15 Haziran 2011 Çarşamba

396-KUBİLAY OLAYI VE GERİİCİ AKIMLAR:1

                                           

                        OSMAN TÜRKOĞUZ
                   osmanturkoguz@hotmail.com
                   Çeşmealtı;07 Haziran 2011.

                                      KUBİLAY OLAYI
                                               VE
                   GERİCİ AYAKLANMALARIN GERÇEK NEDENİ?
                                     BİRİNCİ BÖLÜM
                                                                İzmir;19 Aralık 2002.
         Aralık ayı geldiğinde telefonum sürekli aranmaktaydı. Kubilay olayı hakkında bilgi istekleri peşi, peşine gelirdi. Menemenli olmamız nedeniyle böyle bir başvuru yapıldığını sanıyordum. Bir gün, aklıma bu olayı ve gerici akımların nedenini kısa da olsa yazarak yayımlatmak ve her makama birer tane göndermek fikri aklıma geldi ve hemen yazarak 500 adet bastırttım ve İzmir İl Jandarma Alay Komutanlığına 25 adet gönderdim. İzmir İl Makamına ve Menemen kaymakamlığına ve bağlılarına da, yeterli sayıda postaladım. Şimdi de bu basit kitapçığı bilgisayarıma yükleyeyim dedim;  işte olay budur.
         “Sadova(1866) ve Sedan (1870)Muharebelerinin Ünlü Komutanı Feld Mareşal Kont Helmuth Karl Bernhart Von Moltke; Üsteğmen rütbesiyle(1835-1839) tarihleri arasında, Osmanlı Ordusunda görev yapmıştı. Osmanlı ordusunun Üst komutanlarını tüm uyarılarına karşın, Kör bir Cehalet nedeniyle Nizip yenilgimiz üzerine de Almanya’ya geri dönmüştü.”Keçinin meteoroloji mühendisi, eşeğin de yol mühendisi olduğu bir orduda çalışamam! “Dediği rivayet edilmişti. Bismark ile birlikte Alman birliğini kuran bu Ünlü Mareşalin “Türkiye Mektupları” adı altında yayımlanmış olan hatıralarını okumamış olanlar için çok üzüldüğümü belirtmek isterim.
         Üsteğmen Von Moltke, Anadolu içlerinde ilerlerken çok büyük bir barut deposu görür. Kapısı ardına kadar açık olan barut deposunun önü barutlarla dopdoludur. Barut deposunda görevli Osmanlı askerleri, deponun hemen önünde ve açıkta yakmış oldukları ateşte yemeklerini pişirmektedirler. Bu durumu gördüğünde dehşete kapılan Üsteğmen Moltke; bu durumun çok tehlikeli olduğunu, derhal ateşin söndürülmesini, deponun önündeki barutların da temizlenerek deponun kapılarının kapatılmasını önerir. Yetkili Osmanlı Paşası:
         “Telaş etmeyiniz hiçbir şey olmaz. Ötedenberi yemekler bu şekilde yakılan ateşte pişirilmektedir!” Der ve keyifli bir biçimde KEHH! KEHH! Güler. Üsteğmen Moltke’yi ateşler basar. İki gün sonra Osmanlının yetkili Paşası, gayetle asık bir suratla Üsteğmen Moltke’ye:
         “Barut deposu havaya uçtu ve orada bulunan tüm askerlerimiz de şehit oldular. Yaptığımız soruşturma sonucu, Cenabet olan bir askerin Gusül aptesti almaması nedeniyle bu felaketin meydana gelmiş olduğunu anladık!” Der!
         Nedensellik olayından habersizlerin, mutlaka doğal felaketlerde bir insan hatası aramaları gerekmektedir. Külün üstüne işeyenlerin ağızları yamulur! Yalova’daki Donanma Komutanlığı binalarının, 1999 yer sarsıntısında yerle bir oluşu; çalınan, çarpılan eksik ve niteliksiz malzemelerle fay hattı üzerine kurulmuş olmasına bağlanamaz.28 Şubat süreci, Batı Çalışma Grubu çalışmalarının bu binalarda yapılmış olmasına bağlanır. Simsiyah sakallı ve Romanyalı bir Hanımla dahi evli bir imam Efendi, bu durumu televizyon kanallarımızda uluorta haykırarak anlatır.
         NEDENSELLİK, SEBEB—SONUÇ İLİŞKİSİ, İNSAN AKLININ ULAŞMIŞ OLDUĞU BİLİMSEL BİR İNCELEME METOTUDUR. Buna Causalite—Kozalite-denilir. Tek boyutlu mistik, masallara ve mesellere dayalı, pozitif düşünceden yoksun şartlandırma, çıkarcılık ve kandırmacılıkta ustalaşmış Din tüccarlarının elinde, tüm doğal olayları bir tek kalp cümle ile açıklar ve de analiz ettirir. Sürü haline indirgenmişlerin tatmin edilmeleri için; aydınlatılmamış insancıkların bariz hataları, aydınların akılcı önerilerine rağmen,”İlahi adalet!”,”İlahi ceza!” Masalları ile açıklanır. Yer sarsıntısından daha büyük ve daha güçlü ve daha da korkunç aydınlığı söndürerek karanlığı evrenselleştirme sarsıntısı yaratılır.
         Ünlü; Matematik, Felsefe ve Astronomi Bilgini Rahmetli Papaz GİORDANO BRUNO;(1548-16 Şubat 1600)16 Şubat 1600 tarihinde, Roma’da engizisyonun emri ile yakılmıştır. Dünyamızı kâinatın merkezi sayan kilise inancına karşı gelme suçunu işlemiştir! Londra’ya kaçan Rahmetli Bruno Giordano’yu bir zengin öğrencisi kandırarak Roma’ya getirtmiş ve Vatikan’a yakalatmıştır. Yedi sene Vatikan zindanlarında mahpus tutulan bu Ünlü Bilgin ve de Papaz, yakılmaya götürülmek için hücresine giren papazın titrediğini gördüğünde:
         “Korkuyorsun değil mi!”Diye de takılmıştır. Avrupa’nın bağnaz din adamları tarafından, Din ve Tanrı adına yakılmış olan bilginlerin şavkı tüm insanlığı aydınlatmıştır. Bu Rahmetli Bilgin papazın bir sözü tüm çağlarımıza egemen olan aldatmalara da ışık tutmaktadır:
         “Tanrı, kendi düşüncesini egemen kılmak için iyi insanları kullanır. Kötü insanlar da kendilerini egemen kılmak için Tanrı’yı kullanırlar!”
         Hüseyin Mansur Hallaç(858 Tur-26 Mart 922 Bağdat).İranlı Sufi ve yazar. Ene’l hakçı. Türk ellerine İslamiyeti yayan büyük insan. Elleri ve ayakları kırıldıktan sonra, derisi yüzülerek öldürülmüştür. İşin en ilginç yanı da kendisine bu ölümü reva gören Abbasi veziri de,bir sene sonra aynı yerde aynı şekilde öldürülmüştür.
         Abdurrahman Bin Tahir, Bağdat’ta bir Pazar yerinde,bir Yahudi’ye” Köpek!” Diye bağırdığında, oradan geçmekte olan Hallaç’ı Mansur:
         “Evladım, insanlar dinlerini kendileri seçmezler. Kaldı ki, hem Musevilik, hem Hıristiyanlık, hem de İslam HAK DİNİDİR. AMAÇLARI AYNI, ARAÇLARI FARKLIDIR!” DEMİŞTİR.
         Nesimi,(1370-1417-18).Azerbaycan’ın Samahı şehrinde doğmuş, Halep’te derisi yüzülerek öldürülmüş bir Türk şairidir. Batinidir ve Hurufiliğe meyillidir. Bazı şiirleri bestelenmiştir. Ene’l Hakçıdır.”Söyler tefi, çengi, neyi Enel Hak!”Bestelenmiş olan bir gazelinde de:”Kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi/Kâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni”Söylemleri yüzünden, Mısır Kölemen Sultanı El-Müeyyed Şeyh’in emri ile derisi yüzülerek öldürülmüştür. Kanı çekildiğinde sararan yüzüne avuçlarıyla kendi kanını sürerek korkmadığını göstermiş; bir taraftan da:”Allahım, bunlar Cahil, ne yaptıklarını bilmiyorlar; ne olur bunlara günah yazma !” Diye dualar etmiştir. Büyük Voltaire, insanlığın kurtuluşu için yalınız papazlar hakkındaki kanısını yazmıştı. Bence eksik bir yakarıştır bu!
         İnsanların yükselmelerinin önünde üç adet dev engel vardır:
         1-Yobaz Haham,-“Tüm kavimlerin insanları ve malları İsrail oğulları için yaratılmıştır!”
         2-Yobaz Papaz,”-Kilise, Çan sesi ve Yalan.”Anna Kareninna. L.Tolstoy.
         3-Yobaz Müslüman din adamı.-“Cennette her Müslüman erkeğe 72 Nikâhlı eş, her gün Bakire olmak şartı ile günde 100 Huri ve dahi Gılman var!”Sakallı Ahmet Hoca.
         Çok tanrılı dinlerde de din ve tanrılar adına anlaşılamayan bilginler öldürülmüştür.
         Sokrat ta, tanrılar adına büyük baldıran zehiri içirilerek öldürülmüştür. Akbaş cephaneliğini basarak, binlerce piyade tüfeğini, makineli tüfekleri ve milyonlarca piyade fişeğini Anadolu’ya kaçıran Edremit Kaymakamı cennetmekân Köprülülü Hamdi Bey de, İngiliz altınlarına ve Allah adına hayâları burularak, din adamlarımızca öldürülmüştü. Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay da, Allah adına Allahsızlar tarafından şehit edilmiştir. Bu olayları, vakanüvisçe anlatır, vakanüvisçe dinler ve vakanüvisçe de yazarız.
         İslamın çıkış sürecinde; İlkel Arap boylarının ve dahi soylarının iktidar kavgalarına, türlü çeşitli entrikalarına, bir de Ulûhiyet ekler de ağlayarak anlatırız. Bedir gazasında destekleyici Tanrımız; Uhut gazasında neden desteğini çeker! Hz.Muhammed’in etrafında niçin hep açlar ve köleler vardır? Ganimet’e—Yağmaya-bir de Tanrısal boyut eklenir. Aslında yağma—Ganimet-- Makro düzeyde bir üretim ve paylaşım aracıdır ve dahi gelenekseldir. Ganimet, ayete göre bölüştürülür. Kur’anı Kerim’de yazmadığına halde, Arap savaş atına iki pay, savaşa iştirak eden binicisine de bir pay verilir. Huneyn zaferinde en büyük hak sahibi Düldül’e, sırf katır olduğu için, yarı soy Arap atı oluşuna bakılmaksızının ganimetten pay verilmez. Hz. Muhammed, Medine döneminde siyasi islamı örgütler.
         Bu tür olaylar anlatılırken ve yazılırken,”NEDEN?” VE “NİÇİN?” soruları sorulamaz. Yahudilikte olsun, Hıristiyanlıkta olsun, Müslümanlıkta OLSUN ”DOGMALAR” hüküm sürer ve insanları körü, körüne peşlerinden ölümüne sürükler. Hıristiyanlığın dogmalarını, cayır, cayır yanmaları pahasına bilim adamları yıkmıştır. Kilise tarafından Tanrı ve din adına yakılmış olan o Bilginler insanlığın yol göstericileri olmuştur.
         Müslümanlıkta, ilim-Din çatışması olmamıştır. Hükümdarlarla birleşen din adamları bilimin gelişmesine de engel olabilmişlerdir. Din adamları, ilim-Din tartışmasını Bilim ve Tanrı çatışmasına döndürmesini ustalıkla döndürerek halkın beynini hurafe çimentolarıyla betonlaştırmışlardır. Bilimsel önermeleri, Tanrı adına yargılayarak tanrı adına da cezalandırmışlardır. Reformcu geçinen Calvin bile, İspanyol bilim adamı Servetiyüs’ü odun ateşinde yaktırabilmiştir. Salt iktidar olabilme, bilgisizlik üstüne kurulmuş olan saltanatı sürdürme gayretleri, cinayetletleri, soygunları ve halkı kandırmaları Tanrı adına yaptırtmıştır.
         Egemenlik Tanrı’nındır!”Hem de Egemenlik, kayıtsız ve koşulsuz Tanrı’nındır avutmacası günümüzde bile hükmünü sürdürebilmektedir.”Yeryüzünde bu egemenliği tanrı adına kim kullanacak?”Sorusu hâlâ sorulamamaktadır. Kilise-Kral çekişmesinin galibi olan kilise bu egemenliği Tanrı adına kullanmaktadır. vatikan tarafından Aforoz edilen Alman İmparatoru Birinci Kongrat, kış günü Roma’ya gelerek yalınayak papa’nın kapısında üç gün bekleyerek aforozunu geri aldırabilmişti. Müslümanlıkta, ölüm, hal ve savaş fetvalarını Şeyhülislamlar vermekteydi.
         Büyük keşifler ve topun savaş aracı olarak kullanılması merkezi otoriteyi ve Kıralların gücünü de arttırmış; Kilise babalarını ve Derebeyleri de sindirmişti. Sonunda, Kral ve kilise işbirliği ortaya çıkmıştır. Yığınlar ve bireyler, bu iki gücün ortak gayretleri ile Tanrı adına yönetilmiş, soyulmuş ve öldürülmüştür.”Kıral, yürütme ve yönetme gücünü Tanrı’dan alır! Bu egemenlik paylaşılamayacağı gibi devredilemez de.”Ondördüncü Louis’e destek felsefesi. Jean Bodin, Cumhuriyetin Altı Kitabı. Je suis L’etat—Devlet Benim—Güneş Kıral 14’üncü Louis!
