VERİLEN SINIRLARIN İÇİNDE HAKLAR VARDIR. O SINIRLARIN DIŞINDA DA, ISPARTALI HAKKI VARDIR.
Başkanlık sistemine geçiş olayı, PADİŞAHLIKTAN, CUMHURİYETE GEÇİŞ OLAYINDAN DAHA BELALI BİR İŞTİR.
Bir kere, Mareşal Gazi Mustafa Kemal yoktur. O’NUN eline su dökecek politikacı da DÜNYA ÜZERİNDE YOKTUR.
Cumhuriyet döneminde dengeye varan kuvvetler, çok ani ve çok sert bir biçimde ayrılacaktır. İki meclis gündeme gelecektir; iki meclis gündeme geldiğinde de ”FEDERASYON” VE “FEDERE DEVLETLER” GÜNDEME oturacaktır.
Sevr’in başlama sürecini başlatan ayrılıkçı terör olayı, iç politikada ve ülke dışında desteklenen bir sürece girecektir. İşin içersine; tarikatlar, cemaatler, aşiretler, boylar ve dahi soylar girecektir.
ULUS OLMA SÜRECİ, ÜMMET OLMA SÜRECİNE DÖNECEKTİR. Politikacı pazarlarında bu işler yürütülemez.
Başkanın adamları ve madamları ortaya çıkacaktır. Çankaya’ya bir Başkan oturttuğumuzda, başımıza binlerce başkanlık belası gelecektir. Halk tarafından, doğrudan, doğruya seçilmiş olan Başkanı da düşürmek öyle kolay bir iş değildir. PADİŞAHIM ÇOK YAŞA. İşte, asıl kıyameti de o zaman yaşamış olacağız. Halktan kopan, halkın tepesinde dokunulmaz bir adam ve Eflatun’un dediği yaşanmış olacaktır.
 Hoca Nasrettin’in eşek öyküsünü tersten alalım: Rahmetli Özal: ”Başkanlık”, dediğinde, Ispartalımız da:”Olmaz”, diyerek, bas, bas bağırıyordu. Ispartalımız ve her hangi bir politikacımız: ”Başkanlık”, dediğinde de; Başkanlıkla ilgisi ve dahi bilgisi olmayanlar,”OLMAZZ”, diye bağırmalıdırlar.
Türk toplumu, asırlardan beri, tek kafadan yönetime alışıktır. ”Bin kişi yiyeceğine, bir kişi’nin yemesi daha iyi,” denilecektir.
Voltair’in bir tanımı daha hayata geçirilmiş olacaktır: ”Bir Aslan’ın yediğini, dört yüz Fare’ye mundar ettirmemek.”
Rahmetli Özal, genel seçimleri kazanamayan ANAPLILARI, devletin çeşitli kademelerini arpalık haline getiren atamalarıyla onurlandırırdı. Bir kısım seçimzedeler de, DANIŞMANLAR ORDUSUNUN MAAŞ BORDROLARINA DÂHİL EDİLİRDİ.
Eh! Başkanlık sistemi geldiğinde; Çankaya yetersiz kalacağından, Ayrancı ve Dikmen kamulaştırılarak, içinde Başkanın danışmanlarının, korumalarının, korumaların ve danışmanların korumalarının oturacağı yasak şehre de ivedilikle ve şiddetle ihtiyaç duyulacaktır.
Çankaya köşkü de yetersiz kalacaktır. Milletvekillerine bir yasak şehir yaratmasını bilen Büyüklerimiz; kendilerine de, BİR BEYAZ SARAY İNŞAA ETMEKTE TEREDDÜT ETMEYECEKLERDİR.
Mermerleri İtalya’dan, Porfirleri Fransa’dan, ağaç ve çiçekleri dışarıdan getirilecek olan bu BEYAZ SARAY, A.B.D.’NİN Başkanlarının bile kıskançlığını üstüne çekecektir.
Cumhurbaşkanlığı Muhafız Tugayına görkemli kışlalar yapılmıştır. Muhafız Tugayının personelinin üniformaları da mutlaka, Başkanın emir ve direktifleri doğrultusunda değiştirilmelidir.
Cumhuriyetin, Başkanlık Sistemine ayak uyduramayan bütün renkleri de değiştirilecektir.
Başkanlık Sistemi geldiğinde, Bakanları yönetmek te dert olmaktan çıkacaktır. BAŞKANIN SEKRETERLERİ ÜLKEYİ GÜL GİBİ YÖNETECEKTİR. SORU, GENSORU VE GÜVENOYU DERDİ DE OLMAYACAKTIR. Başbakan da olmayacaktır.
 İşte o zamanda, Başkanın Sekreterleri için topluca bir binaya da ihtiyaç duyulacaktır. Şehrin dört bir tarafına dağılmış olan sekreterlik binaları, Sekreterlerin hemen ve derakap, Başkanın huzurlarında hazır ve nazır olmalarına büyük bir engel oluşturduğu da göz ardı edilmemelidir. Başkanın Sekreterlerini kabul ettiği salonun duvarına; Başkanın tam gerisine, Abraham Lincol’ün bir kararı İngilizce olarak kazınmalıdır:
            “HAYIR, DİYENLER YEDİ KİŞİ, BİR DİYENLER BİR KİŞİ; BEYLER, BİR DİYENLER KAZANMIŞTIR.”
            Başkanlık sisteminin hiç mi faydası yok? Faydayı, ekonomik açıdan ve yakınları açısından ele alıyorum. Ahmet Sukarno, Hollandalıları Endonezya’dan kovarak, ülkesini bağımsızlığa kavuşturmuştur. Bundan sonra da, yapmadığı hiçbir kötü iş bırakmamıştır.
 Bir Japon Aktristi ile evlenmiştir. Bu Şanslı Aktris; Sukarno’dan olma kızı ile Paris’te yaşamaktadır. İktidarı aldıktan sonra, her şeyi alan, hızını alamayıp bir pavyon kızını da alan Rahmetli Ahmet Sukarno; 1959 senesinde, İstanbul’a gelerek, Lüks Nermin’in Sermayesi bir Hanım Kızdan BELSOĞUKLUĞU ALARAK, Lüks Nermin’in evinin kapatılmasına neden 
Başlatılan bir Komünist darbe girişimini, Kara kuvvetleri Komutanı Orgeneral Suharto önlemiş ve Endonezya’yı ikinci sefer kurtarmıştır!
Eflatun’un öngördüğü olaylar meydana gelmiştir: Ülkeyi kurtaran kahramanların elinden ülkeyi kurtarmak. Sonunda da, Endonezya, Suharto’nun elinden kurtarılmıştır.
