8 Ekim 2014 Çarşamba

1247/ALTIOK YENİDEN YORUMLANACAKMIŞ!

TC. OSMAN TÜRKOGUZ osmanturkoguz@gmail.com TV. İZMİR;28 Ağustos2014. BU YAZIMIN YAYIMLANMASINI CE-HA-PE’NİN GENEL KURUL SONRASINA BIRAKTIM. OSTÜZÜ. “6 OKU YENİDEN YORUIMLAMAK ZORUNDAYIZ!”Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, BİLAKAYDUŞARTYENİ CE-HA-PE’NİN Mutlak hâkimi ve tek seçicisi, Aydınlık’a vermiş olduğu demeci. “Bu kurultay bu tartışmaları bitirecek o zaman... Hedefimiz o. Değişimi güçlendirerek devam ettirmek. Bizim altı okumuz bellidir, ilkelerimiz bellidir. Bunlar değişmeyecek ama bunların yorumu daha çağdaş, daha evrensel anlayışa göre olacak. Böyle yorumlamak ve anlamak zorundayız. Altı okun hepsini mi? Elbette, elbette. Bu kurultay bu değişimlerin güçleneceği kurultay olacak. Kurultayda gençleşme olacak mı? En büyük hedeflerimizden biri bu. Bizim yüzde 10 gençlik kotamız var, yüzde 33 cinsiyet kotamız var. Bizi istiyoruz ki, bu kotaları aşacak biçimde genç ve kadın olsun, aday olsun ve seçilsinler. Toplumun yüzde 50’si kadın, yarısı genç. Elbette bu partinin organlarına yansımalı. Biz bunun önünü açtık. Daha fazlası gençlerin ve kadınların elinde. Kurultay mesajınız ne olacak? Türkiye’nin sorunlarına çözüm projeleri sunan, toplumsal talepleri dikkate alan, yeni bir umut yaratacak, içinde olduğumuz karanlığı aşacak bir umut mesajı olacak. Ve kurultayda değişim olacak. Topluma, “CHP değişiyor, proje üretiyor, umut veriyor” dedirteceğiz. Hem programımızla, hem de kadrolarımızla!” “KÖTÜ BAŞLANGIÇTAN KÖTÜ SONUÇ DOĞAR!”EUVRİPİDES/MÖ.480-406/Atina sitesinin en ünlü Tradeci yazarı. İttihat ve Terakki partisinin İaşe Nazırı Kara Kemal’in etrafında toplanan bir grup İttihatçı 14 maddelik bir Programla ayağa kalkmak istediklerinde, Mustafa Kemal de dokuz maddelik bir eylem planı hazırlamıştı. Sonra bu eylem planı Altıok olarak kaldı, Eylemlerden Her birisi Türk okları ile sembolize edilerek 1924 ANAYASAMIZA DE EKLENDİ. Bunlar şu şekilde sıralanmıştı. 1-CUMHURİYETÇİLİK, 2-MİLLİYETÇİLK, 3-HALKÇILIK, 4-DEVLETÇİLİK, 5-LAİKLİK, 6-DEVRİMCİLİK. Öcalan: (14 Nisan 2013) AYDINLIK GAZETESİ!29 Ağustos 2014. "CHP'nin iyi bir sosyal demokrat parti olmasının ne kadar önemli olduğunu ben biliyorum onlar bilmiyorlar." "A. Bey (kim olduğu anlaşılamadı) ve Kemal'e (Kılıçdaroğlu) selamlarımla beraber deyin ki, Kemalizm güncellenerek faydalı olabilir" Ulusalcılar CHP'yi aşağıya çekiyor. Kılıçdaroğlu Komisyona adam versin" (Çözüm Sürecini Değerlendirme Komisyonu) Kılıçdaroğlu'nun "Altı Ok'u yeniden yorumlayacağız" diye ortaya atılmasının altından Öcalan'ın talimatı çıktı. Öcalan'a göre ulusalcılar CHP'yi aşağıya çekiyor (Oy kaybettiriyor) Onun için sosyal demokrasiyi öneriyor. Kemalizm güncellenerek sanki sosyal demokrasi Kemalizm (Altı Ok) imiş gibi gösterilecek. Altı Ok'u yeniden yorumlama tezgâhı işte bu. Haber,30 Ağustos 2014 tarihli Aydınlık gazetesinin Birinci sahifesinde verilmişti. AYDINLIK AYDINLATMASAYDI, Kemal Beyimizin bu beyanının kendinden menkul olacağını zannedecektik! Ya da Yeni CİM-HA-PELİLERİN bir dayatması sanacaktık. AYDINLIK GAZETESİNE BİNLERCE KERE ÇOK ŞÜKÜR, DAYATMADAN ÇOK DAHA YÜKSEKLERDEN GELDİĞİNİ BİZE ÖĞRETTİ. İNGİLTERE’DE, iki köklü siyasi parti vardır: Muhafazakâr ve işçi partisi. AMERİKADA DA, köklü iki siyasi parti vardır: Demokrat partisi, Cumhuriyetçiler.vardır: Muhafazakârlar ve işçi Bunlar iktidar olsalar ya da seçimi yitirseler bile Parti tüzüklerini ve devletin siyasi düzenini değiştirmek sevdasına kapılırlar mı? Kırk yamalı bohça olan Amerikan halkı buna asla izin veremez. Cumhuriyet Halk Partisinin Altıoku, Cumhuriyet kurulur kurulmaz, Halk Fırkası Tüzüğü yazılır, yazılmaz ezbere Yazılmamıştır. Medeni Kanun 04 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe girmiş, devrimler birer, birer oturtulduktan sonra Türkiye Cumhuriyetinin yönünü belirlemek için dengeli olarak vazedilmiştir. Cumhuriyet tipi Aile, Hürriyet, Mülkiyet ve İnanç kavramları temel olarak alınmıştır. 1966 senesinde, Rahmetli Turhan Fevzioğlu Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Rahmetli Mustafa İsmet İnönü’ye karşı bir huruç hareketi başlatmıştı. Cumhuriyet Halk Partisinin 1924 anayasamıza giren Altıoku da söz konusu edilmişti. Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsüne çıkan Rahmetli Mustafa İsmet İnönü Altıok gerçeğini yorumlamıştı. O günden sonra, çok kimselerin dilleri de dötlerine kaçmıştı. “Laisizm, dinsizlik olsaydı, LAİKLİK SIFATI DA OLAMAZDI. Laisizmi ortadan kaldırırsanız, cahil toplumlara dini bağnazlık egemen olur, insanlık tek düşünce kalıbında taşlaştırılır. Uygar toplumlarda da tam aksi olur: Ateistlik hükümran olur. Dini doğmaları anlayamadan okuyanlar DİNDAR VE KİNDAR olur. Dini doğmaları anlayarak okuyanlar da ATEİST olurlar. Din, sosyal düzen kurallarının tümünü eritir. Laiklik/LAİSİZM/,İNSNOĞLUNUN OLMAZSA OLMAZI OLAN her türlü inanç gruplarının ve hatta dinsizlerin ahenk içersinde yaşadıkları bir evrensel kuraldır. Milliyetçiliği tek başına ele alırsanız; sizi Nazizm’e, Faşizme ve dahi Komünizme götürür, TOPLUMA EGEMEN OLACAK DİKTATÖRLER YARATIR. Millet, geçmişten geleceğe yönelen bir toplumsal olgudur. Bunun yaşayan kısmı da halktır. Halkçılık ta milliyetçiliğin denge unsurudur ve hatta Devrimciliğin. Bu sayede sosyal hukuk devleti kavramına varılmıştır. Devrimcilikte sınır da Milliyetçilik ve Halkçılık olduğu kadar cumhuriyetçiliktir. Cumhuriyetçilik, halk egemenliğinin üstüne oturan, demokrasinin örgütlemiş olduğu bir onurlu yönetim biçimidir. Halk iradesine dayanmayan iradeleri yok sayar. “EGEMENLİK KAYITSIZ VE KOŞULSUZ TÜRK ULUSUNUNDUR!”Meraklı olanlarımız, Ölümsüz Mustafa İsmet İnönü’nün o tarihi konuşmasını bularak okumalı ve dahi okutmalıdır. Kıbrıs’ta İngiliz vatandaşı olan Bay Hüseyin Seyfullah, Mareşal Fevzi Çakmak’ın emri ile Kuleli Asker Lisesinde okumuş ve subay çıkmıştır. Bir sürü mücadeleden sonra da bir siyasi partiyi ele geçirerek onun adını MHP yaptıktan sonra da DOKUZ IŞIK DOKTRİNİNİ ortaya atmıştır: 1-MİLLİYETÇİLİK, 2-ÜLKÜCÜLÜK, 3-AHLAKÇILIK, 4-İLİMCİLİK, 5-TOPLUMCULUK, 6-KÖYCÜLÜK, 7-HÜRRİYETÇİLİK VE ŞAHSİYETÇİLİK, 8-GELİŞMECİLİK, 9-ŞEHİRCİLİK VE TEKNİKÇİLİK. Bunlar aklıma geldikçe, gülmekten kendimi alıkoyamıyorum. MAH,1970’Lİ yllarda, genel siyasetini açıklayan bir kitap yayınlamıştı: DAS=DEVRİMİN ANA STRAJESİ. Üniversitelerimizde bile dağıtılan bu kitapta, Dokuz Işığı söndüren ilginç bir itiraf vardı: KOMÜNİSTLER, EN GÜZEL YÖNETİM ŞEKLİ OLAN NAZİZMİ, HALKIMIZIN GÖZÜNDE KÖTÜLEMİŞTİR!” Şimdi de ülkemizin, Halkımızın iradesiyle gelip dayandığı yer: LÜPÇÜLÜK, AŞAĞIDA RESİM VE FİNAL YAZISI VARDIR.

1246/MÜLKÜN SAHİBİ ALLAHMI!RTE.

TC. OSMAN TÜRKOĞUZ osmanturkoguz@gmail.com TV. İZMİR,02 Temmuz 2014. “MÜLKÜN SAHİBİ ALLAHMIŞ!”RTE: SATICISI DA RECEP TAYYİP! Ostüzü Dün, İnternete kısa bir film düştü, bunu seyredenler de filmdeki Öküzün Öküzlüğüne lanet etti ve çok güldü: Hindistan’da iri boynuzlu bir öküz, yolun karşısına geçerek arabanın önünde duran boyunduğu boynuzları ile kaldırarak boynuna geçirdi ve emre hazır bekledi. Tam bu sırada, Bay Recep Tayyip te, her tenakusunu gözyaşları eşliğinde alkışlayanlara masal anlatmaktaydı! Gazeteleri atmadıysanız bu konuşmanın mucizesini okumalısınız! Ankara’da ATO salonunda yaşanan tezatlar ve her tezada da sürekli alkışlar! Hakkındaki suç dosyalarından kurtulabilmek için Cumhurun Başına Aday olduğunu açıklayan, malumu ilan eden Sayın Bay Recep Ustamız her makamdan esti ve gürledi. “ 10 Ağustosta seçilirsek, asla bir partinin değil Türkiye Cumhuriyetinin cumhurbaşkanı olacağım!”Hani Başkanlık sistemini getirecekti! Seçilirsek ne demek! Cümbür cemaat Türk ve Türklük düşmanları mı? “Mülkün sahibi Allahtır!”Haydee! Yüce Allahımız Mülkünü Gâvurlara! Satman için, HANGİ NOTERDEN SANA YETKİ VERDİ? Mülkün sahibi Allah, Allah adına tasarruf edenler, Allah ile halkı aldatanlar! “Zaferin sahibi sadece ve sadece Allahtır!”andı, Ruslarla 156 kere savaştık Ruslar Osmanlıya karşı 143 zafer kazandı. Bu Rus zaferlerinin gerçek sahibi Allah mıdır?12 Eylül 1683’ te Polonya Kıralı Jean Sokyeski, Viyana’da Osmanlı Ordusunu perişan ederek, tarihlerinde ilk ve en büyük zaferi Osmanlı Devletine karşı kazanmıştı! Bu zaferin gerçek sahibi de Allah mı? Hıristiyan devletler, Müslüman devletleri sürekli yenmekteler; buna ne buyurulur. Ulusal Kurtuluş Savaşımızda kazanılan zaferin gerçek sahibi Türk Ulusudur. Zafer Allahımızınsa, Mustafa Sabri, Sait Molla ve Damat Mehmet Ferit ve Hempaları ne bok yemeye beddua ediyorlar.”Zafer, zafer benim diyenlerindir!”Mavalı ve masalı bırakınız!”Sizler insan olarak ne herzeler yersiniz/En aptalınıza eşek/Eşeğe de filozof dersiniz!” “RTE, İstiklal Mücadelesi lider’iymiş!”Amma, Kürt istiklal savaşı lideri!Yahu,İSTİKLAL MÜCADELEMİZİ,BAY RECEBİMİZİN İNKÂR ETTİĞİ TÜRK ULUSUNUN ÖNÜNEDÜŞEN MAREŞEL GAZİ MUSTAFA KEMAL KAZANMAMIŞ MIYDI! BU SIFATI BENİMSİYEN BÜYÜK USTAMIZ, SAMSUNA ÇIKARAK ERZURUMA GİDECEKMİŞ. Orada bir tabibe görünse hiç te fena olmayacak gibi!

1245/ALEVİLER HAKKINDA ULEMA FETVALARI!