         Müslümanlıkta; padişah, yönetici “Zilullah’ı Ruyu Zemin,Tanrı’nın yeryüzünde gölgesidir ve dahi peygamber postunda oturur.Peygamberler gibi,torunlarını,oğullarını ve kardeşlerini kestirseler bile,her türlü suçtan,şek ve dahi şüpheden aridirler!Hz.Muhammed’in bu konuda sahih hadisi de vardır:”Yönetici zalim olsa bile,halk o’na itaat etmekle yükümlüdür!”
         Batı’da;17’inci ve 18’inci asırlarda; yönetici ve yönetilen ilişkilerinde yönetilenler yararına büyük gelişmeler olmuştur. Özellikle de İngiliz Filozofları halkın ayaklanma hakkını kullanabileceğini ileri sürmüşlerdir.”Halk; canını, malını ve ırzını koruması için yöneticiye devretmiş olduğu EGEMENLİK HAKLARINI, yönetici bu egemenlik hakkını KULLANMADA KÖTÜ DAVRANIRSA, HALK AYAKLANARAK BU HAKLARINI GERİ ALMA HAKKINA SAHİPTİR!”Bizim Paris sefir’i Kebirimiz Dersaadet’e raporlar yazar:”Voltaire adlı bir Zındık!”
         Bütün bu oyunlar, halkın beynini hurafelerle doldurmak, O’nu soyup soğana çevirmek ve iki yılda bir Nemçe’ye seferler düzenleyerek köklerini budamaktan geçmiştir.Yunanlılar İzmir’e ayak bastıklarında;Mustafa kemal’in asıl niyetini bilen yobazlar İzmir’in bazı minarelerinden ve açıkça İzmir halkına vaazlar vermişlerdi:
         “Sakın ola, Yunan’a kurşun atmayınız. Kur’anı Azimşanda Rum suresi vardır. Bundan sonra bizleri Rumlar idare edeceklerdir!” Yunan işgali onların sultalarını sürdürmelerine engel olmayacağından, bu işgal onlar için Kuranidir ve de tanrısaldır! Mustafa Kemal Cumhuriyetçi bilinir. Alaşehir ve Balıkesir kongreleri onlar için tehlikeyi haber vermektedir. Sevr paçavrasının onayı için toplanmış olan Saltanat şurasında; Rahmetli Haldun Taner’in Cennetmekân babası Müderris Ahmet Bey bağırır:
         “Devir, Saltanat Şurası devri değil, Halk Şurası devridir!”Diye. Dini, bireyin ve toplumun ruhundan ve gönlünden çıkartıp, devlet yapısı içersine oturtarak; yapacakları ve yaptıkları tüm ahlaksızlıkları tanrı’ya ve Dine bağlayanlar için, ulusal bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve halk ve ulus kavramlarının hiçbir önemi yoktur. Bireyin ve toplumun boynuna geçirilmiş olan Allah’a ve dine dayalı sömürü sürsün yeter! Tek amaç ve eksen de budur. İngiliz’i gelmiş, Yunanı gelmiş, onlar için hiç önemi de yoktur. En büyük Arap milliyetçisi olan ve ulusları Ümmet potasında eritmiş olan Hz. Muhammet’ten de ders almaları mümkün değildir. İslam dini ile bağdaşmayan dini sömürü araçlarına da kapışları ardına kadar açıktır, yeter ki onların çıkarları sürdürülsün. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde de Yahudi ve Arap mistik söylemleri geliştirilmiştir. Tüm Osmanlı padişahları çeşitli tarikatlarda boy göstermekten güç ummuşlardır. Veli Beyazıt diye anılan İkinci Beyazıt, boynuna takılan bir tasma ile şeyhinin huzuruna getirilmiştir. Öyle ya:”Şeyhi olmayanın Şeytanı vardır!”Hükmü yerine getirilsin. Daha çok sonraları, Mareşal Gazi Mustafa Kemal’in:
         “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlmin ve fennin dışında mürşit aramak gaflettir, dalalettir ve cehalettir!”Diyeceğini, bu çıkarcı din sömürücüleri işin başında görür gibiydiler.
         Sait Molla adlı bir Yobaz din adamı, İngiliz casusu Rahip Frew’in emri altında, İngiliz altınları ile Konya’da, Düzce ‘de, Bolu’da, Kuvayı Millicilere karşı kanlı ayaklanmalar tertipleyerek Müslüman Türk’ü Müslüman Türklere öldürtebiliyordu. Din ve İman sahibi bir İslam Büyüğü bir Papazın emrinde, vatan ve ulusuna karşı savaşabiliyordu. Kendi payına ve düşmanlarımız için “Hâkimiyet Allahındır!”Yetkisini dinine, imanına, vatanına ve ulusuna karşı kullanabiliyordu. Milliyetsizlerin çıkarlarından ve midelerinden başka vatanları yoktur, hainlikleri de o oranda çoktur.
         “Hâkimiyet Allahındır!” Parolası içersinde, her türlü çıkarı ve ihaneti, ulus ve ülke hainliğini bulmak ta mümkündür. İçinde ALLAH kelimesi geçen her fikre de itiraz etmek mümkün olmayacaktır. Kutsal yerleri Arabistan’daki bazı yerlerle sınırlı tutacakları da bir gerçektir. İslam inancının kutsal saydığı yerler dışında ulusumuz ve ulusal tarihimiz için İnönüler, Sakarya, Dumlupınar ve Viyana’dan kaçışımızın durdurulduğu Çanakkale bizim için de kutsaldır.
         Devrim şehidimiz Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay’ı 23 Aralık 2001 günü şanına yakışır bir şekilde ulusumuzca andık. İstanbul’da yayımlanan Akit adlı bir gazete,24 Aralık 2001 günkü nüshasının birinci sahifesinde,”Kubilay Şov” başlığıyla kin kustu. Bu iğrenç yayıma ne bireysel ne de toplumsal bir tepki sunulmadı. Herşeyin hazırına konmuş bir toplum olarak,
Kurtulmayı, sömürünün ve vurgununculuğun bitirilmesini Türk Silahlı Kuvvetlerinden beklemekteyiz. Nereden ve nasıl geldikleri belli olmayan ne idiği belirsizlerin peşlerine takılı takılıvermekteyiz.
         Bizler; bir olaylın Analizini, sentezini ve yorumunu yaparken yalınız o olayı anlatmaktayız. NASIL? NEDEN VE NİÇİN’İ hiç kullanmamaktayız.
         İngiliz Sevenler Cemiyetinin Fahri başkanı Padişah’ı Zülcelâl Altıncı Mehmet Vahdettin’dir. Cemiyetin Başkanı Sait Molla da Osmanlı Hükümetinde yetkili bir devlet adamı, Dâhilîyi nezareti Müsteşarı bir aşağılık Yobazdır.    İngilizlerin korkusundan Kürt Nemrut Mustafa Divanı harbince idama hüküm giyen Boğazlayan kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıfı Yarbay Kemal Bey, darağacında masum olduğunu söylerken bu aşağılık vatan haini, Nezaretin penceresinden:
         “Çabuk asın, konuşturmayın bu köpeği!”Diye havlamıştır. Sait Molla, Damat Ferit Paşa, Sevr paçavrasını imzalayan Rıza Tevfik Bölükbaşı Hürriyet ve İtilaf fırkasındandı. Paris’e gelen Damat Ferit paşa, kendisine gösterilen Sevr taslağına onay verdiği halde imzalamayıp bir Fransız savaş gemisiyle imza ekibini gönderir. Sevr anlaşmasının onayında da bulunmaz Sadrazam vekili olan Yüzelliliklerden Tokatlı Mustafa Sabri Efendi Sevr’i onaylar. Mustafa Sabri efendi Mısır’a yerleşir, Mustafa Kemal aleyhinde kitaplar yazar; Yunan idaresinin Mustafa Kemal idaresinden daha iyi olduğunu iddia eder.Karısının Selanik’te çiftliği vardır.Önemli olan ülkemizin bölünüp,parçalanması değil,bu vatan haininin Sadrazam vekilliğinden olmasıdır.
         Sultan Vahdettin,40.000 altın vererek Sarı Paşa’yı Anadolu’ya göndermiş! Anadolu’ya göndermesine göndermiştir amma velâkin, vatanlarını savunan Türklere hadlerini bildirerek İngilizleri memnun etmesi için göndermiştir! Bir Osmanlı altını 6,7 gramdır40.000x6,7=268 kilogramdır. Sarı Paşa bu altınları ne ile taşımıştır!
         Birdenbire işler umulduğu gibi gitmemeye başlamıştır. Tüm Anadolu Türk halkını protesto gösterilerine yöneltmek için çekmiş olduğu telgraflar yetmiyormuş gibi, bu Amasya Mukarrerat—Amasya tamimi—Amasya Genelgesi de—ne oluyor! Ululemre itaat islamın baş şartlarından birisi iken”Halk iradesi de ne oluyormuş! Ya İngilizler kızarlarsa!
         21 Haziran 1919 ‘da Mirliva Mustafa Kemal, Amasya’da Cevap Abbas Gürer’e  bir genelge yazdırmıştı. Bu genelgeyi, Mirliva Ali Fuat Cebesoy, Deniz Miralayı Eski Bahriye Nazırı ve Hamidiye Kahramanı Rauf Orbay, Miralay Kazım Dirik ve Yüzbaşı Cevad Abbas imzalamışlardı. Belgeyi imzalamakta duraksayan Erkan’ı Harp Miralayı Refet Bele de imzacıların ısrarı üzerine belgeyi parafe etmekle yetinmişti. Bu ünlü belgede şu hususlar imza altına alınmıştı:
         1*Ülkenin bütünlüğü ve ulusun bağımsızlığı tehlikededir.
         2*Merkezi hükümet, itilaf devletlerinin etkisi ve denetimi altında bulunduğundan, yüklenmiş olduğu sorumlulukların gereğini yerine getirememektedir. Ulusun haklı sesini bütün dünyaya duyurmak için, her türlü etki ve denetimden uzak, ulusal bir kurulun oluşturulması şarttır.
         3*Parti farkı gözetilmeden, halkın güvenini kazanmış kişiler, kongre için üye seçilecektir.
         4*Ulusal kongre, Erzurum ve Sivas’ta toplanacaktır.
          Bu dört maddede anlatılanlar; değil 21 Haziran 1919’un genel ve özel şartlarında, bugünün içinde bulunduğumuz şartlardan bile görkemlidir.
         1*Göksel irade, kader ve onu kullanan softaların oyunları sona ermiştir.
         2*Yurttaşların ve ulusun iradesi her şeyin üzerindedir.
         3*Vatan ve ulus bütünlüğü, bağımsızlık, ulusal irade ile sağlanacaktır.
         4*Düşman, yaltaklanarak değil, üzerine atılarak kovulacaktır.
    5*Ulusal iradenin seçtikleri,ulusun uygulayacağı kararları alacaktır.
     A*Erzurum kongresinde, Anadolu Müdafaai Hukuk Cemiyeti.
     B*Sivas Kongresinde, Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti doğmuştur.
     C*Gerçekte yeni bir hükümet olan Temsil Heyeti, De Jure olarak doğmuştur.
     Bendeniz, haddim olarak bir öneride bulunmak istiyorum:21 Haziran gününü “ULUSAL İRADE BAYRAMI” YAPSAK. Çünkü o tarihe kadar Türk insanının “BEŞERİ İRADESİNİN OLDUĞU GÖRÜLMEMİŞ, DUYULMAMIŞ VE VURGULANMAMIŞTIR!”
     İstanbul iktidarı, halk desteğinden yoksun istilacıların desteğinde sipsivri DE FACTO olarak ortada kalakalmıştır. HAKLARI SANDIKLARI HALKIMIZI ALDATMA SOYTARILIKLARININ ELLERİNDEN ALINACAĞINI GÖREN YOBAZ ve VATAN HAİNLERİ KESİMİ, SİYASİ İslama sarılarak, Mirliva Mustafa Kemal ve arkadaşları ve dahi Kuvvayı Milliye hakkında ölümcül fetvalar vermişlerdir. Bu fetvalar da düşman uçakları tarafından Anadolu’muzun ta derinliklerine kadar attırılarak, irili, ufaklı tam 63 ayaklanma çıkartmışlardır. Bu, ulusu tutsak eden ve çağdışında bırakarak, bilgisizliğinden yararlanıp, hurafeleri, Yahudi ve Arap masallarını din diye yutturan, açlık, sefalet ve hastalıkların Tanrısal iradenin ürünü olduğunu söyleyen soysuzların son çırpınışlarıydı.
     Bir iktidara sahip olmak için iki tarafın kavgası ve çekişmesi doğaldır. Ulusumuzun bağımsızlığını ve vatanımızın kurtuluşunu sağlamak için yokluklar içinde çırpınanlara, istilacılarla bir ve beraber olarak, kutsal Tanrısal inançlarımızı da onların hizmetlerine sunarak, savaş açmanın anlamına ne denir? Namussuzluk, şerefsizlik ve vatan hainliği denir.
     İsviçre’nin Lozan şehrini gezerseniz,1650’de 1716’da ve 1755’te açılmış olan bakkal dükkânlarının hala çalıştırıldığını görürsünüz. Paris’te, Voltaire’in yemek yediği masa, aynı lokantada servise açılmaktadır. Ünlü İtalyan fizikçi ve Astronomu Galile Galileo’nun üzeride teleskop yaptığı masa, aynı üniversite de hizmette kullanılmaktadır. İstanbul’daki Hacı Bekir,1827’den beri hizmet vermektedir. Bizde; ihanet, sömürü, üçkâğıtçılık Tanrı adına ve din adına hüküm vermek miras olarak sürdürülmektedir.