Bu Başkan’ın çocukları ne olacaklar diyerek, kendi, kendimi yiyip, bitiriyordum. Tanrı’ma binlerce şükürler olsun ki; bu çocuklar, kendilerini ve Torunlarının torunlarını bile kurtarmışlar.
05.Ekim.1997 tarihli hürriyet gazetesinde yayımlanan bir haber yorumun, haber kısmını ele alalım. Meraklı olanlar, anılan gazeteyi bulur ve VATAN KURTARAN BİR BAŞKANIN ÜLKESİNE VE YEDİ SÜLALESİNE NE DENLİ BÜYÜK BİR HİZMETTE BULUNMUŞ OLDUĞUNU GÖRÜR.
                          BAŞKAN GENERAL SUHARTO’NUN ÇOCUKLARI.
            1-Bambang Trihatmoco (42 yaşında ve Erkek) Tahmini serveti, (3.000.000.000) Dolar. Birnantara Gurubu’nu yönetiyor. Petro kimya, Medya, Telekomünikasyon ve Bankalar.)
            2-Siti Hardijanti Rukmana, ”TUTUT” (47 yaşında ve Kız).Tahmini serveti, (2.000.000.000.) Dolar. Citra Ramtoro Gurubu’nu yönetiyor. Emlak, Paralı Otoyollar ve Bankalar.
            3-Hutomo Mandala Putra, ”Tommy” (33 yaşında ve erkek) Tahmini serveti, (600.000.000.) Dolar. Humpuss Gurubu’nu yönetiyor. Havacılık, Oto yollar, otomotiv ve Petrol Endüstrisi.
            4-Sigit Harcojudanto (45 yaşında ve Erkek). Tahmini serveti, (450.000.000,) Dolar. Hanurata Gurubu’nu yönetiyor. Bankalar, Plastik Endüstrisi.
            5-Siti Hedijanti Herijadi,”Titiek” (Kız).Tahmini serveti, (200.000.000.) Dolar. Finans, Emlak, Benzin İstasyonları.
            6-Siti Hutami Endang Adyningsih, “Mamiek”. (31 yaşında ve Kız.) Tahmini serveti,(100.000.000.) Dolar. Emlak, Petrol ve Bilgisayar.
            Kaynak. Far Eastern Economic Review,1996.
            Rafael Trujillo adlı bir Başkan da, Güney Amerika kıtasına adını yazdırmıştı. Kızı ile dans edenleri general yaparmış. Kızın evlendirdiği Beynelmilel Hovarda Porfiroza Robeiroza’yı Paris’e Büyük Elçi atayıvermişti. Bu Büyük Elçi de, tutup Fransız Sinema yıldızı, baygın bakışlı Daniel Dariyö ile evlenmişti.
Amerika’dan gelen yardım dolarlarıyla, Hava Kuvvetleri Komutanı olan 29 yaşındaki Oğlu Amerikalı sinema yıldızları ile gönül eğlendirirmiş.
Sonra ne mi oldu? Eflatun’un dediği oldu? Bu, general bonkörü Başkan, aracı içersinde öldürüldü. Suharto da hapsedildi.
Güney Kore Başkanı Shman Re de tepetaklak düşürülmüştü.
Az gelişmiş ülkelerde,  elbirliği ile demokrasinin ırzına geçenler,” demokrasi bağırıyor” diyerek, o’nu boğmaya kalkışıyor Nazi subayı gibi; işkencecilere dokunmayıp, işkence altında inleyen genci öldürerek, sükûneti sağlayıp huzur içersinde, kemanlarımızı çalmayı sürdürelim mi?
Her türlü pisliğe bulaştırıp, günde belki yüz kere tecavüz ettiğimiz DEMOKRASİ HİÇ BAĞIRMASIN MI? Samanlıkta, bastırılarak ırzına geçilen kimsesiz ve sahipsiz kadınlar gibi hiç GIKI ÇIKMASIN MI?
Büyüklerimize seslenmek istiyorum. Siz, “sistemin değişmesi gereklidir”, derseniz, ötekiler de başka türlü düzen isterler. Dünya’da düzenden çok ne var?
Az gelişmiş ve kalkındırılamamış ülkelere bir bakmamız yeterlidir.
                        SONUÇ OLARAK DERİM Kİ.
            1-Hastalıklar ve sakatlıklar, sistemde değil, sistemin kaymağını yiyenlerdedir,
            2-Öncelikle, şu 83’üncü maddeyi değiştirelim. HIRSIZIN, RÜŞVETÇİNİN, SOYGUNCULARIN, BÖLÜCÜ HAİNLERİN VE ÇAĞDIŞILARIN SIĞINDIKLARI KALELERİ YERLE BİR EDELİM.
            4-Cumhurbaşkanına T.B.M.MECLİSİ’Nİ feshetme yetkisini verelim,
            5-Milletvekillerinin siyasi parti değiştirme pazarlarını kapatalım; kim hangi siyasi partiden seçilmişse siyasi partide siyaset yapmalıdır,
            6-Güney Kore, iki cumhurbaşkanını ve bir cumhurbaşkanı’nın oğlunu RÜŞVET’TEN MAHKÛM ETTİRDİ,
            7-Bizler, her türlü suçtan ve özellikle de CUMHURİYET REJİMİNE KARŞI İŞLENMİŞ OLAN SUÇLARDAN SABIKALI OLANLARI YÖNETİME GETİRİRSEK, bu kafaya ve bu eylemlere sistem mi dayanır? HIRSIZ BAŞA, DÜZENİ DE TAŞA KOYMAYALIM.
            Brezilya’dan, Arjantin’den ve dahi öteki BAŞKANLIKLARDAN DERS alanımız yok mu? DÜZENİ DEĞİŞTİRMEYİ BIRAKALIM DA, ÖTEKİNİN HALLERİNİ DÜZELTELİM!
Merhum Özal’ın ağzından dökülen sözler, çok ilginçtir. Başkan olsaydı, aynı sözlerin mantığıyla mı, başkanlığını sürdürürdü, Tanrı bilir:
            —Fiyatları, Tanrı ayarlamaktadır!
2- “HABLULLAH’A “–ALLAH’IN- İPİNE SARILIN. Bu deyim, Atatürk ve Çağ düşmanı Norslu Sait Okur’a aittir. Nur Risaleleri denilen pejmürde, kitapçıklarda, çok sıkça geçmektedir.
            3- Benim memurum işini bilir. Bizler, Onların memuru olmadığımızdan ve dahi olmaya da niyetimiz olmadığından, bu değerlendirme, bizleri bağlamaz.

