5 Mart 2012 Pazartesi

617/UYGARLIK= KADINDIR!

                                                                             

OSMAN TÜRKOĞUZ

İzmir; 23 Mart 2011.

UYGARLIĞIN SEVİYESİ KADINDIR!
İLETME YAZIM: Kadınını; analarını, bacılarını ve kızlarını bu dünyada ve dahi Cennette seks aracı sayan toplumların uluslar arasındaki yerleri ortaçağdır.PS:Dün ,beş kere uğraşmama karşın iş bu yazımı iletememiştim.Bilgisayarlar damı yobazlaştı dersiniz!Hayret,ne makam ne de para vadi var ortada!
“Bir uygarlığın seviyesini ölçmek isterseniz, derhal kadının hayat şartlarına bakınız!”        Stuart MİLLE          
“Türk Kadını, sen yerlerde süründürülmeye değil, başımın üzerinde göklere yükseltilmeye lâyıksın“
“Bir toplumun yarısının ayakları zincirlerle yere bağlıysa o toplum asla yükselemez.”
“Dünyada yapılan her güzel işte kadının eli vardır”.   MUSTAFA KEMAL ATATÜRK.
“Ah! Ah! Ne ben, ne de babam Atatürk’ün Türkiye’de yaptığını yapabildik!” Mısır’da ölüm döşeğinde    Rıza Şah Pehlevi
Şimdi de sorun şudur: Bizim Şeriatçılarımız, Humeyni’nin İran’ın sırtına giydirdiği çağ dışılık gömleğini ne yapacaklarıdır! Ostüzü.
Dünya tarihinde en çok çıkarlara kurban edilen tek varlık: KADINDIR! İnsanoğlu denilen çıkarlara tutsak kişilik, Kadının her şeyinden yararlanmışlardır.
En çokta DİŞİLİĞİNDEN yararlanmışlar; O’NU bir seks objesi olarak görmüşlerdir. Köle ve Cariye olarak sattıkları gibi Genel Kadın olarak ta çalıştırmışlardır.
Sümerlerde Dini Mabetlerde Kutsal Fahişe olarak çalıştırmışlar; sokaklara çıktıklarında, halkın kendilerini tanıyarak saygı göstermeleri için de başlarına türban takmalarını bir Kral fermanı ile kanunlaştırmışlardır.
Babil’de de, her Kadının senede bir defa olmak üzere mabetlerde kendilerini satarak elde ettikleri geliri ol mabedin din adamına vermelerini yasal bir gelenek yapmışlardır.
Mısır’da da kadınlar genelevlerde çalıştırılmışlardır.
Firavun Keops’un Ehram masrafını karşılamak için, kızını genelevde çalıştırdığı hususunda tarihe not düşülmüştür.
Roma’da da genel evler çok ünlü birer fuhuş yuvası olarak kullanılmıştır.
Vezüv yanardağının aniden patlaması Pompei şehrindeki genelevlerde grup seksi yapanların bazalt kitlelerden oluşmuş heykellerini günümüze taşımıştır.
Fahişe Kraliçelerin en ünlüsü olan ve günümüzde de kadınların cinsel doyumsuzluklarına adını veren Roma İmparatoriçesi Messelina’nın gecelerde, bir genel evde çalıştığını da biliyoruz.
Bir gece hovardalığa çıkan kocası Roma imparatoru Claudius , karanlıkta anlaştığı Fahişenin kendi karısı Ünlü Fahişe Valeria Messalina  olduğunu anlayınca: ”Görevini yap, bedelini ödedim!” dediği de insanlık tarihine işlenmiştir.
Antakya da—Antiyoş—Roma’nın fuhuş merkezi olarak kullanılmıştır.
Bir Fransız Mimar, Antiyoş genelevlerinin planlarını bendenize göstermişti.
Efes şehrinin genelevi de, 12.000 kitaplık ve üç katlı Selsus kitaplığının hemen arkasındaydı. Evli erkekler, kitap okumak bahanesini çok sık olarak kullanmışlardır. 
İslamiyetken önce Arabistan’da Orospuluk onur olarak kullanılırdı.
Beş yüz erkekle yatmış olan bir ARAP kadını bunun kanıtı olarak evinin önüne bir bayrak asardı.
Anadolu’da hatta kendi köyümde, kavga eden kadınların “Bayraklı Orospu” sıfatını kullandıklarına çok tanıklık etmişimdir.
Ortaçağda; bir Senyörün arazisinde çalışan Serfler evlendiklerinde ilk gece hakkı o arazinin sahibi Senyöre ait idi. Güvey, ilk gece hakkını satın alacak paradan yoksunsa gelin ile ilk geceyi senyör ile geçirirdi.
Ortaçağda ve Almanya’da bir borçlu borcunu ödeyemediği takdirde; karısı genç ve güzelse ol mahkemenin yargıcı ile yatmak zorundaydı.
Kadının güzellik ve yaşlılık durumuna göre bu görev Mahkeme başkâtibi ve mübaşire düşerdi.
Not: 1961 senesinde; bir akşamüzeri, bir gelinin ağanın evinde olduğunu bizzat görmüştüm ve durumu kavradığımda öleyazmıştım!
Bir zamanlar, eşi ile Eskimoları ziyaret edeni bir sürpriz beklerdi: Eskimo, bir saygı nişanesi olarak eşini konuğuna ikram eder, onun eşi ile de kendisi hemhal olurdu.
Bir zamanlar Çin’de; kocaların, müşterileri kendi evine getirerek eşlerini satmaları normal bir kazanç sayılırdı.
Gelelim Orta Asya Türk Ellerine: Türk Ellerinde, değil Orospuluk, Zina bile ölümcül bir suç olarak kabul edilmiştir. Bunu Arap gezginlerinin günümüze ulaşmış olan anılarından anlayacağız.
PS: Zındıka, Zınadıka ayrı bir yazımın konusu olacaktır.
Yalınız; İbn’iBatuta’ya göre, Denizli Müftüsü—14’üncü asırda—Hamamları Randevu yeri olarak kullanmıştır!
Bu kadar girizgâhtan sonra asıl konumuza dönebiliriz sanıyorum. Bendeniz; bu basit yazımı da TÜRK KADININA ADAMAKTAYIM. O HER TÜRLÜ ÖVGÜNÜN ÜSTÜNDEDİR. Mustafa Kemal Atatürk’ü yalınız o doğurur.
         İnsanlığın ve dinlerin gelişim çizelgesine baktığımız da şu sonuca varmamız kaçınılmazdır: Dünya’da enerji biter, petrol biter, her türlü kazanç yolları da bitebilir! Amma velâkin KADINLARIN SEKS OBJESİ OLARAK KULLANILMASI ASLA VE KATHA BİTMEZ VE BU İNANIŞ CENNETE KADAR DA UZANIR! Ostüzü.
Ünlü Arap Gezgini İbn’i Fazlan; Abbasiler döneminde Bağdat’ta yaşamış bir Arap’tır. Kuzey’de yaşayan ve Müslüman olan bir Türk Hükümdarına, kale yapımında harcanmak üzere, Ortaasya’daki bir çiftlikten alacağı (4.000) altını götürmekle görevlendirilmiştir. Hicri (11safer 309), (21 Haziran 922) tarihinde Bağdat’tan hareket ederek, Hicri 309 Şevval ayının ortalarında (16 Şubat 922) tarihinde Türk Ülkelerine girmiş. (22 Zilkade 309), (04Mart 622) tarihinde de Oğuzlar bölgesine vasıl olmuş.
Şimdi O’NU dinleyelim:
“...Bu dağdan geçtikten sonra, OĞUZLAR diye bilinen bir Türk kabilesinin bulunduğu yere ulaştık. Onlar, kıl çadırlarda oturan ve konup, göçen Yörüklerdi. Göçebelerde âdet olduğu gibi; sık, sık yer değiştirdikleri, yer, yer onlara ait çadırlar görülüyordu. Çok güç şartlar altında yaşıyorlardı. Bunlar, yolunu kaybetmiş eşekler gibidirler. Bir dine inanmazlar, İŞLERİNDE AKILLARINA BAŞVURURLAR. Hiçbir şeye ibadet etmezler. Aksine Büyüklerine RAB derler. İçlerinden birisi reislerine bir şey danışırsa, o’na:
Ey! Rabbim, şu hususta ne yapayım!” Der.  Aralarındaki işleri meşveretle hallederler.
Bununla beraber, bir şeyde ittifak edip, onu yapmaya karar verirlerse, içlerinden en aşağı ve en değersiz biri gelip, toplantıda bulunmadığı için-ittifaklarını bozabilir.” S.30-31.
“Bir toplumun başına yönetici olarak kadınlar geçtiğinde o toplum yıkılır!”Osmanlının ve dahi Diğer yıkılan İslam ülkelerinin başında hep başlarını düşünen erkekler vardı!Ulan Nevbekarlar!
                                      
                                                                                                                               
                    
                                                                                                                               



    

4 Mart 2012 Pazar

616/BAŞI KARA PAPAKLI BAŞKOMUTANIMIZ!