      Mirliva Mustafa Kemal’in Amasya genelgesi; akıl düşmanı,ulus düşmanı ve çağdaşlaşma düşmanlarının akıllarını başlarından almıştır.Ulusal Kurtuluş Savaşı yıllarında,vatanımız ve ulusumuz kurtarılmadan ve devrimler gelmeden önce,Mustafa Kemal’in sözleri çağdışı yaratıkların sonlarının gelmekte olduğunu haber vermişti.Konya gezisi sırasında;SSCB Büyük elçisi İ.S.Aralov’un da bulunduğu bir yerde,medreseler ve medreseliler hakkında söylemiş olduğu sözler çok ilginçtir”:..Yarın derhal emir vereceğim,medrese öğrencileri de  askere alınacaklardır!”
     7 Şubat 1925 ‘te; Balıkesir Zagonos Paşa—Paşa Camisinde Minbere çıkarak vermiş olduğu vaaz da çok önemlidir:
     “Ey Millet; Allah birdir, şanı büyüktür. Allahın selameti, atıfeti ve hayrı üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, Cenabıhak tarafından insanlara dini hakikatleri tebliğe memur ve resul olmuştur. Koyduğu esas kanunlar cümlemizce malumdur ki Kur’an’azimüşşandaki husustur. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz son dindir.” Cumhurreisimiz Gazi Mustafa Kemal, önce dinin ne olduğunu ve ne olmadığını anlatır. Mesajı anlaşılmıştır.”Çıkarcı ve özel sınıflara”durumları bildirilmelidir.
     “Bizim dinimiz en makul ve en tabii bir dindir. Ve ancak bundandır ki son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa tetabuk etmesi lâzımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen mutabıktır. Müslümanların toplumsal hayatında hiç kimsenin özel bir sınıf halinde mevcudiyetini muhafaza hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler ini emirlere uygun harekette bulunmuş olmazlar. Bizde ruhbanlık yoktur, hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit olarak öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini, din duygusunu, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orasıda okuldur.”
     03 Mart 1924’te Tevhidi Tedrisat Kanunu(eğitim ve Öğretim Birliği yasası) kabul edilir. Bu yasanın gerekçesi çok açık ve vecizdir:
     “Bir ulusun bireyleri, ancak bir eğitim görebilir, iki türlü eğitim, bir ülkede iki türlü insan yetiştirir. Bu ise; his ve birleşme duygularına temelden aykırıdır.”
     Bizler, yeniden düzenlediğiz Türk yurttaşlık yasasının gerekçesine; Rahmetli Mahmut Esat Bozkurt’un 1926 yılında kaleme aldığı, laikliğin ve dinimizin de güvencesi olduğuna dair fikrini yazdırarak TBMM’İNDEN geçirtemedik. Gericilik ve bağnazlık o derecede ilerlemiş ve o denli güçlenmiş, o denli mevziler kazanmış ki,2001 YILINI ORTAÇAĞA DÂHİL ETTİREBİŞMİŞLER.
     Milli Eğitim Eski Bakanlarından Dr. Hüseyin Çelik, vaktiyle Sait’i Nursi dinlenseydi bugünler olmazdı”Diyerek Eğitim Birliği Yasamıza sert tepkiler koyabilmiştir.
     İyice bakıp, bir iyice düşünmeliyiz. Milliyetçi Mareşal Çankayşek ordularıyla iktidar kavgasına giren Mao-Çetung’un orduları, istilacı Japonlara karşı birlikte savaştıktan ve onları kovduktan sonra, kendi aralarındaki iktidar savaşını sürdürmüşlerdir. Daha da iyi ve bize çok yakın bir örnek te Afganistan’da yaşanmıştır. Ortaçağdan daha da geride, kavimleşme sürecini yaşayan Afganlılar, istilacı Rus’a karşı tek yumruk olarak savaşmıştır. Sonrası da bilinen şeydir. Onları bu ilkelliğe düşüren tek neden de bir Mustafa Kemal’lerinin olmayışıdır. Cezayir’e, Yemen’e bir bakar mısınız? Aynı gericilik vadisine düşmelerinin tek sebebi bir Mustafa Kemal’e sahip olmayışlarındandır. Mirliva Mustafa Kemal, Amasya Mülakatı sonrası, Ulusal Kurtuluş Savaşı ve sonrasının Stratejisini ve taktiğini belirleyerek,adım ve adım uygulamıştır:
     “Türkiye Cumhuriyeti; şeyhler, dervişler memleketi olamaz Ölülerden yardım ummak, medeni bir topluluk için lekedir. Mevcut tarikatların gayesi kendilerine tabi olan kimseleri dünyevi ve manevi hayatta mesut etmekten başka ne olabilir? Bugün ilmin ve fennin bütün şumuliyle medeniyetin göz kamaştırıcı ışığı karşısında filan ve falan şeyhin irşadıyla maddi ve manevi saadeti arayacak kadar iptidai insanların Türkiye medeni topluluğunda mevcut olabileceğini asla kabul etmiyorum.
     Arkadaşlar, efendiler ve ey Millet, iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.
     Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak insan olmak için kâfidir.”İkdam.01 Eylül 1925
     “Çok kere; müslümanlar, gerçek olmayan şeylere; erenlerin, evliyaların olaylarda etki yaptıklarına inanmaları ve Allah’ın yarattığı kanunları bilmemeleri yüzünden geri kalmışlardır.”Dünya ve Müslümanların Hali, s.9.Mısırlı Bilgin Şeyh Raşit Rıza. Tercüme Vizeli Rıza. Besim Atalay, Türk Dili ile İbadet s.108.
     Bizim dinimiz için herkesin elinde bir ayıraç vardır. Bu ayıraç ile herhangi bir şeyin bu dine uygun olup, olmadığını kolayca takdir edebiliriz. Hangi şey ki akla, mantığa, ulusun yüksek çıkarına uygundur; biliniz ki o bizim dinimize de uygun düşer. Bir şey akla, mantığa, ulusun çıkarlarına uygun düşüyorsa, kimseye sormadan bilin ki o şey dinin de istediği, hoş gördüğü şeydir. Eğer bizim dinimiz bu kadar akla, mantığa uygun olmasaydı, dinlerin en sonuncusu ve en eksiksizi olmazdı. Bu yüzden Türk Milleti, daha dindar olmalıdır. Yani bütün sadeliği ile dindar olmalı demek istiyoruz. Dinimize bizzat hakikat hakikate nasıl inanıyorsam buna da öyle inanıyorum. Sonra muhalif terakkiye mani hiçbir şey ihtiva etmiyor. Hâlbuki Türkiye’ye istikbalini veren bu Millet içinde daha karışık, suni, batıl inanışlardan ibaret bir din daha vardır. Fakat bu cahiller, bu acizler sırası gelince aydınlanacaklardır. Eğer ışığa yaklaşamazlarsa kendilerini mahv ve mahkûm etmişler demektir. Onları kurtaracağız.
        Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlmin ve fennin dışında mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalalettir. Yalınız ilmin ve fennin, yaşadığımız her dakikadaki safhalarının tekâmülünü idrak etmek ve ilerlemelerini zamanla takip eylemek şarttır. Bin, iki bin sene evvelki düsturları, şu kadar bin sene sonra bugün aynen tatbike kalkışmak, ilmin ve fennin içinde bulunmak, elbettedeğildir.”ME. İle ilgili S.DS.21
     “Bizi yanlış yola sürükleyen kötüler, çoğu zaman din perdesine bürünmüşler, saf ve temiz halkımızı hep şeriat sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz; görürsünüz ki, Ulusu gerileten, tutsaklaştıran, çürüten kötülükler hep din örtüsü altındaki geriliklerden, bayağılıklardan ve alçaklıklardan gelmiştir. Onlar her türlü davranışları dinle karıştırırlar. Hâlbuki TANRIYA ŞÜKÜRLER OLSUN, HEPİMİZ MÜSLÜMANIZ, HEPİMİZ İNANMIŞ KİMSELERİZ. Artık dinimizin bizden istediklerini öğrenmek için şundan, bundan ders almaya, şunun, bunun akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur. Atalarımızın, babalarımızın kucaklarında verdikleri dersler bize dinimizin ilkelerini anlatmaya yeter.”Şu yaptığınız dine aykırıdır!” diye; akla uygun işler için sizi aldatmaya, yanıltmaya kalkışan aşağılıklara kulak asmayın.”Adana,1923
     “İnanıp bağlanmakla mutlu olduğumuz islam dinini, yüzyıllardan beri alışa geldiği gibi bir siyaset aracı haline düşmekten kurtarıp, yüceltmenin pek gerekli olduğu gerçeğini de görüyor ve biliyoruz. Kutsal ve Tanrısal olan inanışlarımızı, inanç ve vicdan işlerimizi karışık ve değişik olup, her türlü çıkarlarla hırsların belirdiği yer demek olan siyasetten, siyasetin bütün kıpırdanışlarından bir an önce ve kesinlikle kurtarmak ulusun ve bu dünyada olduğu gibi öteki dünyadaki mutluluğunun da gerektirdiği bir zorunluluktur. Ancak böylelikle İslam dininin yüceliği belirmiş olur.”
     “Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması lâzımdır.3 Şubat 1923
        “Hiçbir zaman hatırınızdan çıkmasın ki Cumhuriyet sizden FİKRİ HÜR, VİCDANI HÜR, İRFANI HÜR NESİLLER İSTER.”25 Ağustos 1924,M.E. S:D.1
     “Bu yurdun sahibi ve toplumumuzun temel öğesi köylüdür. İşte bu köylüdür ki, bugüne kadar eğitim ve öğretim nurundan yoksun bırakılmıştır. Bundan dolayı, bizim izleyeceğimiz Milli Eğitim siyasetinin temeli, önce var olan bilgisizliği gidermektir.”Mart 1922 M.E. S.D.1
     “Birtakım şeyhlerin, dedelerin, seyitlerin, çelebilerin, babaların, emirlerin arkasından sürüklenen ve falcılara, büyücülere, üfürükçülere, muskacılara talih ve hayatlarını emanet eden insanlardan mürekkep bir kitleye medeni bir millet nazarıyla bakılabilir mi? Milletimizin hakiki mahiyetini, yanlış manada gösterebilen ve asırlarca göstermiş olan bu gibi unsurlar ve müesseseler, yeni Türkiye Devletinde, Türk Cumhuriyetinde idame edilmeli miydi? Buna ehemmiyet vermemek, ilerleme ve yenileşme namına en büyük ve telafisi imkânsız hata olmaz mıydı?”Nutuk, C.1.S.542
     “Artık Türkiye, din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir. Bu gibi oyuncular varsa kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar!” Ekim 1924
     Yıldırımdan önce; gök gürlemekte, şimşekler çakmaktadır:
     İRTİCA FİKİRLERİ GÜDENLER MUAYYEN BİR SINIFA DAYANACAKLARINI SANIYORLAR. BU, KATİYYEN BİR VEHİMDİR, ZANDIR!”
     Terakki yolumuzun üstünde dikilmek isteyenleri ezip geçeceğiz. Yenilik vadisinde duracak değiliz. Dünya müthiş bir cereyanla ilerliyor. Biz, bu ahengin dışında kalabilir miyiz?”
      “Bizim dinimiz, milletimize miskin ve zelil olmayı tavsiye etmez. Bilakis Allah ta, Peygamber de insanların ve milletlerin izzet ve şerefini muhafaza etmelerini emrediyor.”
     “Bizim dinimiz, çalışmayanların insanlıkla ilgisi olamayacağını bildiriyor. Çağdaş uygarlığa uymayı kâfir olmakla bir tutanlar var. Asıl kâfirlik, asıl inkârcılık onların bu yersiz kanısıdır. Bu yanlış yorumu yapanlar, sonunda İslamların kâfirlere esir olmasını hazırlamış olmaktan başka ne yapmış oluyorlar?”
     “Medeni olmayan insanlar, medeni olanların ayakları altında kalmaya mahkûmdurlar.”1925
     “Efendiler Ey Millet! Biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti Şeyhler, Dervişler, Müritler ve Meczuplar memleketi olamaz. En doğru tarikat, medeniyet tarikatıdır. Medeniyetin emir ve talebettiğini yapmak, insan olmak için şarttır.”
              Mareşal Gazi Mustafa Kemal bu tarz direktifler verirken, Türkiye Cumhuriyetinin yönetiminde söz sahibi olanlar da başka türlü konuşmakta ve hatta yemin, kasem etmekteydiler, Aşağıdaki yemini, bir Yargıtay dosyasından alarak bana getirilmişti. Bu yemini, ilk önce Sodep Genel Sekreteri Avukat Ertuğrul Günay’a iletmiştim

