11 Mart 2015 Çarşamba

2010/BİR KERE DEİNSAN OLSAN?!



          TC.

OSMAN TÜRKOĞUZ

TV. İZMİR,10 Mart 2015.
         Daha önce, Aydın AKEPE/şeytan yuvası/il başkanı, Bay Recebimizi Son Zuhur Peygamber yapmıştı. Sonra;Denizlili bir Döt Kılı:”Recebi üzen Allah’ı da üzmüş sayılır!”Demişti.BİR AKEPE MİLLETVEKİLİ DE:” RECEP  TAYYİBİN GÖĞE YANSIMASI ALLAHTIR!”DİYEREK İLETİ ATMIŞTI. Van MİNÜT’TEN DÖNERKEN DE”SON OSMANLI PADİŞAHI!?”Pankartı ile karşılanmıştı?Ula oğlum,karar verin de bilelim artikin,bu seçildiğinde Eski bir imam değil miydi?! Bu hafta,halkımızın seçtiği Allahın elçisi olmuş?!Bu ülkede deli doktoru yok mu?!

"Hoş geldin Allah’ın elçisi"

Recep Tayyip Erdoğan, dün bir dönem futbol oynadığı Tophane Tayfun Spor Kulübü’nü ziyaret etmiş…

Kendisini karşılayan gruptan bir kişinin, "Hoş geldin Allah’ın elçisi" diye seslendiği duyulmuş..

Bu hitap, sadece Hz. Muhammed için kullanılır…

Bunu söyleyen kişinin dininden şüphe ederim ama… 

Mesele o değil!

Mesele her şeye tepki gösteren, anında "ayar" veren Erdoğan’ın bu sözlere tepkisiz kalması…

***

Bir yandan Atatürk, bir yandan (tövbe estağfurullah) peygamber…

Durun bakalım bu işin sonu nereye varacak?”

 

40 yıl önce 11 Mayıs 1933 tarİhlİ Cumhurİyet Ahİr Zaman Peygamberİ

TAHRAN’DAN bildirildiğine göre, Seyyid Gazanfer isimli bir Ahunt, birçok kimseleri başına toplayarak kendisinin son peygamber, Kuran’da bahsi geçen Mehdi olduğunu iddia etmiş ve polis tarafından yakalanmıştır. Yalancı peygamber iddiasında ısrar ederek kendisine inananları bir araya toplayıp mucizesini göstereceğini söylemiştir. Polisin müsaadesiyle yüzlerce kişiyi bir araya toplamış ve:

-”Ey ümmetim! Mucizemi şimdi göstereceğim; fakat önce hepiniz bir ağızdan eşekler gibi anırınız” demiş ve onlar da, hepsi bir ağızdan anırmışlar, kürsüdeki Mehdi:

-”Efendiler ben peygamberim ama işte böyle eşeklerin peygamberiyim.” Demiş ve yakalanarak akıl hastanesine gönderilmiş. (28 Mayıs 1972).

40 YIL ÖNCE 28.MAYIS.1933 TARİHLİ CUMHURİYET ALLAHLIK TASLAYAN AdaM:

ÇORUM, (Özel)- Ağır ceza Mahkemesi’nde Amasyalı Mir Sait isminde bir şeyhin muhakemesine başlandı. Nakşibendî tarikatına mensup ve Hacı Hamza Efendi Camii’nin imamı olduğunu söyleyen Mir Sait, Amasya’da herkes tarafından tanınmaktandır. Çenesinde taşıdığı uzun beyaz sakalı ile yüzünü yeşil bir örtü ile örter ve kendisinin kudretine inananlar evine on dakika kala dizleri üstünde sürünerek yanına gelirler. Allaha yalvarır gibi kendisine yalvarırlarmış. Bunların sayısı da gittikçe artmaktaymış. Allaha tapar gibi taptıkları Mir Sait de, bu cahillerin günahlarını tövbe sonucu affedermiş. Kendisinden paraca memnun kaldıklarına cennetin anahtarlarını verir ve huri ile gılmanını da şimdiden ayırır ve hatta ahiret zevkine mahsuben yeryüzünde müsaadeler bile verirmiş.

PEYGAMBER OLDUĞUNU SÖYLEYEN BİR ESRARKEŞ TUTUKLANDI

BATMAN- Şükrü Eren adındaki bir esrarkeş, kendisini yakalayan polislere “Ben son peygamberim, çekilin yolumdan” demiştir.

Önceki gece İloh mahallesinde tren yolu köprüsünün altında esrar içen Şükrü Eren’i yakalayan polisler üzerinde de 7 plaka esrar bulmuşlardır. Sanık tutuklanmıştır. (THA) (Cumhuriyet gazetesi, 21.2.1973 gün ve s.5 sütun 3)

23 Nisan 1974 tarihli Hürriyet gazetesinin 4’üncü sayfasında iki fotoğrafın köşelediği Batman çıkışlı bir haber yayımlandı. Sol üst köşede Batman Müftüsü Sayın Alaattin Yavuz’un fotoğrafı, sağ alt köşede de aklından zoru olan ve haberin konusu Hüseyin Demir’in fotoğrafı ve haber aynen şöyle:

MÜFTÜ HUTBE VERİP “BU AdaMA İNANMAYIN” DEDİ,  ÖTEKİ DÜNYADAN HABER VEREN HÜSEYİN DEDE İÇİN SORUŞTURMA AÇILDI

BATMAN, (Siirt) (HA)- Rüyasında cennet ve cehennemi gördüğünü iddia eden 74 yaşındaki Hüseyin Demir hakkında Batman Savcısı soruşturma açmış, Müftü Alaattin Yavuz da verdiği hutbede, halktan Demir’e inanmamalarını istemiştir.

