2 Mart 2012 Cuma

612/TÜRKLÜĞÜNÜ VE TÜRK'Ü İNKÂR EDENLERE!

K                                                                              
OSMAN TÜRKOĞUZ
  İzmir;02 Mart 2012.
         Bu yazımı ve şiirlerimi Türklüğünü ve Türkü inkâr eden münkirlere armağan ediyorum!

                              MEHMETÇİK!
            Çağları değiştiren yüreğindeki kandır,
            Zaferleri kazanan ruhundaki imandır.
            Hangi görevi alsan ölür, dönmezsin geri,
            Sen çağların en yiğit, en yürekli askeri,
            Sancağındır gönlünde Atatürk’ün İlkesi,
            Ölümsüzdür sayende Türkün şanlı ülkesi.

            Yolunu aydınlatan senin ölmez atandır,
            Uğruna öldüğün şey, ölümsüz bu vatandır.
            Her çağda en öndesin yiğitlikte, mertlikte,
            Senin ölümsüz Pirin Ankara’da yatandır.
            Sancağındır gönlünde Atatürk’ün İlkesi,                                                          
           Ölümsüzdür sayende Türk’ün şanlı ülkesi.    

            Şimşek gibi çakarsın dost ve düşman gözünde,
            Yiğitlik destanlaşır senin yiğit özünde.
            Şüphe yok, yalan da yok verilmiş her sözünde,
            Sen en kutsal varlıksın ulusunun gözünde.
            Sancağındır gönlünde Atatürk’ün İlkesi,
            Ölümsüzdür sayende Türk’ün şanlı ülkesi.

            Sırpsındığı, Kosova Sakarya, Dumlupınar,
            Her meydan savaşında senin ölmez adın var.
            Ortaasya’dan çıkıp, Manş denizine kadar,
            Her kıtada adın var, her destanda yâdın var.
            Sancağındır gönlünde Atatürk’ün İlkesi,
            Ölümsüzdür sayende Türk’ün şanlı ülkesi.

            Fedakârlık kanında ATATÜÜRK’TEN mirastır,
            Ülkene kan bağışın yalnızca sana hastır;
            Sana düşman güçlerin kaderi derttir, yastır;
            İtaat Bayrak gibi Türklükten tek mirastır.
            Sancağındır gönlünde Atatürk’ün İlkesi,
            Ölümsüzdür sayende Türk’ün şanlı ülkesi.
            İngilizlerin ulusal Kurtuluş Savaşımıza ait gizli belgelerinde dikkatimizi çeken bir değerlendirme vardır:
YÖRÜKLER VE EFELER KORKU NEDİR BİLMEMEKTEDİRLER!”Osmanlıda, bunlar hamam tellakları ile ayni sıralamadalar!

           
.           Sakarya Meydan Muharebesinde yendiğimiz Yunanistan’ın Küçük Asya Ordusu başkomutanı Korgeneral Anastasios Papulas’ın Yuna Hükümetine vermiş olduğu raporunda, şöyle bir değerlendirmesi vardır:
            Türk Askeri Komutanına, Peygamberine bağlı olduğu gibi bağlıdır!”
            Divan’ı Lügat’it Türk’ün yazarı, Ünlü ve Büyük Türk Bilgini Rahmetli Kaşkarlı Mahmut, Arap akımının İslamiyet adı altında sürdürüldüğü bir dönemde var gücü ile Türklük Bilincini savunmuştur.1072 yılında; Bağdat’taki Arap Abbasi Halifesine taktim ettiği kitabının başına şöyle yazmaktan çekinmemiştir.
            “Yüce Tanrı’nın devlet güneşini Türk burçlarında doğdurmuş olduğunu, onların ülkeleri üzerinde göklerin bütün dairelerini döndürdüğünü gördüm. Tanrı, onlara TÜRK adını verdi. Onları yeryüzünde ikbal kıldı. Zamanımızın hakanlarını onlardan çıkardı. Dünya uluslarının yönetim yularını onların ellerine verdi. Onları herkese üstün eyledi. Karahanlıların devlet dili olan Türkçe ile yazılmış olan bu Ünlü eser, Araplara Türkçe öğretmek amacını taşımaktaydı. Kitabın yazarı Kaşkarlı Mahmut, Bağdat’a kadar giderek kitabını eliyle sunduğu Arap ABBASİ Halifesine de şöyle demiştir:
            “Tanrı, Türkleri yeryüzüne ikbal kıldı. Dünya uluslarının yönetim yularını onların ellerine verdi. Türk dilini öğrenmek çok gerekli bir iş olur.”
            Secere’i Terakime’nin yazarı Ebulgazi Bahadır Han:
            “TÜRK OLARAK DOĞMAM HER TÜRLÜ ÖVÜNMEDEN DE ÜSTÜNDÜR!”Demektedir. Hemi de 17’inci asırda!
            ABBASİ Halifelerinden Memun, Ünlü Harun el Reşit’in üç oğlundan birisidir, Halife olarak   (M.S.813–833) tarihleri arasında saltanat sürmüştür. Sarayına toplamış olduğu çeşitli uluslardan Ozanlara övünmelerini emreder. Arap asıllı Ozan; Hz. Peygamber’in Arap oluşundan, Kur’an’Kerimin Arapça indirilişinden ve Arap Ulusunun soyluluğundan ve büyüklüğünden söz ederek susar.
            Rum ozanı da, Eski Yunanın sanat, bilim ve mimarideki büyüklüğünden söz eder Aristo bizdendir, Sokrat ta bizden diyerek sözünü tamamlar.
            Acem ozanı da; Pers hükümdarlarının saraylarının görkeminden ve zenginliklerinden başlayarak Asur’u ve Mısır’ı dize getirdiklerinden dem vurur ve susar. Sıra Türk ozan’a geldiğinde; Halife Memun, müstehzi bir gülüşle:
            “Haydi, sen de övün bakalım!” Der. Şehzade Mutasım’ın anası Türk olduğu için, Türklere özen gösterirdi. Halife olduğunda da Samarra şehrini kurdurarak oraya taşınmış, muhafız alayını Türklerden oluşturduğu gibi samarra’ya da Türkleri yerleştirmişti. Halife Memun’un Türk asıllı ozanı hafife almasının altındaki neden de bundan olsa gerektir.
            Öteki ozanlar biri birlerine bakarak, bunun övünecek nesi var acep gibisinden dudak büküp, gerdan kırarlar.
            Türk ozanı, şöyle bir gerinir ve eydirir:
            “Benim doğduğum Türk ellerinde, gerçi ne Arap’ın ne Acem’in, ne de Rum’un övündüğü şeyler yoktur. Fakat benim doğmuş olduğum topraklarda Tanrı köle yaratmaz!”Diyerek, dimdik oturuşunu sürdürür.
            Daha sonra Türk’ün ve Türklüğün en büyük hizmetkârı gelir, kendisi, kendisini böyle kabullenmiştir. Mareşal Gazi Mustafa Kemal gelmiş; Türk Türklüğünün bilincine varabilmiştir. Türk Türklük için, Türklük te Türk ve insanlık için çalışmaya koyulmuştur. Başka uluslar, mutluluğu maddi zenginliklerde ararlarken, Türk Türk olmakla mutlululuğunu dünyaya duyurmuştur.
Zaman gelmiş, zaman geçmiş; sağda vuruşanlar sağdaki devletlerin, solda vuruşanlar da soldaki devletlerin uşağı olmuşlardır. İhanetler ve kölelikler çift yönlü işlerlik kazanmıştır. Babası Türk ordusunun şanlı bir Generali iken, oğul da Melina Merküri’nin ihanet cephesinde Yunanlı bir köle olabilmiştir. Vatan; Millet; Din ve İman diyenlerin kimlerin kulu ve kölesi oldukları da ortaya çıkmıştır. Osman Türkoğuz, Ulusal Bilinç.                             SINIRLARDA MEHMEDİM!
                                            Yüreğini yastık yapmış ta arkasına
                                          Gözleri ellerinde dürbün;
                                          Yağmurla, rüzgârla, karla beraber
                                          Gecelerin arkasında, mevzidedir MEHMEDİM.
                                          Kaçakçı kurşunları gelir ziyaretine,
                                         Katık yapar da kuru ekmeğine,
                                          Ulusunun tüm sevgisini katar;
                                          Geceler boyunca sınırdadır MEHMEDİM,
                                          Ayla beraber, güneşle yatağına yatar.