        
“BEN DOLDURUR, BEN İÇERİM! GÜNAH HALKIMIN KİME NE!

9 Haziran 2011 Perşembe

395-İNANÇ VE AKIL.

                                               

                        OSMAN TÜRKOĞUZ
                        osmanturkoguz@hotmail.com
                        Çeşmealtı;09 Haziran 2011.

                        SAYIN HAN’IMEFENDİM;
           Üç adres isminizin hangisi öz isminiz olduğunu bilemediğimden böyle seslendiğim için kusurumu bağışlayınız.
           Dün geceki sorunuza hemen yanıt verebilirdim. Sizi biraz dolaştırarak yormak istedim. Siz; itikat ve bir inanca ibadeti evrensel inanç yerine kullanıyorsunuz. Felsefe pozitif ilmin yokluğundan dolayı yaratılmış bir mantık kuralları manzumesidir. Din de öyle, aklın dışında akıl ölçüleriyle kanıtlanamayacak argümanlar kullanılarak insanlar tarafından, içinden çıktığı toplumun kurallarına ve inanışlarına göre düzenlenmiş, silah zoru ile de evrensellik kazandırılmış bir sistemin adıdır. 
       Akıl tektir ve evrenseldir. ”Aklı olanın dini vardır!”, ”Fetvayı müftüden değil aklından al!”, ”Zaman değiştikçe hükümler de değişir!” Bunlar islamın ana kurallarıdır.
     Din; kaskatı ve değiştirilip, esnetilemez kurallara bağlı tutulduğundan,toplumlar  ve onların ihtiyaçları geliştikçe patlatılmış; önce mezhepler sonra da tarikatlar ortaya çıkmıştır. Her toplumun mezhebi ve tarikatı o toplumun kültür ve ihtiyaç düzeyindedir. Hepisi de ana kitap Kur’andan söz etse de Kur’anı Kerim ile hiçbir alakaları da yoktur.
       Sonsuz ve sınırsız olan inanç toplumları bir daha bütünleşmemek üzere bölmüş ve o halde de dondurmuştur. 
     Akıl kelime olarak, ”devenin ayağına takılan bukağı" demektir. İnsanları kötülüklerden, felaketlerden ve şerlerden alıkoymak demektir.
      İnanç ise onun uğruna diğer inanç sahiplerini yok etmek temeline dayandırılmıştır.
     Bendeniz; NURCULUK “adlı kitabıma şöyle başlamıştım: ”Bu kitabımı, inançlarını da aklın erdemli emrine veren insanlarımıza adıyorum!”
        Evrensel akıl, bir milletin yönetimi için sandığa gitmeyi emretmiştir. Tüm bireyler seçim sandığına aklın emrine uyarak giderler. İnançları doğrultusunda atmış oldukları oylarla koskocaman üniter bir ulusu paramparça ederler. İnançlar aklın emrine verilirse, Mustafa Kemal başarısı olur. İnancın kaynağı sınırsızdır. Söz konusu inancı aklın emrine verirseniz, Ulusal Kurtuluş Savaşını da kazanmış olursunuz. İtikat ve ibadet etmekten geçen ve sıradan bir hale gelen inanış ise, köle ve müstemleke olmaya hazır sürüler yaratır. Buyurunuz bakınız İslam âlemine. Petrol onlarda, zenginlik onlarda, aklın yeri onlarda değil ve ondan da köleler. Uzatmaya değmez. Hele, hele tartışmaya bile gerek yoktur. Görünen köyler ortada. Akıllarını kullanan milletler, inanç masalları ile uyutulan milletleri gütmektedirler. Sayın RTE’nin itikadı vardır, amma Elif sucuklarına eşek eti katar, itikadı vardır, ülkemizi beş paraya satar, İtikadı vardır, seçimlere yalanlar katar.
Onun aklı inanmış olduğu sakatlıkların emrindedir. 
     Benden bu kadar, biribirimiz de yormayalım.

8 Haziran 2011 Çarşamba

394-AEŞ İLE SU.

                                           
                       OSMAN TÜRKOĞUZ
                        osmanturkoguz@hotmail.com
                        Çeşmealtı;08 Haziran 2011.

                                    ATEŞ İLE SU!
                       
                                   SEN VE BEN!
                        “Bir gül misaliyiz, bayırda biten;
                         SEN uçunda ilk gonca, BEN dalında son diken!”
                                                                                  Son beyit.
                                  SEN ve BEN!
                        Bir, bir daha iki;
                        İki kere iki dört edermiş.
                        Toplasalar,
                                   Çarpsalar,
                                               Bölseler de;
                                 SEN ve BEN
                         Yine de bir ederiz.
                           (-1)x(-1)=+1
                        Od=Oksijen+Hidrojen.*
                        Su= Oksijen+ Hidrojen.*Yeni hayatlar!
                        Ey Dost;
                        Ey Can,
                        Ey Can Dost.
                        Ey Canım Canım,
                        Ey Canımın canı dost!

