9 Haziran 2011 Perşembe

395-İNANÇ VE AKIL.

                                               

                        OSMAN TÜRKOĞUZ
                        osmanturkoguz@hotmail.com
                        Çeşmealtı;09 Haziran 2011.

                        SAYIN HAN’IMEFENDİM;
           Üç adres isminizin hangisi öz isminiz olduğunu bilemediğimden böyle seslendiğim için kusurumu bağışlayınız.
           Dün geceki sorunuza hemen yanıt verebilirdim. Sizi biraz dolaştırarak yormak istedim. Siz; itikat ve bir inanca ibadeti evrensel inanç yerine kullanıyorsunuz. Felsefe pozitif ilmin yokluğundan dolayı yaratılmış bir mantık kuralları manzumesidir. Din de öyle, aklın dışında akıl ölçüleriyle kanıtlanamayacak argümanlar kullanılarak insanlar tarafından, içinden çıktığı toplumun kurallarına ve inanışlarına göre düzenlenmiş, silah zoru ile de evrensellik kazandırılmış bir sistemin adıdır. 
       Akıl tektir ve evrenseldir. ”Aklı olanın dini vardır!”, ”Fetvayı müftüden değil aklından al!”, ”Zaman değiştikçe hükümler de değişir!” Bunlar islamın ana kurallarıdır.
     Din; kaskatı ve değiştirilip, esnetilemez kurallara bağlı tutulduğundan,toplumlar  ve onların ihtiyaçları geliştikçe patlatılmış; önce mezhepler sonra da tarikatlar ortaya çıkmıştır. Her toplumun mezhebi ve tarikatı o toplumun kültür ve ihtiyaç düzeyindedir. Hepisi de ana kitap Kur’andan söz etse de Kur’anı Kerim ile hiçbir alakaları da yoktur.
       Sonsuz ve sınırsız olan inanç toplumları bir daha bütünleşmemek üzere bölmüş ve o halde de dondurmuştur. 
     Akıl kelime olarak, ”devenin ayağına takılan bukağı" demektir. İnsanları kötülüklerden, felaketlerden ve şerlerden alıkoymak demektir.
      İnanç ise onun uğruna diğer inanç sahiplerini yok etmek temeline dayandırılmıştır.
     Bendeniz; NURCULUK “adlı kitabıma şöyle başlamıştım: ”Bu kitabımı, inançlarını da aklın erdemli emrine veren insanlarımıza adıyorum!”
        Evrensel akıl, bir milletin yönetimi için sandığa gitmeyi emretmiştir. Tüm bireyler seçim sandığına aklın emrine uyarak giderler. İnançları doğrultusunda atmış oldukları oylarla koskocaman üniter bir ulusu paramparça ederler. İnançlar aklın emrine verilirse, Mustafa Kemal başarısı olur. İnancın kaynağı sınırsızdır. Söz konusu inancı aklın emrine verirseniz, Ulusal Kurtuluş Savaşını da kazanmış olursunuz. İtikat ve ibadet etmekten geçen ve sıradan bir hale gelen inanış ise, köle ve müstemleke olmaya hazır sürüler yaratır. Buyurunuz bakınız İslam âlemine. Petrol onlarda, zenginlik onlarda, aklın yeri onlarda değil ve ondan da köleler. Uzatmaya değmez. Hele, hele tartışmaya bile gerek yoktur. Görünen köyler ortada. Akıllarını kullanan milletler, inanç masalları ile uyutulan milletleri gütmektedirler. Sayın RTE’nin itikadı vardır, amma Elif sucuklarına eşek eti katar, itikadı vardır, ülkemizi beş paraya satar, İtikadı vardır, seçimlere yalanlar katar.
Onun aklı inanmış olduğu sakatlıkların emrindedir. 
     Benden bu kadar, biribirimiz de yormayalım.

8 Haziran 2011 Çarşamba

394-AEŞ İLE SU.

                                           
                       OSMAN TÜRKOĞUZ
                        osmanturkoguz@hotmail.com
                        Çeşmealtı;08 Haziran 2011.

                                    ATEŞ İLE SU!
                       
                                   SEN VE BEN!
                        “Bir gül misaliyiz, bayırda biten;
                         SEN uçunda ilk gonca, BEN dalında son diken!”
                                                                                  Son beyit.
                                  SEN ve BEN!
                        Bir, bir daha iki;
                        İki kere iki dört edermiş.
                        Toplasalar,
                                   Çarpsalar,
                                               Bölseler de;
                                 SEN ve BEN
                         Yine de bir ederiz.
                           (-1)x(-1)=+1
                        Od=Oksijen+Hidrojen.*
                        Su= Oksijen+ Hidrojen.*Yeni hayatlar!
                        Ey Dost;
                        Ey Can,
                        Ey Can Dost.
                        Ey Canım Canım,
                        Ey Canımın canı dost!

            Ateş yaklaştıkça, sevgili uzaklaştıkça yakar.SEN;uzaklaştıkça BENİ,yakınlaştıkça gönlümü yakmadasın.Sönmem de mümkün değil,kül olmam da mümkün değil.Sönmen de mümkün değil,kül olman da mümkün değil.15 Mayıs 1983.Doğum günümün anısına.Osman TÜRKOĞUZ,MUTLU OZ

7 Haziran 2011 Salı

393-İNSAN SÖZÜNDEN İBARETTİR.

                                          
OSMAN TÜRKOĞUZ
            Osmanturkoguz@Hotmail.com
            Çeşmealtı;07 Haziran 2011.

                        İNSAN, SÖZÜNDEN İBARETTİR!
            Bu seçim yarışında ilginç kişilikler sergilenmektedir. Uzmanların yazmış olduğu nutukları, televizyon ekranından ve camdan okuyan bazı liderler, hadislerden ve de büyük adamların özdeyişinden örnekler vermektedirler. Meydanlarda ve de toplatılmış kalabalıklar karşısında,kendi kişilikleriyle baş başa kalan bazı dikte hevesli liderlerimiz de ağza alınmayacak küfürler etmektedirler.”Ananı da al git! “Artistlik etme!”En sonunda da Ana Muhalefet Liderimiz Sayın Kemal Kılıçtaroğlu’na:”Namussuz, Şerefsiz, Rezil!” Gibi sıfatlarla saldırmaktadır. Türk toplumuna örnek olmak zorunda olan bu Sayın Büyük Politika büyüklerimizi dinledikçe, aklıma Mevlana’nın bir sözü gelmektedir, bu sözü onlara ithaf ediyorum.
            “İNSANDA GÜZEL OLAN YÜZDÜR, YÜZDE GÜZEL OLAN GÖZDÜR, AMA İNSANI İNSAN YAPAN AĞZINDAN ÇIKAN SÖZDÜR!”
            Yani, lider olmak mümkündür; ama insan olmak o kadar da kolay değildir.
           