6 Mayıs 2012 Pazar

713/UYGARLIĞIN ÖLÇÜLERİ ÖNEMLİDİR!

                                  
Osman TÜRKOĞUZ
osmanturkoguz@gmail.com
İzmir; 04 Ocak 1999
E.J.Kd. Alb.-Hukukçu/ Gönderme yazım: 07 Nisan 2012.

623 senede %3 okur! Tüm ihanetlere rağmen Cumhuriyet döneminde %90 okur ve dahi yazar.623 senede 6000 kitap çoğu masal ve mantık dışı. Cumhuriyet döneminde senede 10.000 kitap. Kuran vahiy olarak düzenlenmiştir, Yazıya da Nebati alfabesiyle geçirilmiştir ve yazım kuralları da sonradan yaratılmıştır! Kuran yazısı ne demek! Önceden nokta bile yoktu!
Bu yazımı yeniden okuyunuz da ahmaklığımızı görünüz. Saygılarımla.    Blog adresim: http://osmanturkoguz.blogspot.com/
             UYGARLIĞIN ÖLÇÜLERİ ÖNEMLİDİR!
         Bizler;  “demokrasi, düşünce hürriyeti, milli ve manevi değerler” diye, diye, kendimizi aldatırken; ATATÜRK devriminin düşmanları var güçleriyle çalışmaktadırlar. Siyasi partilerimizin oy deposu olarak gördükleri kalabalıkları, birileri eylemci, iyiye güzele ve çağdaşa saldıracak düşman olarak telkinlemektedir. Geçen yazımızda; Fazilet Takvimi’nden örnek vermiştim. Hitlerle ATATÜRK’Ü kitap yakma ve ulusal kültürü yok etmede özdeşleştirmişlerdi. Aynı konuya, Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesinde Sayın Fatih Altaylı da değinmişti. Şimdi; sürekli olarak Arap alfabesini terk edişimizin yanlışlığı! Savını ortaya atıyorlar. Bendeniz bu konuda bir yazı yazmak için gerekli dokümanları topladım. 6 Kasım 1998 tarihli Cumhuriyet Gazetesine bir göz attım. Sayın Deniz Som da, Vaziyet’te bu konuya vaziyet etmiş. Arap Elif-Ba’sında, Elif’i saymazsak ünlü harf yoktur. Türk alfabesinde sekiz ünlü harf vardır. Sessiz harflerden ve genizden gelen seslerden oluşan Arap Elif-Ba’sını gelinizde Türkçeye uydurunuz. Sayın Murat Bardakçı fi tarihinde yazmıştı. Kapıtanı Derya’ya bir istek yazısı gelmiş. Kapıtanı Derya Karpuz Kelleli Hüsnü Paşa, istek yazısını okumuş ve dellenmiş:
         “- Bre kethüda, bu kalyoncu başı deli midir, bizden kırk kör keçi ister!”Deyu bağırmış. Korku yla yüzüne fırlatılan istek yazısını yerden alıp, üç kere okuyup alnına götüren kethüdanın gözleri fal taşı gibi açılmış ve eydirmiş:
         “- Devletlû Paşa Hazretleri, Kapıtan-ı Kalyon, kırk kürekçi istemektedir.”
         Koskoca Kapıtanı Derya, kırk kürekçiyi, kırk kör keçi olarak okumaktadır.
         Doğuda çok dinlemişimdir. Mardin istasyonuna, Siirt için ekmeklik buğday gelmiştir. Mardin Valisi; Siirt Valisine tel çeker:   
         “- Döryüz ipli hamal gönderiniz.” Telgrafı alan Siirt Valisi küplere biner. Elindeki telgrafı okur, okur, barbar bağırır:
         “- Döryüz ipne hamalı nerden bulacağım!”Diye. Arap Elif-Bası’nı Türkçeye uygularsanız; kırk kürekçi kırk kör keçi; dört yüz ipli hamal da dört yüz ipne hamal okunur. Bakınız; Deniz Som, Vaziyet’te neler yazmış:
         “ŞBNKRHSR
        Araplar gibi ünlü harfler kullanmasaydık Şebinkarahisar’ın yazılışı balıktaki gibi olurdu. Araplarla Şebinkarahisar’ın ne alakası var derseniz