“Alevilerin Kadınlarına Tecavüz Helaldir!” Suriye İhvanul Müslim’in hareketi şeyhleri ayrı ,ayrı yayınladıkları fetvalarla ülkede yaşayan Alevilerin kanlarının dökülmesinin ve Alevi kadınlara tecavüz edilmesinin mubah olduğunu duyurdular!! 2012-06-06, 12:59:29 1 Yorum TAHA HABER - Suriyeli Selefi şeyhlerden “Muhammed Bedii Musa” ve İhvanul Müslim’in üyelerinden başka bir şeyh “Özgür Suriye Ordusu”nun bu cemaatin müftü ve şeylerine gönderdikleri mektuplarda ülkede yaşayan Alevilere saldırılması, kadınlarına tecavüz edilmesi, çocuklarının öldürülmesi ve yaşadıkları sükûnet yerlerine ve iş merkezlerine saldırılmasının hükmünü sorduklarını açıkladılar. Şeyh Bedii Musa şöyle devam etti: “İhvanul Müslim’in cemaatine mensup şeyh ve müftüler soruda sorulan şeylerin hepsinin helal ve mubah olduğunu açıkladılar ve tekit ettiler ki biz bir bildiri yayınlayarak şunları belirttik: Alevi taifesinin Suriye devletine bağlı olduklarını ve Suriye’deki başka taifelerin onlardan nefret ettiklerini söyledik ve dedik ki onların kanlarının dökülmesi, kadınlarına tecavüz edilmesi, çocuklarının öldürülmesi, sükunet mahallerine saldırılması helaldir. Suriye’de bulunan tüm gruplar onlardan kurtulmak istiyorlar.” Şeyh Muhammed Bedii Musa, şu anda Suudi Arabistan’da üstatlık yapmaktadır. 1980’den 1990 yıllarına kadar Suriye’nin başkenti Şam’daki “El – Meydan” semtinin şeyhlerinden biri ve Suriye İhvan’ul Müslim’in üyelerindendi. Elbette cemaatin askeri kanadındandı ve o dönemler “Et-Tali’etu’l İslamiye” adıyla anılmaktaydı. Şu anda İhvanul Müslim’inin “Konsey Kurulu”nda görev yapmaktadır, ancak adı hiçbir yerde duyurulmamaktadır!! Şeyh Bedii Musa, “Hasan Habnuketu’l Meydan”ın yanında eğitimini tamamlamıştır. O dönemlerde zaruret durumunda babayla kızın yatmalarının sakıncası olmadığına dair yayınladığı fetvayla çok yangı uyandırmıştı. Fetvasını ise şu şekilde açıklamıştı: İhtiyaçlar ve zorunluluklar engelleri ve haramları ortadan kaldırmaktadır. Her kim bir ağaç ekerse herkesten daha çok onun meyvesinden istifade etmeye hakkı vardır. (Allah’ın düşmanı, sapkın…) Suriye’deki isyan dalgası yayılmaya başladığında Muhammed Bedii Musa, Suudi Arabistanlı satılmışlar ve bu ülkede yaşayan Suriyelileri “Şeyh Adnan Arur”la birlikte toplayarak yüklü miktarda paralarla birlikte Suriye’ye gönderdi. Daha sonra “Şeyh Ahmed Es- Sayasanet”in koordinatörlüğünde Dera’da selefilerin yardımıyla “Kuteybetu’l Amri” ve Huvran’da “Kitayibu’l Mu’tez billah”ı teşkil etti. Bu teşkilatlar son zamanlarda “Herbetu Gazale” köprüsünü ve ondan önce bu bölgenin iletişim kule hatlarını tahrip ederek ortadan kaldırdı. Aslında Özgür Suriye Ordusu adındaki çete, İhvanul Müslim’in müftü ve şeylerinin fetvalarına ihtiyaç duymamaktadır. Ulusal Konsey başkanı Burhan Galyun’un yardımcısı Muhammed Faruk Tayfur, Ali Riyad El- Esed ve onun komutası altındaki gruplar ve yine “Şam Ehline Yardım Cephesi” kan akıtmakta İbni Teymiye’nin fetvalarına göre amel etmektedirler. İhvanul Müslim’in cemaati, seksenli yıllardan itibaren resmi olarak Vahabiliğin fikir babası ve azılı nasibilerden olan İbni Teymiye’nin fetvalarına amel etmeye başladı. Şu anda da aynı şekilde İbni Teymiye’nin fetvalarına göre amel etmektedir. Alevileri Öldürmek Bir Görevdir... Alevileri Öldürmek İçin Kimseye Danışıp İstişare Etme 2013-01-26, 23:13:56 8 Yorum TAHA HABER - Tarih boyunca zulme uğrayarak her türlü sindirme, baskı ve katliamlara uğrayan Aleviler, Suriye olaylarının patlak vermesiyle bir kez daha katliamlarla karşı karşıya kaldı. Irak’ta, Pakistan’da, Afganistan’da… Ehlibeyt takipçilerini çocuk, kadın, yaşlı demeden katleden Vahabi Selefiler son iki yıldır Suriye’de de katliamlar yapmaya başladı. Şu ana kadar Suriye’de Alevi ve Caferilerin katledilmesine yönelik yüzlerce fetva yayınlandı. Şimdi yayınlayacağımız fetva beklide şu ana kadarkilerin en acımasızı ve kahredicisidir. Fetvada açıkça Alevilerin öldürülmesinin farz olduğu bunun için istişareye gerek olmadığı belirtilmektedir. İşin garip yanı fetvada dünyada yaşayan tüm Aleviler kast edilmektedir. Bu da Suriye’deki katliamlardan sonra sıranın dünyada en çok Alevinin yaşadığı Türkiye’ye geleceğini göstermektedir. Zaten şu anda kendilerine üst olarak Türkiye'yi seçmiş durumdalar. Allah’ın adıyla. Allah’ın s alat ve selamı Peygambere, ailesine ve sahabelerine olsun… Nusayri Alevilerin herkesin gözleri önünde zayıf ve mahrum Ehlisünnet mensuplarını öldürmesi, ırz ve namuslarına tecavüz etmesi ve mallarının yağmalanma girişimleri kimseye gizli değildir. Bunların bu girişimlerinin karşısında iki grup insan bulunmaktadır; ya onlara yardım edecek gücü olmayan zayıflardır yahut ehlisünnete karşı Moğol vahşetine değer veren kâfirlerdir. Bunda da şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü tüm dünya kâfirleri ehlisünnetin kanına susamıştır. Bu açıklamalar dökülen birçok kanın acısını dindirmeyeceği gibi bu konuda yapılan konuşmalar da ehlisünnet mensuplarının haksızca öldürülmesini durdurmayacaktır. İşte bu onların yanında güçlü bir savunmanın olmadığı bir haktır. Demir, ancak demirle dövülür ve bu halkların korunma ve savunma ölçütüdür. Ey Ehlisünnet! Savaşlar, tecrübeler ve sıkıntılar bize kılıca yalnızca kılıçla yanıt verileceğini öğretmiştir ve ölümlere yalnızca öldürerek SAYIIN RIZA GÜNER’DEN ALINTIDIR. “Gene de, 1514 tarihli İbni Kemal Fetvası’nda açıkça söylendiği gibi, “Alevilerin durumu, Kitaplı kâfirlerden daha kötüydü”… Bu topluluğun öldürülmekten ve böylece bazı Müslümanları Cennetlik yapmaktan başka bir hakkı yoktu… Başka bir hak ve hukukları olamazdı…” Alevi kelimesini kullanarak, “ben Aleviyim,” demek de, “şu kişi Alevi!..” demek de günahtı… Bu durumda; bazı Ermenilerin, “ben Aleviyim,” diyerek “Anayurt’un Dışına Tehcir Kararı”ndan kurtulması, mümkün değildi. “Ben Aleviyim,” demek, “ben Ermeni’yim,” demekten daha kötüydü… . Sünni Engizisyonu; dünyadaki bütün insanları dört grupta toplar: Müslümanlar, Kitaplı Kâfirler, Kitapsız Kâfirler, Dinsiz Kâfirler… Kitaplı Kâfirler, Hıristiyanlarla Yahudiler; Kitapsız Kâfirler, dünyadaki diğer dinlerin mensupları; Dinsiz Kâfirler, Alevilerle hiçbir dine inanmayan insanlardır. Yani Aleviler, hiçbir dine inanmayan insanlarla bir tutulmakta ve yaşama hakları dahi kabul edilmektedir. Eğer, birde; Rafızî diye suçlanma ihtiyacı duyuluyorsa, yaşamaları mümkün de değildir.” Alevilerin canları malları namusları size helaldir! 1. Ebussuud Efendi tarafından verilen fetvalar şu şekildedir: mes'ele: Kızılbaş tâifesinin şer'an kıtâli helâl olup, kat eden gâzî ve Kızılbaş tâifesinin ellerinde maktul olanlar şehîd olurlar mı? elcevâb: olur, gazâ-i Ekber ve şehâdet-i azimcedir. su'al-i âhar: kıtalleri helâl olduğu takdirce, mahzâ sultan-ı ehl-i islâm hazretlerine bağy ve 'adâvet üzere olup, asker-i islâ¬ma kılıç çektiği için mi olur, yâhud gayri sebebi var mıdır? elcevâb: hem bâgîlerdir, hem vücûh-i kesîreden kâfirlerdir. mes’ele: reisleri hazret-i resûlullah (sallallahu Teâlâ aleyhi ve sellem) âlindendir derler, öyle olucak nev'â şüphe olur mu? elcevâb: hâşâ yoktur. Efâl-i şenî'aları, neseb-i tâhire 'alâ¬kaları olmamağa şehâdet ettiğinden gayri, sikâttan menkuldür ki, babası ismail ibtidâ-i hurucunda, imam 'âli er-bızâ ibni mûsâ el-Kâzım meşhedinde ve şâir emâkinâe olan sâdât-i 'izamı, kendi-nin nesebini bahr-i ensâba dere eylemeğe ikrah edip, iftiraya cür'et edemeyenleri katl-i âm edincek, ba'zı sâdât katilden halâs için imtisal suretin gösterip dediğin eylemişler. Amma bu miktar tedâ¬rik eylemişler ki, bunun nesebini, 'ulemâ-i ensâb-i şerife mabeynlerinde 'akîm olup, asla nesli kalmamağıyla ma'rûf bir seyyide müntehi kılmışlardır ki nazar edenler hakîkat-i hâle vâkıf olalar. Faraza sıhhat-i nesebi mukarrer olsa dahi, bîdin olucak, şâir ke¬fereden farkı olmaz. Hazret-i resûlullâhın (sallallâhu aleyhi ve selem) âli, şe'âir-i şer'-i mübîni ri'âyet ve ahkâm-i metini himâyet edenlerdir. Hazret-i nûhun ('aleyhisselâm), ken'an sulbü oğlu iken dîni üzerine olmadığı için "ehlimdendir" deyu, necatı için rabb-i izzete du'â ettikte deyu buyurulup, şâir kefere ile bile ta'zîb ve iğrâk duyurulmuştur. Enbiyâ-i 'izam (aleyhim-üs-salâti ve-s-selâm) neslinden olmak, dünyevî ve uhrevî 'azabdan necata sebeb olsaydı, hazret-i âdem nebi (aleyhi-s-selâm) neslinden olmak ile, esnaf-i kefereden bir kâfir asla dünyâda ve ahirette mu'azzeb olmazdı. Vallâhu te'alâ dem ve ahkem. mes’ele: tâife-i mezbûre gi'adan olmak da'vâ ederler, "lâ ilahe illallah" derler iken, bu mertebeyi îcâb eden halleri nedir, mufassal ve meşrûh beyan buyurula? elcevâb: şi'adan değil, "yetmiş üç fırka ki, içinde ehl-i sün¬net fırkasından gayrı nârdadır" deyu hasreti resul (sallallâhu aleyhi ve sellem) tasrih buyurmuşlardır, bu taife ol yetmiş üç fırkanın hâlis birinden değildir. Her birinden bir miktar şer ve fesad alıp, kendiler hevâlarınca ihtiyar ettikleri küfr ü bid'atlere ilhak edip, bir mezhebi küfr ü dalâlet ihtira' eylemişlerdir. Dahi durup gün günden artırmak üzerinedirler. Şimdiye değin üzerine müstemir oldukları kabâyih-i ma'rûf elerinin, müceb-i şeriat-i şe¬rife üzerine mufassaları hükmü budur ki: ol zâlimler kur'an-ı 'azîmi ve şeriat-i şerifeyi ve dîn-i islâmı istihfaf eylemekle ve kütüb-i şer'iyyeyi tahkir edip oda yakmak ile ve 'ulemâ-i dîni 'ilimleri için ihanet edip kırmak ile ve re'isleri olan fâcir me’lûnu ma'bud yerine koyup ana secde eylemekle ve dahi hürmeti nusûs-i kafiye ile sabit olan envâ'-i hurumât-i dîniyeyi istihlâl eylemekle ve hazret-i ebî bekr ile hazret-i ömere (radiyallâhu anhum) la'n eylemekle kâfir ol¬duklarından sonra, hazret-i âişe-i sıddîkanın (radiyallâhu anhâ) berâati hakkında bunca âyât-i 'azîme nazile olmuş iken, anlara itâle-i lisan eylemekle kur'an-i kerîmi tekzîb edip kâfir oldukların¬dan ma'adâ, hazret-i risâlet-penâhın (sallallâhu aleyhi ve sellem) cenâb-ı azizlerine şeyn getirdikleri ile sebb-i nebî eylemiş olup, cumhûr-i 'ulemâ-i a'sâr ve ernsâr icmâı ile katilleri mubah olup, küfürlerinde şek edenler kâfir olurlar. imâm-ı azam ve imam süfyân-i sevrî ve imam evzâgî (rahimehullah) katlarında tamam sıhhat üzere tevbe edip islama gelicek, eğerçi bu küfürler dahi şâir kefere küfürleri gibi afv olunup katilden necat bulurlar, amma imam mâlik ve imam şâfi'î ve imam ahmet bin hanbel ve imam leys bin sa'd ve imam ishak bin râhûye ve şâir 'uzemâ-i 'ule¬mâ-i dinden cem'-i kesîr katlarında asla tevbeleri makbul ve islâmları mu'teber değildir. elbette hadden kati olunurlar. Hazret-i imam-i din-penah (eyyedehullâhu te'âlâ ve kavvâhu) zikr olunan eimme-i dinden, hangi canibin kavli ile 'amel ederler ise meşrû'dur. Ol kabâyih ile ittisafları cem-i ehl-i islâm içinde tevatür ile mu'ayyenen ma'lûm olmuştur. Hallerinde tereddüd ve iştibah yok¬tur. askerlerinden olup kıtale mübaşeret edenler ve binip inip etbâ'ından olanların sânında asla tevakkuf olunur değildir. amma şehirlerde ve köylerde kendi hâlinde salâh üzerine olup, bunların sıfatlarından ve ef'allerinden tenezzühü olup, zahir halleri dahi sıdklarına delâlet eyleyen kimselerin kizbleri zahir olmayınca, üzerlerine bunların ahkâmı ve 'ukûbâtı icra olunmaz. bu taifenin kıtali şâir kefere kıtalinden ehemdir. anınçün medîne-i münevvere-etrafında kefere çok iken ve bilâd-i şâm feth olunmamış iken an¬lara gaza eylemekten, hazret-i ebî bekr-i sıddik (radiyallâhu anh) hilâfetinde zuhur eden müseyleme-i kezzaba tâbi' olan tâife-i mürtedde üzerine gaza eylemeğe, eshâb-î kiram (rıdvânullâhi aleyhim ecma'în) icmaları ile tercih ve takdim buyurmuşlardır. Hazret-i 'ali (kerremallâhu vecheh) hilâfetinde havârîc kıtali dahi böyle olmuştur. Bu taifenin fesadları dahi azimdir, yeryüzünden fesadların ref eylemek için mücâhede eylemek dahi ehemdir. mes’ele: nahcivan seferinde tutulan kızılbaş evlâdı kul olur mu? elcevâb: olmaz. mes’ele: padişah emriyle kızılbaş taifesi vurulup, sagîr ve kebîri esir olanlardan ba'zı ermeni olduklarında, ol takdirce ha¬lâs olurlar mı? elcevâb: olurlar, Ermeniler kızılbaş askeri ile asker-i islâm üzerine gelip muharebe etmiş olmayıcak, şer'an esir olmak yok¬tur. mes’ele: mürtedde darül-harbe lahika olmadan alıp esir ey-lemek caiz idüğüne imam-ı a'zamdan nakl olunan rivayete binâen, kızılbaş avretlerin esir eylemekle asker-i islama kemâl-i kuvvet ve şevket, a'dâ-i dîn-i metine nihayet za'f ü zillet gelir olsa, ol riva¬yet ile 'amel olunmak şer'an caiz olur mu? elcevâb: caizdir. mes’ele: bu rivayet ile ol esir olunan avretin hizmetleri, vat' olunmaları şer'an helâl olur mu? elcevâb: cümle hizmetleri helâldir. Amma mürteddelerdir, islâma gelmeden vatları helâl değildir. mes’ele: çâryâre sebb eden, kızılbaş idüğü sicil olunan zeydi, amr oğlu bekr kati eylese, şer'an nesne lâzım olur mu? elcevâb: sebb ettiği vakit kati ettiği muhakkak ise ta'arruz olunmaz. mes’ele: "yezide lâ'net ve ana lâ'net etmeyene dahi lâ'net” diyen zeyde ne lâzım gelir? elcevâb: lâ'net etmeyene lâ'net nâmeşrûdur. lâ'net etme¬mek onun efâlin kabul değildir. mes’ele: "muâviye hayırlı kişi değildir" dese, şer'an zeyde ne lâzım olur? elcevâb: ta'zîr olunur. mes’ele: sahâbe-i kiramdan muaviye'ye lâ'net eden zeyde şer'-an ne lâzım olur? elcevâb: ta'zîr-i beliğ ve hapis lâzımdır. Kaynak: Ebussuud Efendi fetvaları, m. Ertuğrul Düzdağ, gonca yayınevi, s. 160-165, istanbul 2009. Şeyhülislam Ebu Suud Efendi’nin Kızılbaşlarla İlgili Fetvaları Soru: Kızılbaş topluluğunun, dine göre topluca öldürülmesi helal midir? Bunları öldürenler gazi, bu öldürme sırasında ölenler de şehit olur mu? Yanıt: Kızılbaşların topluca öldürülmeleri elbette dinimize göre helaldir. Bu, en büyük, en kutsal savaştır… Bu yolda ölmek de şehitliğin en ulusudur. Kızılbaşların topluca öldürülmeleri elbette dinimize göre helaldir. Bu yolda ölmek de şehitliğin en ulusudur. Soru: Kızılbaşların öldürülmesi, İslam Sultanına düşmanlık besledikleri için mi şarttır, yoksa başka nedenleri de var mıdır?… Yanıt: Bunlar hem sultana isyan ederler, hem de dinsizdirler… Soru: Kızılbaşların önderinin Tanrı Peygamberinin (Muhammet’in) soyundan olduğu söyleniyor. Bu durumda, Kızılbaşların öldürülmelerinin helal olduğundan biraz kuşku duyulamaz mı?… Yanıt: Hâşâ, en küçük kuşku duyulmaz. Kızılbaşların yaptıkları kötü işler, o temiz peygamber soyuyla bir ilgilerinin olmadığını göstermeye yeter. Ayrıca babası İsmail ortaya çıktığında, İmam Ali er-Rıza ibni Musa el-Kazım’ın mezarının bulunduğu ve diğer yerlerdeki büyük seyyidleri zorlayarak kendi soyunu da onlarınkinden göstermek istedi. Direnenleri öldürttü. Bazı seyyitleri kıyımdan kurtulmak için bu isteğe boyun eğmişler, fakat dikkat edenlerin anlayabilmesi için de onun soyunu kısır bir seyyide bağlamışlardır. Ayrıca, soyunun peygambere dayandığı doğru olsa bile, dinsiz olunca diğer kâfilerden ayrımı kalmaz. Ancak ve ancak doğruluğu tartışılmayacak olan kutsal şeriat töresine uyanlar ve onun sağlam kurallarını koruyanlar peygamber soyundan olabilir. Örneğin, Kenan, Nuh Peygamberin oğluydu ama onun yolundan çıkmıştı. Nuh Peygamber, Kenan’ın kurtulması için yalvardığında, Tanrı, “O senin soyundan sayılmaz…” demiş, Kenan da, öbür kâfirlerle birlikte boğulup cezalandırılmıştı… Eğer büyük peygamber soyundan gelmek azabdan kurtulmaya yetseydi, Âdem Peygamber soyundan geldikleri için, bütün kâfirler bu dünyada ve öbür dünyada asla azaba düşmezlerdi… Soru: Kızılbaşlar, Şii olduklarını söylüyorlar, “Lailahe illallah” diyorlar. Kendilerine karşı uygulanan bu ölçüde sıkılığın nedeni nedir? Ayrıntılı ve geniş geniş açıklar mısınız?.. Yanıt: Onlar Şii de değildir. Zaten, “Yetmiş üç yoldan ehli sünnet dışındakiler yanacaktır…” diyen peygamberimiz durumu aydınlatmıştır. Kızılbaşlar, yetmiş üç yolun tam olarak birinden değildirler. Her birinden bir parça kötülük ve bozgunculuk alıp kendi isteklerine göre yarattıkları sapıklık ve küfürlerine katarak bir sapıklık ve dinsizlik mezhebi kurmuşlardır. Bu kötü durumlarını gün gün artırmaktadırlar. Bunların sürüp giden, bilinen suçlarına bakarak kutsal din yasalarına (şeriate) göre şu yargılara varırız: O zalimler, ulu Kuran’ı, kutsal şeriatı ve İslam dinini hafife almakta, dinsel kitaplara söverek ateşe atmaktalar. Gerçek din bilgilerini (şeriat âlimlerini) bu bilgileri yüzünden kırmakta, önderleri olan sapık haini Tanrı yerine koyarak ona secde etmekteler. Ayrıca haram olduğu sağlam ayetlerle saptanmış olan bütün yasakları da helal sayıyorlar. Ayrıca Ebi Bekr ile Ömer’e lanet ettiklerinden dolayı da kâfirdirler. Ayrıca, doğruluğu tartışılamayacak olan Ayşe’nin (Peygamberin ailesi) erdemine ilişkin birçok ulu ayet inmişken, bunlar Ayşe anamıza dil uzatarak Kuran’ı yalanlamakta ve böylece de kâfir olmaktalar. Ve yine Ayşe’ye yönelik suçlamaları ile peygamberimizin kutsal büyüklüğüne leke sürerek bu yolla peygambere sövmüş sayılırlar. Bu yüzden bütün Kızılbaşların, büyüğü küçüğü ile, kentleri ve eserleriyle yok edilmeleri şarttır. Bunların kâfir olduğundan kuşku duyanlar da kâfir olur… Kızılbaşlar, İmam-ı Âzam ve İmam Süfyan-ı Servi’ye göre, eğer tam anlamıyla tevbe eder de İslamiyet’e dönerlerse ölümden kurtulurlar. Fakat İmam Malik, İmam Şafii, İmam Ahmed bin Hambel, İmam Leys bin Sad, İmam İshak bin Rahuya ve öteki din bilginlerine göre bunların tevbeleri de kabul edilmez. Elbette boyunlarının kesilmesi gerekir. Hazret-i İmam (Ebu Hanife) onların hangi yanın inancını benimserlerse o yandan olacaklarını söylemiştir. Bu yargı bilinir… Kızılbaş askerleri için ne yapılması gerektiği konusunda bir ikilik yoktur. (Öldürülmeleri gerekir.) Fakat köylerde ve kentlerde kendi hallerinde doğrulukla oturup Kızılbaşların nitelik ve davranışlarından arınmış, dışları da buna uygun kimselerin, yalanları ortaya çıkmadığı sürece, diğerlerine uygulanan uygulamalardan (katliamdan) kurtulmaları gerekir. Kızılbaşların öldürülmeleri, diğer kâfirlerin yok edilmelerinden daha önemlidir. Örneğin Medine çevresinde kâfir çokken ve Şam henüz ele geçirilmemişken, Ebi Bekir kâfirlere saldırmayı değil, yalancı Müseyleme’ye bağlı bu döneklere saldırmayı yeğlemiştir. Hazreti Ali zamanında Haricilerin kırılması da böyle olmuştur. Bu kesimin kötülükleri çok büyüktür. Bunların kötülüklerini yeryüzünden silmek için çok çaba harcamak, ne gerekirse yapmak lazımdır. Soru: Nahçıvan seferinde esir alınan Kızılbaş çocuğuna devşirme usulü uygulanır mı (yeniçeri-enderun talebesi gibi) Yanıt: uygulanmaz Soru: Vurulan Kızılbaşlar arasında esir olanlardan bazıları ermeni olsa kurtuluşa erer mi? Yanıt: Kurtulurlar, bu takdir de Ermeniler Kızılbaş askeriyle İslam askeri üzerine gelip savaşmış olmayacak şeraite göre esir almak yoktur. Soru: Dinden döneni savaş olmadan da esir etmek İmam-ı Azam’ın rivayetine göre caiz olduğuna göre Kızılbaş kadınlarını esir etmekle İslam askerine kuvvet ve ululuk, din düşmanlarına da zayıflık ve alçaklık gelirse bu rivayete göre davranmak caiz midir Yanıt: caizdir. Soru: Bu rivayetle esir alınan kadının hizmetleri ve evlenilmesi caiz mi? Yanıt: Hizmetleri helaldir ancak dinden çıkmıştır evlenilmesi için İslama gelmesi gerekir. Soru: Ashaba söven Kızılbaş Zeyd’i Amr oğlu Bekr öldürse ceza verilir mi? Yanıt: Küfür ettiği belli ise bir şey lazım gelmez. Soru: “Muâviye hayırlı kişi değildir” dese, şer’an Zeyde ne ceza verilir Yanıt: Ta’zir olunur (Tazir kanunla belirlenmemiş suçlara verilen cezanın adı dayaktan idama kadar giden bir şekli vardır ve uygulayan kişinin keyfine ortamın şartlarına bağlıdır.) Soru: Sahâbe-i kiramdan Muaviyeye lâ’net eden Zeyde şer’an ne lâzım olur? Yanıt: Dövülür ve hapsedilir M. Ertuğrul Düzdağ Şeyhülislam Ebusuud Efendi Fetvaları Işığında 16. Asır Türk Hayatı Tayyip Erdoğan’ın öve öve bitiremediği adamın Kızılbaşlar hakkında verdiği fetvalardan bir bölüm. Tonyukuk Beğ’in Türkçeleştirmesiyle. Deniyor ki bize “siz beş yüz öncenin kan davasını güdüyorsunuz” Tayyip Erdoğan’ın sözlerine bakıldığı zaman kimin kan davası güttüğü gayet iyi anlaşılıyor. Günümüzün şeyhülislamı vazifesini gören, kanun çıkarılacağı zaman dahi sorma gereği duyulan Diyanet İşlerinin cevapları kimin kan davası güttüğünü açıkça ortaya koyuyor. Tayyip Erdoğan’ın dünya görüşünü bildiğimiz için olağan karşılıyoruz. Fakat diğer tarafta sözde, Türkçü olduğunu söyleyen Işık Evlerinden çıkma bir piç kalkıyor kuyruk acısı diyor. Kimin beş yüz yıl öncesinin davasını güttüğü buradan da anlaşılıyor. İçi pislik dolu şişenin ağzını kapatıp, dışını isteğiniz kadar yıkayın. Şişe yine pislik içindedir. Bunlar da işte böyle. Anadolu’nun nüfus yapısının tamamen değiştiren ve Türk soykırımına yol açan bu fetvaları mezhep ve ümmetçilik çukuruna düşmeyen birinin yorumu ancak lanet okumak olur. Oysa bu zevatlar sadece mezhebi kendilerinden olan Türklere kucak açmakta ve onların yanında olmaktadırlar. Şimdi sormak isterim kim beş yüz yıl öncenin davasını güdüyor ve kimin kuyruk acısı var? About these ads Paylaş: • Paylaş • Bunu beğen: Beğen Yükleniyor... İlgili Filed under: ALEVİLİK « Həqİqət Nə Qədər Acı Olsa da… Ermenilerin Van İsyanları » 3 Yanıt 1. ismet atabey, on 25 Ekim 2012 at 07:01 said: osmanlı döneminde uygulanan esaslar, cumhuriyet döneminde aynen artarak devam etmiştir. allah halkımızı zulümden kurtarsın. bu bayram gününde bunu yazmak istemezdim ama gerçekler bunlar. bütün islam dünyasının bayramını kutlarım. Cevapla 2.