                                                                       
OSMAN TÜRKOĞUZ
         osmanturkoguz@gmail.com
         İzmir;29 Şubat 2012.

                            BAŞI KARA PAPAKLI BAŞKOMUTANIMIZ!
“Başkomutan Abdullah Gül, Kış tatbikatında!”
                                                                  Mütareke Basınını torunları!
         Yani, “Türk Askerinin dağlara ve taşları ne mutlu Türküm Diyene!” basitliğini yazmış olduğu yerlerde!1993,RP Milletvekili Sn.A. Gül. Ps: Sonradan 864’e çıktı ve çok güldü!                           
Herkes ama herkes, Başkomutanlığı temsil edebilir. Başı açık, başı Kara Papaklı ve sivil de olabilir! Amaaa!
Başkomutanımız Mareşal Gazi Mustafa Kemal’i temsil etmek KALPAKLILARA özgüdür. Temsil edebilecek Kalpaklı kalmasa da ne gam: Ben varım O’NU temsil edecek! Ben ölürsem de ne gam, TÜRKOĞUZ’LARI anaları ne gün için doğurdu! OSTÜZÜ.
         Hadi diyelim ki, Halkımız Anayasamızı okumaz! Yahu yandaş gazete ve televizyonlarımız siz neden okumadan atıyorsunuz! Ostüzü.
         Batıda hukuk devleti kavramı en yüksek doruğuna Işıklar Yüzyılında—Onsekizinci asır—yükseldiği halde, Osmanlı Çöl mesellerinin ve Ümmet uyuşukluğunun hâlâ doruklarında ve önüne gelenden hakaret gören ve dayak yiyen bir mevkideydi.1839 Gülhane hattı hümayunu ve 1856 Fermanı Batının zoru ile yayınlanmıştı. Batılıların İstanbul toplantısında yeni bir aşağılanmayı önlemek için 26 Aralık 1876 tarihinde yeni bir anayasa yürürlüğe konulmuştur. Aslında, bu anayasa da 1831 tarihli Belçika anayasasının acele tercüme edilerek Osmanlıya uygulanmasıydı. Bu anayasanın 1-7’inci maddeleri padişah ve Halifeye ayrılmıştı.7’inci maddesi Padişahın yetkilerini düzenlemişti. Padişaha sınırsız yetkiler verilmişti: Savaş ilanı ve barış,--Birinci Dünya Savaşına Girme Fermanını Padişah ve Halife Mehmet Reşat’a imzalatmak için gece yarısı koynuna 16—Onaltı—yaşında bir Çerkez kızı sokmuşlardı: para basmak, kara ve deniz kuvvetlerinin başkomutanlığı ve en sonunda da Meclisi feshetmek yetkileri ve bazı kimesneleri de sürgüne gönderme yetkisi gibi. Osmanlıda Anayasa fikri bile yoktu. Osmanlının vatanı Padişahların mülkü, Osmanlının tebaası da Padişahın kullarıydı. Anayasanın 18’inci maddesine de: Resmi dilin Türkçe olduğu!” Yazılmıştı.
         21 maddelik 1921 anayasamızla 1876 anayasasına ve eklerine dokunulmamıştı. Ancak; Cumhuriyet kurulduktan sonra, Doğal Hukuk—Tabii hukuk—prensiplerine göre hazırlanan bir anayasamız onaylanarak yürürlüğe konulmuştur.
         Okuyanlarımızın bildiği gibi, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkomutanlık yetkisini Mustafa Kemal Paşa’ya vermişti. Mustafa Kemal öldüğünde, üzerinde bulunan Başkomutanlık unvanı kaldırılmamıştı.
Şimdi; sıra ile anayasalarımızda düzenlenen BAŞKOMUTANLIK tanımına bir göz atalım:
         20 Nisan 1340 tarihli ve 491 sayılı Teşkilâtıesasiye kanunumuzun 40’ıncı maddesini okuyalım:
         “40-Başkomutanlık, Türkiye Büyük Millet Meclisinin şahsiyeti manevisinde mündemiç olup Reisicumhur tarafından temsil olunur. Kuvayı harbiyenin emrü kumandası, hazarda kanunu mahsusasına tevfikan Erkânı Harbiye’i Umumiye Riyasetine ve seferde İcra Vekilleri Heyetinin inhası üzerine Reisicumhur tarafından nasbedilecek zata tevdi edilir.”
         Bu anayasamızın dili 1945 senesinde Türkçeleştirilmişti. Demokrat Partisi iktidara geldiğinde, Atatürk ilkelerinin de eklenmiş olduğu bu yeni dilli anayasamızı değiştirmişti.1Ocak 1945 tarihli ve 4695 tarihli anayasamızı değiştirerek 491 sayılı anayasamızı yürürlüğe koymuştu. Bakanlıklar Vekâletler, Milli Savunma Milli Müdafaa olmuştu.27 Mayıs 1960 senesinden sonra, çağa ve akla uyan yeni bir anayasa yapma gereği duyulmuş, bu anayasanın yazılması görevi de Büyük Hukukçu ve en büyük Atatürkçümüz olan Rahmetli Ordinaryüs Profesör Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’na verilmişti.Anayasamız bir Kurucu Meclis tarafından kabul edilmişti. Halkoyuna sunulan bu anayasamız %95 oy ile kabul edilmişti.09 Temmuz 1961 tarihinde ve 334 numara ile uygulamada yerini alan bu anayasamızla, Türkiye Cumhuriyeti çok yeni kurumlara da kavuşmuş, çağdaşlık ve Atatürk Devrimi de korumaya alınmıştır.
                            Vııı.MİLLİ SAVUNMA:
         a)BAŞKOMUTANLIK VE GENELKURMAY BAŞKANLIĞI:
         MADDE:-“110(1488)Başkomutanlık, Türkiye Büyük Millet Meclisinin manevî varlığından ayrılamaz ve Cumhurbaşkanı tarafından temsil olunur
Milli güvenliğin sağlanmasından ve Silahlı Kuvvetlerin savaşa hazırlanmasından, Türkiye Büyük Millet Meclisine karşı,Bakanlar Kurulu sorumludur.Genelkurmay Başkanı Silahlı Kuvvetlerin komutanıdır.
Genelkurmay Başkanı, Bakanlar Kurulunun teklifi üzerine, Cumhurbaşkanınca atanır; görev ve yetkileri kanunla düzenlenir. Genelkurmay Başkanı bu görev ve yetkilerinden dolayı Başbakana karşı sorumludur.
Milli Savunma Bakanlığının görev ve yetkileri, Genelkurmay Başkanlığı ve Kuvvet komutanlarıyla ilişkileri kanunla düzenlenir.”
12 Eylül 1980 askeri idaresinden sonra da daha dar bir anayasaya ihtiyaç duyulmuştu. Öze ait hürriyetler şekle sokulmuştu. Anayasamız daraltılmıştı, Anayasa mahkememizin kesinleşmiş kararları da yeni anayasamıza uyum gösterememiştir.177 maddeden oluşan bu anayasamız da sağcı siyasi partiler tarafından 17 defa olmak üzere 111 maddesi de değiştirilmiştir. Hukuk devletimiz; önce Kanun devleti sonra da şahıs devleti haline dönüştürülmüştür. Hükümetin başı tüm erkleri sultası altına almıştır. Danışma Meclisi adı altında bir Kurucu Meclis oluşturularak bu yeni anayasa hazırlanarak halkoyuna sunulmuştu.%92.07 halkoyu ile de onaylanmıştır.2709 numaralı bu Anayasa 07 Kasım 1982 tarihinde kabul edilmiştir. Türkiye Cumhuriyetin değiştirilemezleri, Atatürk Devrimi ve çağdaşlık güvence altına alınmıştır.
1.Milli Savunma
1.Başkomutanlık ve Genelkurmay Başkanlığı
MADDE 117-Başkomutanlık, Türkiye Büyük Millet Meclisinin manevi varlığından ayrılamaz ve Cumhurbaşkanı tarafından temsil olunur.
Milli güvenliğin sağlanmasından ve Silahlı Kuvvetlerin yurt savunmasına hazırlanmasından Türkiye Büyük Millet Meclisine karşı, Bakanlar Kurulu sorumludur.
Genelkurmay Başkanı; Silahlı Kuvvetlerin komutanı olup, savaşta Başkomutanlık görevlerini Cumhurbaşkanlığı namına yerine getirir.
Genelkurmay Başkanı, Bakanlar Kurulunun teklifi üzerine, Cumhurbaşkanınca atanır; görev ve yetkileri kanunla düzenlenir. Genelkurmay Başkanı, bu görev ve yetkilerinden dolayı Başbakana karşı sorumludur.
Milli Savunma Bakanlığının, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlıkları ile görev ilişkileri ve yetki alanı kanunla düzenlenir.”
Mustafa Kemal Paşa, Türkiye Büyük Millet Meclisinin kararı ile Başkomutanlığa atanmıştı. AKP’NİN 864 rakımlı tepemize seçtiği Sayın Abdullah Gül’ü Başkomutanlığa hangi makam atamıştır! TBMM’İNİ daime Meclis Başkanımız temsil etmektedir. Yani yaa! Başkomutanımız olan TBMM’İNİ de asker yerine Polisimiz korumaktadır! Başkomutanlığın Temsilcisini de bir tugay korumaktadır! Daha derinlere inmeyeyim, oksijen kifayetsizliğine uğrayabilirem!
        