        Efendim, Giresun’un bu güzel ilçesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin yasalarından ziyade Arapların şeriat hükümleri geçiyor da ondan! Özellikle öğretmenler arasında… Milli Eğitim’in okullarında öğretmenlik yapan Zeliha İşlek, Nurgül Şahin, Derya Dikilitaş, Süheyla Çakın, Dilek Aksu derslere türbanla giriyor; İstiklal Marşı törenlerine türbanla katılıyor; bu yıl Atatürk’ün Şebinkarahisar’a gelişinin kutlandığı 11 Ekim’deki Cumhuriyet yürüyüşünün yapıldığı 25 Ekim’deki ve Cumhuriyet Bayramı’nın kutlandığı 29 Ekim’deki törenlerde de yine türbanla boy gösteriyor. Hem de yanlarındaki boy, boy türbanlı kız öğrencilerle birlikte. Şeriatçılar, bugün Türkiye’nin çeşitli yerlerinde türban eylemi yapacakmış… Önerimiz Şbnkrhsr’a gitsinler; orada türban serbest!”(1)
        Fazilet Takvimi, Ulusal Kurtuluş Savaşı’ndan, Sakarya’dan söz ederken ne ATATÜRK’TEN ne de diğer ulusal kahramanlarımızdan söz etmemekte. Hep ATATÜRK devrimi aleyhinde, hep köhnemişliklerden övgüyle söz etmektedir. 3-4-5-Kasım-1998 tarihli takvim yapraklarını bir iyice okumalısınız:
         TARİHÇİ İBRAHİM HAKKI KONYALI’DAN BİR HATIRA(1)
        Dolmabahçe Sarayı’nda toplanan Dil ve Tarih Kongresi bitmiş, bu münasebetle açılan sergi gezilmişti. İtalyan müsteşriklerden Prof. Rossi yanıma geldi ve:
        “Sizin Akdeniz hakkında yazdığınız yazıların hepsi İtalyancaya çevrilmiştir. Topkapı kütüphanelerini çok iyi tanırsınız, birkaç kitap inceleyeceğiz. Vaktimiz çok dar, bize yardım eder misiniz?”Dedi.
        Bunu memnuniyetle kabul ettim. Yanındaki bir başka İtalyan profesörle beraber Saray’a gittik. Kütüphane memuru Latin harfleriyle kargacık, burgacık yazılmış kocaman bir fihrist defterini önümüze koydu. Bu fihriste birçok kitap ve müellif isimleri yanlış yazılmış, adeta uydurulmuş gibiydi. Saray kütüphanelerinde bulunan Arapça, Farsça, Türkçe birçok kitabın ve müelliflerinin isimlerini doğru okuyup yazacak kimsenin Türkiye’de sayıları maalesef iki elin parmakları kadar azdır. Arapların dilimize, “ Bütün cahiller cesurdur!” mealinde çevirdiğimiz pırlanta bir sözleri vardır. Saray’ın o zamanki memurlarının tarih ve kitabiyatamüteallik bilgileri sıfırın altındaydı. Bunlar, pek çoğu yazma olan ecdat yadigârı eserlerin Latin harfleriyle fihristini yapmışlardı.
        Birlikte oraya gittiğimiz bu yabancı Profesör Türkologlar, bu fihristin sahifelerini açtılar. Sonra birbirlerinin yüzlerine baktılar. Prof. Rossi kulağıma eğilerek:
        “ İbrahim Bey! Dedi. “ Siz harf inkılâbı yaptınız, Latin harflerini kabul ettiniz. Eski yazınızla yazılmış fihrist defterleri varsa, onları istesek bir suç işlemiş olmayalım!
        “ Hayır!” Dedim.
        Hafız-ı kütüpten İslam harfleriyle yazılmış fihristleri istedim. Gitti, getirdi. Profesörler on beş dakika aradıkları kitapları buldular. Prof. Rossi:
        “ Kuzum İbrahim Hakkı Bey! Dünyanın en güzeli olan yazınızı niye attınız; o gayet kolay yazılan, çiçek gibi yazı atılır mıydı? Garbın seçkin otoriteleri, ilim adamları kolay yazılır ve güzel bir yazı arıyorlar. Hendesi ve çirkin Latin harflerini niçin kabul ettiniz… Ben Latin’im Latin harfleri de bizim milli harflerimizdir. Fakat onunla köklü bir ilim yazısı yazılamaz!
        Bunları Latin asıllı bir profesör söylüyordu!”
                        “BU NE GÜZEL YAZIYMIŞ!  