392-BOYUTLARI TEK ÇİİZGİYE İNDİRGEMEK

                                          

                                    OSMAN TÜRKOĞUZ
                            osmanturkoguz@hotmail.com
                            İzmir;15 Kasım 2010.

                            BOYUTLARI TEK ÇİZGİYE İNDİRMEK!
                                      ARAPLAŞMAK-URÜBELİK

Mutlak Otorite.”MUHAVVEL POLİTİKACILAR ve HURAFELER.
“İslam öğretisinde ne dini kurumlar, ne de din adamları dinin mutlak otoritesidir. Asıl otorite, dinin asli kaynakları ve bu kaynakların güvenilir bir yöntemle anlaşılması ve yorumlanması sonucu elde edilen bilgidir. DİB, bu bilginin toplumun her kesimiyle paylaşılması konusunda üzerine düşeni yapacaktır.”Yeni Diyanet İşleri Başkanımız Profesör Dr. Sayın Mehmet Görmez. Vatan gazetesi,16 Kasım 2010.Eyvah! Bu da, oynanan oyunları gördü ve Atatürkçü ve dahi çağdaş!
“Bir yaşındaki kız çocuğu ile evlenmek Peygamberimiz Hz. Muhammed’in(S.A.S) sünneti gereği mubahtır!”Suudi Arabistan Başmüftüsünün fetvası.2010 tarihli.
“Elimden gelse, bu milletin dilini Arapça yapardım!”
                   İkinci Abdülhamit.
“O zaman Küçük bir Arap kabilesinin Şefi olurdunuz Padişahım!”Eğinli—Kemaliye-- Sait Paşa’nın Bu yanıp yakılmaya cevabı.
“”Arapça, tüyü dökülmemiş bir dildir”!         Besim Atalay, Arapça ve Türkçenin karşılaştırılması.
“DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞIMIZDAN HER HANGİ BİR SORUNUN CEVAPLANMASINI İSTEMEK LAİKLİĞE AYKIRILIK OLUR!”(Profesör Dr. Sayın Ali Bardakoğlu, ANAYASA MADDE:136).Soytarılar cenneti toplu seks yeri yapadursunlar! Ostüzü.
“Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen TÜRK ULUSU, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”Gazi Mustafa Kemal,24 Eylül 1930.
         Muhterem Milletime şunu tavsiye ederim ki, sinesinde yetiştirerek başının üstüne çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki asli cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalınmasın.”Gazi Mustafa Kemal Atatürk.
         Ülkemizde ne konuşanlar ders alıyorlar tenkitlerden; ne de dinleyenlerimiz akıllanıyorlar aldatılmaktan ve yalan dinlemekten. Mareşal Gazi Mustafa Kemal’den sonra, yalınız tarihler değişiyordu. Şimdilerdeyse, tarihler yerinde kaldı, geçmişin denenmiş ve bizleri felakete götürmüş gelenekleri önümüzden ve yaşamakta olduğumuz günümüzden geçirilir oldu. Zaman, tüyü dökülmüş bir palto gibi ters yüz edilerek aklımıza ve vicdanlarımıza giydirildi. Kadınlarımızın başları, canlı, canlı, bir bez parçası ile mumyalandı, şekiller de İSLAMIN BAŞ ŞARTI haline konuldu. Türkiye Cumhuriyetinde; Mareşal Gazi Mustafa Kemal ile başlatılmış olan gerçek Müslümanlık ŞEKLE SOKULDU! Atatürk’ün ayaklarındaki esaret zincirlerini kırmış olduğu Türk Toplumu Türban ile başından şekle bağlandı! Müslümanlık;  kadınları, erkeklerin seks kölesi haline sokabileceği bir Tanrısal emir haline, hem de kadınlarımız tarafından sokuldu.
          Densizin birisinin Araplaşmak ve Arapça üzerine yazmış olduğu yazıyı okuduğumda nasıl üzüldüğümü anlatamam. Asırlarca kişiliğini yitirmiş bir toplum olarak yaşatılmış olmamızın günümüze uzantısıdır tüm bu olanlar. Ulusal bilinç ve ulusal onur yitirilmeye görsün bir kere. Kaşgarlı Mahmut’tan, Ali Şir Nevai’den, Yusuf Has Hacip’ten, Ebü’l Gazi Bahadır Han’dan, Dedem Korkut’tan, Yunus Emre’den, Karacaoğlan’dan ve Mustafa Kemal’den habersiz olanlara; haberi olup ta ihanet yolunu seçenlere, mensup olduğu Büyük Türk ulusunu inkâr edenlere ne denirse onu diyorum. İnsan, Karamanlı Mehmet Beyden utanır.13 Mayıs 1273 tarihinde, yayımlamış olduğu fermanında:
         Bugünden sonra; hiç kimse, sarayda, divanda, meclislerde ve seyranda TÜRK DİLİNDEN BAŞKA DİL KULLANMAYACAKTIR!”
         Kaşgarlı Mahmut; Ünlü yapıtı” Divan’ı Lügat’it Türk’ün başında şöyle buyurmaktadır:
         “Yüce Tanrı’nın devlet güneşini Türk burçlarında doğdurmuş olduğunu, onların ülkeleri üzerinde göklerin bütün dairelerini döndürdüğünü gördüm. Tanrı onlara TÜRK adını verdi. Onları yeryüzünde ilbay kıldı. Zamanımızın Hakanlarını onlardan çıkardı. Dünya uluslarının yönetim yularını onların ellerine verdi. Onları herkese üstün eyledi. Kendilerini hak üzere güçlendirdi. Onlarla birlikte çalışan, onlardan yana olanı değerlendirdi. Türkler yüzünden onları her dileklerine eriştirdi. Bu kişileri ayak takımının kötülüklerinden korudu.”Osman Türkoğuz, Halifelik, s.47.
         “Erdemin Başı TİLDİR!”—Erdemin Başı DİLDİR!”—M.Şakir Ülkütaşır, Kaşgarlı Mahmut, s.8.9.10.Şükrü Kurgan, İzahlı Metinler Antolojisi, s.16–17,1000 Temel Eser, s.20.21.Ahmet Caferoğlu.
         Rahmetli Ali Şir Nevai,”Muhakemetü’l Lügateyn”adlı eserinde; Türk Dilinin Farsçadan üstün olduğunu göstererek şöyle demektedir:
         “Türk’ün Bilgisiz Zavallı Gençleri, güzel sanarak Farsça şiir yazmağa özeniyorlar. Bir insan geniş ve iyi düşünse; Türkçede öylesine genişlikler, zenginlikler durup dururken bu dilde şiir söylemenin daha yerinde, daha kolay olacağını anlar… Ana dilimin üzerinde düşünmeye koyuldum. Türkçenin derinliklerine dalınca gözlerime onsekizbin evrenden daha yüksek bir evren göründü. Bu evrenin aydınlık alanlarında esimin şahlanan atını koşturdum, sınırsız uzaklarda hayalimin hırçın kuşunu havalandırdım.”Agop Dilaçar, Divan’ı Lügat’it Türk. S.12.
         İngilizlerin Ünlü dil Bilgini Müller’in Türkçemiz hakkındaki övgüsünü bilmeyenler okusunlar:
         “Türkçenin bir gramer kitabını okumak,bu dili öğrenmek niyetinde olmayanlar için bile bir zevktir.Türlü gramatikal şekillerin belirtilmesindeki ustalık,isim ve fiil çekimindeki düzenlilik,bütün dil yapısındaki saydamlık,kolayca anlaşabilme yeteneği,insan zekâsının dil aracıyla beliren üstün gücünü kavrayabilenlerde hayranlık uyandırır…..Türk dilinde her şey saydamdır,apaçıktır.Dilin iç ve dış yapısı ,billur bir arı kovanı yapısını seyrediyormuş gibi ortadadır.Türk dili seçkin bilginler kurulunun uzun bir çalışma  ve oylaşmasıyla yapılmış sayılacak düzgünlüktedir.Ne var ki,hiçbir kurul,Tataristan bozkırlarında  kendi kendilerine yaşayan  bu insanların doğuştan edinilen  ve yeryüzündeki benzerlerinden hiç aşağı olmayan dil duygusu kuralları ya da içgüdü ile ortaya koydukları bu dil gibi güzel bir dil yaratamazdı.”Agop Dilaçar,A.E.S.12.13.                                                                     Osman Türkoğuz,Halifelik,s.49.
         İngiliz Tarihçi Wels te şöyle demektedir:
         “Türkler memleketinde, her Türk Efendi, Beydir. Bunun için aralarında geçimsizlik eksik değildir. Çünkü hiçbiri kendini diğerinden aşağı tanımaz. Türkler, kendi memleketlerinden çıkıp ta yabancı ellere vardıklarında padişah olurlar. Tıpkı denizin dibindeki incilere benzerler. Bunlar, denizin dibinde iken bir şey değildirler. Denizden çıkınca en yüksek değeri kazanırlar.”Osman Türkoğuz, S.G.ES. S.50.
         Dünyanın hiçbir İslam ülkesinde, Türkiye Cumhuriyeti hariç, Kur’anı Kerimi okuyanlar ve dinleyenler hiçbir şey anlayamazlar. Arabistan’da da Kur’anı Kerimi anlayan yoktur denilebilir. Yalınız Türkiye Cumhuriyetinde Kur’anı Kerim anlaşılır. Bu iş kâğıt parayı kullanmak gibidir; her şeyimizi o karşıladığı, her gün elimizin altında olduğu halde, hangi kâğıt paramızda ne resmi vardırı bilenimiz yoktur. Din de böyledir. Şekle indirgenmiş, kadınlara siyah torba giydirerek başlarını bezle mumyalayanlar,72 kadın, günlük 100 Bakire ve dahi sayısız Gılman’ın sunulduğu Cennete! Kurbanı, üzerine binerek,  Sırat köprüsünden kazasız ve dahi belasız geçmek için keseriz. Kadınlarımızı ve Gencecik Kızlarımızı ve dahi kız çocuklarımızı, sırf günaha girmemek için, mumyalar, simsiyah bezlere de sararız. Tanrımızın her nimeti Erkeklere helal, Kadınlarımıza haram! Efendiler, bu saçmalıkları daha ne kadar zamana kadar bu dünyada mutlu edemediğiniz zavallı insancıklara yutturmayı umuyorsunuz?1730 senesinde; yalınız Kâğıthane’de, 120 sarayı kimler ve neden yıktılardı dersiniz! O zaman Kur’anı Kerim yok muydu?
         Bendeniz çok eskiden yazdığım bir yazıyı iletmek istiyordum. Ama şu Arapçaya ve Araplığa hayranlık ve kendi ulusal kimliğimizi ret, beni buralara getirdi. Kur’an dilinden tek anlayan ulus yalınız ve sadece TÜRK ULUSUDUR! Dedik. Bazı ayetleri birlikte okuyalım:
         ŞURA SÛRESİ,(42’İNCİ SÛRE),7’inci ayet:”Ve işte böyle sana—Muhammed’e—Arabî bir Kur’an vahyetmekteyiz ki UMM’UL KURA’YI(MEKKE ŞEHRİNİ) VE ÇEVRESİNDEKİLERİ SAKINDIRASIN VE O TOPLAMA GÜNÜNÜN DEHŞETİNİ HABER VERESİN. ONDA ŞÜPHE YOK; BİR FIRKA CENNET’TE, BİR FIRKA SAİR’DE(ÇILGIN ATEŞ İÇİNDE).”Kur’anı Kerim ve İzahlı Meali, s.482.Elmalılı Hamdi Yazır. Öteki ayetlerin surelerini ve numaralarını vereceğim, merak edenler okusunlar.
         *Yusuf Suresi(12’inci sure),2’inci ayet.
         *İbrahim Suresi(14’üncü sure),37’inci ayet.
         *En-Nahl-Hurma Suresi(16’ıncı sure)103’üncü ayet.
         *Taha Suresi(20’inci sure)113’üncü ayet.
         *Zümer Suresi(39’uncu sure)28’inci ayet.
         *Maide Suresi(5’inci sure)67’inci ayet.
         *Tegabün Suresi(64’üncü sure),12’inci ayet.
         *Abese Suresi(80’inci sure),17’inci ayet:”Kahrolası insan, nekadar da nankördür.”Profesör Dr. Sayın Yaşar Nuri Öztürk’e göre:”Canı çıkasıca insan ne kadar da kötüdür.”
         Bakara Suresi(2’inci sure),117’inci ayet:”Gökleri ve yeri, güzelliklerle donatarak yaratan bedi O’dur. Bir şeyin olmasına karar verdi mi ona sadece “OL” der. Artık o oluverir.”KÛN emri!”Kalu Bela.
         Hûd Suresi(11’inci sure),7’inci ayet:”O,Odur ki, gökleri ve yeri altı günde yaratmıştır. O’NUN arşı da su üzerinde idi…”
         Tevrat’a göre;”Yehova altı günde Dünya’yı yarattı. Yedinci gün olan Cumartesi günü dinlenmek için sırt üstü yattı!”
                            UYDURULAN HADİSLER!
         “Bütün dünya Müslümanlarını Kureyşli Müslümanlar yönetecek; bütün kâfirleri de Kureyşli Kâfirler yönetecek!”Eh! Pekiyi Amerikalılar Kureyşli midirler?
         “Ben Arapça konuştuğumdan ve cennette konuşulan tek dil de Arapça olduğundan tüm Müslümanlar Arapça öğrenmek zorundadır.”
         Kur’anı Kerim yedi Arap ağzına göre yazılmıştır ve içinde de (210) yabancı kelime vardır. Bunun (9) kelimesi de Türkçedir. Kur’anın dili üzerine vermiş olduğum ayetleri akılcı bir gözle okursak, Kuran’ın hitabının Araplara yönelik olduğunu anlarız. Bugün de, dün de hiçbir Müslüman Arap Kuran’ın dilini anlamamış olduğuna göre, hangi Arap çıkıp ta:”Bize kur’an Arapçasını öğretin!”Diye başvuruda bulunmuştur?”Buradan iddia ediyorum ki, tüm Müslüman Araplar hiç anlamadan ve korkularından anlamadıklarını söyleyemeden Kur’anı dinlemekte ve okumaktadırlar.”Dilimiz Arapça olsun!”Diyen ve Müslüman olurken Araplaşmış olan bizim döneklerimiz, bugünün Arapçasını öğrenseler de Kur’anın dilini yine de anlayamazlar. Sonra;onların Arapça öğrenmelerine her hangi bir engel de yok!
