16 Ocak 2012 Pazartesi

539/SENİ BİLİRİM!

                                                                      

            OSMAN TÜRKOĞUZ
         osmanturkoguz@gmail.com
         İzmir; 16 Ocak 2012

                   BİR SENİ BİLİRİM
         Bir SENİN önünde aşk dilenirim,
         Kimseye eğilmem böyle bilesin.
         Gönlümde yalınızca SEN varsın,
         SEN dünyama hükümdarsın SENİ bilirim.

         Katık ekmek gibi SENİ bilirim,
         Bu yüzen Dim dikim ve de diriyim.
         Beş kuruş etmeze köpekse âlem,
         Bir SANA köleyim bunu bilirim.

         Tükenmez içimde engin denizler,
         Gözyaşın deryamdır onu bilirim.
         Sevgimi, kinimi sevgin temizler,
         Dünyayı verseler SENİ bilirim.

         Elini verirsen ona razıyım,
         İstemezsen BENİ emret razıyım.
         Bir Garip Ozanım SANA razıyım
         Bin aşk verseler de SENİ bilirim.
        
         

15 Ocak 2012 Pazar

538/CENAZEYİ KALDIRMAKLA UTANCINIZI KALDIRAMAZSINIZ!

                                                                     
          OSMAN TÜRKOĞUZ      osmanturkoguz@gmail.com                                                                                                                      İzmir;14 ocak 2012
                                         CENAZEYİ KALDIRMAKLA
                                       UTANMAYI KALDIRMAK MÜMKÜN OLAMAZ.
TÜRKÜN ASIRLIK DAVASINI ORTADAN KALDIRAMAYANLAR; O                        BÜYÜK KAHRAMANIMIZIN TABUTUNUN ALTINA SAKIN OLA GİRMEYİN;EZİLİRSİNİZ
NEVAL KAVCAR

Sayın Neval Kavcar Han’ımın yazısından bir kesit alabildim, yüreğim kaldırmadı, unutamadığım bildiklerimi de tekrar okuyunca kustum. Şimdi de cümbür cemaat 2002’de öldürmek istedikleri ve çok kırdıkları Büyük Vatansever ve Ulusal Kahramanımızın cenaze törenine gideceklermiş! İşte o zaman Sayın Büyüğümüz ve Ulusal Kahramanımız ve Cumhurbaşkanımızı, yarım bıraktıkları işlerini tamamlayarak, öldürmüş olacaklardır. Kalk Ey Kahraman Rauf Denktaş kalk ta, hiç olmazsa Feleğin yüzüne ve evine yürüyen vatan haini satılmışların yüzlerine yüç kerecik tükür.
Kahraman Türk Evlâdı, Rauf Denktaş
15 Ocak 2012                415 kez okundu.             Yazar E-
“Rauf Denktaş’ın vefat haberini alınca, açık kalp ameliyatı sonrasında yaşadıkları geldi aklıma. Otel odasındaki hasta yatağında, kabul etmesi için önüne ‘Annan Planı’ sürülmüştü. ‘Okumadan olmaz’ isyanına, ‘ne gerek var’ denmişti.”

”3 Kasım 2002’de AKP iktidar olmuş ’40 yıllık sonuçsuz politikalardan vazgeçtiklerini’ açıklamıştı. Kıbrıs Türk halkına ‘Rumlar gibi zengin olacakları’ vaadiyle psikolojik saldırı başlatılmıştı. Plân ilk kez Denktaş ameliyatlı iken açıklanarak, Kıbrıslıların adeta şoklandığı o dönemde ‘çözümsüzlük çözüm değildir, bir adım önde olacağız’ diyen Erdoğan/Gül ikilisine karşı da savunmaya geçti Denktaş. Devlet Kuran Kahraman”

”Çocukluk yılları İngiliz baskısı altında geçen dava adamı bakın ne diyor:
“İngiliz’in aldığı tedbiriyle Türkler de cezalandırılıyor. Türk değilsiniz, Müslümansınız. Türk bayrağı yasak. Atatürk’ün resmi yasak. Milli şiirler yasak. Bu durumda ve Türk bayrağını selamlamak için her Cuma konsolosluğun önünden geçiyoruz… Ve şapka çıkarıp selamlanıyor. Ama İngiliz casuslar var etrafta. Selamlama olmadığını anlatmak için de mendille ter siliniyor. Bunları yaşadık biz.” (2)
Eşi şöyle anlatıyor o günleri:
“O zor günlerde, hastaneyi daireye çevirdiler. Bir odasını yazıhane gibi yaptılar. Adam kendine malik değil. Zorla yataktan kaldırıyorlardı. Oturtuyorlardı. İlla o Annan Planı’nı imzalasın diye. İmzalamam, dedi. İmzalamayacağım, dedi” (1)
Planı imzalamadı. İmzala diye diretilen plân, sonra defalarca değişti.  Ne var ki Türkiye ‘evet dememizi istiyor’ düşüncesi içindeki Kıbrıs Türkü ‘KKTC’den vazgeçiyoruz dedi.’ Öncesinde (aynen şimdi Arap ülkelerindeki gibi) büyük paraların aktığı sahte mitingler düzenlendi. %65 ile evet çıkmasının ardından, bir kitle Denktaş’ın evine doğru yürüyüşe geçti. Onu istifaya davet etti. En ağır gelen saatleri yaşıyordu.
Son on yıldır Rauf Denktaş, hiç olmadığı kadar yoruldu. Kırıldı.
***

      

537/SEN DOĞDUN DİYE!

