7 Nisan 2015 Salı

2016/BİZ,ALTAYLARDAN GELMİŞİZ,ARABİSTANDAN DEĞİL?!



         TC.

OSMAN TÜRKOĞUZ


BİZ Kİ, ALTAYLARDAN GELMİŞİZ, NİCE VATAN HAİNLERİNİN LEŞLERİNİ DE YERE SERMİŞİZ. ÖNCE KIMIZ İÇMİŞİZ SONRA DA RAKI İÇMİŞİZ, BİZ HIRSIZ, RÜŞVETÇİ VE HAİN DEĞİLİZ Kİ NİCE SIRATLARDAN GEÇMİŞİZ.

TV. İzmir,07 Nisan 2015.                                                                                                        Türk ırkı diye bir ırk yok diyen “,Türk ulusunun varlığı ile yaşayabilen dönme ve Devşirme Döllerine.  

    Sayın Yavuz Bülent Bakilerden.                                                                                                                                                                                                                                 

“BEN ALTAYLARDAN GELDİM!”

“Ben Altay dağlarından koparak geldim
Yüreğimde Türkistan'dan binbir nakış var.
Çok şükür aslım da neslim de belli.
Türküm Müslümanım o dağlar kadar.

Dokuz tuğ taşıdım ben, Dokuz davula vurdum,                                                                                                                                                           Dokuz Evliya gücüyle yürüdüm, geldim.                                   

   Büyüdü benimle mübarek yurdum,                                                                                                                                                     Ebed müddet bu Devleti ben kurdum.   

Yol gösterdi kükreyerek bana Bozkurt’um,                                                                                           Baykal’da da çimdim ben Hazar Denizi’nde de,                                                                                  Toprağıma bağdaş kurdum, oturdum.

Ben ki, Alper Tunga’ya gönül verenlerdenim,                                                                                         Yurt uğruna doludizgin göğüs gerenlerdenim.                                                                                         Sonra, durgun sulara Bismillah’larla,                                                                                                                                           Kilim seccadesini serenlerdenim.

Ben Türkmen’im, Özbek’im, Kazak’ım, Kırgız’ım ben,                                                                                                                                                                Azerbaycan Türkleriyle aynı kandanım ben.                                                                                Kıpçakları,  Uygurları aşkla duyanlardanım,                                                                                Ben ki Tatarlar’dan, Gagavuz’lardanım.  

Çuvaş’lardan, Başkurt’lardan, Oğuz’lardanım,                                                                                     İşte Bilge Tonyukuk, Kültiğin, Bilge Kağan.                                                                                                                                                                         Hepsi birbirinden daha mübarek,                                                                                                              İşte Dede Korkut kaftanı ipek.

Yusuf Hashacip, Mahdum Kulu, Fuzuli,                                                                                          Sonra Kaşgarlı Mahmud gönlüme düşen cemre.                                                                                                                                                        Ali Şir Nevai,  Gasparalı İsmail,                                                                                                            Şiiri bir bakraç süt gibi Yunus Emre.

 Cengiz Aytmatov ki, Cengiz Dağcı ki,                                                                                                  Ayın ondördünde sağılan huzur.                                                                                                                Sâbir Rüstemhanlı… Ruh kadar eski.                                                                                                    Daha binlere nur üstünde nur.

Servetim Buharı’nın, Yusuf Hemedani’nin,                                                                                     Ahmet Yesevi’nin nur servetinden.                                                                                                           Güzelliğim, Merhametim, Şevkatim,                                                                                                       Hep Şah’ı Nakşibent Hazretlerinden.”


“TÜRK OLMAK ŞEREFTİR !

            “1986 yılında Prof. Dr. Hayrettin Kahraman'la Pakistan'a gittik. Devlet Başkanı Ziya-ül Hak sağdı. Başkent İslamabad'da çeşitli toplantılara birlikte katıldık. Bir gün bizi, Pakistan asıllı bir profesörün evine götürdüler. Yaşlı-başlı bir zat idi. Sohbet esnasında dedi ki:
-"Türk olmak bir büyük şereftir. Siz Millî Mücadeleye başladığınız zaman, bir yakın arkadaşımla birlikte Türkiye'ye gelmek ve Türk ordusu saflarında düşmanlarınıza karşı savaşmak istedik. Burada, ilgililere resmen başvurduk. Bize dediler ki: 'Yaşınız daha 18'i doldurmamış. Bu bakımdan gidemezsiniz!' Türk ordusuna katılmak Türklerle beraber olmak bizim en büyük arzumuzdu, olmayınca çok üzüldük. Türk olmak şereftir!"
Devlet başkanı Ziya-ül Hak bizi, bir öğlen yemeği için Beyaz Saray'ına davet etti. Pakistan Büyükelçimiz Bâki İlkin'di. Yemekte o da hazırdı. Ziya-ül Hak'a dedim ki:
-Efendim! Türkiye'de biz deriz ki: Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur; Pakistanlılar müstesna. Biz Türk milleti olarak Pakistan milletini çok seviyoruz!

Ziya-ül Hak'ın cevabı hepimizi düşündürmelidir:
-"Biz de Türk milletini çok seviyoruz. Siz Millî Mücadele için cephelerde çarpışırken biz daha İngiltere hâkimiyetinden kurtulmamıştık. O yıllarda bir Şeyhülislamımız vardı. İsmi Şeyh Ahmed Bedevi idi. İngiltere hükümeti, bizim Şeyhülislamımıza çok baskı yaptı. Ondan, sizin Millî Mücadelenizi kötüleyen bir fetva almak istedi. Şeyh Ahmet Bedevi İngiltere devletine dedi ki:

-Siz değil, Türkler gelip burada benim dilimi kesseler ve dilimden ayaklarına çarık yapsalar, ben ne Türklerin Millî Mücadeleleri aleyhinde bir tek söz söylerim, ne de bir fetva yazarım!
Bizim Şeyhülislamımız, İngiltere devletinin bütün baskısına rağmen söylediği gibi davrandı ve onlara ne bir fetva verdi ne de Türkiye aleyhinde bir tek kelime söyledi. Biz de sizi çok seviyoruz!"  
Görmediğim Avrupa ülkesi kalmadı. NATO'dan müttefikimiz olan hiçbir Avrupa ülkesi bizi sevmiyor. Bunu nereden çıkarıyorsun diye sorabilirsiniz. Gittiğim her Avrupa ülkesinde gördüm ki orada devlet PKK ihanetini destekliyor. Aynı zamanda Alevi kardeşlerimize kol kanat geriyor. Bunu, Kürtleri sevdikleri için mi yapıyorlar? Aleviliği bildikleri için mi öyle davranıyorlar. Hayır! Hayır! Hayır! Adamlar Türk'e ve İslâma düşman oldukları için kuyumuzu -NATO antlaşması içinde bile- kazmaya çalışıyorlar.
Şimdi Türkiye'de, birçok aydınımızın ve tabii olarak halkımızın çok büyük bir kısmının bilmedikleri dolayısıyla hiç düşünmedikleri bir husus var: Devlet-i Aliyye. 1595 yılında, 23 milyon 337 bin 600 km2 üzerinde idi. Doğu ve Batı dünyası bizi kırpa, kırpa, bize vura, vura getirip 780 bin km2 üzerine yatırdı. Yani biz bugünkü Türkiye büyüklüğünde 30 Türkiye kaybettik. Bilmiyoruz ki, bilmiyorlar ki, bu devlet yıkıldı mı, bu ordu dağıldı mı, Doğuda ne Kürt, ne de şurda-burda Alevi ve Sünni kalır. Ermenilerin ve Yahudilerin büyük devlet politikalarını bilmeyenlere, millî dostumuz ve 72 dilli dostumuz Amerika'nın Büyük Orta Doğu Politikasına dudak bükenlere hiçbir şey anlatamayız. Anlatamıyoruz.
Şimdi Türkiye'de, Türk'e Türklüğe, Türkiye'ye karşı dehşetli bir küçümseme, suçlama, yok etme hareketi başladı. Hemen her gün, birtakım Cahil, Gafil ve Hain insanların yazılı ve sözlü beyanlarıyla karşı karşıyayız. Sanki bin metre çapında, bin metre uzunluğunda bir lağımın baştan sona patlaması gibi, iğrenç üstü iğrenç bir manzara önündeyiz. Bu hâl, bir milletin topyekûn intihar girişimine hazırlanması demektir.”Sayın Yavuz Bülent Bakiler, Rus işgali sırasında gittiği Azerbaycan’da, Yaşlı bir Azeri Kadının, Atatürk sayesinde günde beş defa ezan okunan, Türkiye’den ezan sesi sinmiş toprak isteğini yerine getirmişti.

         İki Türk Hava Albayı, Karaçi’deki büyük bir mağazaya girdiklerinde, girişi tam karşısında Atatürk’ün ve Muhammet Ali Cinnah’ın resimlerinin asıl olduğunu görünce, Muhammet Ali Cinnah’ı methe başlamışlar.Mağaza sahibi yanlarına gelerek,İngilizce:”Siz Türk subayı olarak ,Atatürk dururken neden Cinnah’ı methediyorsunuz?!Ne yapmış Cinnah?Pakistan’ın Hindistan’dan ayrılmasında bulunmuş? Pakistan halkı, İslamiyet ve insanlık için ne yapmış? Hiç! Şimdi, konuğum olarak sizi evime götürerek bir şey göstermek istiyorum!”Demiş. Birlikte gittikleri evde, kitaplarla dolu bir salonu göstererek: “Bu kitapların hepsi de tüm dünya ülkelerinde yayınlanmış olan Mustafa Kemal Atatürk’e ait kitaplardır. Atatürk resminin olduğu yerde yalınız ondan söz edilir. Şimdi, Atatürk’e dair soracağım sorulara yanıt vermenizi isteyeceğim.”Demiş.

“Atatürk, günümüzüenbüyük lideridir. Her tarafı düşmanla çevrili,                                       yıkık bir imparatorluktan,   yepyeni bir cumhuriyet yarattı. En önemlisi; sınırlarında hiçbir düşman ülke bırakmadı,  dost devletlerle çevrili bir Türkiye bıraktı.”

Mustafa Kemal’in ölümü üzerine, Javaharral Nehru’nun, tutuklu bulunduğu             ceza evinden, Kızı İndire Gandi’ye yazdığı mektup.

