TC.
OSMAN
TÜRKOĞUZ
TV.
İZMİR;08 Aralık 2015.
Aklımda
yanlış kalmadıysa,1983 senesindeydi.Konya’da bir eczanede birkaç sakalı Genç
adam,bana duyurmak için, Mustafa Kemal’i kötülemekteydiler.Eczanenin köşesinde
oturan Yaşlı bir Dede,hışımla ayağa kalkarak:”Götünüzün sağlam kalmasını sizler
ona borçlusunuz.Önce götünüzün zekatını verin de sonra konuşalım.Sizler,Konya’da
atasözü haline gelmiş bir duayı duymadınız mı?”EY ALLAHIM,ÜSTÜMÜ YORGANDAN ALTIMI
DA OĞLANDAN EKSİK ETME?!”BİLEREK KONUŞUN,BİLMİYORSANIZ ŞU BEYEFENDİDEN
ÖĞRENİN,YA DA BURADAN DEF OLUP GİDİN?!DEMİŞTİ.Bendeniz;iş bu yazımı Osmanlı
Oğlancıklarına ithaf ediyorum.Osmanlıcılık geri gelirse götlerine sahip
olsunlar?!DİYEREKTEN?!
'Elinde
tesbih, evinde oğlan, dudağında dua...' ALINTIDIR:
10.11.2013.
“Başbakan'ın
bağnaz otoriterliğinin son numunesi olan "kızlı-erkekli yaşam"
tartışmasından sonra, İslamcı yazarların pek beğendiği Osmanlıların bu konulardaki
pratiklerine bir göz atıp neyin 'meşru olduğunu' anlamaya çalıştım.”
"... Ve yaz olunca avretlere meylet ve kışın
oğlanlara, ta ki bedenen sağlam olasın."
(11. yüzyılda yaşamış Kuhistan Sultanı Kâbus’un oğluna nasihat kitabı
Kâbusname’den)
Başbakan’ın bağnaz otoriterliğinin son numunesi olan “kızlı-erkekli yaşam”
tartışmasından sonra İslamcı yazarlardan Hayrettin Karaman, Başbakan’ı savunmak
için “kadın ve erkek öğrencilerin bir veya birkaçının aynı evlerde kalmalarının
Müslüman milletimizin ahlak, gelenek ve göreneğine göre meşru olmadığını”
söyleyince, İslamcı yazarların pek beğendiği Osmanlıların bu konulardaki
pratiklerine bir göz atıp neyin ‘meşru olduğunu’ anlamaya çalıştım.
GÜNAH KEÇİSİ: OLİVERA DESPİNA
Orhan Gazi zamanında (1326-1359) Osmanlılara esir düşen Bizans’ın Selanik
Başpiskoposu Gregory Palamas, Osmanlı’da sapkınlığın çok yaygın olduğunu,
özellikle Hıristiyan esirlere yönelik tacizlerin çok olduğunu yazar
hatıratında. ‘Oğlancılığın’, I’inci Bayezid döneminde başladığını kabul eden
kaynaklar ise suçu Bayezid’in karılarından Sırp asıllı Olivera Despina’ya
atarlar. Güya bu gavur hatunun kocası için bulduğu Hıristiyan oğlanlarla
başlamıştır eşcinselliğin Osmanlı’da kurumsallaşması ve saraydaki ‘iç
oğlanları’ örgütlenmesinin nüvesini bu oğlanlar oluşturmuştur…
Palamas’ın da esareti sırasında cinsel tacize maruz kalıp kalmadığını
bilmiyoruz ama tarihe düşmanlarına reva gördüğü ölüm şeklinden dolayı Kazıklı
Voyvoda olarak geçen Romen Boyar’ı (bir soyluluk unvanıdır) Vlad Tepeş
Drakula’nun 1442-1448 arasında rehin tutulduğu 2’inci Murad’ın Edirne’deki
sarayında yaşadığı tecavüzlerden dolayı böyle acımasız biri olduğuna dair
kaynaklar var. (Drakula ile birlikte rehin olan kardeşi Radu ise, kendi isteği
ile 1462’ye kadar İstanbul’da kalmıştır ki, bunu nasıl yorumlamak gerekir
bilmiyorum.)
YAZ OLUNCA AVRETLERE, KIŞ OLUNCA OĞLANLARA.
Peki II. Murad, kendisinin emri üzerine Mercimek Ahmed’in Farsçadan çevirdiği,
11. Yüzyılda yaşamış Kuhistan Sultanı Kâbus’un oğluna nasihat kitabı
Kâbusname’deki şu satırları okuduğunda şaşırmış mıydı acaba: "... ve yaz
olunca avretlere meylet ve kışın oğlanlara, ta ki bedenen sağlam olasın. Zira
ki oğlan teni sıcaktır, yazın iki sıcak bir yere gelirse teni azıtır ve avret
teni soğuktur, kışın iki soğuk bir yere gelse teni kurutur vesselam."
