15 Haziran 2012 Cuma

748/TÜRK KADINININ DÜNÜ VE BU GÜNÜ!

OSMAN TÜRKOĞUZ osmanturkoguz@gmail.com Çeşmealtı;08 Haziran 2012. TÜRK KADINI! Sevdiğim ve saygı duyduğuma ithaf! Ostüzü. “Türk kadını sen, yerlerde süründürülmeye değil başımızın üzerinde göklere yükselmeye lâyıksın.” “Bir toplumun yarısının ayakları zincirlerle yere bağlıysa, o toplum asla yükselemez!”. “Dünyada yapılan her güzel işte kadının eli vardır!” “Asıl uğraşmaya zorunlu olduğumuz şey,Analarımızın ve atalarımızın oldukları gibi yüksek kültürde ve yüksek onurda dünya birinciliğini tutmaktır!”Atatürk’ün söylev ve demeçleri,c.3,s.133.1997 basımı. Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk. “Dünya yüzünde Türk Kadını kadar namuslu kadın yoktur!” François Marie Arouet (Voltaire)21 Kasım 1694/30 Mayıs 1778). Yalaka televizyonlardan Arap asıllı Veli kadınlar masalı, bazı kadın ve Türk düşmanlarımızı sevinçten uçurdu. Her Türk Kadını birer velinimetimiz olduğu da unutturuldu.Ulusal Kurtuluş Savaşımızı dinci geçinen vatan haini erkelere rağmen onlar sayesinde kazandığımız da unutuldu.Ben,onların destanlarından bir kesimini yazacağım. Osmanlılar kadın ve erkek ayırımı gözetmeksizin Türk’e en aşağılık sıfatları lâyık görmüşlerdir.Önce bunlardan sadece bir kaçını vermek istiyorum: “Kapını Türk’e, sırtını kürke alıştırma!” 1-“Etrâk-i bî idrak”, 2-“Etrâk-i nâpâk”, 3-“Türk-i bednihat”, 4-“Türkman-ı şakavetnişan”, 5”Türkman-ı bednâm,” Araplar: AK telel Etrâk velev kane ebâk””Kavm’i Necib’i Arap!” Türk Kadının hep başka ulusların gözlemcileri inceleyerek yazmış. Müslümanlıktan sonra Araplaşan Türk erkekleri kadınları kümeslik hayvan gibi görmüş.Ya da yağlı boya tablo gibi içine girerek,bir renk karmaşasına bakmaya alıştırılmış. Arap gezginleri İbn Fazlan ve Ebu Dülef,16 Şubat 922ayının ortalarında Türk ülkelerine girmişler. Bağdat Abbasi halifesi tarafından Bulgar Türklerine, kale yapımı için, 4000 altın götürmekle görevlendirmişler.Her Türk aşiretinin gelenek ve göreneklerini İYİCE GÖZLEMLİYEREK günümüze taşımışlardır. Daha sonra da, İbni Batuta(1304Tanca doğumlu,/1349 yurduna döndü,1325’te hacca gitti ve gezilerini sürdürdü./ Şimdi; İbn Fazlan ve Ebu Dülef’ten seçelim: “Kadınları yerli ve yabancı erkeklerden kaçmazlar. Aynı şekilde,kadın vücudunun hiçbir yerini insanlardan gizlemez.S.31. “Kadınlar ve erkekler hep beraber nehre girip çırılçıplak yıkanırlar. Birbirlerinden kaçmazlar. Bununla beraber, herhangi bir şekilde zina etmezler. Zina,onlara göre en büyük suçlardandır!”S.57 Ebu Dülef, Kutluklar, s.91 “Kadınları ömürleri boyunca yalınız bir erkekle evlenir. Kocası ölen kadın bir daha evlenemez. İçlerinde zina eden kadını ve erkeği yakarlar. Onlar arasında boşanma yoktur.Evlenen bir erkek,bütün malını MİHR(Başlık)olarak verdiği gibi;kızın velisine bir sene hizmet eder.” Şemseddin Ebu Abdullah Muhammed b.Abdullah b.İbrahim et Tancî el Levatî’nin(Tuhfetu’n-nüzzâr fi garaibi’l-emsal ve acaibil’l efsâr=Rıhlet-İbn Batuta. “Bu memlekete/Türkiye’ye/ geldiğimiz andan itibaren çevredeki komşularımız; kadın olsun,erkek olsun durumumuzla ilgilenmeden yapamamışlardı.Burada kadınlar erkeklerden kaçmazlar ve yola çıkacağımız zaman akraba ya da hane halkındanmışçasına bizimle vedalaşırlar.Bu ayrılıklardan dolayı üzüntülerini ,gözyaşlarını dökerek belirtirler.”İbni Batuta Seyahatnamesi,S.1.2. KIRIM “Bu ülkede gördüğüm ve beni epeyce şaşırtan tutumlardan biri de buradaki erkeklerin kadınlarına gösterdikleri aşırı saygıdır. Bu memlekette kadınlar erkeklerden daha üstün sayılırlar” .S.G.E. S.79. “Zira Türk kadınları yüzleri açık dolaşırlar, erkeklerden kaçmazlar. Bir başka kadını da aynı şekilde gördüm.Yanındaki kölesiyle pazara süt,yoğurt getirip satar,karşılığında koku ve esanslar satın alırdı.”S.G.E.S.80 Kürtçülüğünü ararken Türklüğünü bulan Rahmetli Ziya Gökalp’ın Ünlü “Türkçülüğün Esasları”adlı eseri Sayın Mehmet Kaplan tarafından yayımlanmıştır. Bu ünlü eserden de seçmeler almak durumundayım: “Evvelce, Türkiye’de Türk milletinin hiçbir mevkii yoktu:Bugün,her hak Türkündür.Topraktaki hakimiyet,Türk hakimiyetidir.Siyasette,kültürde,iktisatta hep Türk halkı hakimdir.Bu kadar katî ve büyük inkılâbı yapan zat,Türkçülüğün en büyük adamıdır.Çünkü,düşünmeden söylemek kolaydır.Fakat,yapmak ve bilhassa başarı ile neticelendirmek çok güçtür.”S.15 “Türk, bu milletin adıdır. Millet, kendisine mahsus bir kültüre malik olan Zümre demektir. O halde,Türk’ün yalınız bir dili,bir tek kültürü olabilir.”S.24.Ek:Bu öneri Anayasalarımıza girmiştir.Şeylerine Batanlar bu hükmü yok etme savaşındadırlar!Ostüzü. “Milli vicdan nerede teşekkül etmişse, artık orası sömürge olmak tehlikesinden ebedi olarak kurtulmuştur.”S.85 “İslam dünyasında da artık sömürge hayatına nihayet vermek için,Müslüman kavimlerde milli vicdanı kuvvetlendirmekten başka çare yoktur”.S.87 “Gerçekten memleketimizde,gerek medeniyet,gerek terbiye bakımından birbirine benzemeyen Üç tabaka vardır(Osmanlı Dönemi),Halk,Medreseliler ve Mektepliler.Bu üç sınıftan birincisi,hâlâ uzak doğu medeniyetinden tamamıyla ayrılmamış olduğu gibi,ikincisi de henüz Doğu Medeniyetinde yaşıyor.Yalınız Üçüncü sınıftır ki batı Medeniyetinden bazı feyizlere mazhar olabilmiştir.Demek ki Milletimizin bir kısmı İlk çağda,bir kısmı Ortaçağda,bir kısmı son çağlarda yaşamaktadır.Bir milletin böyle üç yüzlü bir hayat yaşaması normal olabilir mi?”S.68 “İngiliz milletinin bu medeni ahlakında gördüğümüz bu düşüklüğe rağmen, itiraf edelim ki vatani ahlâkını çok yüksek bulduk. Türkiye’de yüzlerce ve hatta binlerce vatan haininin zuhur etmesine karşılık, bütün İngiltere’de tek bir vatan haini zuhur etmedi.(Ek bilgi:Birinci Dünya Savaşından İngiltere’de vatan haini çıkmamıştır.Ancak,Savaştan sonra,İngiliz İstihbaratından Kim Philbi,SSCCP’ YE casusluk yaptığı gibi,İkinci Dünya savaşı sırasında Berlin Radyosundan Lord Hav!Hav!Adı verilen bir İngiliz de Almanya’ya hizmet etmiştir.1950’den sonra iki İngiliz diplomatı ve kraliçenin sanat danışmanı da Rus casusu çıkmıştır.Ostüzü.) “O halde, bizde Medeni ahlâkın daha yüksek olması neye yaradı?Keşke,bizde de bunların yerine ,yalınız vatanî ahlak yüksek olsaydı”.S.89 “Şimdiye kadar ,aydınların halkı ve halkın aydınları sevmesi mümkün değildi.Çünkü,terbiyelerini aydınlar Osmanlı medeniyetinden ,halk ise Türk kültüründen almışlardı.Ayrı terbiyeyle yetişen iki sınıf,nasıl birbirlerini sevebilir.Bundan başka aydınlar sarayın bendeleriydiler,memur oldukları zaman halkı soyarak sarayın israf ve sefahatine hizmet etmekten başka bir şey düşünmezlerdi.Tabii bu cihetten mazlum halk onları sevmezdi.Aralarında rekabet,haset ve çekememezlik gibi ihtiraslar bulunduğu için aydınların kendileri de birbirini sevemezlerdi.Memleketimizde ,birbirini seven yalınız halktan olan fertlerdi ve eski devirde milli tesanüd yalınız bu öz Türklerin samimi seviyesine dayanıyordu.”S.91 “Türkçülük, millet esasını kabul etmeyen hiçbir sistemle uzlaşamayacağından; kozmopolitleri içine alamaz.”S.160 “Osmanlı dilini hiç yokmuş gibi bir tarafa atarak, halk edebiyatına temel vazifesini gören Türk dilini ayniyle milli, dil saymak kâfi idi.”S.114.EK: Osmanlıca gibi “Kelime salatasını” Türk milletinin başına musallat edenlere lanetler etmekteyim. Türk’ü yıkmanın en kısa ve en etkili yolu onu kendi dilinden uzaklaştırmaktır. Sümerli Lüdingirra’nın anıları. Sayın Muazzez İlmiye Çığ. “Eski Türklere göre; vatan, töreden yani milli kültürden ibaretti. Kaşgarlı Mahmut’un lügatinde zikredilen”ülkeden geçilir, töreden geçilmez”atasözü milli kültüre verilen kıymetin derecesini gösterir.”S.153”Mesela,amme velâyeti Hakan ile hatunun her ikisinde ortak olarak tecelli ettiği için, bir emirname yazıldığı zaman,Hakan emrediyor ki ibaresi ile başlıyorsa ona boyun eğilmezdi.Mutlaka Hakan ve Hatun emrediyor ki sözü ile başlaması lâzımdı.”S.165 “Hakan tek başına bir elçiyi huzuruna kabul edemezdi. Elçiler,ancak sağda Hakan ve solda Hatun oturdukları bir zaman,ikisinin birden huzurlarına çıkardı.Şölenlerde,kenkeşlerde,kurultaylarda ,ibadetlerde ve ayinlerde ,harp ve sulh meclislerinde Hatun da mutlaka Hakanla beraber bulunurdu.Kadınlar,örtünmeye ait bir kayıtla bağlı değillerdi.”S.65 “Eski Türklerde kadınlar,umumiyetle Amazon idiler.Binicilik,silahşorluk,kahramanlık,Türk erkekleri kadar,Türk kadınlarında da vardı.Kadınlar,doğrudan doğruya ,hükümdar,kale muhafızı,vali ve sefir olabilirlerdi.Alelade evlerde de ev,ortak olarak karıyla kocanın ikisine aitti.Çocuklar üzerinde velilik hassası ,baba kadar,anaya da aitti.Erkek,daima karısına saygı gösterir,onu arabaya bindirerek kendisi arabanın arkasında yaya yürürdü.”S.166 “Kazvin’de şehre lağım tertibatı yapmak için seçilen komisyon Hanım sultanın sarayına giderler. Sarayın bahçesinde Hanım Sultanın çorap ördüğünü gördüklerinde, para istemekten vazgeçerek geri dönmek üzerlerken Hanım Sultan bunları huzuruna davet eder.Gelenler geliş nedenlerini anlatırlar ve Hanım Sultan’ın örgü örmesini gördüklerinde de para istemekten vazgeçtiklerini anlatırlar.Hanım sultan bu iş için ne miktar paraya ihtiyaç olduğunu sorar.100. 000 altın olduğunu öğrenince de: “100.000 altını ben veriyorum. Toplamış olduğunuz parayı hak sahiplerine iade ediniz der ve eydirir: “Evet, benim el işleriyle meşgûl olduğumu gören bütün İranlılar şaşırıyorlar.Halbuki,benim ailemin içindeki bütün kadınlar,benim gibi daima el işiyle uğraşırlar.Biz Sultanlar,böyle el işleri ile uğraşmazsak Ne ile meşgul olacağız? Havaiyatla mı? Böyle bir şey bizim soyumuza yakışmaz. Biz saltanat işlerinden kurtulduktan sonra, boş kalmamak için,fakir kadınlar gibi, hep el işleriyle ve ev işleriyle uğraşırız.Bu hareket bizim soyumuz için bir ayıp değil,belki bir şereftir...”S.169 DEDE KORKUT’UN anlatmış olduğu destanımsı epik öyküleri masal derekesine indirgeyerek anlatır ve çok ta hafife alırız.Onlarda Türk töresi,Türkün kültürü,ananesi ve sosyal yaşantısı vardır.Türk töresinde kadın ve erkek ayırımı da yoktur. Türk kültüründe İnsan vardır. Onbeş yaşına basan kız ve erkekler için de aynı ölçü kullanılırdı. Kızlar da erkekler gibi her türlü sporu ve savaş oyunlarını yaparlardı. Eşler, yarışma sonunda kız yenilirse seçilirdi.Arap’ın çöl masalları ve kadına bakışı tüm bu Türk kültürünü erkek egemenliğine kurban etmiştir.Kızların eşleri olacak delikanlıları seçme hakkı Tanrısal masallarla ellerinden alınmıştır.Kızlar mal gibi satış konusu yapılmıştır.Bendeniz,Genç bir Teğmen iken bir olaya tanık olmuştum.Menemen’de çok sevilen ve 84 yaşında olan Ahmet Hoca,14 yaşında bir kız çocuğu ile evlenmişti.Teyzemin kocası Bay Abdullah Siper,feveranıma bozulmuştu.”Her erkeğin bir kız bozma hakkı vardır.Bu hakkını da istediği yaşta kullanır!”Buyurmuştu.İtiraz etmiştim:”Bu kız daha Reşit bile değil.Sonra,ya sevdiği bir Delikanlı varsa!Ya da Ahmet Hoca, kocalık görevini yapamazsa!”Dediğimde de:”O kızın alnına Allah böyle yazmış,kısmetine katlanmak zorundadır!”Buyurmuşlardı.Her namussuzluğun altına mutlaka Allah imzası atılmaktadır. Dedem Korkut destanları her Türk okulunda mutlaka okutulmalıdır; Arap meselleri ve masalları yerine! Banu Çiçek ve Bamsı Beyrek destanından bir parça sunmak istiyorum.Geliniz görünüz ki Türk Kadınlık Töresi nereden nereye getirilip kapkara bok böcüsü torbalarına sokulmuştur.Destanlarda bir başlama,açılma ve sonuç bölümü vardır. “ALINTIDIR: “Kam Gön oğlu Han Bayındır yerinden kalkmıştı. Kara yerin üstüne ak otağını diktirmişti. Alaca gölgeliği gökyüzüne yükselmişti. Bin yerde ipek halıcığı döşenmişti. İç Oğuz, Dış Oğuz Beyleri Bayındır Han'ın sohbetine toplanmıştı. Pay Püre Bey de Bayındır Han'ın sohbetine gelmişti. Bayındır Han'ın karşısında Kara Göne oğlu Kara Budak yaya dayanıp durmuştu. Sağ yanında Kazan oğlu uruz durmuştu. Sol yanında Kazılık Koca oğlu Bey Yigenek durmuştu. Pay Püre Bey bunları gördüğünde ah eyledi, basından aklı gitti, mendilini aldı, böğüre, böğüre ağladı. Böyle edince, kudretli Oğuz'un arkası, Bayındır Han'ın güveyisi Solur Kazan kaba dizinin üzerine çöktü, gözünü dikerek Pay Püre Bey'in yüzüne baktı, der: “Pay Püre Bey ne ağlayıp bağırıyorsun? “”Pay Püre der Han Kazan nasıl ağlamayayım, nasıl bağırmayayım, oğulda nasibim yok, kardeşte kaderim yok. Allah Teala bana beddua etmiştir, “”beyler tacım tahtım için ağlarım, bir gün olacak düşeceğim öleceğim, yerimde yurdumda kimse kalmayacak” dedi. Kazan der: “Maksudun bu mudur?” Pay Püre Bey der: “Evet budur, benim de oğlum olsa, Han Bayındır'ın karşısına geçse dursa, hizmet eylese, ben de baksam sevinsem, kıvansam. Güvensem”. Dedi Böyle diyince kudretli Oğuz Beyleri yüzlerim göğe tuttular, el kaldırıp dua eylediler, “Allah Teala sana bir oğul versin”, dediler. O zamanda Beylerin hayır duası hayır dua, bedduası beddua idi, duaları kabul olunurdu. Pay Piçen Bey de yerineleri kalktı, der:” Beyler benim de hakkıma bir dua eyleyin, Allah Teala bana da bir kız versin,” dediler. Kudretli Oğuz Beyleri el kaldırdılar dua eylediler. “”Allah Teala sana da bir kız versin”, dediler. Pay Piçen Bey der: “Beyler Allah Teala bana bir kız verecek olursa, siz şahit olun, benim kızım Pay Püre Bey'in oğluna beşik kertme yavuklu olsun”, dedi. Bunun üzerine bir kaç zaman geçti. Allah Teala Pay Püre Bey'e bir oğul, Pay Piçen Bey'e bir kız verdi. Kudretli Oğuz Beyleri bunu işittiler, şad olup sevindiler. Pay Püre Bey bezirgânlarınım yanına çağırdı, buyruk etti:… Dedem Korkut geldi, oğlana ad koydu. Der: “Ünümü anla sözümü dinle Pay Püre Bey Allah Taala sana bir oğul vermiş tutu versin Ak sancak kaldırınca Müslümanlar arkası olsun Karşı yatan kara karlı dağlardan aşar olsa Allah Taala senin oğluna aşıt21 versin Kanlı, kanlı sulardan geçer olsa geçit versin Kalabalık kâfire girince Allah Taala senin oğluna fırsat versin Sen oğlunu Bamsam tel diye okşarsın Bunun adı boz aygırlı Bamsı Beyrek olsun Adım ben verdim yaşını Allah versin “ Dedi. Kudretli Oğuz Beyleri el kaldırdılar dua kıldılar, “bu ad bu yiğide kutlu olsun”, dediler. Beyler hep ava bindi. Boz aygırını çektirdi Beyrek bindi. Ala dağa alaca asker ava çıktı. Birdenbire Oğuz'un üzerine bir sürü geyik geldi. Bamsı Beyrek birini, kovalayıp gitti. Kovalaya, Kovalaya bir yere geldi, ne gördü? Sultanım gördü: Yeşil çayırın üzerine bir kırmızı otağ dikilmiş, “Yarap bu otağ kimin ola” dedi. Haberi yok ki alacağı ela gözlü kızın otağı olsa gerek. Bu otağın üzerine varmağa hayâ etti. Dedi: “Ne olursa olsun, hele ben avımı alayım” dedi. Otağın önünde erişi verdi, geyiği arka ayağından vurdu. Baktı gördü -bu otağ Banı Çiçek otağı imiş ki Beyreğin beşik kertme nişanlısı, adaklısı idi- Banı Çiçek otağdan bakıyordu.” Bre dadılar, bu kavat oğlu kavat bize erlik mi gösteriyor* Dedi, “varın bundan pay isteyin, görün ne der”, dedi. Kısırca Yenge derler bir Hatun var idi, ileri vardı pay istedi: “Hey bey yiğit, bize de bu geyikten pay ver”, dedi. Beyrek der: “Bre Dadı, ben avcı değilim, Beyoğlu Beyim, hepsi size, dedi. “Aman sormak ayıp olmasın bu otağ kimindir?”Dedi. Kısırca Yenge der: “Bey Yiğidim, bu otağ Pay Piçen Bey kızı Banu Çiçeğindir,” dedi. Bunun üzerine Hanım. Beyreğin kanı kaynadı, edepte usul, usul geri döndü. Kızlar geyiği kaldırdılar, güzeller şahı Banı Çiçeğin Önüne getirdiler. Baktı gördü ki bir sultan semiz yabani geyiktir. Banı Çiçek der: “Bre kızlar, bu Yiğit ne Yiğittir? Kızlar der: “Vallah sultanım, bu yiğit yüzü örtülü güzel yiğittir, Beyoğlu Bey imiş”, dediler. Banu Çiçek der:” Hey, hey Dadılar, babam bana ben seni yüzü örtülü Beyreğe vermişim” derdi, olmaya