Evi her gün yüzlerce ziyaretçiyle dolup taşan eski hayvan tüccarı Hüseyin Demir, yakınları ölenlere öteki dünyadan haber verdiğini ileri sürmekte, Batman’lılara cennete gidip gidemeyeceklerini söylemektedir.

Batman müftüsü ve diğer din adamlarının bütün uyarmalarına rağmen ziyaretçilerine cennet ve cehennemi anlatarak, bildiğinden şaşmayan Hüseyin Demir rüyasını şöyle anlatmaktadır:

“Bir gece evde otururken güzel giyimli iki babayiğit odama girdiler. Kalk gidelim diyerek beni önlerine kattılar. Birden uçmaya başladık. Dünya gözümde kayboldu. Gözümü açtığımda cehennemdeydim. Zift kazanları içinde kaynayan binlerce insan. Sonra cennete götürdüler beni. Huriler dolaşıyor, yeşillikler arasında insanlar mutlu görünüyorlardı. Birinin Cebrail Aleyhisselam olduğunu sandığım iki genç cennetle cehennemi bana gezdirdikten sonra dünyaya geri getirdiler.”

GEREKİRSE AKIL HASTANESİNE GÖNDERECEĞİZ

Batman Savcısı Mehmet Yılmaz, ziyaretçilerine öteki dünyadan haber veren, cennete gidip gidemeyeceklerini söyleyen Hüseyin Demir hakkında soruşturma açmış, “Gerekirse bu adamı akıl hastanesine göndereceğiz” demiştir. Öte yandan, Müftü Alaattin Yavuz da verdiği hutbede halktan Hüseyin’e inanmamalarını ve onun etkisine kapılmamalarını istemiştir.

O zaman, Hatay il merkezi Antakya’da, Yarbay rütbesinde ve tabur komutanı sıfatıyla hizmet görmekteydim. Durumu bir yazı ile Batman Müftüsü Sayın Alaattin Yavuz’a sordum.

Sayın çok kıymetli Yarbayım”,

“Göndermek lütfünde bulunduğunuz Hüseyin Demir’le ilgili mektubunuzu aldım, izinli olduğumdan cevabını geciktirdiğim için özür dilerim.

Haber, gazetelere tam olarak yansımamıştır. Esasen Hüseyin Demir’in davası rüya değil, yakzet halinde idi. Şöyle ki, yatsı namazından sonra evimde yalnız olarak bulunduğum bir sırada iki genç içeri girip beni aldılar. Nehrin kenarına götürdüklerinde gençlerden birisi kolumdan tutarak, “Ben Cebrail’im” diyerek kanatlarını açtı. Birden bire gökle arz nur ve aydınlık içerisinde kaldı. O zaman kendimi sırat köprüsü üzerinde buldum. Cehenneme girdim; oradaki manzarayı ve tanıdığım birçok kimselerin yarısını gördükten sonra Cennete gittim. Orada da birçok şeyler gördüm.

Muhterem Yarbayım, beyan ettiğiniz gibi bilhassa mutaassıp seleflerimiz ve büyüklerimiz rüyalara çok önem vermiş ve yorumlamışlardır. Tabii, bu biraz uzun iştir. Yalnız şunu arz etmek isterim ki, bu adamın davası apaçık batıl bir iddiadan ibaret olduğu için karşılık vermek mecburiyetinde kaldım. İbni Hacet Kitabul İlam adlı eserinde; “yakzet halinde cennete ve cehenneme gittim. Yani ölmezden evvel diye iddia etmek küfürdür.” diyor. Yoksa rüyada akla gelmeyen her şey görülebilir ve münasip bir şekilde yorumlanır...” diyordu.

Amma, gel de elin et kafalı yaratıklarına meram anlat.

Öte yandan, Milliyet gazetesinin 22 Nisan 1977 tarihli sayısının 13. sayfasında, Urfa çıkışlı bir ilginç rüya haberi:

“Güneydoğu Haberleri” yazısının altında bir hayali mezar başında esas duruşta bekleyen köy muhtarının fotoğrafı. Ziyaretlerin ve onları getiren sayısız motorlu aracın fotoğrafı ve aynen şu haber:

“Bir çobanın rüyası, çevre halkı için umut kaynağı oldu...”

MEZARINI YÜZLERCE KİŞİ ZİYARET EDİYOR

Urfa Müftüsü Mehmet Keskin, hayali evliya mezarları için, “Bu, dinin istismarıdır” diyor.

URFA, Ömer Okutan bildiriyor:

Urfa’nın Sarımağara köyünde Ramazan Çelik adında genç bir çobanın rüyasında gördüğünü söylediği evliyanın mezarı her gün çok sayıda insan tarafından ziyaret edilmektedir.

Ancak, çobanın rüyasında gördüğü evliyanın mezarı; çobanın gösterdiği yerde bulunamamış, fakat bu ilginç olay, birisi diri diğeri ölü iki evliyanın (!) ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Olayın ilginç hikâyesi ise şöyle:

Urfa-Gaziantep yolunun 20. kilometresindeki Sarımağara köyünün 19 yaşındaki çobanı Ramazan Çelik, bir gün rüyasında bir evliyayı gördüğünü arkadaşlarına söyler. Arkadaşları ise evlerinde yakınlarına durumu anlatırlar. Bazı yaşlı köylüler çobana gider ve kendisinin de artık evliya olduğunu ve rüyasında gördüğü evliyanın mezarını göstermesini isterler. Yer kazılır ama bir şey çıkmaz. Ama yaşlı köylüler mutlaka evliyanın mezarını bulmak isterler. Hatta çobanın yanlış yeri göstermiş olacağını söyler ve uzaklardaki bir mezarı “evliya mezarı” olarak ilan ederler...