"Osmanlı'nın eşcinselliği neredeyse tarihsel ve cinsel bir norma
dönüştürmesine karşılık, Cumhuriyet etiğinin, eşcinselliği kamusal söylemin
dışına çıkardığını söyleyebiliriz” diye söze giren Hilmi Yavuz, Fatih Sultan
Mehmed’in ‘Avni’mahlasıyla yazdığı gazellerden birinde Veyis adlı güzel bir
oğlanı övdüğünü, gazelin sonunda da “Ey Avni! Talihin yaver gitti ve o sevgili
misafirin oldu. Fırsatı kaçırma; zira Veyis bin cana bedeldir” dediğini;
Fatih’in bir diğer gazelinde ise Galata’daki bir kilisede görevli papazı öve,
öve bitiremediğini yazdığında kıyamet kopmuştu. Bu konu da hala araştırmacısını
bekliyor…
DELİ BİRADER VE KİTABI
‘Osmanlı sultanlarının kahkahalarla okuduğu kitap’ olarak ünlenen Kitab-ı
Dâfi‘ü 'l-gumûm ve Râfi‘ü 'l-humûm’un (kısaca ‘Gamları Def Eden Kitap’) ilk
bölümü nikâhın meziyetlerine ve sevişmenin faydalarına; ikinci bölüm
‘kulampara’ (aktif eşcinsel) kardeşlerin ve zampara biraderlerin arasında geçen
tartışmalara; üçüncü bölüm servi boylu yalın yüzlü ve lale yanaklı oğlanlarla
sohbetin zevklerine; dördüncü bölüm gümüş tenli kadınlar ve yasemin göğüslü
kızlarla oynaşmanın hazlarına; beşinci bölüm, rüyalarda yaşanan bazı hallere ve
hayvanlarla ilişkilere; altıncı bölümde oğlanların (pasif eşcinsellerin) ve ne
idüğü belirsizlerin durumlarına; yedinci bölümde gidilerin (pezevenk ?) ve boynuzluların
hikâyelerine dairdi.
Kitabın yazarı ise Gazali mahlasıyla yazan, ası adı Mehmet olan, ama Deli
Birader adıyla tanınan bir medreseliydi. Deli Birader, 1466’da Bursa'da doğmuş,
medrese eğitimini tamamladıktan sonra devrin önemli din bilginlerinden olan
Muhyiddin-i Acemi'den ders almış, Bursa'da Bayezid Paşa Medresesi’nde
müderrislik yaparken Manisa Sancağı’nda bulunan Şehzade Korkut’un (2’inci
Bayezid'in oğlu idi) edebiyat çevresine girmişti. Sözünü ettiğim kitabı Piyale
Ağa adlı birinin isteği üzerine yazan ancak Şehzade Korkut’un eseri beğenmemesi
üzerine gözden düştüğü ileri sürülen Deli Birader, 1512’de Korkut'un tahtı ele
geçiren kardeşi (Yavuz) Sultan Selim tarafından öldürmesinden sonra, Bursa
yakınlarındaki Geyiklibaba Türbesi'nde şeyhlik etmiş, ardından Sivrihisar,
Akşehir ve Amasya’da medrese hocalığı yapmıştı. Derken İstanbul'a gelip
Beşiktaş'ta bir hamam açmış ama hamamda delikanlılarla yaptığı âlemler İstanbul
halkının diline düşünce, çareyi uzaklara kaçmakta bulmuştu. Sığındığı yer ne
ilginçtir ki, Mekke idi. Deli Birader hayatını 1535’te burada kaybetmiş ve bir
din adamı olduğu için cenaze namazı Kâbe’de kılınmış ve Kâbe yakınlarına
defnedilmişti...
SUHTE AYAKLANMALARI
Buraya kadar anlattıklarımız devletlülerimizin keyifli yaşamları hakkında. Ama
Mustafa Akdağ’ın günışığına çıkardığı, 16’lncı Yüzyıl Osmanlı tarihine
damgasını vuran ‘suhte ayaklanmaları’ (kıyamı) ‘kızsız-erkekli’ yaşamın çok
yıkıcı da olabileceğini düşündürüyor.
O dönemde Osmanlı’da din adamı olmak üzere medreselerde okuyan ergenlik
çağındaki öğrencilere ‘suhte’ (softa) deniliyordu. Medrese eğitimini başarıyla
tamamlayanlar devlette kadılık, naiplik, müderrislik, imamlık gibi görevlere
atanıyorlardı. Medreselerde öğrenciler yatılı okuyorlar, imarethane denilen
öğrenci yurtlarındaki 3-5 kişilik hücrelerde yaşıyorlardı. Akdağ’ın anlatımıyla
“Ömürlerinin en genç ve kızgın çağını, bu dışa kapalı, dar, karanlık ve kubbe
biçimindeki, tavanından karanlığın hayalleri sarkan bu hücrelerde geçirmek
zorunda kalan öğrencilerin, ara sıra çıktıkları şehrin sokak ya da çarşı ve
pazarları da, onların gençlik ihtiyaçlarına kesinlikle kapalı bulunuyordu.