ki bu ola?, Bre çağırın haberleşeyim, dedi. Çağırdılar Beyrek geldi. Banu Çiçek yaşmaktandı, haber sordu, der: “Yiğit, gelişin nerden? Beyrek der: “İç Oğuz'dan. “İç Oğuz'da kimin nesisin? Dedi. “Pay Püre oğlu Bamsı Beyrek dedikleri benim,” dedi. Kız der: “Peki ya ne yapmaya geldin Yiğit, dedi. Beyrek der: “Pay Piçen Beyin bir kızı varmış, onu görmeğe geldim, dedi. Kız der: “O öyle insan değildir ki sana görünsün” dedi, amma ben Banu Çiçeğin dadısıyım, gel şimdi seninle ava çıkalım, eğer senin atın benim atımı geçerse onun atını da geçersin, hem seninle ok atalım, beni geçersen onu da geçersin ve hem seninle güreşelim, beni yenersen onu da yenersin “dedi. Beyrek der: “Pekâlâ şimdi atlanın. İkisi atlandılar, meydana çıktılar. At teptiler. Seyreğin atı kızın atını geçti. Ok attılar. Beyrek kızın okunu geride bıraktı. Kız der: “Bre yiğit benim atımı kimsenin geçtiği yok, okumu kimsenin geride bıraktığı yok, şimdi gel seninle güreş tutalım” dedi. Hemen Beyrek attan indi. Kavuştular, iki pehlivan olup birbirine sarmaştılar. Beyrek kaldırır kızı yere vurmak ister, kız kaldırır Beyreği vurmak ister. Beyrek bunaldı, der:” Bu kıza yenilecek olursam, kudretli Oğuz içinde başıma kakınç, yüzüme dokunç ederler” dedi. Gayrete geldi, kavradı kızı sarmaya aldı, memesinden tuttu. Kız kocundu. Bu sefer Beyrek kızın ince beline girdi, sarma taktı, arkası üzerine yere yıktı. Kız der: “Yiğit Pay Piçen'in kızı Banu Çiçek benim “dedi. Beyrek üç öptü bir dişledi, düğün kutlu olsun han kızı diye parmağından altın yüzüğü çıkardı kızın parmağına geçirdi. “Aramızda bu nişan olsun han kızı “dedi. Kız der: “Mademki böyle oldu, hemen şimdi ileri atılmak gerek Beyoğlu” dedi. Beyrek de “ne olacak Hanım, baş üzerine” dedi. Beyrek kızdan ayrılıp evlerine geldi. Aksakallı babası karşı geldi, der: “Oğul fevkalade olarak bugün Oğuz'da ne gördün?” Der: “Ne göreyim, oğlu olan evlendirmiş. kızı olan kocaya vermiş. Babası der: Oğul yoksa seni evlendirmek mi gerek.” “Evet ya ak sakallı Aziz Baba, evlendirmek gerek dedi.. Babası der: Oğuz'da kimin kızını alıvereyim ?Dedi. Beyrek der:”Baba bana bir kız alıver ki ben yerimden kalkmadan o kalkmalı, ben kara koç atıma binmeden o inmeli ben hasmıma varmadan o bana baş getirmeli, böyle kız alıver baba bana, dedi. Babası Pay Püre Han der: “Oğul sen kız istemiyorsun, kendine bir hempa istiyormuşsun, oğul galiba senin istediğin kız Pay Piçen Bey kızı Banu Çiçek'tir,” dedi. Beyrek der: “Evet ya, evet aksakallı Aziz baba benim de istediğim odur, dedi. Babası der:” Ay oğul Banu Çiçeğin bir deli kardeşi vardır, adına Deli Karçar derler, kız isteyeni öldürür.” Beyrek der: “Peki ya nidelim? Pay Püre Bey der: “Oğul kudretli Oğuz Beylerim evimize çağıralım, nasıl uygun görürlerse ona göre işedelim “dedi. Kudretli Oğuz Beylerini hep çağırdılar, evlerine getirdiler. Ağır misafirlik eylediler. Kudretli Oğuz Beyleri dediler:” Bu kızı istemeğe kim vara bilir? Uygun gördüler ki Dede Korkut varsın” dediler. Dede Korkut der: “Dostlar, mademki beni gönderiyorsunuz, biliyorsunuz ki Deli Karçar kız kardeşini isteyeni öldürür, bari Bayındır Han'ın tavlasından iki güzel koşucu at getirin, bir keçi başlı geçer aygırı, bir toklu başlı doru aygırı, ansızın kaçma kovalama olursa birisine bineyim, birisini yedekte çekeyim “dedi. Dede Korkut' un sözü haklı görüldü. Vardılar Bayındır Han'ın tavlasından o iki atı getirdiler. Dede Korkut birine bindi, birini yedekte çekti, dostlar sizi Hakka ısmarladım” dedi “gitti. Meğer sultanım, Deli Karçar da ak çadırını, ak otağını kara yerin üzerine kurdurmuştu, arkadaşları ile nişan talimi yapıp oturuyordu. Dedem Korkut öteden beriye geldi. Baş indirdi, bağır bastı; ağız dilden güzel selam verdi. Deli Karçar ağzını köpüklendirdi. Dede Korkut' un yüzüne baktı, der: “Aleykesselam ey ameli azmış fiili dönmüş, kadir Allah ak alnına bela yazmış!. Ayaklıların buraya geldiği yok, ağızlıların bu suyumdan içtiği yok, sana noldu amelin mi azdı fiilin mi döndü, ecelin mi geldi, buralarda neylersin? Dedi. Dede Korkut der: “Karsı yatan kara dağım aşmağa gelmişim Akıntılı güzel suyunu geçmeğe gelmişim Geniş eteğine dar koltuğuna sığınmağa gelmişim Tanrı' nın buyruğu ile Peygamberin kavli ile aydan arı, güneşden güzel kız kardeşin Banu Çiçeği Bamsı Beyreğe istemeğe gelmişim” dedi. Dede Korkut böyle söyleyince Deli Karçar der: “Bre ne diyorsam yetiştirin, kara aygırı silah ve teçhizatla getirin dedi. Kara aygırı silah ve teçhizatla getirin!” Aşağıdaki Kadın Kahramanlarımız hakkındaki alıntı yazısı: Mehmet ersin “Kurtuluş Savaşı'nda cepheye kağnıyla mermi taşırken donarak şehit düşen Şerife Bacı’nın hatırasına..Herkes bir şeyler yapıyordu, herkes inanmıştı Kimisi çete olup savaşıyor,kimisi erkek kıyafeti giyerek cephede düşmana mermi atıyordu.Gerekirse gözünü kırpmadan ihanet eden evladını alnının ortasından vuruyordu.Milli mücadeleye en büyük desteği verenler onlardı; Kahraman Türk Kadını. ”Gözüm Sakarya'da, Dumlupınar'da, kulağım İnebolu’da” Gazi Mustafa Kemal, savaşın kazanılması için İnebolu'da ki cephanenin Ankara üzerinden cepheye geçmesi gerektiğini biliyordu. Bir dönem İnebolu-Ankara yolunun adının İstiklâl Yolu olarak adlandırılması için imza kampanyaları düzenlenmesi de bu yüzdendir. Bu önemine baktığımızda Kastamonu'nun erkeği cephede süngü süngüye ölüm kalım savaşı verirken arkasında bıraktığı eşi, bacısı, anası da imece usulü ile İnebolu'dan cephaneyi Ankara'ya taşıyordu. Kastamonu-Seydilerli Şerife Bacı da bu analardan sadece birisidir. 1921 Aralık ayında Şerife Bacı da diğerleri gibi İnebolu'dan aldığı cephaneyi Kastamonu'ya taşımaktadır.Hava buz gibi,sürekli yağan kar,kağnıların yarısı yolda kalmıştır. Kağnısına koşulu öküzler çelimsiz kendisi ve bebeği aç inatla yola devam eder. Sırtında çocuğu kağnıda cephane vardır. Cephanenin üstünü samanla örtmüştür. Çocuğunu otların içine bırakır üstündeki battaniyeyi de örter üstüne. Hem cephanenin hem de çocuğunun Onların ıslanmaması, donmaması gerekir. Bu şekilde Kastamonu Kışlası önüne kadar gelmiştir. İnebolu limanından aldığı cephane yerine ulaşmıştır. Sabah olduğunda çocuk sesi ile kağnının olduğu yere gelen askerler Şerife bacının donarak şehit olmuş bedeni ile karşılaşırlar. Çocuğu ve cephane kurtulmuştur ilerde vatanda kurtulacaktır ama Şerife Bacı şehit olmuştur. Şerife bacı ve diğerleri… Türk kadınının kahramanlıklarının sembolü olmuşlardır.Bu vatan onlar sayesinde kurtulmuştur. “Bu örnek Türk kadının vatanı ve hürriyeti için canını severek vermenin anıtıdır. Böyle kadınların toplum hayatında yok sayılmasının Tanrısal söylemlere dayandırılmasının da hiçbir gerçek yanı yoktur. Onlar bizim namusumuz, onurumuz, baş tacımızdır.Eski Türklerde erkekler eşlerinin dokuz adım gerisinde yürümek zorundaydılar.Bu kadına olan saygının bir ifadesiydi.Çöl Araplarının kadına bakışı ne bizi bağlar ne de kadınlarımızı. TARİH BOYUNDAN GÜNÜMÜZE TÜRK KADINI B-Eski Türklerde KADIN, devlet yönetebilecek kertede Hak ve özgürlüklerle sahip iken: “Yabancı ve Arap kaynaklarıın ortaya vurduğu diğer tarihi gerçek şudur ki İslamiyetçi kabul edene kadar Türk’lerde KADIN eşit hak ve Özgürlüklere sahip bir değerdi. Ve şu muhakkak ki biz Türkler, Şeriat bataklığına saplandıktan bu yana özellikle iki güzel niteliğimizi yitirir olmuşuzdur: Bunlardan biri”Akılcılık” ve diğeri de “Kadına Saygıdır!” 1)–7/8.Yüzyıllarda Orta Asya Türk ülkelerinin çoğu Kadın Hükümdarlarla Yönetilmekteydi. ESKİ Türklerde, özellikle Şamani döneminde, kadınlı erkekli dini toplantılar düzenlenir, toplantıya katılanlar, yaşlarına ve mevkilerine göre bir dairenin etrafında otururlardı.””Buhara’nın Arap orduları tarafından işgalini anlatan Arap kaynakları bir çok Türk devletlerinin Kadın başkanlar tarafından yönetildiğini ve Buhara’nın Toksan hatun adlı bir Kadın Sultan tarafından yönetildiğini göstermektedir.” “MS:720’de dikilen Gültekin(Kül-Tekin) ve 734’te dikilen Tonyukuk ve Bilge Han anıtlarından, Bilge Hanın Annesi Bilge Hatunun devlet yönetiminde çok başarılı olduğunu da öğrenmekteyiz.”(1) BİLGE KAĞAN: 19 SENEDE YETİŞMİŞ 19 SENE ÇİN’LE DÖVÜŞMÜŞ 19 SENE DEVLET BAŞKANLIĞI YAPMIŞ 19 KİŞİYLE ÇİN’E BAŞKALDIRMIŞ 57 YAŞINDA ÖLDÜRÜLMÜŞTÜR ATATÜRK, Samsun’a 19 kişiyle çıkmıştır. Kur’an’ı Kerim’de büyük ölçüde 19 uyumu vardır. Bilge KAĞAN’IN babası, İlteriş KAĞAN ile Annesi İlbilge Hatun, 17 kişiyle, Çin'e başkaldırmıştı..”Ostüzü. “Yezidin Horasan’a vali olarak gönderdiği Zeyyad bin Ebihi’nin oğlu, Orta Asya’da Arap fütuhatını genişletmek için saldırılar düzenlerken,Buhara’da devlet yöneten Hatun Sultan,bu saldırılara karşı korunmak amacıyla,bir başka Türk ülkesinin hükümdarı Terkan’dan yardım istemiş ve bu vesile ile evlenme teklif etmiştir.Erkeğe evlenme teklif edebilecek kadar özgür görüşlü kadın tipini,bugün,20’inci yüzyılda,kadın özgürlüğünün en fazla geliştiği Batı ülkelerinde bulmaktayız.” “3)XI’ inci Yüzyıl: Selçuklu Sultanı Tuğrul’un Kadına saygısı: “Selçuklu sultanı Tuğrul,11’inci Yüzyılda Bağdad’ı işgal ettikten sonra halifelerin sarayında Halife el Kâsım biemrillah’ın kızı ile evlenir; evlendiği kadını büyük bir saygı ile tahta oturtur.Arap tarihçisi İbn Halikan şöyle anlatır:”Sefer ayının 15’inci günü prenses,sarayda kendisini bekleyen kocasına mülaki oldu ve altın kumaşlarla süslü tahta çıktı ve kocasını bekledi.Tuğrul Bey,eşinin karşısına diz çökerek geldi.Ona emsalsiz hediyeler vererek (tekrar) yer öptü ve büyük bir saygı gösterisiyle ve mutluluk duyarak odasına çekildi”. “İbn Butlan:”Türk Kadınının cildi beyaz ve zerafeti takdire şayandır. Doğurduğu çocuklar nadiren çirkin olur. Ata binmede ustadırlar. Son derece cömert, temiz ve iyi aşçıdırlar.” “4)XII’inci Yüzyıl: İbn Cübeyr, Türk Ülkelerinde kadına gösterilen saygıyı başka hiçbir yerde görmedim.” “5)XIII’ üncü Yüzyıl:Marco Polo,Türk Kadınının Özgürlüğüne Tanık olur:”13’üncü yüzyılda Türk beldelerini dolaşan Marco Polo,Amu Derya nehrinin yukarılarında Kuzey Doğu’ya yayılan ve “Büyük Türkiye” diye tanımladığı yerleri ziyaret ederken Türk hükümdarlarının kızlarından da söz eder ve şöyle der:”(Prenses) öylesine güçlü ki tüm ülkede onunla başa çıkacak erkek bulmak güç.Çünkü kim çıkarsa hepsini altetmektedir.Babası kendisini evlendirmek istediği halde o,buna razı olmamakta ve(kendi beğendiği birini bulana kadar )bir kimse ile evlenmek niyetinde olmadığını açığa vurmaktadır.Bundan dolayıdır ki babası ona yazılı olarak ,dilediği erkekle evlenebileceğine söz vermiştir.Bunun üzerinedir ki prenses,ülkenin dört bir yanına haber salarak genç delikanlıları,kendisiyle güç denemesine çağırmış ve kendisiyle başa çıkacak birini bulduğu zaman onunla evleneceğini açıklamıştır.” “Batılı yazarlar arasında Marco Polo gibi Türk kadınının özgür yaşamlarına, bağımsızlığına ve karakter olgunluğuna hayran kalanlar çoktur. Ricardo di Monte Groce bunlardan biridir. Bu ünlü yazardan öğrenmekteyiz ki, Türk ülkelerinde ve örneğin Selçuk devletinde hâkim olan gelenekler, Arap ülkelerindekinden çok farklıdır ve bu farklılık özellikle Türk kadınının toplumdaki üstün değeri ve yeri ile ilgilidir.” “Kısaca belirtmeliyim ki,Türklerde kadının bu üstün kertede tutulduğu dönemlerde batı dünyası,tıpkı Arap dünyası gibi,kadını ikinci plana atmıştı.çoğu yerde koca sofrada yemek yerken ,kadın ayakta bekler,ona hizmet eder,her vesile ile kocasının ayaklarını öper ve fakat yine de haysiyet kırıcı muamelelere uğramaktan kurtulamazdı.Oysa,Türk ülkelerinde kadın, erkeğine eşdeğerdedir.Ancak ne var ki şeriat dinine girmek sonucu Türklerdeki bu güzel gelenekler yavaş,yavaş yok olurken Batı’da aksine ve daha doğrusu akılcı gelişme nedeniyle kadın hakları ele alınmış,büyük başarılara yönelik adımlar atılmıştır.” 6)Cüveydi’nin Kaleminden Türkan Hatun ve Raziye Sultan Örnekleri: “ 13’üncü yüzyılın ünlü yazarlarından Ata Malik Cüveyni,”Tarihi Cihan” adlı yapıtuıda Cengiz Han ailesinden söz ederken Türk kadınının yeteneklerini över. Özellikle Türkân Hatun’un devlet işlerindeki becerikliğini, haysiyet duygusuna verdiği yeri(ve örneğin kocası Sultan Osman’ı saygılı davranmıyor diye Sultan Mehmed’e şikayet etmesini)nakleder ki çok ilginçtir. Yine Cüveyni’den öğrenmekteyiz ki, İlhanlıların 13’üncü yüzyılda İslam’ı kabul etmelerinden sonra,eski Türk geleneklerinde ve özellikle kadına saygı değerlerinde gerileme başlamıştır.Razıya Sultan örneği bunu kanıtlamaya yeterlidir.Bilindiği gibi Raziye,1236 ilâ 1240 yıllara arasında Delhi tahtını işgal etmiştir.babası İl-Tutmuş,tüm 7)danışmanlarının itirazlarına rağmen onu veliahtlığa getirmiştir.İl-Tutmuş’un ölümünden sonra saray erkânı,devletin bir kadın tarafından idare edilmesini istememiş ve tahta İl-Tutmuş’un oğullarından birini,Ruknuddin Firûz’u getirmiştir.fakat bu hükümdarın kötü yönetimi yüzünden ihtilâl patlak vermiş ve halk,ordu ile birlik olup Raziya’yı taht’a çıkarmıştır.Raziya döneminde Delhi fevkâlade iyi bir yönetime kavuşmuştur.SON DERECE AKILLI VE GENİŞ GÖRÜŞLÜ OLAN Raziya,kadınlara özgürlük sağlamak üzere her şeyden önce peçe ve çarşafı kaldırmış ve kendisi de buna örnek olmuştur.Çarşaf giymek şöyle dursun,fakat saltanatının en parlak döneminde kadın elbisesiyle değil,çoğu kez erkek kıyafetini giyerek dolaşmayı tercih etmiştir.Böylece gerici çevrelere,insan varlığının geleneklere köle olmaması gerektiği dersini vermiştir.” “7)XIV’ üncü Yüzyıl: İbn Batuta’nın tanımıyla Türk Kadınının Özgürlüğü.” “Özbek hanın valilerinden biri ile birlikte Azak’tan hareketle Türk ülkelerine Tuluktumar Emir’i ile birlikte yaptığım gezilerde tanık olduğum en ilginç şey, Türklerin kadın sınıfına karşı gösterdikleri saygıdır.Diyebilirim ki Türkler,kadınlarını erkeklerden daha çok şerefli bir kertede tutmaktadırlar.Kiram kentini terk ederken Emirin eşini arabada gördüm.Arabası baştan aşağı süslü mavi kumaşlarla örtülü idi;arabanın tenteleri de açıktı.Prensesin yanında zarif giysiler içinde dört nedime daha vardı ki onların arabaları da zengin eşyalarla doluydu.Emir’in bulunduğu yere yaklaşınca prenses arabadan indi.Otuz kadar Genç nedime elbisesinin eteklerini tutarak peşinden yürümeye başladılar.Prensesin eteklerinde ilmikler vardı ve her bir Nedime bu ilmiklerden tutup yerden hafifçe kaldırmak suretiyle yürüyüşe devam ederlerken prenses bu muhteşem bir tavırla Emir’e yaklaştı;Emir ayağa kalkarak onu selamladı ve yanına oturttu.Bu sırada Nedimeler ayakta prensesin etrafını sarmış olarak beklemekteydiler.Kımız getirildi,prenses bir su kabı alarak içine bir miktar kımız doldurduktan sonra emir’e ikram etti.Bunun üzerine emir,aynı Nezaketle bir kaba Kımız doldurdu ve prensese ikram etti.Her ikisi ,önlerine getirilen yemeklerden yediler.Daha sonra prenses (Emir’in kendisine takdim ettiği hediyeleri alarak9 ODASINA ÇEKİLDİ.Tüccardan ve avamdan kişilerin eşlerini de gördüm ve onların da aynı saygıya mazhar olduklarını izledim.”1331 yılında Sultan Muhammed Özbek han’ı ziyaret ettim.