Bu çağrı kısa zamanda etkisini gösterir ve çevre köylerden hastası olan, sıkıntılardan kurtulamayan ve çare arayanlar “evliya mezarını” ziyaret etmeye başlarlar...

Ancak ne var ki, olaylar bundan sonra daha ilginç bir görünüm kazanır. Yine ileri sürüldüğüne göre, ziyaretçilerin verdikleri paralarla mezar etrafı briketle çevrilir, artan para ise bir kısım kişiler arasında paylaşılır. Rüyasında evliyayı gören çobana ise pay verilmez. …”

28 Şubat 2015 Cumartesi

2009/UŞİ ANLAŞMASI,KÖPEKLERİN SURATLARINA!



          TC.

OSMAN TÜRKOĞUZ


TV. İZMİR;28 ŞUBAT 2015. Türkiye Cumhuriyeti Düşmanı yırtık Babuç ağızlı bir Zavallı, BÜYÜK DEVLET ADAMIMIZ KAHRAMAN İSMET İNÖNÜ’YE HAKARET EDEREK HAVLAMIŞ!12 ADAYI İTALYANLARA OSMANLI SALAKLARI Vermiştir. Kendisine sövsem, kendisini adam yerine koymam anlamına gelir. Lanetliyorum tüm ismet İnönü hainlerimizi de. BUYURUNUZ, OKUYUNUZ.

“Uşi Antlaşması, (İtalyanca:Trattato di Losanna (1912)) (18 Ekim 1912) İtalya Krallığı ile Osmanlı İmparatorluğu arasasındaTrablusgarp Savaşı  sonunda imzalanan antlaşmadır. Bu anlaşma İtalyan tarihinde Trattato di Losanna - Lozan Anlaşması olarak geçmektedir. "Ouchy" Lozan'ın bir semtidir. Türkiye tarihinde 23 Temmuz 1923 Lozan Anlaşması ile anlam karışmasını önlemek için Uşi (Ouchy) Anlaşması olarak anılmaktadır.[2]

Uşi Anlaşması için Osmanlı ve İtalyan delegeler: (soldan sağa) Pietro Bertolini, Mehmet Nabi Bey, Guido Fusinato, Rumbeyoglu Fahreddin, Giuseppe Volpi.

Trablusgarp Savaşı devam ederken Balkan Savaşı'nın çıkması üzerine, Osmanlı İmparatorluğu İtalya Krallığı'dan barış istemek zorunda kaldı. Barış antlaşması, İsviçre'nin Lozan şehrinin Leman gölü kıyısında yer alan Uşi semtinde imzalandı. Yapılan antlaşma gereğince, Trablusgarp ve Bingazi'ye tam bir özerklik tanındı. Osmanlı İmparatorluğu, buradaki askerlerini geri çekecekti. Bu İtalya'ya, Trablusgarp ve Bingazi'yi serbestçe işgal edebilme fırsatını veriyordu.

Buna karşılık İtalya, elinde tuttuğu Rodos ve çevresindeki Oniki Ada'yı bir süre sonra Osmanlı İmparatorluğu'na geri verecekti. Ancak adaların Osmanlı İmparatorluğu'na teslimi hiçbir zaman gerçekleşmedi. II’İNCİ Dünya Savaşı'ndan sonra da adalar Yunanistan'a verildi.

Uşi Antlaşmasının başlıca maddeleri şunlardı [3]:

  1. Trablusgarp ve Bingazi'ye tam bir özerklik tanındı. Trablusgarp ve Bingazi, yeni bir kanun ve özel düzenle yönetilecektir.
  2. Trablusgarp ve Bingazi'de Osmanlı Devleti'nin çıkarlarını, padişah adına naibü's-sultan olarak tayin edilen bir görevli koruyacak, dini ve adli işler, padişah tarafından seçilecek kadılar eliyle yürütülecekti. Kadı ve Naibü's-Sultan'ın maaşları, Osmanlı maliyesince ödenecekti.
  3. İtalya Oniki Ada'yı geçici olarak elinde tutacak, Osmanlı İmparatorluğu Balkan Savaşlarında bu adaları savunamayacaktı.

Özellikle Yunanistan'ın adaları işgal edebileceğinden korkulmuştur. Fakat İtalya II. Dünya Savaşını kaybedip adaları 1947'de Yunanistan'a devredene kadar elinde tutmuştur.”Başka ulusa Osmanlını devrettiği ülke topraklarının hesabını İsmet İnönü’ye yükleyen SAPIKLAR,SİZDE HİÇ UTANMA YOK MU?!

 

 

 

26 Şubat 2015 Perşembe

2008/BİZE DOSTLUK YARAŞIR?!



TC.                                                                                                                                                                           OSMAN TÜRKOĞUZ                                                                osmanturkoguz@gmail.com
 TV. İzmir;19 Mayıs 2011.   TÜRK, TÜRKLÜK VE VATAN HAİNLERİMİZİN SURATLARINA?
                       