                                                                     
OSMAN TÜRKOĞUZ
         osmanturkoguz@gmail.com
         İzmir;14 Ocak 2012.

                   SEN DOĞDUN DİYE!
                            “Doğum günün için!”
         Mevsimi gelince çiçekler açar,
         Kokusu bir güzel, rengi bir güzel.
         İnsanın içine baharlar saçar,
         Gerçeği bir güzel, düşü bir güzel.
        
         Kış çekilir ayaz ile naz ile
         Bahar gelir sümbül ile saz ile.
         Sonra da sararır altın başaklar,
         Rüzgâr ile,Güneş ile yaz ile.

         Güz gelince tüm çiçekler sararır,
         Yürecikler keder ile daralır,
         Hastalıktan benizler de sararır,
         Duman ile lodos ile yas ile.

         Yıllar yılı aynı şeyler yaşanır,
         Güzeliyle,çirkiniyle elele.
         Kasımın başında baharlar durur;
         Yapraklar sararır, çiçekler kurur.
         Bir hain rüzgârın önüne düşen
         Yapraklar savrulur, çiçekler savrulur
         SEN doğduğun için, SEN doğdun diye.

        

 

536/SANADIR OZANLIĞIM!

                                                                 
            OSMMAN TÜRKOĞUZ
         osmanturkoguz@gmail.com
         İzmir;14 Ocak 2012
                           SANADIR OZANLIĞIM!
            Saçlarına bağlanmış kurdele Ozanlığım,
         Gözlerin ya da elin, her uzvun Ozanlığım.
         Dünya güzelle dolu, binlerce şiir yolu,
         Gönlüm SENLE dopdolu, SANADIR Ozanlığım.

         Ne yıldız, ne Güneş, Ay, ne denizler ne saray,
         Tüm güzellikleri say, üşenmede haydi say!                                      Yeşil; Mavi,Al,Pembe; düşsem aşkınla derde
         İnanmazsın belkide, gönlüm SENDEDİR, SENDE.

         Kızsan BENİ terk etsen, her şeyi inkâr etsen,
         Yâd ellere de gitsen SANADIR Ozanlığım.
         Yolunu değiştirsen BENİ DE hep eleştirsen,
         Başka biriyle gitsen SANADIR Ozanlığım.

         Ne menekşe, ne de gül, ne karanfil ne sümbül,
         Gönlümde tek çiçeksin, ister ağla ister gül.
         BENİ kapından kovsan,pencerenden girerim,
         Ne etsen ne eylesen SANADIR Ozanlığım.

        

        

        

14 Ocak 2012 Cumartesi

535/ATEŞ İLE SU'DAN BİR BÖLÜM.

                                                                       
                                  “ATEŞ İLE SUDAN BİR BÖLÜM!

                        OSMAN TÜRKOĞUZ
                   osmanturkoguz@gmail.com
                   İzmir;14 Ocak 2012.
                                     
                                    ATEŞ İLE SU!
                       
                                   SEN VE BEN!
                        “Bir gül misaliyiz, bayırda biten;
                         SEN uçunda ilk gonca, BEN dalında son diken!”
                                                                                  Son beyit.
                                  SEN ve BEN!
                        Bir, bir daha iki;
                        İki kere iki dört edermiş.
                        Toplasalar,
                                   Çarpsalar,
                                               Bölseler de;
                                 SEN ve BEN
                         Yine de bir ederiz.
                           (-1)x(-1)=+1
                        Od=Oksijen+Hidrojen.*
                        Su= Oksijen+ Hidrojen.*Yeni hayatlar!
                        Ey Dost;
                        Ey Can,
                        Ey Can Dost.
                        Ey Canım,
                        Ey Canımın canı dost!