Özbek han,büyük bir imparatorluğun başındadır.Yeryüzünün en kudretli yedi hükümdarından biridir.Tahtına kurulmuş olarak oturur iken sağ yanına Taytugil Hatun,onun yanına Kebek Hatun,sol tarafına da Bayulun Hatun ve yanında Urduca hatun yer almışlardı.tahtın hemen aşağı basamağında hükümdarın çocukları oturmaktaydılar.Büyük oğlu sağda,küçük oğlu ve kızları tam ortada,sultanın karşısında yer almışlardı.Odaya giren her hatunu ayağa kalkmak suretiyle karşılıyor,elinden tutarak tahta çıkarıyordu.Ve bu merasim halkın gözleri önünde oluşuyordu.””Sultanın eşleri öylesine serbest ve uygar kadınlardı ki,Kur’an yasaklarına rağmen,erkeklerin yanına çıkmaktan,yabancı erkeklerle konuşmaktan ve hâttâ onlarla geziye katılmaktan,hediye alışverişinden geri kalmamaktadırlar.” İbn Batuta’nın kaleminden iz sürelim:”Daha sonra Tevellisi ülkesine ulaştık. Bu ülke kendi hükümdarının adıyla anılmakta ve oldukça geniş bir sahaya yayılmaktaydı. Ülkenin erkekleri çok yakışıklı; ciltleri Kırmızımtırak,hepsi cesur ve cengâver.Kadınlarına gelince,onlar da öyle,at sırtından ok atışında fevkâlade ustalar ve tıpkı erkekler gibi savaşmaktalar.Gemimizin demir attığı Kalukari limanı,ülkenin en büyük ve güzel beldelerinden biri.Burası (Büyük) hükümdarın oğlunun eski ikametg3ahı imiş.Limana demir attığımızda,bir müfreze asker,kaptanı ziyarete geldi.sonra,kaptan,beraberindeki hediyelerle karaya çıktı.Çok geçmeden şunu öğrendim ki hükümdar,bu bölgenin başına getirdiği oğlunu başka bir yere tayin ederek,buraya Urduca adındaki kızını genel vali getirmiş.Prenses,gelenek icabı kaptan ve maiyetini davet ettiğinde,kaptan benim de bu davete katılmamı istedi,fakat kabul etmedim,çünkü davet sahibi kişi Müslüman değildir.Üstelik de bir kadındı.bu itibarla böyle bir kimsenin davetini kabullenmem(dinsel inançlarım bakımından)haram olurdu.. “Kadınların davetine gidilmez, Müslüman olmayan kişinin yemeği yenilmez!”Çöl Araplarının ilkel yasaklarından birisi.Ostüzü. “Kaptan ve tayfası Kadın Valinin huzuruna çıktıklarında, Urduca sorar:”Hepiniz geldiniz değil mi?”Bu soruya kaptan,İbn Batuta adlı bir bilginin kendileriyle seyahat etmekte olduğunu ve fakat davete icabetten kaçındığını söyler ve kaçınma nedenini ekler.Bu açıklama üzerine Urduca,kaptana hitaben:”Derhal onu buraya getirmek üzere adamlarıma emir ver”,der ve kendi askerlerini de bu işe tahsis eder.Kaptan,askerleriyle birlikte gemiye dönerek İbn Batuta’ya :”Prenses’in emrini yerine getirmek üzere seni almaya geldim!”der.Olayın bundan sonraki kısmını İbn Batuta’dan dinleyelim: “Prenses’in huzuruna çıktığımda kendisini azametli bir tavırla makamında oturur buldum. Selâm verdim,selâmıma karşılık bana Türkçe olarak mukabil selâmda bulundu ve hangi ülkeden geldiğimi sordu.Ona.”Hindistan yolu ile geliyorum” dedim.Bana Hindistan hakkında sorular sordu ve oralarda olan bitenlerden kendisini haberdar etmemi istedi.verdiğim bilgiler üzerine :”bu ülkeye mutlaka sefer açmalı ve oraları kazanmalıyım ,çünkü oraların zenginliği,bereketliliği bana cazip görünmekte”,dedi.Kendisine “evet bunu yapmanız çok yerinde olacaktır” diye yanıt verdim.Konuşmalarımızın bir yerinde vali,deniz seyahatine rahatlıkla devam edebilmem için bana elbiseler hazırlanmasını emretti ve ayrıca iki filin taşıyabileceği miktarda pirinç,iki öküz,on koyun ve şurup hediye etti.Kaptanımızdan öğrendim ki,prensesin emrindeki orduda kadın aksarlar,kadın cariyeler ve hizmetçiler vardır ve bu kadınlar tıpkı erkekler gibi savaşmaktadır.Yine kaptanımız bildirdi ki,prenses düşmanlarına karşı giriştiği savaşlardan birinde,askerlerin ricat etmesi üzerine ,düşman saflarını tek başına yarıp(karşı tarafın)hükümdarının karargâhına kadar sokulmuş ve bir kılıç darbesiyle onu yok etmiş.Kırallarının bu şekilde öldürüldüğünü gören düşman ordusu da bir an içinde dağılıp,kaçmış.Bu başarıdan sonra prenses babasının huzuruna çıkmış,olanları anlatmış ve babası ona,erkek kardeşinin yönetmekte olduğu bu bölgeyi hediye etmiş.Yine kaptanımızın söylediğine göre ,prensesle evlenmek isteyen nice yiğit kişiler bulunmakla beraber prenses hiç birine aldırış etmemekte ve şöyle demektedir:”ben,ancak benimle boy ölçüşebilecek biriyle evlenebilirim!” Fakat ne var ki,hiç kimse prensesle dövüşmeyi göze alamamaktadır; zira yenilgiye uğradığı taktirde gözden düşeceğini düşünmektedir.” Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür, Şeriatın çöl masallarını din diyerek doldurmuş olduğu kellelere bunları anlatmak boşuna olur. Şeriat;bu dünyada kul ve köle haline soktuğu zavallılara öteki âlemdeki Kadınları,Hurileri ve Gılmanları bol keseden dağıtarak beyinlerini yıkamakta,cenneti de bir genelevine döndürmektedir.Erkeklerden çok üstün tutulan Türk Kadınları da bir sürü halinde ve iradelerine bakılmaksızın Ümmetleşen toplumların Müslüman erkeklerinin maslahatlarını keyfine tahsis edilmektedir.Şimdi iyice okuyunuz da Analarımızın,bacılarımızın ve tüm kadınlarımızın nasıl alçaltılarak küçültüldüklerini iyice okuyunuz.İşte İran,İşte Afganistan,işte kadınları hiç sayılan Müslüman ülkeleri.İşte,Türk kadınlarına hazırlanan öteki dünyada bile geçerli seks köleliği.Kadınların özgür olmadığı bir yer bana göre cehennemdir.Müslüman erkeklere tanıtılan cenneti ben asla kabul etmem.Çünkü ve dahi çünkü Ulu Tanrımız kadınları dünyamızı cennet yapmaları için kendisine en yakın olarak yaratmıştır.İnsanları doğuran kadının erkeğin eye kemiğinden yaratılması da ilmen mümkün değildir.O zaman tüm insanların DNA’LARI ve kan gurupları bir olmak zorunda olurdu. Türk toplumlarının Müslüman olmadan önceki kadına bakışını özet olarak verdim. Bendeniz; Hz.Muhammed’in gerek Kur’anı Kerimde gerekse hadislerinde tanımladığı kadına bakarken bir hususa çok dikkat ederim.Buradaki tanımlanan kadın Türk kadını olamaz.Çünkü Hz.Muhamet Türk kadınını hiç görmemiştir.Abbasi Halifelerinden Harun Reşit’in eşlerinden birisi de Türk kadınıdır.Önce şu ayeti bir güzel ve kıvırtmadan okuyalım: “ŞURA SURESİ(42’inci sure) 7 ‘inci ayet:”ve işte böyle sana –Muhammed’e—Arabî bir kur’an vahyetmekteyiz ki Umm’l Kura’yı(Mekke şehrini) ve çevresindekileri sakındırasın ve o toplama gününün dehşetini haber veresin-Onda şüphe yok; bir fırka cennet’te, bir fırka sair’de(Çılgın ateş içinde)”Kur’anı Kerim ve İzahlı Meali s.482.Elmalılı Hamdi Yazır. Şimdi de İslam Dininin ana kaynaklarından kadın denilen insan cinsinin özelliklerine bir gözatalım: -“İki kadının tanıklığı bir erkeğin tanıklığına bedeldir!”2’inci bakara/İnek/Suresi 282’inci ayet. “Kadınlar aklen ve dinen dûn yaratıklardır.”Hz.Muhamet’ten Hadis. “Uğursuzluk üç şeyde vardır: Karı’da, ev’de ve at’ta.”Hadis. “Namazı kat’eden şeyler; Kara köpek,eşek,domuz ve KADIN’DIR” HADİS. “Kadınlar arasında Sâliha kadın yüz tane karga arasında alaca karga gibidir”Hadis. “Benden sonra erkekler için kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmadım.”Hadis “Bana Cehennem halkı gösterildi; çoğunluğu kadınlar.”Hadis. “MİRASTAN PAY OLARAK ERKEĞE İKİ DİŞİNİN HİSSESİ KADAR VERİLİR. ”4’ÜNCÜ NİSA Suresi, ayet 11 ve 176. Ebu Hureyre’den rivayet: “Kadın eğe kemiği gibidir; onu doğrultmak istersen kırarsın,onu kendi haline bırak ve eğriliğiyle ondan faydalanmağa bak”.EK:Cennette bir maslahatın keyfine 72 Müslüman kadın’Ostüzü.Namaz kılan Müslüman kadınların 72’sine de bir maslahat! Cabir’den rivayet:”Kadınlar, insanın karşısına şeytan gibi çıkarlar.” Yüce soylu ve başımızın tacı evimizin ve dünyamızın güllerini nerelerden nerelere getirerek bırakmış ve Arap mesellerine kurban etmişiz.Peygamberleri ve kadınları seks aracı yapanları doğuranların da kadın olduğunu unutmuşuz.Bir Afganlı Yüzbaşı bana:”Bizim analarımız köle,köleler de ancak köle çocuklar doğurur.Mustafa Kemal Atatürk’ün kızları hariç!” Demişti.(1) Örnekler gösterilen kaynaklardan ve Büyük Hukukçumuz Profesör Dr. Rahmetli İlhan Arsel’in “Şeriat ve Kadın” adlı eserinden alınmıştır Milli Mücadele’deki isimsiz binlerce kadın kahramanın yanı sıra isimleri halen zihinlerde olan kadın kahramanlardan bazıları şöyle: ONBAŞI HALİDE Romancı Halide Edip Adıvar ise "Halide Onbaşı" olarak İstiklal Savaşı’na katıldı. Uzun süre cephelerde savaşan Halide Onbaşı, savaş alanındaki yararlılıkları nedeniyle İstiklal Madalyası almaya hak kazandı. Türk bağımsızlık savaşının bir sembolü olan Adıvar, Türk edebiyatına kazandırdığı eserler ile günümüz Türk gençlerine çeşitli dersler vermektedir. KARAFATMA (FATMA SEHER) "Kara Fatma" olarak tarihe geçen, 1888 Erzurum doğumlu Fatma Seher, Balkan Harbi’ne, Edirne’de görev yapan kocası subay Derviş Bey ile katılır. I. Dünya Savaşı’nda, ailesinden 9–10 kadınla Kafkas Cephesi’ne gider. Kara Fatma, Mondros Mütarekesi’nden sonra eşi Ermeniler tarafından şehit edilen kadınları toplayarak, Ermeniler ile çarpışır. Mustafa Kemal Paşa ile görüşerek görev isteyen, kurduğu milis kuvvetiyle Bursa ve İzmit’in işgalden kurtarılması için mücadele eden Kara Fatma’nın müfrezesinde savaşanların sayısını 350’ye çıkardığı bilinir. Sakarya ve Başkomutanlık muhaberelerine de katılan ve üsteğmenlik rütbesine kadar yükselen Kara Fatma, 1955 yılında Erzurum’da vefat ederken, cumhuriyetin temellerinin atılmasında pay sahibi olmanın mutluluğunu yaşamış kadın kahramanlardandı. TARSUSLU KARAFATMA, GAZİANTEPLİ YİRİK FATMA Asıl adı "Adile" olan, "Adile Hala" ve "Adile Onbaşı" diye anılan kadın kahramanın, silah arkadaşları arasında "Kara Fatma" olarak anıldığı bilinir. 8–10 kişilik milis kuvvetiyle Afyon Savaşı’na katılan Kara Fatma, Tarsus’un kurtulmasında büyük yararlılıklar gösterir. Gaziantepli Yirik Fatma ise Gaziantep’in Fransızlar tarafından henüz bütünüyle kuşatılmadığı sırada, düşmanın hareket edeceği haberi gelince, buna karşı koymak için yola çıkan milis kuvvetine, karşı çıkılmasına rağmen zorla katılır. Milis kuvvetlerine yardım eden "Nafize Kadın", Yunanlılar tarafından yakalanarak, kuvvetler hakkında bilgi alınmak istenir, fakat Nafize Kadın işkencelere karşı koyarak hiçbir bilgi vermez. İKİ OĞLUNU ŞEHİT VERDİ KENDİ GAZİ OLDU Yunanlıların İzmir’e girmesiyle Milli Mücadele saflarında yerini alan Ayşe Hanım, İzmir’in Yunanlıların eline geçmesi üzerine Aydın’a gider. Aydın civarında kahramanca dövüşen Ayşe Hanımın burada büyük oğlu şehit düşer. I. ve II. İnönü Savaşlarına katılan Ayşe Hanım, ikinci oğlunu da bu savaşlarda şehit verir. Sakarya Meydan Muharebesi’ne de katılan Ayşe Hanım, bu savaşta kasığından yaralanır ve tedavi gördükten sonra müfrezesine katılır. GÖRDESLİ MAKBULE Vatan işgal altındadır; Yunanlılar Sakarya Savaşı’nı kaybetmiş, mevzilerine çekilmişlerdir. Gördesli Makbule, kocası ile çete kurarak dağlara çıkar. 17 Mart 1922’de Kocayayla’da cereyan eden bir çatışmada Makbule, geri çekilen çete arkadaşlarını kınayarak cesaret verici bir konuşma sonrası düşmana saldırır ve başından aldığı kurşunla şehit düşer. Ama silah arkadaşları düşmanı yenerler. FRANSIZLAR’A YANLIŞ YOL GÖSTEREN KILAVUZ KADIN Adana ve yöresinde Fransızlara karşı verilen mücadelede yer alan ve milis kuvvetlerine katılan Kılavuz Hatice, 8 Mayıs 1920’de milli kuvvetler Pozantı’ya taarruzu başladığında, kritik bir duruma düşen Fransızları kandırarak kılavuzluk eder. Hatice, kılavuzluk yaptığı Fransızlara yanlış yol göstererek Karboğazı’na sokar. Boğazda sıkışan Fransızlar, Türk askerine esir düşer. BİTLİS DEFTERDARININ HANIMI Kahramanmaraş’ta düşmana karşı verilen mücadelede en fazla yararlılık gösterenlerin arasında Bitlis Defterdarının Hanımı da bulunmaktadır. Bitlis Defterdarının Hanımı olarak bilinen bu kadın kahraman da, Kayabaşı Mahallesi’nde 8 düşmanı öldürmüş daha sonra erkek elbisesi giyerek milis kuvvetlerine katılır. TAYYAR RAHMİYE Adana’nın kadın kahramanlarından Rahmiyse Hanım da, 9. Tümen’in 1920 yılının Şubat ayında Hasanbeyli civarında Fransızlar ile yaptığı muharebeye müfrezesiyle katılır. Muharebe sırasında ateş hattında kalan iki arkadaşını korumak için ileri doğru atıldığından dolayı kendisine "Tayyar Rahmiye" lakabı verilir. Temmuz 1920’de Osmaniye’deki Fransız karargâhına yapılan hücumda arkadaşlarının tereddüdünü görünce, "Ben kadın olduğum halde ayakta duruyorum da, siz erkek olduğunuz halde yerde sürünmekten utanmıyor musunuz?" diyerek hücuma geçilmesini sağladığı tarihi kaynaklarda yer almaktadır BİNBAŞI AYŞE İstikbal Harbi hakkında yazılmış eserlerde göğüs, göğüse çarpışmış pekçok Müslüman Türk kadınlarından bahsedilir. Nene Hatun, Kara Fatma, Ayşe Çavuş isimleri pek sık zikredilen şahsiyetlerdir. Binbaşı Ayşe de, adını hep minnet duygularıyla anmamız gereken kahramanlar arasındadır. Binbaşı Ayşe, bizzat kendi macerasını şöyle anlatmaktadır: “...Büyük harpte Kafkas Cephesi’nde yaralanarak ölen kocamın ve tüm vatan evlatlarının intikamını almaya and içmiştim. Allah, bu fırsatı 15 Mayıs (1)335–(1919)’da bana verdi. İzmir’i Yunanlılar işgal ettiği sırada ilk mukavemetimiz sona erip şehre Yunanlılar hâkim olunca Aydın’a gittim. Orada faaliyete geçerek bir Kuva–yı Milliye birliği teşkil edip, bilahare Nuri Çetesi’ne katıldım. Aydın muharebelerini yaptıktan sonra Koçarlı’ya çekildik. Bu sûretle, bilfiil atıldığım İstiklal Mücadelesi’ne başından sonuna kadar iştirak ettim. İlk defa Sakarya’da sol kasığımdan piyâde mermisi ile yaralandım. Seyyar hastanede tedaviden sonra tekrar müfrezeme iltihak ettim. Büyük Taarruz’da Mürsel Paşa Fırkası’na iltihak ettik. Ve Ahır Dağları’ndan düşman gerilerine akmağa memur edildik. İzmir’e ilk giden birlikler arasında ben de vardım. Ancak, bu arada misketle sol bacağım kırıldı.”... Binbaşı Ayşe, kocasının en kıymetli birer yadigârı olarak sakladığı ziynetlerini satarak at, mavzer, elbise ve çizme tedarik etmiş ve bu mücadelede, derece, derece terfi ederek Binbaşılığa kadar yükselmiştir. SÜREYYA SÜLÜN HANIM İşte kahraman Türk kadınlarından bir kahraman; Milli Mücadele yıldızlarından bir yıldız daha: Süreyya Sülün Hanım... Van’da doğmuştur. Yaşadığı kasaba, düşmanın korkunç zulüm ve Taarruzuna maruz kalmış, babası şehit olmuştur. Nihayet, bir araya gelen beş yüz civarında cengâver, Erek kasabasında toplanarak aziz topraklarını savunmaya karar verirler. Ve tabii, Süreyya Sülün hanım ve üç kardeşi de bu kahramanlar meydanındadır. ...Yoğun bombardıman altında ilerleyerek Karaköse’ye gelen bu kahraman Kuva–yı Milliyeciler, Murat Irmağı boylarında tam bir buçuk ay düşmanla çarpıştılar. Beyazıt’a doğru yürürken yürekler acısı bir manzara ile karşılaştılar. Binlerce Türk köylüsünün işkenceler içinde can vermiş cesetlerini gördüler. Bu mezalimi yapan düşmana hınçla taarruz edenlerin başında Süreyya Sülün Hanım vardı... Iğdır civarında kanlı çarpışmalar oldu. Düşman birlikleri çok kuvvetli ve Rusya’dan devamlı surette takviye alıyordu. Beş yüz yiğit, yılmadan, kaçmadan dövüştüler. Ölüyor, teslim olmuyorlardı. Bu muharebede Süreyya Hanımın üç kardeşi birden şehadet şerbetini içtiler. Kardeşlerinin kollarında can vermesine rağmen yılmadı ve cenk meydanını terk etmedi. Kala, kala dört kişi kalmışlardı. Daha sonra Karaköse’ye çekilen Süreyya Sülün Hanım, burada Ziverbey Taburu’na iltihak etti. Bir ara yaralandı ve Erzurum’a döndü NENE HATUN (1857 – 1955) Tarihimize "93 Harbi" adıyla geçen Türk-Rus savaşında Erzurum'un Aziziye Tabyası'nda gösterdiği kahramanlıkla adını tarihe yazdıran Türk kadını. Erzurum'da doğdu, tam doksan sekiz yıl orada yaşadı. Bir kahramanlık sembolü olarak tanındı ve anıldı. Ömrünün son demlerini "Üçüncü Ordu'nun annesi" olarak geçirdi. 1955 yılında "Yılın Annesi" seçildikten sonra, 22 Mayıs 1955 günü Erzurum'da zatürreeden vefat etti, Aziziye Şehitliğine gömüldü. Nene Hatun, Erzurum'da dogdu. 98 yil Erzurum'da yaşadıktan sonra yine Erzurum'da, zatürre hastaligindan hayata veda etti. Ölümünden üç ay önce Türk Kadinlar Birliği tarafindan ANNELER ANNESI seçilmişti. NEZAHAT HANIM Gördes ve İnönü meydan savaşlarında, çarpışmalara katilan 70. Alay Komutani Hafız Halit Beyin kızı olan Nezahat Hanim 8 yasinda öksüz kalmis ve babasiyla cephelerde dolasmistir. Askerlere hizmet ve cesaret veren Nezahat Hanım’ın 100 den fazla düsman askeri öldürdüğü bilinmektedir