Gizli çalışan, yakalandıkça da şuraya buraya sürülen fahişeleri bulmak çok zor
bir işti (…) medrese öğrencilerinin, genç çocuklar ile düşüp kalkmaları, toplum
ahlâkını kemiren bir alışkanlık hâlinde sürüp gidiyordu. Yalnız bunlar değil,
‘levent’ dediğimiz, köyden kente gelmiş, işsiz güçsüz dolaşan ve ‘bekâr
odalarında’ her türlü ahlâksızlığı yapmaktan çekinmeyen ergen kitleler de, bu
doğa dışı cinsel sapıklıkları huy edinmişlerdi. Kadın-erkek ilişkilerini son
derece kısıtlayan, hatta fahişeliğe bile göz yummayıp, bu gibi kadınları oradan
oraya süren o dönemin yobazlığının, asayişçilerin cerime (para cezası)
çıkarabilmek için, bir erkekle bir kadını konuşurken de olsa yakalayabilme
gayretlerinin, suhte ve leventlerin bu söylediğimiz doğaya aykırı
alışkanlıklarını bütün, bütün kamçılamakta olduğu bir gerçektir. Bu
incelediğimiz sıralarda, hatta birer meyhane gibi kullanılan bozahanelerin
işleticileri, bu gibi yerlere doluşan ergen müşterileri için ‘taze oğlanlar’
bulundurmakta ve yasakları da hiçe saymaktaydılar.”
Mustafa Akdağ’ın eşcinselliği doğa dışı gören, hatta şeytanlaştıran dilini ve
cinsel bunalımları sanki tek nedenmiş gibi ele almasını eleştirmemek mümkün
değil. Çünkü suhtelerin sadece cinsel sorunları yoktu. Mezun olduktan sonra iş
bulamamak gibi başka bir sorunları daha vardı. İkisi birleşince ortaya
gerçekten vahim bir tablo çıkmıştı. Öyle ki, önce ümitsiz ve öfkeli suhteler
100-150’şer kişilik bölükler halinde çevre yerleşimlerdeki halkı rahatsız
etmeye, cer, kurban, nezir adı altında haraç toplamaya başladılar. Sonra işi eşkıyalığa
vurdular. Anadolu’da Tarsus’tan başlayarak, Toroslar’ı takiben, Sivas’tan ve
Erzincan’dan Giresun’un doğusuna çekilen bir hattın batısında kalan bölgelerde
yoğun suhte ayaklanmaları görüldü. (Akdağ’a göre isyanlar Kürt bölgelerinde
çıkmamış, Türk bölgelerine münhasır kalmıştı, yani adeta ‘milli’ nitelikteydi.)
Suhteler Selanik, Üsküp, Gümülcine gibi Balkan şehirlerine kadar uzanan geniş
bir coğrafyada önce zenginlerin evlerini, sonra sıradan insanların evlerini
bastılar, yakışıklı çocuklarını (bunlara ‘yüzü tüysüz oğlan’ anlamına ‘sâderû’
diyorlardı) kaçırdılar. Kaçırma olayına ‘oğlan çekme’ deniyordu. Bazı yerlerde
hocaları da öğrencilere yardım ediyordu. Baskınlardan paylarını alan devlet
görevlileri vardı. Olaylar Kanuni döneminin (1520-1566) son yıllarında tırmanışa
geçen suhte ayaklanmaları onun oğlu II. Selim döneminde (1566-1574) zirveye
çıktı. Etrafı yağmalayan suhteler, güvenlik güçleri takip edince dağlara kaçıp,
saklanıyor, bahar geldiğinde tekrar şehir ve kasabaları yağmalıyorlardı. Suhte
ayaklanmalarını bastırmak için ‘il eri’ denilen özel kuvvetler kuruldu. Ancak
suhteler bunlara, hatta zaman, zaman Yeniçeri ocaklarına bile baskınlar
düzenlediler. Suhte sorunu ancak yüzyılın sonlarında hafifledi ancak yerini
işsiz askerlerin de katılmasıyla birlikte 1610’a kadar sürecek olan Celali
İsyanları aldı…
Bu ‘yıkıcı’ parantezi kapatıp yine, ‘zevk-u sefa’ faslına dönelim.
TÜYSÜZ OĞLANLAR KILAVUZU !
2’inci Selim, Üçüncü Murad ve 3’üncü Mehmed dönemlerinin tarihçisi, divan kâtibi,
valisi Gelibolulu Mustafa Ali (ö. 1600), Divân’ında "Zenne rağbet eder mi
âkil olan/Tab-ı Ali civâne maildir.” (Aklı başında olan kadına eğilim gösterir
mi? Ali'nin yaradılışında delikanlıya yöneliş vardır) demiş, dönemin
eşcinselliğe bakışını en güzel özetleyen eserlerden biri olan Mevâidün Nefais
fi Kavaidil-Mecalis’i (Görgü ve Toplum Kuralları Üzerinde Ziyafet Sofraları)
kaleme almıştı. Bu kitapta eşcinsellik (oğlancılık) toplumun bir gerçeği olarak
bir yandan kabulleniliyor ve konuyla ilgili ayrıntılı bilgiler verilirken, bir
yandan da kötüleniyordu.