            Ateş yaklaştıkça, sevgili uzaklaştıkça yakar. SEN; uzaklaştıkça BENİ, yakınlaştıkça da yine beni yakmadasın. Sönmem de mümkün değil, kül olmam da mümkün değil. Sönmen de mümkün değil, kül olman da mümkün değil.15 Mayıs 1983.Doğum günümün anısına. Osman TÜRKOĞUZ, MUTLU OZAN. Not: Aslında Menemenli
            Neresinden başlasam acaba diyorum. Bu çok ilginç ve de çok karmaşık öykülerin hece işlemiyle  ifade edilmiş bir öyküsüdür ve tam da 3545 mısradır. Zonguldak İl Jandarma Alay Komutanlığının girişinden akan küçük bir su birikintisinde, yıkanan araçlardan süzülen yağlar, şiddetli kış günü donmuş. Alaya girerken ayakkabılarım kayarak yüzeli metrelik bir uçuruma yuvarlanmama kolumdaki satın madeni kayışı, bir taşa takılarak engel olmuştu.15 Mart 1958 senesinde disk kaymasından meydana gelen rahatsızlığım nüksetmişti. Tedavi gördüm. Sıkıyönetimin tüm yükü üstümden geçmişti. Öyle namussuzca numaralar döndürüldü ki, Zonguldak tarihinde başarılı olduğum halde savunmam bile alınmadan Konya’ya pasif bir göreve atanmıştım. Hem de kış günü, eşim ve 14 yaşındaki oğlum Zonguldak’ta kalmıştı. Açığa almak için komik bir suç yükleyerek bir Asker savcısını da Zonguldak’a göndermişlerdi. Ben, Konya’daydım. Uzatmayalım, Savcı Yüzbaşı tahkikatını yapmış ve bana yüklenmek istenen suçlar için takipsizlik kararı vererek özetle şöyle yazmıştı:”Zonguldak il jandarma Alay Komutanı Jandarma Albayı Osman Türkoğuz hiç bir suç yüklemeyecek kadar baba yiğit bir subaydır, dosyası da amansız mücadele belgeleriyle doludur!”
Eşimi ve Şimdi Rahmete kavuşmuş olan Küçük oğlumu da Konya’ya aldırdım. Çocuksuz bir astsubay Çavuşa Zonguldak—Konya arasında harcırah olarak bana ödenenden üç misli yolluk ödeşmişlerdi. Haksızlık yapanlar öldürüldü ve öldüler. Üzüntüden ve sıkıntıdan Disk kaymam şiddetle nüksetmişti, Doksan üç yaşındaki bir Göçmen nine beni tedavi etmişti. Tahta üzerinde bir haftadır yatmaktayken, benden yaşama umudunu da kesmişlerdi. Çok yiğit bir Jandarma Muhabere Üsteğmenini de  iftira ile tutuklamışlardı.Mit,Jandarma ve Sıkıyönetim elemanları O Yiğit Subayın evini de aramışlardı.Ben komutanıma bir yazı yazmıştım:”Astsubay Başçavuş Kemal ile Muhabere Şube Müdürümüz ve aynı zamanda Muhabere Bölük Komutanımız olan vatansever ve çok çalışkan subayımız  komünistseler ben de  Karl  Marksım!Yazdım. Bu Subayımız nişanlısının babasına telefon ederek O’NUN Komünist olduğunu söylemişler. O adam da anlamadan ve dinlemeden kızının nişanını atmış. Manavgat’ın Kızılot köyünden çok sevdiğim Hüseyin Beyin doktor oğlunun aynı adı taşıyan nişanlısını da ayırmışlar. Aynı adı taşıyan bir kadın daha eşinden ayırılmış. Bana öykülerini anlatmışlardı. Benim bulunduğum ve yaşadığım mekânları kullanarak üç öyküyü birinci şahıs  ve manzum olarak yazdım. Yoğun bir duygu yükü altındaydım. Hâlâ ben mi yazdım diye düşünüp te duruyorum. Bu uzun şiirin bir bölümünü bir arkadaşımın ısrarı üzerine bilgisayarıma aktarmaya karar verdim. Unutmadan bir hususu söylemek durumundayım: Amerikalılarla komando kursundayken, dağa tırmanışımız sırasında Amerikalı dağcılık öğretmeni Alaska’da yaşanmış bir olayı anlatmıştı. Bir komando öğrencisi Amerikalının çok yüksek bir uçurumdan geçerken ayağı kaymış, düşmesine parmağındaki alyans engel olmuş. Bu öğrenci, Nevyork’ta bulunan nişanlısını Alaskaya çağırarak hemen evlenmişler. Ben o düşüşten sonra, kolumdaki satın zincirini bileğimden zorlukla çıkarırken bir şeyi de fark etmiştim: satın arkasında:”Her Saniye” yazıyordu. Bu şiirlerin yazılı olduğu defteri okuyan birisi:”Alt, alta bir şeyler yazmışsınız! Ne anlatmak istediniz?”Diyerek dudak bükmüştü. Bendeniz de Nedim’den bazı mısralar okuyarak, o ne anlatmışsa onu anlattım!”Demiştim.”Kız oğlan kız nazın/Şehlevent avazı, avazın/Belasın ben dahi bilmem/Kız mısın, oğlan mısın Kâfir!”Sonra da şunu okuyup sormuştum:”İzin al maderden Cuma namazına deyu/Gidelim seninle Sadabada!” “Ne ilgisi var!”Demişti.”O, oğlancılığını anlatmış, ben de normal bir aşkı anlattım!”Dediydim. Revenons a nos Moutons!”
                   “AMASRA’DA ÜÇ GÜN!”
         Tam beşe çeyrek vardı SEN yanıma gelince,
         Boynuma sarılıp ta yanağımdan öpünce.
         Engin denize varan nehir gibi sessizce.
         Sonra SENİ bekledim asansörün önünde;
         Birlikte O parktaydık, bu en mutlu günümde.

         Çay içtik, simit yedik, sekize çeyrek kala
         Kol kola caddelerde bizim eski evdeydik.
         Yıllarca Senleymişim gibi bir duygu ile
         Odamıza çekildik, baş başa kaldık yine.
         Mırın, kırın ettiler bir olmamamız için,
         Biliyordu tüm âlem niye ordaydım ve niçin.