14 Haziran 2012 Perşembe

747/BELEŞ BULGURCULARIMIZA HAZIRLANAN YALANCI DOLMALAR

OSMAN TÜRKOĞUZ osmanturkoguz@gmail.com Çeşmealtı;12 Haziran 2012. BELEŞ BULGURCULARIMIZA HAZIRLANAN YALANCI DOLMALAR! Beni okumak zahmetine katlanan ve katlanacak olan vatansever arkadaşlarım; öncelikle şimdi anlatacaklarımı iyice okuduktan sonra; SN. Recep Beyimizin ettiği aşağıdaki yemini de okumalısınız.Okumalısınız ki nereye götürüldüğümüze kara verebilmelisiniz.//MAREŞAL Gazi Mustafa Kemal’den: “Bizi yanlış yola sevk eden habisler, biliniz ki çok kere din perdesine bürünmüşlerdir!” “özgürlüğün de, eşitliğin de dayanak noktası, ulusal egemenliktir.” “Bir toplum aynı amaca bütün kadınları ve erkekleri ile beraber yürümez ise ilerlemesine teknik olarak imkân ve bilimsel olarak ihtimal yoktur!” “Şuna kani olmak lazımdır ki dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir!” !”Bir toplum,bir millet erkek ve kadın denilen iki cins insandan oluşmaktadır.Mümkün müdür ki bir toplumun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça diğer kısmı göklere yükselebilsin?” “Dünyanın hiçbir yerinde ,hiçbir milletinde Anadolu köylü kadınının üstünde kadın mesaisi zikretmek olanağı yoktur.” “Maddi özellikle manevi çöküş,korku ile..güçsüzlükle başlar.” “Türk kadını,sen yerlerde sürünmek için değil,başımızın üstünde göklere yükselmek için varsın!” “Benim milletimden istediğim yegane şey şudur:Bağrından çıkartarak başının üstüne yükselttiğin adamların kanındaki ve vicdanındaki cevheri tetkik etmekten bir dakika tevaki etmesinler!” “Asıl büyük tehlike ve milleti çökerten husus içerideki cephenin suskunluğudur!”Yukarıdaki alıntı sözler Mareşal Gazi Mustafa Kemal’e aittir. “Dünya üzerinde Türk kadınından daha namuslu kadın yoktur.”Voltaire,François Marie Arouet(21 Kasım 1694/30 Mayıs 1778/ Yüksek bir mevkiye yerleşen alçak kişiden daha kötü bir şey olamaz.” ”Claudianus. Sağ olasınız Sayın M.G özgücü. “Efendim;tutturmuşlar Laiklik giderse diye!Halkımız istedikten sonra tabii ki gider kardeşim!”İberik yarımadasından Sn.Bay Recep Tayyib Beyimiz. “Efendim, istediğimiz istasyona geldiğimizde demokrasi treninden ineceğiz!”Sn.Bay Recep Tayip Erdoğan Beyimiz. Türkiye Cumhuriyetini ilgilendiren Amerika Birleşik Devletlerinin 2011 yılı ulusal güvenlik Siyaset Belgesi: “Dünya üzerinde bulunan her devletin Milli Menfaatlerini gerçekleştirmek için Milli Hedefleri ve Milli Stratejileri vardır. Bu hedefler, Milli Güvenlik Siyaseti Belgelerinde açıklanmaktadır. AKP iktidarı sayesinde; Türkiye Cumhuriyeti, Ümmetçiliğe ve dış devletlerin önerilerine kilitlenmiş durumdadır. Bizi ilgilendiren ve bugünkü durumumuzu ve yarınımızı etkileyecek olan Tek şey, Amerika Birleşik Devletlerinin Milli Güvenlik Siyaseti Belgesindeki 21’inci Yüzyıl Hedefleridir. Amerika Birleşik Devletlerinin Milli Güvenlik Siyaseti Belgesinde iki önemli konu vardır, bizleri bugünkü karmaşaya ve dağınıklığa iten. Burasını iyi okuyup, aklımızı da başımıza almazsak yarın için de çok geç kalmış olacağımızı şimdiden söyleyebilirim: 1*“21’inci yüz yılda; hiçbir ülke ya da ülkeler topluluğuna STRATEJİK GÜÇ OLMA İZNİ VERİLMEYECEKTİR!” 2*”Bu hedefin sağlanması için önleyici güç kullanımı da dâhil her yola başvurulacaktır.” Amerika Birleşik Devletleri’nin, Türkiye toprakları üzerinde ÜÇ temel, ÜÇ’Ü DE mümkünse ulaşılabilir nitelikte hedefleri vardır: “1-Büyük İsrail’in oluşturulması, “2-Büyük Ermenistan’ın oluşturulması, “3-Büyük Kürdistan’ın oluşturulması. Daha uzun vadede: A-İstanbul merkezli Büyük Ortodoks devletinin kurulması, B-Pontus Rum ve Yunan devletinin kurulması, C-Konya merkezli HİLAFET devletinin kurulması! Çok önemli bir haber: “Ankara-Cumhuriyet Bürosu.” “Vali ve kaymakamlar Amerika Birleşik Devletlerine eyalet uygulaması stajına gittiler.” “Demokrasi bizim için bir tramvaydır. İstediğimiz durağa gelince ineriz!”Sn.R.T.Erdoğan “Türkiye’yi eyaletlere bölmek lâzım.Merkezi yönetimin bir takım yetkileri bunlara verilmelidir.Belediye başkanları da bu konuda en yetkili olmalıdırlar.O bölgelerdeki her türlü eğitim dr bunlara bırakılmalıdır. “Sn.R.T.Erdoğan “Türkiye YİRMİBEŞ Eyalete bölünmelidir!”Diyarbakır belediye başkanı Osman Demirtaş. Önce;bir Alman yazarın yazmış olduğu “Türkiye’nin etnik Yapısı” adlı kitap tercüme edilerek yayımlandı.Bu kitapta Türkiye’de 37 farklı etnik yapı olduğu iddia edilmiştir. 2007’ye kadar sürekli olarak Cumhuriyetimizin var oluş nedeni olan değerlere saldırılmıştır.Halk umursamaz bir hale geldiğinde de sistemi savunanlar yerlerinden kovulmuşlar,aleyhte Yayın yapacak sözlü ve yazılı basına ağırlık verilmiştir.2007’den itibaren de önceden hazırlanmış olan suç dosyaları taraftar basına sızdırılmış,idari ve adli alt yapı da düzenlenmiştir.Şimdi de yapılan hazırlıklara bir bakalım: A-İftira ve karalama ve bahane dosyaları hazırlandıktan sonra,Sayın RTE kendisini Türkiye Cumhuriyetinin Başsavcısı ilan etti.Böylesine bir Başsavcılık makamı Rus devletinde ve onun etki alanındaki devletlerde mevcuttur. B-Bir geceyarısı operasyonu ile,”Geceyarısı Ekspresi gibi,”%92.07 Halkoyu ile kabul edilen Anayasamızın 145’inci maddesi değiştirildi. C-Önceden hazırlanmış,gizli tanıklarla ve Müddei hususilerce ve Hususi Ağır ceza hükeması ile destekli dosyalar işleme konuldu.Müddei hususilerin binlerce sahifelik iddianameleri kabul edilerek sanık mevkiine konulan tüm devlet görevlileri tutkulandı.Silivri ve Hasdal Esir Kampına dolduruldu. Ç-Türk Silahlı Kuvvetleri SARI ÖKÜZÜ verdi. D-03 Kasım 2003 Tarihinde icra edilen Plan Tatbikatı ve harp oyunları;arasına sonradan icat edilen yazı şekilleri ile ve sonradan adlandırılmış sokak ve kurum adları ile süslenerek suç dosyası haline sokuldu.Herkes dinlendi,şüphe ile sanıklanan masum ve onurlu kahramanlarımız ve bilim adamlarımız uzun süre kalacakları esir Kamplarına dolduruldu. İngiliz Polisi Rahmetli George Orwel’in “1984” romanı gerçeğe dönüştürüldü. E-Kahramanlar vatan haini,vatan hainleri de kahraman yapıldı.Heykelleri dikildi ve aslarına devlet binaları yapıldı.Tarikatlar devletimizin tüm katmanlarına sokuldu.Din ve Allah ile ve yalanla aldatmalar en büyük politika halinde kullanıldı.Türkiye Cumhuriyetini tüm sosyal ve ekonomik değerleri çarçur edildi. F-Rahmetli İsmet İnönü üzerinden Türkiye Cumhuriyetine ve Mustafa Kemal’e saldırılar başlatıldı. Türkiye Cumhuriyetinin Anayasasının kırmızı çizgilerinin kaldırılabileceği hususunda fetvalar alındı.Türk,Türklük ve Türkçemiz aşağılandı.Üniter yapımız da tecavüzlere uğratıldı. G-Amerika Birleşik devletinin istediği Sevr içerikli anayasanın halk tarafından kabulü için ne mümkünse yapıldı. Milletvekillerinin maaşları tasavvurun üstüne çıkartıldı. Yaşamak için zam isteyen memurlar ve emekliler özel polisler tarafından gazlanarak coplandı.Genelkurmay Başkanımız sayın İlker Başbuğ da terör örgütü yönetmek suçu ile iftiraya uğratıldı.Türk Silahlı Kuvvetleri iğdiş edildi.İftira ve karalamalar halk nazarında TSK’YA gölge düşürdü,TSK tehlikesi böylece önlenmiş oldu. Ğ-Sayın RTE’NİN kanser olduğu ve iki senelik bir ömrü kaldığı propagandası yayınlanarak halkımızın acıma hislerine sığınıldı. Sonuca Beş Dakika kaldı. Efendim;Genel bir Af Kanunu çıkartılarak vatan hainleri ile birlikte tüm Esir Kampındaki Tutsaklar da suçlulukları sabit kalarak azat edilecek ve Koloni ve’l esaret anayasası da böylece oylanarak Türkiye Cumhuriyeti,çağdaşlık,kadın hakları ve Atatürkçülük te tarihten silinecektir.Türk toplumu Jozef Stalin’in tavukları durumuna sokuldu.Özel polis ve koruma ordusu kuruldu.İyi uykular Canım Türkiye’m ve Masa başı Atatürkçülerimiz.Saygı ve kaygılarımla.

8 Haziran 2012 Cuma

746/KADININ VE ERKEĞİN SÜNNETİ!