        
                           
        
                  
                                              
        

615/PINARIN GÖZÜNE SIÇMAK!

                                                                        

OSMAN TÜRKOĞUZ,
Osmanturkoguz@hotmail.com
İzmir 13 Aralık 2008/22 Mart 2010.

                  
PINARIN GÖZÜNE SIÇMAK!

“Kahramanı kadar; gafili de, haini de çok bir Milletiz.” Mareşal Gazi Mustafa Kemal.
Turgut ÖZAKMAN, Şu ÇILGIN TÜRKLER. S.555,
DÖRT Türk vatandaşı; Dördü de okumuş, Dördü de mürekkep yalamış…
Dördü, bir araya gelmiş; Dördü, kafa kafaya vermiş; bilgilerini ortaya sermişler.
Bir de, ihanetin parlak geleceğine kapılan bir Proff! Ta, Çanakkale Alman Generali“Liman Von Sanders’in eseridir. Yarbay Mustafa Kemal 10 kişilik bir mangayı bile yönetemez!” Demiş. Çüşş! Desem Eşekler alınır,ama yine de ÇÜŞŞŞ!
Hiç unutmam mümkün değildir. Akçakoyunlu’da kurulmuş bulunan IV’ üncü bağımsız seyyar jandarma taburunun 11’inci bölük komutan vekilliğinin yanı sıra Tabur Komutanlığına da vekâlet etmekteydim. Taburun eski evraklarını ayıklarken elime cildi yırtılmış bir tarih kitabı geçmişti. İngiliz Harp Tarihinin Çanakkale Muharebelerine ait tercümesi yapılmış bir kitaptı. Aynen şöyle yazıyordu:
“Bir grup Türk askeri tepeye doğru kaçıyordu. Onları takibeden, sahile çıkmış olan İngiliz askerleri de tepeye ve zafere çok yaklaşmışlardı. Aniden tepede bir atlı  Türk subayı belirdi ve kaçan Türk askerlerine  süngü taktırarak mevzi aldırdı. İngiliz askerleri de tam siper yaptı ve böylece savaş dört sene daha uzamış oldu!”
“Yirmi kadar asker geriye doğru kaçıyorlardı. “Düşmandan kaçılmaz” dedim.”Mermimiz bitti”, dediler! Merminiz bittiyse süngünüz var! Dedim ve Süngü tak!” Emrini verdim, askerler süngü takarak mevzi alınca onları takibeden İngiliz askerleri de tam siper yaptılar. Bu fırsattan yararlanarak…”19’uncu Fırka Komutanı Erkânıharp Kaymakamı Mustafa Kemal.
Emekli Süvari Tümgenerali Liman Von Sanders, Alman Islahat Heyeti Başkanı olarak gelmiş olduğu Osmanlı Ordusunda şıpıdanak Müşir—Mareşal—yapılmıştı. Alman Ordusunda süvari subayları Tümgeneralliğe kadar yükselebiliyorlardı. Sonra; Alman subayları bir üst rütbe verilerek kabul edilmişti. Ulusal Kurtuluş Savaşı yıllarımızda; Afgan ordusunu eğitecek Türk Subayları da Afgan ordusuna bir üst rütbe ile gönderilmişti. Bu Liman Paşa’nın Gelibolu’da düşmanı sahile çıkartma taktiği Türk ordusuna çok pahalıya patlamıştır. Kıyıda tertiplenerek düşmanın çıkarmasına engel olma Türk tezini kabul etmemiştir. Sultan Aziz, üç aylığına basan oğlu Yusuf İzzettin Efendiyi ---Müşir—Mareşal yapmıştı. Kuleli Askeri Lisesinde bir öğretmen üsteğmen de bu Mareşale tüm derslerinden sıfır vermişti. Yıldız sarayının Arnavut Bahçıvanları da okuma ve yazma bilmedikleri halde Müşir yapılmıştı.                              Mustafa Kemal’i hiç sayan satılık kalemlerimiz;    İnsan kaleminden ve kâğıdından ve konuyu bilenlerden utanır. Utanmanın insanlara özgü  yüksek bir duygu olduğunu unutmuşum! Bu Ermeni hayranları, bir araya gelmişler:
Konuşmuşlar, konuşmuşlar, bir karara varmışlar: KİTAP YAZMAK, ZOR BİR İŞ; ARAŞTIRMA YAPMAK GEREK, KİTABI YAZMAKLA İŞ BİTMİYOR. BASTIRMAK VE SATMAK GEREK! Oysa bu kadar zor ve çetin bir yolla ünlü olmak ta mümkün değildir! Öyle bir karar vermişler ki, akıllara seza!
TÜRK MİLLETİ VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ ADINA, ERMENİLERE ÖZÜR MEKUBU YAZIP, YAYIMLAMIŞLAR. En kolay ve en kestirmeden ünlü olmanın yoluna girmişler.
Zamane kızları gibi, üstsüz ve yarı çıplak fotoğraf çektirecek halleri de yok. Akademik çalışmalarla ünlü olmak; YABANCI DOSTLARIMIZIN! GÖZÜNE GİREREK, bir yerlere gelmek te olası değil. Elin herifçioğulları, Türkiye aleyhine iki kelime konuşmakla, hem parasal hem de makamsal ödüller almakta!
Arşivlerde, TÜRKİYE CUMHURİYETİNİ ZORDA BIRAKACAK BİLGİ VE BELGE DE YOK. AMA TÜRKLER ALEYHİNE KONUŞMAKLA, NOBEL BARIŞ ÖDÜLÜNE KAVUŞMAK TA VAR!