         “Bırakalım yatsınlar, ne isterse yapsınlar”
         Öyle dedi birisi sana sahiplenerek.
         Sonra girdik yatağa havada bin kavgayla.
         Sonra Sıçak nefesin beni kor gibi yaktı;
         Gönlümdeki coşkular SENİN gönlüne aktı.
         Korka, korka seviştik bitişikte dört kişi,
         Sanki kapıya gelmiş te bizi seyrediyordu.
         Yüreğinde arzuyla kavrulan dev bir korku,
         Bir tek insan olunca silinip, uçup ta gitti;
         Gözlerindeki keder, yüreğindeki korku.

         Bilir misin o gece sahur ben de kalktım,
         Orucu SENDE bozdum,sahuru SENDE tattım.
         Ne uzun geldi bana SENİ yolda beklemek,
         Buluşmak sevincime korkuları eklemek.
         Bir dilenci kadınla pencereye oturduk;
         Yoldan gelip, geçenden bir şeyler bekliyorduk.
         O mendilini koydu önüne kapkaracık,
         Ben yüreğimi serdim her tarafı yaracık.

         BEN; SENİ dilenirken o para dileniyor;
         Diyor ki fakir gönlüm varmıymış beklediği
         Kalk elini öpüp te bir defada ona sor.
         İki garip dilenci uzun süre bekledik,
         Bitmeyen çilemize ne çileler ekledik.

         Sonra SENİ dilendim önüne çıkıp ta BEN,
         SENİ nasıl severim ah bunu bilebilsen.
         Sıcaktan terleyerek bir yere akıyordu;
         Cümle âlem merakla hep SANA bakıyordu.
         Sonra Bartın’a geldik bizim eski yollardan,
         Anılar topluyorduk geçmiş mutlu yıllardan.

         “Allah!” Dedirten yerde biz de Allahım dedik,
         Yeşilde ve Mavide sonra pembe çehrende,
         Benliğimi yitirdim,gözlerinde eridim.
         Aktı gitti saatler Yeşilde ve Mavide;
         Anılarla birlikte ben de kaldım mazide.

         O üç güzelim günü anılara sarıp ta
         Bırakmak zorundaydık zaman hükmüne yine.
         Sonra doyumsuz bir tat, gerisini SEN anlat;
         Korkuların bir yana kollarımda hep SEN yat.
         Sevgin ve arzun yine korkuya egemendi,
         Amasra körfezine demir atmış bir gemi,
         Yolcusu SEN ile BEN ismi mutluluk olan.

         Dışarıda yağan yağmur, denizin o gür sesi;
         Sonra derin sessizlik yuttu, eritti bizi.
         Bu sonsuz sessizlikte deniz kadar engindik;
         Bu sonsuz mutlulukta sevgice de zengindik.

         Nasıl geçti o üç gün hiç farkına varmadım,
         SENSİZ gecelerimden BEN hiç tat alamadım.
         “Hadi” dediğinde SEN neden SANA uymadım,
         Böylesine bir çağrıyı ömrümce hiç duymadım,
         Mutsuz bıraktım diye günlerce uyumadım.

         Koskoca çınarların gölgesine oturduk,
         Gözümüzde tabiat bak neler dinliyorduk:
         Dinliyorduk geçmişi su gibi akıp giden;
         Gözde SEN, gönülde SEN, dünde SEN, yarında SEN,
         SENİ nasıl sevdiğimi bir bilebilsen!
         Yemyeşil Amasra’da pespembe bir inciydin,
Hayatta birinciydin, gönlümde birinciydin.

Fırıl, fırıl dolaştık adada turlar attık,
Özlemlere yenildik, özlemlerle de yattık.
Bir hafta kalmak için işten ayrılacaktın,
Bir hafta kollarımda sevdadan yanacaktın.
“Beni yaşattın sağ ol!”Öyle dedik ikimiz
Mutluluk şarkıları söylüyordu sesimiz.

Böyle mutlu anların BENİ de mutlu eder,
Üzgün görürsem SENİ bir akşamın ucunda
Bilki gönlüm derbeder, HÜZNÜM beni kahreder.
Terk ettik Amasra’yı gönlümüz orda kaldı,
Bir Hoca bulmak fikri SENDE takılı kaldı.

Bir sihirbaz filmini seyrettik lokantada,
Sonra patika bir yol, kaybolduk bahçelerde.
Irmak boyu yürüdük öyle de mutlu olduk.
Şiirlerden oluşan bir demet sundum SANA;
Bilmezsin SEN Hüzünüm anlatmam mümkün değil.
Bir dünya verdim SANA, bir evren sundun BANA,
Hangi birini saysam anılar dünyasından,
Uyanma sakın emi bu aşkın rüyasından.

O son gece bedeldir bin aşkın gecesine,
Yarı baygın eriştin doyumun yücesine.
Balıklı lokantada rakıyla bira içtik;
Etrafımızı sardı bin bir renkli kediler,
Gözlerini dikerek amansız üstümüze,
Gözleriyle bizlere neler, neler dediler.