                                          Silah sesleri böler geceyi,
                                          Bazan üçe, bazan da dörde.
                                          Kırk milyon olur da MEHMEDİM—O zaman kırk milyonduk--
                                          Öyle vurulur, öyle de ölür;
                                         Öyle düşer, düşerse derde.

                                          Ne bir Ana bulunur, ne de bir Bacı yanında;
                                          Kırk milyon Türk uyur geceleri
                                          Mışıl, mışıl
                                          Uykusuz MEHMEDİMİN ardında.
                                         Vurulur MEHMEDİM, kış ortasında, yaz ortasında vurulur,
                                          Vurulur MEHMEDİM yıldızların ve ayın tanığında;
                                         Geceler aydınlanır kanında,
                                          Toprak vatan olur canında.

                                           Bir sigara gibi tüttürür uzun kış gecelerini,
                                           Yalnızlık ta çekilir mi hiç;
                                           Kar olmasa, yağmur olmasa
                                           Kaçakçı kurşunları da olmasa.
                                          Tesbih yapar da çeker MEHMEDİM,
                                           Ya teskeresini ya da yar mektuplarını.

                                          Vurulur, ölür MEHMEDİM,
                                            Bazan gecenin ortasında;
                                           Bilir ama bilir MEHMEDİM,
                                           Kırk milyon Türk var arkasında.

                                            Su uyur, taş uyur, DÜŞMAN UYUR DA;
                                           Uyumaz sınırda benim MEHMEDİM.
                                           Vurulur ölür de benim MEHMEDİM,
                                           Selam, selam, selam diye,
                                            Ak güvercinler gibi ruhunu ulusuna gönderir.
            1935 senesi yılbaşını Atatürk Orman Çiftliğindeki Marmara köşkünde geçiren Cumhurbaşkanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk, yanındakilerle beraber Ankara şehir merkezine dönerlerken, Beştepeler Jandarma Karakolunun yanına gelirler, Gökyüzü bulutsuzdur ve masmavi derinliğin içersinde yıldızlar ışıldamaktadır. Jandarma Karakol nöbetçisinin resmi ufka düşmüştür. Atatürk, nöbetçi jandarma erini yanına çağırır. Jandarma eri Alay komutanına tekmilini verdikten sonra dimdik dikilir. Atatürk, aracında bulunan Ankara il jandarma alay komutanını, Muhafız alay komutanını ve Ankara İl emniyet müdürünü göster ek, bunlar sivil olsaydılar, bunları yenip yenemeyeceğini sorar. Nöbetçi Jandarma eri, her birisi için:
            “Bir çelmede yenerim!”Kararını söyleyince, Atatürk:
            “Beni de yener misin?” diye sorduğunda şu cevabı alır:
            De gidi Atatürk’üm de. Yedi düvelin yenemediği seni ben nasıl yenerim!”
            Onu yenmeye çalışan dış ve tarikat destekli yalancı pehlivanlara benden selam olsun!
            Bendeniz, Jandarma hakkında yazmış olduğum bir şiirimi daha bu Kahraman Türk Jandarmasına armağan ediyorum.
                                ATATÜRK JANDARMASI
                                                                           
            Anafartalar senin, Conk bayırları senin,
         Namususun ulusun, namususun ülkemin.
         Tarihlerde şan senin, zaferlerde kan senin;
         Namusluya dostsun sen, kötüye kelepçesin.
         Ülkem seninle mutlu, ulus senle ileri
         Meşalendir gönlünde Atatürk İlkeleri.

         Kanun, nizam yolunda nice Şehitlerin var,
         Barışa egemensin, savaşlarda adın var.
         Anafarta’dan çıkıp Beşparmaklara kadar,
         Kanınla çizilmiştir bu kutsal haritalar.
         Ülkem seninle mutlu, ülkem senle ileri;
         Meşalendir gönlünde Atatürk İlkeleri.

         Sınırlara dikmişsin bedenden kaleleri,
         Kitabında durmak yok, ileri hep ileri.
         Kanınla suluyorsun dağları, dereleri
         Sen Türk’ün destanısın Atatürk’ün askeri,
         Ülkem seninle mutlu, ulus senle ileri,
         Meşalendir gönlünde Atatürk İlkeleri.