Mecelle, istediği kadar: ”KÖTÜ, EMSAL OLMAZ”, desin; ÖRNEKLER VE Makyavelizm de ortada!
İzninizle, Tarih Dedenin tozlu sahifelerine bir göz atalım:
1-Amerika Birleşik Devletleri,1802 tarihinde, bir Kızılderili kabilesini toptan katletti,
2-A.B.Devletleri; İkinci Dünya Savaşının başında; (120,000) Japon asıllı vatandaşını toplayarak, çöl ortasındaki barakalara yerleştirdi. Bu kamplarda, (20,000) Japon asıllı, Amerikan vatandaşının öldüğü söylenmektedir.
3-Amerika Birleşik Devletleri; 06 Ağustos 1945’te HİROŞİMA’YA, 09 AĞUSTOS 1945’TE NAGAZAKİ’YE; CENEVRE KONVANSİYONUNA AYKIRI OLARAK, ATOM BOMBASI ATARAK İNSANLARI VE TÜM CANLILARI YOK ETTİ.
4-Hitler Canavarı; Yahudilerin ve öteki ulusların köklerine kibrit suyu ekti.
5- Fransa, Cezayir’de soy kırımın daniskasını yaptı.
6-Rusya, İkinci Dünya Savaşından önce ve sonra, her ulusal topluluklara soykırım uyguladı.
7-General Franko, İspanya, iç savaşı sonrası, kendi toplumuna soykırım uyguladı.
8-Ermeniler; Birinci Dünya Savaşı sırasında; Doğu Anadolu’da, Türk ahaliyi toplu kıyımlara uğrattı. Çarlık Rus Ordusu Subaylarından, bir kurmay yarbayın, hükümetine vermiş olduğu rapor ortalardadır: ”Ermeniler, Türklerle meskûn mahalleri basarak, camilere doldurdukları Türkleri, diri, diri yaktılar. Türklerin, ırzlarına, canlarına ve mallarına tasallut ettiler. ERMENİLER, RÜZGÂR EKTİLER, FIRTINA BİÇTİLER.“ Demektedir.
9-A.B.Devletlerinde yayımlanan ve Türkçeye de tercüme edilen bir Ermeni’nin itiraflarını içeren kitabı okuyanımız, okuyup ta unutmayanımız var mı? Bu namuslu Ermeni asıllı Amerikalı: ”Bir Türk köyünün bütün insanlarını öldürdük.14 yaşında iki Türk kızının ırzına (250) kişilik Ermeni bölüğü askeri tecavüz etti. Akşam karanlığında; ağlayan bir çocuk sesinin geldiği tarafa baktığımızda; bir Türk Bebesinin, öldürdüğümüz anasının memesini emmeye çalıştığını dehşet içinde gördük.” Diye, itiraf etmekten çekinmemiştir.
Bir ulusun yapmamış olduğu bir insanlık suçundan! Dolayı, o ulusun üç nesil sonraki evlatları adına özür dileme yetkisini kendilerinde bulanlar; yukarıda yazdığımız gerçek insanlık suçunu işleyenler adına niçin özür dilemezler!
Tarihimizi, iç hukukumuzu ve dahi devletler hukukunu hiç bilmeyen bu AYDINLAR! Ve bu konuyu merak edenler, Sayın Ahmet Avcının, asa haber com, YAZARLAR KÖŞESİNDE yayımlanan ”SAYGIN DEVLET VE SAYGIN DEVLET ADAMI NASIL OLUR MUŞ? Başlıklı yazılarını mutlaka ve mutlaka okumalıdır, derim.
Bu, yürekleri yabancılara yardım etmek ateşi ile dolu olan Dört Bilim! Adamımıza soruyorum:
-SİZLERE, TÜRK ULUSU VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ ADINA, ERMENİLERDEN ÖZÜR DİLEME YETKİSİNİ KİM VE KİMLER VERDİ?
-YA DA, BU YETKİYİ NEYE DAYANARAK SAHİPLENDİNİZ?
-SİZLERİ, TÜRK ULUSUNU ZORA SOKACAK VE DEDELERİMİZİ VE TÜRK ULUSUNU SOYKIRIMLA LEKELEYECEK VE ALTINDAN KALKAMAYACAĞIMIZ TAZMİNATLARA UĞRATACAK KANAATA GÖTÜREN BELGELERİNİZ VAR MI?
-NOBEL DAĞITILDI, NE GİBİ BİR YABANCI ÖDÜLÜ BEKLİYORSUNUZ?
“Dört Aydınımız, Ermenilerden özür dileyen bildiri yayımlamışlar, “dediğimde; Hanım:”Fransa’daki üç silahşorlar de, aslında dört kişiydiler, birisi ölünce, yerine Kızı Kıler geçtiydi, “dedi. Bir Bayram konuğu Hanımefendi, itiraz etti:”
“-Onlar, ülkelerinin lehine savaşmışlardı,” dedi.
Osmanlı devleti Tebaası Ermeniler; Osmanlılarca ”TEBAAYI HAS,” olarak vasıflandırılıp, en yüksek makamlara getirilirdi. Bu TEBAA’NIN yapmış oldukları isyanlara bir göz atalım.


ERMENİ AYAKLANMALARI.

1-Erzurum isyanı---1890
2-Musa Bey Olayı----1890
3-Kumkapı Gösterisi---1890
4-Merzifon, Kayseri, Yozgat Olayları---1892-1893
5-Birinci Sason İsyanı---1894
6-Bab’ı Âli olayı---1895
7-Zeytun İsyanı---1895
8-Trabzon, Gümüşhane, Bayburt, Erzurum, Hınıs, Muş, Bitlis Olayları---1895
9-Birinci Van isyanı---1896
10-Osmanlı Bankası baskını---1896
11-İkinci Sason İsyanı---1904
12-İkinci Abdülhamit’e suikast—1905
13-Adana Olayı---1909
14-1914 Olayları sayısız
15-İkinci Van İsyanı---1915
16-Şebinkarahisar İsyanı---1915,