Onlarla paylaşmıştın sonuncu balığını,
Önünde eğildiğim kutsal insanlığını.
Nemli gözlü bir kedi nasıl mahzun bakmıştı;
Yeşil gözlü o kedi yüreğini yakmıştı.
Sevgiyle kucakladı bütün kedilerimiz,
Tanrı rahmetindedir bizim kutsal sevgimiz.
Sonra lanet ayrılık ayırdı yine bizi,
Özlem ateşiyle yaktı her ikimizi.




        

        
        
        
        
        
        
        
        

                           

13 Ocak 2012 Cuma

534/BİR SEN KAL DÜNYADA BİR DE BEN.

                                                                 
OSMAN TÜRKOĞUZ
         osmanturkoguz@hotmail.com
         İzmir;28 Ocak 2011.Öküzler, öküzlüklerini bilselerdi, insanlar öküz olamazdı!

                            BİR SEN KAL DÜNYADA BİR DE BEN!

                   Tüm arzular, duvarlar, duvarlar arkasında;
                   Tüm istekler derin, depderin bir kuyuda;
                   Sap Sağır.
                   Yasaklanmış insanlık, tüm insanlık adına;
                   Tüm insanlar masallar ötesinde uykuda.
                   Bir yığın safsata, bir yığın gurur,
                   Namuslar delik kutu, vicdanlarsa sap sağır.
                   Bir Atom, bir Hidrojen, bir de Nötron bombası;
                   Derin bir sessizlik, derin bir huzur.
                   Yok olsun aldatanlar, sürekli aldananlar;
                   Yok olsun bütün bunlar.
                   Bir SEN kal dünya’da, bir de BEN kalayım;
                   Kardeşimiz tüm kuşlar, dostumuz tüm hayvanlar.
                   Ne Şeytan olsun aramızda, ne Melek Tavus kuşu.
                   Ben Âdemin olayım, sen de ol İnsan Havva;
                   Aramıza girmesin o iğrenç kızıl elma.
                   Bir düzen kuralım insanca yaşamaktan;
                   Ne kız Kardeş uğruna kardeş, kardeşi vursun;
                   Bir düzen kuralım ki insanca yaşamaktan,
                   Ulu bir çınar gibi uludukça ulusun.
                   Atatürk düşmanları ve kadın düşmanları
                   Kudurdukça kudursun; dünyamız cennet olsun,
                   Huri,Gılman cenneti bizlerden uzak olsun.AMON.
                  
        

12 Ocak 2012 Perşembe

533/BOŞ ÇEVİRME DİLENCİNİ!

                                                               
OSMAN TÜRKOĞUZ
         İzmir;12 Ocak 2012

                   BOŞ ÇEVİRME DİLENCİNİ!
         Birbirine selam sunar iki dost;
         Sınırsızca sevgiden, sınırsızca yürekten.
         Kimisine az, kimisine de çok
         Rahmetini verir Tanrımız insancıklarına
         Boy, boy, ve soy,soy Tanrılığını ezberlettirerekten.
         İyi yüreklisi insanın para sunar elini açan dilenciye.
         Bir şeyler verir insancıklar,İyisinden ve  kötüsün                               birlerine yine de.
         Ve SENİNLE BİZ, Tanrı selamı gibi rahmetten,
         Dost kelamı gibi de yürekten;
         Biri birimizi vermişiz biribirimize,
         Biri birimizden dilenerek biri birimizi .      

531/TÜRK DİLİ İLE İBADET/2 EKLİ.