                                                                                                         

 

 

6 Nisan 2015 Pazartesi

2015/HALİFELİĞİN/HİLAFET'İN KALDIRILMASI.




               TC.

OSMAN TÜRKOĞUZ


TV. İZMİR;06 Nisan 2015.Kitabımdan,yeniden  yazabildiğim bölümler?!

HALİFELİK ADLI KİTABIMI GENİŞLETEREK YENİDEN YAZIYORUM. BİTTİĞİNDE YAYIMLATAMAZSAM E-KİTAP OLARAK BİLGİLERİNİZE SUNMAYI BİR TÜRK'ÜN ÇAĞDAŞ  BORCU BİLİRİM. SAYGILARIMLA.

 HALİFELİK’TEN/HİLAFET’TEN KURTULUŞUMUZ?!                                                                                 
        Mondros ateşkes Antlaşmasını imzalamış olan Rauf Orbay Bey, İsmet Paşanın Lozan’daki başarısını bir türlü kabullenememişti.  Lozan’da, hükümet desteğinden yoksun olmanın ezikliği içinde kıvranan Batı Cephesi Komutanı ve Dış İşleri Bakanı İsmet Paşa’ya Başkomutan ve Türkiye Büyük Millet Başkanı Mareşal Gazi Mustafa Kemal destek olmuştu.”Hükümeti de atlayarak:”Antlaşmanın usulen imza edildiğini bildiriniz!”Diye Şifre çekmişti. İsmet Paşa da:”İki gündür çektiğim üzüntüleri anlatamam. Büyük işler yapmış ve yaptırmış bir adamsın. Sana bağlılığım bir kat daha artmıştır,benim Aziz Şefim?!”Diye karşılık vermişti. Başvekil Rauf Orbay, Çankaya köşkünde ziyaret ettiği Mustafa Kemal’e, İstanbul’dan gelecek olan İsmet Paşayı Ankara Garında karşılamayacağın bildirerek istifa etmişti. Bu olayların öyküsü Nutuk’ta gayetle güzel anlatılmaktadır. Rauf Bey, Ali Fuat Paşa, Kâzım Karabekir Paşa ve Refet Paşa, Mustafa Kemal ve İsmet Paşa ikilisini kabullenmemişlerdi. İstanbul Basını da bunları destekliyordu. Refet Paşa, Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında, bir İngiliz savaş gemisine binerek Halife’yi ziyaret etmiş, Konya isimli bir atı da, Padişah yaveri kardeşi eliyle Padişah-Halife’ye takdim etmişti. Cumhuriyet ilan olunup, Saltanat kaldırıldıktan sonra da Rauf Bey ve arkadaşları Yeni Halifeyi ziyaret etmişti. Türk ordusunun subay kesiminden de yeni halifeyi ziyaretler başlamıştı. Bu durumlar, Cumhuriyet Halk Partisi Meclis grubun getirildi. İsmet Paşa ile Rauf Bey cephesi arasında kıyasıya bir savaş başlamıştı. Cumhuriyet Halk Partisi Grubunda yapılan gizli celsede; İsmet Paşa, kürsüden aslanlar gibi kükrüyordu. Bu durumu Nutuk’tan izleyelim:

      “Devlet adamı olarak hiçbir zaman aklımızdan çıkaramayız ki, Halifelik orduları, bu ülkeyi baştanbaşa harabeye çevirmişlerdir. Halifelik orduları kurulmak ihtimalini hiçbir zaman gözden uzak tutmayacağız. Türk milleti derin acılarını Halife ordularından çekmiştir. Bir Halifelik fetvasının bizi gizli bir savaş tehlikesine attığını hiç unutmayacağız. Bir Halifelik Fetvasının millete, ayağa kalkmaya başladığı zaman, düşmanlardan daha alçakça saldırdığını unutmayacağız. Tarihin her hangi bir döneminde bir halife, ülkenin kaderine karışmak istediğini aklından geçirirse, o kafayı kesinlikle koparacağız. Herhangi bir halife, gelenek ve düşünce bakımından, şekil ve usul bakımından açık ya da kapalı olarak, Türkiye’nin kaderinde ilgisi varmış gibi bir duruma girmek adamlarına yüksekten bakarak, gönül alıcı, hatır sorucu bir şekilde davranma düşüncesine kapılırsa, bunları memleketin yaşantısına ve varlığına tam karşıt tutacağız ve davranışlarını vatan hainliği sayacağız.”Nutuk, c.2,s 842-843.

         İstanbul’da Cumhuriyet aleyhinde yayın yapan bazı gazeteciler, İstiklal Mahkemesinde yargılanarak beraat ettiler. Halifelik sorunu, bütün çıplaklığı ile ortaya serilmişti. Mustafa Kemal, İsmet Paşadan aldığı bir telgrafı, Halifeliğin kaldırılması biçiminde yorumlanacak bir telgrafla yanıtladı. Biz, yine de Mustafa Kemal’i dinleyelim:“Halifelik makamı ve Halifeliğin kendisi hakkında kötü anlama ve yorumlama imkânı, Halifenin kendi tutum ve davranışlarından doğmaktadır. Halife, iç özellikle de dış yaşantısında, ataları olan padişahların yolunu izler görünmektedir. Cuma alayları(Cuma namazlarına törenle gidiş),yabancı temsilciliklere memurlar gönderilerek ilişkiler kurulması, tantanalı gezintiler ve saray hayatı, saraydaki yedek subayların bile Halifece kabul edilip yakınmalarının dinlenmesi ve birlikte yakınılması gibi davranışlar bu türdendir. Halife; Türkiye Cumhuriyeti ve Türk halkı karşısındaki durumunu düşündüğü zaman, İngiltere Kırallığı ile Hindistan’ın Müslüman halkına, Afgan devleti ile Afgan haklına karşı Halifelik ve Halifeliğin durumunu örnek olarak göz önünde tutmalıdır. Halife ve bütün dünya kesinlikle bilmelidir ki, var olan ve korunan Halife ve Halifelik Makamının, gerçekte ne din, ne de siyaset bakımından hiçbir anlamı ve varlığının bilimsel nedeni yoktur. Türkiye Cumhuriyeti, varlığını boş ve temelsiz şeylerle tehlikeye sokamaz. Halifelik makamı, bizce bir tarihsel anıdan başka bir şey olamaz. Türkiye Cumhuriyetinin yüksek görevlilerinin ya da resmi kurullarının kendisi ile görüşmelerini istemesi bile Cumhuriyetin bağımsızlığına açıkça tecavüzdür. Serkarin’ini Ankara’ya göndermek ya da güvenilir birinin kendisine gönderilmesini suretiyle duygu ve önerilerini hükümete bildirmek istemesi de Cumhuriyet Hükümeti ile karşılıklı duruma girmesi demektir. Buna da yetkili değildir. Kendisiyle Cumhuriyet Hükümeti arasında, Serkâtibini haberleşme aracı yapması da fazladır. Serkâtip Beyin böyle bir saygısızlıktan kaçınması gerektiği kendisine bildirilmelidir. Halifenin hayatını ve geçimini sağlaması için, Türkiye Cumhurbaşkanının ödeneğinden kesinlikle daha az bir ödenek yeter. Amaç; gösteriş ve şatafat değildir, insanca yaşamak ve geçinmekten ibarettir.”

        “”Halifelik Hazinesi” deyiminin amacının ne olduğunu da anlayamadım. Halifeliğin Hazinesi yoktur ve olamaz. Böyle bir hazineyi atalarından miras olarak almışsa, resmen ve açıkça öğrenilip bildirilmesini rica ederim. Halifenin aldığı ödenekle sağlanamayan zorunlu işler nelermiş ve 15 Nisan 1923’te Hükümet ne gibi bir söz vermiştir. Bunu da bildiriniz. Halifenin ikametgâhını(oturup, eğleneceği yerini) belirtmek, Hükümetin şimdiye kadar yapmış olması gereken bir görevdi. İstanbul’da, milletin boğazından kesilmiş paralarla yapılmış birçok saraylar ve sarayların içindeki birçok değerli eşya ve gereçler, Hükümetin tesbit etmemesi yüzünden yitiyor, yok oluyor. Halifeye bağlı olanlar, sarayların en değerli ve gerekli eşyalarını Beyoğlun’da, şurada, burada satıyorlar, diye söylentiler vardır. Hükümet, bunlara tezce el koymalıdır. Satılmak gerekiyorsa, Hükümet satmalıdır. Halifeliğin memur kadrosu da ciddi olarak incelenmeli ve gereği kadarıyla düzenlenmelidir ki, Serkarinlerin, Serkâtiplerin varlığı, halifeyi hâlâ Sultanlık hayalleri içinde uyutmasın. Fransızlar, kıral ailesini ve mensuplarını Fransa’ya sokmakta, bağımsızlıkları ve egemenlikleri için, yüzyıllar sonra, bugün bile mahzur görüp dururlarken, her gün ufuktan Sultanlık güneşinin doğmasına duacı bir padişahlık ailesi ve mensupları hakkındaki işlemimizle Türkiye Cumhuriyetini nazikliğin ve boş sözlerin kurbanı edemeyiz. Halife, kendisinin ve makamının ne olduğunu açıkça bilmeli ve bununla yetinmelidir. Hükümetçe, ciddi ve temelli tedbir alınmasını ve bildirilmesini rica ederim.”Nutuk, s.845-848.