“Yukarıdaki tarih ve olaylarla günümüzdeki Ermeni terör olayları mukayese edilirse; Ermeni hareketlerinin tertiplendiği dönemler, Osmanlı Devleti’nin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin, iç ve dış mücadele verdiği, zor şartlar altında ve güçsüz olduğu dönemlerdir. Bu da, Ermenilerin güç ve otorite karşısında sinen bir yapıda olduğunu gösterir.” Osman Türkoğuz, ”Azınlıklar ve Misyonerler” S5-6
Arşivimde; Ermeni kiliselerinde ve Ermeni isyanlarında yakalanan her türlü silah ve cephanenin belgeleri mevcut. Ermenilerce, hunharca şehit edilen Türk insanlarının fotoğrafları ve Van isyanında; Türk ordusuna karşı, ellerinde silahları ile mevzilenmiş Osmanlı Vatandaşı Ermenilerin fotoğrafları da mevcut.
1970 senesinde; Fransa’nın Besançon şehrinde, yanımıza gelen Yaşlı Ermeniler, ağlayarak: ”Babalarımız, bizlere söylemişlerdi; bu gâvurların sözlerine inanarak, Türklere karşı savaşmayınız,” demişlerdi. Hatalarımızın kurbanı olduk; kendimizi köle yerine koydurduk,” demişlerdi.
Bu Dört Aydın Bilim Adamının! Aydınlıklarının ve bilim adamlıklarının, kendilerinden menkul olduğu, hiçbir örfe ve hukuka sığdırılamayan eylemleriyle ortaya çıkmıştır.
Devletler hukuku, devletlerin ve devletler hukukuna tâbi toplulukların birbirleriyle yapmış oldukları diyalogların örf haline getirilmesiyle ortaya çıktığını söylemek durumundayız.
10 Eylül 1922 tarihine ve İzmir Vilayet konağına gidelim. Yanımızda; bu Dört Aydın! Bilim adamı da olsun. Bunların, MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN RAHMETLİ BAŞYAVERİ SALİH BOZOK’UN ANILARINI, ya da, Sayın Ahmet Avcının, yukarıda sözünü ettiğim makalesini okuduklarını sanmıyorum. Bu nedenle, tarihe mal olmuş olayı, kendi kulaklarıyla dinlemesini istedim: İngilizlerin, İzmir Konsolosu, Mareşal Gazi Mustafa kemal’e hitaben:
“-Tebaamız için, hükümetinizden yazılı teminat istiyorum,” der. Yanıtın hemen alır:
“-Ne yani, Yunanlılar zamanında, siz tebaanızı daha emniyette mi görüyordunuz?” Konsolos, kasılarak:
-“Evet, Yunanlılar buradayken, tebaamızı daha emniyette görüyorduk.”
“Öyle ise buyurun, tebaanızla birlikte Yunanistan’a gidin efendim!”
Konsolos, sinirli bir şekilde sesini yükselterek.
-“Yani, majestelerinin hükümetine savaş mı açıyorsunuz?” Diye sorar.
-“Siz, kiminle neyi konuştuğunuzu biliyor musunuz? Ben, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ve Türk Orduları Başkomutanıyım. Savaş açmaya da, barış yapmaya da tam yetkiliyim. PEKİ, SİZ KİMSİNİZ? HÜKÜMETİNİZ ADINA SAVAŞ VE BARIŞ GÖRÜŞMELERİ YAPMAYA YETKİLİ MİSİNİZ? BÖYLE BİR YETKİNİZ VARSA GÖRÜŞELİM. YOKSA ELİYLE KAPIYI GÖSTERDİ, BUYURUNUZ DIŞARI EFENDİM.”
Konsolos, Mustafa Kemal Paşa’nın bu sözleri üzerine, sapsarı kesildi ve tek kelime söylemeden kapıdan çıktı, gitti.”
Ben, bu Dört Aydın ÖZÜRCÜYE! Soruyorum:
“-Yetki belgesi olmadan, devletler hukuku ve özel hukuk alanında, başkaları adına söz söylemek ve hukuki işlem yapmak mümkün değil iken, SİZLERİN BU BİLDİRİSİ, KEENLEMYEKUN –YOK HÜKMÜNDE –DEĞİL Mİ? KIZ KARDEŞLE YAPILAN VE NÜFUSA TESCİL EDİLEN EVLİLİK GİBİ, HİÇ YAPILMAMIŞ HÜKMÜNDE DEĞİL Mİ?
Akıllı ve ciddi bir Ermeni yetkili:
“-Beyler, hizmetinize şükran borçluyuz. TÜRK MİLLETİ VE TÜRKİYE CUMHURİYETİ ADINA SÖZ SÖYLEMEK İÇİN, YETKİ BELGENİZ VAR MI? Dese, bir tek yanıt verebilirsiniz:
-“BİZLER, SİZE VE HARİCİ BEDHAHLARA HİZMETİMİZİ SUNDUK. Orhan Pamuk, isteğiniz üzerine: ”Türkler, (1.000.000) Ermeni’yi ve (30,000) Kürdü kestiler,” dediğinde, yetki belgesi sormadan, NOBEL’İ sundunuz. Bu gibi işlerde, hizmete bakılır”, diyebilirsiniz.
Aydın Beyler! Hazır özür dilemeye başlamış iken, Ermenilerin öldürdükleri TÜRKLER İÇİN DE, ERMENİLER ADINA DA ÖZÜR DİLER MİSİNİZ?
Kaliforniya valisi Bilmem ne Zeneger; sözde, Ermenilerin alacakları tazminata karşılık, Kaliforniya’da yaşayan Ermenilerin borçlarını erteledi!
Daha şimdiden!PS:İsim değiştiren OYAK sigorta da Ermenilerin sigorta bedellerini ödeyeceğini beyan etti!
TÜRKİYE CUMHURİYETİ ÖZÜR DİLERSE
*Türkiye topraklarından, (6) vilayette, sözde, sürgüne uğramışların çocuklarına toprak verilir.
*Çok yüklü bir şekilde, Türkiye cumhuriyeti tazminat ödemeye hüküm giyer.
*Çok yüklü sigorta kayıplarını! Ödemeye hüküm giyer.
*Türkiye cumhuriyeti, bu ülkeyi bize bırakmak için kanlarını ve canlarını vermiş olanları soy kırımı yapmakla suçlamış olur.

Bu gibi öyküleri dinledikçe; aklıma Elbeyli Bucağımızda dinlediğim, yaşanmış bir olay aklıma gelir. Elbeyli-İlbeyli, Beydili- Beğdili-büyük bir Oğuz Oymağıdır.
1840 senesinde; Oymak ikiye ayrılarak; bir kısmı Sivas’ta kalmış, bir kısmı da Halep iline inmiştir. Benim anlatacağım olay; şimdi Kilis ilimizin bir ilçesi olan, ELBEYLİ’DE geçmiştir.
Elbeyli’nin adı, Türkçeleştirme furyasında, ALİMANTAR olarak değiştirilmişti
. Çok seneler önce; bir Elbeylili, unutulup gitmekten nasıl kurtulurum diye çareler ararken, aklına halkın su içtiği pınarın gözüne sıçmak fikri gelmiş ve kalkıp, gidip, herkesin gözü önünde pınarın gözüne sıçmış.
O günden beri de, hiç unutulmamış.
Birisi, ters ve akla uymayan bir iş yaptığında: ”Ali Mantar gibi, pınarın gözüne sıçtın”, derler.
Günümüzde de, pınarlarımızın gözüne sıçanlarımız çok!


61/4YİNE DE SANA GELDİM BEN!

                                                                           

                     OSMAN TÜRKOĞUZ
                   osmanturkoguz@gmail.com
                   İzmir;04 Mart 2012.

                   GÖNLÜMDE MEVSİM KIŞTIR!
         Değişse günler, aylar, döne,döne mevsimler;
         Uzağında gönlümde kışlar hüküm sürüyor.
         Bir gün gelirim diye söz versen de yine SEN;
         Özlemin kurşun gibi bende hüküm sürüyor.

         Karakışa çıkıyor SENSİZ yolların ucu;
         SEN orada BEN burda, bu mu sevmenin suçu!
         Özlemin şurda düğüm,şuracıkta kör sancı,
         Sensizlikten kahroldum yine SANA geldim BEN.

         Denizine yüz sürdüm,toprağına yüz sürdüm,
         SEN girmeden gönlüme bağımsızdım ve hürdüm.
         Dağlarda hüküm sürdüm,çöllerde hüküm sürdüm,
         Kulluğa, köleliğe yine SANA geldim BEN.

         Ellerimde zincirle, boynumda tel tasmayla
         Dilenip te kapında mutsuzluğu asmaya,
         SENİNLE birleşip te çağlayarak coşmaya
         Cennet diye kapına yine SANA geldim BEN.

         Göz oldum da gözümde bir damla yaş kalmadı,
         Söz oldum da sesimi dönüp,duyan olmadı;
         Direnecek gücüm de mecalim de kalmadı,
         SANA  kul olmak için yine SANA geldim BEN

        

        
        
        

        
  

3 Mart 2012 Cumartesi

613/EĞİTİMDE KIZ ÇOCUKLARINI AYIRMANIN SONUÇLARI!