                                                                              
OSMAN TÜRKOĞUZ
         osmanturkoguz@hotmail.com
         İzmir;10 Ocak 2010-Ekli,12 Ocak 2012.
                   Bir Osmanlı hayranlığı ve Arap uşaklığına imrenme olayı toplumumuzun başına sarık gibi dolanmış, kadınlarımızı da başlarından yere bağlamıştır. Cumhuriyetimize; 623 senede%3,5 okumuş bırakılmıştır. Fransız asilzadesi François Baron Dö Tott, Macar asıllı bir Fransız asilzadesidir.17 Ağustos 1733’te doğmuş,24 Eylül 1793’te de Macaristan’da ölmüştür.--Macarca adı: Paro Toth Ferenc’tir.-- İstanbul’a Fransız Büyük Elçisi olarak atanan amcasının kâtibi olarak gelmiş, Kırıma Konsolos olduktan sonra da İstanbul’da kalarak topçu sınıfının gelişmesi için Obüs döküm atölyesi kurdurmuş, döktüğü topları kullananlara”Sürat topçuları” adını vermişti. Kont de Bonival’in—Humbaracı Ahmet Paşa’nın-- çizgisini izlemiştir.Osmanlı topçusu paralel atış sistemini bilmiyordu. Osmanlı devlet adamlarına Kâğıthane de bir atış gösterisi yaparken, ateşlenen topların domuz kılı fırça ile silinmesine Defterdar itiraz ederek:”Domuz mekruh hayvandır! Zinhar onun kılı ile topları temizleyemezsiniz, dinimize aykırıdır!”diye diretmiştir. Zor durumda kalan François Baron de Tott: “Yenildiğiniz savaşları bu toplarla kazacaksınız. Evinizi hangi fırça ile badana ediyorsunuz?”Diye sorunca, Domuz fırçası ile yanıtını alarak O kepaze Defterdarı kıçının üzerine oturtmuştur.1773’te”Mühendis hane-i Bahr-i Hümayunu” kurmuş, sonra da” mühendis hane-i Berri Hümayun” kurulmuştur. Bu okullara alınacak öğrenciler sınava tutlmuşlar bir geometri sorusu sorulmuştur:
         “Bir üçgenin iç açıları toplamı kaç derecedir?”Bir tek öğrenci yanıt verebilmiştir:
         “Üçgenine göre değişir!”
         Bir bilime, bir teknolojiye, bir hukuka ve her hangi bir sosyal olaya dini sokarsanız, onları din dondurur ilerlemesini önleyerek hurafeleşmesine neden olur. Onsekizinci yüzyıl, ışıklar yüz yılıdır. Büyük keşiflerin yapıldığı yüzyıldır. Osmanlı dini her tarafa sokarak onları taşlaştırmış ve hurafeleştirmiştir. Esrarkeş ve Civankeş olan Veli! Beyazıt, Astronom Ali Kuşçunun yaratmış olduğu gözlemevini donanma topçusu ile yerle bir ettirtmiştir. Müslüman ülkelerde ve Osmanlı devletinde her şeye hurafeler egemen olduğundan Avrupalı karşısında rezil olmuştur. Gidişatımız hızla o yöne doğrudur. Her millet kendi dilinde ibadet ederken Müslüman ülkeler Arapça batağına saplanarak Arap emperyalizminin tutsağı olmuş, kendi öz benliğini de yitirmiştir. Konuya bu yönünden ve çok geniş bir açıdan bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Osmanlı Ulemasını şu beyit ne güzel bitilmemiştir.
“Sorsan Selanik nerdedir bilmez/Bilir amma Cibrillin kanadında kaç tüy vardır!”
                        TÜRK DİLİ İLE İBADET:2
                                               İLGİ: 03 Ocak 2010,tarihli birinci bölüm.
“Yunanlılar; İzmir’e çıktıktan sonra, her türlü tecavüzlerini ve melanetlerini yaparlarken; İzmir camilerinde bazı imamlar; SURE’İ RUM’U okuyarak:”Bundan böyle bizi Rumlar yönetecektir. Kur’an’da yeri vardır. Sakın ola ki Rumlara elleşmeyin!” Diye vaazlar vererek, tahtaları dövmüşlerdir.”Besim Atalay, Türk Dili ile İbadet. S.14.
“FATİHA SURESİ:”Hamd evrenler sahibi yüce ALLAH içindir,/ ALLAH ki acıyandır, koruyandır, sevendir,/Günü gelince ancak,/O’DUR hesap soracak./Tek sana tapar, senden medet umarız biz,/sapıtmışlar yoluna düşmekten koru bizi,/Doğru yoldan ayırma bizi aman Rabbimiz.”
“Gaflet, dalalet ve hatta ihanet içersinde bulunanlara,”Allah ve din ile insanları aldatanlara, dış ve iç destekli hainlere, bir tas çorbaya vicdanlarını satanlara, oyları ile bu dünyada mutlu kıldıklarının öteki âlem masallarının peşinden gidenlere, TÜRKLÜĞÜNDEN UTANANLARA ne söylesem, neler anlatsam inanmaları ve doğru yolu da bulmaları mümkün değildir. Bendeniz; imanını da aklın erdemli emrine verenlere Mustafa Kemal’den selamlar getirmişem. Ostüzü