        İkinci meşrutiyet’in ilanından hemen sonra Avusturya-Macaristan imparatorluğu ile Osmanlı Devleti arasında bilhassa Taşlıca havalisi hakkında ihtilaflar vardı. Avusturya-Macaristan Hükümeti bazı toprakları ülkesine katmak istiyordu. Bu maksatla imparator bir basın toplantısı yapmıştı. Bu toplantıya, dünya matbuatının belli başlı mümessilleri katılmışlardı. Türk basınını da Hüseyin Cahid-Yalçın- temsil ediyordu. Fransızca konuşan imparatorun beyanatı, daha ziyade Osmanlı Devleti’ni ilgilendirdiği için, Hüseyin Cahid’in, beyanlarının hepsini tespit etmesini istiyordu. Konuşması bittikten sonra Hüseyin Cahid’e:
        —Söylediklerimi siz de aynen kaydedebildiniz mi? Meslektaşlarınız sahifeler doldurduğu halde, sizin elinizde bir tek sahifecik var! Dedi. Hüseyin Cahid Bey:
        “ Evet, Majesteleri, söylediklerinizin hepsini kaydettim. Dinlerken seri bir surette Türkçeye çevirerek yazdım. İsterseniz Türkçe olarak yazdıklarımı Fransızcaya çevirerek okuyayım!”Demiş.
        Hüseyin Cahid iyi Fransızca bilirdi. Yazısını da çok ince yazardı. İmparatorun beyanlarından Osmanlıca tuttuğu notları Fransızcaya çevirerek ifade edince, imparator, onun elindeki bir tek yapraktan ibaret kâğıdı almış, yazıya bakmış ve hayretle:
        “ Bu kadar laf, şu kadarcık küçük kâğıda nasıl sığdı! Bu ne güzel yazıymış…” Demiş ve kâğıda uzun, uzun bakmıştır.
        Hüseyin Cahid, bana bu hatırayı naklettikten sonra: “ Biliyorum, biz de Latin harflerini terviç ediyorduk. Büyük günah işlemişiz! Bu harflerle yazı yazamıyorum; elime kalemi alınca, Latin harfleri fikri insicamımı bozuyor.”Demişti. ( Tarihçi İ. Hakkı Konyalı, Zafer Dergisi, Ekim 1996, Sayı 238).” (2)
        ATATÜRK’ÜN getirdiği yazı ile her türlü kitapları basan bir yayınevi kurar, yüz binlerce takvim çıkartır ve satar. Aklı parada, bunları okuyanları kandırıp, gerisin geriye inişi sağlayacaklar.
         Bütün dünya insanları ATATÜRK’E övgüler yağdırır, hakkında binlerce kitap yayımlanır, bunların gözleri ve dahi vicdanları bu tarafa kapalıdır. Bu denli kepazelik, bu denli alçaklık olmamalıdır.
         Efendim, Japonlar alfabelerini niçin değiştirmemiş! O alfabe, onların ulusal alfabesidir. Sonra, üzerinde yalnız Japonca yazan bir Japon malı gösterebilir misiniz?  Arap’ın kâğıt Riyalinde İngilizce yazının işi nedir, a geri zekâlılar! Arapların kullandıkları Elif-Ba, kendilerine ait değildir. Nebatilerden alınmış bir Elif-Ba’dır. Bakınız Besim ATALAY’A ne diyor:
         -“Türklerin de Orta Asya’da bu şekilde bir yazı sistemleri varmış. Bugün “Orhun Yazısı” dediğimiz yazı, başka eski yazılara nispetle daha kullanışlı imiş. Bu yazının eksikliği hakkında şimdilik bir bilgi verilmeyecektir.
        Her ne ise, artık bugün ne Sümer yazısı ne Hiyeroglif, ne de Orhun yazıları, kullanılır.(2) bugün medeni milletlerin kullandıkları yazılar seslere işaret eden bir takım şekillerden ibarettir. Bu şekillerin ve bu yazının temelini atan Kenanlılardır; daha doğrusu Mısırlılardır. Bu yazı Doğu ve Batı kolu olmak üzere iki kola ayrılır. Doğu kolu Aram, Nabat, İbran, Süryan yazılarıdır; daha sonra bu koldan Arap harfleri çıkmıştır. Batı kolu, Yunan, Latin, Rus yazılarını doğurmuştur.
         Arap yazısının temeli Nabat yazısıdır. Onun da temeli söylediğimiz üzere Kenan yazısıdır. Nabat yazısının da harfler ayrı, ayrı yazılırmış. Araplar Nabatlar’dan yazıyı aldıktan sonra bitişik olarak yazar olmuşlar.