                                                                                

                                   EĞİTİMDEKIZ ÇOCUKLARINI AYIRMANIN SONUÇLARI!
                        OSMAN TÜRKOĞUZ
                   osmanturkoguz@gmail.com
                   İzmir;03 Mart 2012.
                             4+4+4=Afganistan ve Taliban!
4+4+4=Kadınların tümü köle! Kadın,erkek ayırımı!
4+4+4=Köle kadınlardan doğan köle ve                                 beyinleri zincire vurulmuş toplum, ümmetçilik ve Arap emperyalizmi!
       HOMOSEKSÜEL ve SEVİCİ
             BİR TOPLUM!
       “Atatürk’ü benim kadar hiçbir kimse anlayamamıştır! Benim ülkemde, Afganistan’da tüm kadınlar ve kızlar köle ve cariyedir. Köleler ancak ve ancak köle çocuklar doğurur; bu yüzden de bizler köle bir toplumuz!”İsmail Ferman, Afgan ordusundan Piyade Yüzbaşısı, KHO.1954–1955.
         Kara Harp okulunda Teğmen rütbesinde öğrenciyken, bir grup Afganlı subay da eğitim için gelmişlerdi. Başlarında bir binbaşı olan üsteğmen ve yüzbaşılardan oluşan bu subay grubuna Türkçe dersi veriyordum. Çankırı Piyade Atış Okulunda da birlikte eğitim gördüğümüz bu subaylar bizlere çok alışmışlardı. İki Afganlı subaydan unutamadığım birer öykü dinlemiştim.1970’de Fransa’da yeğeninin odasında resmini gördüğüm İsmail Ferman’ın general olduğunu da öğrenmiştim. Yüzbaşı İsmail Ferman bana:
         “Sayın Teğmen Osman Bey, sizin övüneceğiniz çok şeyiniz, her şeyden önce de, bir Mustafa Kemal Atatürk’ünüz var. Ulusal Kurtuluş savaşında, Afgan ordusunu kurmak ve eğitmek için bir üst rütbe ile gönderilmiş olan subaylarınızı unutamadık. Yüz metrelik bir demiryolumuz var. Bizim de bir Mustafa Kemalimiz olsaydı, bu rütbelerde Türkiye’ye gelerek Türk teğmenlerinden boyumuzun ölçüsü almazdık. Atatürk’e ve Türk Kurtuluş Savaşına dair ne kadar kitap varsa satın alarak Afganistan’a döneceğim. İlk işimiz de Afganistan’dan kırallığı kovmak olacaktır. Atatürk sayesinde yeryüzüne indirilen ve tüm haklarına kavuşan Türk kadınlarının kendilerine olan öz güvenlerine hayran olduk.19 Mayıs Gençlik ve spor bayramınızı büyük bir gurur içersinde gıpta ile seyrettik. Kızlarınız çok alımlı ve onurlu. Erkekleriniz de onurlu ve gururlu. Mustafa Kemal bir ümmet toplumdan onurlu ve gururlu bir Türk Milleti yaratmış.”Dediydi. Ben ona, acele etmemelerini söyledikten sonra bazı önerilerde de bulunmuştum. Öteki Afgan subayına da tekrar ettiğim bu önerilerimi onun öyküsünü yazdıktan sonra yazacağım.
         Bir Afganlı üsteğmen de bana şunları,özellikle anlattığını da vurgulayarak anlatmıştı:
         “Çok mükemmel askeri ve her sahada bilgisine inandığım, Harp Akademisi öğrencisi bir Türk subayı beni, İstanbul’daki evlerine davet etmişti. Bir öğle üzeri evine vardığım da, beni kapıda güler yüzlü üç kişi karşıladı. Evin Hanımı, o Hanımın kız kardeşi ve altı yaşındaki kızları. Onlar mutfağa geçerlerken,”Hilal sizi oyalar!”Dediler. Hilal evlerinin fotoğraf albümünü çıkardı, fotoğrafları izah ederek gösterirken Atatürk’ü de anlattı. Şaşırdım kalakaldım. Bizde evin Beyi olsa bile kadınların ve kız çocuklarının bir konuğu karşılamaları onunla sohbet etmeleri düşünülemezdi. Sonunda beni davet eden Yüzbaşı da geldi, sofraya birlikte oturduk.Sohbetimiz sırasında açılan her konuda, Yüzbaşının Lise sonda olduğunu öğrendiğim Baldızı  Yüzbaşıyı mat etti.Mustafa Kemal Atatürk’ün neler yaratmış olduğunu anladım.Bu konudaki kitapları satın alarak Ankara’ya döndüm.Bizler;öncelikle Kırallığı devirmeye ve Afganistan’ı Türkiye gibi yapmaya karar verdik!”Demişti.
         Mustafa Kemal Atatürk savaşlar kazanmış ve Türk Milletini de bir ölüm ve yok olma uçurumunun kenarından almış, çok sevilen bir askeri ve politik liderdir. Buna karşın, Jozef Stalin, Benito Mussolini ve Adolf Hitler gibi tepeden inme ve çok kanlı bir devrime kalkışmamıştır.29 Ekim 1923’te Türkiye Büyük Millet Meclisinin kararı ile Türkiye Cumhuriyetini kurmuş, evrimleşme yolunu tutarak, Halk ve Millet Mektepleri ile halkının eğitimine ağırlık vermiştir. Osmanlıdan kalan kurumları da tek, tek ortadan kaldırarak yeni düzenin kurallarını ve kurumlarını yerleştirmiştir. Alfabeyi değiştirmiş, soyadı kanunun koymuş,1934’te de 18 kadını milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisine oturtmuş, Laiklik prensibini de 1937 senesinde anayasamıza koydurtmuştur. Atatürk ilkeleri de anayasamızdaki yerlerini almıştır. Daha çok şeyler anlatmıştım. Atatürk,”sizin yaptıklarınızı aynen Afganistan’da yapacağım!”diyen Amanullah Han’a:”Çok dikkatli olmalısınız, Afgan Halkı Türk halkına benzemez!”Uyarısında bulunmuştu. İngilizlerin Kraliçesi Süreyya’nın mayolu resmini Afganistan’da dağıtması üzerine, Beçe Saka adlı eski bir jandarma eri tarafından darbeyle kovulmuştur.”Demeyi ihmal etmemiştim. EK: Afgan Kıralı Amanullah Hanın kızı Ayvalık’ta bir zeytinci ailenin gelinidir.
         1970–1971 yıllarında dil öğrenimi için bulunduğum Fransa’nın Besançon Üniversitesinde, Afganlı öğrenciler bizi kendilerine çok yakın bulmuşlardı. General İsmail Ferman’ın yeğeni de bana, başında Nur Muhammet Teraki’nin—Öldürülmüştür-- bulunduğu “Afganistan Komünist Partisi’nin” Fransızcaya tercüme dilmiş tüzüğünü vermişti. Tüm Afganlı öğrencileri topladım, onlara çok güzel bir stratejik ve arsıulusal açıklama yaptım. Afganistan, petrol ve çıkar çatışma bölgelerinin kilidi ve damı durumundadır. Komünist bir sistem kurarsanız Sovyetler Birliğinin avı olursunuz. Komünizm sanayi toplumları için öngörülmüş bir sistemdir. Sizin bu vadide hiçbir eseriniz de yok. Ne Amerika, ne Çin,ne Hindistan,ne Pakistan ne de diğer ülkeler ve Afgan halkı  Rusya’nın kucağına düşmesini istemezler.Çıkar çatışmalarına sahne olursunuz.Mustafa Kemal:”Komünizm Rus tabiyatına girmektir!”Demişti.Dedim.            ”Biz Ülkemizde çok güçlü ve örgütlüyüz. Komünizmi de başarırız!”Demişlerdi. Kepazeliği gördük. Talebeler—Taliban—örgütlenerek en ilkel çağı geri getirmiştir. Aynı oyun Hikmetyar’ın dizi dibindekiler tarafından ülkemizde de sahnelenmektedir. Lütfen, ekli yazımı bir daha okur musunuz? Ekli slâydı da seyreder misiniz?
         Bir ülkede,Din diğer sosyal düzen kurallarının üstüne çıkarak bu kuralları işlemez hale getirirse,o ülkede Allah adı kullanılarak işlenecek cinayetlerin ve akıtılacak kanların önüne geçmek mümkün olamaz.İşte İslam Arap tarihi,işte Vatikan’ın kanlı tarihi.İşte Afganistan işte Suudi Arabistan.
        


             

      
  

2 Mart 2012 Cuma

612/TÜRKLÜĞÜNÜ VE TÜRK'Ü İNKÂR EDENLERE!