        İstanbul Üniversitesinin çeşitli fakülte dekanları, Rektör İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun başkanlığında, İzmir’de, Mustafa Kemal Paşayı ziyaret ederek, Halifeliğin kaldırılması yönündeki olumlu görüşlerini sundular…1924 yılı bütçesi üzerinde konuşan Manisa Mebusu Vasıf /Çınar/ Bey, Halifelik için konulan ödenek nedeniyle şöyle konuşuyordu:

         “Bütün uygar uluslarda bulunan tariflere göre; bütçe, bir devletin gelirlerini ve giderlerini belirten, bunların rakamlarını gösteren, paralarını bildiren bir kanun değildir. Bütçe; devletin genel politikasını, özellikle iç politikasını ve iç politikada uygulayağı düşünce yollarını ve esaslarını gösteren önemli bir düsturdur. Bundan ötürü, bütçeyi incelerken Cumhuriyet Hükümetlerimizin ilkeleriyle ve Cumhuriyetimizin esaslarıyla veYüksek Meclisin kesinlik ve kararlılıkla ilan ettiği çok kutsal umdelerle ne derecelere kadar bağdaşmış bulunduğunu incelemek gerekir. Yeni bir hayata, yeni bir varlığa kavuşmak için en büyük atılışlarla ortaya çıkan bir Türk Milleti vardır. Bu Milletin ve

Büyük vatanın meydana getirdiği bir devlet vardır, bunu geleceğini sağlamakla yükümlü Yüksek Meclis ve onun düşünce ve işlerinin özü olan Hükümet vardır. Acaba devletin geleceği hakkında Yüksek Meclisin ilan ettiği esasları, ilkeleri bu bütçe sağlamış mıdır? Yoksa binlerce Türk’ün kanı karşılığında elde edilen en büyük sonucu öldürebilecek nitelikte midir? Bunu incelemek ve belirtmek gerekir. Düşüncelerimi bu bakımdan, Milletin bir vekili olarak, bu serbest kürsüden tam bir açıklıkla ve serbestlikle ilan etmeyi, vatan ve vicdan görevi sayarım. Türkiye Büyük Millet Meclisi, devlet düzeninin yolunu açıkça çizdi ve Cumhuriyeti ilan etti. Artık Türklüğün kaderine yalınız Milletin el koyabileceğini kesinlikle, açıklıkla bütün dünyaya bildirdi. Fakat bunu ilan eden (Bir Kasım kararı),  hangi sebeplerin etkisi altında olduğunu biliyorum, tamamlanmadı, eksik kaldı. Cumhuriyetin Cumhuriyeti ilan ettiğimiz zaman, Cumhuriyetin ruh temelini ve varlığını daima tehdit edebilecek, tehlikeye sokabilecek olan bir kurumu ortadan kaldırmayı gerekli görmedik. Cumhuriyeti ilanımızdan hemen sonra, yüz yıllardan bu Milletin başında bir bela olarak yaşayan bu kurum yine harekete geçti, Eski Sultanlığı elde etmek hevesine düştü, Yüksek Meclisin yavaş, yavaş, meydana çıkıp, belirli hale gelen bu tehlike karşısında emretti, İstanbul’a gittik. Arkadaşlar vicdanıma inanınız; tam bir İçtenlikle gördüklerime ve incelemelerime dayanarak söylüyorum. Yıktığınız kurum, en felaketli günümüzde başımıza bela olmak için hazır durmaktadır.(Allah belalarını versin sesleri).Arkadaşların da yaptığı özel toplantılarında, içkili toplantılarda, kadeh tokuştururken “Yaşasın Sultanlık!”diye bağırmaktadırlar. (Allah yok etsin sesleri.) Halife, camiye Selamlığa giderken(Askeri törenle Cuma namazına giderken) hâlâ Rikap yapmaktadır.(Ata ya da arabaya binmiş olarak törene katılmaktadır).Sağında atlı erler, Solunda bando, Arkasında Asker bölükleri, bir şatafat gösteriş içinde Selamlık Resmi’ne(Askeri selam törenine) gitmektedir. Sultanlığı yıktık, fakat Sultanlığın Millet karşısında temsilcisi olan Saray, bütün şatafatı ve gösterişi ile yaşıyor. Ne yazık ki bunun kaynağı olan parayı da, bu Zavallı, bağrı yanık Millet veriyor.

         Ali Saip Bey(Ursavaş)Urfa—Onu da yıkacağız.

       Vasıf Bey—(Devamla)-Yarın Bizi yıkmak için, yarın en üzüntülü bir zamanımızda düşmanlarla beraber olarak hazır duran bir kurumu, kendimiz hayat vererek yaşatıyoruz. Kendimizi aldatmayalım, milletin karşısında büyük bir sorumluluk yüklendik. Yarın, zayıf bir zamanımızdan yararlanarak ortaya atılacak olan bu kurumun yapacağı bozgunculuk içinde Türk kanı dökülecek olursa, inanalım ki, bunun bütün günahı bizim omuzlarımızda olacaktır. Mondros Mütarekesinden onbir yıl önce ilan edilmiş bir Meşrutiyet vardı.(İkinci Meşrutiyet);fakat sonra ne oldu!?Meşrutiyet ezildi,yok edildi,özgürlükler unutuldu,Saray ve Halife,düşmanlarla bir olarak bu milleti alçaltmak ve yoksullaştırmak için her davranıştan kaçınmadı(Bravo sesleri). Yarın bu hainlerin her hangi bir davranışları karşısında ilgisiz kalacağımızı hiç tahmin ve ümit etmiyorum. Silahla ve ezici gücümüzle, acımaksızın kafalarını ezeceğiz.  Fakat yeniden dökülecek olan suçsuz Türk kanlarının günahı sizin omuzlarınızda kalacaktır.(Doğru sesleri).Sayın Arkadaşlarım, hep bilirsiniz ki,bundan Alt-Yedi yüzyıl önce,Hıristiyanlık toplu halde,bütün coşkunluğu ile başkaldırıp kutsal dinimize,İslamlığa saldırmıştı.Hıristiyanların meydana getirmiş olduğu Ehli Salip(Haçlılar) Ordularının doğrudan,doğruya amacı,İslam dinini yok etmekti,bunun için bütün güçlerini harcılar.O zaman bu hızlı saldırının karşısında,İslam dininin başı olan halifeler,Bağdat saraylarında Cariyelerle(Satın alınmış kadın ve kızlar) içip,eğlenerek vakit geçiriyorlardı.Bu akını durduran Kılıçaslan(Konya Selçuklularının Beşinci Hükümdarı)ini  ve Selahaddini Eyyubi,Mısırdaki Eyyubiler devletinin kurucusu Halife değillerdi.Fakat,ellerinde maddi güç,hükümet vardı.O gücün etkisi iledir ki;Ehli Salip Orduları durduruldu ve yıkıldı,İslamlık ta  kurtuldu,Kur’an kurtuldu.(Bravo sesleri)).O halde elinde maddi gücü olmayan,her hangi bir saldırı karşısında sarayına kapanmaktan başka elinden bir şey genin gelmeyen Halifenin,Türkiye Cumhuriyetinin kutsal politikası içinde anlamı nedir?!

        Bir Mebus—Uydurma bir âdettir.

        Vasıf Bey—Devamla—Dini kurtaracak ve Türk’ü yükseltecek olan, doğrudan doğruya Yüksek Meclisinizdir. Vatan ile Din saldırıya uğradığında, Meclis ve Meclisin meydana getireceği hükümettir ki, bu saldırı selini durdurabilecektir. O halde, gerçeği feda etmeyelim, şekil üzerinde direnmeyelim. İddia ediyorum, tartışmaya hazırım ki; İslam dininde mevcut olmayan bir esası, sadece tarihsel gelenekle süregelen bir şekil olarak kabul ederek ve kendinizi aldatarak gerçeği feda etmeyelim, varlığımızı tehlikeye düşürmeyelim, Zavallı Türk Milletini yine kanlı ayaklanmalar ve kargaşalıklar karşısında bırakmayalım.(Bravo Vasıf Bey sesleri.).O halde, Türkiye Cumhuriyetinin ve Yüksek Meclisinizin onaylayacağı bütçede Halifenin yeri yoktur. Türk milletinden Halifeler için ödenek alınarak verilemez. O Halifelik ki, bugün yine Sultanlığı ve Sarayı ile yaşıyor. Yarın yine milleti tutsak etmek için bütün gücü ile hareket edecek hayli Türk kanının dökülmesine sebep olacaktır. Arkadaşlar, sizi, bu büyük devrimi yapan Türkiye Büyük Millet Meclisinin fedakâr mebusları olarak gerçeğe çağırıyorum: Milletin karşısında açık bir yol çizelim ve diyelim ki, bundan sonra Türk Milletinin, türk Cumhuriyetinin bütçesinde, Halifeler için verilecek hiçbir para yoktur.”TBMM. Tutanak Dergisi,27 Şubat 1924.Rahmetli Hüseyin Vasıf Çınar Bey,1896 yılında, Girit’in Kandiye şehrinde doğmuş,2 Haziran 1935 tarihinde de Moskova’da Büyük Elçi iken vefat etmiştir. Mezarı Cebeci Asri Mezarlığındadır. İzmir İdadisini bitirdikten sonra İstanbul Hukuk Mektebini de bitirmiştir. İzmir Maarif Müdürü iken, İkinci dönem Türkiye Büyük Millet Meclisine seçilmiştir. Milli Eğitim Bakanlığından sonra Dışişleri Bakanlığına geçmiş, Prağ, Budapeşte ve Moskova Büyük elçiliklerinde bulunmuştur. Köklü bir aileye mensup olduğu için Çınar soyadını Mustafa Kemal vermiştir. İzmir-Konaktan Gündoğdu Meydanına giden yolun adı Vasıf Çınar caddesidir.

 

2 Nisan 2015 Perşembe

2014/GECE VEGÜNDÜZ UZUNLUĞU HİÇ DEĞİŞMEZMİŞ!?



               TC.

OSMAN TÜRKOĞUZ

osmanturkoguz @mail.com

TV. İZMİR;31 MART 2015.

                   GECE VE GÜNÜN UZUNLUĞU HİÇ DEĞİŞMEZMİŞ?!