Gelibolulu Mustafa Ali, Mevâid'in çeşitli bölümlerinde Osmanlı eyaletlerinde
yaşayan çeşitli ırk ve etnik kökenden toplumların delikanlıları hakkında kısa,
kısa bilgiler veriyordu. Örneğin “Tüysüzler soyundan namert lokması olanların
çoğu Arabistan piçleri ve Anadolu Türklerinin veled -i zinalarıdır, onların
sürdüğü güzellik ve cazibe süresini hiçbir diyarın tüysüzleri sürmez,” diyordu.
Örneğin “Edirne, Bursa ve İstanbul'un ince bellileri her yönden kusursuzlukta
ve güzellikte onlardan ileridir,” diyordu. Örneğin “Kürt tüysüzleri, anadan
doğma evbaş olanların tecrübesine göre sağlıklı, yumuşak ve uysal ve her ne
teklif olunsa dinleyip yapmaları çok olur. Hele bellerinden aşağısını kına ile
boyatır, dizlerine ininceye kadar boyanarak kendilerini süslerler,” diyordu.
“Uzun boylu, salınarak yürüyenleri kullanmak isteyenler Rumeli köçeklerinden
şaşmasınlar. Kul cinsinin de Yusuf çehreli Çerkeslerinden ve Hırvat asıllıların
nefesleri mis kokanlarından sakın usanıp bezmesinler,” diyordu. “Ama Gürcü, Rus
ve Görel cinsi, öteki esnafın gübresi gibidir. Onlara bakarak Macar soyundan
olanlar, başka tayfaların tabiata uygun ve makbul olanlarıdır. Gel gelelim,
çoğu efendisine, hıyanet eder; düşüp kalkmalarından, davranışlarından her kişi
onların çirkin yönlerini görür,” diyordu. “Şaşılacak olan budur ki Mısır
evbaşları Habeşlilere düşkündür. Araya soğukluk girer, her biri insanın
samurudur, derler. Aslında yatak hizmetinde usta olurlarmış, yani esbap
buhurlamayı, yatak ve yastık döşemeyi candan isterlermiş. Erkeğinde, dişisinde
adamlık belli imiş: her ne semte görülürse uysal ve güzel davranarak yumuşaklık
göstermeleri kolaymış,” diyordu...
EMİRGÂN ADI NEREDEN GELİYOR?
Bundan çeyrek asır sonra, IV. Murad (1623-1640) İran Seferi sırasında Revan
kalesini kendisine savaşsız teslim eden kale kumandanı Emirgûneoğlu Tahmasp
Kulu Han adlı bir eşcinseli İstanbul’a getirecek, adını Yusuf yapıp
musahipliğine atayacaktı. Padişahın Yusuf Paşa’ya verdiği hediyelerden biri
bugün Emirgân dediğimiz semtteki ‘Feridun Bahçesi’ idi. Dimitri Kantemir ve
Eremya Çelebi’ye bakılırsa, padişah bu bahçedeki konakta, Musa Çelebi ve
Silahtar Mustafa Paşa gibi dönemin ünlü eşcinselleri ile sabaha kadar oturak
alemleri düzenlerdi. Bir yandan da, halkın ahlak bekçiliğini yapardı. Öyle ki
IV. Murad devrinde, bazı kaynaklara göre 14 bin, bazılarına göre 20 bin kişi
kahvehanelere gittiği, tütün, afyon veya içki içtiği gerekçesiyle
katledilmişti… Üstelik bu katliam işinde padişah da bizzat yer almıştı…
Hâlbuki dönemin açık sözlü yazarı Evliya Çelebi’den öğrendiğimize göre o
tarihlerde eşcinsel meslek erbablarına ‘hizan-ı dilberan’ (düşkün ahlaksız
gençler) denirdi. Bunlar ‘defter-i hîzan’a kaydedilerek devlet tarafından
vergilendirilirdi. Çelebi’ye göre “Hîzân-ı Dilberân esnafı nefer (kişi) 500,
bunlar bir alay yersiz, yurtsuz, düs¸kün, ahlâksız, yüzsüzlerdir ki kendi kadir
ve kıymetlerini bilmeyip Babulluk’ta, Kalatyonoz’da, Finde’de, Kumkapı’da, San
Pavla’da, Meydancık’ta, Kiliseardı’nda, Tatavla’da ve çes¸it çes¸it içki içilen
yerlerde sürü
sürü gezip
boğazı tokluğuna avlanırken subaşı tuzağına düşüp sonunda defterli olur” idi.