         Nöbetin var denizde, ovalarda ve dağda,
         Barışta savaşın var kötülerle her çağda.
         Vatan, Türklük denince ırmaklar gibi çağla,
         İnancında durmak yok, ileri hep ileri.
         Ülkem seninle güçlü, Türklük senle ileri,
         Meşalendir gönlünde Atatürk İlkeleri.
         Ulusal Bilinç sahibi Türkler saymakla bitmez. Gaziantep-Kilis yolu üzerinde, yanındaki iki askeriyle Fransız ordusuna direnirken süngülenerek öldürülen Teğmen Mehmet Şahin Bey ve yanındaki Şehit adsızlar. Mudanya’da İngiliz savaş gemilerine 7,9 çaplı Mavzeriyle karşı koyarken şehit düşen Uzman Jandarma Çavuşumuz. Hangi birisini anlatsam!
         Sene 1912 Osmanlı İmparatorluğunu sadrazamı Bağdatlı Mahmut Şevket Paşadır. Sonradan sadrazam olacak Hakkı Paşa da Roma Büyük Elçisidir. Her iki Paşa derin uykularından uyanamayarak, Trablusgarp’taki silah ve cephanemizi Arabistan gönderirler. İtalyanlar da Bingazi ve Trablusgarp’a asker çıkarırlar. Kurmay Binbaşı Enver’in ve Kurmay Kolağası Mutafa Kemal’in gayretlerine rağmen Osmanlı yenilgiyi kabul eder. Topçu Yüzbaşısı Yenbahçeli Şükrü, toplarını ve askerlerini İtalyanlara teslim etmez. Mısır-İskenderiye üzerinden onları ülkemize getirir. Osmanlının dünkü uyrukları Osmanlıya karşı birleşmişken, bu defada Osmanlı tüm yetişkin askerlerini terhis eder. Bunu fırsat bilen, Yunanistan, Bulgaristan ve Karadağ Osmanlıya savaş ilan ederek, Edirne’yi ele geçirip, Çatalca’ya kadar ilerlerler. Cephe gerisinde 100.000 Karavana kavurma kokmuşken, Osmanlı ordusu başkomutanı Abdullah paşa ordusu ile birlikte ot yerler. Bulgarlarla yapılan bir muharebede, Niğdeli Onbaşı Şahin,250 kişilik bir Bulgar bölüğünü tek başına durdurtur. Çeşitli yerlerinden yara alarak kendisini kaybeder. Bulgar askerleri yanına geldiğinde,”SU! SU!” Diye sayıklamaktadır. Bulgar bölük komutanı Yüzbaşı, bir marta su uzattığında baygın gözlerini açmış olan Yaralı Onbaşımız Şahin, dehşetle tiksinerek:
         “Siz düşmansınız, düşmanımın suyunu içemem!”Der ve su diye sayıklayarak ölür. Bulgar yüzbaşısı askerlerini saygı duruşuna geçirir ve askerlerine:
         “İşte Türk askeri böyledir!” Der.
         Onların sayesinde kazanmış olduğumuz vatanımızın yeraltı zenginlikleri, anayasa hükmüne karşın yabancıların işletmesine terkedilmiştir. Türk, vurulmuş, şehit olmuş, hastalanmış, süngüsüz süngü hücumları yaparak bir vatan bırakmış; başta Başkomutanı olmak üzere ihanetlere uğramıştır. Bir büyük Ozanımızın sözü ne güzeldir:                       “Değişmem ben ülkemin insanını/Bin altına!/Niçin yatı, yatıveriyor/Gül gibi insancıklar/kirli para altına?”                                                   

611-MASLUP MUSTAFA SAGİR'E DE İADEİ İTİBAR!

            MASLUP MUSTAFA SAGİR’E DE İADE’İ İTİBAR!  
                                                                                          