                           Cuma günü öğleden önce; Mahalle camimiz olan Rahmetli Yumurtacı Ahmet Camisinin önünden geçerken; iri kıyım, seyrek sakalı, çok uzun gri bir setre giymiş birisi, önüme dikilerek:”Selamın aleyküm!”Dedi. Günaydın Beyefendi, dediğimde:”Allahın selamını niçin almıyorsunuz?”Buyurdular. O selam, Allahın değil de Yahudilerindir:”Şalom Alekum!”Ben, Allah’ıma bile Türkçe seslenirim. Elimi uzattığımda neden elinizi vermediniz? Ellerini saklayarak:”Camiye gelmeyenlerin elini sıkmak dinimizce mekruhtur, sonra abdestliyim de.”Deyince,”Ben, günde en az üç kere ellerimi sabunla yıkarım!”Elleri yıkamak ayrı, dinen abdest almak ayrıdır!”Buyurunca, sustum. Bekle Osman dedim!”” Size, izninizle bir hususu sormak istiyoruz? Bir grup adına mı? Dediğim de, “orasını karıştırma!” Dedi. Buyurunuz, sizi dinliyorum!”Dedim.Biraz duraksadı ve:”Televizyonlarda,gazetelerde, devlet büyüklerimiz,Türk ırkı diye bir ırk yok!”Diye sürekli halkımızı aydınlattığı halde,sizin soyadınız neden ille de TÜRKOĞUZ?!Dedi.Kimlik cüzdanını çıkarmasını istedim ve okuttum.”Türkiye Cumhuriyeti yazıyor,”dedi.O zaman siz hangi devletin vatandaşı oluyorsunuz?!”Zoraki olarak Türk vatandaşıyım.Onun da değişme zamanı gelecektir.Ama ben kalubeladan beri Müslümanım!”Dedi.Kalubela ne demek oluyor?”Dünyanın kurulduğu günden beri demek oluyor!”Deyince sordum:”Müslümanlığın peygamberi kimdir?”Hazreti Muhammet’tir,(Salallahuvesellem).Dedi.Gerisini ben tamamladım:Hazreti Muhammet MS.569- 8 Haziran 632 tarihleri arasında yaşamıştı,İslam dinini de 610’dan sonra Yaymaya başlamıştı.Doğru mu?”Dedim.”Doğum tarihi 21 Eylül 571,”dedi.Nasıl oluyor da Siz, dininizin peygamberinden çok önce Müslüman oluyorsunuz?O zaman da Hz.Muhammedin peygamberliğini kabul etmiyorsunuz demektir!”Deyince,”Hasmin Allah!Siz aklımı karıştırıyorsunuz,benim soruma cevap vermelisiniz!”Dedi.”Almanya var,Alman Irkı yok!Fransa var,Fransız ırkı yok,Rusya var Rus ırkı yok,Arapça var Arap yok!”Öyle şey Olur mu?!”Türkiye Cumhuriyetinden önce,senin Dedelerin hangi devletin tebaası idi?”Osmanlının devletinin”,dedi.Osmanlılar,”Türk değil mi Marsıvanın eşeği,eşek değil köpekten de aşağı!”Diye kimlere demiş?”Tabii ki Türklere,”dedi.Peki,Mevlana,Türkün köpeği şehre inince Acemce havlar!”Demiş!Soruma cevap!”Ver!Dedi. Almanca konuşanlara ne ad verilir?””Alman denilir!”Dedi.”Fransızca konuşanlara?””Fransız, dedi.”Türkçe konuşanlara ne ad verilir?””Türk denilir buyurdu.!”Bir soru daha sorup,ilk sorunuza da kesin yanıt vereceğim. Uzaydan görülen, dünya üzerinde, insan eli ile yapılmış olan şey nedir?

                                Sesi çıkarmadı. Ben yanıtlayayım,6500 kilometre uzunluğundaki,Çin Seddidir.Çinliler,bu Seddi,koyun ve  keçiler Çine girmesin diye mi yapmışlar?!

                              Osman, Arap adıdır. Ben doğduğumda babam babasının adını koymuş. Bülent Ecevit bir Tanım yaptı, herkes bu tanıma yapıştı kaldı.”

              “Türk sıfattır, böyle bir ulus yoktur!” Sözünü de Türkçe söyledi.Alman,Fransız,Rus,Yahudi kelimeleri de bir sıfatı bildirilmiyor mu?!Türk Ulusu,Oğuzun kanından inen,ortak özelliklere,ortak uygarlığa ve diğer ulusların karakterlerinden de çok bir farklı  karaktere sahip insanların ortak adıdır.Türk’e ve Türklüğe düşman olanlar da,Devşirme  ve Dönme dölleridir. Dine sarılmaları da TÜRK’E ve TÜRKLÜĞE duydukları hasetten ve gizli kinlerindendir. TÜRKOĞUZ, TÜRK KİMLİĞİMİN ŞİDDETLE VURGULANIŞININ ANLATIMIDIR!? ARZ EDERİM, DEDİM. Adamcağız öylece kalakaldı?!Bu sefer de soru sorma sırası bana gelmişti:”İzniniz olursa,bazı şeyleri sizden öğrenmek istiyorum!”Dediğim de tamam,dedi,sorabilirsiniz.

            “Kadınların,tırnakları ojeli ve makyajlı iken aldıkları abdestler,dinimizce geçerli midir?!””Hâşâ,dedi,bu abdest almanın,dinimizce hiçbir sağlıklı hükmü yoktur.Abdestten murat,vücudumuzun su değmedik hiçbir yerinin kalmamasıdır!?Teşekkür ederim,dini bilginizden yararlandım.Çok genç olmanıza karşın,ayağınızda mest var.Günde beş vakit,abdest alırken zor  olmuyor mu?!”Beyefendi,dedi,İslam dini kolaylıklar dinidir.Mesi çıkarmadan,mesin üstünden yaş elinizi gezdirmeniz,mes yapmanız,abdest  sayılır.”Güzel,hani,abdest alırken vücudunuzun su değmeyecek hiçbir yeri kalmayacaktı,bu kural,yalınız Kadınlar için mi?!Sonra,büyük abdestinizi yaptıktan sonra nasıl temizleniyorsunuz,Hz. Muhammed’in hadislerine aynen uyar mısınız?Dedim.”Evet hadislere ve Kurana  uyarım,su ile temizleniyorum!”Deyince:”Büyük abdestinizi yaptıktan sonra,üç ya da beş taşla kıçınızı siliniz!”Hadisine neden uymuyorsunuz?!Kur’anı Kerim’in kaç suresinin başında E.L.M gibi harfler var?Dikkat etmedim!”Dedi.Onu da benden öğren 29 surenin başında anlamını bilmediğimiz harfler vardır. .Peki, günlük namazda Farzlar 17 Rekât, Sünnetler neden 21 Rekât? Hani peygamber yalınız tebliğ ediciydi? Oruç farizasını nasıl ifa ediyorsunuz?!”Her il için imsakiyeler var,onlardan yararlanıyorum!”Dedi.Kutuplarda Altı ay gündüz ve Altı ay da gece;farz edelim kutuptasınız.Günlük namazlarınızı ve orucunuzu nasıl ifa edeceksiniz?! “Allahımızın günün ve gecesinin boyu değişmez!”?! “Sayın Dindar Beyimiz,o zaman siz, düşünce boyutunuzu genişletmelisiniz?!Dedim ve  izin isteyerek yanından ayrıldım.

 

 

 

  

 

1 Nisan 2015 Çarşamba

2013/UYUYALIM BAKALIM!



          TC.
OSMAN TÜRKOĞUZ

BABASI GÖĞE YÜKSELTİLİNCE, KIZI DA KADIN NEBİ OLDU VE TÜRK MİRAS HUKUKUNUYENİDENDÜZENLEDİ. ENNETTE KAZANILMIŞ HAKLARI NAH GERİ ALIRSINIZ! CENNETE, YETMİŞİKİNİZ BİR ERKEĞİN MASLAHATINA BAĞLANMAYA BİLE RAZISINIZ?!AR ARABİSTANA YALLAH!

TV. İZMİR,01Nisan2015. 39 sene önce, iki hukukçumuzun uyarması?!                                                                                                         

       Cumhurbaşkanı olarak seçilen; Anayasamızın Milletvekilliği ve Cumhurbaşkanı antlarını da SU gibi içen, kendinden menkul Başkanımızın Kızı da gericilik kervanına katıldı: İnternet’te,KADINLAR,Mirasta ERKEKLERDEN DAHA AZ pay alsınlar buyurdu?!”İslam Miras hukuku Tanrısaldı!Babası göğe çıkartıldığından kızı da miras  dağılımı üzerine serenada başladı.Bu konuşmalar ve geriye dönük uygulamalar “Siret Konferansında” alınan kararların ve Sn: Bay Tayyip Beyin ünlü andının uygulanmasıdır.Uyuyalım bakalım?!

         “Olaylar ve Görüşler,”SİRET Konferansı ve Anayasa”.Selçuk C.Bengü—Sahir Yörük, Cumhuriyet Savcısı—Ağır Ceza Yargıcı. Bir memlekette, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, gericiliğe karşı Cumhuriyet Savcılarını uyarır, bu memlekette, şeriatçılık üzerine konferans tertiplenmeye kalkışılır ve bu memleket Atatürk’ün kurtarmış olduğu Türkiye Cumhuriyeti olduğu halde, tüm Aydınlar ve Hukukçular, sus ve pus olurlarsa; artık o memleketin geleceğine güvenle bakılamaz.30 Aralık 1976 tarihli bir İstanbul gazetesinde,”Şeriatçılık Konferansı Türkiye’de!”Başlığını taşıyan akıl almaz bir haber yayınlandı. Toplanacak konferansın konusu şöyle sıralanıyordu:

“”Şeriatın tüm Müslüman ülkelerde derhal yürürlüğe girmesini ve Arapçanın da bu ülkelerde resmi dil olmasını kararlaştıran Siret konferansı, Türk Hükümetinin davetlisi olarak İstanbul’da toplanacaktır. Geçen Mart ayında Pakistan’da toplanan bu konferansa Türkiye’den bir devlet bakanı katılmış ve bir süre konferansın konuk başkanlığını da yapmıştır. Konferansta oy birliği ile alınan ve dünya kamuoyuna da açıklanan kararların bazıları şöyledir:

        1-Bütün Müslüman ülkelerde derhal şeriatın uygulanmasına geçilmeli ve ülkeler mevzuatını şeriata göre yeniden düzenlenmelidir.

         2-Müslüman ülkelerde Arapça öğrenim geliştirilmeli ve Kuran dili, İslam ülkelerinde evrensel bir dil haline getirilmelidir.

         3-Hazreti peygamberi son peygamberi son peygamber olarak tanımayanları Kâfir ilan etmek şarttır.EK:Ülkemizde,Eski bir İmam, önce ALLAH,sonra da peygamber olarak ilan edilmiştir.Oysa,akıl hastanelerimizde bol miktarda Allah ve peygamber mevcuttu!?Ostüzü.

                  4-Konferans, Siret’i Nebi’yi bütün okul ve kolejlerde zorunlu ders olarak okutmayı kabul ve tavsiye eder.                                        

                 5-Bütün İslam ülkelerinde, Cuma günü resmi tatil günü olmalıdır.  6- Kadınlar daha dikkatli olmalı ve Müslümanlığın şartlarına riayet etmelidir.”