Çelebi’ye bakılırsa yine o tarihlerde “Deyyuslar esnafı” 212 kişi, “Ahmak
pezevenkler esnafı” 300 kişi idi. Bu kişiler diğer meslek erbabıyla birlikte,
padişahı İran Seferi’ne uğurlayan esnaf alayına katılmışlardı üstelik…
GENÇ OSMAN’IN BAŞINA GELENLER.
Evliya Çelebi’nin konumuzla ilgili bir başka ifşaatı da, I. Ahmet’in talihsiz
oğlu Genç Osman’ın kendisini tahttan indiren Yeniçeriler tarafından
öldürülmeden (1622) önce ırzına geçildiğiydi. Ancak Seyahatname’nin bu
sayfaları, 1896 yılında orijinal yazmayı ilk kez yayımlayan kurulun içindeki
Necib Asım Bey tarafından yırtılarak imha edildiği için bunu yakın tarihe kadar
duymamıştık. Asım Bey bu eylemini şu tanıdık sözlerle gerekçelendirmişti:
“Tarihimiz için bu sayfa kara bir lekedir. Bunu gelecek kuşaklara göstermek
doğru olmadığı için yırttım!"
Biz de bu ‘kara’ sayfayı kapatalım ve resmi tarihçilerin ‘Lale Devri’ adını
taktığı III. Ahmed döneminin (1718-1730) ünlü şairi Nedim’in lise kitaplarında
kesinlikle rastlayamayacağınız şu beyitle neşelenelim: "İzn alub cum'a
nemâzına deyû mâderden/Bir gün uğrılayalım çerh-i sitem-perverden/Dolaşub
iskeleye doğrı nihân yollardan/Gidelim serv-i revânım yürü Sad'âbâde."
NOT:Kadınlar ve Kızlar Cuma namazına gitmezlerdi?!
Günümüz Türkçesiyle şair şöyle diyor: "Annenden cuma namazına gideceğiz
diye izin alıp sitemlik felekten bir gün çalalım. Gizli yollardan iskeleye
doğru dolaşıp, yürü selvi boylu sevgilim Sadabad'e gidelim." Nedim’i (ve
benzer temaları işleyen, Kanuni dönemi şairleri Baki’yi ve Fuzuli’yi) savunmak
için ‘Divan şiiri sembolizminden’ dem vuracaklara: “Kadınlar cuma namazına
gitmediklerine göre, Nedim'in ayartmaya çalıştığı servi boylu, erkek
familyasından biri olmalı”, deyip yolumuza devam edelim.
ENDERUNLU FAZIL’IN OĞLANLARI.
Neyse ki, 18/19’uncu yüzyıl divan şairlerinden Enderunlu Fazıl Bey (ö.1810)
oğlan sevgililerinden övgüyle bahseden açık sözlü biriydi. “Şairiz, şeyn verir
şanımıza/Giremez fahişe divanımıza'” (Fahişeler kitabımıza giremez, şairiz, bu
şanımıza leke sürer) şeklindeki ünlü beytin de müellifi olan şairimiz, Defter-i
Aşk adlı eserinde dört erkek sevgilisini (ilki adını vermediği bir delikanlı,
ikincisi Süleyman Bey, üçüncüsü hanende Şehlevendim Abdullah Ağa, dördüncüsü
İsmail adlı bir köçek); bir sevgilisinin merakını gidermek için yazdığı
Hubanname adlı eserinde çeşitli memleketlerin erkeklerini; sevgilisinin
“kadınlarla birlikte olurum” tehdidi üzerine yazdığı Zenanname adlı eserinde o
memleketlerin kadınlarını; Çenginame adlı eserinde döneminin erkek raksçılarını
(köçekleri) anlatmıştı. Divan adlı eserinde ise devrin büyüklerine düzdüğü
övgüler ve oğlanlar için yazılmış gazeller yer alıyordu.
Daha hamamların eşcinsel kültürdeki yerine, köçeklik geleneğine, Kalenderilik
ve Bektaşilikteki ‘mücerretlik’ kültürüne, Yeniçeri Ocağı’ndaki ‘civelek’
taburlarına, musikideki eşcinsel göndermelere ve elbette kadın eşcinselliğine
değinemeden yerimiz bitti. (Kadınsız ve geleceksiz bir hayatın tetiklediği,
16’ıncı yüzyıla damgasını vuran ‘medreseli’ ayaklanmalarına internet nüshasında
kısaca da olsa değiniyorum.)
AHMET CEVDET PAŞA’NIN SAPTAMASI.
Özetin özeti, eşcinselliğin ayıp sayılması, Batı tipi reformlara hız verilen,
dolayısıyla kadın-erkek ilişkilerinin normalleşmeye başladığı Tanzimat
Dönemi’nden (1839’dan) itibaren oldu. Dönemin alimi ve resmi tarihçisi Ahmet
Cevdet Paşa, Maruzat adlı eserinde son durumu şöyle özetlemişti: "...Kadın
düşkünleri çoğaldı, delikanlı meraklıları azaldı. Oğlancılık sanki yere battı.