OSMAN TÜRKOĞUZ osmanturkoguz@hotmail.com Çeşmealtı;15 Ağustos 2005,/07 Haziran 2012,KENDİNDEN MENKUL ULEMALARIMIZA! Müslüman ülkelerinde, Sünnet edilen 70.000.000 Kadın ve Kız’dan, kimisi ölmüş, kimisi tedavi edilemeyen yaralarla acılar içinde/Üçte biri/ yaşamak zorunda bırakılmışlardır.Ve dahi Sünnet edilerek Klitoris’i kesilen kadınların hiçbirisi de cinsel birleşmeden zevk alamamıştır.Birleşmiş Milletlerin Raporu.Yedi sene önce bu konuda yazmış olduğum iki yazımı bularak yazıma ekledim.”Müslümanlıkta Kadına Sünnet yoktur!”Diyerek sahte ad ve imza ile bana hakaret etmeğe Kalkanlar oldu.Şiddet ve Küfür cehaletin ve kinin eseridir.Bendeniz,yedi sene önce İslam’daki sünnet geleneğinin köklerine inmemiştim.Açık kapı bırakmamın nedeni, buradan yazıma yüklenenlere son sözümü söylemek içindir.Daha önceki yazımda Kadınların sünnetlerine dair olan Birleşmiş Milletlerin raporunu yayımlamıştım.Kadınlarda sünnet yoktur! Diyen Ulemamıza armağan olarak gerekli belgelerimi sunacağım. SÜNNET! TANRISAL HATAYI MI DÜZELTMEK! (Vahşeti, bir uzvu sakatlayarak mı sürdürmek!) “Evet, biz, insanı en mükemmel bir şekilde yarattık.”Kuran’ı Kerim, sure:95,ayet:5. “Sünnet, islamın olmazsa olmazı değildir. O kabuk alınıp, alınmamasıyla din, iman ne artar ne de eksilir. Ancak sünnet öyle bir hale gelmiştir ki farzı geçmiş, İslamlığın simgesi haline gelmiştir.”Prof.Dr. Süleyman Ateş, Vatan gazetesi,26 Nisan 2011. “Şimdiki aklım olsaydı, ne kendimsünnetolurdum, ne de iki oğlumu sünnet ettirirdim! Dr. Haydar Dümen, Posta Gazetesi yazarı. Büyük Oğlum Cansın, Uşak’ta, ilkokul dördüncü sınıfında iken Hz. Âdem’in kaburga kemiğinden Hz. Havva’nın yaratılmış olduğunu anlatan sınıf öğretmenine bir soru yöneltmiş: “Öğretmenim; Hz. Âdem ne renkte ise Hz. Havva’nın da o renkte olması gerekir. Annem Beyaz, babam da Beyaz; görmüş olduğunuz gibi, ben de Bembeyazım. Tüm insanların, Hz. Âdem ve Hz. Havva’dan ürediğini söylüyorsunuz; iyi amma, Zenciler, Kızılderililer Sarı derililer ve Beyaz derililer nasıl farklı olarak doğdular?” Sınıf öğretmeni bir sıraya dayanıp kalınca; sorusunu yinelemiş: “Hz. Âdemin kan gurubu ile Hz. Havva’nın kan gurubu aynı olması gerekir. Kardeşimin kan gurubu babamın kan gurubundan. Benim kan gurubum da Annemin kan gurubundan.%85 bu şekilde olurmuş; babam anlattı. Neden tüm insanların kan gurubu aynı değil? Babam; dünya’da 6008 sekiz küçük,30 çeşit te ana kan gurubu olduğunu anlatıyor.” Akşamüzeri öğretmen bana geldi; biraz şaşkıncaydı. Yer gösterdim, hatırını sordum. Direkt olarak: “Sayın Binbaşım, oğlunuza söyleyiniz çetrefilli sorular sormasın; sorduğu sorular karşısında benim bile aklım karıştı!”Dedi ve olayı anlattı. Dedim ki; yaratılış öyküsünü kabul edenler Darvin teorisini de kabul etmiş sayılırlar!Kimselerin haberi yok. Şimdi Rahmetli olan Küçük oğlum Tansın da,böyle çetrefilli sorular sorarmış:Antakya’da;ilkokul üçüncü sınıfında;toplama ve çıkarma dersinde,sınıf öğretmeni Sayın İlhan Ayda: “Tansın, sen söyle bakalım; birden bir çıkarsa sonuç ne olur?”Diye sormuş. Şimşek gibi tahtaya fırlayan Tansın; tebeşirle 1-1=2 yazmış ve iki olur öğretmenim!” Demiş. Sayın İlhan öğretmen: “Açıkla bakalım, biz de öğrenelim!” Deyince: “Öğretmenim, annem bir; beni doğurdu, yani ben ondan çıktım ettik mi iki!”demiş ve eklemiş: “Babam ve annem iki ederler. Ben annemden çıkınca da üç etmez miyiz?” Öğretmenim! Akşamüzeri, okul yolu üzerindeki askeri lojmana gelen Sayın İlhan Hanım, gülerek, bu olayı anlattı ve: “Vallahi, bu çocuk benim aklımı karıştırıyor!”Demeyi de ihmal etmedi. Din dersleri zorunlu hale getirildiğinden; Oğlanı gönülsüz de olsa, din dersine de kaydettirdik. Din dersi öğretmeni, Ulu Tanrı’mızın her şeyi en mükemmel bir surette ve hatasız olarak yarattığını anlatmış.”Bu anlatmış olduğum şeyler, islamın Yüce kitabı Kuran’ı Kerim’de de böyle anlatılır!”Demiş. Oğlum Tansın, parmağını kaldırarak sormuş: “Öğretmenim; niçin sünnet oluyoruz? Bu sünnet olma işi kimin emridir?”Din dersi öğretmeni, kendisinden gayetle emin bir surette: “Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’(sas)’nın emridir. Sünnet kelimesi, o işin, o sözün ve o davranışın Peygamberimize ait olduğunu gösterir.”Diye açıklamasını yaptıktan sonra; anlatabildim mi oğlum?”Diye de sormuş. Sormasına sormuş amma ikinci soru da sınıfın ortasında patlamış: “Öğretmenim, siz en büyük ALLAH’TIR diyordunuz. Allah’ımızın yaratırken yapmış olduğu yanlışı Peygamberimiz mi düzeltecek? Ben, Tanrımızın yarattığı gibi kalmak istiyorum. Sünnet, münnet ve düzelttirme de istemiyorum!” Bu sert çıkış üzerine öğretmenin aklı da bir iyice karışır. Benim aklım da, sünnet edildikten sonra bir iyice karışmıştı. Kardeşim ve ben, kör bir jiletle sünnet edilmiştik. İlaç, milaç nerede! Bu sünnet işini başımıza musallat edenlere iyi söz söylememiştik. Yazılı basınımızda;2005 senesi Ağustos ayında, bir haylice sünnetle ilgili resimli haberler yayımlanmıştı. Basınımız çıplak et reklamından sünnet reklamına iniş yapmıştı. İlginçtir; en uçtakilerin reklamından, erkeklerin en ucunun reklamına inilmişti! Aslına bakarsak, her iki reklam da aynı şeride ait değil midir? Yine de gazetelerimizden öğrendiğimize göre; sünnet ettirilmek üzere bir hastaneye getirilen dört küçük çocuğu, sünnet yapacak doktorun ricası üzerine, bir hademe sünnet ederek evlerine göndermiş. Kanamaları durmayan çocuklar, aynı hastaneye geri getirilmiş; en çok ağlayan çocuğun pipisine bakan doktorlar hayret ve dahi dehşet içersinde kalmışlar! Çocuğun pipisinin pelidinin başı da kesilmiş. Kibele dinin rahipleri gibi, neredeyse dipten kesilecekmiş! Alelacele mikro cerrahi devreye girerek kesilen Pelidin başı yerine dikilmiş. Çok yakın bir zaman önce; bir doğum uzmanı, bir hastabakıcıya yeni doğmuş bir bebeğin göbek kordonunu kesmesi için ricada bulunmuş! Hastabakıcı, bebeğin göbek bağını kesmesine kesmiş amma; ol kız bebeğin parmaklarından birisini dahi kesmiş. Hastabakıcı, kızın orta parmağını pipisi sanarak kesmiş olamaz mı? Yine; basınımızda çarşaf gibi renkli resimler: Damperli kamyonlara bindirilerek, sünnet edilmeye götürülen bebeler’ ve yine, bomba gibi bir haber:400 Erkek çocuğu sünnet ettirerek Din’i İslam’a büyük bir katkıda bulunan bir belediye başkanımızın Görkemli fotoğrafı! Sünnet haberlerinin verilişleri de çok ilginç: “ERKEKLİĞE İLK ADIM!” Sünnet edilmeyenlerin adım atacakları yerleri yok mudur! Erkekliğe ilk adımı atmak için, ille de bu meretin ucunun kesilmesi mi gerek! 03 Eylül 2005 tarihli Takvim gazetesinden ilginç bir haber: “Çanakkale’de Müslüman olan bir Yahudi genç, sünnet edildi!”Hoppala! Yahu; bu Yahudiler daha bir haftalık olmadan sünnet edilmiyorlar mıydı? At üzerlerinde; faytonlarda, taksilerde, damperli kamyonlarda; davul-zurna eşliğinde gezdirilen, prens ve asker elbiseli çocukları gördüğümde; bu sünnet konusunda, dini bütünlerimizi havalara hoplatacak, bir yazı yazayım dedim! Ne Hz. Muhammed’in ve ne diğer islam büyüklerinin sünnet edildiklerine dairde bir kayda rastlayamadım! Hz. Ali, amca Oğlu olan Hz. Muhammed’in yanına on yaşında(MÖ:608) gelmiş. Sünnet edildiğine dair bir kayıt yok! “Hz. Muhammed sünnetli doğmuştur; bu Tanrısal bir lütuftur!” Diyenlere söylenecek sözüm var:”Sünnetli doğmak; kulak kepçesiz ve tırnaksız doğmak gibi bir program eksikliğinden kaynaklanır. Benim şimdi askeri doktor olan bir yakınım var.32 omurga ile doğmuştur. Antalya’nın bir köyünde de çok ilginç doğumlar olmaktadır: Tüm kadınlar ve erkekler, çift cinsiyet uzvu ile doğmaktadırlar. Cevizi, bademi, muzu ve her şeyi kabuğu ile yaratan Tanrımız, bazılarına sünnetçilik mi ediyor! Bütün canlılarda, her uzuv verilen görevleri yerine getirmek üzere programlanmıştır. Kaşın, kirpiklerin ve burun içi kıllarının olmadığını bir düşünmek yeterli olur sanırım. Erkeklerde sakal ve bıyıklar süs için yaratılmamıştır. Güneşte ve açık alanlarda iş ve av peşinde koşmak zorunda olan cascavlak bir erkeğin içine düşeceği durumu; denizden yararlanmak için cıscıpıldak sahilde yatanlar iyi anlarlar. Hindistan cevizi gibi gıda depolarına erişmek için; cıscıpıldak ve sürtünerek ağaca tırmanmak zorunda kalan ilkel erkeğin şeyinde koruma kabuğu olmadığını bir düşünelim yeter. Sürtünerek ağaçlara tırmanan erkek maymunların takımlarını da şeylerinin kabuklu olması korumuyor mu? Sünnet geleneğinin tarihteki ve dindeki yerine neden bakmıyoruz? Öncelikle, MİTOLOJİK SÖZLÜKLERİ açıp, okuyalım: Kybele—Kibele--;Attis—Adonis--,Anemon—Manisa Lalesi--,Sangarion, Sangariyos maddelerini üşenmeden okumalıyız. Baştanrı Zeus, DİEU olarak Hıristiyanlığa soyut olarak geçmiştir. Zeus’un anası KİBELE Anadolu doğumludur. Tanrıların vatanı Anadolu’dur. Kibele’nin doğum yeri olarak; Murat dağı, Afyon kalesi ve Manisa’nın adları geçmektedir. Kibele Ana tanrıçadır. Zeus’u, Girit adasındaki İda dağının bir mağarasında doğurmuştur. Kibele, Zeus doğar, doğmaz onu bir mağarada saklar. Çünkü Zeus’un babası doğan çocuklarını hemencecik yemektedir—Zaman—Amalthai adlı bir keçi Zeus’u sütüyle besler. Zeus’un resimlerdeki ünlü kalkanı bu keçinin derisi ile kaplıdır. Kibele, Sakarya nehrinin oğlu Sangarios’a-Attis& Adonis- âşıktır. Attis, kız kardeşi Sangarion ile evlenince de; Kibele Attis’in aklını başından alır. Aklını yitiren Attis te cinsel organını dibinden tam takım keser ve ölür. Saçılan kanlardan da ANEMON—Manisa Lalesi olur—Yapmış olduğu kötülükten dolayı pişmanlık duyan Kibele; Oğlu Baştanrı Zeus’a Atisi diriltmesi için yalvarır. Zeus’ta,çam ağacı olarak Attis’i yeniden yaratır!Attis’in anısına çam ağacından üretilen testilere çam kozalaklarından tıkaç yapılır.Kibele dininde;etrafında tavaf yapılan Kibele tapınağı DİKDÖRTGEN biçimindedir! Kibele rahipleri, bu mabedin etrafında tavaf yaparlarken, vecde gelerek takım ve taklavatlarını dibinden keserek atarlardı! Rahiplerin korkak olanları ve cinsel organlarının işlevini sürdürmesini isteyenleri, cinsel organlarını uç derisini keserek toprağa gömerlerdi! Meni su damlasına benzediğinden, toprağa gömülen deri de toprağın döllenmesini sağlayacağına inanılırdı! Böyle olunca da, her türlü bitkinin devamlılığı sağlanmış olurdu! HUBEL ve KÂBE, KİBELE’NİN Arapça söyleniş biçimidir! Kâbe’de her hacı namzedi, Kâbe’nin etrafında yedi tur atarak vecd içersinde ibadet ederler!Yedi kutsal bir sayıdır;o zaman Güneşin yedi uydusu bilinmekteydi! Günümüzde Suriye’de, Attis( Adonis) inancı hâlâ yaygındır! Yahudilerde; yeni doğan bir erkek bebek, sekiz günlük iken sünnet edilir. Bu, bir çeşit çocuğa işaret koymak, kafa kesmekten ibaret olan, insanı kurban etme geleneğini üreme organınım şapkasını keserek sürdürmekten ibarettir.(Azra Erhat, Mitolojik Sözlük.)Birde; Hz. Musa, MÖ:1300’lü yıllarda yaşamıştır. Yahudi kavmi mısırlıların taşkıran köleleridir. Çocukları belli olsun diye, pipilerini derisi kesilmiş olamaz mı? 650senesinde;Talas’ta, Emeviler, Türklerin de yardımı ile Çinlileri yenerek, tüm Türk ellerine egemen oldular. Arap tarikçisi Tabari’nin anlatımına göre:”Emevi Halifesi Ömer İbn’i Abdülaziz-Ölümü MS.720-Horasan’ın fethinden sonra; Emevi komutanı El-Cerrah ibn’i Abdullah’a—Ölümü MS.730---şöyle bir öneride bulunur: “Eğer, birisi arkanda namaz kılıyorsa, o’nu CİZYE’DEN muaf kıl!” “CİZYE; Müslüman egemenliğinde bulunan bir ülkede, Müslüman olmayanlardan alınan KELLE vergisinin adıdır!” Daha sonraları, birçok Türk Cizye ödememek için Müslüman olmuştur. Söz sahibi bir Arap;Emevi komutanı Abdullah’a şöyle bir öneri getirmiştir: “İnsanlar, sadece CİZYE ödememek için Müslüman oluyorlar! Kanıt olarak sünnetli olmalarını istemelisin!”Bu öneriyi çok beğenen Komutan El-Cerrah, Emevi Halifesine Bağdat’a bu konuda açele bir teklif sunar ve şamar gibi cevabını da hemen alır: Halife Abdullah: “Tanrı; Hz. Muhammed’i insanları İslam’a çağırması için gönderdi. O’NU sünnetçi olarak göndermedi! Sakın ha”!NİLGÜN, Sünnet, s.55-56. Müslüman olmak zorunda bırakılan Türkleri sünnet olmaktan kurtaran Emevi Halifesi Ömer İbn’i Abdülaziz’in fermanı, Abbasi Arap devletinin Halifesi tarafından yok sayıldı ve sünnet olmayan Müslümanlar öldürüldü. MS:535 senesinde; kadını da içersine alan, malda ve mülkte müşterek mülkiyeti savunan Muammere adlı ve kızıl bayraklı bir toplumsal başkaldırı Müslümanları çok uğraştırmıştı. Arap egemenliği döneminde; Halife Harun Reşit’in oğlu Halife Mutasım döneminde;--MS:833—aynı ideolojiyi, kırmızı bayrak altında, Babek adlı birisi ortaya atarak başkaldırdı. Bu hareket, Horasan’a ve tüm İran’a yayıldı. Halife Mutasım, Türk asıllı komutan Afşin Bey’i ayaklanmayı bastırmakla görevlendirdi. Arlarında Babek’in de bulunduğu 250,000 asi öldürüldü ve 7500 esir de kurtarıldı. Bu Türk komutanının sünetli olmadığı ve geceleri de, gizli, gizli bir kitap okuduğu ihbar edildi. Derhal açılan soruşturmada Afşin Bey şöylece kendisini savundu: “Hamdolsun ki müslümanım, sünnetsiz olduğum da doğrudur. Geceleri okuduğum kitap ta; Türk milletinin tarihidir.”Deyince: “Müslümanım diyorsunuz, niçin sünnet olmadınız?” sorusuna da: “İleri yaşlarda Müslüman oldum, Müslüman olmak içinde sünnet olmaya gerek yok. Gereksiz acı çekmek istemedim!”Deyince de: “Savaşlarda yaralanıp acı çekmiyor musunuz? Diye sorulunca: “Savaş sosyal bir olaydır. Oysa sünnetin zaruri bir sebebi de yoktur!”Diye savunması da yerinde görülmeyerek, Arap Mahkemesi kararı ile boynu vurulduğu gibi, okumakta olduğu kitap ta yine ol mahkeme kararı ile yaktırıldı. Arap’ın Müslüman olanları sünnete zorlaması, Müslümanlıktan geri dönmeleri önlemek içindi. Enver Behnan Şapolyo, Mezhepler ve Tarikatlar tarihi, s.392. Kılıçla kabul ettirilen yeni din; ustura ile de korkutulup sağlamlaştırılmıştır. Bilimsel olarak, ustura ile kesilerek toprağa gömülen penis kılıfının sayılamayacak kadar çok faydaları kanıtlanmıştır. Erkeklerde erken boşalmanın en büyük nedeni, sünnetle Kelaynak kuşunun başı gibi çırılçıplak kalan, penis başının kadın vücudunun sıcaklığını hisseder etmez şoke olmasıdır! Vücut ısısının dışında kalan direk sürtünmelerle sertleşen, nemini yitiren penisbaşı, sıcağı algılayınca ne yapacağını bilemez bir hale gelerek erkenden kusmaktadır! Sünnetle, insan vücudundan bir parçanın kesilip atılmasının hiçbir savunması yoktur. En mükemmel bir surette ve korumalı olarak yaratılmış bir uzvun, kör bir inanç ve iştah kabartan bir gelir uğruna vahsice kurban edilmesinin hiçbir dini dayanağı da yoktur.Kesilip atılan deri parçasında 20.000 zevk hücresi bulunduğu kanıtlanmıştır. Doğmuş ve doğacak olan erkek çocuklarımızı, bu çok ilkel vahşetten korumak, hem Tanrı’ya, hem Doğa’ya saygımızın ve insan olmamızın onurunun gereğidir. Sayın vahşet eylemcilerimiz ve Sayın seyircilerimiz! Takvim gazetesi,28 Eylül 2005.Prof.Dr. Zekeriya Beyaz: “Erkek çocukları sünnet ettirmek, dinimizin olmazsa olmazı şartı mı? Almanya’da, Hıristiyan doktorlara sünnet ettirsek olur mu? Sünnetin özel bir duası var mı?” “Cevap: Erkek çocukları sünnet ettirmek, adından da anlaşılacağı gibi sünnettir/Hoca sünnet kelimesinden yanılıyor. Ostüzü./Hem de Hz. İbrahim’in sünnetidir. İslamın olmazsa olmaz şartı değildir. Bir insan sünnetsiz olsa da müslümandır. Ancak sünnet çok önemlidir. Bazı örf ve adetler, bazı sünnet ve dini gelenekler, toplumsal hayatta büyük önem kazanır mesela, Müslümanla’ın bayraklarına saygı göstermeleri bir örf ve adettir!//Yahu Hoca bayrakla çocuğunun pipisinin ucunun ne alakası vardır!//Haydi buyurunuz şeyin şey namazına! Hürriyet gazetesi,02 ağustos 2007:Penisinden ameliyat olan çocuk öldü!”Pamukkale üniversitesi Hastanesi’nde(PAÜ) penis ameliyatı geçiren 2 yaşındaki Ali Rıza Dağcı, yapılan iğnenin ardından kalp krizi geçirdi. Kalbi iki kez çalıştırılan Ali Rıza 18 saat sonra hayatını kaybetti’ 25 Temmuz 2007 sabah gazetesi, Günaydın: Toplu sünnet şölenine katılan E:K: kendisi gibi 300 çocukla birlikte sünnet edildi. Ardından fenalaşarak hastaneye kaldırılan küçük çocuk, cinsel organını kaybetti!”PS: Olsun, var olmayan dini vecibe yerine getirildi ya! Zorunlu olarak bu ikinci yazımı da yayımlamıştım: SÜNNET–2 Sünnet ile ilgili yazımdan hoşlanmayan dini bütünler oldu! Telefon numaram da gizli değildir:0.232.2460646’dır.Birkaç gün sonra da Çeşme altı’nda kiralamış olduğum bir apart oteldeki süit daireye taşınacağız. Bilgisayarım oraya taşındığında; oranın telefon numarasını da vereceğim. Belgelere dayalı yazmak prensibimdir. Sünnet olayı üzerine kurulmuş olan dine dayalı sapıklıkların ve vahşetin üzerine gitmeyi bir insanlık borcu saymaktayım. 1976 senesinde; bir Birleşmiş Milletler bursu kazanarak, Cenevre’ye BARBİTÜRİK—keyif verici maddeler—kursuna gitmiştim. 35 millete mensup subay ve güvenlik görevlisinin en kıdemlisi ben olduğum için, bana özel bir ilgi göstermişlerdi. Afrika’dan gelenlerin kafalarında demir tarakla yapılmış derin çizgiler vardı. Sebebini sorduğumda, kafası çizgili her arkadaşımdan aynı yanıtı aldıydım: “Uluslaşma sürecindeki bir toplumda, kabile asabiyeti.”Demişlerdi ve gülerek te: “Yahudilerde ve Müslümanlarda SÜNNET geleneği ne ise o!Bir bireyi mensup olduğu toplumun işareti ile damgalamak!” Oğuz boylarının Ongunları ve hayvan damgaları ayrı, ayrı belirtilmiştir. Demirden harfler, ateşte kızdırılarak hayvanların böğürlerine bastırılarak yakılırdı. Ülkemizde de bu gelenek halen sürdürülmektedir. Yemen’de ve Arabistan’ın bazı bölgelerinde, kadınlar da sünnet edilmektedir. Klitoris adı verilen ve kadınlarda zevk verici bir uzuv olan bu et parçası kesilip, atılmaktadır. Bu ameliyatlar sonunda ölenler, sakat kalanlar sayılamayacak kadar çoktur. klitoris’i kesilen kadınlar;cinsel birleşmeden zerrece zevk alamamaktadırlar.Cinsel birleşme onlar için bir külfet olmaktadır.Şimdi dini bütün büyük bilgelerimize,ULEMAYA sorarım: “Kadınlara yapılan bu iğrenç vahşetin yeri neresidir?” İslam ülkelerinin bazılarında da SÜNNET bir faciadır: Penisin zevk hücrelerini taşıyan ve penisin başını nemli ve sıcak tutan uç deri parçası kesilmemektedir. Erkek olduğunu ve dayanıklılığını ilan etmenin bir göstergesi olarak, PENİSİN DERİSİ BAŞTAN SONA YÜZÜLMEKTEDİR! Bu uğurda ölenler şehit sayılmaktadırlar! Ömürleri boyunca ıstıraplı yaralar içinde kıvrananlar ve cinsel birleşme yapamayanlar da erkek olmanın bedelini erkekliklerini yerine getiremeyerek ödemektedirler.SÜNNET,bir uzvu yarım işlev yapar hale koymaktır.SÜNNET,Tanrı’mızın yaratmış olduğu uzuv hatasını !Düzeltmek midir! SÜNNET; bazı açıkgözleri zengin ettirmektir. SAYGILARIMLA. Şimdi de Kaynak diye tutturan,kaynaksız Arap Bülbüllerine; Rahmetli cennetmekân Turan Dursun’dan Sünnet geleneğinin kaynakları! “TABU CAN ÇEKİŞİYOR! DİN BU:3 “Geçenlerde bir gazete, birinci haber olarak,yapılan sünnetlerin çoğunda çocukların zarar gördüğünü,uzmanların ağzından duyuruyordu.”Sünnet”islam’a birçok şey gibi Yahudilikten geçmiştir.Yahudiliğe de Eski Mısır’dan.” TEVRAT’TA SÜNNET. “Tevrat’ın Tekvin bölümünde şunları okuyoruz: “Ve Allah İbrahim’e şöyle dedi: Sen ve senden sonra soyundan gelenler,ahdimi tutacaksınız.Seninle ve senden sonra soyundan gelecek olanlarla benim aramdaki,uymanız gereken sözleşme(ahd) şudur: -Aranızda her erkek sünnet edilecektir.Gülfe etinizle(yani erkeklik organınızın ucundaki deriyi keserek)sünnet olacaksınız.Bu sizinle benim aramdaki sözleşmenin belirtisi olacaktır.” Tevrat, Tekvin, 17:9-11 Yine burada açıklandığına göre,Efendi Tanrı’nın (Rabb) buyruğu odur ki ,çocuk 8 günlükken sünnet edilmelidir.(Tevrat,tekvin,17/12) Tevrat’ın bu açıklamasına göre,”tanrı” ile İbrahim ve “zürriyeti arasında bir “AHD”,yani bir SÖZLEŞME olmuştur.Sünnet” de bu sözleşmenin vazgeçilemiyecek bir gereğidir.”Anlaşma eşitler arasında yapılmaktadır!Ostüzü.! İNCİL’DE SÜNNET gerekli görülmez.Ve İbrahim’in “sünnetsizken “imanının geçerli olduğu anımsatılır.(BKZ.Pavlus’un Romalılara Mektubu.4:9-11) Hıristiyanlık insanları egemenliği altına aldıktan sonra;Hıristiyan Ulemaları arasında tam 300 sene Hz. İsa’nın göğe nasıl çıktığı konusu tartışılmıştır:Tevrat’a göre sünnet edilen Hz.İsa’nın yere gömülen kesik deri parçası ile mi,yoksa sünnetli olarak mı Yahve’nin huzuruna çıktığı! Yahova sünnet üzerine anlaşma yaptığına göre sünnetsiz çıkması tartışma kabul etmez! İslam Uleması arasında da Ademin çamuruna saman konulup,konulmadığı hususunda çok sert ve çok ilmi tartışmalar süregelmiştir.Buna en güzel yanıtı da bilimsel olarak Neyzen Tevfik Kolaylı vermiştir: “Koysalardı Âdemin mayasına samanı/Çatlar mıydı be sersem ananın MAMI? Yeni yetme birisi de bunun yanıtını vermiştir:Bursa şeftalisi de tadından çatlamaktadır!Sağ olsun bu din bilginleri insanlığın en önemli problemlerini çözümleyerek günümüz Ulemalarına meydansı boş bırakmışlardır! İSLAM’DA SÜNNET! “Sünnet”in “Hadislerde ve İslam fıkhındaki karşılığı “Hafn,”hıtâne” ve “hıtânet”tir.”Hıtân”,kadın ve erkek cinsel organlarında “sünnet edilen yer” anlamında da kullanılır. Hz. Muhammed’in şu sözü fıkıh kitaplarında yer alır: -İki Hıtân kavuştuğunda, boy abdesti gerekli olur.”(BKZ.Merginani,Hidâye,1/14 ve öteki fıkıh kitapları.) “İki hitân kavuştuğunda” denirken ,”erkeğin cinsel organının sünnet edilen kesimiyle,kadının cinsel organının sünnet yeri biribirine dokunduğunda…”Demek isteniyor. Hz. Muhammed’in bu konudaki açıklaması şu biçimde aktarılır: “Erkek kadının dört kesimi(iki kolu ve iki bacağı)arasına oturup ta şeyi ettiği,sünnet yeri sünnet yerine değdiği zaman ,boy aptesti gerekli olur.”(BKZ:Buharî e’s Sahih kitab’ul-Ğusi/28:Tecrid,hadis no:201,Müslim e’s –Sahih,Kitabu’l-Hayz/88,hadis no:349) . Bu hadise göre”iki sünnet yeri kavuştuğunda”,erkeğin menisi gelsin,gelmesin,boy abdesti gerekli olur.Hanefi kesimi de bunu dayanak almıştır.Oysa Hz.Muhammet,cinsel birleşim sırasında “meni gelmediğinde” yalınız,”yalınızca namaz abdesti almak gerektiğini de söyler.”(BKZ:Tecrîd,hadis no:138/139). Yukarıdaki hadislerden açıkça anlaşıldığına göre,”erkeğin cinsel organının sünnet yeri “olduğu gibi “kadının cinsel organının da sünnet yeri” vardır. İslam’da. “Hz. Muhammed’e göre kadının sünnet olması da onurlu bir şeydir.”Hz.Muhammed’in şöyle dediği hadislerde yer alır: -Sünnet,erkekler için sünnettir,kadınlar için onurdur(Mekrume)”(BKZ:Ahmet İbn Hanbel,Müsned.5/75). Bununla beraber Hz.Muhammed,”cinsel isteği azalttığı “ gerekçesiyle ,kadın sünnet edilirken “ileri gidilmesinden yana olmadığını belirtmiştir.(BKZ:Ebu Dâvûd Sünen,Kitabu’l-Edeb/179,hadis no:5271). Hz.Muhammed,ilk sünnet olan insanın “İbrahim” olduğunu ileri sürer.(BKZ:el Muvvatta,kitabu Sıfati’n –Nebiyy/4.),yine Hz.muhammed’in açıklamasına göre,İbrahim 80 yaşındayken ve KESERLE sünnet olmuştur.”BKZ:Buhar’ı,e’s –Sahih,Kitabu’l-Enbiya/8,Tecrıîd,hadisno:1379;Müslim,e’s-Sahih,Kitabu’l-Fedâil/151,hadis no:2370). “Sünnet Geleneğinin kaynağı: Eski mısır.” “Heredot(M.Ö.490-552),”Yalınız Mısırlılar ve bu âdeti mısırlılardan almış olanlar sünnet olurlar!”diyor.8BKZ:Heredot tarihi, çeviren Müntekim Ökmen,İstanbul,1973,Remzi Kitabevi,s.116)Sigmund Freud (1856/1939) da sünneti,Musa’nın “Mısırlılardan aldığı”görüşündedir.Musa’nın kendisinin de bir Mısırlı olduğunu düşünmekte.(BKZ:Sigmund Freud,Musa ve Tektanrıcılık,çeviren Erol sevil,İstanbul,1976,s.32 ve ötesi.) “ Sünnette kesilen “Tanrı!”ya armağan.” “”Tanrı’ya”,”Tanrıça’ya” armağan sunmak için yapılırdı sünnet. Örneğin Kybele’nin rahipleri,erkeklik organlarını,kökten kesip ana Tanrıça’ya armağan ediyorlardı.Bir “bereket verici” diye inanılan “Tanrı Dumuzi”için de kadınlar sünnet oluyor ve organlarından sunuyorlardı.Prof.Dr.Philiip Hitti ,Sami toplumlarındaki sünnet geleneğinin asıl kökeninin de bu olduğu görüşündedir.(BKZ:Hitti,Tarihu Suriye,1958,s.126)Ne var ki,Sami toplumlarındaki “tanrı”,hem “efendi”,hem de “erkek” (Seyyid,Rabb)olarak düşünülmüş olduğuna göre,erkeklerden kesilen cinsel organ parçasının O’NA armağan edilmesinin uygunluğu tartışılabilir! Prof.Dr.Sedat Veyis Örnek,sünnet geleneğinin,Sami toplumlarında ve “İlkel”lerde bulunduğunu yazar.(BKZ:Örnek,Etnoloji Sözlüğü,Sünnet.)”Yüzyıl,16 Eylül 1990,Yıl 1,sayı 7.” Kendinden Menkul, kulaktan ve de mideden dolma ulemalarımız, Sünnet hakkında daha geniş bilgi edinmek isterlerse,Rahmetli ve Cennetmekân Azra Erhat’ın Mitolojik sözlüğünün KYBELE Maddesine bakabilirler.