K                                                                              
OSMAN TÜRKOĞUZ
  İzmir;02 Mart 2012.
         Bu yazımı ve şiirlerimi Türklüğünü ve Türkü inkâr eden münkirlere armağan ediyorum!

                              MEHMETÇİK!
            Çağları değiştiren yüreğindeki kandır,
            Zaferleri kazanan ruhundaki imandır.
            Hangi görevi alsan ölür, dönmezsin geri,
            Sen çağların en yiğit, en yürekli askeri,
            Sancağındır gönlünde Atatürk’ün İlkesi,
            Ölümsüzdür sayende Türkün şanlı ülkesi.

            Yolunu aydınlatan senin ölmez atandır,
            Uğruna öldüğün şey, ölümsüz bu vatandır.
            Her çağda en öndesin yiğitlikte, mertlikte,
            Senin ölümsüz Pirin Ankara’da yatandır.
            Sancağındır gönlünde Atatürk’ün İlkesi,                                                          
           Ölümsüzdür sayende Türk’ün şanlı ülkesi.    

            Şimşek gibi çakarsın dost ve düşman gözünde,
            Yiğitlik destanlaşır senin yiğit özünde.
            Şüphe yok, yalan da yok verilmiş her sözünde,
            Sen en kutsal varlıksın ulusunun gözünde.
            Sancağındır gönlünde Atatürk’ün İlkesi,
            Ölümsüzdür sayende Türk’ün şanlı ülkesi.

            Sırpsındığı, Kosova Sakarya, Dumlupınar,
            Her meydan savaşında senin ölmez adın var.
            Ortaasya’dan çıkıp, Manş denizine kadar,
            Her kıtada adın var, her destanda yâdın var.
            Sancağındır gönlünde Atatürk’ün İlkesi,
            Ölümsüzdür sayende Türk’ün şanlı ülkesi.

            Fedakârlık kanında ATATÜÜRK’TEN mirastır,
            Ülkene kan bağışın yalnızca sana hastır;
            Sana düşman güçlerin kaderi derttir, yastır;
            İtaat Bayrak gibi Türklükten tek mirastır.
            Sancağındır gönlünde Atatürk’ün İlkesi,
            Ölümsüzdür sayende Türk’ün şanlı ülkesi.
            İngilizlerin ulusal Kurtuluş Savaşımıza ait gizli belgelerinde dikkatimizi çeken bir değerlendirme vardır:
YÖRÜKLER VE EFELER KORKU NEDİR BİLMEMEKTEDİRLER!”Osmanlıda, bunlar hamam tellakları ile ayni sıralamadalar!

           
.           Sakarya Meydan Muharebesinde yendiğimiz Yunanistan’ın Küçük Asya Ordusu başkomutanı Korgeneral Anastasios Papulas’ın Yuna Hükümetine vermiş olduğu raporunda, şöyle bir değerlendirmesi vardır:
            Türk Askeri Komutanına, Peygamberine bağlı olduğu gibi bağlıdır!”
            Divan’ı Lügat’it Türk’ün yazarı, Ünlü ve Büyük Türk Bilgini Rahmetli Kaşkarlı Mahmut, Arap akımının İslamiyet adı altında sürdürüldüğü bir dönemde var gücü ile Türklük Bilincini savunmuştur.1072 yılında; Bağdat’taki Arap Abbasi Halifesine taktim ettiği kitabının başına şöyle yazmaktan çekinmemiştir.
            “Yüce Tanrı’nın devlet güneşini Türk burçlarında doğdurmuş olduğunu, onların ülkeleri üzerinde göklerin bütün dairelerini döndürdüğünü gördüm. Tanrı, onlara TÜRK adını verdi. Onları yeryüzünde ikbal kıldı. Zamanımızın hakanlarını onlardan çıkardı. Dünya uluslarının yönetim yularını onların ellerine verdi. Onları herkese üstün eyledi. Karahanlıların devlet dili olan Türkçe ile yazılmış olan bu Ünlü eser, Araplara Türkçe öğretmek amacını taşımaktaydı. Kitabın yazarı Kaşkarlı Mahmut, Bağdat’a kadar giderek kitabını eliyle sunduğu Arap ABBASİ Halifesine de şöyle demiştir:
            “Tanrı, Türkleri yeryüzüne ikbal kıldı. Dünya uluslarının yönetim yularını onların ellerine verdi. Türk dilini öğrenmek çok gerekli bir iş olur.”
            Secere’i Terakime’nin yazarı Ebulgazi Bahadır Han:
            “TÜRK OLARAK DOĞMAM HER TÜRLÜ ÖVÜNMEDEN DE ÜSTÜNDÜR!”Demektedir. Hemi de 17’inci asırda!
            ABBASİ Halifelerinden Memun, Ünlü Harun el Reşit’in üç oğlundan birisidir, Halife olarak   (M.S.813–833) tarihleri arasında saltanat sürmüştür. Sarayına toplamış olduğu çeşitli uluslardan Ozanlara övünmelerini emreder. Arap asıllı Ozan; Hz. Peygamber’in Arap oluşundan, Kur’an’Kerimin Arapça indirilişinden ve Arap Ulusunun soyluluğundan ve büyüklüğünden söz ederek susar.
            Rum ozanı da, Eski Yunanın sanat, bilim ve mimarideki büyüklüğünden söz eder Aristo bizdendir, Sokrat ta bizden diyerek sözünü tamamlar.
            Acem ozanı da; Pers hükümdarlarının saraylarının görkeminden ve zenginliklerinden başlayarak Asur’u ve Mısır’ı dize getirdiklerinden dem vurur ve susar. Sıra Türk ozan’a geldiğinde; Halife Memun, müstehzi bir gülüşle:
            “Haydi, sen de övün bakalım!” Der. Şehzade Mutasım’ın anası Türk olduğu için, Türklere özen gösterirdi. Halife olduğunda da Samarra şehrini kurdurarak oraya taşınmış, muhafız alayını Türklerden oluşturduğu gibi samarra’ya da Türkleri yerleştirmişti. Halife Memun’un Türk asıllı ozanı hafife almasının altındaki neden de bundan olsa gerektir.
            Öteki ozanlar biri birlerine bakarak, bunun övünecek nesi var acep gibisinden dudak büküp, gerdan kırarlar.
            Türk ozanı, şöyle bir gerinir ve eydirir:
            “Benim doğduğum Türk ellerinde, gerçi ne Arap’ın ne Acem’in, ne de Rum’un övündüğü şeyler yoktur. Fakat benim doğmuş olduğum topraklarda Tanrı köle yaratmaz!”Diyerek, dimdik oturuşunu sürdürür.
            Daha sonra Türk’ün ve Türklüğün en büyük hizmetkârı gelir, kendisi, kendisini böyle kabullenmiştir. Mareşal Gazi Mustafa Kemal gelmiş; Türk Türklüğünün bilincine varabilmiştir. Türk Türklük için, Türklük te Türk ve insanlık için çalışmaya koyulmuştur. Başka uluslar, mutluluğu maddi zenginliklerde ararlarken, Türk Türk olmakla mutlululuğunu dünyaya duyurmuştur.
Zaman gelmiş, zaman geçmiş; sağda vuruşanlar sağdaki devletlerin, solda vuruşanlar da soldaki devletlerin uşağı olmuşlardır. İhanetler ve kölelikler çift yönlü işlerlik kazanmıştır. Babası Türk ordusunun şanlı bir Generali iken, oğul da Melina Merküri’nin ihanet cephesinde Yunanlı bir köle olabilmiştir. Vatan; Millet; Din ve İman diyenlerin kimlerin kulu ve kölesi oldukları da ortaya çıkmıştır. Osman Türkoğuz, Ulusal Bilinç.                             SINIRLARDA MEHMEDİM!
                                            Yüreğini yastık yapmış ta arkasına
                                          Gözleri ellerinde dürbün;
                                          Yağmurla, rüzgârla, karla beraber
                                          Gecelerin arkasında, mevzidedir MEHMEDİM.
                                          Kaçakçı kurşunları gelir ziyaretine,
                                         Katık yapar da kuru ekmeğine,
                                          Ulusunun tüm sevgisini katar;
                                          Geceler boyunca sınırdadır MEHMEDİM,
                                          Ayla beraber, güneşle yatağına yatar.