BİZE DOSTLUK YARAŞIR!
                                                           “Apdi İpekçinin Anısına”
                                                             Osman TÜRKOĞUZ                                             SUNU: Bilinen tarihten bu yana, Anadolu’da yaşayan Dedelerimiz; Huriler, Hattiler, Urartular, Hititler, Lidyalılar, Frikyalılar, Likyalılar, Selçuklular ve Osmanlılar, Uzak ve Yakın komşularının saldırılarına uğramışlardır. Bu uluslar biri birlerine sevgiyi miras bırakmışlardır. Sevgi; şiir olmuş, düzyazı olmuş, takı olmuş, öykü olmuş, türkü olmuş, kilim olmuş, halı ve örme çorap olmuştur. Bu denli düşmanca saldırılar, Dedelerimizin ve Ninelerimizin gözlerinde ve gönüllerinde gül bahçeleri açmasına engel olamamıştır. İşte bu nedenle de; bu küçücük kitabım sevgi ve dostluk üstünedir. Bu sevgi ve dostluğun hepimizi kucaklaması dileğiyle.
                                               Güneşler batmasa,
                                                           Biz yıldızlar nasıl doğarız?
                                               Biz yıldızlar evrenden
                                                           Karanlığı kovarız.
                        BİZE DOSTLUK YARAŞIR!
            Ağzında zeytin dalıyla
            Uzak ufuklara uçup giderken;
            Vurulup nasıl düşerse yaralı kanadının üstüne
            Bir AkGüvercin;
            Öyle vurdular, düşürdüler ABDİMİZİ.
            Bir kolu uzamış camdan dışarı;
            Parmakları karanlığın gözünde,
            Bir kolu başına yastık olmuş
            Ak düşünceler üstüne.
            Öylesine vurdular, düşürdüler öylesine
            Sevginin, barışın AkGüvercin’ ini
            Kara düşler üstüne.
            Karafakiler, Orhanlar, Cavitler,
            Tütengiller, Nihatlar Erimler,
            Bedrettinler Cömertler;
            Hepsi soylu, hepsi yiğit, hepsi mert;
            Bembeyaz tesbih oldular uşak ellere
            Namert mi namert.
                        ***
            Siperinden fırlayan Yiğit bir asker
            Nasıl vurulurda düşerse ileri;
            Öylece vuruldular, öylece düştüler
            Aydınlık düşüncenin soylu erleri.
            Sevgi üstüne, barış üstüne
            Vuruldular yaşlısıyla, genciyle
            Vurgun oldukları düşler üstüne.
            “Gök ekinler” olgun başaklar gibi
            İnsanlığı kucaklarken sevgileri
            Dizildiler öykü, öykü;
            Dize, dize
            Destan, destan üstüne.
            Bir ABDİMİZİN Destanı
            Onurudur insanlığımızın
            Kısacık yaşamında
            Pırıl, pırıl bir yaşam üstüne;
            Barış üstüne,
            İnsanlık üstüne,
                        Kardeşlik üstüne,
                                   Dostluk ve sevgi üstüne.
            Tertemiz alnında parıldayan nur
            Davasına onurdur, bizlere gurur.
            Işıklı yüzünde iki kor gibi
            Simsiyah gözleri öylece durur.
            Yorulmak bilmeden kollar DURUMU,
            Analizi, senteziyle yorumu;
            Hallaç pamuğu gibi darmadağın atardı
            Karanlık düşleri,
            Pırıl, pırıl insanlık kokan,
            Sevgi kokan, dostluk kokan yorumu.
                                   ***
            Uzak ufuklardan da öte,
            Doğmamış şafaklar ülkesine
            Dalar, bakar gibi gözleri;
            İnsanlığa, kardeşliğe çağrıydı
            Söylenmemiş son sözleri.
            Ufacık cüssesi sevgide devdi;
            Sevdikçe büyüdü, büyüdükçe sevdi;
            Ne varsa aklında, gönlünde ne varsa,
            Onları da, canı gibi, kanı gibi insanlığa verdi.
                                   ***
            Gülerek baktığı dünyamıza,
            Gülerek bakabilmemiz için,
            Fikir verdi,
                        Gönül verdi,
                                   Can verdi.
            Karşılıksız kalmadı kanı, emeği,
            Akıyla,
                        Sarısıyla,
                                   Karasıyla;
            Dili ayrı, dini ayrı, soyu ayrı insanlar
            O’NA İPİ’DE başkanlık verdi.
            Ne sağda, ne solda ne de geridedir o;
            İnmez çıktığı gönül tahtından
            İnsanlığın gönlündedir sımsıcak
            Sonsuza değin onurlu yeri.
            Vurdular ABDİMİZİ vurdular;
            Vurdular, düşürdüler insanlığın gönlüne
            Böylesine yiğit, böylesine soylu eri,                                                               Böylesine pisi, pisine.
                                               ***