            Profesör Dr. Aysel Ekşi,21 Ağustos 1990 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde çok anlamlı bir makale yayımlamıştı. Yazının başlığı:”Din Eğitimi Altında Okutulanlar!”İdi.”Arapça bilmeyenlere, dinin ne olduğu, fakirlik ve zenginliğin dini sebepleri! Örnekleri ile vurgulanıyordu.”Evinin önünü süpüren, zengin olurmuş”.Günümüzde; örtülü, mörtülü ödenekleri, kıyıları süpürenlere ait hiçbir dini örnek yok!(7)  Diyemeyiz! Örnekler çok ama mütekabiliyet esası olduğu halde, Alman Mahkemelerinin kararları, delil hükmünde bile sayılmamaktadır.
            Kur’an’ı Kerim, Tanrısal olduğu halde, Ulu Tanrımız, birçok ulusun dilini de surelerinin oluşumunda kullanmış! Her şeyde KARŞILIKLILIK( MÜTEKABİLİYET) esası olduğuna göre; ben, neden ve niçin Kur’an’ıKerimi kendi anadilime çevirtmeyelim! Benim dilimin kelimelerini kullanmak için Ulu Tanrımız benim ulusumdan izin mi almıştır! Hâşâ. Bu ilahi bir iletidir.”Ey! Araptan gayrı uluslar: Ben, anlamaları için Arap kavmine Arapça bir kitap indirdim. Sizin kelimelerinizi kullanarak ilahi emirlerimi ifade ettim. Bu nedenle ve anlamanız için, sizler de indirmiş olduğum bu kitabımı kendi anadilinize tercüme edebilirsiniz!” İleti budur.
            Dini ve dahi imanı bütün, günün her namaz vakti, camilerden çıkmayanlara soruyorum:
            “Yüce Tanrımız her şeye kadir ve muktedirdir. LEDÜNİYET ilminin de yegâne sahibidir. İnancınıza göre de, tüm dillerin yaratıcısıdır. Neden Türkçe dua etmiyorsunuz? Neden namazlarınızı anlamadığınız bir dil ile Arapça dualarla kılıyorsunuz?”Genellikle:
            “Babamızdan böyle gördük!”Savunması açıklamasız kalmaktadır. Bir kaç açık yürekli kimselerden de:
            “Bakınız Beyim; sordunuz da söylüyorum: Türkçe Kuran okumak bana çok komik geliyor.”Ebu lehebin eli kurusun!” Kurutacak olan Allah değil mi? Benim Hz. Muhammed’in Amcası ile ne zorum var. Dinimizce; ölenlerin arkasından iyi söz söylenmez mi? HZ. Muhammet peygamberliğini ilan edince; Ebu Leheb, oğulları Otba ve Otebe ile evli olan, yeğeni Hz.Muhammed’in iki kızını da boşatmıştı. Ümmü Gülsüm ve Rukiyye. Ümeyye Oğullarından, Ebu Süfyan’ın karısının kardeşi Osman, önce Ümmü Gülsüm ile o ölünce de Rukiyye ile evlenmişti. TEBBET SURESİ bu olay üzerine inmişti:
                                   TEBBET SURESİ
            “Acıyıcı, esirgeyici Allah’ın adıyla başlarım.
            *1-Ebû leheb’in elleri kırılsın, kendi de yok olsun.
            *2-O’nu ne malı, ne de parası kurtaramayacak,
            *3-O alevli bir ateşe atılacak.
            *4-Karısı o’na odun taşıyacak.
            *5-Boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olacak.”
            Sonra; Elem tere keyfe faale Rabbike’nin Türkçesi:” Ebabil kuşları-Dağ kırlangıçları—fil sahiplerinin üstüne balçık çamuru attılar!”Gülesim geliyor, neredeyse dinden çıkasım geliyor. İyisimi, anlamadan dua etmek!”Diyorlar. Ama,  bununla anlatılmak istenen bir olgu olmalı değil mi? Diyorum: Tıss!
            “Anlamını düşünmeden Kur’an okumakta hayır yoktur! Hadisini hatırlatıyorum. Genelde almış olduğum yanıt hep aynı:
            “Orasını karıştırmayalım Beyim!”
            Kur’anı Kerimin tamamlanması; Hz: Muhammed’in yirmi üç senesini almış. Bu süreç içersinde de (200)’e yakın ayet te NAKZEDİLMİŞTİR!””Zaman değiştikçe hükümler de değişir,”kuralının uygulanması olarak düşünülemez mi?Sayın Süleyman Demirel’in tespitine göre,Meseller ve Muamelat ayetleri dışında,ibadete ait 230 ayet vardır.
            Kuran’ı Kerim’in neden Arapça olduğuna dair ayetlere de bir göz atacak olursak;  KUR’ANIN MANASINI ANLAMANIN ÖN PLANDA TUTULMUŞ OLDUĞUNU GÖRÜRÜZ. Merhum Mehmet Akif ERSOY; bunu çok güzel vurgulamıştı:”Duvara asmak ve fal açmak için değildir Kur’an!”
                        ARAPÇADAKİ YABANCI KELİMELER!
            “1935 senesinde; Profesör Arthur jeffery,”Kur’andaki yabancı kelimelerin tetkiki!” adlı önemli bir kitap yayımlamıştı. Bu kitabın bir nüshası Robert Koleji kitaplığında bulunmaktadır. Kitapta Arapçaya girmiş olan yabancı kelimelerin listeleri ve yanlarında tanıkları ve çekimleri bulunuyor. Bu kitaptaki tüm kelimelerin alınması uzun süreceğinden; ben sadece hangi dilden Arapçaya ne kadar kelime girmiş olduğunu belirtmekle yetineceğim:
                                   1-Sümerceden:     5 kelime,
                                   2-Elamcadan:       1 kelime,
                                   3-Akatçadan:       83 kelime,
.                       4-İbraniceden.     200 kelime,
                        5-Aramcadan:      25 kelime,
                        6-Süryancadan:   600 kelime,