OSMAN TÜRKOĞUZ
İzmir; 02 Mart 2012

Ergun Aybars,İstiklâl Mahkemeleri,s.76-77
İstiklal Mahkemesi 583 nolu kararı
Mustafa Sagir hakkında oybirliğiyle, diğer Ferit Cavit ve İzzet hakkında ise oy çokluğuyla alınan idam cezası hükmü.
Karar No:583
“İngilizlerden aldığı talimat üzerine kendisine Hint Hilafet Komitesi'nin delegesi süsünü vererek casusluk yapmak üzere Ankara'ya geldiği ve Ankara'da, İstanbul'da 'Ferit Cavid' adresine kimyasal bir karışım ile gizli olarak yazmış bulunduğu mektuplarla Anadolu Hükümeti ve Mustafa Kemal Paşa hakkında sürekli olarak bilgi gönderdiği iddiasıyla mahkememize tevdi dilen İngiliz tebaasından Hindistan'ın Peçaver şehrinde mütevellit 34 yaşlarında Mustafa Sagîr bin Zekeriye ile Mustafa Sagîr'in İstanbul'da İngiliz Hafiye Teşkilatı'na gönderdiği anlaşılan ve gizli mürekkep ile yazılı raporlarını yerine ulaştırmak suretiyle merkumun casusluğuna katılmak suçuyla, kezâ mahkememize tevdi kılınan İstanbul'da mütevellit 42 yaşlarından 'İleri' gazetesi yazı kurulundan 'Mehmet oğlu Ferit Cavit' ile keza İngiliz casus teşkilatına dâhil olduğu ve Anadolu'da özellikle Şeyh Sunusî Hazretleri'nin ahval ve harekâtını takip etmek üzere görevlendirildiği iddia olunan 25 yaşlarında deniz teğmenlerinden Ürgüp'lü Paşazade Mehmet Ali'nin yapılan açık yargılamalarında Hintli Mustafa Sagîr'in gerçekten 10 yaşından beri sadece İngilizler hesabına casusluk yapmak üzere özel şekilde yetiştirildiği ve birçok yerlerde İngilizlerin nam ve menfaatine casusluk yaptığı ve sonradan İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nın muvafakati ve İngilizlerin İstanbul'da casusluk yapmağa memur ettikleri Miralay Nelson'un emri ile İstanbul'a gelip Anadolu'nun itimadını kazanmış bazı kimselerle ortak olarak 'Türk-Hint Muhadenet Cemiyeti' adıyla bir cemiyet kurduğu ve daha sonra Karakol Heyet-i Merkeziyesi'nden aldığı itimatname ve belgeyi hamilen kendisine Hint Hilafet Komitesi Olağanüstü Delegesi süsünü vererek Ankara'ya geldiği ve Ankara'da kimyasal bir karışım ve eczalı mürekkeple yazılmış mektuplarla İngilizlere gizli hususları bildirdiği ve bu suretle casusluk yaptığı gerek ele geçen delillerle ve gerek kendi itirafları ve yapılan yargılama esnasında şahitlerin beyanı ile sabit olan Hintli casus Mustafa Sagîr'in asılarak idamına, Ferit Cavid bin Mehmet Cavid'in ise İstanbul'da İngiliz casus teşkilatı başkanı olduğu anlaşılan rerek casus Mustafa Sagîr ile bu teşkilatın bakanı Nelson arasında haberleşme aracılığı yapmak ve şu suretle gerek Mustafa Sagîr'den gizli raporları Nelson'a, gerekse Nelson'dan aldığı talimatı Hintli casusa getirip götürmesi ve bunu yaparken de para alması, kendisinin Mustafa Sagîr'in suçuna iştirak ettiği kanaatini vermiş ise de, Mustafa Sagîr'in tutuklanmasında İngiliz Miralay Nelson'un daire-i itimadına gin önce içine düşen bir korku ile Hintlinin gerçek görevini sabık İstihbarat Komisyonu Başkanı Binbaşı Rıza Bey'e, gerek Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa'ya bir mektupla bildirmesi hafifletici sebeplerden sayılarak adı geçenin tutuklanma tarihi olan 22 Mart 1337 (1921) tarihinden itibaren müebbet küreğe mahkûmiyetine, gene aynı suçlara iştirak eden Bağdat Belediye Reis-i Sabıkı İzzet'in kasden İngilizler tarafından casus olarak Ankara'ya gönderildiğine dair Mustafa Sagîr'in kendi ifadesinden başka kanaat getirici bir ifadeye ulaşılmamakla beraber, İzzet'in Ankara'daki hareket tarzının calib-i zan ve şüphe bulunması dolayısıyla merkumun millî davanın bir mutlu sonla oluşacak iktidarına kadar hükümetin uygun bulacağı bir yerde kal'a-bend edilmesine ve bahriye mülazim-ı evveli Mehmet Ali Efendi'nin casusluğu sabit olmadığı, yalnız kendisinin bu millî davanın takibi için gerekli metin bir karaktere malik bulunmadığı anlaşıldığından bu kişinin de İstanbul'a iadesine, Mustafa Sagîr hakkında oy birliği ile Ferit Cavid, İzzet ve Mehmet Ali hakkında oy çokluğuyla ve tümünün yüzlerine karşı karar verildi.”
23 Mayıs 1373 (1921) Kılıç Ali İhsan
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANI Mustafa Kemal Paşa'yı ÖLDÜRTMEK İÇİN İNGİLİZ HÜKÜMETİNCE Ankara'ya gönderilen Afgan Kıralı Habibullah Hanın Katili Hintli Mustafa Sagir bu hain planını gerçekleştirmeden yakalanarak İstiklal Mahkemesi kararı ile 24 Mayıs 1921 günü Ulus Meydanında asılmıştır. Vatan Haini ve İngiliz ve dahi yunan casusu İskilipli Atıf Hoca'nın itibarının iadesinden ve adının da İskilip’teki Devlet hastahanesine verilmesinden sonra; vatan hainlerimiz, Kuvvayı Millicilerin öldürülmesine şeri fetva veren Dürrizade Abdullah Efendiden Kıyasi bir fetva istemişler: Ol fetvayı sunuyorum:"Islama ve Halifemize hizmet etmek için Ankara'da "huruç ales Sultanın" Başı olan Mustafa Kemal ve Kuvvayı Millicilerine şeran öldürülmelerine fetva vermiştim. Aynı görevi yüzünden Ankara'da selben öldürülen Mustafa Sagir'e de  İslam dinine ihanetinin iade edilerek, cenazesinin görkemli bir anıt mezara taşınması ve adının da gelecek hainlere örnek olması için büyük bir medresemize verilmesi  hususunda fetva istediler. El cevap:  İslam dinine ihanetinin itibarının iadesi Atıp Hocaya kıyasen doğrudur. Soru: Atıf Hocanın, Mustafa Sagirin ve Senin öteki âlemde yeriniz neresidir? Cevap verile: El Cevap: Gerçeği Tanrı ve Vatanseverler doğru bilir.
Cehennemin dibidir!                     


610/BAŞKOMUTAN NEDEN KIŞ TATBİKATINA GİTTİLER!

                                                                           

         OSMAN TÜRKOĞUZ
         osmanturkoguz@gmail.com
         İzmir;02 Mart 2012.

                                          BaşkomutanımızGül,              
                         Neden Kış Tatbikatına Gittiler?
       Sulu sepken bir kar yağışı yerini tipiye bıraktığında, Temel kahvehaneden içeriye girdi. Televizyona kilitlenmiş tüm insanların, Sayın Abdullah Gülümüzün, Türk Silahlı Kuvvetlerinin kış tatbikatındaki görüntülerini yorumlayarak seyrettiklerini fark etti.Yüksek sesle:
         “ Ben, askerliğimi doğuda ve kış tatbikatlarına katılarak yaptım.Sayın Abdullah Gül’ün kıyafeti yanlıştır.Kara uyarak beyaz olması gerekirdi.Sonra,Başkomutan başı açık olmamalı.Üniforma bir bütündür!”Deyince,Turmuş televizyondan gözlerini ayırmadan:
“İnadı bırak, bak Sayın Gül, nasıl gül gibi,Komutanları  hizaya getirdi ve Ordusunun başına geçti!”Deyince,Temel:
         “Sizlere bir sorum vardır, iyice dinledikten sonra cevap verin”Dedi ve eydirdi:
         “Madem Başkomutan Abdullah Gül, Ordusunun tatbikatında Ordusunun başına geçti. İlkbahar, Yaz ve sonbahar tatbikatlarında neden ordusunun tatbikatlarına katılmamıştır. Örneğin; Seferihisar’daki atışlı tatbikatlara ve donanmasının tatbikatlarına neden katılmamıştır? Birden sesler kesildi. Fadime’nin kardeşi Temel Ali ayağa kalkarak:
         “Enişte; bunların hepisinin akılları kulaklarında ve gözlerindedir.1993 yılında, Refah Partisi Kayseri Milletvekili Sayın Abdullah Gül; bir İngiliz gazetecesine:”Dağlara ve taşlara ne mutlu Türküm diyene” basitliğini yazdılar!Demişti.Kış tatbikatlarında dağlar ve taşlar karla örtülü olduğu için ”NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!” Yazısı da karla örtülerek görülmez ve televizyonlara da yansımaz.Başka zaman dağlardaki bu yazı  ve Denizlerimizden de bakılınca dağlardaki bu övünç yazısı görülmektedir!”Dedi.Sonunda ne mi oldu?Kahvehaneden çıt dahi çıkmadı!
        