            Ateş yaklaştıkça, sevgili uzaklaştıkça yakar.SEN;uzaklaştıkça BENİ,yakınlaştıkça gönlümü yakmadasın.Sönmem de mümkün değil,kül olmam da mümkün değil.Sönmen de mümkün değil,kül olman da mümkün değil.15 Mayıs 1983.Doğum günümün anısına.Osman TÜRKOĞUZ,MUTLU OZ

7 Haziran 2011 Salı

393-İNSAN SÖZÜNDEN İBARETTİR.

                                          
OSMAN TÜRKOĞUZ
            Osmanturkoguz@Hotmail.com
            Çeşmealtı;07 Haziran 2011.

                        İNSAN, SÖZÜNDEN İBARETTİR!
            Bu seçim yarışında ilginç kişilikler sergilenmektedir. Uzmanların yazmış olduğu nutukları, televizyon ekranından ve camdan okuyan bazı liderler, hadislerden ve de büyük adamların özdeyişinden örnekler vermektedirler. Meydanlarda ve de toplatılmış kalabalıklar karşısında,kendi kişilikleriyle baş başa kalan bazı dikte hevesli liderlerimiz de ağza alınmayacak küfürler etmektedirler.”Ananı da al git! “Artistlik etme!”En sonunda da Ana Muhalefet Liderimiz Sayın Kemal Kılıçtaroğlu’na:”Namussuz, Şerefsiz, Rezil!” Gibi sıfatlarla saldırmaktadır. Türk toplumuna örnek olmak zorunda olan bu Sayın Büyük Politika büyüklerimizi dinledikçe, aklıma Mevlana’nın bir sözü gelmektedir, bu sözü onlara ithaf ediyorum.
            “İNSANDA GÜZEL OLAN YÜZDÜR, YÜZDE GÜZEL OLAN GÖZDÜR, AMA İNSANI İNSAN YAPAN AĞZINDAN ÇIKAN SÖZDÜR!”
            Yani, lider olmak mümkündür; ama insan olmak o kadar da kolay değildir.
           

392-BOYUTLARI TEK ÇİİZGİYE İNDİRGEMEK

                                          

                                    OSMAN TÜRKOĞUZ
                            osmanturkoguz@hotmail.com
                            İzmir;15 Kasım 2010.