               Haberde, İstanbul’da toplanacak olan bu konferansa, Türk Hükümeti adına katılacak olan bir hükümet üyesinin başkanlık yapacağı da belirtiliyor. Türkiye Büyük Millet Meclisinde tartışma konusu olduğu bildirilen bu konferansı toplayan kim olursa olsun; ister hükümet üyesi, ister dernek, isterse bir kişi, sonuç hukuki yönden hiç değişmez. Onun için anayasanın şu maddelerini hatırlatmakta yarar görüyoruz:

                  --Türkiye Devleti bir cumhuriyettir.(m.1)

           ---Türkiye Cumhuriyeti, laik bir hukuk devletidir.(M.2).

                  ---Resmi dil Türkçedir.(m.3/2).

                  ----Bu Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbirisi, insan hak v e hürriyetlerini veya Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü veya dil, ırk, sınıf, din ve mezhep ayrımına dayanmak nitelikleri Anayasa’da belirtilen Cumhuriyeti ortadan kaldırmak kastı ile kullanılamaz.(M.11/3).

                  --Herkes vicdan ve dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.

                  ---Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere atılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Kimse, dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz. Dini eğitim ve öğretim, ancak kişilerin kendi isteğine ve küçüklerin de yasal temsilcisinin isteğine bağlıdır.

                  -Kimse, Devletin sosyal ve tutumsal(İktisadi),siyasal veya hukuksal temel düzenini, kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya şahsi çıkar veya nüfuz sağlama amacıyla, her ne surette olursa olsun dini veya din duygularını ya da dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz. Bu yasak dışına çıkan veya başkalarını bu yolda kışkırtan gerçek ve tüzel kişiler hakkında, kanunun gösterdiği hükümler uygulanır ve siyasi partiler Anayasa Mahkemesince temelli kapatılır.”(M.18/1.2.3.4.5).

                  Anayasamızın öngördüğü Laik, demokratik hukuk devletimizi yıkmaya hiç kimsenin gücü yetmez, Anayasamızın yukarıda açıkladığımız hükümleri karşısında başka söz söylememize gerek yoktur, ancak toplumumuz sürüleşmesin yeter!?Türkiye Cumhuriyetini,laik ve demokratik hukuk devletimizi yıkarak,şeriata dayalı teokratik bir düzen getirmeyi amaçlayan “Siret Konferansı,”Anayasamıza aykırı,Anayasayı ihlal suçudur.Çok önceden bunun hazırlıkları yapılmış Türk Ceza Kanununun ünlü 163’üncü maddesi,Özal döneminde,yürürlükten kaldırılmıştır.”Bir yargıç ile bir Cumhuriyet Savcısının birlikte kaleme aldıkları yukarıdaki yazıda sembolik bir anlam vardır.Şeriat hükümleri ile anayasal hükümleri karıştıranlar,İnançla-Aklın yerlerinin farklı olduğunu,anayasanın da her şeyin üzerinde olduğunu hatırlatarak,”YETER!?”Demenin zamanının geçtiğini…”Meşru Savunma hakkını kullanmaya çağırıyoruz…”Ostüzü.

 

 

 

                 

 

                 

 

                 

                 

 

25 Mart 2015 Çarşamba

2012/16/17Ocak 1923,İZMİT BASIN TOPLANTISI.



İZMİT BASIN TOPLANTISI: “Mustafa Kemal Paşa'nın amacı, saltanat ve hilafet konusunda alınan kararların halk üzerinde ne gibi etkiler yaptığını incelemek ve belirlemek olan Batı Anadolu Gezisi'nin en önemli bölümünü onun İzmit'te dönemin bazı İstanbul gazetelerinin başyazar ve yazar konumundaki gazetecilerle yaptığı basın toplantısıdır" Bu basın toplantısıyla Mustafa Kemal Paşa, günün tartışma konusu olan çeşitli konularda gazetecileri aydınlatmayı ve onların kafalarındaki soru işaretlerini dağıtmayı düşünmüştü. Çünkü O, kamuoyunun ve özelliklede İstanbul kamuoyunun aydınlatılması gerektiğine inanıyordu. Bunun için önce kamuoyunu etkileyecek en önemli araç olarak gördüğü gazetecilerle 16/17 Ocak 1923 tarihinde, İzmit’te Abdülaziz’in av köşkünde bir basın toplantısı yapmıştı.19 Oak 1923 akşamı da, İzmit halkına, şehir sinemasında hitap etmişti.64 sene saklanan bu basın toplantısı tutanakları, türlü söylentilerin konusu olmuştu.Ele alınan tüm konular çok önemliydi.Hilafet konusu da Başkomutanımız ve Cumhurbaşkanımız Mustafa  Kemal tarafından derinlemesine ele alınarak anlatılmıştı.Bu ilginç söyleşilerin özeti aşağıdadır.Kitap olarak ta yayımlanmıştır:                                                                                                                                    “ Eskişehir ziyaretinden sonra İzmit’te, İstanbul’dan gelen belli başlı gazetelerin Başyazarları ile bir basın toplantısı yapılması planlanmıştır. Bu basın toplantısına Gazi büyük önem vermiş, toplantıdaki konuşmaları harfi harfine kaydetmek üzere Meclis’teki dört rapor yazıcıyı beraberinde getirmiştir.  Basın Toplantısı,16 Ocak 1923 Salı günü, İzmit’te tarihi İzmit Kasrı binasının alt katında yapılır. Toplantıya,  Başyazarlarla birlikte, Gazi adına onları davet eden Adnan Adıvar ve  eşi Halide Edip Adıvar da katılır.21.30’da başlayan toplantı gece yarısı,03.00’a kadar sürmüştür.  Toplantıda Gazi Mustafa Kemal çok şey anlatmış ve fakat konuşulan şeyler hemen yayınlanmamıştır. İlk olarak 1929 yılında izin alınarak yayınlanan bu konuşmalar o gün itibariyle çok önem arz eden hususlardır. O günlerin  İstanbul Basınından bahsedecek olursak özetle şu hususları söyleyebiliriz: İstanbul Basınını Milli Mücadeleyi destekleyenler ve desteklemeyenler olarak ikiye ayırmak mümkündür. Alemdar” ve “Peyam-ı Sabah” gazeteleri Millî Mücadeleye karşı idi. “Alemdar, Damat Ferit Paşa yanlısı bir yayın politikası izliyordu. Peyam-ı Sabah’ın başyazarı da Ali Kemal’di. “Tevhid-i Efkâr”, “Tanin”, “İleri”, “Vakit”, “İkdam” ve “Akşam” gazeteleri ise Milli, Mücadeleyi destekliyorlardı. Toplantıya katılan altı gazetenin başyazarı şunlardı:

 Tevhid-i Efkâr Başyazarı, Velit Ebuzziya,

Vakit Başyazarı, Ahmet Emin (Yalman).

Akşam Başyazarı, Falih Rıfkı (Atay),

İleri Başyazarı, Suphi Nuri (ileri),Kılıçzade Hakkı Bey (İzmit muhabiri)

İkdam başyazarı, Yakup Kadri (Karaosmanoğlu),

Tanin Başyazarı, İsmail Müştak (Mayakan).

Toplantıya başlarken Mustafa Kemal Paşa, ”Konuşacağımız esaslı meseleler ne ise evvela onları tespit edelim. Hangi noktaları öğrenmek istiyorsunuz?” Diye sorar. Alınan cevaplar tatminkâr değildir. Gazi daha zor ve esaslı sorular bekliyordur.

 Suphi Nuri  -Lozan’dan beklenen neticeyi,

İsmail Müştak -İstanbul’un geleceğini,

Yakup Kadri -TBMM de ortaya çıkan gruplaşmaları,

Ahmet Emin -Dışardan gelecek göçmenlerle ilgili konuları öğrenmek istiyorlardı. Daha sonra ilave sorular da olur. Oysa Gazi Paşa, Kamuoyunu yönlendirebilecek daha kapsamlı ve önemli konulardan söz etmek ister: Gazi Mustafa Kemal, Saltanat sonrası TBMM’nin varlığı ve öneminden, halifeliğin durumu ve geleceğinden, Lozan’da olmazsa olmazlarımızdan, Cumhuriyet’ten bahsetmek, yapılan ve yapılacak önemli inkılâplardan söz etmek istiyordur… Gazi, konuşmaların gidişatını kendisi yönlendirir. Söylemek istediği hemen her şeyi söyleyerek kamuoyunu yönlendiren bu önemli kalemleri bilgilendirmek ister… O gün, Gazi Mustafa Kemal’in altı saatlik konuşmasında belli başlı şu hususlar öne çıktı:  -Osmanlı Devleti’nin harbi Umumiye (1’inci Dünya Savaşı) nasıl bir maksat ve gaye ile girdiğini anlamış değilim. Harbe girdikten sonra idare noktayı nazarından yapılan hatalar çoktur. Bir Milletin kuvveti asliyesi kendi hayatını ve mevcudiyetini unutup da kuvvetini her hangi bir yabancı bir gaye için teksif etmesi asla caiz değildir.  

 -Milli Mücadelenin maksat ve gayesi milletin tam istiklalini ve bila kayd-ü şart hâkimiyetini temin ve idame ettirmektir. İki aydır müzakereleri devam eden Lozan Konferansında muhataplarımız, Sevr anlaşması ile Türkiye’yi imha koşullarını biraz değiştirerek bize dayatmak istiyorlar. Bunu kabul edemeyiz -Dâhili vaziyet mevzuu bahis olurken en evvel inzibat ve asayiş meseleleri akla gelir. Pontus meselesi diye Samsun havalisinde zaman, zaman vuku bulan gayri tabi harekâtın sureti katiyete önüne geçilmiştir. Pontus diye artık Türkiye’de bir meseleden bas olunamaz. Asırlardan beri vukuatsız kalmayan Dersim’de adi vukuat bile yoktur.  -Harpten çıkan bir memleketin en mühim iştigali iktisadi vaziyetin ıslahıdır. Bu sene içinde çiftçiye epeyce yardım yapılmıştır.

 -Hükümet merkezi neresi olmalıdır? Düşündük. Bendenizce iki noktai nazardan tetkikat yapmak icap eder.

Birincisi, Bir geminin topundan telaşa düşebilecek bir yerde hükümet merkezi olmaz.

İkincisi, Hükümet merkezi öyle bir yerde olmalı ki hükümet nazarını memleketin her tarafına eşit bir şekilde atfedebilsin.