İstanbul’da eskiden beri delikanlılara karşı olan aşk ve ilgi kızlara yöneldi.
Sultan Üçüncü Ahmed zamanından beri devam eden Kâğıthane seyri daha fazla
rağbet buldu. Gerek orada, gerek Bayezid Meydanı’nda arabalara işaret verme
usulü başladı. Devletin önde gelenleri arasında kulamparalığıyla meşhur Kâmil
ve Âli Paşalar ile onlara mensup olanlar kalmadı..."
Cevdet Paşa iyimser bir yorum yapmış elbet. Eşcinsellik, insanlık tarihi kadar
eski bir insanlık hali. Muhtemelen insanlık var oldukça da var olacak...
Eşcinselliğin biyolojik, sosyo-kültürel, siyasal nedenleri ve işlevleri başlı
başına araştırma konusu. Kızlı-erkekli yaşamı içlerine sindiremeyenlerin
eşcinselliği nasıl sindirdiklerini de ‘muhafazakâr-demokrat’ yazarlar anlatır
herhalde.
Yazımızı Jurnal adlı günlüğüne “tarih, galiplerin propagandasıdır,” diye yazan,
sahici muhafazakâr-demokrat düşünür Cemil Meriç bağlasın: “Düşünmek, insan
üzerine düşünmek mutlaka yasak bölgelerden birkaçına dalıp çıkmakla olur. Zaten
demokrasi ve liberalizm yasak bölgeleri kaldırmak manasına gelir. O halde din
vaktiyle en basit jestlere kadar bütün insan hayatını düzenlemeye kalkışmıştır:
İçki içmeyeceksin, domuz yemeyeceksin, zina yapmayacaksın. Osmanlı bunların
hepsini yaptı. Ama gözlenerek, korkarak ve şuuru yaralandıkça yaralandı. Hayır
uyuzlaştı. İkiyüzlü bir hayvan oldu Osmanlı. Tanrı’yı ve kulu aldatan bir
panayır gözbağcısı. Elinde tesbih, evinde oğlan, dudağında dua…”
Bilmem bunun üstüne söz söylemeye gerek var mı?..
Özet Kaynakça: Evliya Celebi Seyahatnamesi, I. Cilt, 1. Kitap,
Hazırlayan…radical.com.tr
Osmanlı’nın en ünlü
içoğlanı.
Cumhuriyet gazetesi yazarı Mine Kırıkkanat, 'Osmanlı'nın En Ünlü İçoğlanı'
başlıklı dünkü yazısında çok tartışılacak satırlara imza attı.
"Dünyadaki hiçbir imparatorluk tarihinde, Osmanlı Sarayı'ndaki kadar
beşik cinayeti işlenmemiş, hiçbir imparator ve kral, Osmanlı sultanları kadar
çok oğul katletmemiştir."Diyen Kırıkkanat, Muhteşem Yüzyıl'la ilgili
tartışmalara da katıldı.
İşte Mine Kırıkkanat'ın o satırları
1442 yılında Osmanlı payitahtı Edirne, Sultanı ise Fatih'in babası İkinci
Murat'tı.
Eflak Prensi Vlad Besarab, o yıl kardeşi Prens Güzel Radul'la (Radu cel
Frumos) birlikte babaları Ejderha Vlad (Drakula) tarafından Osmanlı
Sultanı'na rehin olarak Edirne Sarayı'na gönderildiğinde, sadece 11
yaşındaydı.
rehin prense Edirne'deki sarayda çok iyi davranıldı, ilerde Osmanlı'ya hizmet
eğitimini de Sultan Murat'ın "içoğlanı" kadrosunda aldılar...
İÇOĞLAN KADROSUNDAN EMEKLİ OLUNCA..
Ama Sultan'ın gözdesi Vlad'dı. Öyle ki genç prens sakalı bıyığı çıkıp
"içoğlanı"kadrosundan emekli olunca; İkinci Murat kendisine 6 yıl
süreyle duyduğu şefkatin karşılığını da cömertçe ödedi. 1448'de 17 yaşına
basan Vlad'ı voyvoda unvanıyla bezeyip yanına bir ordu kattı ve Eflak tahtını
fethe gönderdi.
Ama Osmanlı sultanları, her ne kadar aşk ile iş ilişkilerini birbirine
karıştırsalar da enayi sayılmazlar... İkinci Murat da pek sevdiği Prens
Vlad'ın kendisine bizzat verdiği "içoğlanı" eğitimine hoşlanarak
mı, yoksa dişlerini sıkarak mı katlandığından pek emin değildi. Vlad'ı
Eflak'a voyvoda gönderirken, kardeşi Güzel Radul'u rehin tutarak Osmanlı'ya
bağlı kalmasını sağlama aldı.