        Şeklinde yazmışlardır. Arapların Nebat harflerindeki tasarrufları bundan ibarettir. Aşağıdaki cetvel Arap Nabat ve Yahudi yazıları arasındaki yakınlığı pek güzel göstermektedir:


        Araplar Nabatlar’dan yazıyı aldıkları zaman kendi ağızlarına uydurmak için bir takım harfler katmışlar ve bir takım harflerin yerlerini değiştirmiştir.
         Arap yazısı Nabatçadan alınmıştır. Çünkü Nabatlar Sam soyundan olup Arap ülkesine yakın otururlardı. Alış veriş için Kuzeye gelen Araplar ilk önce Nabatlar’la buluşurlardı; bu yüzden onların medeni etkilerli altında kaldılar.
Nabatça’da bulunmayan harflerini Araplar kattılar ve dillerinde sesleri birbirine yakın olan harfleri yan yana getirdiler. Daha sonra Süryan yazısına uyarak bazı harflere nokta koydular. Araplar noktayı aldıkları zaman ayrılığa düşmüşlerdi. Harfinin noktasını hicretin birinci ve ikinci yüz yıllarında kâh üstüne kâh altına koyarlardı. (2) Nabat yazısının Arapçaya tatbiki İsa’nın doğumundan sonra yedinci yüz yılları başlarında olmuştur; çok eski bir zaman değildir.”(3)
         Kenanlılar Nabatlılar’dan daha önce kuzeye gelmişler, medeni âleme yaklaşmışlar, Yunan ve Mısır medeniyetinin etkisi altında kalmışlardır. Kenanlıların Arap Yarım adasından kuzeye göçmeleri, bundan (4500) yıl önce olmuştur. Nabatlılar daha sonra göçmüşlerdir. Kenanlıların seslere işaret koymak suretiyle kullandıkları sistemi Mısırlılardan alarak kendi zevklerine uydurmuş olmalıdırlar.
         Doğuda başka Sami bir koldan gelen Asurlular ile Babilliler Sümer yazısını kullanmakta idiler. Eski İranlılar da bu yazıyı kullanmışlardır. Yarım adadan kuzeye göçen Samlılar ilk önce aylıklı asker olarak Sümer ordusuna giriyorlardı. Yarım adada sıkılan Samlılar zaman, zaman kuzeye doğru taşıyorlardı. Kuzeyde askerlik ve göçmenlik suretiyle çoğalan Samlılar, nihayet Sümerleri ezdiler. Daha medeni ve daha ince olan Sümerler bu kaba ve sert çöl adamlarının saldırışları altında silinip gittiler. (Hamurabi) zamanına kadar (1) Sümer dili ve Sümer kanunları devam etmiştir. Çok milliyetçi olan Hamurabi bunları değiştirdi. Fakat yine temelleri Sümer kanunlarından aldı. (1) 
         Sözün kısası, Arap yazısı köklü ve başlı başına bir yazı değildir; açıkçası, Araplar tarafından icad edilmemiştir. Başkasına ait bir yazı sisteminin az çok biçim değiştirmiş bir şeklidir. Asıl olan Kenan-Finike yazısıdır.
         Araplar bu yazıyı aldıktan sonra (2) zaman, zaman değişiklikler yapmışlardır. En büyük değişiklik İslamlıktan sonra yapılmıştır. İlk sıralarda harflerin kılıkları çok çeşitli olmuş, adeta başka, başka yazı sistemleri ve şekilleri halini almıştır. Her şehir, her bölge kendi zevkince yazmıştı. Emeviler zamanında büyük bir değişme olmamış. Fakat Abbasoğulları zamanında ve hele Me’mun devrinde, başka bilgi ve sanat kollarında olduğu gibi, yazı işlerinde de büyük himmetler harcanılmıştır. Bu yüzden yazı güzelleşmiş ve yazı yazmak ince sanatlar arasına girmiştir. Bu yolda da çok değerli adamlar yetişmiştir. Küfe, Basra, Kahire gibi şehirlerde ve Endülüs’te ayrı, ayrı şekiller üstatların himmetleriyle bir parça düzelmiş ve birleşmiş ise de hala kuzey Afrika yazısı ile doğu yazısı arasında hayli ayırtılar vardır.(1)
         İslamlıktan evvel güneyde, Yemende “Müsned” adıyla başka bir yazı sistemi kullanılmış ise de bu yazı bütün Araplarca kabul olunmamıştır. Nabat aslından gelen yazı öbürünü unutturmuştur. “ Kufi yazısı” denilen yazı da çok yaşamamıştır. İslamlığın ilk yıllarında din kâtipleri kufe yazısı ile yazılır, devlet işlerine ait şeyler Nabat yazısı ile yazılırmış. Sonraları her ikisi de Nabat esasından gelen sistemle yazılır olmuştur. (2)