            İstanbul, en güzel bir şehrimiz, en kıymetli bir hazinemizdir. Fakat bu muhabbetimiz onun mutlaka hükümet merkezi olması şeklinde tecelli etmemelidir. Herhalde birçok sebepler hükümet merkezinin (Ankara- kayseri- Sivas) üçgeni dâhilinde bir noktada olmasını icap ettiriyor. Ankara da oturmakla beraber yine İstanbul’dan daima istifade edeceğiz. Hep beraber Meclis’in üç buçuk senelik bir tarihçesini yapalım:

               İstanbul’daki Meclis taarruza duçar olurken(saldırıya uğrarken) Anadolu’da Büyük bir meclis olsun dedim. Aynı zamanda bu Meclis’in salahiyeti de geniş olsun istedim. Ancak, blok halinde bulunan Meclis bir gün beş parçaya ayrıldı. Fakat sağ, Sol cenah şekli de değil, hissi, şahsi, fikri muhalif nedenler dolayısıyla parçalara ayrıldı. İcrai salahiyete sahip bu Meclis’te birçok mühim meseleleri Meclis’le istişare etmek, oradan karara almak mecburiyeti vardı. İş o reddiye geldi ki en basit meseleler için de Meclis’ten karara almak imkânı kalmadı. Ben bu vaziyeti çok tehlikeli buldum. Hatırıma gelen şey bu ufak parçaları birleştirmek ve bir grup haline koymak oldu. Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Grubu diye bir grup yaptık. Bu gruba program olarak esaslı iki şey gösterdik: Misak-ı Milli, Teşkilatı Esasiye İkinci Grup nasıl kuruldu sorusuna gelince, Gayrimemnunların memnuniyetsizliği şahsi nedenlerdendi. Doğrudan doğruya benim şahsımdan gayrimemnunlar da vardı. Nihayet bu gayrimemnunlar kendilerine ikinci grup dediler. İkinci grup ve ona tabi olan mürteciler mütemadiyen vekillere taarruz ederler, onları düşürmek isterler, orduyu tenkit ederlerdi. Onlar daima hükümeti ellerine almaya çalışıyorlardı. Hele Dâhiliye Vekâletini ele geçirmeye bilhassa ehemmiyet veriyorlardı. Fakat bu teşebbüslerinde Muvaffak olamadılar. Mevcutları yirmi üç kişiye inmişti. Yetmiş dörtten yirmi üç kişiye indiler. Bugün bu efendilere bazı hocalar da iltihak etmişlerdir. Hocaların en cahilleri onlara iltihak etti. Binaenaleyh halife böyle olmaz, halifeye kuvvet kudret lazımdır, salahiyet lazımdır ”demeye başladılar. “Ona biz bir hak veririz ki Meclis’in kanunlarını, Hükümetin kararlarını tasdik eder”, diyorlardı.

-Gazi,”Hilafet meselesi hakkında görüşelim. Size soracağım, Velid Beyefendi, nasıl görüyorsunuz, nasıl tasavvur ediyorsunuz? Der. Tevhid-i Efkâr gazetesinin başyazarı Velid bey’in cevabı pek olumlu değildir: Bendeniz bu meseleyi ta’mik etmedim (derinliğine düşünmedim),”der. Devamla şunları ifade eder: ”Diyorum ki bunlar çok esaslı meselelerdir. Bunu iyi tetebbu edebilmek için zihinler sair meşgalelerden azade olmalıdır; devir bendenizce henüz gelmedi. Buna şahsi olsun, esaslı karara verebilmek için kat’i kanaat sahibi olmak lazımdır,”der. Gazi Paşa’nın,”Diğer arkadaşlardan görüş bildirenler olacak mı? Hanginiz bu hususta daha fazla meşgul oldunuz?” Sorusuna kimseden cevap gelmez. “Müsaade buyurursanız yine ben devam edeyim” diyerek halifelik konusunda ilave görüş ve düşüncelerini ortaya kor.  -Çok şayanı arzu idi ki bu meselenin münakaşası sulhten sonraya kalsın. Fakat görülüyor ki şimdi bu meselelerden hararetle bahsedenler var. Projeler, risaleler yaparak halka dağıtanlar var. Şükrü Efendi diyor ki ”halife şu demektir, halifenin salahiyeti şudur, vazifesi budur.” Bu fikirler bütün Milletin dimağına sirayet ediyor. Mademki menfi bir gayret vardır tedbir almak mecburiyetindeyiz. Falih Rıfkı (Atay)ın,”Paşam, sulhten sonra güç olur, en müsait zaman bu zaman…”Gazi’nin cevabı şöyle olur: ”Biz bu meseleyi siyaseten halletmişizdir. Dünya üzerinde müstakil ve yeni bir Türk devleti var. Devleti kuran milletin bir Türkiye Büyük Millet Meclisi vardır. Türkiye devleti başka bir makam tanımaz. Hilafet demek bütün âlemi İslam’a şamil ise tarihte bu hiçbir vakit vaki olmamıştır. Bütün Âlemi İslam’ın halife sıfatıyla bir adam tarafından idaresi vaki de değildir. Malumu âliniz bir defa Peygamberimizin kendisi demiş ki: “Benden otuz sene sonra hilafet yoktur.” Bu makama birde salahiyeti vermeye kalkacak olursak ne olur? Bu salahiyetin tatbikat sahası bütün âlemi İslam olmak lazımdır. Halife bu salahiyetini bütün âlemi İslam üzerinde tatbik edebilecek midir? Tatbik edemezse zaten manası kalmaz… Her başı sarığı olanın halkın karşısına geçip, istediği bimana şeyleri onun kafasına sokmaya müsaade edilemez. Benim kanaatim, malumatım ve kati itikadım bundan ibarettir. Bu devletin halife ile alaka ve münasebeti yoktur. -Kılıçzade Hakkı Bey,”Paşa Hazretleri yeni hükümetin dini olacak mı” diye sorar. Gazi Paşa, ”Vardır efendim vardır. Fakat İslam dini hürriyeti efkâra mani değildir.” “Yani hükümet bir din ile tebeyyün edecek mi?”. “Edecek mi etmeyecek mi bilemem. Buğun mevcut kanunlarımızda aksine bir şey yoktur. Millet dinsiz değildir, mütedeyyindir. Dini de dini İslam’dır. Dini reddedecek ortada bir sebep yoktur.”Diye konuşmalar devam eder…. İsmail Müştak Bey sorar: ”Türkiye’de hilafet siyaseten bir menfaat ve kuvvet midir, yoksa bir zaaf mı?  - Gazi Paşa cevap verir: “….Hilafet başımıza bir beladır. Osmanlı padişahlığı hilafeti almadan evvel devrinin en parlak safhasını yaşamıştır Hilafeti aldıktan sonra da bir sükût (düşüş) başlamıştır, der. Basın Toplantısının sonunda öne çıkan cümleleri şunlar olur: Gazi Paşa’nın “Hiç şüphesiz sulh olduktan sonra( Lozan Barışı) çok çalışmak lüzumuna kaniyiz. Bunun için zayiatımızı en az bir zamanda telafi edecek esaslı bir program yapmağa mecburuz… Milleti teşkilatsız ve hedefsiz bırakamayız.  Bu üç senelik milli mesainin, fedakârlığın neticesi olmak üzere vasıl olduğumuz hedefler ikidir: Birisi, istiklali tam, diğeri de bunun kadar ehemmiyetli olan yeni hükümetimizdir. Birincisini izah etmek kolaydır. İkincisini ise herkes anlamıyor. Bunun için hükümetin vaziyet ve mahiyetini, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun ruh ve manasını görüştüğümüz noktalardan tahlil ve tetkik ederek halka anlatmalıyız. Mutaassıpları mutlaka bize hücum ettirmek için değil, aklıselim sahibi olan millet ekseriyetine hakikati anlatacak tarzda… Harici siyasetin mesnedi kuvvetli bir siyaseti dâhiliyedir. Ne şarka, ne de garba ehemmiyet vermeksizin yalnız kendi mevcudiyetimize istinad ile iktifa olunabilir mi? Suali de hatıra geliyor. Doğrusunu söylemek lazım gelirse bu dakikada emniyete şayan siyaset yalnız kendi mevcudiyetimize istinat etmektir. Başkalarına emniyetle rabtı kalp edemeyiz. Fakat bu demek değil ki yarın vuku bulacak inkişaflar karşısında herhangi bir tarafa daha çok yaklaşmak mümkün değildir ve gayri caizdir. “Gazi devamla:”Aradaki ihtilaf daha ziyade menfaat ve hissi şeylerden ileri geliyor. Fakat her ne surette olursa olsun bir ihtilaf noktası aramakta idiler. Bugün bu Efendilere bazı hocalar iltihak etmiştir. Çünkü hilafet ve saltanat yekdiğerinden ayrıldıktan sonra, bazı hocalar büyük bir teessüre kapıldı. O kadar ki, kendi dinlerinden ve imanlarından şüphe etmekte olduklarını söylemeye başladılar. Acaba, bu şerait dâhilinde Müslüman mıyım? Bu suretle hocaları en cahilleri onlara iltihak etti. Binaenaleyh, halife böyle olmaz, halifeye kuvvet ve kudret lâzımdır” demeye başladılar. Kendilerine müdafaalarına lazım olacak tezi de buldular; diyorlardı ki “biz, bu tarz hükümete, Meclisin bu mahiyetine tariz değiliz. Bugün salahiyetleri haiz olanın yerini tutacak zat makamı riyasette kim olursa o olacaktır. Bugün için Mustafa Kemal Paşa vardır. Belki şeraiti hazırası,(şimdiki koşulları) ile bu makamı tutabilir. Fakat yarın çekildiği ya da öldüğü zaman mümessil olarak yerine kimi getireceğiz? Biz, birbirimizi çekemeyiz. Böyle bir Meclis bulamayız. Netice inhal olur. Binaenaleyh, o makamda (yani Millet Meclisi Riyasetinde) öyle bir zat bulunmalı ki, böyle intihabatla, diğer bazı şeylerle takyid olunmasın(sınırlandırılmasın).Bu zat kim olabilir? En münasip şekil, riyasette halifenin bulunmasıdır. Halifeyi reis yaparız. Onu bir defaya mahsus olmak üzere intihabederiz. Ondan sonra hiçbir şey düşünmeyiz. Orası öyle bir makam olur ki, oraya herkes gözünü dikmez. Ona biz bir hak veririz ki, Meclisin kanunlarını, hükümetin kararlarını tasdik eder. İşte bu adamlar, böyle bir formül ile prensip ihtilafı şeklinde arzı mevcudiyet etmiş bulunuyorlar. Değil mi Adnan Bey?