Ne var ki Vlad Besarab, önce velinimetinin ordusuyla alıp iki ay sonra
yitirdiği, ardından tekrar oturduğu Eflak tahtına iyice yerleşip, kaidesini
artık güvencede hissettiği an... Rehin kalan kardeşi Radul'u gözden çıkararak
Osmanlı'ya isyan bayrağını çekti.
KURUTULMUŞ GÜL YAPRAKLARINI KOKLAYAN FATİH
Artık 31 yaşındaki Eflak Voyvodası Vlad'ın başkaldırdığı payitaht İstanbul
olup, sahibi de "enfiye kutusunda kurutulmuş gül yaprakları koklamayı
pek seven" Fatih Sultan Mehmet'ti.
Prens Vlad, 1462 başından itibaren İstanbul'dan gelip de karşısında sarığını
çıkarmayı reddeden tüm elçi ve ulakların sarığını kafalarına çiviyle
çaktırdı. Tuna boylarına ordu kaldırıp 30 binden fazla Osmanlıyı kazığa
geçirdikten sonra Eflak ve Buğdan’da Romence "Kazıklı" anlamına
gelen Tepeş lakabını aldı.
İBNE-GÖTVEREN-SÜZGEÇ.
Osmanlıcada ise çocukluğunda maruz kaldığı tacize gönderme yapan Kalleş,
İbne, Süzgeç, Götveren lakaplarıyla ya da Kazıglu Bey diye anılıyordu.
(Kaynak: Matei Cazacu, "Prens Drakula'nın Tarihi", Droz, 1988).
Çoğu Batılı tarihçinin uzun zaman anlam veremediği bu lakaplardan özellikle
dördüncüsü, Almanca sanılıp yüzyıllarca "Gotveren" diye söylendi!
Fatih Sultan Mehmet, babasının eski gözdesinin uçan kaçan Osmanlı'dan kazıkla
çıkardığı "içoğlanlığı" hıncını öğrenince gazaba gelip, Eflak
Voyvodası Vlad Tepeş'e karşı düzdüğü ordunun başına kimi geçirdi biliyor
musunuz? İçoğlanıyken aldığı eğitime sadakat gösteren rehin kardeşi, Güzel
Radul'u...
OSMANLI 300 ASKERİ KAZIĞA GEÇİRDİ
Osmanlı ordusu Eflak'ı aldı, Güzel Radul 15 Ağustos 1462'de voyvodalık
tahtına oturdu ama, kazıkçı kardeşini ele geçiremedi. Vlad Tepeş, sığındığı
Macarlar tarafından esir alındı. 12 yılın sonunda serbest bırakıldığında,
yine Eflâk’a dönüp 1476'ya kadar voyvoda olarak hüküm sürdü. Aralık ayında
Osmanlı ordusuyla girdiği savaşta öldürüldü ve 300 askeri kazığa
geçirilirken, Vlad'ın kesilen kafası Fatih Sultan Mehmet'e
gönderildi.NOT:GÖTÜ DE ROMANYA DA KALDIYDI?!
Ama Vlad Tepeş'in ardında bıraktığı kazıklı ve kanlı efsane, 1897 yılında Bram
Stoker'a, kurgusal romanı Drakula'daki ölümsüz kont, ancak kalbine kazık
çakılarak yok edilebilen vampir karakterini esinledi. Romanya'nın
Transilvanya bölgesi, Francis Ford Coppola başta olmak üzere romanın sinemaya
uyarlandığı pek çok filmle birlikte dünyada Kont Drakula'nın ülkesi olarak
tanındı.
'G' NOKTASI
Dünyadaki hiçbir imparatorluk tarihinde, Osmanlı Sarayı'ndaki kadar beşik
cinayeti işlenmemiş, hiçbir imparator ve kral, Osmanlı sultanları kadar çok
oğul VE akraba katletmemiştir. Hatta
Batılı saraylarda veliaht olmasın diye oğul ve kardeş katli parmakla
gösterilecek kadar azdır. Çünkü hiçbirinin tekeşli evlilik dışı ilişkileri ve
metres sayısı; odalık, cariye, nikâhlı nikâhsız eşle dolup taşan Osmanlı
haremi kadar kalabalık olmayıp, peydahlanan çocuk sayısı da sultanlarınki
kadar yüksek değildir. Biseksüel ve pedofil egemen sayısı da öyle...
OSMANLI'DA GERİCİLİĞİN VAHŞİ ZİHNİYETİ
2012 yılında Osmanlı tarihindeki tahta rakip oğul ve kardeş katlini vacip
kılan uygulamayı "Devleti böldürmemek için akılcı bir yöntemdi"
diye sunmak, gericiliğin vahşi zihniyetidir. Günümüz Türkiye'sine dayatılan
genel cehalet ve özel "tarih karartması" da, zaten "Down
sendromlu" olması arzulanan halkın,"Yahu İngiltere
İmparatorluğu'nda tahta rakip oğul ve kardeş katli vacip değildi. Acaba
Osmanlı'dan daha uzun sürmeyi, hem de bölünmeden nasıl başardı," diye
sorgulamaktan bile aciz kılmaktadır.