                            BOYUTLARI TEK ÇİZGİYE İNDİRMEK!
                                      ARAPLAŞMAK-URÜBELİK

Mutlak Otorite.”MUHAVVEL POLİTİKACILAR ve HURAFELER.
“İslam öğretisinde ne dini kurumlar, ne de din adamları dinin mutlak otoritesidir. Asıl otorite, dinin asli kaynakları ve bu kaynakların güvenilir bir yöntemle anlaşılması ve yorumlanması sonucu elde edilen bilgidir. DİB, bu bilginin toplumun her kesimiyle paylaşılması konusunda üzerine düşeni yapacaktır.”Yeni Diyanet İşleri Başkanımız Profesör Dr. Sayın Mehmet Görmez. Vatan gazetesi,16 Kasım 2010.Eyvah! Bu da, oynanan oyunları gördü ve Atatürkçü ve dahi çağdaş!
“Bir yaşındaki kız çocuğu ile evlenmek Peygamberimiz Hz. Muhammed’in(S.A.S) sünneti gereği mubahtır!”Suudi Arabistan Başmüftüsünün fetvası.2010 tarihli.
“Elimden gelse, bu milletin dilini Arapça yapardım!”
                   İkinci Abdülhamit.
“O zaman Küçük bir Arap kabilesinin Şefi olurdunuz Padişahım!”Eğinli—Kemaliye-- Sait Paşa’nın Bu yanıp yakılmaya cevabı.
“”Arapça, tüyü dökülmemiş bir dildir”!         Besim Atalay, Arapça ve Türkçenin karşılaştırılması.
“DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞIMIZDAN HER HANGİ BİR SORUNUN CEVAPLANMASINI İSTEMEK LAİKLİĞE AYKIRILIK OLUR!”(Profesör Dr. Sayın Ali Bardakoğlu, ANAYASA MADDE:136).Soytarılar cenneti toplu seks yeri yapadursunlar! Ostüzü.
“Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen TÜRK ULUSU, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”Gazi Mustafa Kemal,24 Eylül 1930.
         Muhterem Milletime şunu tavsiye ederim ki, sinesinde yetiştirerek başının üstüne çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki asli cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalınmasın.”Gazi Mustafa Kemal Atatürk.
         Ülkemizde ne konuşanlar ders alıyorlar tenkitlerden; ne de dinleyenlerimiz akıllanıyorlar aldatılmaktan ve yalan dinlemekten. Mareşal Gazi Mustafa Kemal’den sonra, yalınız tarihler değişiyordu. Şimdilerdeyse, tarihler yerinde kaldı, geçmişin denenmiş ve bizleri felakete götürmüş gelenekleri önümüzden ve yaşamakta olduğumuz günümüzden geçirilir oldu. Zaman, tüyü dökülmüş bir palto gibi ters yüz edilerek aklımıza ve vicdanlarımıza giydirildi. Kadınlarımızın başları, canlı, canlı, bir bez parçası ile mumyalandı, şekiller de İSLAMIN BAŞ ŞARTI haline konuldu. Türkiye Cumhuriyetinde; Mareşal Gazi Mustafa Kemal ile başlatılmış olan gerçek Müslümanlık ŞEKLE SOKULDU! Atatürk’ün ayaklarındaki esaret zincirlerini kırmış olduğu Türk Toplumu Türban ile başından şekle bağlandı! Müslümanlık;  kadınları, erkeklerin seks kölesi haline sokabileceği bir Tanrısal emir haline, hem de kadınlarımız tarafından sokuldu.
          Densizin birisinin Araplaşmak ve Arapça üzerine yazmış olduğu yazıyı okuduğumda nasıl üzüldüğümü anlatamam. Asırlarca kişiliğini yitirmiş bir toplum olarak yaşatılmış olmamızın günümüze uzantısıdır tüm bu olanlar. Ulusal bilinç ve ulusal onur yitirilmeye görsün bir kere. Kaşgarlı Mahmut’tan, Ali Şir Nevai’den, Yusuf Has Hacip’ten, Ebü’l Gazi Bahadır Han’dan, Dedem Korkut’tan, Yunus Emre’den, Karacaoğlan’dan ve Mustafa Kemal’den habersiz olanlara; haberi olup ta ihanet yolunu seçenlere, mensup olduğu Büyük Türk ulusunu inkâr edenlere ne denirse onu diyorum. İnsan, Karamanlı Mehmet Beyden utanır.13 Mayıs 1273 tarihinde, yayımlamış olduğu fermanında:
         Bugünden sonra; hiç kimse, sarayda, divanda, meclislerde ve seyranda TÜRK DİLİNDEN BAŞKA DİL KULLANMAYACAKTIR!”
         Kaşgarlı Mahmut; Ünlü yapıtı” Divan’ı Lügat’it Türk’ün başında şöyle buyurmaktadır:
         “Yüce Tanrı’nın devlet güneşini Türk burçlarında doğdurmuş olduğunu, onların ülkeleri üzerinde göklerin bütün dairelerini döndürdüğünü gördüm. Tanrı onlara TÜRK adını verdi. Onları yeryüzünde ilbay kıldı. Zamanımızın Hakanlarını onlardan çıkardı. Dünya uluslarının yönetim yularını onların ellerine verdi. Onları herkese üstün eyledi. Kendilerini hak üzere güçlendirdi. Onlarla birlikte çalışan, onlardan yana olanı değerlendirdi. Türkler yüzünden onları her dileklerine eriştirdi. Bu kişileri ayak takımının kötülüklerinden korudu.”Osman Türkoğuz, Halifelik, s.47.
         “Erdemin Başı TİLDİR!”—Erdemin Başı DİLDİR!”—M.Şakir Ülkütaşır, Kaşgarlı Mahmut, s.8.9.10.Şükrü Kurgan, İzahlı Metinler Antolojisi, s.16–17,1000 Temel Eser, s.20.21.Ahmet Caferoğlu.
         Rahmetli Ali Şir Nevai,”Muhakemetü’l Lügateyn”adlı eserinde; Türk Dilinin Farsçadan üstün olduğunu göstererek şöyle demektedir:
         “Türk’ün Bilgisiz Zavallı Gençleri, güzel sanarak Farsça şiir yazmağa özeniyorlar. Bir insan geniş ve iyi düşünse; Türkçede öylesine genişlikler, zenginlikler durup dururken bu dilde şiir söylemenin daha yerinde, daha kolay olacağını anlar… Ana dilimin üzerinde düşünmeye koyuldum. Türkçenin derinliklerine dalınca gözlerime onsekizbin evrenden daha yüksek bir evren göründü. Bu evrenin aydınlık alanlarında esimin şahlanan atını koşturdum, sınırsız uzaklarda hayalimin hırçın kuşunu havalandırdım.”Agop Dilaçar, Divan’ı Lügat’it Türk. S.12.
         İngilizlerin Ünlü dil Bilgini Müller’in Türkçemiz hakkındaki övgüsünü bilmeyenler okusunlar:
         “Türkçenin bir gramer kitabını okumak,bu dili öğrenmek niyetinde olmayanlar için bile bir zevktir.Türlü gramatikal şekillerin belirtilmesindeki ustalık,isim ve fiil çekimindeki düzenlilik,bütün dil yapısındaki saydamlık,kolayca anlaşabilme yeteneği,insan zekâsının dil aracıyla beliren üstün gücünü kavrayabilenlerde hayranlık uyandırır…..Türk dilinde her şey saydamdır,apaçıktır.Dilin iç ve dış yapısı ,billur bir arı kovanı yapısını seyrediyormuş gibi ortadadır.Türk dili seçkin bilginler kurulunun uzun bir çalışma  ve oylaşmasıyla yapılmış sayılacak düzgünlüktedir.Ne var ki,hiçbir kurul,Tataristan bozkırlarında  kendi kendilerine yaşayan  bu insanların doğuştan edinilen  ve yeryüzündeki benzerlerinden hiç aşağı olmayan dil duygusu kuralları ya da içgüdü ile ortaya koydukları bu dil gibi güzel bir dil yaratamazdı.”Agop Dilaçar,A.E.S.12.13.                                                                     Osman Türkoğuz,Halifelik,s.49.
         İngiliz Tarihçi Wels te şöyle demektedir:
         “Türkler memleketinde, her Türk Efendi, Beydir. Bunun için aralarında geçimsizlik eksik değildir. Çünkü hiçbiri kendini diğerinden aşağı tanımaz. Türkler, kendi memleketlerinden çıkıp ta yabancı ellere vardıklarında padişah olurlar. Tıpkı denizin dibindeki incilere benzerler. Bunlar, denizin dibinde iken bir şey değildirler. Denizden çıkınca en yüksek değeri kazanırlar.”Osman Türkoğuz, S.G.ES. S.50.
         Dünyanın hiçbir İslam ülkesinde, Türkiye Cumhuriyeti hariç, Kur’anı Kerimi okuyanlar ve dinleyenler hiçbir şey anlayamazlar. Arabistan’da da Kur’anı Kerimi anlayan yoktur denilebilir. Yalınız Türkiye Cumhuriyetinde Kur’anı Kerim anlaşılır. Bu iş kâğıt parayı kullanmak gibidir; her şeyimizi o karşıladığı, her gün elimizin altında olduğu halde, hangi kâğıt paramızda ne resmi vardırı bilenimiz yoktur. Din de böyledir. Şekle indirgenmiş, kadınlara siyah torba giydirerek başlarını bezle mumyalayanlar,72 kadın, günlük 100 Bakire ve dahi sayısız Gılman’ın sunulduğu Cennete! Kurbanı, üzerine binerek,  Sırat köprüsünden kazasız ve dahi belasız geçmek için keseriz. Kadınlarımızı ve Gencecik Kızlarımızı ve dahi kız çocuklarımızı, sırf günaha girmemek için, mumyalar, simsiyah bezlere de sararız. Tanrımızın her nimeti Erkeklere helal, Kadınlarımıza haram! Efendiler, bu saçmalıkları daha ne kadar zamana kadar bu dünyada mutlu edemediğiniz zavallı insancıklara yutturmayı umuyorsunuz?1730 senesinde; yalınız Kâğıthane’de, 120 sarayı kimler ve neden yıktılardı dersiniz! O zaman Kur’anı Kerim yok muydu?
         Bendeniz çok eskiden yazdığım bir yazıyı iletmek istiyordum. Ama şu Arapçaya ve Araplığa hayranlık ve kendi ulusal kimliğimizi ret, beni buralara getirdi. Kur’an dilinden tek anlayan ulus yalınız ve sadece TÜRK ULUSUDUR! Dedik. Bazı ayetleri birlikte okuyalım:
         ŞURA SÛRESİ,(42’İNCİ SÛRE),7’inci ayet:”Ve işte böyle sana—Muhammed’e—Arabî bir Kur’an vahyetmekteyiz ki UMM’UL KURA’YI(MEKKE ŞEHRİNİ) VE ÇEVRESİNDEKİLERİ SAKINDIRASIN VE O TOPLAMA GÜNÜNÜN DEHŞETİNİ HABER VERESİN. ONDA ŞÜPHE YOK; BİR FIRKA CENNET’TE, BİR FIRKA SAİR’DE(ÇILGIN ATEŞ İÇİNDE).”Kur’anı Kerim ve İzahlı Meali, s.482.Elmalılı Hamdi Yazır. Öteki ayetlerin surelerini ve numaralarını vereceğim, merak edenler okusunlar.
         *Yusuf Suresi(12’inci sure),2’inci ayet.
         *İbrahim Suresi(14’üncü sure),37’inci ayet.
         *En-Nahl-Hurma Suresi(16’ıncı sure)103’üncü ayet.
         *Taha Suresi(20’inci sure)113’üncü ayet.
         *Zümer Suresi(39’uncu sure)28’inci ayet.
         *Maide Suresi(5’inci sure)67’inci ayet.
         *Tegabün Suresi(64’üncü sure),12’inci ayet.
         *Abese Suresi(80’inci sure),17’inci ayet:”Kahrolası insan, nekadar da nankördür.”Profesör Dr. Sayın Yaşar Nuri Öztürk’e göre:”Canı çıkasıca insan ne kadar da kötüdür.”
         Bakara Suresi(2’inci sure),117’inci ayet:”Gökleri ve yeri, güzelliklerle donatarak yaratan bedi O’dur. Bir şeyin olmasına karar verdi mi ona sadece “OL” der. Artık o oluverir.”KÛN emri!”Kalu Bela.
         Hûd Suresi(11’inci sure),7’inci ayet:”O,Odur ki, gökleri ve yeri altı günde yaratmıştır. O’NUN arşı da su üzerinde idi…”
         Tevrat’a göre;”Yehova altı günde Dünya’yı yarattı. Yedinci gün olan Cumartesi günü dinlenmek için sırt üstü yattı!”
                            UYDURULAN HADİSLER!
         “Bütün dünya Müslümanlarını Kureyşli Müslümanlar yönetecek; bütün kâfirleri de Kureyşli Kâfirler yönetecek!”Eh! Pekiyi Amerikalılar Kureyşli midirler?
         “Ben Arapça konuştuğumdan ve cennette konuşulan tek dil de Arapça olduğundan tüm Müslümanlar Arapça öğrenmek zorundadır.”
         Kur’anı Kerim yedi Arap ağzına göre yazılmıştır ve içinde de (210) yabancı kelime vardır. Bunun (9) kelimesi de Türkçedir. Kur’anın dili üzerine vermiş olduğum ayetleri akılcı bir gözle okursak, Kuran’ın hitabının Araplara yönelik olduğunu anlarız. Bugün de, dün de hiçbir Müslüman Arap Kuran’ın dilini anlamamış olduğuna göre, hangi Arap çıkıp ta:”Bize kur’an Arapçasını öğretin!”Diye başvuruda bulunmuştur?”Buradan iddia ediyorum ki, tüm Müslüman Araplar hiç anlamadan ve korkularından anlamadıklarını söyleyemeden Kur’anı dinlemekte ve okumaktadırlar.”Dilimiz Arapça olsun!”Diyen ve Müslüman olurken Araplaşmış olan bizim döneklerimiz, bugünün Arapçasını öğrenseler de Kur’anın dilini yine de anlayamazlar. Sonra;onların Arapça öğrenmelerine her hangi bir engel de yok!