(1) Yalnız yazı değil Kuzey Afrika’da dil bile bambaşka bir durum almıştır. Berbercenin karışması oralarda asıl Arapçayı da hayli bozmuştur. Elde Kuran-ı kerim olmasaydı Arapça daha büyük bozutlulara uğrardı.
(2) Bir takım hayali geniş esrara meyleden kimseler ve bazı taşkın tasavvufçular, harflere manevi birer şahsiyet verir olmuşlardı. Her harfle bir takım       kıymet takmışlar ve rakam koymuşlardır: böylelikle “ Ebcet hesabı” denilen nesne meydana gelmiştir.
Aslı Yahudilerden gelen bu uydurmanın ilimce hiçbir değeri yoktur. Yüzlerce yıl Doğunun, İslam âleminin uğraştığı “Ebced hesabı”, “ Ebced Harfleri” ve itibar edilen kıymetleri önem kazanmıştı. Buna en çok önem verenler tasavvufçular ve tarih düşünmek isteyen şairlerdi. Bunu üfürükçülerle büyücüler de ellerinde yanılmaz bir kılavuz gibi kullanmış.”
                   1974 yılında; Kıbrıs doğumlu büyük Dilci Pars Tuğlacı 160.000 Türkçe kelimeyi içeren üç ciltlik OKYANUS’U yayımladı. Aynı yıl; 400.000 kelimelik İngilizce bir sözlük yayımlayarak, İngiltere Kraliçesinden asalet unvanı aldı. Okyanus 1. Cilt S. 123 bakalım da, Arap alfabesi neymiş görelim. (4)
                   AŞAĞIDA ÇEŞİTLİ ALFABE FOTOKOPİLERİ VARDIR.
1-   Rik’a (rika). “Türk yazısı” diye tanınan, Arapların sevmediği, genel hayatta ve resmi evraklarda kullanılan bir yazıydı.
2-   İcaze (icaza). Hattat Hamdullah ve Hattat Hafız Osman’ın kullandığı yazıdır.” S.505.

“ Bugün Afrika’da Magribi yazısının dört çeşidi kullanılmaktadır:
Tunus yazısı,
İnsanda bir parça akıl ve muhakeme varsa; Arap alfabesini terk etmekle ne büyük felaketten kurtulduğumuzu anlaması gerekmez mi?
                   Açıklamadan önce, şu fotokopilere vicdan gözüyle, akıl ve çağ gözüyle bakmak gerek.(5)


İslam Ansiklopedisi 2. Cilt S. 875’te Arap harfleri verilmiş. Elif (A)’ dan başka sesli harf var mı? (6)
                                          