        

1 Mart 2012 Perşembe

609/TABANI GEÇ KIZAN YİĞİT!

                                                                                 
OSMAN TÜRKOĞUZ
         osmanturkoguz@gmail.com
         İzmir;01 Mart 2012.

                   TABANI GEÇ KIZAN YİĞİT!

         Sanki her kötü durumdan bendeniz sorumluymuşum gibi,”Nolcak şimdi?”,Sen bu işlere ne deyon?”Gibilerden sorulara muhatap olmaktayım. Dün de böyle bir soru ile karşılaştığımda, ne desem beğenmeyeceğini, ille de kafasının içindeki yanıtı arayacağını bildiğim birisine bir olayı anlattım:
         Zamanın birinde; çok zengin bir devletlû, yükleri paha biçilmez derecede kıymetli mallarla dolu dört yüz develik bir kervan düzenleyerek kervanın güvenliğini de çok yaman, gözleri kanlı eli palalı bir yiğide vermiş. Az gitmişler,uz gitmişler,devletin kaba kuvvet olduğu bir vadiye girerek mola vermişler.Tam bu sırada Kırk Harami gelerek kervanı soymuş ve kırk Harami de ol gözleri kanlı Yiğidin ırzına geçmiş.Son Harami işini bitirdiğinde,tumanını toplayan ol Yiğit,yerleri vü asumanı titreten bir nara atarak tüm haramileri öldürmüş.Mallarına kavuşan devletlû ,ol Yiğidi huzuruna çağırarak:
         “Bu Yiğitliği önceden yapsaydın da, ne kervanımız soyulsaydı ne de senin ırzına geçilmiş olsaydı olmaz mıydı?”Dediğinde, Ol Yiğidimiz:”
         “Devletlu Efendim; Kırk kişi benim ırzıma geçmeden benim yiğitlik damarım kabarmıyor!”Demiş.Kervan sahibi,ol Yiğide bir kese altın fırlatarak:
         “Al bu keseyi de defol git.39 Harami benim kervanımı soysalar, mallarım gittiğiyle sen de düzüldüğünle kalırsın!”Diyesiymiş! Dediğimde, bana soru soran Âdem bön ve bön yüzüme bakarak:”Ne ilgisi var bu öykünün?”Dedi.
         “Bensize bir olayı anlattımdı!
         “Bu olayın günümüzle ne ilgisi ola ki?”Dediklerin de:
         “Vallahi ben de bilmeyrum!”Dedim!
    

608/PATATESLER+++

                                                                                    
                                