         Emevilerin ve Abbasilerin, Türk ellerinde sınırsız katliamlar yapmaları sonucunda, bizlerin Araplaşmış olduğumuz da bir tarihi gerçektir. Arap, kılıç, ölüm, esaret, Cehennem ve Allah korkusu ile yüklü sahte ULEMALARIN telkinleri sonucunda düşüncede ve yaşayışta Araplaşmak!                                                                                   Aklı başında olmayan ve beyni yıkanan, ulusalcılıktan ve ulusal onurdan haberi olmayanlar ve bazı garibanlarımız da “ille de Arap!” Diyerek sayıklamaktadırlar. Adaletten Korkanlar Siyasi Partisinin genel merkezi yanına yapılmış olan caminin imamının Arabistan’dan getirilmiş olduğunu basınımızdan öğrenmiş bulunmaktayız.
         1949 senesinde(10) adet dini dernek variken, bu safsatalar da yoktu. Oy hesapları ile hareket bizleri bu çağdışı atmosfere getirdi. İçişleri Bakanlığı Dernekler Daire Başkanlığının Temmuz 2010 verilerine göre; ülkemizde (85.102) dernek faaliyet göstermektedir. Bu derneklerden (15.000)’i Cami yaptırma derneğidir. Diğer derneklerin içinde de dini içerikli dernek sayısını bilen yoktur.              1970 senesinde; İsviçre ile Fransa işleyen bir trende, bir Fransız sendikacısı bana şöyle demişti:
         “Ülkenize döndüğünüzde bağlı olduğunuz komutanlığa rapor vereceksiniz. Bu söylediğimi de yazmayı sakın unutmayınız:”
         “Az gelişmiş ülkelerde politikacıların en korkulu rüyası, okumuş halktır. Onlar için OY DEPOSU ”İNALFABET”HALK YIĞINLARIDIR!”Her yeniliğin ÖNÜNE ”KOMÜNİZİM” karalaması ile çıkarlar. Komünizm korkusu ile Hitlerin emrine, Rusya’da Komünistlerle savaşsın diye iki tümen asker verdik!”Demişti.
         Berdran Russell; bir makalesinde şöyle yazıyordu:
         “İngiltere’de-1930’da- herkesten farklı bir fikir söyleyeni bir tek yanıt karşılardı: Komünistlik!”
         İrtica” geliyorum dedikçe;”bu konuda uyarıda bulunanları,”Komünist!” olarak niteleyerek saf dışı ettik. Bizi bu çağdışı durumlara getirenleri de baş tacı ettik.                                       01 Ocak 2000 tarihli hürriyet’ten bir haber.
                   “BİLDİRİ DAĞITAN MOLLALARA GÖZALTI.”
         İzmir-SSK Bozyaka Hastanesi’nde “Hangi Yılbaşı”başlıklı bildiri dağıtıp, duvarlara astıkları ileri sürülen 8 kişi gözaltına alındı. Dün saat 1600 sıralarında bir ihbarı değerlendiren polis, Molla kıyafetli 8 kişilik grubu, ellerindeki bildiriyle gözaltına aldı. Milenyum’un Hıristiyan âdeti  ve kutlaması olduğu, Müslümanların yılbaşı diye bir adetinin bulunmadığı, kutlamanın da yanlış ve İslam dininde yeri olmadığı yolundaki ;”Hangi Yılbaşı” başlıklı bildiriyi Yenişehir’de Cuma namazı kıldıkları camiden çıkışta tanımadıkları kişiler tarafından ellerine tutuşturulduğunu söyleyen sanıklar;”bizim bildiri dağıtmak gibi bir amacımız yoktu. Cuma namazının ardından bir hastamızı ziyaret için hastaneye geldik. Bizim bir suçumuz yok;”dedi. Murat Eğilmez-İzmir.
         “Bu işlerin emir ve sinyalleri, günlerdir, açıktan açığa gün gibi veriliyordu. Demek ki Cumhuriyetimizin koruyucusu olan, demokratik ve laik Devletimizin bekçileri, ihbar bekliyorlarmış. İhbar olmayınca, kendiliğinden olaylara el koymak, muhalefet karşısında, IMF ve AB ve USA karşısında el mahkûmların tepkisini çekebilir miydi?
         Böylesine denge, menge, kritik meclis hesapları, idam-Midam;864 rakım seçimi hesaplarını hesaplamak gerekir.”                 Zamanın Bolu Valisi bir teranede bulunur: TISSS.                          İtalyan Çadır kentinde; İtalyan Büyük Elçisine dert yanan deprem mağduru bir garibanı, Vali Muavini:
         “Gâvurun önünde dert yanmaya utanmıyor musun?”Diye haşım, haşım haşlar! Kafaya bakalım Yönetici kafasına: Hıristiyan-Katolik inancını GÂVURLUK olarak niteleyen Laik Türkiye Cumhuriyetinin yöneticisinin kafasına bakmalıyız.
         27 Aralık 1999 tarihli Hürriyet Gazetesinde, bir şeyler olacağının sinyali verilmişti:
         “SUUDİ BAŞMÜFTÜSÜ; MİLENYUM’U KUTLAMAYIN”
         “Suudi Arabistan’ın en üst düzey dini yetkilisi olan Başmüftü Şeyh Abdülaziz bin Abdullah el şeyh, dünya Müslümanlarından yeni milenyumun başlangıcını görmezden gelmelerini istedi ve “Milenyum, kâfirlerim dalâletidir”,dedi. Başmüftü’ye göre, üçüncü bin yılı kutlamamak her Müslüman’ın görevi. Okaz Gazetesi’ne bir demeç veren Şeyh, Milenyum’un Müslümanlar açısından önemi olmadığını belirterek şöyle konuştu:
         Müslümanlar, üçüncü milenyum’un başlangıcını, ya da Hıristiyanlarla diğer kâfirlerin dinleriyle bağlantılı hiçbir olayı kutlamamalıdır?”
         “Suudi yönetimi bu konuda Arap dünyasında yalınız kalmış görünüyor. Lübnan, Mısır gibi Arap ülkeleri yeni milenyumun gelişini büyük partilerle kutlamaya hazırlanıyor.”
         Süleyman Hilmi Tunahan isimli bir Bulgar Göçmeni, imamlıktan kovulma birisinin kurmuş olduğu bir tarikat var. Aslında da Müslümanlığa aykırı bir çıkış. Bu kişi Silistire’de doğduğu için Süleyman Hilmi Silistirevî derler ve İslam tarihinin en büyük kutuplarının başı sayarlar. Bu 33’üçüncü ve son halkadır. Masonlarda 33’üçüncü derece olur da Süleymancılarda neden olamaz! Bu zatın kızının oğlu Denizolgun, Mesut Yılmaz hükümetinin Ulaştırma Bakanı olmuştu. Bugünkü durumumuzun baş mimarlarından Sayın Sütliman Demirel de boş durmamıştır.1965 Genel Seçiminde Nurcularla milletvekili kontenjan pazarlığını Zübeyir Yetik ile yaptırtmıştır. Süleyman Hilmi Tunahan’ın damadı ve Süleymancıların başına geçmiş olan Kemal Kaçar’ı da Adalet Partisinden Kütahya milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisine sokturtmuştur. Sayın Demirel’in marifetleri bu kadarla kalmamıştır. Milliyet Gazetesinin 21 Haziran 1999 tarihli nüshasına bir göz atalım da bizleri bugünlere kimlerin getirmiş olduğunu iyice görelim:25 Aralık 1997 tarihinde; Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın töreninde, Sayın Süleyman Demirel’e Fethullah Gülen tarafından ”DEVLET ADAMI” PLAKETİ VERİLMİŞTİ. Bu törende plâketini eline alan Sayın Demirel, memnuniyetini şu sözlerle belirtmişti:
         Sayın Gülenin sözleri çok vecizdi. Tarihimizin derinliklerinden gelen direktifleri hatırladık. Türk milletinin birliğini, dirliğini güçlendirecek hareketlerin yanındayım. Geliniz birbirimize sarılalım.”Ödül töreni ibret dolu, ders doluydu. Gönül isterdi ki bu töreni Türkiye’den herkes izleyebilsin. Bu plâketi Türkiye’nin bölünmez bütünlüğüne, Türk milletinin mutluluğuna, barış içinde yaşamasına verilmiş sayıyorum”.Aradan 1,5 yıl geçtiğinde ortaya bir kaset çıkmıştı. Gülen Hazretleri’nin bu kasette; Sayın Demirel için:”Zekâsının üç katı laf eder!”    Kasetten sonra Sayın Demirel başka türlü türküler çığırmaya başlamıştı:”Bunların arkasındaki niyet devleti ele geçirmekse, bu siyasidir. Yani hareketin yönü belirlenmektedir.”Cumhuriyet’e, Anayasa’ya sadığız” deyip, sonra bir sadakatsizlik ortaya çıkarsa bu takiye olur. Kanunların suç saydığını çiğnemek kimsenin imtiyazında değil. Devleti ele geçirme iddiaları ciddi. MGK ve devletin bütün diğer organları, devlete yönelmiş tehdit üzerinde fevkalade hassastır.””Haberi sayfa 15’te”.Bu durumda Sayın Ecevit ne mi yapıyor? Fethullah Gülen ile kuzu sarması!                         Bu CİA ve USA korumasındaki büyük İslam Uleması bakınız kuraklığın nedenini, İslam dini açısından nasıl açıklıyor:
         “Son zamanlarda ahlak bozulduğu için kuraklık ta artmıştır!”
         Bunların, titizlikle ilgilenmemiz gereken FAZİLET adlı bir takvimleri var. Bu takvimde; Ulusal Kurtuluş savaşından söz edilirken bir Kıta Çavuşundan, Çanakkale Muharebelerinden bahsedilirken Abdülhamit Han’dan söz edilir. Padişah olan Mehmet Reşat’ın koynuna 16 yaşında bir kız koyularak Birinci Dünya Savaşına girme fermanının imzalattırıldığından kimin haberi vardır! İşte bu takvim, günlerdir yılbaşı ve Kâfirlerin ve Putperestlerin kutsal saydıkları günlerin Müslümanlarca kutlanmamasından söz etmektedir:
         26.27.28 Aralık 1999 tarihli takvimlerin ön yüzünde Hadisler verildikten sonra, yaylım ateşine geçildi:
         26 Aralık 1999 tarihli Fazilet Takviminde verilen Hadis:
         Ümmetimden bir grup; yeme-İçme-Malayaniyat ve eğlence ile geceyi geçirir, sonra da(Suretten bu değilse de siretten) maymunlar ve hınzırlar olarak sahaya ulaşır.”Hadis’i Şerif: SKM.12/325.
         27 tarihli Fazilet’in yaprağının önyüzü:
         “Şüphesiz ki(Emrettiğim)bu (yol)benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun.(Başka aykırı) yollara tâbi olmayın. Sonra bunlar sizi Allah’ın yolundan ayırır.(S.En’am153).”
                   “MÜ’MİNLER, YILBAŞI-NEVRUZ KUTLAMALARI VE BENZERİ MERÂSİMLERDEN UZAK DURMALIDIR(1)”
         “İmam’ı Rabbani, Müceddd’i Elf’i Sâni(K.S.)—Dini yenileyen! Ostüzü—Hazretlerinden:”Cehennemin ebedi azabı, küfrün cezasıdır.” Bu söze mukabil eğer şöyle bir sual sorulsa:
         “Bir şahıs, İmanı olmakla beraber, küfür merasimini icra eder ve küfür ehlinin merasimine saygı gösterirse, âlimler, onun küfrüne hükmeder. Fiilinden dolayı onu mürtetlerden—Dininden dönenler-- sayarlar.Hint Müslümanlarının ekserisi ise bu belaya müpteladır!Binaenaleyh âlimlerin fetvaları gereğince o şahsın,ahirette ,ebedi bir azap ile azap olması lazımdır….”
         “…şayet bu küfür merasimlerini yapmasına rağmen ,kalbinde zerre kadar iman varsa,gene cehennemde azap olunur;…”
         “Ölmek üzere olan bir adamın ruhundaki bulanıklığın, küfür ehli ile olan karşılıklı sevgi ve dostluktan ileri geldiğini anladım…”
         28 Aralık 1999 tarihli Fazilet Takvim yaprağından:
MÜ’MİNLER, YILBAŞI-NEVRUZ KUTLAMALARI VE BENZERİ MERASİMLERDEN UZAK DURMALIDIR.(2).
Bu yaprakta da,”Yılbaşı-Nevruz ve benzeri kutlamalarda bulunacak Müslümanların cehennemden çıkamayacaklarına dair Tanrı adına! Söylemiş sözler yazılı!
Efendim; bendeniz sizlere masal yazmadım. Bir istihbaratçı gözüyle olayları analiz etmenizi istedim. Dış ve iç odakların birlikte yürüttükleri ÇAĞDAŞ YAŞAMIMIZA ve İNSAN GİBİ YAŞAMAMIZ aleyhine, İslam dinini kullanarak yürütülen geniş bir kampanya var ÜLKEMİZDE. Olayların tarihlerine iyice baktığımız da bu aşağılık propagandayı daha iyi kavramış oluruz. Ülkemizde; tarikatçıların, polititikacıların ve çok kimsenin iştirakiyle bugünlere gelmiş bulunuyoruz. Bu durumu yaratanlar suçlu ARAMAKTADIRLAR!
Yılbaşıları kutlamak ve Nevruz bizim Anadolu’muzun geleneğidir.O zamanlar bu konuda bir yazı yazarak yayımlamıştım.Bu yazı halen http://osmanturkoguz.blogspot.com/ adlı Blok adresimdedir.
*Önce sosyal yaşantımızla ilgili geniş sosyal davranışlarımız dini yasakların cenderesine alınacaktır.
*Kadınların ve dahi erkeklerin kılık ve kıyafetleri için İran ve Afganistan’ı model alacaktır.
*Moda ortadan kaldırılarak, kadınlar tamamen cinsel oje haline sokulacaktır.
*Güzel sanatlar da yok edilecektir.
Uzatmayalım, Osmanlının ihanetlerle dolu batış günleri geri getirilerek Türkiye Cumhuriyeti’nin Eyalet sistemi ve DEMOKRASİ oyunlarıyla devri tamamlanacaktır. Mareşal Gazi Mustafa Kemal’in yaratmış olduğu ve saygı duyulan SOSYAL BOYUTLARIMIZ ARABIN TEK ÇİZGİSİNE İNDİRGENECEKTİR. ÖRNEKLERİ ORTADAYKEN UYUMMAMIZ BU DURUMLARA RAZI OLDUĞUMUZ ANLAMINI VERMEKTEDİR, SAYIN SEYİRCİLERİMİZ.