         Emevilerin ve Abbasilerin, Türk ellerinde sınırsız katliamlar yapmaları sonucunda, bizlerin Araplaşmış olduğumuz da bir tarihi gerçektir. Arap, kılıç, ölüm, esaret, Cehennem ve Allah korkusu ile yüklü sahte ULEMALARIN telkinleri sonucunda düşüncede ve yaşayışta Araplaşmak!                                                                                   Aklı başında olmayan ve beyni yıkanan, ulusalcılıktan ve ulusal onurdan haberi olmayanlar ve bazı garibanlarımız da “ille de Arap!” Diyerek sayıklamaktadırlar. Adaletten Korkanlar Siyasi Partisinin genel merkezi yanına yapılmış olan caminin imamının Arabistan’dan getirilmiş olduğunu basınımızdan öğrenmiş bulunmaktayız.
         1949 senesinde(10) adet dini dernek variken, bu safsatalar da yoktu. Oy hesapları ile hareket bizleri bu çağdışı atmosfere getirdi. İçişleri Bakanlığı Dernekler Daire Başkanlığının Temmuz 2010 verilerine göre; ülkemizde (85.102) dernek faaliyet göstermektedir. Bu derneklerden (15.000)’i Cami yaptırma derneğidir. Diğer derneklerin içinde de dini içerikli dernek sayısını bilen yoktur.              1970 senesinde; İsviçre ile Fransa işleyen bir trende, bir Fransız sendikacısı bana şöyle demişti:
         “Ülkenize döndüğünüzde bağlı olduğunuz komutanlığa rapor vereceksiniz. Bu söylediğimi de yazmayı sakın unutmayınız:”
         “Az gelişmiş ülkelerde politikacıların en korkulu rüyası, okumuş halktır. Onlar için OY DEPOSU ”İNALFABET”HALK YIĞINLARIDIR!”Her yeniliğin ÖNÜNE ”KOMÜNİZİM” karalaması ile çıkarlar. Komünizm korkusu ile Hitlerin emrine, Rusya’da Komünistlerle savaşsın diye iki tümen asker verdik!”Demişti.
         Berdran Russell; bir makalesinde şöyle yazıyordu:
         “İngiltere’de-1930’da- herkesten farklı bir fikir söyleyeni bir tek yanıt karşılardı: Komünistlik!”
         İrtica” geliyorum dedikçe;”bu konuda uyarıda bulunanları,”Komünist!” olarak niteleyerek saf dışı ettik. Bizi bu çağdışı durumlara getirenleri de baş tacı ettik.                                       01 Ocak 2000 tarihli hürriyet’ten bir haber.
                   “BİLDİRİ DAĞITAN MOLLALARA GÖZALTI.”
         İzmir-SSK Bozyaka Hastanesi’nde “Hangi Yılbaşı”başlıklı bildiri dağıtıp, duvarlara astıkları ileri sürülen 8 kişi gözaltına alındı. Dün saat 1600 sıralarında bir ihbarı değerlendiren polis, Molla kıyafetli 8 kişilik grubu, ellerindeki bildiriyle gözaltına aldı. Milenyum’un Hıristiyan âdeti  ve kutlaması olduğu, Müslümanların yılbaşı diye bir adetinin bulunmadığı, kutlamanın da yanlış ve İslam dininde yeri olmadığı yolundaki ;”Hangi Yılbaşı” başlıklı bildiriyi Yenişehir’de Cuma namazı kıldıkları camiden çıkışta tanımadıkları kişiler tarafından ellerine tutuşturulduğunu söyleyen sanıklar;”bizim bildiri dağıtmak gibi bir amacımız yoktu. Cuma namazının ardından bir hastamızı ziyaret için hastaneye geldik. Bizim bir suçumuz yok;”dedi. Murat Eğilmez-İzmir.
         “Bu işlerin emir ve sinyalleri, günlerdir, açıktan açığa gün gibi veriliyordu. Demek ki Cumhuriyetimizin koruyucusu olan, demokratik ve laik Devletimizin bekçileri, ihbar bekliyorlarmış. İhbar olmayınca, kendiliğinden olaylara el koymak, muhalefet karşısında, IMF ve AB ve USA karşısında el mahkûmların tepkisini çekebilir miydi?
         Böylesine denge, menge, kritik meclis hesapları, idam-Midam;864 rakım seçimi hesaplarını hesaplamak gerekir.”                 Zamanın Bolu Valisi bir teranede bulunur: TISSS.                          İtalyan Çadır kentinde; İtalyan Büyük Elçisine dert yanan deprem mağduru bir garibanı, Vali Muavini:
         “Gâvurun önünde dert yanmaya utanmıyor musun?”Diye haşım, haşım haşlar! Kafaya bakalım Yönetici kafasına: Hıristiyan-Katolik inancını GÂVURLUK olarak niteleyen Laik Türkiye Cumhuriyetinin yöneticisinin kafasına bakmalıyız.
         27 Aralık 1999 tarihli Hürriyet Gazetesinde, bir şeyler olacağının sinyali verilmişti:
         “SUUDİ BAŞMÜFTÜSÜ; MİLENYUM’U KUTLAMAYIN”
         “Suudi Arabistan’ın en üst düzey dini yetkilisi olan Başmüftü Şeyh Abdülaziz bin Abdullah el şeyh, dünya Müslümanlarından yeni milenyumun başlangıcını görmezden gelmelerini istedi ve “Milenyum, kâfirlerim dalâletidir”,dedi. Başmüftü’ye göre, üçüncü bin yılı kutlamamak her Müslüman’ın görevi. Okaz Gazetesi’ne bir demeç veren Şeyh, Milenyum’un Müslümanlar açısından önemi olmadığını belirterek şöyle konuştu:
         Müslümanlar, üçüncü milenyum’un başlangıcını, ya da Hıristiyanlarla diğer kâfirlerin dinleriyle bağlantılı hiçbir olayı kutlamamalıdır?”
         “Suudi yönetimi bu konuda Arap dünyasında yalınız kalmış görünüyor. Lübnan, Mısır gibi Arap ülkeleri yeni milenyumun gelişini büyük partilerle kutlamaya hazırlanıyor.”
         Süleyman Hilmi Tunahan isimli bir Bulgar Göçmeni, imamlıktan kovulma birisinin kurmuş olduğu bir tarikat var. Aslında da Müslümanlığa aykırı bir çıkış. Bu kişi Silistire’de doğduğu için Süleyman Hilmi Silistirevî derler ve İslam tarihinin en büyük kutuplarının başı sayarlar. Bu 33’üçüncü ve son halkadır. Masonlarda 33’üçüncü derece olur da Süleymancılarda neden olamaz! Bu zatın kızının oğlu Denizolgun, Mesut Yılmaz hükümetinin Ulaştırma Bakanı olmuştu. Bugünkü durumumuzun baş mimarlarından Sayın Sütliman Demirel de boş durmamıştır.1965 Genel Seçiminde Nurcularla milletvekili kontenjan pazarlığını Zübeyir Yetik ile yaptırtmıştır. Süleyman Hilmi Tunahan’ın damadı ve Süleymancıların başına geçmiş olan Kemal Kaçar’ı da Adalet Partisinden Kütahya milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisine sokturtmuştur. Sayın Demirel’in marifetleri bu kadarla kalmamıştır. Milliyet Gazetesinin 21 Haziran 1999 tarihli nüshasına bir göz atalım da bizleri bugünlere kimlerin getirmiş olduğunu iyice görelim:25 Aralık 1997 tarihinde; Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın töreninde, Sayın Süleyman Demirel’e Fethullah Gülen tarafından ”DEVLET ADAMI” PLAKETİ VERİLMİŞTİ. Bu törende plâketini eline alan Sayın Demirel, memnuniyetini şu sözlerle belirtmişti:
         Sayın Gülenin sözleri çok vecizdi. Tarihimizin derinliklerinden gelen direktifleri hatırladık. Türk milletinin birliğini, dirliğini güçlendirecek hareketlerin yanındayım. Geliniz birbirimize sarılalım.”Ödül töreni ibret dolu, ders doluydu. Gönül isterdi ki bu töreni Türkiye’den herkes izleyebilsin. Bu plâketi Türkiye’nin bölünmez bütünlüğüne, Türk milletinin mutluluğuna, barış içinde yaşamasına verilmiş sayıyorum”.Aradan 1,5 yıl geçtiğinde ortaya bir kaset çıkmıştı. Gülen Hazretleri’nin bu kasette; Sayın Demirel için:”Zekâsının üç katı laf eder!”    Kasetten sonra Sayın Demirel başka türlü türküler çığırmaya başlamıştı:”Bunların arkasındaki niyet devleti ele geçirmekse, bu siyasidir. Yani hareketin yönü belirlenmektedir.”Cumhuriyet’e, Anayasa’ya sadığız” deyip, sonra bir sadakatsizlik ortaya çıkarsa bu takiye olur. Kanunların suç saydığını çiğnemek kimsenin imtiyazında değil. Devleti ele geçirme iddiaları ciddi. MGK ve devletin bütün diğer organları, devlete yönelmiş tehdit üzerinde fevkalade hassastır.””Haberi sayfa 15’te”.Bu durumda Sayın Ecevit ne mi yapıyor? Fethullah Gülen ile kuzu sarması!                         Bu CİA ve USA korumasındaki büyük İslam Uleması bakınız kuraklığın nedenini, İslam dini açısından nasıl açıklıyor:
         “Son zamanlarda ahlak bozulduğu için kuraklık ta artmıştır!”
         Bunların, titizlikle ilgilenmemiz gereken FAZİLET adlı bir takvimleri var. Bu takvimde; Ulusal Kurtuluş savaşından söz edilirken bir Kıta Çavuşundan, Çanakkale Muharebelerinden bahsedilirken Abdülhamit Han’dan söz edilir. Padişah olan Mehmet Reşat’ın koynuna 16 yaşında bir kız koyularak Birinci Dünya Savaşına girme fermanının imzalattırıldığından kimin haberi vardır! İşte bu takvim, günlerdir yılbaşı ve Kâfirlerin ve Putperestlerin kutsal saydıkları günlerin Müslümanlarca kutlanmamasından söz etmektedir:
         26.27.28 Aralık 1999 tarihli takvimlerin ön yüzünde Hadisler verildikten sonra, yaylım ateşine geçildi:
         26 Aralık 1999 tarihli Fazilet Takviminde verilen Hadis:
         Ümmetimden bir grup; yeme-İçme-Malayaniyat ve eğlence ile geceyi geçirir, sonra da(Suretten bu değilse de siretten) maymunlar ve hınzırlar olarak sahaya ulaşır.”Hadis’i Şerif: SKM.12/325.
         27 tarihli Fazilet’in yaprağının önyüzü:
         “Şüphesiz ki(Emrettiğim)bu (yol)benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun.(Başka aykırı) yollara tâbi olmayın. Sonra bunlar sizi Allah’ın yolundan ayırır.(S.En’am153).”
                   “MÜ’MİNLER, YILBAŞI-NEVRUZ KUTLAMALARI VE BENZERİ MERÂSİMLERDEN UZAK DURMALIDIR(1)”
         “İmam’ı Rabbani, Müceddd’i Elf’i Sâni(K.S.)—Dini yenileyen! Ostüzü—Hazretlerinden:”Cehennemin ebedi azabı, küfrün cezasıdır.” Bu söze mukabil eğer şöyle bir sual sorulsa:
         “Bir şahıs, İmanı olmakla beraber, küfür merasimini icra eder ve küfür ehlinin merasimine saygı gösterirse, âlimler, onun küfrüne hükmeder. Fiilinden dolayı onu mürtetlerden—Dininden dönenler-- sayarlar.Hint Müslümanlarının ekserisi ise bu belaya müpteladır!Binaenaleyh âlimlerin fetvaları gereğince o şahsın,ahirette ,ebedi bir azap ile azap olması lazımdır….”
         “…şayet bu küfür merasimlerini yapmasına rağmen ,kalbinde zerre kadar iman varsa,gene cehennemde azap olunur;…”
         “Ölmek üzere olan bir adamın ruhundaki bulanıklığın, küfür ehli ile olan karşılıklı sevgi ve dostluktan ileri geldiğini anladım…”
         28 Aralık 1999 tarihli Fazilet Takvim yaprağından:
MÜ’MİNLER, YILBAŞI-NEVRUZ KUTLAMALARI VE BENZERİ MERASİMLERDEN UZAK DURMALIDIR.(2).
Bu yaprakta da,”Yılbaşı-Nevruz ve benzeri kutlamalarda bulunacak Müslümanların cehennemden çıkamayacaklarına dair Tanrı adına! Söylemiş sözler yazılı!
Efendim; bendeniz sizlere masal yazmadım. Bir istihbaratçı gözüyle olayları analiz etmenizi istedim. Dış ve iç odakların birlikte yürüttükleri ÇAĞDAŞ YAŞAMIMIZA ve İNSAN GİBİ YAŞAMAMIZ aleyhine, İslam dinini kullanarak yürütülen geniş bir kampanya var ÜLKEMİZDE. Olayların tarihlerine iyice baktığımız da bu aşağılık propagandayı daha iyi kavramış oluruz. Ülkemizde; tarikatçıların, polititikacıların ve çok kimsenin iştirakiyle bugünlere gelmiş bulunuyoruz. Bu durumu yaratanlar suçlu ARAMAKTADIRLAR!
Yılbaşıları kutlamak ve Nevruz bizim Anadolu’muzun geleneğidir.O zamanlar bu konuda bir yazı yazarak yayımlamıştım.Bu yazı halen http://osmanturkoguz.blogspot.com/ adlı Blok adresimdedir.
*Önce sosyal yaşantımızla ilgili geniş sosyal davranışlarımız dini yasakların cenderesine alınacaktır.
*Kadınların ve dahi erkeklerin kılık ve kıyafetleri için İran ve Afganistan’ı model alacaktır.
*Moda ortadan kaldırılarak, kadınlar tamamen cinsel oje haline sokulacaktır.
*Güzel sanatlar da yok edilecektir.
Uzatmayalım, Osmanlının ihanetlerle dolu batış günleri geri getirilerek Türkiye Cumhuriyeti’nin Eyalet sistemi ve DEMOKRASİ oyunlarıyla devri tamamlanacaktır. Mareşal Gazi Mustafa Kemal’in yaratmış olduğu ve saygı duyulan SOSYAL BOYUTLARIMIZ ARABIN TEK ÇİZGİSİNE İNDİRGENECEKTİR. ÖRNEKLERİ ORTADAYKEN UYUMMAMIZ BU DURUMLARA RAZI OLDUĞUMUZ ANLAMINI VERMEKTEDİR, SAYIN SEYİRCİLERİMİZ.