         OSMAN TÜRKOĞUZ,
         Çeşmealtı ;14 Mayıs 2008/07Şubat 2012,
         osmanturkoguz@hotmail.com. Gördüğüm lüzum üzerine. 
Yarasaları kılavuz yapan toplumların varacakları yer tarihin yıkıntılarıdır!” Vatan haini ve 30.000 kişinin katiline özel bir adada görkemli, beleş bir yaşam; kahramanlara ve bilginlere ve yazarlara da tek odada çileli bir esaret!
         Osmanlılar övünecek işler de yapmışlardır:
         1*Kendi tarihlerini mürekkeple, Türkün tarihini de kanları ile yazmışlardır!
          2*Yeryüzünün bilinen bölgelerinden köle olarak saraylarına doldurdukları kız ve oğlanlarla Ayş’ı Nuş etmişlerdir!
          3*Başına geçmiş oldukları Türk Milletini ümmetleştirerek,”Allah yoluna cenk ettirerek, devşirme ve köle döllerinden daha aşağıya saymışlardır!Kemiklerini de dünyanın dört bir bucağına gömmüşlerdir!
           4*Türk sıfatı hakkında en aşağılayıcı deyimler üretmişlerdir:
           Kapını Türk’e sırtını da kürke alıştırma!”
           “Türk değil mi Marsıvanın eşeği, eşek değil eşekten de aşağı!”
             5*”Türk’ten Vezir ve Yeniçeri olmaya!”   
         Hukuk devletinden, kanun ve şahıs devletine döndürülen; Anayasasını yasalarını ve Cumhuriyetimizin tüm kazanımlarını yok sayan bir iktidar,Başkanlık sistemini de getirirse:
         Ülke Bir başkanın mülkü, o ülkenin insanları da o mülk sahibinin  kulları sayılır,”Allah yoluna cenkler” yeniden başlar, Türk Mustafa Kemal tarafından getirilmiş olduğu Türklük zirvesinden Arap uşaklığına ve ümmetçilik batağına sürüklenerek, dokuz yaşından yukarı kızlarının ırzlarına geçilir, erkekleri de horoz gibi, kümesine kapattığı kadınları cinsel yönden, bu dünyada ve Cennette de sömürür. Ülkenin tüm servetleri yabancılara peşkeş çekilir, toplum Arap ve Yahudi meselleriyle ve bir paket yiyecek maddesiyle avutulur. Toplum, mutluluğu öteki âlemde arar inancıyla uyutulur. Camilerde ve politika meydanlarında ahiret masalları ile  uyutulan toplum, uyutanların saraylardaki yaşamların Tanrıdan olduğuna inandırılır!PS:Suudi Arabistan’ın ve Körfez Arap beyliklerinin ve Kuveyt’in hallerini görmemek için hain olmak gerekir!    
         Yüce Tanrımız da bir daha Mustafa Kemal vermez. Yerimiz de Sümerlerin , Asurluların ve Hititlerin yanıbaşları olur!                                                       PATETESLER.
           Patates denilen yamru yumru ürün, Domates, Fasulye, Kakao ve Hindi gibi, Amerika kıtasından gelmedir. Dünya üzerinde, binlerce tür PATATES çeşidi mevcuttur. Patlıcan, Biber, Domates ile birlikte kızartılan Patates yemeğine bayılırım. Fakir fukara, ellerine geçirdikleri etin içersine Patates ekleyerek yenilen bir sofra’da buluşurlar. Geçmiş yıllarda; kışlalarda, Patates soymak çok zor bir mutfak göreviydi. Hele şükür; bir sivri akıllı ortaya çıkarak Patates Soyma Makinesini icat ederek Patates soyma derdini sona erdirdi. Kızartılmış, ince dilim Patatesler, nerede ise dünyayı istila etti. Bu PATATES öyküsü, birdenbire, neden mi beynime takıldı. İngiltere’de ve tüm dünya’da atasözü haline gelmiş olan, İrlandalı bir yazarın özdeyişini okuduğum torunumun değerlendirmesini, Sayın Bay Fazıl Emre’nin, Kuşadası’nda yaptığı OSMANLI SERANAT’I hatırlattı. Kupkuru, geçmişleri ile övünenlere:”Yalınız ataları ile övünenler, Patatese benzerler ki İşe yarar kısımları, toprağın altındadır.”Dediğimde, torunum da.”Dedeciğim Patateslerin toprağın üstünde kalan kısımlarını inekler ve eşekler bile yemezler. Toprağın üstündekiler, kendi değersizliklerini örtme savaşındalar. Biz, geçmişten dersler çıkartarak, kendi geleceğimizi ve gelecek çağların geleceklerini kurtarmak için, kendi çağımızdaki savaşımıza bakalım.” Dediydi. Çağrışım denilen olgunun gücü; benim, bu patates savaşına bu şekilde girmeme neden oldu.
         Ünlü bir Romalı:”Geçmişlerini doğru, dürüst bilmeyenler, yaşamları boyunca, hep çocuk kalırlar.”Demiş, doğru söze ne denir. Bendeniz, ilk önce, Üçüncü Mustafa’nın bir şiiri ile Er Meydanına gireceğim. Üçüncü Mustafa, Cihangir mahlası ile şiirler yazmıştır. Şimdi, kendi devrinden ve devletinden nasıl yakındığını okuyalım.
               “Yıkılıptur bu cihan, sanma ki bizde düzele;
                Devleti, cerhi deni, virdi kamu müptezele,
                Şimdi, ebvab’ı saadette gezen hep hezele,                                       (Saadet kapısında gezenler hep rezillerdir)
                İşimiz kaldı heman Merhamet’i lemyezele.
                Ya Rab, beni bu mesnedi valaya getürdün,
                Envai inayatını kıldın bana ihsan,
                 Gördüm, fukara kullarının hali perişan,
                 Her biri ider mihnet ile çaki giriban
                 Tahribi bilad itmek ile dümen’i İslam
                 Mahzuru mükedder ulemamız dahi hayran.
                 Her semt’i memalik denice türlü mehalık.
                 Buldum ki taadi ile yıkılmış nice büldan.                                   
                 Fikretmek ile çare bulunmaz buna asla,
                 Tedbir ile tanzimi değil kabil’i imkân.
                 Bildim ki medet senden olur, kimseden olmaz
                 Ey Kadir’i Kayyum, medet derdime derman.
                    1627 tarihinde ölmüş olan Üveysi de aynı serenat’ı okumuştur:
“Vezire itimad etme benim devletlü Hünkârım,
Olardır düşmeni dinin, olardır devlete bedhah,
Vezaret sadrına geçmiş oturmuş bir bölük hayvan
Bu dini devlete hizmet eder yoktur ah, vah.”Osman Türkoğuz, Rüşvet’in Anatomisi, s.25