        
        

5 Haziran 2011 Pazar

391-MALATYA GENELEVİNDEKİ KEZİBAN

                                                                  
                  OSMAN TÜRKOĞUZ
                  osmanturkoguz@hotmail.com
                  Çeşmealtı;04 Haziran 2011.

                   MALATYA GENELEVİNDEKİ KEZİBAN!
         “Ulusal Bilinç”adlı yazımı yayımladıktan sonra, bu konuda birkaç yazı daha yazmamı isteyenler oldu. Fırsatı düştüğünde ve 12 Haziran’dan sonra ışığımız yanmasını sürdürürse neden olmasın!
         Şöyle bir düşündüm; Türk toplumu olarak ne Rönesanssı ne de Işıklar Yüzyılını yaşadık. Dondurulmuş Arabî kalıplar içersinde, her sene aynı geçmiş olayları anarak yaşatıldık. Ta ki 23 Aralık 1876 tarihinde, Belçika’nın 1831 tarihli anayasanın yürürlüğü koyana kadar bu durgunluğumuz sürüp gitmiştir. Tarih, Osmanlı tarihçilerinin Padişah’ı ruyuzemine taktim etmek için yazdıkları Padişahlara ait öykülerden ibarettir.. Roman, öykü ve tiyatro gelişmemiş. Kerem ile Aslı; Arzu ile Kamber; Ferhat ile
Şirin ortaya konulabilmiş. Öte taraftan; Türk halkı kendi Kahramanlarını yaratmasını bilebilmiştir. Köroğlu’nu ele alırsak, çeşitli Türk topluluklarında da yaşatıldığını görürüz. Egemenlerin sultası altında ezilen Türk toplulukları, bir eşkıyadan kendisini koruyan ve egemenlerle savaşan bir kahraman yaratmıştır. Keloğlan; kanımca Türk halkının kendisidir. Eşeğini değirmende kaybettikten ve anasından da bir iyice sopa yedikten sonra şehre iner; o gün, şehirde bir sınav vardır. Kim bu sınavı kazanırsa padişahın kızı ile evlenecek ve devleti de yönetecektir. Keloğlan tüm büyüklerin çocuklarını ve de Ulemayı mağlup ederek Padişahın Güzel kızı ile evlenir ve dahi devleti felaketten kurtarır. Darısı 12 Haziran’ın başına derim.Halkını ezenlerin kızlarını hep Keloğlanlar öpüp koklamaktadır!
         1639 Bağdat seferinde de bıyığı olmadığı için dudağına sapladığı taraklar orduyu hümayuna kabul gören Genç Osman vardır. Yeniçerilerden Kayıkçıkul Mustafa O’nun destanını günümüze taşımıştır.
         Türkülerimizden, içinden memleket ve yar özlemi fışkıran “Estergon Kalesi” beni çok derinden sarar. O özlemleri bir kenara bırakarak kupkuru bir tarih yaratmışız. Onun için de kupkuru bir toplum olarak Mustafa Kemal’e kadar gelebilmişiz.
         Namık Kemal’in “Vatan ve Silistire” adlı piyesi, Gedikpaşa tiyatrosunda oynatıldığı gece İstanbul’da yer yerinden oynatılmıştı. Menemen - Emirâlemli Çavuş Abdullah’ın:”Ben ölürsem kıyamet mi kopar!”Söylemi halkımıza bireysel fedakârlık olgusunu hatırlatmıştı. Ondan sonra da, her türlü edebiyat dalı ülkemizde gelişmişti. Anlatımlar, makro anlatımdan bireysel anlatıma dönüşmüştü. Amerikan filmlerinde en büyük toplumsal olaylar, bireysel öykülerin ve fedakârlıkların üstüne bina edilmektedir.”En uzun Gün”de, Amerikalı askerin tavuk ve yumurta ticareti,”Buradan Ebediyete Kadar “da, Astsubayın lakayt komutanının karısı ile aşkı.”Titanik’”te de o ünlü aşk. Ağaçları anlatırken hep ormanı anlattık! Önemli olan, önemli bireylerden oluşmuş olan toplumdur.
         Yunanlıların İzmir’e çıkma dedikodularının çıkması üzerine, Rahmetli Parti Pehlivan silahlı bir karşı koymayı organize etmek için Manisa’nın dumanlı dağındaki köylerine gider. Halk:”                                    “Bizim Şeyhimiz izin vermeden biz silaha sarılamayız!” Der. Yemyeşil cübbeli ve Beyaz sarıklı, saçı, sakalı biribirine karışmış Şeyh gelir ve:
         Bizim inancımızda silah ve mermi yoktur! Biz silahla karşı koymaya karşıyız!” Der. Hiç bir kimse de silaha sarılmaz. Teğmen Nuri’nin kurtarmaya çalıştığı 16 seri ateşli topu da ellerine geçiren MANİSA HALKI BUNLARI YUNANLILARA TESLİM EDERLER. O Şeyh, Menemen’de Asteğmen Kubilay’ın başını kör testere ile kesen Yobaz Mehmet’tir ve de Bülent Arınc’ın Dedesidir. Bülent Arınç, Türkiye Büyük Milletvekilleri Meclisi Başkanlığını yapmış Başbakan yardımcımızdır ve Bursa’dan AKP milletvekili adayımızdır.
         Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında; Türk Ordusu Bursa’yı terk ederken şehirde bulunan genelev sakinleri de, Ordumuzla beraber, şehri terk etmişlerdi.
         Yunan Ordusu Konak ve Pasaport’ta Türkleri öldürürken de, İzmir’in bazı minarelerinden, Rum suresi okunarak:
         “Yunanlılara sakın ola karşı gelmeyiniz. Kur’anı Kerim’de Rum suresi vardır. Bundan sonra bizi Yunanlılar yöneteceklerdir!” Diye vaazlar veriliyordu!
          Bu anlatacağım bu  olay, aynen Malatya Genelevinde geçmiştir. Bir tatil günü, Amerikalıların Mihmandarı Kısa Boylu bir Türk vatandaşı, bir grup Amerikalı ile Malatya Genelevine gelirler. Genelevleri, kız beğenmek için dolaşırlarken, gramofonundan “Adananın Yolları Taştan” Türküsü dökülen bir genelevin önünde dururlar. Adı Keziban olan bir Sermaye kadın, Allar içinde ve şuh bir şekilde, gramofondaki Türküye eşlik etmektedir. Amerikalılardan birisi bu kızı beğenir, işaret eder. Keziban çalışmayacağını söyler. Kısa boylu Türk Mihmandar:                                                                                          ”Bunlar Amerikalı dostlarımız; hem de ücretini dolar olarak ödeyecekler!”Teminatını vermesine karşın, Keziban’dan yine de olumsuz yanıt alırlar. Münakaşaya dökülen olay polise intikal eder. Babayani bir Komiser’in neden bu müşteriyi kabul etmediğini sorması üzerine Sermaye Keziban patlar ve ortalığı çınlatan sesi ile:
         “BEN TÜRK OROSPUSUYUM, KOMİSER BEY. GÂVUR OROSPUSU DEĞİLİM. BANA NE CEZA VERİRLER Kİ, BURADAN BAŞKA GENELEVE SÜRERLER, BENİ YİNE DE GÂVURLARIN ALTINA YATMAM, ÇÜNKÜ BEN TÜRK OROSPUSUYUM!” DER.
         Yaşlı Polis Komiseri, rahatça ağlayabileceği tenha bir köşeye çekilir. Bu kısa boylu Amerikan Mihmandarı da Turgut Özal’dır.
         Sayın Emin Çölaşan’ın Ünlü kitabı—Hangisi ünlü değil ki!—“Turgut Nereden Koşuyor’’ da İzmir Genelevinde yaşanmış ve Polise intikal etmiş bir olayı da anlatmaktadır. O kısa boylu Türk Mihmandarla İzmir genelevine gelen Amerikalı dostlarımız, kız beğenmek için evleri dolaşırlarken, bir Türk Genci Amerikalılardan birisinin arka cebindeki cüzdanını kapar ve kaçar. O kısa boylu Türk Mihmandar, kendisinden umulmayan bir çeviklikle hırsızın peşinden koşar. Bu kısa boylu Türk Mihmandarın adı da TUTGUT ÖZAL’DIR sayın seyircilerimiz.
         Kezibanlar, ayıplı işte çalışıyorlar diye de senelerce sosyal yardım kuruluşlarına kayıtlarını yaptırtmadığımız o Kezibanlar öldüler ve unutuldular. O elleri öpülesi Kezibanın mezarının yerini bulmak mümkün olsaydı, emekli maaşımla O’NA lâyık bir mezar yaptırır borcumuzu da ödemiş olurdum. Zira O, Amerikalıların genelev mihmandarı Devlet Bakanımız, Başbakanımız ve hatta Cumhurbaşkanımız olmuştu da.
         Senelerce önceydi; bir Fransız yazarının—Aklımda yanlış kalmadıysa Prosper Merime’nin—bir öyküsünü okumuştum. Öykünün adı:”Alayın Orospusu!” İdi. Bir Fransız hemşirenin çok ahlaksız ve ele avuca sığmayan Kardeşi Jan’dan çekmediği kalmamış. Bin bir rica ve bin mihnetle Jan’ı askere yazdırtmış. Jan çok başarılı bir süvari asker olmuş Birdenbire Birinci Dünya Savaşı başlayınca Hemşireyi de askeri hizmete almışlar. Bir saldırıda Jan vurulup ölmüş, Ablası Hemşire Françoise de vurulup ölmüş. Hemşire Françoise‘ı cennete almamışlar. O gün ölen askerler cennete giderlerken; Jan, ablasını cennete giden yolun kenarında ağlarken görmüş:
         “Neden ağlıyorsun ablacığım!” Diye sorduğunda:
         “Dinine çok bağlı, her Pazar kiliseye giden, her Hıristiyan yardım eden, eline erkek eli deymemiş bir Hıristiyan kadını olduğumu anlattığım halde:”Bu özelliklerin cennete girmen için yeterli değildir!”Diyerek cennetin kapısını suratıma kapattılar. Ben ağlamayayım da kim ağlasın?”  Demiş. Jan:
         “Onun kolayı var, ver elini de atımın terkisine atla!” Demiş. Cennetin kapısına geldiklerinde, cennetin kapısın da duran Hz. İsa’nın Havarilerinden Aziz Yuhanna:
         “Bu Bayan kimdir?” Dediğinde; Jan, gayetle güler bir yüzle:
         “Alayımızın Orospusu, Aziz Yuhanna!” Demiş. Aziz Yuhanna:
         “O zaman, cennete hoş gelmişsiniz, buyurun içeriye!” Emrini vermiş.
         Cumhurbaşkanımız Gazi Mustafa Kemal,1923 senesinde Mersin’i ziyaretlerinde tanımış olduğu Dr. Reşit Galip’i çok beğenerek 1925 senesinde, milletvekili olmasını sağlamıştır. Dr. Reşit Galip 1893 Rodos doğumludur. Liseyi İzmir’de bitirmiş, Ağabeysi Hüseyin Ragıp Baydur Diplomatlığı seçtiği halde, O İstanbul tıp Fakültesini bitirir, çok çeşitli görevlerde bulunur.
         Bir akşam yemeğinde, Dolmabahçe sarayında Cumhurbaşkanı gazi Mustafa Kemal’in sofrasındaki yerini alır. Maarif vekili Mustafa kemal’in öğretmenliğini yapan çok yaşlı bir zattır. Kız öğrencilerin etek boylarını mesele yaptığında, Dr.Reşit Galip tarafından ağır tenkite uğrar. Duruma Gazi Mustafa kemal müdahale eder:
         “Bir Vekile böyle hitap edemezsiniz; sonra o benim de öğretmenliğimi yapmıştır!” Der ve beklemediği yanıtını da alır:
         “Bu Beyefendi Maarif vekilliğini yürütemez. Devrim aleyhinde siz bile bulunsanız tenkit etmekten çekinmem!”Der. Mustafa Kemal:
         “Öyle ise sofrayı terk ediniz!” dediğinde de daha sert bir tepki ile karşılaşır:
         “Milletin sofrasıdır terk edemem!”Çok zor durumda kalan Mustafa Kemal:
         “Öyle ise bir terk edelim!” Der ve hep birlikte sofrayı terk ederler.
         Sabahleyin erkenden çalışma salonuna inen Mustafa Kemal, orada çalışmakta olan Özel Kalem Müdürü Tevfik Bıyıklıoğlu’na sorar:
         “Dr Reşit Galip Bey, akşam ne yaptı?”
         “Sayın Cumhurbaşkanım, sabaha kadar pencerenin önünde sigara içerek denizi seyretti. Sabahleyin de benden 25 Lira borç para alarak Ankara’ya gitti.” Der. Mustafa Kemal, kendi, kendine yüksek sesle söylenir:
         “CEBİNDE BEŞ PARASI OLMAYAN BİR ADAM, İNANDIĞI DAVAYI BÖYLE SAVUNUR!” Der.
         Üç ay sonra da, Rahmetli Dr. Reşit Galip Milli Eğitim Bakanlığına getirilir. Darülfünun üniversite yapılmasını ona borçlu olduğumuz gibi, her sabah çocuklarımızın okudukları ANDIMIZI DA,23 NİSAN 1933’TE ONA BORÇLUYUZ. Sağlığı iyice bozulur. Tüberküloz olmuştur. Milli Eğitim Bakanlığından ayrılır.05 Mart 1934’te aniden vefat eder. Cumhurbaşkanımız Gazi Mustafa Kemal,ölüm haberini aldığında;hıçkıra,hıçkıra ağlamıştır..Yaşadığı ve içinde son nefesini vermiş olduğu odada bir divan ve sayısız kitaplarla yüklü bir de kitaplık vardır.Bu odanın resmini yazıma eklemek isterdim.Bugünün vurguncuları acaba utanırlar mıydı?
        
        

                  

İzleyiciler

Blog Arşivi