                  “ATATÜRK kültürümüzle organik bağımızı koparttı.” Diyenlere söyleyecek çok sözümüz vardır. Kültür-Ekin özdür, içeriktir. İstediğiniz kalıba dökebilirsiniz. Arap alfabesinden kurtulmakla aptallıklarınızı besleyen gayrı milli göbek bağınızdan kurtuldunuz. Niçin Orhun Kitabelerindeki 33 harfli Türk alfabesine özlemle sarılmıyorsunuz.  Birisi kültürün, birisi uygarlığın simgesidir. ATATÜRK uygarlığı seçmiştir, uygarlığı. Arap’ın her şeyini kendinden say, kendi kendinden soyutlanıp, kendini de Arap’tan say.  Cennette Arapça konuşuluyormuşta, Arapçayı sevmek farzmış. Arkadaşlar, Türkçe konuşulmayan yerlerde ben yokum. Türkçe nerede konuşulursa, benim cennetim orasıdır. Benim İslam’dan önceki dedelerim neredeyse ben de onların yanındayım. İsteyen gitsin, soyguncu Arapların yanına. Arap yazısı için, İsl. Ans. C. 1 S. 503-513’e başvuralım: (7)
                   “ Bu yazılara, Nebatilerin memleketi olan Medyen’den çıkmıştır… İslamiyet zuhur etmeseydi, Arap yazısı Arabistan’a münhasır kalacaktı. Yeni din, fethettiği yerlerdeki milletlere Arapçayı ve Arap yazısını kabul ettirdi. Arap yazısının, bazıları kendisinden daha mükemmel olan, diğer yazıların yerine kaim olması, işte ancak bu sebeptendir. Arap yazısı, bu suretle Irak, Suriye, Filistin’de Süryani ve Yunan yazılarının, İran’da Pehlevi yazısının, Mısır’da kıpt ve Yunan yazılarının, Şimali Afrika’da, eğer o zamanlar hala mevcut idi ise, hayli ilkel bir yazı sistemi olan Berber yazısının yerine geçti.” S.503.
                   “Hala reyhanî (rihani) namı ile ünlü olan yazı, Ali b. Ubayda al- Rihani namında bir hattatın icadıdır. Kendisi Abbasiler döneminde yaşamıştır.
                   “ İbn Mukla (885–940), kardeşi Abu Abd Allah al-Hasan (881-924M) Arap yazısının en büyük reformcularındandır.         
                   Kufi yazıyı şimdiki yazıya dönüştürmüşlerdir. “ S. 504. Abbasiler devrinin en büyük saray hattatı Yakut-al Mustaşimi, Yakuti adı verilen yazısıyla 1290-1291’de iki adet tam Mushaf yazmıştır.” S. 504.
                   Memluklar döneminde altı çeşit Arapça yazı kullanılmıştır:
1-   Al-tümar al-Kamil, birçok türleri vardır. Hükümdarların resmi yazışmalarında kullanılır.
2-   Muhtasar al-tümar, iki türlüdür: Muhakkak ve Şuls
3-   Al-Şuls, iki türlüdür: al-şekil ve al-hafif.
4-   Al-tavki, üç türlüdür.
5-   Al-rika, üç türlüdür.
6-   Al-gubar, yalnız bir türdür.”

Memlukluların yıkılmasından sonra, tüm İslam ülkeleri, İranlıların izinden giden Osmanlıları örnek aldılar. Harf devrimi yapılana kadar (1928) yalnız beş çeşit Arap yazısı kullanılıyordu.
3-   Divani eski tavkiden yaratılan birisi büyük, diğeri küçük divani olarak iki türlü vardı. , Büyüğü Divanı Hümayunun yazısı olup, bununla muhadeler, fermanlar ve beratlar yazılırdı. Büyük divaniye “ Celi divani de” denilirdi. Küçük divani ile Şer’i mahkeme tutanak ve kararları yazılırdı.
4-   Sülüs (Şuls), tezyinat yazısı olarak kullanılırdı.
5-   Talik (ta’lik)
6-   Nesih ilmi eserler yazmak için, ta’lik te şiir yazmak için kullanılırdı. Dini metinler yazmak için nesih kullanılırdı.
1-   Rika,
2-   Cezayir yazısı,
3-   Fas yazısı,
4-   Sudan yazısı.” S.509.
Bizdeki Arap bülbülleri, “ Kur’an yazısı” diye türküler söyleye dursunlar, “ kur’an yazısı” şekilden şekle sokulmuş, haberleri yok.      Önlerine konulan yazı, ister çivi yazısı olsun, isterse kargacık burgacık olsun, onlar için, o şekiller kutsaldır.
         Yaratan kafa kemiklerini diş, diş geçmeli yapmış. Eh! Arapçaya çok benzediği için enayilerimiz “ Alın yazısı” deyip, işin içinden çıkmışlar.
         Kısa not tutulmak isteniyorsa, Evrensel yazı olan Steno kullanılsın.
         Türkiye’de, tarihinin en büyük gerici hazırlıkları sürdürülmektedir. Devrimler ve ATATÜRK Devrimcileri Meşru Müdafaa haklarını kullanmalıdır, hem de vakit geçirmeden.
KAYNAKLAR
1-  6 Kasım 1998 Cumhuriyet Gazetesi.
2-  3.4.5 Kasım 1998 Fazilet Takvimi.
3-  Besim ATALAY, Arapça ile Türkçenin Karşılaştırılması S.56-61.
4-  Okyanus C. 1. 123.
5-  İslam Ans. C. 1 S. 566.
6-  İslam Ans. C.2. S. 875.
7-  İslam Ans. C. 1. S. 503-513. 
              
          
        
 

  

İzleyiciler

Blog Arşivi