7 Haziran 2012 Perşembe

745/MEKKE SAATİNE GÖRE ORUÇ TUTMAK!

OSMAN TÜRKOĞUZ osmanturkoguz@gmail.com Çeşmealtı;05 Haziran 2012.EKLİ! MEKKE SAATINA GÖRE ORUÇ TUTMAK! Bugünkü gazetelerimizin birinde /05 Haziran/bomba gibi bir haber:23 saat oruç tutulmaz!”Bu seneki Ramazan ayı süresince, Güneş Kuzey yarımkürede 23 saat gözükeceğinden Norveçli Müslümanlarımızı büyük bir telaş almış! Suudi Arabistan’dan iki Din Bilginini Norveç’e davet ederek ol Ulemalardan fetva almışlar: “20 saatten fazla bir süre oruç tutulmaz. Norveç’te Ramazan ayında günler 23 saat olduğundan, Mekke saatine göre,20 saat, oruç tutmanın dinen ve şeran bir mahsuru yoktur!” Arap asıllı Ulema fetva verdiğinde Kur’an’ı Kerime uymak gerekmez mi! Yanımda Kur’an’ı Kerim yoktur; yalınız aklımda kaldığına göre oruç Bakara/İnek/ suresinin 186’ıncı maddesine uygun olarak tutulursa makbuldür: “Oruca, Beyaz iplikle Siyah iplik ayırt edildiğinde başlanır;Beyaz iplikle Siyah iplik ayırt edildiğinde de oruç bozulur!”Demek ki Arap ulemasının fetvası Tanrı buyruğunu bile bozarmış! Güneydeki bir ilçemizde de böylesine bir uygulama vardır:Oruca başlama vaktini geçirenler,bulundukları odayı ayetteki şartlara uydurarak oruçlarına başlamaktadırlar.Şekil egemen olursa tam kavramlar da bu egemen şekle uydurulur.hadi hıyarlısı! Bu yazımın çıktısını aldım, İzmir’e indiğimde Ulema geçinenlere gösterdim.Hiçbir kimse doyurucu bir yanıt veremedi.Oruç konusu 2’inci Bakara/inek/suresinin 187’inci ayetinde emredildiği halde bilerek 186’ıncı ayet yazıştım.Farkına varan da olmadı.Çıktısını aldığım oruç ayetini okudum, biz de okuyalım: “Bakara/İnek/ suresi,187’inci ayet:”Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılınmıştır. Onlar sizin için giysidir,siz de onlar için giysisiniz.Allah sizin öz benliklerinize yazık etmekte olduğunuzu bilmiş,tövbelerinizi kabul edip sizi affetmiştir.Artık şimdi onlara yaklaşın ve Allahın sizin için yazdığı şeyi arayın.TAN YERİNİN BEYAZ İPLİĞİ SİYAH İPLİĞİNDEN SİZCE SEÇİLİNCEYE KADAR YİYİN,İÇİN; SONRA DA ORUCU GECE OLUNCAYA DEĞİN TAMAMLAYIN.Mescitlerde itikafta bulunduğunuz sırada eşlerinizle cinsel temas kurmayın.İşte bunlar Allah’ın yasaklarıdır,bunlara yaklaşmayın.Allah,ayetlerini insanlara işte böyle açıklar ki korunabilsinler.”.Prof.Dr.Yaşar Nuri Öztürk,Kuran’ı Kerim Meali,(Türkçe Çeviri),s.40.Kur’an’ı Kerim’de saat mefhumu yok.Kum saatinden ve çubuk gölgesi saatinden sonra, Avrupa’da icat edilen bildiğimiz saat, Mukaddes Roma Germen İmparatoru Şarlman tarafından Emevi Halifesi Harun Reşiit’e de(MS:786/808/ armağan edilmişti.Oruca ne zaman ve ne surette başlanacağı gayetle açık bir biçimde anlatılmıştır.Burada anlatılan iftar vaktinde ihtilaf çoktur.”GECE OLUNCAYA!” Gecenin birkaç türlü tanımlaması vardır:Güneş battıktan bir saat sonrası!Ya da Güneşin 18’inci enleme inmesi.Ya da güneş battıktan sonra saat 21.00! Diyelim ki,Kutupta yaşayanlar Müslüman oldular;iplik ölçüsü ile oruca niyetlendiler,o gün de altı aylık gün başlamış olsa!Ne yapacaklar!66’ıncı enlemde de bir günün uzunluğu Üç aydır!Hiçbir kimse,günlerin çok farklı boyutlarda olduğuna bile inanmamaktadır.Oruç için Gavur icadı saatı ölçü olarak kullanmak,şeran caiz midir acaba?Oregon’dakine bir sorsak?Ya da Kutuplardaki upuzun günleri Arabistan günlerine göre bölerek ayarlasak!Saygılarımla.

744/MEKKE SAATİNE GÖRE ORUÇ TUTMAK!

OSMAN TÜRKOĞUZ osmanturkoguz@gmail.com Çeşmealtı;05 Haziran 2012. MEKKE SAATINA GÖRE ORUÇ TUTMAK! Bugünkü gazetelerimizin birinde bomba gibi bir haber:23 saat oruç tutulmaz!”Bu seneki Ramazan ayı süresince, Güneş Kuzey yarımkürede 23 saat gözükeceğinden Norveçli Müslümanlarımızı büyük bir telaş almış! Suudi Arabistan’dan iki Din Bilginini Norveç’e davet ederek ol Ulemalardan fetva almışlar: “20 saatten fazla bir süre oruç tutulmaz. Norveç’te Ramazan ayında günler 23 saat olduğundan, Mekke saatine göre,20 saat, oruç tutmanın dinen ve şeran bir mahsuru yoktur!” Arap asıllı Ulema fetva verdiğinde Kur’an’ı Kerime uymak gerekmez mi! Yanımda Kur’an’ı Kerim yoktur; yalınız aklımda kaldığına göre oruç Bakara/İnek/ suresinin 187’inci maddesine uygun olarak tutulursa makbuldür: “Oruca, Beyaz iplikle Siyah iplik ayırt edildiğinde başlanır;Beyaz iplikle Siyah iplik ayırt edildiğinde de oruç bozulur!”Demek ki Arap ulemasının fetvası Tanrı buyruğunu bile bozarmış! Güneydeki bir ilçemizde de böylesine bir uygulama vardır:Oruca başlama vaktini geçirenler,bulundukları odayı ayetteki şartlara uydurarak oruçlarına başlamaktadırlar.Şekil egemen olursa tam kavramlar da bu egemen şekle uydurulur.hadi hıyarlısı!

5 Haziran 2012 Salı

743/ARAPLAŞTIRILMANIN İPUÇLARI!