             Şeyhülislam Yahya Efendi, rüşvetçiliği ayyuka çıkan Sadrazam Kemankeş Ali Paşa ile divanda yalınız kaldıklarında:”Rüşvet aldığınız işler kulağıma geldi. Bu yolda yanıldıysanız, tövbekâr olunuz. Bir yerden, haksız olarak bir şeyi koparıp almak, gönlün de, hayatın da ışığını söndüren ne kötü tufanlara yol açar.”Der. Sadrazam, bu nasihata bozulur, alaylı bir biçimde:”Bak şu dönen işlere ki, hep hak yiyenler dediklerinizin servet ve saltanatları var. Beri tarafta, hak, hak diye çenesini yorup duranlar ise, ya sürünecek, ya da dövünecek hallere düşüyorlar. Bunun hikmeti nedir acep?”Diye dalga geçer.
Tamı tamamına (135) kez, Osmanlıya isyan eden Anadolu Türk halk; bakınız,olayahangipencereden bakmıştır:”                                                                                                                
        Eyeri kaltağ Osmanlı,
                  Şalvarı şaltağ Osmanlı,
                  Eyeri kaltağ Osmanlı.                                                                                    Ekende yok, biçende yok
                  Yiyende ortağ Osmanlı”.
           Şimdi, kalkıp,   Rahmetli Fikret’in,  HAN’I YAĞMA’SINI MI yazayım? .Fatih Sultan Mehmet döneminde yaşayan, Trabzon’a KADI olarak giderken yolda soyulan, Şeyhi’nin(1371–1439) HARNAME adlı hicvini okumayan var mı? Rüşvetle semiren büyükleri görerek, onlara özenen bir garibanın başına gelenleri, ÖKÜZ ve EŞEK motifi ile anlatması, devrinin sosyal tarihi değil de nedir? Fuzuli, Türk –Azeri edebiyatının en büyük şairidir.(1480–1556) tarihleri arasında, Bağdat’ta yaşamış,1556 senesinde de vebadan ölmüştür. Kanunî Sultan Süleyman, Bağdat’ı fethedince, O’na ve paşalarına kasideler yazmıştır. Kanunî de, Fuzuli’ye Evkaf gelirinden (9) akçelik bir maaş bağlamıştır. Fuzulî, bir türlü bu maaşını alamayınca, Nişancı Celâl zade Mustafa Çelebi’ye ünlü ŞİKÂYETNAME’SİNİ yazmıştı. Bu ŞİKÂYETNAME ve Avusturya İmparatorluğunun İstanbul Elçisi BUSBECK’in anıları, Osmanlı’nın iç yüzünün tam bir MİR çekimidir.(1554–1562 arası).ŞİKÂYETNAME’NİN başlangıcını okumak yeterlidir. Kanunî’nin emri ve haberi olmadan maaşının verilmemesi düşünülemez. Kanunî’yi uyaranlar :” Devletlû ve dahi Azametlû Hünkârım, bu Herif’i na şerif KIZILBAŞTIR! Şeyhülislam kulunuzun dahi bunlar hakkında fetvaları vardır. Gene de siz Devletlû ve Azametlû Padişahımız bilürsünüz;” dediler. Maaş işi de böylece Düyuna kaldırıldı. ŞİKÂYETNAME şöylece başlamaktadır:”Selam verdim, rüşvet deyildir deyü almadılar. Hüküm gösterdim, FAİDESİZDİR deyü mültefit olmadılar. Eğerçi zahirde suret’i itaat gösterdiler, amma zeban’ı hal ile cemi sualime cevap! Verdiler…” Avusturya Elçisi Busbeck,1555 tarihinde, İstanbul’a gelir; Viyana’ da bulunan dostlarına yazdığı mektupları tarihi belge niteliğindedir. Bu mektuplardan bir iki parça vermekle yetineceğim. Şimdi, beş asır sonra, okuyalım Sefir’i Kebir’i Nemçe’yi:”Gerçekte, Türklerin yanına gitmek isteyen bir adam, sınırı geçer geçmez, kesenin ağzını açmağa ve memleketlerini terk edene kadar da, onu hiç kapamamaya hazır bulunmalıdır. Orada bulunduğu sürece, etrafa para serperek ve bunların boşa gitmiş olması için dua edecektir”.s. 38
“İyi tanıdığım, yüksek rütbeli bir Türk subayı Napoli donanmasına karşı yapılan sefere katılmıştı. Napoli donanmasının komutan ya da kral sancağı onun eline düşmüştü. İmparatorluk kartalının üzerinde, bütün İspanya illerinin armaları bu sancakta görülüyordu. Bunu, bir armağan olarak, Süleyman’a taktım edeceğini öğrenince, buna engel olmayı ve sancağı elime geçirmeyi bir vazife bildim. Kendisine, iki ipekli giyeceği armağan olarak göndererek, sancağı almakta zorluk çekmedim. Bu suretle; Şarıl Kent’in şerefli bayrağının, yenilginin sürekli bir anısı olarak, düşman elinde kalmasına engel oldum. S.282
“Rüstem, her zaman ters ve anifti, sözlerinin bir emir gibi kabul edilmesini iterdi. Politik durum ve şartların ne durumda olduğunu ve sultanın ilerlemiş yaşının neye lüzum gösterdiğini pek ala bilirdi. Fakat fiiliyatta ve sözde azıcık yumuşaklık göstermiş olursa, hasislik sevki ile böyle davranmış görünmekten korkardı. Çünkü Sultan, o’nun rüşvet aldığından, kuvvetli bir şekilde şüpheleniyordu.”s.245
“Rüstem, tercüman’a: Sizin fikriniz nedir,  Busbeck’in birkaç sefer teklif ettiği şartlara Sultan’ın muvaffakiyetini alsam, sözünü tutar mı? Diye sorunca, Tercüman: Busbeck, vaat ettiği hediyeleri verir.”Dediğinde;”git evine, sor o’na.”Der. Bu konuda Busbeck’i dinleyelim:”şimdi, yanımda, her türlü olasılığa karşı,(5.000) Düka altını var. Bu miktar altın,(6.000) Kuran’a eşittir. Bu parayı tercümana verdim ve bunun iyi niyetimin bir kanıtı olduğunu, ilk taksiti oluşturduğunu, Rüstem’e söylemesini rica ettim. Üst tarafı, iş bitirildiği zaman verilecekti. Çünkü daha büyük bir para vaat etmiştim.”S.246
           Yeniçeri Ocağından gelen bu Hırvat kökenli Rüstem Paşa, Sadrazamlığa yükseldiği gibi, Kanunî’nin Damadı bile olmuştu. Manisa sarayında, Kanunî’ye takdim edilen, Ukraynalı bir Papazın kızı olan Raksalon-Hürrem Sultan- ile birleşerek, Şehzade MUSTAFA’YI ve BEŞ Oğlu ile Şehzade Beyazıt’ı boğdurtmuşlardır. Busbeck:”Bir insan olarak, Şehzade Mustafa’nın ölümüne üzüldüm. Bir Türk düşmanı olarak ta sevindim. Tanrı, Atilla’yı dedelerimizin başına, Fatih Sulta Mehmet’i babalarımızın başına, Kanunî’ de bizim başımıza musallat etti. Şeyh zade Mustafa öldürülmeseydi, çocuklarımızın başına musallat olacaktı.”Diyor.
        Ben, bu konuları niçin mi yazıyorum? Anlatayım: ”Medeniyet, İrfan, Hayır ve Ref derneği Başkanı Fazıl Emre,” Kuşadası Belediye salonunda bir konferans düzenlemiş. Kadınların ayrı, erkeklerin ayrı oturtulduğu salonda esmiş, gürlemiş! Osmanlı dönemini göklere çıkartarak:”inşallah, kısa sürede, Osmanlı devleti gibi olacağız,” buyurmuş. Üç yüz sene, önüne gelenden hakaret görüp, dayak yiyen Osmanlı devletinin hali ve sonu ortada. Bu Beyefendi, hiç merak etmesinler, TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN Osmanlı devleti gibi olmasına izin veremeyiz. Demek ki, bu zat’ı muhterem de gidişata bakarak, sonumuzu iyi görmedi! İşte, bu tutarsız toplantı yüzünden bu yazıyı, çalakalem yazdım.