            Agamemnon, Aşil, Patroklas,
            Andromakhe, Kassandra, Helen,
            Uzak diyarlardan gemilerle gelen,
            Parlak tolgalılar, parlak zırhlılar
            Ve
            Truva’yı kanlarıyla sulayan
            Sarpedonlar, Parisler ve Hektorlar.
            Taraf olmuş tanrılar, sevinçler, hınçlar,
            Çarpışır mızraklar,oklar,Kılınçlar..
            Truvalı kadınlarla dolmuş, kaleler, damlar,
            Sivri külahlı burçlar.
            Cayır, cayır YANAR HEKABE’YLANDROMAKHE’NİN yüreği.                                                                                                                    Dokuz uzun senede,
            Dokuz kanlı senede gerçekleşti
            Kıral MEELAOS’UN dileği.
“Ve sonunda; yanmış yıkılmış PRİAMOSLA   
Truva şehri.
Tutsak edilip götürülmüş uzak ülkelere
Yiğit kadınların, yiğit erkeklerin her biri.
                        ***
Edremit koyu'nun kuzeyinde
Kazdağı yükselir destandan öte;
Orada başlamıştı Paris’in öyküsü                                                                                                                         Bugün halkımız arasında
Sarıkız destanı diye söylenir öyle.
Ve sonra;
Yüreği sıkıntılı Odyseus,
Denizlerimizde dolanır durur;
Yİrmi yıl sonra döndüğünde yurduna,
Karısı Penelope’yi hâlâ umutlu,
Hâlâ namusiyle evinde bulur.
İşte bu HOMEROS, koskoca ozan,
Benim yurdumdandır;
Benim havamdan, benim suyumdan.
Helen dilinde en büyük destanları,
En büyük destanımızı yazan.                        
Sonra; hemşerim HESİODOS gelir,
Hani Perses’e, kardeşine akıl verirken:
“babamız gibi yap sen ey koca Budala Perses”
“o da bir gün daha güzel yaşamak umuduyla”
“Aştı engin denizleri bırakıp ardında”
“Aiolya’nın Kyme kentini,”
“Geldi buralara Kara gemisiyle”
“Bolluktan, zenginlikten, rahattan değil”
“Kör olası yoksulluktan kaçıyordu”
“O ZEUS’ÜN insanlara reva gördüğü yoksulluktan”.
“Geldi Helikon’un eteğine”
“Bu lânetli Ankra’ya yerleşti” diye yazan.
Foçalıdır dostumuz, hem şehrimiz,
İlkçağ tanrıları ve işlerini yazan
Çoban kültürlü bu Koca Ozan.
                        ***
Bodrum’da gelişti, serpildi
İstanköylü HERODOT;
Sığmadı Anadolu’ya geçti oraya
İlkçağa tarihini yazan.
Bazan orada doğardı tanrılar ve tanrıçalar,
Aşkı uğruna öldürdüğü Attis’in kanıdır
Manisa dağlarında hâlâ açan
Menekşeler ondan bize anıdır.
Güzeller güzeli Sangarion
Sakaryadır hâlâ Anadolu’dan akan.
Çağlar boyu birbirini tamamlar iki kardeş ülke,
EGE kıyısında yan yana yatan.
Orada Aşildir, burada Utnapiştim,
Yarı tanrı ve ölümlerden kaçan.
Her ikisi de bir destana sığınıp
Çağları birlikte ölümsüzce aşan.
                            ***
            Olympos’ta oturur ZEUS;
            Yüreği ana özlemiyle yaralı.
            Kara bahtlı KYBELE
            Manisalı, Afyonlu ve Murat dağlı.
            Tüm tanrıların anası ve kökeni
            Buralıdır, buralıdır, buralı.
            Karagöz orada Karagözidir,
            Oyunlarımızsa Sirtaki.
            Boşuna ölmedi ABDİMİZ İPEKÇİMİZ
            Şimdi dost olmak vakti,
            Şimdi kardeşlik vakti.
            Burada başlayan işler orada tamamlanır,
            Orda başlayan öykü burada destanlanır.
            KYBELE burada doğar, ZEUS İDA dağında;
            Üzüm toplar tanrılar iki ülke bağında.
            Çakşır, Camadan, Şalvar, sizde de var
            Bizde de var;
            Tanrılar yeryüzünde kardeş insanlar arar.
            Savaşların sonunda hep Hadesler sevinir,
            Her iki ülkede de Ana, Bacı dövünür.
            Şehirler selam verir kardeşliğe, barışa;
            Ağlar NİOBE ağlar Truva’da savaşa.
                                   ***
            Gitmesin KASSANDRA yine kör kıskançlığa,
            Yeniden vermeyelim İphigenimizi
            Kurban isteyen savaşa;
            Hiç duymayalım ARES’İ.
            Flora çiçek, çiçek iki ülkenin dağında;
            Helena dostluk olsun Truva’nın bağrında.
            İstediğince bağırsın Thebailli Kreon,
            Sevgiyi paylaştırsın dünyamıza ANTİGON.
            Dikeler çözümlesin bizim tüm derdimizi;
            EGE’DE gösterelim kardeşçe sevgimizi.
            Çıkarsın ZEUS kafasından Çakır gözlü Athena’yı,
            Âdem kaburga kemiğinden dünyaya getirsin Havva’yı.
            Kavgay, dövüşmeye gerek var mı dostlarım?
            Konuşup ta çözelim aramızda davayı.
           İster Havva’ya verelim, ister Güzel Helen’e masaldaki elmayı.
            Öğrenelim Yunus’u sonra da Mevlana’yı
            Paylaşalım kardeşçe bir onurlu dünyayı.