1243/ANZAVUR AHMET ÖLDÜ MÜ?

TC. OSMAN TÜRKOĞUZ osmanturkoguz@gmail.com TV. İZMİR,05 TEMMUZ 2014. POLİTİKA VE SAVAŞ, HALKI VE HASIMLARI ALDATMA SANATIDIR! Bay Recep ve Avanesi için her yolu ve dini kullanmaktır! Yalan ve iftira etmek te mubahtır! Kemalistlerde de bölünme ve dediğim dedik farzdır! Muharebeler ve Savaşlar nasıl birlik ve beraberlikle kazanılırsa, politikada dağınıklık ve kopukluk yenilginin baş nedenidir. İşte Balkan Savaşımız, işte Mazurka Bataklıkları ve Ulusal Kurtuluş Savaşımız! Tüm Atatürkçü ve çağdaş aydınlarımız fikirlerini çekinmeden söylemiş ve yazmışlardır. Herkesin endişeleri kendisinde saklı kalması şartı ile birleşmek tek çaremizdir. Bay EKMELEDDİN İHSANOĞLU’NUN Aday sıfatı ile söylemiş olduğu taahhütleri gayetle yerindedir. Bütün mesele Türk ve Türklük düşmanını sandığa gömmektir. Büyük Taarruzdan önce; futbol karşılaşması bahanesi ile komutanlar, Akşehir’de bir araya gelmişlerdir. Ordunun en kıdemli Paşası ve komutanların da harp Akademisinden Hocası olan 2’inci Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa, /SUBAŞI/ordunun ikmalinin 20 kilometrelik bir kapasitesi olduğunu söylediğin de Mustafa Kemal Paşa:”O halde, düşmanı Yirmi kilometre içinde mağlup edeceğiz! Demiş. Paşa çekincelerine cephane durumunun kısıtlılığını ileri ekleyince; Mustafa Kemal Paşa:”Cephane ikmalimizi düşmandan yapacağız!”Emrini vermiştir. Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, yiyecek sıkıntısı çekmeyiz, kendi ülkemizde savaşıyoruz ve üretim mevsimindeyiz!”Demişti. Yakup Şevki Paşa’nın aklı, BÜYÜK TAARRUZ PLANINA YATMADIĞINDAN, BATI CEPHESİ KOMUTANINA YAPTIĞI İTİRAZI, BAŞKOMUTAN MAREŞAL GAZİ MUSTAFA KEMAL’E DE YAPMIŞTIR. GENELKURMAY BAŞKANI KAVAKLI FEVZİ PAŞA-ÇAKMAK- İSTİFANIN EŞİĞİNE GELDİĞİNDE; BATI CEPHESİ KOMUTANI İSMET PAŞA, AYAĞA KALKARAK: “-İzninizle bütün arkadaşlar fikirlerini söylediler. Benim ve bütün arkadaşlarımın emirlerinizi candan uygulayacağıma emin olabilirsiniz,” demesi üzerine, Yakup Şevki Paşa, söz alarak: “-ENDİŞELERİM SAKLI KALMAKLA BERABER, BAŞKOMUTANIMIZIN VERECEĞİ HER EMRİ YERİNE GETİRECEĞİM TABİİDİR”, DEDİ. Dedi amma, Birinci Ordunun ve Süvari kolordusunun başarılarına bir türlü aklı yatmadığından, verilen emirleri yerine getirmede duraksadığı görüldüğünden. Duruma müdahale eden Başkomutan Mareşal Gazi Mustafa Kemal, gülerek:” Emirleri doğruca alt birlikler gönderin, Şevki Paşa onları takibetsin!”Emrini vermiştir. Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu iki siyasi partimiz tarafından cumhurbaşkanı adayı olarak seçilmiştir. Basınımıza yapmış olduğu açıklamalarını ve cumhurbaşkanı olarak seçildiğinde uyacağı ilkeleri saptayarak bir taahhütname olarak Notere tasdik ettirmesini öneriyorum. Atatürk devrimleri, anayasamızın kırmızıçizgilerini, insan hakları ile ilgili uygulamalarını, vatandaşlarımızın gösteri ve toplantı haklarını, çağdaşlığı ve eğitim düzenimizin çağa uygulanması, mahkemelerimizin iyileştirilmesi gibi hususları bir taahhüt olarak notere onaylatarak halkımıza sunmalarını, kendilerini izlememiz bakımından faydalı olur sanıyorum. İHANET VE TEHLİKENİN BÜYÜKLÜĞÜ BİRLİK VE BERABERLİKLE ÖNLENEBİLİR ANCAK!