TÜRKİYE'YE YUTTURULMAYA ÇALIŞILAN OSMANLI GÜZELLEMESİ
Muhteşem Yüzyıl dizisine saldırmaktan "kardeş katli" yasasının
övülmesine, topluma yutturulmaya çalışılan Osmanlı güzellemesinin tamamı,
çokeşliliği sorgulatmamak ve hatta yakın tarihte yeniden geçerli kılmak için
yapılmaktadır.
"İntikam, aşağılanmış benliklerin silahıdır."
http://www.ensonhaber.com/mine-kirikkan ...
12-10.html.
|
|
Osmanlı'da ‘Oğlancılık’
Muhteşem Yüzyıl'la başlayan tartışma, Osmanlı'ya dair kitaplarla devam
ediyor.
Tarih kitapları, ecdadımızın at sırtında olmadığı zamanlarda, Muhteşem
Yüzyıl dizisinde asla göremeyeceğimiz türden faaliyetler içinde olduğunu
anlatıyor...
Başbakan Erdoğan’ın Muhteşem Yüzyıl çıkışının ardından, AKP’de “ecdadı
koruma yasası” için hazırlıklar başladı. RTÜK’ün yayın ilkelerine,
“Tarihî olayları ve tarihî şahsiyetleri aşağılayan, küçük düşüren
nitelikte yayın olamaz” şeklinde bir ekleme yapılarak Muhteşem Yüzyıl ve
benzeri televizyon projelerinin önünün kesilmesi tasarlanıyor.
Yasanın kapsamı ve Osmanlı tarihi ile ilgili kısıtlamaların nerelere
uzanacağı belirsizliğini korurken, kitapçılarda Osmanlı’nın renkli
toplumsal hayatını bütün yönleriyle anlatan çok sayıda eser bulunuyor.
Bu eserlerden biri de gazeteci Murat Bardakçı tarafından kaleme alınan ve
İnkılap Yayınları’ndan çıkan Osmanlı’da Seks adlı kitap. İlk olarak 1987
yılında yayımlanan kitap bugüne kadar altı baskı yaptı. Bardakçı
kitabında Osmanlı toplumundaki cinsel yönelimleri ve usulleri anlatıyor.
Yemenici Bali Oğlan.
Kitapta, 1686 yılında Hamamcılar Kethüdası olan İsmail Ağa tarafından
kaleme alınan Dellakname-i Dil Küşa yani Gönüller Açan Tellaklar Kitabı
adlı uzunca bir metin yer alıyor. İstanbul’un ünlü hamamları ve bu
hamamlarda “kulamparaya peştamal çözen nazenin oğlanları” anlatan İsmail
Ağa’nın kitabı kaleme almasının sebebi ise yine bir hamam oğlanı.
Kılıç Ali Paşa Hamamı’nda “soyunurken” İsmail Ağa tarafından çok
beğenilerek “iç oğlanı” yapılan Yemenici Bali Oğlan, “Bir kitap yazsan,
içinde adımız geçse, tarihte hatırlansak,” deyince İsmail Ağa,
İstanbul’daki 2 bin 123 “parlak” tellaktan on birini seçerek anlatmaya başlamış.
Tabii başta Yemenici Bali Oğlan. Kethüda’nın coşkulu üslûbunun
katkısıyla, ortaya Osmanlı’nın en renkli eşcinsel metinlerinden biri
çıkmış.
İsmail Ağa, “mahbûb-ı ziba” yani “yakışıklı sevgili” diye andığı Yemenici
Bali Oğlan için şunları söylüyor: “Henüz on beş yaşında ve güzellik tacı
adının başında ve bu günahkârın mürg-i dili (gönül kuşu) yemenici oğlanın
samur kaşında.”
Zavallı Yemenici, gaddarlıklarıyla nam salmış 59’uncu Yeniçeri Ortası’nın
acemilerinden. Şahbaz bir yoldaşının altındayken baskın verilince
defterli olup Kılıç Ali Hamamı’nda soyunmaya başlamış. Kethüda’nın
deyişiyle, “Amma camekân odada, amma içeri halvette o nazlı oğlanın
firuze kâsesini ejder misali demir kazık millerle oymuşlar.”
İsmail Ağa, Yemenicinin hamamda soyunduğu dönemdeki tarifesiyle ilgili de
bilgiler vermiş: “Gece ve gündüz seferi 70 akçedir. 20 akça dahi ortağı
dellak alır. Gece döşek yoldaşlığı 300 akçadır. Kulamparası kaç sefere
takati varsa 300 akçaya dâhildir.”
Sipahi Mustafa Bey
Bir kadızadenin gönül eğlencesiyken sokaklara düşen Sipahi Mustafa Bey,
Mudurnu Dağı’nda “Kara Domuz” namlı bir hayduda peşkeş çekilmiş.Taraf:http://w.w.w.haberinyeri.net/osmanlida-4561-html.
.
.
|
|
|