        
        

5 Haziran 2011 Pazar

391-MALATYA GENELEVİNDEKİ KEZİBAN

                                                                  
                  OSMAN TÜRKOĞUZ
                  osmanturkoguz@hotmail.com
                  Çeşmealtı;04 Haziran 2011.

                   MALATYA GENELEVİNDEKİ KEZİBAN!
         “Ulusal Bilinç”adlı yazımı yayımladıktan sonra, bu konuda birkaç yazı daha yazmamı isteyenler oldu. Fırsatı düştüğünde ve 12 Haziran’dan sonra ışığımız yanmasını sürdürürse neden olmasın!
         Şöyle bir düşündüm; Türk toplumu olarak ne Rönesanssı ne de Işıklar Yüzyılını yaşadık. Dondurulmuş Arabî kalıplar içersinde, her sene aynı geçmiş olayları anarak yaşatıldık. Ta ki 23 Aralık 1876 tarihinde, Belçika’nın 1831 tarihli anayasanın yürürlüğü koyana kadar bu durgunluğumuz sürüp gitmiştir. Tarih, Osmanlı tarihçilerinin Padişah’ı ruyuzemine taktim etmek için yazdıkları Padişahlara ait öykülerden ibarettir.. Roman, öykü ve tiyatro gelişmemiş. Kerem ile Aslı; Arzu ile Kamber; Ferhat ile
Şirin ortaya konulabilmiş. Öte taraftan; Türk halkı kendi Kahramanlarını yaratmasını bilebilmiştir. Köroğlu’nu ele alırsak, çeşitli Türk topluluklarında da yaşatıldığını görürüz. Egemenlerin sultası altında ezilen Türk toplulukları, bir eşkıyadan kendisini koruyan ve egemenlerle savaşan bir kahraman yaratmıştır. Keloğlan; kanımca Türk halkının kendisidir. Eşeğini değirmende kaybettikten ve anasından da bir iyice sopa yedikten sonra şehre iner; o gün, şehirde bir sınav vardır. Kim bu sınavı kazanırsa padişahın kızı ile evlenecek ve devleti de yönetecektir. Keloğlan tüm büyüklerin çocuklarını ve de Ulemayı mağlup ederek Padişahın Güzel kızı ile evlenir ve dahi devleti felaketten kurtarır. Darısı 12 Haziran’ın başına derim.Halkını ezenlerin kızlarını hep Keloğlanlar öpüp koklamaktadır!
         1639 Bağdat seferinde de bıyığı olmadığı için dudağına sapladığı taraklar orduyu hümayuna kabul gören Genç Osman vardır. Yeniçerilerden Kayıkçıkul Mustafa O’nun destanını günümüze taşımıştır.
         Türkülerimizden, içinden memleket ve yar özlemi fışkıran “Estergon Kalesi” beni çok derinden sarar. O özlemleri bir kenara bırakarak kupkuru bir tarih yaratmışız. Onun için de kupkuru bir toplum olarak Mustafa Kemal’e kadar gelebilmişiz.
         Namık Kemal’in “Vatan ve Silistire” adlı piyesi, Gedikpaşa tiyatrosunda oynatıldığı gece İstanbul’da yer yerinden oynatılmıştı. Menemen - Emirâlemli Çavuş Abdullah’ın:”Ben ölürsem kıyamet mi kopar!”Söylemi halkımıza bireysel fedakârlık olgusunu hatırlatmıştı. Ondan sonra da, her türlü edebiyat dalı ülkemizde gelişmişti. Anlatımlar, makro anlatımdan bireysel anlatıma dönüşmüştü. Amerikan filmlerinde en büyük toplumsal olaylar, bireysel öykülerin ve fedakârlıkların üstüne bina edilmektedir.”En uzun Gün”de, Amerikalı askerin tavuk ve yumurta ticareti,”Buradan Ebediyete Kadar “da, Astsubayın lakayt komutanının karısı ile aşkı.”Titanik’”te de o ünlü aşk. Ağaçları anlatırken hep ormanı anlattık! Önemli olan, önemli bireylerden oluşmuş olan toplumdur.
         Yunanlıların İzmir’e çıkma dedikodularının çıkması üzerine, Rahmetli Parti Pehlivan silahlı bir karşı koymayı organize etmek için Manisa’nın dumanlı dağındaki köylerine gider. Halk:”                                    “Bizim Şeyhimiz izin vermeden biz silaha sarılamayız!” Der. Yemyeşil cübbeli ve Beyaz sarıklı, saçı, sakalı biribirine karışmış Şeyh gelir ve:
         Bizim inancımızda silah ve mermi yoktur! Biz silahla karşı koymaya karşıyız!” Der. Hiç bir kimse de silaha sarılmaz. Teğmen Nuri’nin kurtarmaya çalıştığı 16 seri ateşli topu da ellerine geçiren MANİSA HALKI BUNLARI YUNANLILARA TESLİM EDERLER. O Şeyh, Menemen’de Asteğmen Kubilay’ın başını kör testere ile kesen Yobaz Mehmet’tir ve de Bülent Arınc’ın Dedesidir. Bülent Arınç, Türkiye Büyük Milletvekilleri Meclisi Başkanlığını yapmış Başbakan yardımcımızdır ve Bursa’dan AKP milletvekili adayımızdır.
         Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında; Türk Ordusu Bursa’yı terk ederken şehirde bulunan genelev sakinleri de, Ordumuzla beraber, şehri terk etmişlerdi.
         Yunan Ordusu Konak ve Pasaport’ta Türkleri öldürürken de, İzmir’in bazı minarelerinden, Rum suresi okunarak:
         “Yunanlılara sakın ola karşı gelmeyiniz. Kur’anı Kerim’de Rum suresi vardır. Bundan sonra bizi Yunanlılar yöneteceklerdir!” Diye vaazlar veriliyordu!
          Bu anlatacağım bu  olay, aynen Malatya Genelevinde geçmiştir. Bir tatil günü, Amerikalıların Mihmandarı Kısa Boylu bir Türk vatandaşı, bir grup Amerikalı ile Malatya Genelevine gelirler. Genelevleri, kız beğenmek için dolaşırlarken, gramofonundan “Adananın Yolları Taştan” Türküsü dökülen bir genelevin önünde dururlar. Adı Keziban olan bir Sermaye kadın, Allar içinde ve şuh bir şekilde, gramofondaki Türküye eşlik etmektedir. Amerikalılardan birisi bu kızı beğenir, işaret eder. Keziban çalışmayacağını söyler. Kısa boylu Türk Mihmandar:                                                                                          ”Bunlar Amerikalı dostlarımız; hem de ücretini dolar olarak ödeyecekler!”Teminatını vermesine karşın, Keziban’dan yine de olumsuz yanıt alırlar. Münakaşaya dökülen olay polise intikal eder. Babayani bir Komiser’in neden bu müşteriyi kabul etmediğini sorması üzerine Sermaye Keziban patlar ve ortalığı çınlatan sesi ile:
         “BEN TÜRK OROSPUSUYUM, KOMİSER BEY. GÂVUR OROSPUSU DEĞİLİM. BANA NE CEZA VERİRLER Kİ, BURADAN BAŞKA GENELEVE SÜRERLER, BENİ YİNE DE GÂVURLARIN ALTINA YATMAM, ÇÜNKÜ BEN TÜRK OROSPUSUYUM!” DER.
         Yaşlı Polis Komiseri, rahatça ağlayabileceği tenha bir köşeye çekilir. Bu kısa boylu Amerikan Mihmandarı da Turgut Özal’dır.
         Sayın Emin Çölaşan’ın Ünlü kitabı—Hangisi ünlü değil ki!—“Turgut Nereden Koşuyor’’ da İzmir Genelevinde yaşanmış ve Polise intikal etmiş bir olayı da anlatmaktadır. O kısa boylu Türk Mihmandarla İzmir genelevine gelen Amerikalı dostlarımız, kız beğenmek için evleri dolaşırlarken, bir Türk Genci Amerikalılardan birisinin arka cebindeki cüzdanını kapar ve kaçar. O kısa boylu Türk Mihmandar, kendisinden umulmayan bir çeviklikle hırsızın peşinden koşar. Bu kısa boylu Türk Mihmandarın adı da TUTGUT ÖZAL’DIR sayın seyircilerimiz.
         Kezibanlar, ayıplı işte çalışıyorlar diye de senelerce sosyal yardım kuruluşlarına kayıtlarını yaptırtmadığımız o Kezibanlar öldüler ve unutuldular. O elleri öpülesi Kezibanın mezarının yerini bulmak mümkün olsaydı, emekli maaşımla O’NA lâyık bir mezar yaptırır borcumuzu da ödemiş olurdum. Zira O, Amerikalıların genelev mihmandarı Devlet Bakanımız, Başbakanımız ve hatta Cumhurbaşkanımız olmuştu da.
         Senelerce önceydi; bir Fransız yazarının—Aklımda yanlış kalmadıysa Prosper Merime’nin—bir öyküsünü okumuştum. Öykünün adı:”Alayın Orospusu!” İdi. Bir Fransız hemşirenin çok ahlaksız ve ele avuca sığmayan Kardeşi Jan’dan çekmediği kalmamış. Bin bir rica ve bin mihnetle Jan’ı askere yazdırtmış. Jan çok başarılı bir süvari asker olmuş Birdenbire Birinci Dünya Savaşı başlayınca Hemşireyi de askeri hizmete almışlar. Bir saldırıda Jan vurulup ölmüş, Ablası Hemşire Françoise de vurulup ölmüş. Hemşire Françoise‘ı cennete almamışlar. O gün ölen askerler cennete giderlerken; Jan, ablasını cennete giden yolun kenarında ağlarken görmüş:
         “Neden ağlıyorsun ablacığım!” Diye sorduğunda:
         “Dinine çok bağlı, her Pazar kiliseye giden, her Hıristiyan yardım eden, eline erkek eli deymemiş bir Hıristiyan kadını olduğumu anlattığım halde:”Bu özelliklerin cennete girmen için yeterli değildir!”Diyerek cennetin kapısını suratıma kapattılar. Ben ağlamayayım da kim ağlasın?”  Demiş. Jan:
         “Onun kolayı var, ver elini de atımın terkisine atla!” Demiş. Cennetin kapısına geldiklerinde, cennetin kapısın da duran Hz. İsa’nın Havarilerinden Aziz Yuhanna:
         “Bu Bayan kimdir?” Dediğinde; Jan, gayetle güler bir yüzle:
         “Alayımızın Orospusu, Aziz Yuhanna!” Demiş. Aziz Yuhanna:
         “O zaman, cennete hoş gelmişsiniz, buyurun içeriye!” Emrini vermiş.
         Cumhurbaşkanımız Gazi Mustafa Kemal,1923 senesinde Mersin’i ziyaretlerinde tanımış olduğu Dr. Reşit Galip’i çok beğenerek 1925 senesinde, milletvekili olmasını sağlamıştır. Dr. Reşit Galip 1893 Rodos doğumludur. Liseyi İzmir’de bitirmiş, Ağabeysi Hüseyin Ragıp Baydur Diplomatlığı seçtiği halde, O İstanbul tıp Fakültesini bitirir, çok çeşitli görevlerde bulunur.
         Bir akşam yemeğinde, Dolmabahçe sarayında Cumhurbaşkanı gazi Mustafa Kemal’in sofrasındaki yerini alır. Maarif vekili Mustafa kemal’in öğretmenliğini yapan çok yaşlı bir zattır. Kız öğrencilerin etek boylarını mesele yaptığında, Dr.Reşit Galip tarafından ağır tenkite uğrar. Duruma Gazi Mustafa kemal müdahale eder:
         “Bir Vekile böyle hitap edemezsiniz; sonra o benim de öğretmenliğimi yapmıştır!” Der ve beklemediği yanıtını da alır:
         “Bu Beyefendi Maarif vekilliğini yürütemez. Devrim aleyhinde siz bile bulunsanız tenkit etmekten çekinmem!”Der. Mustafa Kemal:
         “Öyle ise sofrayı terk ediniz!” dediğinde de daha sert bir tepki ile karşılaşır:
         “Milletin sofrasıdır terk edemem!”Çok zor durumda kalan Mustafa Kemal:
         “Öyle ise bir terk edelim!” Der ve hep birlikte sofrayı terk ederler.
         Sabahleyin erkenden çalışma salonuna inen Mustafa Kemal, orada çalışmakta olan Özel Kalem Müdürü Tevfik Bıyıklıoğlu’na sorar:
         “Dr Reşit Galip Bey, akşam ne yaptı?”
         “Sayın Cumhurbaşkanım, sabaha kadar pencerenin önünde sigara içerek denizi seyretti. Sabahleyin de benden 25 Lira borç para alarak Ankara’ya gitti.” Der. Mustafa Kemal, kendi, kendine yüksek sesle söylenir:
         “CEBİNDE BEŞ PARASI OLMAYAN BİR ADAM, İNANDIĞI DAVAYI BÖYLE SAVUNUR!” Der.
         Üç ay sonra da, Rahmetli Dr. Reşit Galip Milli Eğitim Bakanlığına getirilir. Darülfünun üniversite yapılmasını ona borçlu olduğumuz gibi, her sabah çocuklarımızın okudukları ANDIMIZI DA,23 NİSAN 1933’TE ONA BORÇLUYUZ. Sağlığı iyice bozulur. Tüberküloz olmuştur. Milli Eğitim Bakanlığından ayrılır.05 Mart 1934’te aniden vefat eder. Cumhurbaşkanımız Gazi Mustafa Kemal,ölüm haberini aldığında;hıçkıra,hıçkıra ağlamıştır..Yaşadığı ve içinde son nefesini vermiş olduğu odada bir divan ve sayısız kitaplarla yüklü bir de kitaplık vardır.Bu odanın resmini yazıma eklemek isterdim.Bugünün vurguncuları acaba utanırlar mıydı?
        