1244/POLİTİKA VE SAVAŞ!

TC. OSMAN TÜRKOĞUZ osmanturkoguz@gmail.com TV. İZMİR,05 TEMMUZ 2014. POLİTİKA VE SAVAŞ, HALKI VE HASIMLARI ALDATMA SANATIDIR! Bay Recep ve Avanesi için her yolu ve dini kullanmaktır! Yalan ve iftira etmek te mubahtır! Kemalistlerde de bölünme ve dediğim dedik farzdır! Muharebeler ve Savaşlar nasıl birlik ve beraberlikle kazanılırsa, politikada dağınıklık ve kopukluk yenilginin baş nedenidir. İşte Balkan Savaşımız, işte Mazurka Bataklıkları ve Ulusal Kurtuluş Savaşımız! Tüm Atatürkçü ve çağdaş aydınlarımız fikirlerini çekinmeden söylemiş ve yazmışlardır. Herkesin endişeleri kendisinde saklı kalması şartı ile birleşmek tek çaremizdir. Bay EKMELEDDİN İHSANOĞLU’NUN Aday sıfatı ile söylemiş olduğu taahhütleri gayetle yerindedir. Bütün mesele Türk ve Türklük düşmanını sandığa gömmektir. Büyük Taarruzdan önce; futbol karşılaşması bahanesi ile komutanlar, Akşehir’de bir araya gelmişlerdir. Ordunun en kıdemli Paşası ve komutanların da harp Akademisinden Hocası olan 2’inci Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa, /SUBAŞI/ordunun ikmalinin 20 kilometrelik bir kapasitesi olduğunu söylediğin de Mustafa Kemal Paşa:”O halde, düşmanı Yirmi kilometre içinde mağlup edeceğiz! Demiş. Paşa çekincelerine cephane durumunun kısıtlılığını ileri ekleyince; Mustafa Kemal Paşa:”Cephane ikmalimizi düşmandan yapacağız!”Emrini vermiştir. Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, yiyecek sıkıntısı çekmeyiz, kendi ülkemizde savaşıyoruz ve üretim mevsimindeyiz!”Demişti. Yakup Şevki Paşa’nın aklı, BÜYÜK TAARRUZ PLANINA YATMADIĞINDAN, BATI CEPHESİ KOMUTANINA YAPTIĞI İTİRAZI, BAŞKOMUTAN MAREŞAL GAZİ MUSTAFA KEMAL’E DE YAPMIŞTIR. GENELKURMAY BAŞKANI KAVAKLI FEVZİ PAŞA-ÇAKMAK- İSTİFANIN EŞİĞİNE GELDİĞİNDE; BATI CEPHESİ KOMUTANI İSMET PAŞA, AYAĞA KALKARAK: “-İzninizle bütün arkadaşlar fikirlerini söylediler. Benim ve bütün arkadaşlarımın emirlerinizi candan uygulayacağıma emin olabilirsiniz,” demesi üzerine, Yakup Şevki Paşa, söz alarak: “-ENDİŞELERİM SAKLI KALMAKLA BERABER, BAŞKOMUTANIMIZIN VERECEĞİ HER EMRİ YERİNE GETİRECEĞİM TABİİDİR”, DEDİ. Dedi amma, Birinci Ordunun ve Süvari kolordusunun başarılarına bir türlü aklı yatmadığından, verilen emirleri yerine getirmede duraksadığı görüldüğünden. Duruma müdahale eden Başkomutan Mareşal Gazi Mustafa Kemal, gülerek:” Emirleri doğruca alt birlikler gönderin, Şevki Paşa onları takibetsin!”Emrini vermiştir. Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu iki siyasi partimiz tarafından cumhurbaşkanı adayı olarak seçilmiştir. Basınımıza yapmış olduğu açıklamalarını ve cumhurbaşkanı olarak seçildiğinde uyacağı ilkeleri saptayarak bir taahhütname olarak Notere tasdik ettirmesini öneriyorum. Atatürk devrimleri, anayasamızın kırmızıçizgilerini, insan hakları ile ilgili uygulamalarını, vatandaşlarımızın gösteri ve toplantı haklarını, çağdaşlığı ve eğitim düzenimizin çağa uygulanması, mahkemelerimizin iyileştirilmesi gibi hususları bir taahhüt olarak notere onaylatarak halkımıza sunmalarını, kendilerini izlememiz bakımından faydalı olur sanıyorum. İHANET VE TEHLİKENİN BÜYÜKLÜĞÜ BİRLİK VE BERABERLİKLE ÖNLENEBİLİR ANCAK!

1242/BİZ TÜRKLERİN ÜLKESİNE SIĞINMAK1

TC. OSMAN TÜRKOĞUZ osmanturkoguz@gmail.com TV. İZMİR,08 Ekim 2014. TÜRKÜ VE TÜRKLÜĞÜ İNKÂR EDEREK BEN DE GÜRCÜYÜM DEYEN SİZ DE GÖÇMENSİNİZ. HEM DE ORTAÇAĞIN ARAP DÜNYASINDAN ÇAĞDAŞ TÜRKİYE CUMHURİYETİNE SIĞINMIŞ BİR GÖÇMENSİNİZ BİZ TÜRKLERİN ÜLKESİNE SIĞINMAK! Sayın Erdoğan yine döktürmüş, Emanetçisi ”AZİZ MİLLETİM!”Diyerek, hangi milletten söz ettiğini sahibi gibi saklamış. Başsavcımız, Cumhurun başına getirildiğini unutarak, Arap göçmenleri için:”SİZ GÖÇMENSİNİZ, BİZ DE ENSARIZ!”Buyurmuş. Hâşâ ki hâşâ, yanlış! ENSAR: KENDİ ÜLKESİNE GÖÇMENLERİ KABUL EDENLER DEMEKTİR. İslam ülkelerinden, Müslümanların yapmış olduğu zulümlerden kaçan Müslüman Araplar, bizim, Laik Türkiye Cumhuriyetinin topraklarına sığınmaktadırlar. Sayın Recep Bey, siz, Gürcü Cumhurbaşkanına ”BEN DE GÜRCÜ SAYILIRIM, BENİM DEDEM GÜRCİSTANDAN TÜRKİYEYE GÖÇMÜŞ’”Demiştiniz. Yani siz de Göçmensiniz. Sizi ülkemize kabul ettiğimiz gibi, iktidarı da size verdik. Aynı Medineliler gibi hata ettik. Hz. Muhammet öldüğünde de, Mekkeli Göçmenler, sille, tokat ve Hz.Ömerin kılıcı ile bir Göçmen olan Hz.Ebu Bekiri Halife seçtirdiler. Daha önce de Hüneyin yağmasında, Kuranı Kerimin Sekizinci/Enfal/ suresinin Birinci ayetinde”Ganimet Allah ile peygamberinindir”yazılı iken, yağmanın dağıtılışından ayaklanma çıkmıştı. Hz. Muhammed’e Sütanneliği yapan HZ. HALİME ile birlikte 6000 esir,300 okka altın,600 okka gümüş,24.000 deve ve 44.000 davar yağmalanmıştı. Ahmet Cevdet Paşa, Kısas’ı Enbiya ve Tevarih’i Hulefa. C.I.S.309. Hz. Muhammet, Ümeyye/Emevi/oğullarının reisi, Muaviyenin babası, Hz. Hamza’yı öldürten Hindi’nin kocası ve kayınpederi olan Mekkeli Ebu Süfyan’a, yağmadan 120 okka gümüş ve 3000 deve ayırınca Medineliler yani ENSAR ayaklanmıştı. Bunun üzerine de Enfal suresinin 41’inci ayeti düzenlenmişti! Sayın Bay Recep Bey, sizin yağmayı dağıtma tarzınız aynen bunun gibi olduğu halde sizi kabul eden Türk toplumundan ses çıkmamaktadır. Buna ne dersiniz?

7 Ekim 2014 Salı

1241/ENSAR DA ARAPTI,GÖÇMENLER DE ARAPTI.

TC. OSMAN TÜRKOĞUZ osmanturkoguz@gmail.com TV. İZMİR;07 Ekim2014. Bu günkü Müslüman Araplar, Müslüman Arapların zulmünden Laik Türkiye Cumhuriyetine sığınmaktadırlar. EY ATATÜRK HAİNLERİMİZ. ENSAR DA ARAPTI, GÖÇMENLER DE ARAPTI! Cumhurun başına oturtulan Sayın Recep Beyimiz, BİR SAĞCI SİYASİ PAARTİNİN BAŞBAKANI GİBİ ESİP TE GÜRLEMEKTE. Mikrofon elinde, dini masallar da âdeti veçhile hâlâ dilinde. Iraklı ve Suriyeli Göçmenlere seslenmekte:”Siz Göçmen oldunuz biz de Ensar olduk!”Buyurmakta. Müslümanlığı kabul etmeyen Arapların şerrinden Mekke’den Medine’ye Göçen Arapları kastetmektedir!17Eylül 622’den sonra/ Bu günkü Göçmenler de Müslüman Arapların şerrinden, VATAN HAİNLERİMİZİN DİNSİZ DEDİKLERİ LAİK Türkiye Cumhuriyetine sığınmaktadırlar. Medineliler Göçmen Araplara bağırlarını açtıkları halde, silah zoru ile Halife göçmenlerden çıkmıştır. Buna ne buyurulur Sayın Başsavcımız?

1240/ÖNWEMLİ OLAN ADAM GİBİ ADAM OLMAKTIR.

TC. OSMAN TÜRKOĞUZ osmanturkoguz@gmail.com TV. İZMİR;07 Ağustos 2014. ÖNEMLİ OLAN, ADAM GİBİ ADAM OLMAK! “AL DEDİ, MOR DEDİ, KENDİSİ HEP KARADA KALDI!” “EVVEL ONLARDANDI, SONRA BUNLARDAN, RENKTEN RENGE GİREN MAYMUNLARDAN!.” “BENİM İÇİN ÖVÜNÜLECEK TEK KONU TÜRK OLARAK DÜNYAYA GELMİŞ OLMAMDIR!”MUSTAFA KEMAL ATATÜRK. “TÜRK OLARAK DÜNYAYA GELMİŞ OLMAM BENİM İÇİN ÖVÜNÜLEBİLECEK TEK KONUDUR.”EBU’L GAZİ BAHADIR HAN. TÜRK SECERESİ. “BİZ Kİ MELİKİ TURANIZ, EMİRİ TÜRKİSTANIZ. BİZ Kİ, TÜRKOĞLU TÜRKÜZ. BİZ Kİ, ULUSLARIN EN KADİMİ VE EN ULUSU TÜRK’ÜN BAŞBUĞUYUZ!” EMİR TİMUR. İMZASINI TÜRKOĞLU TÜRK EMİR TİMUR!” YAZARAK ATARDI. ”KALK, KALK TA HER SATIRINDA KÖTÜLEDİĞİN MAĞLUP TÜRK’Ü GÖR!” Firdevs’inin mezarında Emir Timur! Bendeniz de her iki âlemde Türkoğlu Türküm. SIFATIM TÜRK, KANIM OĞUZ KANI, CANIM DA ATATÜRK CANI. Türk Tugayı Adnan Menderes’in emri ile Kore Muharebelerine iştirak etmişti. Türk Ordusunda askerlik görevini yapan bir İsevi vatandaşımız, bir düşman askerini son mermisi ile nasıl vurduğunu anlatmıştı:”Ya Allah, YA MUSA, YA İSA, YA MUHAMMET DEDİM, TETİĞE BASTIM, HERİFİ DEVİRDİM. CAN PAZARI BU,BİRİSİ İMDADIMA GELMEZSE ÖTEKİSİ GELİR DEDİM!”DEMİŞTİ. Büyük Ustamız her NESEP DEĞİŞTİRDİKÇE, aklıma bu olay gelmektedir.” BEN GÜRCÜYÜM, EŞİM DE ARAP!”Buyurduğun da iki ulusun oylarını kazanmıştı. TÜRK VE TÜRKLÜĞÜ İNKÂR EDEREK Türkiye Cumhuriyeti yazmayı yasaklayınca da tüm Türk düşmanlarının oylarını kazanmıştı. Gürcistan devlet Başkanına da:”Ben, soyca Gürcüyüm!”Dediğin de, Gürcü asıllı Türk vatandaşlarını kazanmıştı. Hele, hele, Türk Milliyetçiliğini ayakları altına aldığını söylediğinde, Tüm Türk düşmanlarının ve Vatan Hainlerimizin kalplerini kazanmıştı. Sümela manastırına gelen Yunanlı Bakanın,”Tayyip Bizim Uşak’”SÖZÜNÜ SÖYLEMESİNE SES ÇIKARMAYARAK TÜM Rum asıllı vatandaşlarımız kazanmıştı. ŞİMDİ DE TÜM BUNLARDAN İHTİDA EDEREK:”BEN TÜRKÜM!”Demesi, Sayın Ustamızın Bukalemunluğunun tesciline yeter! Sayın BÜYÜK Ustamız, adam gibi adam ol da BİR NESEPTE BARİ KAL!

1239/MUSTAFA KEMAL DEMİŞTİ Kİ!