         Adnan Bey—Evet Efendim.

Gazi-Şekil budur. Yani Meclis’in bir kısmı vardır ki, bu arzettiğim formül üzerinde uğraşıyorlar. Hatta bugün Ankara’dan bir telgrafname aldım, telgrafnameyi okur:”Bugün, Ankara’da (Hilafet’i İslamiyet ve Büyük Millet Meclisi) nâmı altında bir risale neşredilmiştir. Beş kuruş fiyatla satılmaktadır. İmza sahibi Karahisarı sahip mebusu Hoca Şükrü Efendidir. Bu risale, yeni bir matbaa tesis eden Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey’in matbaasında basılmıştır. Risalenin muhteviyatı malum olan mevzu hakkında yani saltanatı şahsiyenin ilgası hakkındaki 1Teşrin’i sani 1338/1 Kasım 1922/ tarihli Meclis kararının şeriata mugayir Olmadığını bazı taraflarda ve matbuatta bu tarzda intihab olunan halifenin kuvvetsiz ve hükümetsiz bulunmadığını, halifenin kabulü ile onun levazımından(gereklerinden) olan hukuk ve levazımı şeriatın kabul edilmiş olduğunu ifade etmektedir. Risalenin muhtelif mahallerinde aynen şu ibareler vardır:”Büyük Millet Meclisi ile Meclis’in intihab ve tesbit ettiği halife’i Müslimin arasında hiç bir ayrılık ve gayrılık yoktur. Halifenin kuvvet ve şefkat sahibi olması en büyük esası şer’idir. Bununla beraber, bugünkü hale göre, hükümetimizin ve devletimizin bir reisi olması zaruridir. Bu hususta başka bir türlü şekle imkân yoktur. Şu hale nazaran tanzimi kavanin, icraiyesi… Vs. Riyaseti tabiyesini halifemizin haiz olması, yani devlet ve mukadderatı devletin nazarı tasdikine iktiran etmesi bir emri zaruri ve şer’idir. “Gazi, devamla-Bu münasebetle, hilafet meselesi hakkında görüşelim. Size soracağım, VelidBeyefendi. Nasıl görüyorsunuz, nasıl tasavvur ediyorsunuz?                                                  Velid Bey_- “Bendeniz, bu meseleyi ta’mik etmedim(Derinliğine düşünmedim) Paşa Hazretleri. Tamikinin de sulhtan sonraya bırakılması fikrinde idim. Şimdi asıl hepsinin fevkinde olan esaslı mesele, memleketimizi düşmandan kurtarmak için efkâr ve mesaimizi buna münhasır olmak kanaatinde bulunduğum için bu mesaili kendi kendime tetkik etmedim. Hatta Teşkilat’ı Esasiye Kanunu’nu da tetkik ve tetebbu etmiş(incelemiş) değilim. Böyle bir sırada bu mesele çıkmıştı. Tabii, mesele karşısında kendi, kendime bir gazeteci olmak itibariyle gafil bulundum. Ancak, ,herhangi mühim bir mesele hakkında her türlü mütalaat yapmak mecburiyetinde olduğum için bir günlük intibaları o mesele hakkında düşündüklerimi yazmıştım. Bendeniz, hâlâ bir dereceye kadar o fikirde bulunuyordu. Diyorum ki, bunlar çok esaslı meselelerdir. Bunu iyi tetebbu edebilmek için, zihinler sair meşgalelerden azade olmalıdır. O devir bendenize henüz gelmemiştir. Buna şahsi olsun, esaslı karar verebilmek için, kati kanaat sahibi olmak lâzımdır.                                          Gazi Paşa-Diğer arkadaşlar mütalaa dermeyan edecek mi? Hanginiz bu husuta daha fazla meşgul oldunuz? Müsaade buyurursanız, yine ben devam edeyim. Çok şayanı arzu idi ki, bu meselenin münakaşası sulhten sonraya kalsın. Fakat görülüyor ki, şimdi bu meseleden hararetle bahsedenler var. Böyle projeler, risaleler yaparak halka dağıtanlar var. Hulasa bizim arzumuza muvafakat etmeyenler var. Biz,”zamanı değildir. Sükûneti muhafaza edelim, asıl iştigal olunacak mühim işlerimiz vardır,”diyoruz. Fakat Şükrü Efendi diyor ki:”Halife şu demektir, halifenin selahiyeti şudur; vazifesi budur!”Ve bu fikirler bütün milletin dimağına sirayet ediyor. Mademki menfi bir hareket vardır, bunu karşılamak mecburiyetindeyiz. Ya onların iddiası doğrudur, ya bizim yaptıklarımız. Yaptığımız ve idame etmek istediğimiz şeylerin siyaseten, fennen, ilmen, dinen, bu memleket ve milletin hayat, refah ve saadeti noktai nazarından doğru olup, olmadığınıtetkikedelim.                                                                           Falih Rıfkı Atay—Paşam, sulhtan sonra daha güç olur. En münasip zaman, bu zaman…                                                                                                  Ahmet Emin Bey—Vaziyetin muvazzah(durumun açık? Olmamasından ileri gelmiyor mu? Hilafetin bütün İslam’a şamil-Yaygın-bir müessese olduğu meydana çıkar. Dâhili bir mesele olmak mahiyetini kaybeder.”                                                                                                          Gazi—Biz, bu meseleyi siyaseten halletmişizdir. Dünya yüzünde Müstakil ve yeni bir Türk Devleti vardır. Devleti kuran milletin bir. Türkiye Büyük Millet Meclisi vardır. Memleketin yegâne, hakiki mümessili bu Meclis’tir. Türkiye devletinin reisi de vardır. Bu şekil şer’idir, ilmidir, bilhassa istiklali devleti en iyi muhafaza edebilecek bir şekildir. Türkiye devleti, başka bir makam tanımaz. Haddizatında başka bir makam yoktur. Hilafet demek, bütün âlemi İslama şamil bir idare noktası demek ise, tarihte bu hiçbir vakit vaki olmamıştır. Bütün âlemi İslamın halife sıfatıyla bir adam tarafından idaresi vaki de değildir. Hazreti Ali zamanında,”Sıffin”muharebesini, müteakip, âlemi İslam halife namı altında, iki zatın daire’i hükmü altında kaldılar. Bir taraftan Ali,”Halifeyim” diye icrayı hükmetmişti. Bir taraftan da Muaviye aynı sıfatla hükümet yapmıştı. Abbasiler zamanında ise bir taraftan Bağdat’ta, diğer taraftan Endülüs’te“Halifeyim”,diye saltanat sürenler vardı. Bugün Fas’ta, Sudan’da halife vardır. Onlar da kendilerine “Emirülmümin”,diyorlar. Bundan sonra bütün Müslümanları makamı hilafet namı altında bir noktaya bağlamanın imkânı yoktur. Filhakika şimdi, Mısır, Hindistan; Türkiyesizin İslamlarının hepsi kendi muhitlerinin şeraitinden, ananatındantecerrüt ederek (şartlarından ve geleneklerinden ayrılarak)   ümmet namı altında birleşmelerine nasıl imkân tasavvur olunabilir? Bu tarihin hükmüdür. Diğer taratan şer’in hükmü de ayrı bir şey değildir. Hakikatte şer’an ve dinen hilafet denilen şey yoktur. Malumu âliniz, bir defa Peygamberimizin kendisi demiş ki:”Benden otuz sene sonra hilafet yoktur!”                                                                              HİLAFET DEMEK, HÜKÜMET DEMEKTİR!                                                                                Gazi devamla—Hazreti Ali halife olduğu zaman, kendisine:”Halife’i Resulullâh”,demişler. Kendisi, ilk hutbesinde demiş ki:”Böyle bir sıfat bende yoktur. Halife denilen şey de yoktur. Siz müminlersiniz, ben de sizin Emirinizim!”Zaten peygamberin vefatından sonra, halife intihabı için hiç kimsenin aklına bir şey gelmemiş. Hilafet namı altında vukuu bulan teşekkülatı emaretten başka bir şey değildir. HİLAFET DEMEK, HÜKÜMET DEMEKTİR. Bu böyle olunca, hükümetin nasıl olması mevzuubahis olabilir? Esasat’ı şer’iyede şu veya bu şekilde bir şey tesbit edilmiş midir? Biliyorsunuz ki müstebit(baskıcı) hareket eden hükümetlere bile, din uleması(Meşrudur!”Demişler. Dinin esaslarında sadece idarenin ne gibi noktaları ihtiva etmesi lâzım geleceği musarrahtır.(açıklanmıştır).Adalet, meşveret, ulülemre itaat. Bizim hükümetimiz, tamamen bu esasları ihtiva ediyor. Binaenaleyh başkaca halife mevzuubahis olamaz. Böyle olduğu halde Türkiye Büyük Millet Meclisi, kendisinden başka nasıl bir halife’i müslümin intihab etti ve bir makam’ı hilafet hâsıl oldu? Bu hal, şöyle izah olunabilir: Bütün İslam âlemi esaret altındadır. Şayan’ı arzudur ki, bunlar ayrı, ayrı çalışsınlar; kendi hâkimiyeti milliyelerini istihsal etsinler. İşte bunlara bu hususta medar’ıtesliyet(teselli nedeni) olmak üzere bir irtibat göstermem arzu ediliyor. Fakat onlar tamamen esaretten kurtulduktan sonra; başlı, başlarına müstakil olduktan sonra, behemehâl birleşik bir makamın idaresine girmek isteyeceklerini düşünmek caiz midir? Bu da ayrı bir mesele. Demek istiyoruz ki, onların kurtulması için müşterek bir noktayı rabıta(ortak bir bağlantı noktası) göstermek suretiyle tarihi, vicdani ve yahut dini bir vazife yapıyoruz. Manasızlıktan daha da ileri giderek, bu makama bir de selâhiyet vermeye kalkarsak ne olur? Bu selâhiyetin tatbikat noktası bütün âlemi İslam olmak lâzımdır.Halife,bu selâhiyetini bütün âlemi İslam üzerinde tatbik edebilecek midir?!Tatbik edemezse zaten manası kalmaz.Halbuki müdahaleyi –halife tarafından bile olsa—istiklaline mugayır bulan  bazı Müslüman devletleri,buna asla muvafakat etmeyeceklerdir.Nitekim,Afgan Emiri,aramızda yaptığımız bir muhadeye koymuş konmuş olan bir-iki noktayı,istiklaline müdahale telakki ederek reddetmiş ve demiş ki:”Afgan milletinin istiklaline kimseyi karıştırmam.Benim,namaz kılacağım camideki hutbe ve bu hatibin irad edeceği hutbelere ait olsa bile…”Müstakil İslam devletleri böyle…Diğer Müslümanlara gelince:Onlar başkalarının idaresi ve tahakkümü altındadır.Her şeyden önce hürriyetlerini istihsal etmek lâzım…Hâkim devletlere ilanı harp mi edeceğiz?!Halife,bütün bu işleri Anadolu Türk’ünün kuvvetine istinad ederek mi yapacak?!Böyle şey olmaz efendim! HER BAŞINDA SARIĞI OLANIN BİMANA/MANASIZ/ ŞEYLERİ HALKIN KAFASINA SOKMASINA MÜSAADE EDİLEMEZ!                                             