                                          Silah sesleri böler geceyi,
                                          Bazan üçe, bazan da dörde.
                                          Kırk milyon olur da MEHMEDİM—O zaman kırk milyonduk--
                                          Öyle vurulur, öyle de ölür;
                                         Öyle düşer, düşerse derde.

                                          Ne bir Ana bulunur, ne de bir Bacı yanında;
                                          Kırk milyon Türk uyur geceleri
                                          Mışıl, mışıl
                                          Uykusuz MEHMEDİMİN ardında.
                                         Vurulur MEHMEDİM, kış ortasında, yaz ortasında vurulur,
                                          Vurulur MEHMEDİM yıldızların ve ayın tanığında;
                                         Geceler aydınlanır kanında,
                                          Toprak vatan olur canında.

                                           Bir sigara gibi tüttürür uzun kış gecelerini,
                                           Yalnızlık ta çekilir mi hiç;
                                           Kar olmasa, yağmur olmasa
                                           Kaçakçı kurşunları da olmasa.
                                          Tesbih yapar da çeker MEHMEDİM,
                                           Ya teskeresini ya da yar mektuplarını.

                                          Vurulur, ölür MEHMEDİM,
                                            Bazan gecenin ortasında;
                                           Bilir ama bilir MEHMEDİM,
                                           Kırk milyon Türk var arkasında.

                                            Su uyur, taş uyur, DÜŞMAN UYUR DA;
                                           Uyumaz sınırda benim MEHMEDİM.
                                           Vurulur ölür de benim MEHMEDİM,
                                           Selam, selam, selam diye,
                                            Ak güvercinler gibi ruhunu ulusuna gönderir.
            1935 senesi yılbaşını Atatürk Orman Çiftliğindeki Marmara köşkünde geçiren Cumhurbaşkanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk, yanındakilerle beraber Ankara şehir merkezine dönerlerken, Beştepeler Jandarma Karakolunun yanına gelirler, Gökyüzü bulutsuzdur ve masmavi derinliğin içersinde yıldızlar ışıldamaktadır. Jandarma Karakol nöbetçisinin resmi ufka düşmüştür. Atatürk, nöbetçi jandarma erini yanına çağırır. Jandarma eri Alay komutanına tekmilini verdikten sonra dimdik dikilir. Atatürk, aracında bulunan Ankara il jandarma alay komutanını, Muhafız alay komutanını ve Ankara İl emniyet müdürünü göster ek, bunlar sivil olsaydılar, bunları yenip yenemeyeceğini sorar. Nöbetçi Jandarma eri, her birisi için:
            “Bir çelmede yenerim!”Kararını söyleyince, Atatürk:
            “Beni de yener misin?” diye sorduğunda şu cevabı alır:
            De gidi Atatürk’üm de. Yedi düvelin yenemediği seni ben nasıl yenerim!”
            Onu yenmeye çalışan dış ve tarikat destekli yalancı pehlivanlara benden selam olsun!
            Bendeniz, Jandarma hakkında yazmış olduğum bir şiirimi daha bu Kahraman Türk Jandarmasına armağan ediyorum.
                                ATATÜRK JANDARMASI
                                                                           
            Anafartalar senin, Conk bayırları senin,
         Namususun ulusun, namususun ülkemin.
         Tarihlerde şan senin, zaferlerde kan senin;
         Namusluya dostsun sen, kötüye kelepçesin.
         Ülkem seninle mutlu, ulus senle ileri
         Meşalendir gönlünde Atatürk İlkeleri.

         Kanun, nizam yolunda nice Şehitlerin var,
         Barışa egemensin, savaşlarda adın var.
         Anafarta’dan çıkıp Beşparmaklara kadar,
         Kanınla çizilmiştir bu kutsal haritalar.
         Ülkem seninle mutlu, ülkem senle ileri;
         Meşalendir gönlünde Atatürk İlkeleri.

         Sınırlara dikmişsin bedenden kaleleri,
         Kitabında durmak yok, ileri hep ileri.
         Kanınla suluyorsun dağları, dereleri
         Sen Türk’ün destanısın Atatürk’ün askeri,
         Ülkem seninle mutlu, ulus senle ileri,
         Meşalendir gönlünde Atatürk İlkeleri.

         Nöbetin var denizde, ovalarda ve dağda,
         Barışta savaşın var kötülerle her çağda.
         Vatan, Türklük denince ırmaklar gibi çağla,
         İnancında durmak yok, ileri hep ileri.
         Ülkem seninle güçlü, Türklük senle ileri,
         Meşalendir gönlünde Atatürk İlkeleri.
         Ulusal Bilinç sahibi Türkler saymakla bitmez. Gaziantep-Kilis yolu üzerinde, yanındaki iki askeriyle Fransız ordusuna direnirken süngülenerek öldürülen Teğmen Mehmet Şahin Bey ve yanındaki Şehit adsızlar. Mudanya’da İngiliz savaş gemilerine 7,9 çaplı Mavzeriyle karşı koyarken şehit düşen Uzman Jandarma Çavuşumuz. Hangi birisini anlatsam!
         Sene 1912 Osmanlı İmparatorluğunu sadrazamı Bağdatlı Mahmut Şevket Paşadır. Sonradan sadrazam olacak Hakkı Paşa da Roma Büyük Elçisidir. Her iki Paşa derin uykularından uyanamayarak, Trablusgarp’taki silah ve cephanemizi Arabistan gönderirler. İtalyanlar da Bingazi ve Trablusgarp’a asker çıkarırlar. Kurmay Binbaşı Enver’in ve Kurmay Kolağası Mutafa Kemal’in gayretlerine rağmen Osmanlı yenilgiyi kabul eder. Topçu Yüzbaşısı Yenbahçeli Şükrü, toplarını ve askerlerini İtalyanlara teslim etmez. Mısır-İskenderiye üzerinden onları ülkemize getirir. Osmanlının dünkü uyrukları Osmanlıya karşı birleşmişken, bu defada Osmanlı tüm yetişkin askerlerini terhis eder. Bunu fırsat bilen, Yunanistan, Bulgaristan ve Karadağ Osmanlıya savaş ilan ederek, Edirne’yi ele geçirip, Çatalca’ya kadar ilerlerler. Cephe gerisinde 100.000 Karavana kavurma kokmuşken, Osmanlı ordusu başkomutanı Abdullah paşa ordusu ile birlikte ot yerler. Bulgarlarla yapılan bir muharebede, Niğdeli Onbaşı Şahin,250 kişilik bir Bulgar bölüğünü tek başına durdurtur. Çeşitli yerlerinden yara alarak kendisini kaybeder. Bulgar askerleri yanına geldiğinde,”SU! SU!” Diye sayıklamaktadır. Bulgar bölük komutanı Yüzbaşı, bir marta su uzattığında baygın gözlerini açmış olan Yaralı Onbaşımız Şahin, dehşetle tiksinerek:
         “Siz düşmansınız, düşmanımın suyunu içemem!”Der ve su diye sayıklayarak ölür. Bulgar yüzbaşısı askerlerini saygı duruşuna geçirir ve askerlerine:
         “İşte Türk askeri böyledir!” Der.
         Onların sayesinde kazanmış olduğumuz vatanımızın yeraltı zenginlikleri, anayasa hükmüne karşın yabancıların işletmesine terkedilmiştir. Türk, vurulmuş, şehit olmuş, hastalanmış, süngüsüz süngü hücumları yaparak bir vatan bırakmış; başta Başkomutanı olmak üzere ihanetlere uğramıştır. Bir büyük Ozanımızın sözü ne güzeldir:                       “Değişmem ben ülkemin insanını/Bin altına!/Niçin yatı, yatıveriyor/Gül gibi insancıklar/kirli para altına?”                                                   

İzleyiciler

Blog Arşivi