**Mustafa Kemal demişti ki:* “Ve Mustafa Kemal Atatürk: Bir zaman gelir, beni unutmak, unutturmak isteyen gayretler belirir. Fikirlerimi, öğretimi inkâr edenler, beni çekiştirenler, karalayanlar çıkar. Hatta bunu yapanlar benim yakın bildiklerim, inandıklarım da olabilir. Fakat benim ektiğim tohumlar o kadar özlüdür, o kadar kuvvetlidir ki, fikirlerim, öğretim Çin’den döner, Hint'ten, Mısır'dan döner dolaşır gene gelir; feyizli neticeleri kalpleri doldurur!”http://www.cihandura.com/ataturk-yazilari/67-chpnn-kendn-nkar-tarhn”n-gzl-olmayan-belgeler.html KAHRAMANI OLDUĞU KADAR,GAFİLİ DE,HAİNİ DE ÇOK MİLLETİZ!"BAŞKOMUTAN VE TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANI MUSTAFA KEMAL"TURGUTÖZAKMAN,ŞUÇILGIN TÜRKLER,S.555

1238/HALİFELİK ÜZERİNE SERENAD

TC. OSMAN TÜRKOĞUZ osmanturkoguz@hotmail.com TV.Çeşmealtı;15Ağustos2010./İzmir;03Mart2013/VATANHAİNLERİMİZ ÖTTÜKÇE,SURATLARINA,SURATLARINA! Kanal24 muhabiri Genç Bir Kızımız elindeki mikrofonu uzattığı Genç Kızlarımıza ve Genç erkeklerimize çok ciddi sorular yönetmekteydi.02 Mart 2013 akşamı. "Halifeliğin gücü?" "Halifeliğin kaldırılması kötü mü olmuştur?" "Halifelik geri getirilebilir mi?" Halifeliğin gücü mü? Mukaddes cihat ilan ederek Tüm Müslümanları Müslüman Türklere karşı, Rus, İngiliz ve Fransız sancakları altına toplamak! Halifeliğin gücü mü kalmıştır.1258 tarihinde, Hulagu’nun atlarının nalları altında hepsi de öldürülmüştür. Gençlerimiz, cumhuriyetimizin kendilerine emanet edildiğinde de haber geveleyip durdular. Başvekil Adnan Menderes te, demokrat partisi grubunda sıkıştırıldığında şu talihsiz sözü söylemişti: "Siz, o kadar güçlüsünüz ki isterseniz Hilafeti bile geri getirebilirsiniz!"O zmanlar Milletvekilleri maaşları çok düşüktü ve hiç bir milletvekili hakkında da suç dosyası yoktu.Bu nedenle,Adnan Menderes'in bu önerisi tarihimize bir ibret lekesi olarak düşmüş oldu!Bendeniz bugünlere geleceğimizi düşünerek,1974 senesinde kapsamlı bir Halifelik adlı kitabımı yayımlatmıştım.İkinci baskısını da daha çok genişlettiğim halde yayımlamamıştım.Bu onurlu günümüzün anısına kitabımın geniş bir özetini bilgilerinize sunuyorum.Saygılarımla. HALİFELİK ÜZERİNE SERENAT! “Demokratik, Laik, Evrensel Hukuka sahip, Sosyal bir Hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine Hasım, Almanya’daki GERİCİ dini kuruluşlarınca HALİFE! Seçilen ÜÇ KARILI bir Cumhuriyet düşmanını Sayın RTE, Başvekâlet Müsteşarı yapmış!” Bu adamın ilk sözü: ”Sünnet olan Dördüncü karıyı da öteki karılarımın arasına katacağım olmuştur!” Basın. “Benden sonra Hilafet otuz senedir. Bundan sonra Hilafet, ısırıcı bir SALTANATA dönüşecektir!”. Hz. Muhammet. (Hadis). İnsanlık tarihinde ve yeryüzünde; Hilafet kavgasından daha çok kan döktüren bir kavga olmamıştır. Ostüzü.*Al Şahrastani İslam tarihinin hiç bir devrinde, hiçbir din aktinin hilafet kadar ihtilafa sebep olmadığını ve kan döktürmediğini söyler.” İslam Ans. Cilt 5.S.153. “KUR’ANI KERİM’DE HİLAFETİN LÜZUMUNA DAİR HİÇ BİR AYET BULUNMAMAKTADIR!” İslam Ansiklopedisi. C.5.S.152–153. “ZAMAN DEĞİŞTİKÇE; HÜKÜMLER DE DEĞİŞİR!” En önemli İslami kural. “İbadet eden kimse, kendisinin rehberidir. Bunun için Rahibe lüzum yoktur. Halkın sesi Hakkın sesidir!” Konfiçyus. “Bir yerde dinden söz edildi miydi, sıkı durunuz, ya canınızı ya da malınızı alacaklardır!” Konfiçyus. Hilafet-Halifelik-kavgası; aslında, Arap Haşimilerle, Arap Emevilerin-Ümeyyeoğullarının- VE Muhacirun ile Ensar’ın bir iktidar kavgasıdır. Politika gereği olarak, kavganın eksenine bir de ULÛHİYET eklenmiştir. Biz Türkler, zorla ve toplu öldürmeler sonucunda Müslüman olunca, Mekkeli iki kardeş Arap ailesi arasındaki kavgayı kendi kavgamız olarak benimsemişizdir. Bu konuda; ilk, genişçe bir kitabı yazmam nedeniyle, kültürlü olduklarını beyan edenlere bu konuyu sorduğumda, ”bir tek Halifelik kurumundan” türküler söylediklerine tanık oldum. Bilinmezliğin cazibesidir, bildiğini sandığını göstermek. 1980’li yıllardaydı; Adana Müftüsü Cemalettin Kaplan; Diyanet İşleri Başkanı olmak sevdasına tutulmuştu. Atatürkçü geçinenlere yaranmak için de, iki kişi bir olup, bir broşür yayımlamışlardı. İslamdan ayrılan ve yeni bir din olan Süleymancılığın aleyhindeydi bu broşür. Süleymancılar; 1967 senesinde, ”İnanacağımız Esaslar!” adlı bir broşür yayımlamışlardı. Bizim, bu konuda yayımlanmış bir kitabımız da var; başımıza işler açan bir kitap! “Süleyman Hilmi Tunahan’ın Silistire’de doğup, İstanbul’da ölmesi, KIYAMET ALAMETİ OLAN, Güneşin batıdan doğup ta, doğuda batmasına işaretmiş!” Bu küçük risalede, akla ve İslamiyet’e ters düşen iddialar vardır: “HALİFE OLMAYAN ÜLKEDE CUMA NAMAZI KILINAMAZ!” Buna bir tek yanıt verilmesi gerekir: Çüşşş! Her Müslüman ülkede bir Halife demek, her ülkede apayrı İslamiyet inancı demek değil midir? Hilafet bizde olsa; öteki Müslüman ülkeler de hilafetsiz kaldıklarından Cuma namazından mahrum mu kalacaklar,VATAN, din ve Tanrı hainleri! Osmanlı Halifesi; Birinci Dünya Savaşında; Almanların telkiniyle “MUKADDES CİHAD” ilan ettiğinde; ilk itiraz Osmanlının Arap asıllı Bağdat Müftüsünden gelmişti: “Halife, Arap asıllı ve Kureyş kabilesinden olacaktır. Bu nedenle de Osmanlı Padişahı Halife sayılamayacağından DİNEN Mukaddes Cihad ilan etmek yetkisi de yoktur!” Osmanlı ordusundan Cavit Paşa, Birinci Dünya Savaşında, Bağdat valisi iken, Irak’taki din ulularını çağırarak, Büyük Din Savaşı için fetva istediğinde: “Büyük savaş genel olur; özel olmaz!” Cevabını almıştı. Bağdat’taki Arap asıllı Osmanlı Devleti Müftüsü de: “Hazreti Peygamberin yaydığı ve tesisini buyurduğu din ve şeriat hükümlerinin temini, devamı ve bekası Kavmi Necibi Araba aittir.” Demiştir. Cavit Paşa, Irak Seferi, s.334.Besim Atalay, Türk Dili İle İbadet, s.82, Cemalettin Kaplan, Almanya’da ölmüş olup, cenazesi Erzurum’a getirilerek, Görkemli bir anıt mezara konulmuştur. Yerine Halife seçilen oğlu Metin Kaplan da epeyce herzeler yedikten sonra, bir hasmını öldürtmek suçundan Alman mahkemesince mahkûm edilerek ülkemize getirilerek hapsedilmiştir. Bunlar; bir anayasa yaparak; “Anadolu İslam federe devletini!” Kurmuşlardı. Bu federe islam devletinin hangi federasyonun federesi olduğunu da anlamış değilim! Halife! Metin Kaplan; bir uçak kullanarak ANITKABİR’İ bombalayacaktı tartışmasını da yaşamıştık! Tanrımıza bin şükür! Almanya’daki Atatürk ve Türklük düşmanları boş durmamışlar, üç karılı birisini Halife olarak seçmişler. Bu seçilmiş Halife! Sayın Recep Bey tarafından, Kadrine ve dahi kıymetine lâyık bir biçimde, Türkiye Cumhuriyeti Başvekâletine Müsteşar olarak atanmıştır! Aslında, Müslümanlığın en onurlu ilkesi: ”Egemen olmayan İslam ülkelerinde Cuma namazı kılınamaz!” Cuma namazında EGEMEN adına hutbe okunacağı için, egemenlikten mahrum islam ülkelerini uyandırmak içindir bu yüce kural. Geliniz görünüz ki satılmışlık insan onurunu da dumura uğratmaktadır. Avusturya İmparatorluğu, Bosna-Hersek’i işgal ettiğinde; Bosna Saray Müftüsü Avusturya –Macaristan imparatoru adına hutbe okutmakta hiçbir İslami sakınca görmemiştir. Vatan Hainlerimizden Alemdar gazetesi—Refi Cevat Ulunay- İstanbul’da referandum yaparak, bir günde, dini bütün (40.000) Müslüman İngiliz sömürgesi olmayı kabul etmiştir. Yunanlılar İzmir’e çıktıklarında; İzmir camilerinden bazı imamlarımız: “Kur’anı Azim’üsŞan’da Rum suresi/30’UNCU SURE/ vardır. Sakın ola Yunan askerlerine karşı gelmeyiniz. Bundan sonra bizleri Yunanlılar idare edeceklerdir!” Diye olanca sesleriyle böğürerek fetva okumuşlardır. Başımıza olmadık işler açan, bizleri Arab’ın ve Arap kültürünün uşağı haline koyan bu HALİFELİK nedir? Bir de benden dinleseniz olmaz mı? Şunu da önce vurgulamak isterim: ”Arap halifeleri Arap milliyetçiliğini islamiyetten üstün tutmuşlardır!”. Bizler ise; Müslümanlık diyerek, Arapçılığı Tanrısal lütuf saymışızdır!” Adaletten Kaçanlar Partisinin Genel Merkezi bitişiğindeki caminin imamı Suudi Arabistanlı ve dahi fistanlı bir Araptır! URABİCİYİZ! 1- “Halife, Halef, Naip, Peygamberin halefi ve kendisinden sonra, yerine kaim olmak; (Halife Resul Allah) itibariyle, İslam Camiasının en Yüksek Reisinin yani imamının unvanıdır”. İslam Ans. C.5.S.148. Hilafet, Arapça=Halifelik. Bir kimsenin Halife olarak başta bulunduğu yönetim şekli. MS. 08 Haziran 632–12 Rebiyülevvel 10-İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in ölümü üzerine; Halifelik ve İmamlık büyük çekişmelere neden olmuştu. Mekke’den Medine’ye göçenlerle-Muhacirun-, Medine yerlileri- Ensar- arasında Halifelik kavgası yaşanmıştır. Hz. Ömer’in ve Ebu Ubeyde’nin araya girmesi ve Ebu Bekir’in kişiliği, beş defa Halife olma sözünün sahibi Hz. Ali’yi de, böylece saf dışı bırakmıştı. Ebu Bekir iki sene Halife olarak kalmıştı. O’NUN dışındaki üç halife de öldürülmüştür. Hz. Ömer (634–644), Hz. Osman (644–656), Hz. Ali (656–661), Hz. Hasan (661-6ay); Yezit’in karısı olacağı vaadi ile kandırılan karısı Cude tarafından, zehirlenerek öldürülmüştür. Hz. Hüseyin (6 ay) Şam’da saltanat süren Muaviye’nin oğlu Yezit’in askerleri tarafından, KERBELA’DA başı kesilerek öldürülmüştür. Halifelik hiçbir kimseye hayır getirmemiştir. Abbasi halifelerinin ve 12 İmamın öldürülmüş olduklarına dair tarihe not düşülmüştür. Hz. Ali’nin Amcası Abbas’ın soyundan gelen Abbasi halifeleri Hz. Ali soyuna felaketler yaşatmıştır. Tarihin hiçbir döneminde, millet olabilme kültür ve yeteneğini kazanamamış olan Arap ırkı, halifelik kavgasıyla da, alabildiğine parçalanmanın sınırsız zevklerini yaşamış, alabildiğince kan dökmüşlerdir. Hz. Muhammet’in ve diğer iki halifenin bir araya toplamış olduğu Arap kabileleri arasındaki kavgalar, halifelik ve İmamlık kurumu ile daha şiddetli başlamış ve sürmüştür. Kendisine, bir ümmet çatısı altında, millet olabilme kültürünü verecek olan İslam dinini ve zorla Müslümanlaştırdıkları diğer milletleri de kendilerine benzetmekte büyük hüner göstermişlerdir. İslam dininin vermiş olduğu Ganimet heyecanı ve atılganlığı ile yenerek Müslümanlaştırmış olduğu diğer milletleri de; İslam Dinini, Hz. Muhammet’in kendilerine bıraktığı şekliyle değil; kendilerinin, kendilerine benzetmiş olduğu şekliyle sunmuşlardır. “Araplar, bir yere girdiler mi, orasını soyarlar, harap ederler. Düzgün taşları, çömlek altına koymak için sökerler, çatıların direklerini çadırlarına dikmek için çıkarırlar, vergi almakta bir had tanımazlar, ne bulurlarsa alırlar. Onlar için hukuku gözetmek ve insanları fenalıklardan korumak gibi şeyler, görenekleri değildir. Babaları ve kardeşleri de olsa, bildiklerini yaparlardı.” Fec’rül İslam, c.2,s.82. “Araplar vahşidir, soyguncudur, yağmacıdır; bir memlekete girerlerse orayı harap ederler. Bir başbuğa itaat etmezler, sanatları ve bilgileri yoktur; bu gibi şeyleri yapmaya istidatları bulunmaz.” İbn’i Haldun, Mukaddeme 3 cilt. İbn’i Haldun, sosyolojik tarihin babası olan ve Aksak Timur ile de Şam’da konuşmuş olan bir Bilgindir. “İslamlık, Arapları yoğurarak belli bir düzeye getiremedi!” Fecr’ül İslam, s.82.Fakat Araplar İslamiyeti, kendi basit kabile karakterine mükemmelen uydurarak, inanç kaynağı olmaktan çıkarıp, anlaşmazlık kaynağı haline koymasını da bildiler ve bizlere de böylesine bir Müslümanlık aşıladılar. İlk halifeler hakkında, Hz. Ömer’den itibaren (Âmir al Müminin) unvanını kullanmaya başladılar. Bu unvan, (Halifat Resul Allah) unvanı Hz. Muhammet’in ölümü ile sona erdiğinden, RİSALET görevi dışındaki tüm görev ve yetkileri kapsar. Çok cüretli bit şekilde ortaya atılan (Halifat Allah) unvanı Halife Hz. Ebu Bekir tarafından şiddetle reddedilmiştir. O, Halife seçildiğinde: “EY Nas! Ben sizin üzerinize Veliyül emir oldum!” Demiştir. Çok ilginçtir; Türkiye Büyük Millet Meclisince halifeliğe atanan Veliaht Abdülmecit Efendi, Hilafetin kaldırılmasından sonra; yakınları ve de (103) bavulu ile sürgün edilmişti. Paris’e yerleşmiş olan bu zat, Kızı Dürrüşşehvar’ı da Haydarabat Nizamının oğlu ile evlendirmişti. Bu Efendi, bütün dünya Müslümanlarına bir beyanname göndermişti. İslam ulemalarının Marsilya’da toplanarak, Hilafet hakkında bir karar vermelerini istemiş olduğu ve hiçbir kimsenin de ilgilenmediği bu beyannamesinin altına: ”RABBİLÂLEMİN RESULÜ HALİFE!” imzasını atmıştı. 