            Bizi yaratmış Tanrımız bir damla kandan,
            Enuma Eliş destanında da,
            Yaratılmadı mı insan bir damla kandan?
            Bizde destan KUMARBİ,
            Sizde ZEUS, URANUS, GAİ.
            Âdemi yarattı tanrımız tozdan ve topraktan.
Hephaistos’u çağırdı ZEUS,
Bir çırpıda PANDORA’YI yaratan.
“Namlı, şanlı Hephaistos’u çağırdı hemen,”
“Bir parça toprak al,suya karıştır dedi”
“İçine insan sesi koy, insan gücü koy,”
“Bir varlık yap ki yüzü ölümsüz tanrıçalara benzesin,”
“bedeni güzelim Genç Kızlara..”
Ne varsa yurdumda Helende de o da var;
Akarsular, yüce dağlar, masallar,
Geçmişten geleceğe hep umut taşırlar.
DÜŞMANLIKLA KAVGA TARİHE SIĞMAZ.
BİZE DOSTLUK,
            BİZE SEVGİ,
                        BİZE BARIŞ YAKIŞIR.
BİZ MUSTAFA KEMAL’İN ÇOCUKLARIYIZ.
                        Biz Mustafa Kemal’in çocuklarıyız;
                        Başları dik, alınları Ak;
                        Gözlerimizde özgürlüğün sevinci,
                        Yüreklerimizde bayrak, bayrak.
                        Geleceğe yöneliktir gönlümüz,
                        Geçmişimizle övünürüz biz,
                        Geçmiş bize çok ırak.
                        Aydınlık düşümüz karanlıklara
                        Yayılır çağlar boyu, yayılır şafak,şafak.
                        Biz Mustafa Kemal’in çocuklarıyız;
                        Düşleri Ak,
                                   Düşünceleri Ak,
                                               Yolları da Apak.
                        Biz Mustafa Kemal’in Oğullarıyız, Kızlarıyız
                        Ölürüz O’NUN Aydınlığında,
            Karanlığın kör kurşunlarıyla
            Ölürüz şafak, şafak.
            Eritiriz Kör Karanlıklarını, Kör kurşunlarını Cehlin;
            Onbinlerce Mustafa Kemaller fışkırır
            Bir damla kanımızdan.
            Vazgeçmeyiz yine de eserinden,
            Vazgeçeriz canımızdan.
                        AÇIKLAMA.
            Türklerin Anadolu’daki tarihlerini 400 çadırlık bir aşiret göçüne bağlayanlara Atatürk’ün vermiş olduğu çok güzel bir örnek vardır:
            Gazi Mustafa Kemal, DEVRİMİNİ uygulamaya koyduğu sırada, Türk Aydınlarının tümünün duygu ve düşüncelerine yüzyılık bir kuruntu egemendi:
            “Arabınkini Arap’a, Aceminkini Aceme, Batınınkini Batıya geri verirsek, bize uzun kollu bir Buhara hırkasından başka bir şey kalmaz!”Genel kanı böyleydi.
            Kutatgu Bilig’ten, Divan’ı Lügat’it Türk’ten haberi olmayanlara acıyarak bakmaktayım. Gazi Mustafa Kemal, bu tükenmişliğe ve bu ulusal bilinçten yoksunluğa çok acırdı ve şöyle derdi:
            “Araplarla tanışıncaya  dek Türk’ün devlet, hükümet, hukuk, adalet gibi uygar kavramlara; şeref, namus, insaf ve vicdan gibi yüksek duygulara bir ad vermemiş olması düşünülebilir mi?     Belli ki her ulusta görüldüğü  üzere Türk’ün de tarihte gaflet anları olmuş, birçok varlıklarına  ve bu arada diline de bakmaz olmuştur. Biz şimdi ulusal benliğimize kavuştuğumuz gibi öz dilimize de kavuşacağız.”
            Bu görüşünü de, sık, sık anlattığı şu öykü ile pekiştirirdi:
            “Vaktiyle; zengin bir köy Ağası, şehirde hamama gitmiş. Yıkanmış, kurulanmış. Giyinmek için bohçasına el attığında bir de bakmış ki, silahlığından başka her şeyi çalınmış. Başlamış hamamcıdan hesap sormaya: Hamamcı, Ağanın şantaj yaptığını; yoksa çalınan, çarpılan bir şey olmadığını bağırarak ileri sürmüştür. Bunun üzerine de, ağa silahlığını çıplak beli üzerine takarak, ortaya çıkmış ve var gücü ile haykırmış:
            Görenler Allah için söylesinler, ben buraya bu kılıkta gelebilir miyim?”
            Mareşal Gazi Mustafa Kemal, anlatmış olduğu öyküsüne şunları da eklerdi:
            “Ağanın hamama çıplak gelmediğine herkesin aklı yattı. Ama Türk’ün yurdundan dilsiz çıkmadığına hâlâ akıl erdiremeyen gafiller vardır.”
            Tarihi ve ulusal kimliği çalınan, eline bir, iki hurma dalına ve fi tarihine bağlanmış öykü tutuşturulanlar için, hamama, hamamcının dediği gibi de gelinmektedir!
            Bizim bildiğimiz; sıvıların kaldırma kanununu hamam kurnasında bulan Ünlü Arşimet, hamamdan”Evrake! Evrake!”Diyerek, hamamdan üryan olarak fırlamıştır. Aydın geçinenlerimizin, yabancıların masallarına sarılarak.”Buldum! Buldum!” Avazeleriyle politika arenasına çıkmaları da öykümüzün bir başka yanıdır.
            Anadolu bizim, Anadolu’nun tarihi bizim, Anadolu’nun öyküleri, mitolojisi, doğası, Kardeleni, Kafkas Engereği bizim olduğu kadar, Anadolu’muzun her şeyi de bizimdir. Şiirde geçen bazı olaylar ve isimler de bizimdir:
            Troya(Truva):Çanakkale ilimizin sınırları içinde kalan, dokuz kez yakılarak yıkılmış ve sekiz kez de yeniden kurulmuş ünlü Antik kentimizin adıdır. M.Ö.1200’lerde,Truva şehrinin başında Zeus-Elektra ve Skamandros-İdaia soyundan gelen Priamos-Hekabe bulunmaktadır. Bu ünlü Kral ailesinden olan Kız ve Oğlanların adları şunlardır: Hektor, Paris(Aleksandros),Kreusa, Laodike, Pollksene, Kassandra, Helenos, Deiphelos, Polydoros, Troilos ve diğerleri
‘nin eline verdiği bir tırpanla babasının hayâlarını keserek öldürür. Zeus’u babası öldürmesin diye de anası onu Girit’teki İda dağındaki bir mağarada doğurur.Agamemnon Klytaimestra; kardeşi Isparta Kıralı Menelaos da Güzel Helen ile evlidirler. Menelaos’un Girit adasına cenaze törenine gitmesini fırsat bilen Paris, Güzel Helen’i çeyizleriyle birlikte Truva’ya kaçırır. Dokuz sene süren savaşın nedeni de bu kaçırma olayıdır. Kalkhas adlı ünlü kâhinin önerisi üzerine yapılan tahta atla Truva şehri yakılıp, yıkılır.
            KASSANDRA: Priamos’un Hekabe’den olan kızının adıdır. Geleceği bilmesiyle de ünlüdür. Kardeşi Paris doğduğunda, Truva’nın başına bela kesileceği ve bu nedenle de öldürülmesi gerektiğini haber vermişti. Priamos, öldürmeye kıyamadığı Paris’i İda—Kaz—dağına bıraktırmıştı. Apollon’un kendisiyle sevişme isteğini geri çevirdiği için Kassandra’nın ağzına tükürmüş, bu nedenle de Kassandra’ya kimseler inanmaz olmuştu. Truva şehri düşünce; Agamemnon Kassandra’yı kapatma olarak, Thebai’deki sarayına götürmüştü. Agamemnon’unu Kassandra ile birlikte Klytaimestra öldürmüştü. Klytaimestra—Klytaimestra—Tynderos ile Leda’nın kızıdır. Kuğu şekline giren Zeus, bir gölde yıkanmakta olan Leda’nın ırzına geçer. Bu birleşmeden Klytaimestra, Kastor, Helena ve Polydeuos dünyaya gelir. Zeus ile Leda’nın birleşmesi birçok ressama ve heykeltıraşa konu olmuştur. Bu konudaki en görkemli heykel Floransa müzesindedir, o heykelin resmine bir arkadaşım sayesinde sahip olmuştum.
            Klytaimestra, Agamemnon savaşta iken, Yeğeni Aigistos ile sevişir. Bir rivayete göre de, bu gizli aşk nedeniyle ve İphigeneia’nın—İfijeni-- rüzgâr için tanrıya kurban edilmesinin hıncı ile Agamemnon öldürülmüştür.
            İFHİGENEİA: Agamemnon’un Klytaimestra’dan olan kızıdır. Elektra, Orestes ve Khrysothemis’in de kardeşidir. Kalkhas’ın önerisi ve Agamemnon’a kin besleyen Tanrıça Artemis’in isteği üzerine, Aulis’te deniz rüzgârlarının esmesi için, İfijeni kurban edilir. Bir rivayete göre de, kasap bıçağı İfijeni’nin boğazına dayandığında, Artemis İfijeni yerine bir geyik koyarak geyiği kurban ettirir.—Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etme öyküsünü hatırlayınız!—Agamemnon, Kızı İfijeni’yi Aşil—Akhilleus—ile nişanlama bahanenesiyle kurban yerine getirtmiştir.
            AKHİLLEUS(Aşil):Peleus ile Thetis’in oğludur. Thetis bir deniz tanrıçasıdır. Soyu Zeus’a dayanır. Aşil doğduğunda, anası topuklarından tutarak ölümsüzlük ırmağı Styks’e batırmış. Thetis’in tutmuş olduğu topuklara ölümsüzlük suyu değmediğinden, Paris, Asil’i topuğundan oklayarak öldürmüştür. Aşil, tıpkı Gılgamış Destanı’ndaki Utnapiştim gibi ölümüyle ölümsüzleşmiştir. İlyada ve Gılgamış arasındaki bu benzerlik çok ilginçtir: Gılgamış Destanı M.Ö.3500 yıllarında yazılmış bir Sümer Destanıdır. İlyada ise  M.Ö.1200’lü yıllarda geçmiş olan bir olayın M.Ö.800’lü yıllarda derlenmiş bir öyküsüdür.
            SARPEDON: Çapkın Zeus’un koynuna girdiği Bellerophontes’ten olma Yiğit oğludur. LYKİA-Antalya’dan sırf Truva’yı savunmak için Truva’ya gelmiştir. Anadolu düşmanı Hera’nın Zeus’a yalvarıp, yakarması üzerine Sarpedon’un ölümüne karar verilmiştir. Sarpedon, u Meneitios’un oğlu Patroklas öldürür; Patroklası da Hektor öldürür.
            HEKTOR: Truva Kıralı Priamos’un Kraliçe Hekabe’den olan en bürük oğludur, Anadolu’muzun ilk ve en büyük ulusal kahramanlarından birisidir. Anadolu’muzun ilk Mustafa Kemalidir. Mareşal Gazi Mustafa Kemal, Başkomutanlık Meydan Muharebesi sırasında:”Şimdi Hektor’un intikamı alınmıştır!” Demiştir. Truva savaşı, Anadolu’muzu ve daha güneyini ele geçirmek için birleşen batı’ya karşı Anadolu devletlerinin savaşıdır. Hektor, ünlü bir lider ve kahraman bir asker olduğu kadar ailesine de çok düşkün duygulu bir gönül adamıdır. Anadolu birliğini sağlar, ordulara yön verir, Truva şehrini ve tüm Anadolu insanını sevgisiyle ve cesaretiyle kucaklar.