        

                  

4 Haziran 2011 Cumartesi

390- SAYIN HAMRET HAN'IM'IM HAKLI MIDIR!

                                                                                     


                        OSMAN TÜRKOĞUZ
                        osmanturkoguz@hotmail.com
                        Çeşmealtı,03haziran 2011.

                                    SAYIN HAMRET HANIM HAKLI MIDIR?
            İmamlarımız ilkokul öğretmenlerini yendiler!
İmamlarımız subay ve astsubaylarımızı da yendiler!
Tarikatlar çağımızı da yendiler!.
            Komutanlarımız da kendi kendilerini yendiler!
            Hâkim ve Müddeiumumî açığını kapatmak için piyasadan hukukçular denendiler. Ülkemizde, çalışmayla ve emekle yükselmenin çok zor olduğu gerçeğinden hareketle, Adliyecilerimizin çoğu bir siyasi parti liderine dayanmak zorunda bırakıldılar.Türkiye Büyük Milletvekilleri Meclisimiz her gönderilen yasa teklifini parmaklarıyla onaylayarak 864 Rakımlı tepeye gönderdiler..masallar üzerine bildiğimiz esir kampları oluşturuldu.
            En sonunda da,12 Eylül 1980 darbecileri için Özel Görevli Müddeiumumîler kanalıyla Özel görevli Ağır Ceza Mahkemesine sevklerine emir çıktı.
            Buraya kadar normalmiş gibi görünen ve kahvehanelere yönelik yargılama yeni bir sürece de girdi!
            Türk ceza sisteminde zamanaşımı kavramı vardır ve buna titizlikle de uyulur.
            A,B’Yİ öldürse ve süresiz olarak hapse hüküm giyse ve kaçsa; C de,D’yi öldürse ve hüküm giymeden firar etse.Bunlar ilanihaye aranırlar mı?
            Ceza kanunumuzu 20 ve 30 senelik bir zaman aşımı konmuştur.
            12 09 2010—30 09 1980=30 sene dolmuş,8 ay 23 gün de geçmiş. Bu ülke insanları bu kadar mı Ebleh mi! Bu hesabı ancak ve dahi ancak hukuku çıkarlarına alet edebilenler yapar, Sayın Seyircilerimiz. İşte bu durum karşısında,65 yaşımda bitirmekle onur duyduğum Ankara Üniversitesi hukuk fakültesi diplomamı, kütüphanemizde asıllı durduğu yerden, Han’ım’ım Sayın Hamret Türkoğuz indirmiş! Yırtmadığına da üzüldüm!
           

İzleyiciler

Blog Arşivi