             Osmanlı döneminde, görev alan (243) Vezirden, sadece ve sadece (10) Vezir Türk kökenlidir.3”TÜRK’TEN VEZİR OLMAYA!”Ve”Türk’ten Yeniçeri alınmaya!”Ferman’ı Hümayun
             Osmanlının bu konuda kanunu olduğundan bu Zat’ı muhterem de habersiz gibi. Yeniçeri yasasının 5nci maddesinin, TÜRKTEN YENİÇERİ ALINMAYA hükmünü düzenlemekte olduğundan da haberi şerifleri yoktur sanırım. Arnavut kökenli Koçi Bey, Dördüncü Murat’a bir risale yazarak gönderir. Osmanlı devletinin gerileme nedenlerini ve kurtuluş önerilerini sıralar:”Belli tarihten beri, Yeniçeri ocağına, Kürt, Türk, Ağdacı, Tellak, Yol kesici, v.b…Alındığından, ocağın düzeni bozulmuştur…”Der. İkinci Murat döneminde, Yazıcı oğlu Ali’ye Osmanlının soyu GÜNHAN OĞULLARINDAN, KAYI BOYU’NA bağlattırıldığı halde,”ula Koçi, sen Türk’ü kimlerle kıyaslıyorsun diyen çıkmamıştır. Ama Osmanlı devletinin DEVLETLÜ hırsızlarını hicveden TÜRKOĞLU TÜRK NEF’İ, OSMANLI DEVLETİ’NİN KURULUŞ GÜNÜ OLAN,27OCAK 1635 CUMARTESİ GÜNÜ, Boynu Eğri Mehmet Ağa marifeti ile boğdurulmuştur.
      Daha anlatılacak çok şeylerim var; ama yerim dar. Osmanlı Tarihçisi NAİMA, Padişahların hayat öyküleriyle devirlerinde oluşan olayların tarihini yazarak, Padişah’ı RUYU ZEMİN’E takdim ettiği ünlü kitabında, TÜRKLER için (ETRAB’I Bİ İDRAK)-Akılsız,  idraksiz Türk –diyebilmiştir. Lütfen, Von HAMMER’in Osmanlı Tarihi kitabını, şöylece, bir karıştırıveriniz. Dokuzuncu kitabının bir yerinde:”Hatta kabalığından dolayı, Türk Ahmet diye çağrılan…” Değerlendirmesini görürsünüz.
         Osmanlı’nın biz Türkler için ürettiği atasözlerine ne buyrulur?” Sırtını kürke, kapını da Türk’e alıştırma. Türk ne bilir bayramı, lık, lık içer ayranı!”
         Osmanlı Devleti’nde, Padişahın Muhafız Alaylarında Kürt, Arap ve Arnavut asıllılar bulunurdu. Sultan İkinci Abdülhamit’in Sır Kâtip’i de, Ünlü Arap İzzet değil miydi?
         Osmanlı dönemini yazanlar ve anlatanlar, savaşlardan ve çeşitli olaylardan söz ederler. Halkın durumunu, halkın ne yiyip ne içtiğini soran ve anlatana rastlayamazsınız. Osmanlının en güçlü olduğunu sandığımız dönemlerde, Anadolu Türk halkının, hayvanlarla bir ve beraber otlamaya çıktığını Prof.Dr. Mustafa Akdağ’ın ünlü araştırmasından öğreniyoruz. Askeri birlikler gibi örgütlenen medrese öğrencilerinin, köyleri ve kasabaları basarak, kadın, kız ve oğlan demeden ırzlarına geçtiklerini ağızlarına alan da yok.
          Anadolu, anlatılan ve üçüncü Mustafa’nın şiirinde tasvir edilen durumda iken, neler olduğunu bir de benden okumalısınız. Osmanlı devleti, tam (375) sene, Mekke ve Medine’ye Sürre Alayları ile neler mi gönderdi. Sürre Emini’nin atının eyer takımları altın ve gümüşten imal edilirdi, Urgan olarak kullanılan kısımları da saf ipekten yapılırdı. Götürdükleri eşyanın tutarı da akıllara zarar verecek cinsten idi.
         —200.000Düka altını,20.000ton buğday,
           —100.000 kat, elbise, çakşır, camedan, şalvar
           —100.000 adet kaftan,
           —Kâbe’ yakılacak bir senelik gülyağı. Samanlı, tam (375) sene Kâbe’de GÜLYAĞI yaktırmıştır. E.B.Şapalyo, Mezhepler ve Tarikatlar tarihi
           Bir de, Şu Damadı şehriyarı Hırvat’tan dönme Rüstem Paşa’nın Terekekesini görelim. Kardeşi Sinan Paşa da İkinci Beyazıt’ın Damadı ve karındaşından ünlüdür.4
          Rüstem Paşa’nın terekesi, Von Hammer ve Uzun Mehmet Paşa Cöngünden alınmıştır. Eşi Mihri Mah Sultan için, her Allah’ın günü, 2.000Düka altını bıraktığı da rivayet edilmektedir.
        —8.000 adet güzel yazı ile bezenmiş Mushaf, değerli taşlarla bezenmiş 130 adet, ciltli Mushaf. 5.000adet çeşitli kitap, Memlûk köle,(oğuz,Çerkez170 kişi) ,Anadolu ve Rumeli’nde 815 çiftlik,2900 muharebe atı,476 su değirmeni,1106 adet deve,5000 sırmalı kaftan,8000 kavuk,11.000sırmalı kavuk,2.900zırh,2.000cübbe ve cevşen(örme zırh),600 gümüş eyer,500 gümüşlü miğfer,500altın kakmalı murassa (cevherli) eyer,130 çift altın eyer,700 murassa kılıç,1000 gümüşlü mızrak,70.000Düka altını,112yük–11.200.000 akçe 32 adet cevher, evinde,1000yük kuruş,(100.000.000guruş). VON Hammer, Büyük Osmanlı tarihi.3s.448–449
         Osmanlının tarihi, bizim tarihimizdir. Aslında, daha da derinlere inmeliyiz. Isparta, gönen’de yapılan kazılarda bulunan iskeletlerin D:N.A. yapısı oradaki Türk vatandaşlarının D.N.A. yapısı ile aynı çıkmadı mı? Ben, hiçbir kimseye hakaret amacı ile yazmıyorum. Günümüzü ve dünümüzü neşterlemek, benim hakkım ve görevimdir. Hiç bir şeyi bilmeden, art düşüncelerle yapılan eylem ve davranışların karşısında olmak ta, benim yaşama nedenimdir. Bu, böylece biline. Bizler, ATATÜRK sayesinde Türklüğümüze ve insanlığımıza kavuştuk. Devşirme döllerinin Türk’ü yönetmesinin acısını da çok çektik.
           Rüstem Paşa’nın saptanabilen tereke kesinini okuduk. Binlerce Kuran’ı Kerim neye hizmet ediyor? Hırsızlık, rüşvet, soygun ve talan diz boyunu da aşmış. Halkımızın soyulup soğana çevrildiği bir çağı anlatırken, hala Viyana’ya gidiyoruz. Pekiyi, gerisin geriye niçin kaçtık?”Tanrı izin vermeseydi, ATATÜRK başarabilir miydi?” Diye soranlar, ben de sizlere soruyorum: Yüce Yaratanımız, NİÇİN ATATÜRK’Ü destekledi de, sizin övdüklerinizi desteklemedi?
            Din kitapları ve ibadethane inşaatları ile şeklen dindarlık ile halkımızın gözünü boyayıp vurgunlarınızı sürdüreceksiniz."Bazı insanları her zaman, bazı insanları da zaman, zaman kandırabilirsiniz. Ama TÜM İNSANLARI HER ZAMAN KANDIRAMAZSINIZ
             
                              

                                                       

                                                                 

İzleyiciler

Blog Arşivi