            Bencil ve inatçı Aşil’in silahlarını kuşanıp, ölüm saçan Patroklası öldüren Hektor, O’NUN silahlarını kuşanır. Hektor ile  Aşil karşılaşır. Bu çatışma için, İda Dağında, tanrılar dernek kurarlar, ölüm de Hektor’un payına düşer. Aşil, öldürdüğü Hektor’un cesedini, üç kere Truva şehrinin etrafında sürükler. Hektor’un Karısı Andromakhe, Priamos, Hekabe ve tüm Truva insanları bu beklenmedik ölümle yanarlar, yıkılırlar.
            URANOS:
                        İlk Erkek ve Baba tanrıdır. Oğlu Kranos tarafından hayâları kesilerek öldürülür.
            Kranos: Zeus’un babası, Uranos’un ve Gai’den olan oğludur. Gai eline verdiği bir tırpan ile babasını hayâlarını keserek öldürür. Babası da Zeus’u öldürmesin diye onu Girit’teki İda dağındaki bir mağarada doğurur.
            ZEUS:Tanrıların tanrısı,,tanrıların babasıdır.Hint-Avrupa dillerinde görülen bir kökten türemiştir.Yağmuru yağdıran,göğü gürleten,şimşekleri devşiren ,insanların kaderini yazan bir tanrıdır.Sekiz Tanrıça ve onbeşi kadın olmak üzere 23-Yirmi üç—Karısı vardır.Kartal,Zeus’un kuşudur.Truva Savaşının kaderini de O çizmiştir.İda dağındaki mağarada kendisini emziren Amaltayi adlı keçinin derisini de kendisine kalkan yapmıştır. Keçi derili kalkanıyla çizilir.
            KUMARBİ: Hitit destanının adıdır.
            Nike: Kanatlı bir kızla sembolleşen zafer tanrıçasıdır.
            NİOBE: Anadolu’ya özgü efsanelik bir tiptir. Manisa Kralı Tantalos’un Spylos-Sipil dağı eteğinde, Manisa’da doğmuş kızıdır. Altısı kız ve altısı da oğlan olmak üzere oniki çocuğu olmuştur. Kıskançlık nedeniyle, oğullarını Apollon, kızlarını da Tanrıça Artemis, gümüş yayından attığı oklarıyla öldürmüşlerdir.
            HEPHAİSTOS: Zeus’un inek gözlü Hera’dan olan ve demirciler tanrısı oğludur. Çok çirkin ve de topaldır.
            ANDROMAKHE: HEKTOR’UN karısıdır. Truva düşünce, Aşil’in oğlu Neoptalamos tarafından Thebai’ye götürülür.
            PENELOPE: (Penelopela):İkaros’un kızı ve Kral Odyseus’un da karısıdır. Yirmi yıl, denizlerde dolaşan Kocası Kral Odyseus’u İthake sarayında beklemiştir. Namusu ve sabrı ile de çok ünlüdür.
            Enuma Eliş: Yaratılışı da içeren bir Mezopotamya destanıdır.
            KYBELE: Ana Tanrıça geleneğinin ilki ve başıdır. Hıristiyanlığa yansıyan Maria Mater, Göklerin Anası inancının da temelidir. Kültepe tabletlerinde Kubaba, Lydia ‘da Kybele—Kibele--,Phrygia’da Kybele, Hitit kaynaklarında da Hepat olarak adlandırılır.
            Anadolu’da Ma; Sümerlerde Marianna; Hitit’te Arinna, Mısır’da İsis, Syria’da lat, Girit’te Rhea, Efes’te Artemis, İtalya’nın bazı yörelerinde Venüs olarak adlandırılır.
            Kybele, Attis’(Attes’)e Delicesine tutkundur. Attis, Midas’ın kızı ile evlenmek üzereyken, karşısına aniden çıkarak Attis’i çıldırtır. Çılgın Attis, erkeklik uzvunu keser; akan kanlardan Manisa Lalesi—Anemon—oluşur. Kybele Dinin tapınakları dikdörtgen biçimindedirler.—Kâbe—Kybele Dininin Başrahipleri de mabetlerinin etrafında dönerek vecde gelip, takım ve taklavatlarını dibinden keserlerdi. Sünnet geleneğinin başlangıcının bu inanca dayandığı iddia edilmektedir. Ama Avustralya yerlileri, Aborjinlerde de sünnet geleneği vardır.
            Sevgilisi Attis’in ölümüne çok üzülen Kybele, oğlu Zeus’a yalvararak, onun çam ağacı olarak yeniden dünyaya gelmesini sağlar! Yılbaşındaki çam ağacı ile süslemek geleneğinin de bu efsaneye bağlı olduğunu söyleyenler de vardır.
            ANTİGONE: Sofokles, Antigone Tragedyasını 80 yaşında iken yazmıştır. Tebai Kralı Oidipus bilmeden babasını öldürdüğü gibi, anası İokaste ile de bilmeden evlenmiştir. Bu evlilikten Eteoklas, Antigone ve Palineikes dünyaya gelmiştir. Thebai tahtını paylaşamayan iki kardeş savaşırken ölürler, Tahta dayıları Kreon geçer. Oidipus anasının dikiş iğnesiyle gözlerini kör eder; Antigone onu yıllarca şehir, şehir gezdirir. Antigone, dünya tarihinin en yiğit kadınlarından birisidir. Dayısı Kreon’a:”Ben dünyaya sevgiyi paylaştırmaya geldim!” Diye haykırır.

         Önce; bir ulusun yeraltında saklı tarihi değerlerini ele geçirirler. Sonra da, yer üstü servetlerini ve ulusal tarihlerini ele geçiririler. Moral ve ulusal değerleri satılmış ve satın alınmış bir ulus, bir güruh olarak köleliğe razı olmuş demektir. O ulusun eline, Arap ve Yahudi mesellerini verirler, Türk tarihinin kahramanlıklarla dolu olaylarını unutturarak, Arabın yağma gazvelerini tarih diye anlatırlar. Sonra da, cenneti Müslüman Erkeklerinin maslahatlarına bağlayarak dünyalarını da ele geçiriler.  Ulu Tanrımız; her ulusa bir defa elini uzatarak Mustafa Kemal’i verir. Vatan hainleri ve Allah ile aldatanlar da bir ulusun kişiliğini ve ulusal varlıklarını kemirerek semirir.

 

 

İzleyiciler

Blog Arşivi