2-Maliye memurlarının topladıkları vergi gelirlerini kendisine sundukları memur için de HALİFE unvanı kullanılırdı. 3-Kadiriyye tarikatında; Kadiriyye şeyhinin sınırlı bazı yetkileriyle, uzak yerlerde, onu temsil eden şahsa da HALİFE denilir. 4-Kanuni Sultan Süleyman döneminde; Hindistan’da Büyük bir imparatorluk kuran Türk Babür’ün sarayındaki tüm kadın hizmetçileri gözeten kadın görevliye de HALİFE denilirdi. 5-Fas’ta şehir valilerinin muavinlerine de HALİFE denilir. 6-Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Babıâli’deki kalem kâtiplerine de HALİFE denilirdi. 7-Daha birçok tarikatlarda, Şeyhin yardımcılarına ve birçok sanat dalları mensuplarına da HALİFE denilir. 8-Cava adasının birçok hükümdarlarına, kendi vatandaşlarınca HALİFE adı verilmiştir. İslam Ans. CİLT.5.S:148–155. 9-Ülkemizde; yeni bir göreve atanan memur ile bu görevi yürütmekte olan memur söz konusu edildiklerinde: Halef-Selef); (Halefim- Selefim) sıfatları kullanılır. Ostüzü. İslamın yüce kitabı Kur’anı Kerim’e bir göz atacak olursak, orada da Halife sıfatının başka anlamlarda kullanılmış olduğunu görürüz: 1*6’ıncı sure, 165’inci ayet: ”O,sizi (peygamber ümmeti) yeryüzünün Halifeleri yapan, size verdiği şeylerde sizi imtihana çekmek için kiminizi derecelerle kiminizin üstüne çıkarandır!” Buyuruyor. 2*10’uncu surenin 14’üncü ayetinde de: ”Onlardan sonra, arkalarından sizi yeryüzünde Halifeler yaptık. Bakalım nasıl hareket edeceksiniz diye!” 3*35’inci surenin 39’uncu ayeti: ”O,sizi yeryüzünde halifeler yapandır!” Buyurarak, insanlara yeryüzünün halifeleri unvanını veriyor! 4*(Kur’anı Kerim’de Davut peygamber hakkında” ya Davut, biz seni yeryüzüne halife yaptık. İnsanlar arasında hak ve adaletle hüküm ver.” Buyrulduğu açıklanmıştır.) Ercüment Demirer’in S.G.E. s.17.Tevrat ta başka türlü söylüyor: ”Savaşta bulunan General Uriya’nın Karısı Hititli Sitti’yi gebe bırakarak, Zavallı Generali ön saflarda görevlendirerek öldürtmüştür! Hak ve Adalet bu mudur? “Kesin olarak ifade ederiz ki; Hilafet dini değil, dünyevi bir makamdır. Hilafet makamının İslam itikadı ile hiçbir ilgisi yoktur. Akaid kitaplarında tek kelime ile de olsa hilafetten söz edilmemektedir. HİLAFET DEMEK, HÜKÜMET DEMEKTİR, YANİ DOĞRUDAN DOĞRUYA MİLLET İŞİDİR. İslam dininin birinci derecede kanunu olan Kutsal kitabımız Kur’anda şekli hilafet, yani islam hilafeti hakkında hiçbir ayet yoktur!” Ercüment Demirer, S.G.E. S.51. İki gruba ayrılan Müslüman Arap toplumunda, Halife olmanın şartları: 1-Sünnilere göre, Halife olabilmenin ilk şartı, (KUREYŞ KABİLESİNDEN OLMAKTIR!) 2-Şiilere göre, HİLAFET ANCAK VE ANCAK ALİ SOYUNDAN GELENLEREDİR. Fuat Kadıoğlu, Gericilik ve Ötesi, s.15–16. İMAMET MESELESİ. Hz. Muhammet’in kurmuş olduğu din, Mekke’de büyük baskılara uğradığından, özel bir toplanma ve ibadet etme mekânından da mahrum edilmişti. Hz. Muhammet; 17 Eylül 622 tarihinde, Medine’ye sığınınca; birlikte ibadet etmek için, kerpiçten bir bina yaptılar. Cem olmaktan adına da CAMİ dediler. Burada; vakit namazlarını Hz. Muhammet bizzat kıldırdığından cemaatin İmamı sıfatını almıştı. İşte bu İmamet konusu da Hilafet’ten doğmuştur: “Hazreti Muhammet, camide ümmetine imamlık eder, onlara namaz kıldırırdı. Hastalandıkları zaman da, namazda imamet vazifesini ifaya Hz. Ebu Bekir’i vekil bırakmıştı. Hz. Muhammet ölünce O’NUN yerine birisi seçildi. Buna halife denildi. Halife vekil demektir. İşte imamet vazifesi de bundan meydana gelmiştir. İmame; sözlük manasına göre, Öne geçmek, bir cemaatin ulusu, Efendisi uymak ve tâbi olmak demektir. Büyüklere uyulduğu ve tâbi olunduğu için onlara İMAM denilmiştir. Halifeye de, (İmamül Müslimin) denilmiştir. Hilafet tabiri de imamdan alınmıştır. En büyük imam da Hz. Muhammet’tir. MÜSLÜMANLARIN DİN VE DÜNYA İŞLERİNE BAŞKANLIK EDENLERE İMAM VE HALİFE DENİLMİŞTİR. Hilafet müessesine, diğer imamlardan ayırt etmek için (İMAMETİ KÜBRA) denilmiştir. Halifelerin en önemli vazifeleri İmamet’i Kübralıktır. Bunun için halifeler, İmam’ı Ekber, imamlar imamı manasına alınmıştır. Hz. Muhammet’in ölümü üzerine bir de imamlık davası doğdu. İslam ümmeti iki gruba ayrıldı: 1-Hz. Ebu Bekir, Ömer ve Osman’a imamet hakkı tanıdılar, 2-Bir kısmı da İmamet Hz. Ali’nindir dediler. Bu suretle de mezhepler doğmuş oldu! Efendim; her nasılsa; özene ve dahi bezene yazmış olduğum yazımın üç sahifesi silindi! Bu konuya çok derince girmeyeceğim. Bir türlü ikinci sefer yayımlatamadığım kitabımı bilgisayarıma yükletebilirsem tüm adreslerime iletme sözü vermiş bulunuyorum. “İmam sözü; Kur’anı Kerim’de; örnek, işaret, misal ve kılavuz anlamlarını ifade etmek üzere yedi defa tekil, beş defa çoğul olarak İmam deyimi kullanılmıştır. 1(-Kuran’da; İbrahim peygamber hakkında da imam tabirleri geçmektedir. Yüce Tanrı, İbrahim Peygamber’e : ”Ya İbrahim; Biz seni insanlara imam yaptık, adaletten ve doğruluktan ayrılma.”Buyurmuştur.) Ercüment Demirer; Din, Toplum ve Kemal Atatürk, s.53. Tevrat’ta ise, Hz. İbrahim’in Eşini, Mısır Firavununa ve bir Filistin Kıralına kardeşim diyerek verdiğini yazmaktadır! Normal yaşamımızda; imam deyimi üç anlamda kullanılmaktadır: 1-Topluluğa namaz kıldıran. İmamlık (İmama) ne bir sanat, ne bir rütbedir. İmam, namazda imamlık ettiği sürece imam sayılır. Din ilmini bilen Müslüman bir kimse; toplulukça, bir ücret karşılığı, bütün namazlarda imamlık etmek üzere, tayin edilebilir. Namazın şartlarını bilen her muhterem Müslüman, imamlık görevini yüklenerek yürütebilir. Namazda; dini iyi bilenlerin ön saflarda namaz kılması, imama bir şey olduğunda namazı kıldırması içindir. İmamlık şerefi, daha önceden karar verilmemişse, topluluğun en âlim, ya da en itibarlı üyesine aittir. 2-Sünnilerde, imam unvanı, islamın en ileri gelen bilginleri, ruhani mezhepleri kuranlar içindir. 3-Şii mezheplerinde imam deyimi sayılamayacak kadar çoktur ve çeşitlidir. Bütün şekilleri saymak mümkün değildir.”En önemlisi, Hz. Ali soyundan gelen birisinin, islam âleminin en yüksek âlimi olmasıdır. İslam Ans. C.11,s.980–981. 4- 04 Eylül 1859 tarihine kadar, kurmuş olduğu ordularıyla, Çarlık Rusya’sına kan kusturan Büyük komutan, büyük devlet adamı Şamil için (Şeyh Şamil ya da İmamı Şamil ) denilmektedir. Buradaki imam sıfatı çok geniş bir anlamı ifade etmek için kullanılmıştır. Devlet başkanı, Başkomutan, Baş yargıç gibi. Şeyh Şamil’in anasını bile kırbaçlatması O’NUN basit bir imam olmadığını göstermektedir. TARİH SAHNESİNDEKİ HALİFELİKLER! 1*MEKKE VE MEDİNE HALİFELERİ, (Dört Yetkin Halife). 2*Emevi Halifeleri (Şam, Bağdat ve Samarra). 3*Abbasi Halifeleri. (BAĞDAT) 4*Endülüs Emevi Halifeleri. (İspanya). 5*Fas Alevi halifeleri. 6*Kahire Fatımi Halifeleri. 7*Kahire Abbasi halifeleri. 8. İstanbul- Osmanlı Halifeleri. 1-HULAFA’İ RAŞİDİN DÖNEMİ. Yalınız Allah’a inanarak ve güvenerek peygamberlik yapmağa kalkanların sonları ölüm olmuştu. Hazreti Yahya, Hazreti İsa gibi. Hz. Musa, İkinci Ramses’in kız kardeşinin bir Yahudi mimardan olma oğludur. Mısır’dan kaçarken, Yahudi kavminin lideri olmuştu. Peygamberliği bu otoritenin desteğinde gelişmiştir ve Anekneton’un dinin etkisi de bu nedenle Musa dininde vardır. Hz. Muhammet; Mekke döneminde, insanların bireysel kurtuluşundan başlamıştı. Bunun böyle olmayacağını bizzat yaşayarak anlamış ve Medine’ye sığınarak bir silahlı güç oluşturmuştu. Öldüğünde; Suriye’yi istilaya giden bir askeri güce sahipti. Mekke’de (12) Erkek ve (5) Kadının okuyup, yazma bildiğini biliyoruz! Ebubekir dönemi iç bunalımlarla geçti. Hz. Ömer döneminde dış fetihlere yönelindi. İran fethedildi. Yağmalarla Araplar çabucak bozuldular. Bu bozulmayı gören Hz. Ömer’in: “Keşke Iranla aramızda ateşten dağlar olsaydı da bu servetlere kavuşamasaydık!” Dediği söylenir. Hz. Osman dönemi tam bir rüşvet ve adam kayırma dönemidir. Mısır’a vali olarak atadığı Hz. Ebubekir’in oğlunun öldürülmesi için Mısır valisine yazılmış ve O’NUN mührü ile mühürlenmiş bir mektup, bir kölenin matrasında çıkınca; kızgın Mısırlılar ve Ebubekir’in oğlu geri dönerek Hz. Osman’ı öldürdüler. Hz. Ali dönemi tam bir karışıklık dönemiydi. Cennetle müjdelerlerden olan Zübeyir ve Talha, Peygamberin 18 yaşında dul kalmış olan eşleri Hz. Ayşe ile birleştiler. Cemal vakasında; Hz. Ayşe’nin devesinin etrafında (13.000) kişi öldü. Ebu Bekir’in oğlu Abdullah tarafından devenin ayakları kesilerek Ayşe yakalanabildi. Ölenler arasında Zübeyir ile Talha da vardı. Hz. Ali; Tozlar içinde upuzun yatan, Zübeyir ile Talha’nın ölülerini gördüğünde: ”İki Kureyşli nin bu halde ölülerini görmektense ölümü tercih ederdim!” Dediğini İslami kaynaklarda bulmak mümkündür. Hz. Ali’nin Şam valiliğinden azlettiği Muaviye, Hz. Ali’yi Hz. Osman’ının öldürülmesinden sorumlu tutarak halifeliğini kabul etmedi ve isyan etti. Üç ay süren Sıffin çatışmalarında her iki taraftan (110.000) kişi öldü. Amr’ı İbn’ilAsın kurnazlığı ile ve hiyle ile Hz. Ali halifelikten azledildi ve Küfe’de öldürüldü. 