OSMAN TÜRKOĞUZ osmanturkoguz@gmail.com Çeşmealtı;05 Haziran 2012. ARAPLAŞTIRMANIN İPUÇLARI, VE TÜRK KADINLARI! Dini masallara indirgemek.”Dinlerin kökenlerinde Cinayetler, Soygunlar ve Katliamlar vardır!”Yazıma yalınız küfürlü Dindarlarımız ve Kindarlarımız, sahte adlarla, bol küfürle ve dahi hakaretle karşılık vermişlerdi. Ben,tüm Müslümanların Tanrımızdan akıllı yerine koymuş olduğu Hz Musa’nın bir kitlesel kadın öldürme emrine Tevrat’tan alıntı yaparak bilgi vermiştim. Ben gerçekleri yazsam Allah ve Din ile aldatanlar ayağa kalkmaktadırlar. Atatürk’ten korkanlar Partisinin görevinden uzaklaştırdığı gerçek din bilgini Onurlu ve Nurlu kadınımız Sayın Ayşe Sucu Han’ımı okuyalım.Sayın Ayşe SUCU HAN’IM,04 Haziran 2012 tarihli Sözce’deki köşesinde şöyle yazmıştı: “Hikâyelerle anlatılan din.” “Kadim gelenekte,kutsala ilişkin anlatılarda Mitoslar geniş yer tutar.Tevrat,İncil ve Kuran’ın yanı sıra,Peygamberlerin ve önemli şahsiyetlerin hayat hikâyelerinde,mecazlar,metaforlar ve tasfirler hayli fazladır.İnsanı eğiten ve yönlendiren bu öğretiler,kimilerince liberal bir okumayla gerçek kabul edilirken,kimilerince ise hakikat üzerine düşünme,ders çıkarma,yaşamı anlamlandırma olarak kabul edilir.Hassas bir konu olan bu durum,dini paradigmaları da şekillendirmiş ve çeşitlendirmiştir. Ancak özellikle toplumların bozulma dönemlerinde, efsanevi bir din anlayışının, kıssalar ve hikâyeler üzerine kurgulanmış öğretilerin öne çıkarttığı görülür. Günümüzde olduğu gibi. Mecaz ve metaforlarla süslenmiş menkıbelerin, insanlık hafızasında var olduğu bir gerçektir.Kur’an da böyle bir dilin içine doğarak ,ortak bilinci ,kolektif hafızayı canlı tutar.Bu;Kur’anın orijinal yeni bir şey getirmediğini,var olan ve fakat bozulan değerleri yeniden idraklere sunduğunu ve bunlar üzerinden düşünülmesi gerektiğini gösterir.Ancak ne yazık ki,biçimci yaklaşım,bu alanda da öylesine etkili olmuştur ki;mecazlar çoğu zaman gerçek olarak algılanmıştır.” “Diyanetin vaazları ve mistik hikâyeler” “Bir başka husus,vaazları ve dini, sohbetleri mitoloji rengine büründürmek,kendisi başta olmak üzere peygamberlerin hayatlarına insanüstü argümanlar yüklemek….!” “Yine öyle anlatılar vardır ki; İslamın temel prensipleriyle okuduğunda, sorunlar oluşturmaktadır. Mesela, namaza ilişkin şu yaygın hikâye, camilerde,sohbetlerde mutlaka anlatılır:Miraç gecesinde,Hz.Peygamber,Cebrail ile semaya yükselir.Adem,İdris,İsa ve İbrahim başta olmak üzere bazı peygamberlerle konuşur.Yüce Allah katından dönüşünde,Hz. Musa ile karşılaşır.Hz. Musa Hz. Peygambere sorar:”Allah ümmetine ne farz kıldı?”Elli vakit namaz!” Deyince Hz. Peygamber; Hz. Musa,”Rabbine dön ve vakitleri indirmesi için yalvar, çünkü buna insanlar takat getirmez, der. Hz. Peygamber döner ve 50 rekâtın bir kısmını indirtir. Hz. Musa, yine rakamı fazla bulur;”buna da ümmetin dayanamaz, tekrar geri dön ve münacat er Rabbine!”Der. Rivayetlere göre üç, beş, hatta daha fazla, bu gidiş ve gelişler olur ve 5 vakte kadar namaz indirilir.Hz.Musa’nın bunu da fazla bulduğu,ancak Hz. Peygamberin “artık utanır oldum”dediği söylenir.” “Bazı İslam alimlerince uydurma olan,buna benzer pek çok kıssa,din dilinin zeminini oluştururlar!..”Sayın Ayşe SUCU Bu masalda,Hz.Musa’Tövbeler olsun,hem Allah’tan hem de Hz. Muhammet’ten çok akıllı ve çok ta merhametli olmuyor mu! Bendeniz bu durumu kime sordumsa,”karıştırma ve sadece inan ve iman et!”Nasihatini aldım! Peki,” Hz. Muhammet’e hitabeden Sen yalınız tebliğe memursun.”Ayeti var mı?/5’inci Maide Suresinin 67’inci ayeti/Bal gibi var. Beş vakit namazın ümmeti için ağır olduğunu, utandığı için de Ulu Tanrımızın huzuruna çıkamadığını söyleyen Hz.Muhammet değil mi!Namazların Farzları 17 rekat!Namazların sünneti de 21 rekat!Bu nasıl izah edilir ey!Kendinden menkul Ulemalarımız ve Küfürbazlarımız! Şimdi de gelelim daha önce iddia ettiğim tarihi olaylara! Kimden: Özgün ileti Sayın AYBÜKEN HAN’IMDAN. “TÜRKLER NASIL MÜSLÜMAN OLDU? 3” Türkler; Arap Bülbülleri ve Türklük hainlerinin anlattığı gibi değil, Kılıçla ve Zulümle Müslüman olmak zorunda bırakıldılar. Türk ellerinden 250 sene Arap pazarlarına köle ve cariye olarak Türklerin, hayvanlar gibi satışları sürdürülmüştür. OSTÜZÜ “1. Büyük Katliam ( Talkan Katliamı )”—Müslümanlık adına ve Müslüman Araplarca yapılmış olan bu katliamları Müslüman Arap tarihçileri övünerek yazmaktadırlar! OSTÜZÜ: “Buhar’da olanlar diğer Türk Beyliklerinde de etkilerini gösterir. Aynı şeylerin kendi başlarına geleceğinden korkmaktadırlar. Sogd Meliki Neyzek Tarhan şehrinin yıkıma uğramaması için Kuteybe ile anlaşmak zorunda kalır. Bu anlaşmaya göre Tarhan haraç verecek ve tarafsız kalacaktır. Ancak bu tarafsız kalmalar ve Türklerin birleşememeleri Arapların işlerini kolaylaştırmış ve Türk beyliklerini istedikleri gibi istila edip talan etmişlerdir. İlk olarak saldırıya uğrayan Kibac Hatun'a diğer beyliklerden yardım gelmeyince, o yardımı esirgeyenler aynı akıbete uğramışlardır. Bu olaylarda Türklerin belli bir şekilde organize olamamaları da onların Araplar tarafından istila edilmelerini kolaylaştırmıştır. Neyzek Tarhan daha sonra Kuteybe ile yaptığı anlaşmada hatalı olduğunu ve bu anlaşmanın kendisine hiçbir güvence getirmeyeceği gibi diğer Türk Beylerine de ihanet etmiş olacağını anlar. Tohoristan'a dönerek bütün Türk Beyliklerine birer mektup yazar ve onları ortak bir direnişe girmeleri için uyarmaya çalışır. İlk olumlu yanıt Talkan meliki Sehrek'den gelir..Tarhan'ın planlarını öğrenen Kuteybe, buna karşılık Belh şehrinde hazırlık yaparak, baharda büyük bir ordu ile Talkan şehrine doğru yürür. O ana kadar bir direniş hazırlığı yapamayan Talkan şehri meliki Sehrek, Kuteybe'nin gelişinden önce şehri terk eder. Şehre hiç savaşmadan giren Kuteybe'nin adamları şehirde eli kılıç tutabilen ne kadar erkek varsa hepsini kılıçtan geçirirler. Bu katliam o zamana kadar yapılanların en büyüğüdür. Kuteybe bu katliamı diğer beyliklere ibret olması için yapar.. Kuteybe'nin askerleri öldürebildikleri kadar öldürürler, geri kalanları da, Talkan yolu üzerindeki ağaçlara asarlar. Bu yolun 4 fersah ( 24 Km.) mesafelik bölümü Türklerin ağaçlara asılan cesetleri ile doludur.. Talkan katliamı tarihe, Arapların o güne kadar yaptıkları katliamların en büyüğü olarak geçmiştir. Halk, Müslüman Araplarla savaşmadığı halde, Kuteybe ve askerleri sırf diğerlerine örnek olsun diye 40.000 kadar kişiyi kılıçtan geçirmiş, ağaçlara asmıştır. Bütün bunlar hep Müslümanlık adına yapılmıştır. Kuteybe, Talkan katliamından sonra Suman'a girer. Erkeklerin pek çoğunu öldürterek, kadınlarını ve kızlarını cariye olarak alıkoyar. Daha sonra Kes ve Nesef'de aynı şeyleri yapar. Erkekler öldürülür, Türk kadın ve kızları utanç verici bir şekilde Araplara cariye olurlar. Daha sonra Faryab'a yönelir ve Faryab'ın teslim olmasını ister. Faryab halkı başlarına gelecekleri bildiklerinden teslim olmaya yanaşmazlar. Erkekleri dövüşerek ölürler. Bütün şehir yakılır. Araplar bu şehre yakılmış şehir anlamında Muhtereka derler. Kuteybe, Faryab'dan sonra, Tarhan'ın çekildiği kale Bazgis'i kuşatır. 2 ay süreyle devamlı olarak buraya saldırır fakat bir sonuç elde edemez. Bu arada kış yaklaşır.Kuteybe'nin kışın savaşacak gücü yoktur ancak, kale içindeki Türklerin de yiyecekleri bitmiştir. Her iki tarafta savaşın kendileri için kaybedildiğini düşünür. Kuteybe son olarak bir hileye baş vurur. Tarhan'ın yanına Muhammed bin Selim adındaki adamını gönderir. Muhammed ibni Selim Tarhan'ın teslim olması durumunda kendisine hiç bir şekilde zarar gelmeyeceği güvencesini verir. Kalenin açlık içinde olmasından dolayı Tarhan'ın Kuteybe'nin teklifini kabul etmesinden başka yapılacak bir şeyi yoktur. Komutanları ile görüşüp teklifi kabul ederler.. Silahlarını teslim ederek kaleden çıkarlar.. Tarhan kaleden çıkar çıkmaz yakalanır, etrafı hendek açılmış bir çadırda zincire vurulur..Kuteybe bu arada Tarhan'ı hemen öldürmez. Haccac'a haber göndererek ne yapacağını sorar. Haccac Tarhan için, " O bir Müslüman düşmanıdır hiç aman vermeden öldür";der. Kuteybe önce Tarhan'ın iki oğlunu, Tarhan'ın ve toplanan halkın gözü önünde öldürtür. Arkasından 700 Kadar Türk savaşçısının başlarını gene Tarhan'ın ve halkın gözü önünde kestirir. Tarhan'ı da bizzat kendisi öldürür. Bütün kesilen başlar Haccac'a gönderilir. Kuteybe sanki Kuran'daki ayetleri yerine getirmiştir. 9 Tevbe. 123. Ey iman edenler! Kâfirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş anında) sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah sakınanlarla beraberdir. Tarhan'ın öldürülmesinden sonra, Kuteybe, Aral Gölü'nün altında bulunan Harzem bölgesine yürür. Harzem'de Caygan ile Havarizat arasında taht kavgası vardır. Kuteybe Caygan'la işbirliği yapar. Önce Havarizat ile etrafındakileri öldürtür. Arkasından Camhud melikini yenerek 4000 civarında esir alırlar. Ancak, daha sonra bunlar Kuteybe'nin emri üzerine öldürülürler. Bu olay, Ziya Kitapçının, İslam Tarihi ve Türkler adlı kitabında aynen şöyle anlatılır: “Bu savaşlardan birinde, et-Taberi'nin bütün tafsilatı ile anlattığına göre, bir defasında Abdurrahman b. Müslim, Kuteybe'ye, 4000 esirle gelmişti. Kuteybe, Abdurrahman'ın böyle kalabalık Türk esirleri ile geldiğini görünce hemen tahtının çıkarılmasını ve bir meydana kurulmasını istedi. Tahtının üzerine mağruru bir eda ile oturan Kuteybe, bu Türk esirlerinden bininin sağına, bininin soluna, bininin arkasına ve bininin de önüne dizilmelerini söylemiş ve sonrada Arap askerlerine dönerek yalın kılıç bu Türklerin kafalarının koparılmasını emretmiştir. Cebbar, zorba, İnsafsız Arap komutanının etrafının bir anda bu Türklerin kafa kol ve gövdeleri ile bir kan gölü haline geldiğinden hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. Bu Muharebelerde öldürülen Türklerin haddi hesabı yoktu. Nitekim bu Vahşetten adeta gururlanan bir Arap şairi Kaah el-Aşkari şöyle haykırmıştır: “Kazan ve Facfac önlerinde korkudan birbirlerine sarılmış zavallı Türkleri öldürdüğünüz geceleri hele bir hatırlayınız. Herkesi kılıçtan geçirdiniz. Sadece ata dahi binmeyecek yaşta küçük Çocuklar kaldı. Binenlerde o hırçın atların sırtında sanki bir yük Gibiydiler. ( Sayfa 314 )” “Harzem'de ayaklanan halk, Kuteybe ile işbirliği yaptığı için Caygan’ı öldürür. Bunun üzerine, Kuteybe bütün Harzem'i yakıp yıkar, halkı kılıçtan geçirir. Harzemli ünlü Türk bilgini, Biruni Harzem'deki Uygarlığın yok edilişini şu şekilde anlatır. "Kuteybe, her çareye baş vurarak Harzemlilerin yazılı dilini bilenleri, geleneklerini Koruyanlarını, bütün bilginleri öldürttü, böylece her şey karanlıklara gömüldü. İslam Harzemlilerin içinde girerken, onların tarihi hakkında bilinenleri artık öğrenme olanağı bırakmadı.Harzem'i yıktıktan sonra Kuteybe, Semerkant üzerine yürür. Semerkant meliki Gurek üzerine gelen Müslümanlara karşı diğer Türk Beyliklerinden yardım ister. Taşkent ve Fergana’den yardım gönderir, fakat gelen birlikler yolda Kuteybe'nin askerleri tarafından pusuya düşürülerek yok edilirler. Semerkant, kuşatılır. Araplar mancınık ateşi ile saldırırlar. Daha fazla Dayanamayacağını anlayan Gurek, Kuteybe ile anlaşmak zorunda kalır. Bu anlaşmaya göre, 1.Semerkant Araplara her sene 2.200.000 altın ödeyecektir.. 2.Bir defaya mahsus olmak üzere 30.000 Türk gencini esir olarak verecektir. 3.Şehirde Cami yapılacaktır. 4.Şehirde eli silah tutan kimse dolaşmayacaktır. 5.Tapınak ve putlardaki tüm mücevherler Kuteybe'ye teslim edilecektir. Daha sonra Kuteybe, altından yapılan putları erittirerek alır ve Merv'e geri döner. Dönerken kardeşi Abdurrahman bin Müslim’i Semerkant'ın başına vali olarak bırakır. Kuteybe'nin Merv'e dönüşünden sonra, Türkler kendi aralarında İşgalci Müslümanlara karşı bir direniş birliği kurarlar. Zaman, zaman Ceyhun Irmağını geçerek Araplara pusu kurar ve ciddi zararlar verirler. Haccac Kuteybe'ye Taşkent ve Fergana'yi işgal etmesi talimatını verir. Kuteybe Taşkent'e gider fakat başarılı olamaz. Bu arada Haccac ölür. Halife Velid, Kuteybe'ye Türklere karşı savaşları devam ettirmesini söyler. Kuteybe bu sefer Kasgar'a doğru yola çıkar. Tam Kasgar'ı kuşatacakken Halife Velid ölür, yerine Süleyman ibni Abdülmelik halife olur. Bu yeni Halife ile arası hiç iyi olmayan Kuteybe Kasgar seferini yarıda bırakarak ona karşı ayaklanır, ancak kendi komutanları tarafından 11 yakını ile birlikte 716 senesinde kafası kesilerek öldürülür. Çünkü Kuteybe'nin komutanları Halifeye karşı gelmek istememişlerdir. 2. Büyük Katliam. ( Curcan Katliamı ) Kuteybe ve Haccac'ın ölümü, Arapların Türkleri Müslümanlaştırmak ve Türk şehirlerini talan etmek politikalarında bir değişiklik Yapmamıştır. Öncelikle, Araplardaki Türklere karşı olan korku ortadan kalktığı için, Araplar, Kuteybe'den sonra da aynı şekilde Türk yurtlarına saldırılarını sürdürmeye devam etmişlerdir. Kuteybe'nin öldüğü aynı yıl olan 716 da, Yezid ibni Muhelleb Horasan'a vali atanır. İlk iş olarak Dağıstan'ı işgal eder. Dağıstan meliki Saltekin, Yezit'e karşı uzun süre dayanır. Sonunda Dağıstan düşer. Şehir yağmalanır ve 14000 kişi öldürülür. Dağıstan’dan sonra Curcan'a Yönelir. Curcan 300.000 dirhem karşısında savaşmadan teslim olur. Yezid, Curcan'a bir bölük asker yerleştirerek, Taberistan' a doğru Yola koyulur. Taberistan Meliki, İsfehbed, Deylem melikinden 10000 Kişilik bir yardım alarak savaşa başlar. İsfehbed savaşırken, Curcan halkı da ayaklanarak Esed ibni Abdullah komutasındaki askerleri imha edilmiştir. k alıkoyar. Daha sonra Kes ve Nesef'de aynı şeyleri yapar. Erkekler öldürülür, Bunun üzerine, Kuteybe bütün Harzem'i yakıp yıkar, halkı kılıçtan geçirir. Harzemli ünlü Türk bilgini, Biruni Harzem'deki Uygarlığın yok edilişini şu şekilde anlatır. "Kuteybe, her çareye baş vurarak Harzemlilerin yazılı dilini bilenleri, geleneklerini Koruyanlarını, bütün bilginleri öldürttü, böylece her şey karanlıklara gömüldü. İslam Harzemlilerin içinde girerken, onların tarihi hakkında bilinenleri artık öğrenme olanağı bırakmadı.Harzem'i yıktıktan sonra Kuteybe, Semerkant üzerine yürür. Semerkant meliki Gurek üzerine gelen Müslümanlara karşı diğer Türk Beyliklerinden yardım ister. Taşkent ve Fergana’den yardım gönderir, fakat gelen birlikler yolda Kuteybe'nin askerleri tarafından pusuya düşürülerek yok edilirler. Semerkant, kuşatılır. Araplar mancınık ateşi ile saldırırlar. Daha fazla dayanamayacağını anlayan Gurek, Kuteybe ile anlaşmak zorunda kalır. Bu anlaşmaya göre, 1.Semerkant Araplara her sene 2.200.000 altın ödeyecektir.. 2.Bir defaya mahsus olmak üzere 30.000 Türk gencini esir olarak verecektir.. 3.Şehirde Cami yapılacaktır. 4.Şehirde eli silah tutan kimse dolaşmayacaktır. 5.Tapınak ve putlardaki tüm mücevherler Kuteybe'ye teslim edilecektir. Daha sonra Kuteybe, altından yapılan putları erittirerek alır ve Merv'e geri döner. Dönerken kardeşi Abdurrahman bin Müslim’i Semerkant'ın başına vali olarak bırakır. Kuteybe'nin Merv'e dönüşünden sonra, Türkler kendi aralarında İşgalci Müslümanlara karşı bir direniş birliği kurarlar. Zaman, zaman Ceyhun Irmağını geçerek Araplara pusu kurar ve ciddi zararlar verirler. Haccac Kuteybe'ye Taşkent ve Fergana'yi işgal etmesi talimatını verir. Kuteybe Taşkent'e gider fakat başarılı olamaz. Bu arada Haccac ölür. Halife Velid, Kuteybe'ye Türklere karşı savaşları devam Ettirmesini söyler. Kuteybe bu sefer Kasgar'a doğru yola çıkar. Tam Kasgar'ı kuşatacakken Halife Velid ölür, yerine Süleyman ibni Abdülmelik halife olur. Bu yeni Halife ile arası hiç iyi olmayan Kuteybe Kasgar seferini yarıda bırakarak ona karşı ayaklanır, ancak kendi komutanları tarafından 11 yakını ile birlikte 716 senesinde kafası kesilerek öldürülür. Çünkü Kuteybe'nin komutanları Halifeye karşı gelmek istememişlerdir. 2. Büyük Katliam. ( Curcan Katliamı ) Kuteybe ve Haccac'ın ölümü, Arapların Türkleri Müslümanlaştırmak ve Türk şehirlerini talan etmek politikalarında bir değişiklik Yapmamıştır. Öncelikle, Araplardaki Türklere karşı olan korku ortadan kalktığı için, Araplar, Kuteybe'den sonra da aynı şekilde Türk yurtlarına saldırılarını sürdürmeye devam etmişlerdir. Kuteybe'nin öldüğü aynı yıl olan 716 da, Yezid ibni Muhelleb Horasan'a vali atanır. İlk iş olarak Dağıstan'ı işgal eder. Dağıstan meliki Saltekin, Yezit'e karşı uzun süre dayanır. Sonunda Dağıstan düşer. Şehir yağmalanır ve 14000 kişi öldürülür. Dağıstan’dan sonra Curcan'a Yönelir. Curcan 300.000 dirhem karşısında savaşmadan teslim olur. Yezid, Curcan'a bir bölük asker yerleştirerek, Taberistan' a doğru Yola koyulur. Taberistan Meliki, İsfehbed, Deylem melikinden 10000 Kişilik bir yardım alarak savaşa başlar. İsfehbed savaşırken, Curcan halkı da ayaklanarak Esed ibni Abdullah komutasındaki askerleri imha ederler. Yezid öfkeye kapılır, Curcan'lı Türkleri yendiğinde kanlarından değirmen döndürüp ekmek yiyeceğine dair Allah'a yemin eder. Askerlerini toplayarak Curcan üzerine yürür. Curcan beyi, şehirden çıkarak Curcan kalesine çekilir. 7 ay süren savaştan sonra, Kale düşer. Curcan beyi öldürülür. Kaledeki askerler esir alınır. Araplar, daha sonra Curcan şehrine girerler. Burada da aynı şekilde Kuteybe'nin yaptığı katliama benzer bir katliam yapılır. Türkleri Öldürerek, 4—24KM.-- fersah boyunca sağlı sollu ağaçlara astırır. Allah'a verdiği sözü yerine getirmek için, esir aldığı binlerce Türk'ü, Enderiz vadisindeki nehrin kenarına sürükler, orada askerlerine korumasız Türkleri öldürtür. Öldürülen Türklerin kanlarını nehire akıtır. Nehrin suyuyla akan kanlardan, ilerideki değirmenden un ve ekmek yaptırarak yer ve Allah'a verdiği sözü yerine getirir. Katliamdan geriye kalan kız ve kadınlardan beş de biri cariye olarak Halifeye ayrıldıktan sonra, geriye kalanlar askerler arasında ganimet Olarak paylaştırılır”.Ek: Ostüzü: Hz. Ömer zamanında, İran Hükümdarının üç kızı Mekke Esir pazarına getirilerek satışa sunulur. Kızların asaletleri nedeniyle, diğer esir kadınlardan farklı olmalarına Halife Ömer karar vererek yeni bir fiyat listesi hazırlar. Kızların ikisinin bedellerini kesesinden ödeyen Hz. Ali, kızların birisini oğlu Hasan’a, diğerini de Hz. Ömer’in oğluna armağan eder. Hasanın soyundan gelen kişiler bu İranlı esirden olanlardır. “Kaynaklar Curcan katliamında Talkan katliamında olduğu gibi yaklaşık 40.000 Türk'ün öldürüldüğünü söylerler. MS.717 yılından sonraki zaman, Arapların kendi aralarındaki çatışmalarla geçer. Buraya kadar dikkat ederseniz, ilk Arap saldırıları başladığında Kibac Hatun diğer Türk Beyliklerinden yardım istediği halde istediği yardım kendisine verilmemişti. Sonra o yardımı Göndermeyenler, yardıma muhtaç duruma düştüler. Bu olaylardan Türklerin daha o zaman da aralarında tam bir birlik ve beraberlik Sağlayamamış olduklarını görüyoruz. MS: 717 yılında Ömer ibni Abdülaziz Halife olur. İki yıl sonra hastalanır yerine, MS719 da, Yezid ibni Abdülmelik geçer. Yezid ibni Abdülmelik ile Yezid ibn Mehleb'in arası İyi değildir. Yezid ibn Mehleb hapse attırılır ancak, Yezid ibni Mehleb hapisten kaçarak, Basra'da örgütlenir ve Yezid ibni Abdülmelik'e karşı ayaklanır. MS: 721'de Abbas ve Mesleme adında iki komutan önderliğinde kurulan hilafet ordusu Yezid ibni Mehleb ile savaşır. Bu savaşta Abbas ve Yezit ibni Mehleb olur. Yezit'in kafası kesilerek halife Yezit ibn Abdülmelik'e yollanır. Mesleme, Mehleb'in yakını olan yaklaşık 300 kişinin daha kafasını kestirerek öldürtür. Yezid ibni Mehleb'in oğlu olan, Maviye ibni Yezid'de elinde Bulundurduğu 32 Mesmele taraftarının kafasını kestirtir. Aralarındaki savaş, Mehleb taraftarlarının tamamen yok edilmesi ile Biter. Mesmele, Mehleb'den ele geçirdiği aralarında Türklerin de Bulunduğu cariyeleri Cerrah ibni Hakem'e satar. Bu arada, Yezid ibni Mehleb'in yerine getirilen yeni Horasan Valisi, Cerrah ibni Abdullah, Türkmenistan'ın iç kısımlarına bazı saldırılar yaparsa da başarılı Olamaz. Kuteybe'nin ölümüyle birlikte Türk topraklarına yapılan akınlar eskisi Kadar başarılı olamamışlardır. Bu dönemde İslam yayılmacılığı bir Duraksama içine girer. Halife II. Ömer ibn Abdülaziz, işgal altında bulunan yörelerdeki Arap egemenliğinin her geçen gün biraz daha zorlaşır bir hale gelmesinden dolayı bu bölgelerde yaşanan gerginliğin azaltılarak İslam'ın kuvvetlendirilmesine çalışır. Kendisine bağlı yöneticilere, " Bundan böyle Türk Beyliklerine saldırmayın, hakimiyetiniz altında bulunan bölgelerde gücünüzü arttırarak İslamı yaymaya çalışın" demiştir. Ayrıca, II. Ömer, Müslüman olan halklardan Cizye alınmamasını isterse de, Arapların gelirlerinde önemli ölçüde düşme olmasından dolayı bu karardan daha sonra, Türklerin Müslümanlılarında samimi olmadıkları bahane edilerek vazgeçilmiştir. Bu arada Horasan'da Cerrah ibni Abdullah, yerine Abdurrahman ibni Nuaym atanmıştır.” "Türkiye Cumhuriyeti, yalnız iki şeye güvenir. Biri Türk Ulusunun kararlılığı, diğeri en acı en ağır şartlarda dünyanın takdirlerini hakkıyla kazanan Ordumuzun Kahramanlığıdır." Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK... "TÜRK ULUSUNUN DÜZENİNİ BOZMAYA YÖNELEN ÇABALAR BOĞULMAYA MAHKÛMDUR. BÜYÜK TÜRK ULUSU, KENDİSİNİN VE VATANININ YÜKSEK ÇIKARLARI ALYEHİNE ÇALIŞMAK İSTEYEN BOZGUNCU ALÇAK YURTSUZ VE ULUSSUZ BEYİNSİZLERİN GİZLİ VE AÇIK KİRLİ EMELLERİNİ ANLAMIYACAK VE ONLARA HOŞGÖRÜ GÖSTERECEK BİR ULUS DEĞİLDİR" MAREŞAL GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK” SAYIN AYBÜKEN HAN’IMDAN. Gelelim DİĞER DİNLERİN İNSANLIK ANLAYIŞLARINA: Hangi din iktidardakilerin ellerindeyse, o dinin ılımlısının olması mümkün değildir. Yahudilerin kutsal kitaplarını okuduğumuzda, bu durumun açıkça ve övünülerek anlatıldığını görürüz. Tüm kavimlerin malları, mülkleri, hayvanları ve kadınları Yahudilerin emrine tahsis edilmiştir. Onların ayak kemiklerini taşla kırmak, diğer Yahudileri haykırması rahatsız etmeyecekse küçücük kızların ırzına geçmek te mubahtır. Kalabalık bir esir kafilesini karşılayan Hz. Musa, Ordu komutanına emir verir:”Erkeklerle ilişkiye giren kadın ve kızları ne diye boş yere besleyelim! Onları hemen öldürün!”Yahudi askerleri ırzlarına geçtikleri Zavallı kadınları acımadan öldürürler. Hz: Davut, General Uria’nın karısı Hititli Sitti’yi gebe bırakır ve Generali öldürtür. Hıristiyanlıkta “öldürmeyeceksin!” Emrine Ermiş Saint Augistinus yakma çaresini getirir, milyonlarca Zavallı meydanlarda yakılır. İspanya’da Castİlla Kraliçesi İsabella’nın ısrarı üzerine 1483 tarihinde, Papa IV’ÜNCÜ SİXTUS İspanya Engizisyon Mahkemesini kurar. Katolik öğretisini topluma kabul ettirmek için,1542 tarihinde papa III’ üncü Paulus Roma Engizisyon Mahkemesini kurar. Sanıklara her türlü işkenceler yapılarak alınan itiraflar üzerine Zavallılar meydanlarda yakılırlar. Fransız Kahramanı Jeanne D’ARK’TA meydanda yakılır. Ünlü Bilgin Papaz Giardano Bruno da, 1593 tarihinde bir zina suçu ile Venedik Senatosuna şikâyet edilir. Senato şikâyet dilekçesini Roma Engizisyon Mahkemesine iletir. Sonunda da İncil öğretisine aykırı olarak gök cisimlerinin devinimlerini ileri sürdüğü için, Roma Engizisyon Mahkemesinin kararı ile 16 Şubat 1600 tarihinde Roma’da yakılır. Fransız reformisti Kalvin de bir İspanyol doktorunu yaktırır. Din iktidarla elele vererek Zavallı insanlara asırlarca acılar çektirmiştir. İslam Ansiklopedisinin Beni Nadir, Beni Lukas, Kureyza ve Hayber maddelerini okursanız tüyleriniz diken, diken olur. Mısır Hükümdarının emri ile Ünlü Nesiminin Halep’te derisi yüzülmüştü. Daha önce de Bağdat’ta Hallacı Mansur’un kolları, bacakları, dili kesilerek derisi yüzülmüştü. Osmanlı İmparatorluğu döneminde; SarayıHumayunun üç Cellâtla başlayan öldürme kadrosu yetmiş kişiye yükseltilmiş, her gece acil adam kesmeleri için de nöbetçi cellâtlık konulmuştu. İnsanlık tarihinde; Hıristiyanlıkta Mezhep kavgaları, en etkili olarak ta Katoliklik—Ortodoksluk kavgaları ve Müslümanlıkta da Halifelik kavgaları kadar kanlı hiçbir olaylar zinciri olmamıştır.”Osmanlı da İşkence Çeşitleri”yazım bloğumdadır. Okuyamayanlar için onu dahi yeniden yayımlamak istemekteyim. İnsanlığın en büyük evlatlarından birisi olan Büyük Konfüçyüs: “Bir yerde dinden söz edildi miydi dikkatli bulununuz, ya canınızı ya da malınızı alacaklardır!”Demişti. Arapların Yahudilere bakış açıları, aynen bizim toplumumuza da yansımış. Bizim toplumumuz da, 1400 sene önceki bir değerlendirmeye saplanıp kalmış. Arap- İsrail oğulları kavgası bir hegemonya kavgasıdır. Yüzümüzü birazcık olsun, tarih dedeye çevirmekte yarar vardır sanıyorum: MÖ. Önce, 13’üncü asırda; İsrail oğulları, Mısır’da sürgündeydiler ve taş ocaklarında çalışmak zorundaydılar. Hz. Musa; İmran adlı bir Yahudi mimarın, Firavun 1’inci SETİ’NİN kızı ve 2’inci Ramses’in kız kardeşinden olan oğludur. Bir sepet içersine konularak, Nil nehrine bırakılan bir çocuk, Firavun 1’inci Seti’nin kızının sarayının önüne gelmiş! Bu nedenle de o çocuğun adını, SUYLA GELEN ANLAMINDA, MUSA-MOŞE- koymuşlar. Sümer Devletini yıkan, gayrı meşru birisi olan Sargon için de SUYLA GELEN deyimi kullanılmaktadır! Hz. Musa; Amon Rahibi ve Dayısı 2’inci Ramses’in muhafız alay komutanıydı. Nesebini öğrendikten sonra; Mısır’da köle olarak tutulan İsrail oğullarının başına geçerek, Mısır’ gizlice terk etti. Tevrat’a göre; Kızıldeniz yarılarak kendilerine yol verdi. Bu mucizeyi gösterdiğine inanılan Hz. Musa’nın; VAATEDİLMİŞ TOPRAKLARI-ARZ’IMEVUT’U- bulmak için, küçücük Sina yarımadasında KIRK SENE DOLAŞIP, DURDUĞU çelişkisi de anlatılır. Tarihi belgeler; Musa’nın adının HORSİF; karısının adının da TSİPPARO olduğunu göstermektedir. Hz. Musa’nın tanrısı, mensup olduğu Yahudi aşiretinin rüzgâr tanrısı olan YAHVE, YEHOVA’-sıkça kullanıldığı şekliyle YAHOVA’DIR. İsrail oğullarının ELOHİM, ELOAH diye atlandırılan bir tanrıları daha vardır; ELOHAYNU-ALLAHIM-diye çağrılır. TEVRAT tercüme edilirken; bunlar, ALLAH olarak, ya da RAB olarak tercüme edilir. Bu isim ELOH, İLOH, İLAH olarak değişmiştir. Sonunda da ALLAH kelimesine varıldığı iddia edilmektedir. ALLAH kelimesi Arapça değildir. İslamiyet’in çıkışında; Güney Arabistan’da, küçücük bir Arap aşiretinin putunun adının Allah olduğunu biliyoruz. Uzun süren bir esaretten kurtulan İsrail oğullarının maneviyatlarını yükseltmek için, onlara üstün nitelikli sıfatlar verilmiştir. Dini metinlerinde, KABALA’LARDA VE TEVRAT’TA BU ANLATIMLARA SIKÇA RASLANMAKTADIR. YEHOVA, bütün ulusları, mallarıyla birlikte, İsrail oğullarının emrine sunmuştur. İsraillilere karşı gelenlerin kemiklerinin taşla kırılmasına da izin verilmiştir. Bundan birkaç sene önce; iki İsrail askerinin; bir Filistinli gencin ayak kemiklerini taşla kırmaları, televizyonlara da yansımıştı. 39 kitaptan oluşan Tevrat’ın beş kitabı Hz. Musa’ya aittir. ”TORA, TORA”, TÖRE adını taşır. Tüm kitaplara, Tevrat denilmiştir. Yahudi dinsel metinlerine göre; bütün ulusların kadınları ve kızları İsrail oğullarının cinsel içgüdülerine tabidir. İsrail oğulları, yaptıkları her türlü toplumsal olayları, tanrılarının emir ve desteklerine dayandırmaktadırlar. Bu konularda, Tevrat’a bir göz atmak yeterlidir sanıyorum: “İsrail, Doğu Filistin’i tamamıyla ele geçirmek için giriştiği savaşların en zorlusunu bundan sonra yapar. Midyani’lere karşı imha savaşı! Lut’un torunları oldukları söylenen Moab’lılarla hısım sayıldıkları için İsrail oğulları onları esirgemektedir, ama Midyani’lere karşı amansızdırlar. ”H.Örs, Musa ve Yahudilik. S.135-136.” Şimdi; Tevrat’ın Sayılar bölümü 31-7-19’uncu ayetlerini hep birlikte okuyalım: “Ve Rabbin Musa’ya emrettiği gibi, Midyan’a karşı cenk ettiler ve her erkeği öldürdüler… İsrail oğulları, Midyan kadınlarını ve onların çocuklarını esir aldılar ve bütün hayvanlarını, bütün sürülerini ve bütün mallarını çapul ettiler ve içinde oturdukları bütün şehirleri ve bütün obaları yaktılar. Savaş sonrası; savaşçılar, aldıkları ganimetleri ve esirleri getirince, Musa’nın tepkisi çok korkunç oldu: “Musa onlara dedi: Bütün kadınları sağ mı bıraktınız? İşte, İsrail oğulları’nın, Peor-Baal- meselesinde Balam’ın öğüdü ile Rabba karşı tecavüz etmelerine bunlar sebep oldu. *-Hâlbuki daha önce, Balam’ın İsrail’e iyilik dilemekten başka bir şey yapmadığını gene Tevrat anlatmıştı—Ve böylece Rabbın cemaati arasında veba oldu. Ve şimdi, çocuklar arasındaki her erkeği öldürün ve erkekle yatmış olarak erkek bilen her kadını öldürün. Ve erkekle yatmış olmayarak bilmeyen bütün kadın ve çocukları kendiniz için sağ bırakın.” Sayılar:31–7–19. “Ve bütün İsrail, orada onun ardınca zina ettiler ve Gideon’a ve ev halkına bir tuzak oldu.” Hâkimler,8–27, Bütün bu tecavüzler ve yıkımlar; bir melek aracılığı ile emirlerini ileten Yahve’nin emirleriyle olmaktadır. Tevrat, İsrail oğulları’nın bir bakıma tarihleridir. Tevrat’ın hangi bölümünün hangi tarihte yazıldığı bilinmektedir. Tevrat’ta; her sefer dönüşü; ”binbaşıların, ganimet olarak yağmalanan altın ve kıymetli eşyaları çadırlarında oturan Hahamlara verdiklerini” yazmaktadır. Kuran’ı Kerim’in sekizinci Enfal suresinin ilk ayetinde: ”ganimetin, Tanrı ile peygambere ait olduğu”, yazılıyken; Hüneyin gazvesinde; elde edilen: 1- 24.000 deve, 2- 44.000 davar, 3- 6.000 esir; 4- 300 okka altın, -Sayın Ş.Keçeli,4,000 okka altın ve gümüş diyor.- 5- 600 okka gümüşün paylaşımda büyük tartışma çıktığı için; aynı surenin 41’inci ayetinde, yağmadan elde edilen ganimetin (8) zümreye paylaştırılması emredilmiştir. Hz. Muhammet’in sütannesi Âlime de ganimet olarak alınan esir kadınlar arasında bulunmaktadır! Hz. Muhammet, Mekke’yi gizlice terk edip, Medine’ye sığındığında, orada yaşayan Yahudi toplumu ile 65 maddelik bir anlaşma yapmıştı.-Taha Akyol; Medine’den Lozan’a- Bu anlaşmaya göre; Hz. Muhammet, kervan basma gibi eylemlere girişmeyecek, Medine’deki huzuru koruyacaktı. Bedir Gazasında; kendisini Beni Nadir Yahudi aşiretinin öldüreceğini öğrenen Hz. Muhammet; Beni Nadir Yahudi aşiretinin tüm mallarına el koyarak, kendilerini Medine’den sürgün etti. Uhut Gazasından sonra da; Beni Luka Yahudi aşiretini, 24 saat içersinde, bir deve yükü eşya alarak Medine’yi terk ettirdi. Bir kış günü; Müslümanlığı kabul etmemiş Kureyşlilerin, 10,000 kişilik bir kuvvetle Medine’ye saldıracakları haberini Hz. Muhammet’in amcası Abbas bildirince, Medine’deki panik, şehrin etrafına hendek kazılması ile durduruldu Medine’de yaşayan en büyük Yahudi topluluğu olan Kureyza; Mekkelilerle bir oldu. Kureyza kabile reisinin kızı Safiye de, Hayber Yahudi aşireti reisinin oğlu ile evliydi. Mekkeliler, Medine ablukasını kaldırıp, Mekke’ye dönünce; Kureyza aşiretinin anlaşmaya uymama konusu gündeme getirildi. Kazılan hendekten atlayarak geçmek isterken, bir ağaç dikmesinin üzerine düşerek, ağır yaralanan bir Müslüman hakem seçildi. Hasta haliyle Medine’ye gelen bu seçilmiş hakem, iki tarafı dinledikten sonra; kararını açıkladı: “Kureyza aşiretine mensup, bütün ergin erkeklerin boyunları vurulacak; bütün malları ve mülkleri ellerinden alınacak, çocukları, kadın ve kızlarına esir işlemi yapılacaktır. ”Meydana toplatılan Kureyzalı erkeklerin, meşale ışıkları altında; bizzat Hz. Muhammet tarafından, etek kıllarına bakılarak; etek kılları siyah olanlar cellâtlara teslim edilerek boyunları vuruldu.*-İslam Ansiklopedisi, Beni Nadir, Beni Luka ve Kureyza maddeleri.- O minibüste, Yahudi düşmanı arkadaşım: “-Kureyza Yahudi kavmi, Allah’ın emri ile öldürüldü!” demişti. İşin en çok tuhafıma giden tarafı da; büyük bir din bilginimizin, aynı fikri yayımlaması oldu: Ol bilginimizde, bu soruya yanıt olarak, gazetedeki köşesinde: ”Kureyza Yahudi aşireti Allah’ın emri ile öldürüldü” diye yazdı, -Hz. Musa, tanrısının emrini uygulayarak kadın esirleri öldürtmüştür. -Diğer kavimlere verilen her türlü zarar, Hz. Musa’nın tanrısının emri gereğidir. —Bütün kavimlerin malları ve canları Musa Peygamberin tanrısının emri ile İsrail oğullarının tasarrufundadır. —Tüm insanlara yapılacak işlemler Hz. Musa’nın tanrısının emri gereğidir. Tevrat ve İsrail dini metinleri böyle yazmaktadır. Şimdi, gelelim İslam tarafına: -23 senede, Kuran’ı Kerim’in 80-200 ayeti neys oldu-Nakzedildi- Kıble Kudüs iken Kâbe’ye döndü. —Kureyza Yahudi aşiretinin tüm ergin erkekleri, Ulu Tanrımızın emirleri üzerine öldürüldü! Kadınları, kızları ve çocukları esir işlemine tabi tutuldu. Tüm mal varlıklarına Ulu Tanrımızın emirleri gereği el konuldu! —Hz. Muhammet’in kölesi ve üvey oğlu Zeyd’in boşadığı karısı, Hz. Muhammet’in yeğeni ve eski nişanlısı Zeynep’in, Hz. Muhammet ile nikâhlarını bizzat Ulu Tanrımız kıydı.-Kuran’ı Kerim, 33’üncüAhzap suresi,37’inci ayet.- —Kuran’ı Kerim’de, Ulu Tanrımız, Hz. Muhammet’e: “Ne bir eksik, ne de bir fazla, sen tebliğ et” diye seslendi. 5’inci Maide suresi, 67’inci ayet. Şimdi de buradan 2’inci Bakara suresine geçelim: Bakara suresi, İsrail oğullarının yaptıkları kötülükleri ve döneklikleri, uzun, uzun anlatmakta; tanrı’nın nimetlerini inkâr ederek, Musa peygambere de bin bir zorluk çıkardıklarını sayıp, dökmektedir. Kuran’ı Kerime ve Hz. Muhammet’in getirdiklerine inanmadıkları takdirde, nasıl bir Tanrısal azapla karşılaşacakları anlatılmaktadır.114’üncü ayette: “Allah’ın mescitlerinde (secde edilen ibadet yerlerinde) onun anılmasını men edenlerden, onların harap olmasına koşanlardan daha zalim kimdir? Onların hakkı oralara korkak, korkak girmekten başkası değildir. Dünya’da rüsvaydık onlarındır. Ahiretde en büyük azap da yine onların”. 211’inci ayet: ”Sor İsrail oğullarına; onlara nice açık ayetler verdik. Kim Allah’ın nimetini; o nimet kendisine geldikten sonra, küfr ile değiştirirse, şüphesiz Allah, cezası pek çetin olandır” demektedir. 217’inci ayette:”..fitne katilden de beterdir. Demektedir. İsrail oğulları’nın, kıyamete kadar, yenilginin mahcubiyeti ile yaşayacakları anlatılmaktadır. Prof. Dr. Sayın Süleyman Ateş, senelerce önce, Milliyet gazetesi için hazırladığı iki küçük kitapçıkta, çok ilginç bir yaklaşımda bulunmuştu. Hz, Muhammet, Mekke döneminde, Hz. İsa gibi, bireyin kurtuluşunu sağlayacak ayetler getirmişti. Medine döneminde; daha katı, bir devlet için gerekli ayetlerle gelmişti. Tekrar Mekke döneminde inen ayetler daha katıydı Üç kutsal kitabı incelediğimizde, şöylesine bir olgu ile karşılaşırız: -Hz. İsa, bireysel olarak tüm insanları kucaklamıştır. . Musa, Yalınız İsrail oğullarını kucaklamıştır. -Hz. Muhammet, Kureyş kavmini ve Arapları kucaklamıştır. Öncelikle; şu ayetlere bir bakmalıyız: -42’inci Şuara suresi, 7’inci ayet: ” Ve işte böyle sana –Hz. Muhammet’e-Arabî bir Kuran vah yetmekteyiz ki Umm’ul kura’yı ( Mekke şehrini) ve çevresindekileri sakındırasın ve o toplama günü’nün dehşetini haber veresin-Onda şüphe yok-, bir fırka cennet’te bir fırka sair’de 8 çılgın ateş içinde)”. —12’inci Yusuf suresi, 2’inci ayet: ”Biz O’nu sana aklınızı çalıştırasınız diye ARAPÇA bir Kuran olarak indirdik.” —14’üncü İbrahim suresi; ayet 37: ”Biz, görevlendirdiğimiz her resulü ancak kendi toplumunun diliyle gönderdik ki onlara açık, seçik beyanda bulunsun. Bunun ardından Allah dilediğini saptırır, dilediğini de iyiye ve güzele kılavuzlar. Azizdir, Hâkimdir o”. -16’ıncı En Nahl-Hurma- suresi,103’üncü ayet: ”Andolsun ki biz, onların “Kuran’ı ona bir insan öğretiyor” demekte olduklarını biliyoruz. Nispet etmeye uğraştıkları adamın dili yabancıdır. Oysaki bu, apaçık ARAPÇA bir dildir.” —20’inci Taha suresi, 113’üncü ayet: ”Biz o’nu işte böyle ARAPÇA bir Kur’an olarak indirdik ve onun için de tehditleri türlü yâd elerle sıraladık ki, korunabilsinler yahut ta Kuran onlara yeni bir hatırlatıcı, hatırlatma sunsun.” —39’uncu Zümer suresi, 28’inci ayet: ”Bunu, eğrisi, büğrüsü olmayan ARAPÇA bir Kuran olarak indirdik ki, korunup sakınabilsinler.” -64’ÜNCÜ TEGABÜN SURESİ, 12’İNCİ AYET. ”ALLAH’A İTAAT EDİN, PEYGAMBERE İTAAT EDİN, EĞER BUNDAN YÜZ ÇEVİRİRSENİZ BİLİN Kİ, PEYGAMBERİMİZE DÜŞEN APAÇIK TEBLİĞDİR.” Türkler için söylendiği iddia edilen hadisleri bir kenara bırakıyorum. Şu iki hadis; canımı fena halde sıkıyor: -Bütün dünya Müslümanlarını, Kureyşli Müslümanlar yönetecek; bütün kâfirleri de, Kureyşli kâfirler yönetecek!” 1- MÖ.13’üncü asırda yaşamış olan Hz. Musa’nın 10–13 emrinin varlığını biliyoruz. Hz. Musa’dan sonra; Tevrat yazıcısı Hahamların, İsrail oğullarının yaşadığı dönemleri Tevrat’a eklediklerini de biliyoruz. Daha sonraları; Tevrat’a inanırlık kazandırmak için, Tevrat’ın KELAMULLAH olduğu inancı ortaya atılmıştır. 2- MÖ. 325 İznik konsülü ve 431 Efes konsülü sayıları yüzleri çok aşan İNCİL’İ dört adet olarak kabul etmiştir: a- Yuhanna incili, b- Matta İncili, 3- Markos İncili, 4- Lukas İncili. Bunlara KANONİK—YASAL—İNCİL DENİLMİŞ; GERİ KALAN İNCİLLE DE APOKRİF OLARAK KABUL EDİLİP, YAKILMIŞTIR. Daha sonra; Barnabas İncili bulunmuştur. İncillerde, 23 yerde adının geçmesine karşın Barnabas, kilise babalarınca aforoz edilmiştir. 1945 senesinde; Mısır’da bir çocuk mezarında, bakır levhalara yazılmış, 114 surelik yeni bir İncil, Saint Thomas İncili bulunmuştur. İnciller; Roma’ya Senato’ya gönderilmiş, iki rapora dayanılarak yazılmıştır. Hz. İsa’nın hayat öyküleridir. İlk İncil; Hz. İsa’nın ölümünden 160 sene sonra yazılmıştır. Tevrat, AHDİ ATİK; İnciller de AHDİ CEDİT diye anılır. Mademki; Tevrat Tanrı Kelamıdır; İnciller de niye Tanrı Kelamı sayılmasın mantığı ile Onlar da Tanrı kelamı sayılmışlardır. Prof. Dr. Sayın Süleyman Ateş, yukarıda sözünü ettiğim iki küçük kitabında, Kuran’ı Kerim’in Kelamullah olmayıp, Kelam’ı Resülullah olduğunu belirtmiştir. Emeviler döneminde; Kuran’ı Kerim de Kelamullah olarak benimsenerek, diğer semavi kitapların sıfatı kazandırılmıştır. *Üç semavi kitap ta, tanrısal boyuta taşınmış ve asırlarca böylece kabul edilmiştir. *İsrail Devleti, Tevrat’a dayalı bir din devletidir. Gücünü ve dayanağını Tevrat’tan alır. *DEMOKRATİK, LAİK, EVRENSEL HUKUKA DAYALI, SOSYAL BİR HUKUK DEVLETİ OLAN TÜRKİYE CUMHURİYETİ BİR DÜNYA DEVLETİDİR. *Türkiye Cumhuriyeti’nin dışındaki Müslüman ulusların uyruğu olduğu tüm devletler de, Kuran’ı Kerim’e dayandıklarını iddia eden, dogmatik, katı, çağımızın dışında, ortaçağda yaşayan, KADINLARINI TANRISAL ÖFKE İLE CEZALANDIRAN BİRER FANATİK DEVLETTİR. Allah’ın kanunu kabul ettikleri Kuran’ı Kerim hükümleri dışında hiçbir hüküm kabul etmemektedirler. Filistin’de konuşlanan Hamas, İslami Terör Örgütü de, Kuran’ı Kerim hükümleri dışında, hiçbir hükmü kabul etmediğini bildiren bir örgüttür ve tüm dünya’da TERÖR ÖRGÜTÜ OLARAK KBUL EDİLMEKTEDİR! İsrail, Tevrat’a dayanarak kendi tanrısının emirlerine uymaktadır! Arap Âlemi ve özellikle de İran, Kuran’ı Kerim hükümlerine, kendi tanrılarının emirlerine uymaktadır! İsrail Devleti ve İsrail oğulları yeryüzünden kaldırılmalıdır! Elinde 5000 adet basit rampalardan fırlatılan füze bulunan Hamas Terör örgütünün düzenli bir askeri yapılanması da vardır. Bu füzeleri, evlerin balkonlarından, okulların ve sağlık birimlerinin bahçelerinden, İsrail’e fırlatarak masum insanların ölmesine ve sakat kalmasına neden olmaktadır. İsrail’in anında karşılık vermesi ile ölen Filistinlilerin cenazeleriyle de acındırma propagandasına girişmektedir. Kendi şehitlerine yapmadığı yardım kampanyasını Türkiye Cumhuriyeti bile Filistinliler için yapmaktadır. Hamas Terör örgütü; ”BİR İNSANI ÖLDÜREN TÜM İNSANLIĞI ÖLDÜRMÜŞ OLUR!” İslami inanca da aldırış etmemektedir. Filistin’de seçimle gelen bir hükümet var iken: Türkiye Cumhuriyeti’nin Hamas ile siyasi diyalog kurması; “Hamassız Filistin davası çözülemez,” diye, ulu orta beyanlarda bulunması, en sonunda, Türkiye Cumhuriyeti’ni PKK ile bir masaya oturtabiliri hesaplaması gerekmektedir. —Hamas, Iranın ve diğer destekçi Arap ülkelerinin taşeronluğunu yapmakta; Hamas yöneticileri de, bu arada lüks içinde 4–5 kadınla saltanat sürebilmektedir. Yukarıdan beri açıklamaya çalıştığım nedenlerden dolayı, Arap ülkelerinin İsrail ile anlaşması mümkün değilken; Sayın RTE’ NİN arabuluculuğa soyunması, duyguları ile düşünen ve duygularıyla karar veren kuru kalabalıklardan alkış ve oy alır. Amma, velâkin, TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN DIŞ POLİTİKASINI VE DIŞ İTİBARINI YARALAR. ARAP ÂLEMİ, İSRAİL İLE ANLAŞMAYA VARDIĞI GÜN; İÇ SORUNLARINI ÇÖZÜLEMEZ BİR HALDE BULUR. —Hamas’ı siyasi muhatap yaparak, İsrail’i yüklenmemiz, YAHUDİ LOBİSİN’Nİ YİTİRMEMİZE neden olur. —İsrail ile dost olarak dış hatta çıkmış olan Türkiye, bu dostluğu yitirmekle, tamamen kuşatılmış olarak kalır. -Haberalma ve teknik yararlanmayı yitirir. —İsrail’i bir terör örgütü için yitirmek başımıza çok işler açar. Kemalist sistemi yıkarak Kuran’a dayalı bir şeriat sistemi getirmek için yemin ve kasem eden Sayın RTE’NİN, Davos’taki çıkışı mı TAKİYYEDİR; YOKSA ARABULUCULUK TEKLİFİ Mİ TAKİYYEDİR? OSMAN TÜRKOĞUZ Osmanturkoguz@gmail.com İzmir;11 Mart 2009

İzleyiciler

Blog Arşivi