Ahmet Emin Bey—Hatipler, medreseler meselesi var.                                  Gazi—“Camilerdeki imam ve hatibi halife tayin edecektir!”Demek isteniyor.Efendim;bu hatibin vazifesi mensup olduğu millet ve  devletin istiklali ile,hakimiyetiyle alakadardır.Dinde hatip bir devletin reisidir.O reisin bulunamayacağı yerlerde,onun mümessilidir.Dinde hatip var mıdır?!Hutbe nedir?Doğrudan,doğruya reisi devletin,yahut en büyük rüesayı devletin halkı tenvir için söz söylemesi değil midir?Her başında sarığı olanın,halkın karşısına geçip,istediği bimana şeyleri onun kafasına sokmasına müsaade edilemez.Benim kanaatim,malumatım ve kati itikadım,bundan ibarettir.Bu devletin halife ile alaka ve münasebeti yoktur.Hakikati ifade lâzım gelirse,biz yapmak istediğimiz inkılabı iki parçaya ayırmış bulunuyoruz.Evvela birincisi.Sonra ikincisi.biliyorum sizi yordum.                                                               -(Bilakis, istifade ediyoruz Paşa Hazretleri!)                                                                   Kılıçzade Hakkı Bey—Paşa Hazretleri, yeni hükümetin dini olacak mı?                                                                                                       Gazi Paşa-Vardır, Efendim. Fakat İslam dini hürriyeti efkâra mani değildir.                                                                                                                   Hakkı Bey--Yani, hükümet bir din ile tedeyyün edecek mi?                                  Gazi—Edecek mi, etmeyecek mi bilmem. Bugün mevcut olan kanunlarla aksine bir şey yoktur. Millet dinsiz değildir, mütedeyyindir. Dini de dini İslam’dır. Dini reddecek ortada bir sebep yoktur.                                                                                                  Hakkı Bey—Şu halde Paşa Hazretleri, bir mesele hakkında, herkesin itikadı ve düşüncesine göre bir fikir ortaya koymak hususunda hükümet beni susturacaktır veya tecziye edecektir. Diyecektir ki,sen bu hususta hükümetin düşündüğü gibi düşünmüyorsun.                                     Gazi---Hükümetin düşündüğü gibi düşünmeye hiç kimsenin mecburi yeti yoktur. Hürriyeti hakikiyenin cari olduğu bir memlekette hürriyeti vicdaniye vardır ve yahut yoktur olduktan sonra bunu düşünmek doğru değildir. Vicdanının icabatını söyler.                            Hakkı Bey—Herkesin kendi vicdanını susturmaya imkân görecek mi? Gazi—Heyeti içtimaiyede hürriyet mukayyeddir. O da bir fert değil,heyeti içtimaiyenin  menafii müşterekesi(ortak çıkarları) icabı olarak mevzu Kanunlar iledir.Hürriyeti vicdaniyemizi ne dereceye kadar kullanabileceğimiz mevzu(çıkarılmış kanunlarla anlaşılabilir.Mesela bir Hoca Efendi diyor ki:Şu işi behemehal yapmalısınız!Demek istediği şey de mesela Hakimiyeti milliyeyi kaldırınız…Gibi bir şey ise fiile teşebbüs ettiği dakikada mürteci telakki olunur.Kanunların icabatına tabi olur.O halde şer’i bir takım umur(işler)olunca rüyet edecek bir makam lâzımdır.O makama Şeriye Vekili deyiniz,her ne derseniz deyiniz,asıl mevzubahis olacak şey hususi bir şer’i ye vekilinin heyeti hükümetin içinde bulunup,bulunmaması meselesidir.Ayrıca bir büro yaparız,imamları tayin eder,bittabi hükümetin idaresinde.                                                                    SuphiNuriBey---Ya Evkaf işleri?                                                                             Gazi---Evkaf ayrı bir şeydir. Evkafı şer’i umuruna tahsis etmek esasen doğru değildir. Evkaf, bilhassa bizim memleketimizde, en mühim menabii servetten(servet kaynaklarından) biridir. Binaenaleyh, bunu yalınız medreselere bırakmak olmaz. Bu da ileride hallüfasıl olacaktır. (çözümlenecektir).

HİLAFET,BİR MENFAAT VE KUVVET MİDİR,YOKSA ZAAF MIDIR?!                             İsmail Müştak Bey—Türkiye’de hilafet,siyaseten  bir menfaat ve kuvvet midir,yoksa bir zaaf mıdır?!  

Gazi---Şüphe etmeyiniz, zaaftır. Bugünkü şeraite göre, biz kendi üzerimizdeki fenalığı tezyid ediyoruz,(arttırıyoruz).  Sembol olarak diyeceksiniz… Böyle sembolü kimse tanımıyor ki. Zannediyor musunuz ki, Hindliler, Mısırlılar, Afganlılar bize dini bir alaka ile merbutturlar. Her halde hilafet başımıza bir beladır: Osmanlı padişahlığı, hilafeti almadan evvel devrinin en parlak safhasını yapmıştır. Hilafeti aldıktan sonra da sükût(düşüş) başlamıştır. En felaketli zamanımızda bizimle harp edenler arasında hilafet yüzünden bize merbutolanlarvardır.

Suphi Nuri Bey---Paşa Hazreteri, fiilen mevcut vaziyeti tashih etmek zaman meselesi değil midir? Gazi---Tashih olunmuştur Efendim. Tashih olunmayan bir şey kalmamıştır. Bizce mesele hallolmuştur. Kendisi meşgul olmazsa ve kendisinden menfaat umanlar, yerinden kıpırdamazsa, bizce mesele hallolunmuştur. Ve evvela hocaların, Hoca Şükrü Efendi ve bunun gibi Hocaların arzularını yerine getirmek isteyenlerin yapacakları faaliyet, derhal meseleyi daha kati şekilde hallettirir.

 

 

TAASSUB, CEHLE İSTİNADEDER,                                            TAASUBU OLAN CAHİLDİR. 

Hakkı Bey—Hilafetin Osmanlı hanedanı elinde kalmasından bendeniz ati(gelecek) itibariyle bir tehlike devresi görüyorum,korkuyorum.  Gazi--  Ne için korkalım Beyefendi? Üç senedir na mütenahi /sonsuz/ fedakârlık ihtiyar eden bu millet, halifenin ordularıyla çarpışıyor ve onları makhur ediyor. Sonra mefluç kısımdan ne için korkalım? Eğer, aleyhine müteveccih (yöneltilecek) bir hareketleri olursa, millet onları başından nihayete kadar başından defetmesini de bilir.

Ahmet Emin Bey--  Acaba münazaa(anlaşmazlık) vesaire olmaz mı? Gazi—Bu noktadan ictinabdan (çekinmede) dolayıdır ki taassuba kıymet ve ehemmiyet veriyorsunuz. Taassup, cehle istinad eder. Binaenaleyh, taassubu olan cahildir. İlim behemehâl cehle galebe çalar. O halde, halkı tenvir ediniz.(aydınlatınız).                            Velid Bey---O halde Paşa Hazretleri, Teşkilatı Esasiye Kanunun bir noksanı var gibi geliyor. Kararların yalınız bir noktadan geçmemesi, yani gerek kuvvei teşriiye, gerek kuvvei icraiyeyi yalınız bir meclisin idare etmesi. Netice, bazen kararları yanlış çıkıyor. Mecliste, insan istediği bir fikri kabul ettirebilir. O karar, ikinci bir dereceden istinaf ve temyizden geçmek lâzımdır: Yani… Gazi—Hükümdarın mevcudiyeti bunu temin eder mi? Velid Bey—Teşkilatta ikinci bir meclis olsaydı, kararlarda daha büyük bir isabet olurdu demek istiyorum.

Gazi---Meclisi Ayanın (senatonun) mevcudiyet ihatadan masuniyeti tamamen temin edemedikten başka, hâkimiyeti milliyenin temsil ve tecellisi noktayı nazarından da mahzurları daidir, müntahap olsa dahi. Mevzubahis mahzuru izale için mutlaka bir başka meclis yapmaktan ziyade, bu şekil dâhilinde başka bir tedbir düşünebiliriz.

Müştak Bey—Meclisi ayan olmayan hükümetlerde kuvvetli bir Şurayı devlet olursa.

Gazi—Şurayı devlet biz de yapacağız. Şekli asliyi bozmamak şartıyla tedbir bulalım, her halde iki meclise taraftar olmayınız…”

 

HALKI KENDİ HALİNE TERK EDERSEK BİR HATVEİLERİ ATAMAYIZ.

“Ben, Halk fırkası namı altında bir fırka tesis edeceğim.”dediğim zaman, zan olunmuş idi ki milletin sınıfu muhtelivesinden(Çeşitli sınıflarından)bir veya iki sınıfın menafiini yahut refahını temin etmeye matuf bir gaye takip edeceğimden sınıfu sairenin menafiini düşünmeyeceğim. Böyle bir şey yoktur. Fırkanın programı bütün milletin refah ve saadetini temine matuf olacaktır.”Çeşitli kaynaklardan ve İsmail Arar,İzmit basın toplantısı.

                                                       

 

 

 

 

                                                                               

 

 

 

 

 

                                                               

 

 

 

 

 

                                                                      

 

 

        

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İzleyiciler

Blog Arşivi