2- EMEVİLER DÖNEMİ. (Doğu Emeviler) MÖ.661-749 yılları arasında (14) Emevi kökenli, yani Ebu Süfyan soyundan inen halife hüküm sürmüştür. Dini, Hukuki ve siyasi egemenlik bir tek kişinin kişiliğinde toplanmıştır. Halife unvanı semboliktir. Hicri(41–132). Muaviye bin Abi Süfyan bani Ümeyye ailesinin asıl koluna mensup iken; İkinci Muaviye’nin ölümünden sonra, Halifelik ve Meliklik bu ailenin diğer kolunun reisi olan Mervan bin al Halan bin Abir al Ar’a geçtiği halde isim değiştirilmemiştir. Bu zat Hz. Osman’ın mührünü kullanarak çok haltlar karıştırmıştı. Emevi hükümdarlarının çoğu, alelade basit bir kimseye yakışmayan iffetsizlikleri apaçık sürdürmüşlerdir. Fuhuş alabildiğine yayılmıştır. Harun Reşidin sarayında kadın elbisesi giydirilmiş 2000 genç oğlan bulunduğunu okuyabilmekteyiz. Harun Reşit; satın almış olduğu bir cariye ile o gece yatmak istediğini Müftüsüne ısrarla söyleyince; İnek suresinin (234)’üncü maddesindeki iddet müddeti hatırlatıldığında: ”Umurumda değil, çaresini bulmalısınız!” Emrini vermiş ve şıpıdanak çaresi bulunmuştur. ”Cariyeyi azat et. O gece de yat!” İran ve Türk elleri fethedilerek soyulmuştur. Harun Reşit; hükümet merkezini Şam’dan Bağdat’a taşımıştır. Harun Reşidin üç oğlu vardı: Emin, Memun ve Mutasım. Mutasım’ın anası Türk olduğu için, Mutasım Türklere çok yakın olmuş; büyük komutanlarını ve Muhafız birliğini Türklerden oluşturmuştur. Hükümet merkezini de yeni kurdurmuş olduğu Samarra şehrine taşımıştır. Osmanlının Muhafız birliği, Fransız İhtilaline rağmen, Arnavut, Arap ve Türk’ten başka unsurlardan oluşuyordu. Şah İsmail’in muhafız alayı da VARSAK adlı Türk aşiretinden oluşturulmuştu. Bu aşiret mensupları, Torosların güneyinde Per perişan yaşamaya çalışmaktadırlar! Emevi halifeleri despotlukta çok ileri gitmişlerdir. Abbasi halifeleri de onlardan geri kalmamışlardır. Halife Mansur (H.130); Ebu Hanife adlı, Kur’anı (70.000) defa okuyan ve 63.000 içtihat ve 500.000 fetva veren bilginini teklif ettiği kadılığı kabul etmediği için dövdürerek öldürtmüşlerdir. Ayrıca; istedikleri fetvayı vermeyen İmam Şafiyi de döverek kolunu kırdırtmışlardır. Türk illerinde Müslümanlığın yayılmasını sağlayan, sevgiye dayalı Müslümanlığın yaratıcısı Hallacı Mansuru da, kollarını ve bacaklarını kırdırarak işkence ile öldürtmüşlerdir. Halifeler, birbirlerinin gözlerine mil çektirtmişlerdir. Abbas oğullarından imam İbrahim; babasını Emevilerin öldürmüş olduğu 18 yaşındaki Horasanlı Ebu Müslim adlı bir Türk gencine: ”Şüphelendiğini öldür, Seni ailemizden saydım!” Emrini vermiştir. Horasanlı Ebu Müslim büyük bir ayaklanma çıkartarak Emevileri yenmiş ve iktidarlarını da dağıtmıştır. İmam İbrahim öldüğü için kardeşi olan Ebul Abbas Seffah -Kan dökücü- Abbasilerin ilk Hükümdarı, halifesi ve imamı olmuştur. İlk yapmış olduğu işte; Horasanlı Ebu Müslim’i işkenceyle öldürtmek olmuştur. Emevi halifelerinden çoğu, Kur’anı Kerime hakaret etmekten zevk aldıkları gibi; Hz. Muhammet’in hırkasını bir rakkaseye giydirerek, işret meclislerinde dans ettirtmişlerdir. Harun Reşit’in, kız kardeşi Abese Sultanla bir odaya kapanarak şarap içtikleri, Türk asıllı veziri Barmek oğlu Caferi de, Abese Sultanla seviştikleri için öldürttüğünü tarihler yazmaktadır! 3.. BAĞDAT ABBASİ HALİFELERİ DÖNEMİ. (MS:750–1258)-(H.132–656).(37) Sultan Halife hüküm sürmüştür. 12 imamdan devirlerine denk gelenler zehirlenerek öldürülmüşlerdir. İktidardan düşürülen halifelerin gözlerine mil çektirilmiştir. Türk ellerindeki soygunun devamı ve Müslüman olan Türklerin islamdan geri dönmemesi için sünnet mecburiyeti konmuştur. Hâlbuki Türkistan Arap valisinin sünnet teklifine, Emevi Halifesi Abdülaziz: “Allah, Hz. Muhammet’i sünnetçi olarak göndermedi. İnsanları irşat etmesi için gönderdi diye reddetmişti!” Tabari, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi. Osman Türkoğuz, Sünnet, makale. Blog adresimde var. MS. 945 tarihinde Şii Büveyhoğullarının kurulmasından sonra, Bağdat Abbasi Sultan halifeleri onların sultası altına girmişti. 1042 senesinde; Dandanakan Meydan Muharebesinde, Gazneli devletini yıkan büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey; 1055 tarihinde de Büveyhoğullarının yenerek halifenin otoritesini sağlamıştı. Buna mukabil olarak ta; halifenin sağına ve soluna dizmiş olduğu yedişer güzelle iktifa etmeyerek, halife’nin (15) yaşındaki kızını eş olarak alarak, yaşlı eşiyle Belh şehrine yollamıştı. Günümüzde; devlet başkanlığına yükselecek kimesneler 14 yaşındaki kız çocuklarını okulundan alarak evlenmekte ve türbanlamaktalar! “Hilafet kurumu dünya kudretinden mahrum kaldıkça rakipler ortaya çıkmaya başlamıştır. Onuncu yüzyılda, Bağdat halifelerinin karşısına iki yeni rakip daha çıkmıştır. MS: 928’de Endülüs’te hükümdar olan Abdurrahman üçüncü halife unvanını almış, kendisinden sonra gelen ahfadına da aynı unvanı bırakmıştır. MS:909 yılında; Mehdiye’de, Şii Fatımiler de kendi, kendilerine Halife unvanını vermişlerdir.”Fuat Kadıoğlu’nun S.G.E.S12. Moğol kasırgası, sarayından dışarı çıkmayan Abbasi halifesini de buldu. 1258 yılı Abbasiler için hiçte uğurlu gelmedi. Moğol Komutanı Hülagu, halife ailesinin tüm bireylerini çuvallara doldurtarak süvarilerin atlarının altında parçalattırdı. H.660 yılında; Mısır’a Arap asıllı bir topluluk geldi. Yanlarında getirdikleri Siyahî bir adamın Ahmet ibn’i imam El zahirittin imam Elnasır olduğunu söylediler. Sultan Baypars, devlet ileri gelenleri ve Müftü’den oluşan bir meclis kurdurtarak konuyu inceletti. Bu kişinin Abbas oğullarından olduğuna kanaat getirilerek “Muntansır Billâh Ebu Kasım) adıyla halifeliği kabul edildi. Kahire kalesine yerleştirildi. Sıkıca gözaltına alındı. Halifenin adamlarının, halk arasında devlet işleri hakkında konuşmaları nedeniyle, iki sene sonra da kaleden dışarıya çıkmaları yasaklandı. Bu adam ve yakınları, Bağdat’ı yeniden ele geçirmeleri, için bir ordu ile Bağdat’a gönderildi. Moğol ordusu bu ordunun tümünü kılıçtan geçirdi. Hutbelerde, Sultan Baypars’ın adı ile birlikte bu halifenin adı da okunurdu. Halife bir sembol olarak kullanılırdı; tüm yetkiler Türk asıllı Sultanlardaydı.” Ahmet Cevdet Paşa, Kısas’ı Enbiya C.3.S.114–123.yeni yazı ile C.3.Ks.2.S.109.C.22.S.906–907. “Halife Muti’in hiçbir şeyi yoktu. Tahsisatının giderlerini tutmak üzere bir kâtibi vardı. Halifenin şan ve itibarı kalmayıp, her hususta kendisine başvurulmaz olmuştu.” A.Cevdet Paşa, S.G.E. C.3.Ks.2.S.109. Hicretin 325’inci yılında; üç adet Hilafet kurumu mevcuttu: 1-Bağdat’ta Türk egemenliği altında Abbasi Halifeliği, 2-Endülüs’te-İspanya’da-Emevi Halifeliği, 3-Fas’ta ve Cezayir’de Alevi Halifeliği. 4-ENDÜLÜS EMEVİ HALİFELERİ. (711–1492). Arap asıllı komutan Musa Bin Nusayır’ın emrindeki, Berberi asıllı efsanevi komutan Tarık bin Ziyat, MS:711 tarihinde Cebelitarık boğazını geçerek, ispanya sahillerine çıkmıştı. Emrinde, sadece (7.000) asker vardı. Gemilerini yakarak askerlerine şöyle seslenmişti: “Bakınız, arkanız deniz, önünüz düşman. Düşmanı yenmekten başka da çaremiz yoktur!” Diyerek Kıral Rodrik’in (90.000) kişilik ordusunu yenmişti. İlk önce girmiş olduğu Kurtuba şehrindeki Kıral sarayında bulunan (24) bacaklı gümüş bir masanın bir ayağını yanına almıştı. Üçkâğıtçı Musa bin Nusayır, ”Şam’a Kurtuba’ya ilk önce ben girdim!” Raporunu göndermişti. Yapılan tahkikatta, tek masa bacağı bu yalancı Arabı bir kere daha utandırmıştı. Bağımsız bir Kurtuba Emirliği kurulmuştu. Bunlarda da Emirler-Hükümdarlar-Halife unvanını kullanmışlardı. MS: 732 tarihinde; Abdurrahmanül Gafiki’nin, Puatiye’de Şarıl Martel’e yenilmesiyle, kendi kabuklarına çekilerek iç kavgalarla vakit geçirmişlerdir. Buna karşın ünlü bilginler yetiştirmişler, Avrupa’nın aydınlanmasına öncülük etmişlerdir. İbn’i Rüşt ve Yahudi asıllı İbn’i Meymûne gibi. İspanyollar uyanarak, evlilik yoluyla iki Kırallık ta birleşerek, MS:1492 yılında, Endülüs Emevi devletine son vermiştir. (16) Sultan halife hüküm sürmüştür. Hükümet merkezini ağlayarak terk eden son halifeye anasının sözleri bir ibret belgesidir: “Erkekler gibi savunamadığın ülken için, kadınlar gibi ağla!” Cezayir’e geçen son halifenin gözlerine Cezayir Emirinin gözlerine mil çektirdiği son halife, sefalet içersinde, dilenerek ölmüştür. 5-MISIR ABBASİ HALİFELERİ.(1261–1516/1517).1543! Nasıl kurulmuş olduğuna kısaca değinmiştim. Bu, dini sıfatından yararlanmak için Mısır Türk hükümdarlarının kullanmış oldukları bir sembolik halifeliktir. Mısır hükümdarı Kansu Gavri; Yavuz Sultan Selim’in karşısına, Halife Mütevekkil al Allah’ı da alarak, Kilis’in hemen kuzeyinde, Yanan Köyün altında ve Suriye’de kalan Merç ve Dabık köylerinde karşı çıkarak yenilmişti. Rıdaniye Meydan Muharebesinden sonra; Kahire’ye girilmiş; Kahire’de de verilen sokak çarpışmalarından sonra “Devlet’it Türkiye”devletine son verilmişti. Kansu Gavri’nin yerine getirilen Tomanbay da yakalanarak boynu vurulmuştu. HİLAFETİN OSMANLILARA GEÇİŞ MASALI! Yavuz Sultan Selim’in dünyasında üç güçlü devlet vardı: 1*Osmanlı İmparatorluğu, 2*Safevi devleti, 3*Devlet’it Türkiyye-Memluklar=Kölemenler- Başlarında Şah İsmail’in bulunduğu safevi Devleti, tam (14) devleti yenerek haritadan silmişti. 1514 tarihinde, Çaldıranda Yavuz’un Şah İsmail’i yenmesi, islam dünyasının gözlerini dört açtırmıştı. Dul Kadiroğulları Beyliğinde, (1000) kişilik bir Mısır süvari birliğinin gözükmesi Yavuz Sultan Selim’e beklediği fırsatı vermişti. Osmanlı İmparatorluğunun ordusunun görkemi, Müslüman âlimine: ”Bizi Osmanlı korur!” Fikrini vermişti. Böylece Halifelik Türk Hükümdarlarını şahsında güç kazanır fikrine de geldiler. Mekke Şerifi Ebu Numez, oğlu Şerif Ebül Hasan ile Haremeyni Şerefeyn’in anahtarlarını; Hz. Muhammet’in hırkasını, sancağı şerifini ve üç parça mukaddes emaneti Kahire’ye Yavuz’a gönderdi. Yavuz, bu emanetleri aldığında çok sevindi. Mısır camilerinde hutbeye çıkan hatip, Yavuz Sultan Selim için: “Sahibül Haremeyni Şerefeyn!” Dediğinde; Yavuz Sultan Selim ayağa kalkarak: “Hayır, ben hadimül Haremeynü Şerefeyn’im!” Dedi. Yavuz Sultan Selim, İstanbul’a dönerken Mütevekkil Alallah’ı da beraberinde götürdü. Bir Cuma günü, Ayasofya camisinde görkemli bir dini merasim yapıldı. Abbasi halifesi Üçüncü Mütevekkil Alallah mimbere çıkarak: “Bugünden itibaren İslam âleminin en büyük hükümdarı Yavuz Sultan Selim’e kendi rızam ile hilafeti devrediyorum. Âlemi İslamda hilafet yalınız Türk hükümdarlarına lâyıktır!” Dedi ve minberden indi. Yavuz Sultan Selim, elinde zafer kılıcı olduğu halde minbere çıktı. Mütevekkil Alallah, sırtındaki hilafet feracesini çıkartarak Yavuz Sultan Selime giydirdi.” Enver Behnan Şapolyo, Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi, s.22–23. Kahire’deyken; Yavuz’un yanındaki Ulemalar, MEŞRUİYET için hilafet’in alınmamasını, hilafet alındığı takdirde, Osmanlı imparatorluğunun kuruluşunu meşru olmadığı sorunu ortaya çıkar. ”Hilafet alınmaya!” Demişlerdir. Yavuz Sultan Selim, toplamış olduğu Kahire’deki ulemadan da: “Saltanatın meşruiyeti için makamı hilafetten icazet talebi gibi bir muamele gerekmez!” Fetvasını almıştı. Mütevekkil Alallah Yedikule’de konuk edilmiş! Yavuz öldüğünde de Kanuni tarafından gönderildiği Mısır’da 1543’te kendi vadesiyle ölmüştür. Ölünceye kadar da halife unvanını kullanmıştır! 6*OSMANLI İMPARATORLUĞUNDA HİLAFET! Yavuz Sultan Selim, Hilafet’i almamıştır. Yavuz ve ondan sonra gelen Osmanlı Padişahları HALİFE unvanını kullanmamışlardır. 1774 tarihinde; KÜÇÜK KAYNARCA’DA yapılmış olan Osmanlı-Çarlık Rusya antlaşmasında, Rus Çarı, bütün Ortodoksların koruyucusu sıfatını öne çıkardığından, Osmanlı delegeleri de Osmanlı Padişahlarının bütün Müslümanların koruyucusu olduğunu ortaya atmışlardı. İsveç’in Paris Büyük Elçiliğinin Başkâtibi D’onshon, anası Ermeni olan büyük bir bilgindi.1796 senesinde; Fransızca olarak yazmış olduğu ”Osmanlı İmparatorluğunun Genel Çerçevesi” adlı kitabında, Osmanlı Padişahlarının Hilafeti aldıklarını iddia etmişti. Osmanlılar zayıfladıkça; bu iddiaya sarılarak iyice batmış oldukları batağa gırtlağına kadar gömülmüşlerdi. Yazım çok uzadı. Mustafa Kemal’in Hilafeti kaldırmış olduğunu iddia ederek Türkiye Cumhuriyetine kin kusanlara utanacakları bir belgeyi de sunmak zorundayım: “10 Ağustos 1920 tarihinde; Paris’in SEVR Banliyösünde Osmanlı İmparatorluğunun imzalamış olduğu Sevr antlaşmasına bir göz atalım, ey Türk ve Türklük gözleri kör olanlar: “Türkiye, her hangi bir devlet tabiiyetinde bulunan Müslümanlar üzerinde her çeşit nüfuz, egemenlik ve yargı hukukundan resmi surette feragat eyler…”Hükmünü kabul ederek, almamış olduğu ve dört elle sarıldığı Hilafet makamının taşıdığı yetki ve sorumluluklardan vaz geçmiştir. Halife olduğunu iddia ederek Anadolu’da kardeşkanının akıtılmasını sağlayan Vahdettin; İngiliz altınları ve silahlarıyla “HALİFE ORDUSU” kurarak Milli Kuvvetlere savaş açmaktan bile çekinmemesi de devrim tarihimizin en acı olaylarından birisidir.” Cumhuriyet Ansiklopedisi, cilt.5.S.1598. Cumhuriyet Halk Partisi grup toplantısında; Adliye Vekili Seyyit Bey tarafından, Hilafet Mareşal Gazi Mustafa Kemal’e teklif edildiğinde, kısa ve özlü bir yanıt almıştı: “TENEZZÜL ETMEM!” Esat Mahmut Bozkurt, Atatürk İ,S.325.İhtilali. İslam Dinini parçalayacak ve ülkemizi kan banyosuna sokacak, tarihin çöplüğüne atmış olduğumuz bir boş kuruma bizler neden tenezzül edelim? KISACA TOPARLARSAK: HZ. Muhammet, Arap toplumunun tüm sosyal düzen kurallarını kökünden yıkarak, yeniden vazedeceği sosyal düzen kuralları sayesinde, bölünmüş Arap toplumunu birleştirerek, ümmetçilik potasında, bir Arap milleti yaratacaktı. Kur’anı Kerimde: 1-Yeni bir dinin, İslamiyetin kuralları, 2-Yeni bir hukukun, İslam hukukunun kuralları, 3-Yeni bir ahlakın, İslam ahlakının kuralları, 4-Yeni bir örf ve âdetin kuralları, İslam örf ve âdetleri, 5-Yeni bir modanın, İslam modasının kuralları düzenlenmiştir. Bunların hepsini de uygulayan, kurmuş olduğu devleti yöneten, bu devletin ordusunun Başkomutanı olan, namazı kıldıran, tüm anlaşmazlıkların görüldüğü davalara bakan Hz. Muhammet idi. Kur’anı Kerimde bulunmayan hususlara dair hadisleri ve sünnetleri yaşamsal alana o getirir, diğer devletler başkanlarına mektupları o yazar, elçileri o atadığı gibi de diğer devlet elçilerini o kabul ederdi. Savaşlarda kazanılan ganimetleri o dağıtır, yeni işgal edilen topraklara Arap göçmenlerini o yerleştirirdi. Hz Muhammet’in Risalet görevi dışındaki görevlerini şöylece toparlayabiliriz: 1-Yasama görevi,------- Şimdi TBMM’İNDE. 2-Yürütme görevi,-------Şimdi Hükümette, Tarikatlarda ve dahi USA’DA, Bonanza çiftliğindeki ağlayıp, sızlayan Büyük JO’DA! 3-Yargı görevi,------------Daha önceleri Bağımsız mahkemelerdeydi. Şimdiyse imzasız ihbar mektuplarında ve maskeli beşlerde! 4-İmamlık görevi,---- Şimdiyse Sayın RTE’DA VE Bonanza çiftliğindeki gözü yaşlı, gönlü taşlı Büyük JO’DA! 5-Başkomutanlık görevi. (2002,ÖSS. Sınavı, Soru:46.)Anayasamıza göre Cumhurbaşkanlığındaydı! Kur’anı Kerim’de ve Hadislerde bulunmayan hükümler için, karar verme yetkisinde bulunacak yetkililerin, bulunmayan hükümler yerine yeni hükümler koyabileceği, bizzat Hz. Muhammet tarafından beyan edilmiştir: “51-Peygamberin içtihat ile hükmetmeye izin vermesi: Peygamberimiz –Aleyhis-selam-Sahabenin Âlim ve Fakihlerinden Muaz Bin Cebel’i Yemene vali olarak gönderirken, bu zat ile aralarında şöyle bir konuşma geçmiştir. Peygamber: “Oraya vardığın vakit, ne ile hükmedeceksin? Sana bir şey sorulduğu yahut ta bir davacı geldiği vakit, onların müşküllerini ne ile halledeceksin?” “Tanrı’nın kitabı Kur’an ile. ”Peygamber: “Kitap’ta bulamazsan?” Muaz: “Resulullahın sünnetiyle.” Peygamber: “Onda da bulamazsan?” Muaz: “Kendi reyimle, içtihadımla hükmederim!” Peygamber: “Senden daha iyi emir yoktur derim. (Tanrıya şükür olsun ki; Elçisini başarılı kıldı.) Ahmet Hamdi Akseki, İslam Dini, s.63-Besim Atalay, Türk dili ile İbadet, s.28). İslam dininin yüce bir din oluşu; her ihtilafın çözümünü insan aklına bırakmasından ve herkesin kendisinden sorumlu tutulmasındandır. Veda haccında; Hz. Muhammet’in son vaazı Arap toplumu Müslümanlarına hiçbir olumlu etki yapmamıştır. Bazı fikirlerini yazalım: “Benden sonra yolunuzu sapıtıp ta, birbirinizin boyunlarını vurmayın… Atayla, babayla övünmeyi sizden giderdi. Bütün insanlar âdem’dendir, O da topraktan. Ne Arap’ın Arap olmayana; ne Arap olmayanın Arap’a; ne beyazın Siyaha, ne Siyahın Beyaza üstünlüğü var. ”Üstün ve ulular ulusu Allah, bu günün, bu ayın, bu şehrin hürmeti gibi, kıyamete dek, kanlarınızı, mallarınızı, ırzlarınızı birbirinize haram etmiştir.” “İnsanlar tarağın dişlerine benzerler, birbirlerinin eşidirler. İnsanların hayırlısı, insanlara en faydalı olandır.”kendin için neyi istiyor, neyi seviyorsan insanlar için de onu sev, onu iste. Birbirinizden nefret etmeyin, birbirinize düşman olmayın, birbirinizden yüz çevirmeyin, birbirinize hased etmeyin, kin gütmeyin ey Allah’ın kulları!”Abdulbaki Gölpınarlı, Hz. Muhammet ve İslam, s.245–247. Hulafa’i Raşidin unvanı verilen İlk dört halifenin yapmış olduğu işler yukarıda vermiş olduğum Hz. Muhammet’in emirlerine aykırılığı, insanı başka türlü düşüncelere sevk etmektedir: Bu emirler yalınız Araplar için midir? Araplar, istila etmiş olduğu ülkelerde, bu Peygamber emrinin tam aksini yapmışlardır. Yüz binlerce masum insanları, yaşlarına ve masumluğuna bakmadan kesmişlerdir. Mallarını yağmalamışlar, kadın ve kızlarının ırzlarına geçerek esir pazarlarında satmışlardır. Öldüğü zaman (1.000.000) Dinarı çıkan ve İslam mezarlığına gömülmesine izin verilmeyerek, Yahudi mezarlığına-Maşatlığa-gömülen Üçüncü Halife Osman’ın oğlu Sait;(80)Türk Beyini Semerkant’taki bahçelerinde çalıştırmış. Bu haksızlığı nedeniyle öldürülünce de, bu Türk Beylerini, aileleriyle birlikte, bir mağarada açlıktan öldürmüşlerdir. Hz. Muhammet’in öldüğünü Hz. Ömer saklamıştır. Zira Hz.Ebu Bekir, o anda Medine’nin bir buçuk saat uzağındaki bahçesindeydi. Hz. Ömer, kılıcını çekerek: “Kim, Hz. Muhammet öldü derse bununla öldürürüm!” Diyerek Hz. Ebu Bekir’in gelmesini beklemiştir. Uzun tartışmalardan ve pazarlıklardan sonra, Hz.Ömer ve Hz. Ebu Ubeyde’nin desteklemesiyle Hz. Ebu Bekir halife seçilmişti. Ebu Bekir güzel bir konuşma yaparak ortalığı yatıştırmıştı: “Ey! Müslümanlar! Her kim ki Muhammet’e tapıyorsa bilmeli ki, Muhammet öldü. Her kim ki Allah’a tapıyorsa bilmeli ki, Allah bakidir, ölmez.” Hz. Muhammet’in ölüm gününü alkışlarla karşılayan Hadramutlu Kadınların elleri, Halife Ebu Bekir tarafından kestirilmiştir. Dinden döndüğü iddiaları üzerine, şüpheliler, çukurlarda yakılan ateşlere atılarak, Halife Ebu Bekir’in emriyle yakılmışlardır. Ebu Bekir; Hz.Fatima’ya babasından miras kalan, Feddek hurmalığını Hz.Fatima’nın elinden aldığı gibi; bu zavallı, Peygamber kızı ve İslamın en cesuru ve dürüstü olan Hz. Ali’nin eşinin sopalarla dövülmesine de ses çıkarmamıştır. Peygamber öldükten (93) gün sonra da Hz. Fatma ölmüştür. Ebu Bekir, Hz. Ali’ye çok anlamlı bir daveti, Ebu Ubeyde ile göndermiştir: “Ali’ye git, O’NA de ki; deniz tehlikeli, kara korkulu, hava boz renkli, gece karanlık, gök açık, yer ise çıplaktır. Şeytan islim ümmeti arasına düşmanlık sokmağa çalışıyor. Sen bir köşeye çekilmiş, küskün duruyorsun. Sen bu ümmetin ekmeğine katık gibisin. Bu ümmetin keskin kılıcısın. Eğrilip te kesmez olma, bu ümmetin tatlı suyusun. Acıyıp ta bozulma ya Ali, Ensar ve Muhacirin benim sana biatimi isterlerse, ben sana derhal biat ederim. Eğer düşüncen başka ise sen de bana biat et. Bize yardımcı ol. Yolunu şaşıranları irşad et. Artık fitne kapısı kapansın. Allah’ı Teâlâ bizim dediğimize şahittir.” Hz. Ömer de Hz. Ali’ye şu sözlerinin götürülmesini istedi: “Ali’ye de ki; Ebu Bekir, bu ümmete cebir göstererek sıçrayıp ta halifeliği kapmadı. Bu ümmetin şuurunu selbedip, gözlerini bağlayıp, akıllarını bozmadı. Allah hakkı için öyledir. Ebu Bekir, malumunuz olduğu üzere aziz, âlicenap bir zattır. Hilafete bu meziyetleriyle nail oldu. O hilafetten çekindi, hilafet ona sarıldı. Bu vazifeyi Cenabıhak o’na ihsan etti!” Enver Behnan Şapolyo, Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi, s.16.Hâlbuki Aynı Ömer, tüm adaylara itiraz ederek: “Hz.Muhamet hangi aşirettense, halife de o aşiretten olmalıdır!” Demişti. Veda Haccında ve Hz. Muhammet’in ölüm anında, Hz. Ali’nin belirlenmiş olan Halifelik hakkını gasp ederek nasıl da, günümüzdekiler gibi, topu Allaha havale ediyor! MAHİYETİ YÖNÜNDEN HİLAFET! İslam Bilginlerince, mahiyeti yönünden Hilafet iki kısma ayrılır: 1-Hilâfet’i Kamile (hakikiye). Müslümanların rızası ve seçimleriyle tayin edilen ve halife olabilmenin tüm özelliklerini taşıyan halifelik. 2-Hilâfet’i Suriyye. Halife olabilme özellikleri aranmadan, halkın rızası ve seçimi dışında, zorla elde edilen Hilâfettir. Örnek vermek gerekirse: Hulafa’yı Raşidin denilen Dört Halife, halkın reyleri ve rızalarıyla seçilmiş oldukları halde; Şam valisi olan, Ebu Süfyan oğlu Hindi’den doğma Muaviye, türlü dalavereler, altın ve silah zoruyla Halife olarak seçilmiş, öldüğü zaman da yerine Emevi Devleti Hükümdarı ve Halife olarak oğlu Yezit’i bırakmıştır. Yezit te, öldüğü zaman aynı usul sürdürülmüştür. Hilafet ve Saltanat Emevilerde kalmıştır. Hicri (41–132), Miladi (661–750) tarihleri arasında (14) Emevi asıllı Hükümdar ve halife hüküm sürmüştür. İsl. Ans. C.4,S.240 ve Cilt 5,S.152–153.Enver Behnan Şapolyo, Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi; Fuat Kadıoğlu, Gericilik ve Ötesi, S.14–16.Cumhuriyet Ans. C 5.S.1598. Hilafetin iki esası vardır: 1-Hz. Muhammet’e nispet (Hilâfet’i Nübüvvet), 2-Müslümanlara nispet. Bu iki görüş, hiçbir dini kurala dayanmamaktadır. Arap uydurmasıdır. Bu işleri olduğu gibi yazmaya kalksam basılamayacak yeni bir kitap yazmış olurdum! Sıffin Muharebesinden sonra; seçilmiş olan Hz. Ali taraftarı Ebu Müsel Eşari’nin aptallığı ve bayraklı kadının oğlu Amr İbn’il Asın cinliği Müslümanları üçe bölmüştür: 1-Hz. Ali’yi tutanlar, Şiiler ve aleviler; 2-Muaviye ile anlaşarak, çatışmayı kesen ve hakem’e razı olduğu için. Hz. Ali’ye ateş püskürenler: Hariciler, 3-Muaviye’nin halifeliğini ve Şam’daki saltanatını kabul edenler: SÜNNİLER! Yani Sünnülüğü Hz. Muhammet’in Sünneti sanan Biz Enayiler! Halifeliği üç grupta incelebiliriz: 1-Halife-Sultan ve İmamlık dönemi. Yalınız Medine şehrine egemen olan Halife; imamlık görevini de diğer görevlerle beraber yürütüyordu. Devlet fikri ve devlet geleneği de yoktu. 2-Sultan-Halife dönemleri. Emeviler-Abbasiler ve Osmanlılar dönemleri. MS:661’de Şam’da başlayan Emeviler döneminde; Sultanlık öne çıkmıştır. Hz. Muhammet döneminde, komşu Arap kabilelerine yapılan baskınlar, uluslar arası boyuta taşınmıştır. Muaviye bir donanma vücuda getirerek Kıbrıs adasını zaptettiği gibi Bizans’ı da muhasara ettirmiştir. İmamlık görevi bu konuda uzmanlara devredildiğinden halifelerin dini bilgileri önemini yitirmiştir. Aynı usul Abbasilerde de sürdürülmüştür. Osmanlılarda Sultanlık ön planda tutulmuştur. 3-Mısır’da teşkilatsızlık dönemi. Halifelik, Hükümdarın kuvvetli ve dahi kudretli olduğu zamanlarda bir mana ifade edebilmiştir. Zayıf olduğu zamanlarda hilafet merkezinde bile bir mana ifade edememiştir. Örnek vermek gerekirse; Genç Osman, Deli İbrahim, Birinci Mustafa, Avcı Mehmet, İkinci Mustafa, Üçüncü Selim-Abdülhamit’i Sani-ve Beşinci Murat- tahtlarından indirilmişler ve bir kısmı da hunharca öldürülmüşlerdir. Hilafet’in lüzumlu bir dini müessese olmadığı, Kuran’da buna ait hiçbir ayet bulunmamasıyla sabittir.” Fuat Kadıoğlu, Gericilik ve Ötesi. S.14 HİLAFETİN İLGASINA VE HANEDANI OSMANİYENİN TÜRKİYE CUMHURİYETİ HARİCİNE ÇIKARILMASINA DAİR KANUN. Kanun Numarası: 431. Kabul Tarihi. 26 Recep 1342 (3 Mart 1340). “Madde 1-Halife halledilmiştir. Hilafet, Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan, Hilafet makamı mülgadır.”Şimdi bir soru da benden olsun: Mademki Hilafet makamı İslamlar için vaz geçilmez bir makamdır! Müslüman Araplar ve de özellikle de Hz. Muhammet’in torunları bu makama neden tenezzül etmezler!

İzleyiciler

Blog Arşivi