                        7-Nabatcadan:      12kelime,
                        8-Semutcadan:       6 kelime,
                        9-Palmirceden:       16 kelime,
                        10-Habeşçeden:    210 kelime,
                        11-Kıpıtçadan:         10 kelime,
                        12-Sanskritçeden:    5 kelime,
                        13-Bülüçceden:        1 kelime,
                        14-Eski Farsçadan 11Kelime,
                        15-Avestadan.          35 kelime,
                        16-Pazentden.          20 kelime,
                        17-Pehleviceden.      80 kelime,
                        19-Ermeniceden:     65 kelime,
                        20-Yunancadan 180 kelime,
                        21-Soğutcadan 4 kelime,
                        22-E.ve Yeni Türkçeden 9 kelime,
                        23-Latinceden: 14 kelime.
“İBN’İ CİNNİ adlı bir yazar, Arapçanın %25 kelimesi uydurma, bir o kadar yabancı kelime de Arapça içerisine kaynaşmıştır!” Diye yazmaktadır.”
Arapçada 350kılıç’a ait,550 de buğdaya ait kelime vardır. Arapçanın %17’si deveye,%30’u da kadınlara aittir!
Profesör DR. Sayın Süleyman Ateş’in; Milliyet gazetesi okurları için hazırlamış olduğu iki küçük kitapçık vardır. Sayın Ateş; Sureleri iniş dönemlerine göre yorumlamıştır. İlk Mekke dönemindeki sureler, BİREYSELDİR; Hz. İsa gibi bireyin kurtuluşundan söz eder. Medine dönemi sureleri, Hz. Musa tarzındadır. Ve son sureler devletleşme olgusunu işaret etmektedir. Sahihi Buhari’deki ve diğer beş hadis kitabındaki hadislerden de bu olguyu bulmak mümkündür:
“Bütün dünya müslümanlarını, Kureyşli müslüman Araplar yönetecektir. Müslüman olmayanları da, kureyşli müslüman olmayan Araplar yönetecektir!”
“Cennette, benim konuştuğum dil Arapça konuşulacaktır!”
Hüneyin baskınında; paylaşılamayan yağma mallar için,8’inci surenin 1’inci ayeti acilen değiştirilerek 41’inci ayetle yeni bir düzenleme yapılmıştır. Ancak; bu düzenleme ile iktifa edilmemiş, Kur’an hükümleri değiştirilemez diyen Arap Bilginleri! Yağmaya iştirak eden süvariye bir pay, binmiş olduğu Arap atına da iki pay verilmesi karara bağlanarak uygulanmıştır. Yağmaya iştirak eden eşeklere, develere ve katıra yağmadan pay düşünülmemiştir. Tercüme. Mustafa Özcan, İslâm Fıkhı, s.478-479
Mekke döneminde düzenlenmiş olan bir ayete ve diğerlerine bakalım:
*“ŞURA SURESİ ,(42’inci sure)7’inci ayet:”ve işte böyle sana-Muhammet- Arabî bir Kur’an vahyetmekteyiz ki Umm’ul Kura’yı(Mekke Şehrini) ve çevresindekileri sakındırasın ve o toplama günü’nün dehşetini haber veresin-onda şüphe yok-,bir fırka cennet’te, bir fırka sair’de(çılgın ateş içinde).” Elmalılı Hamdi Yazır, Kur’an’ı Kerim ve İzahlı Meali. S.482.
Görev yapmış olduğum yerlerde, benim camiye gelmemi çok isteyenler oldu: benim görevimin, camiye gitmek olmayıp, camiye gidenlerin ve gitmeyenlerin huzur ve rahatını sağlamak olduğunu bir türlü anlatamadım. Cebimde taşımakta olduğum bu ayeti de kendilerine verdim.”Olamaz böyle bir şey! Günaha giriyorsunuz!” Diye de beni uyaranlar çok oldu. Nah! Kafa! Avrupalara giderek, cami avlularında ümmet’i müslümanları dolandırmadan gırtlağımıza kadar günaha battık!!
*YUSUF SURESİ,(12’inci sure),2’inci ayet:”Biz O’NU sana, aklınızı çalıştırasınız diye ARAPÇA bir Kur’an olarak indirdik.!”Kur’anı Kerim Meali,s.214.Yaşar Nuri Öztürk.
*İBRAHİM SURESİ,(14’üncü sure),ayet:37.”Biz, görevlendirdiğimiz her resulü ancak kendi toplumunun diliyle gönderdik ki,onlara açık,seçik beyanda bulunsun.bunun ardından Allah dilediğini saptırır, dilediğini de iyiye ve güzele kılavuzlar.Azizdir,Hakimdir O.”
*“EN-NAHL-HURMA- SURESİ(16’ıncı sure.103’üncü ayet:”Andolsun ki biz, onların,”Kur’anı bir insan öğretiyor” demekte olduklarını biliyoruz. Nisbet etmeye uğraştıkları adamın dili yabancıdır. Oysaki bu, apaçık ARAPÇA bir dildir.”
*TAHA SURESİ(20’İNCİ SURE)113’ÜNCÜ AYET:”Biz o’NU işte böyle, ARAPÇA bir Kur’an olarak indirdik ve onun içinde tehditleri türlü yadelerle sıraladı ki, korunabilsinler yahut ta Kur’an onlara yeni bir hatırlatıcı/hatırlatma sunsun.”
*ZÜMER SURESİ,(39’uncu sure),28’inci ayet:”Bunu, eğrisi, büğrüsü olmayan ARAPÇA bir kur’an olarak indirdik ki, korunup sakınabilsinler.”
*MAİDE SURESİ,(5’inci sure)67’inci ayet:”Ey! Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’NUN verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah seni, insanlardan korur. Allah küfre batmış topluluğa kılavuzluk etmez.”
*TEGABÜN SURESİ,(64’üncü sure)12’inci ayet:”Allah’a itaat edin; peygamberlere itaat edin; eğer bumdan yüz çevirirseniz bilin ki peygamberimize düşen apaçık tebliğdir.”
*ABESE SURESİ,(80’inci sure)17’inci ayet:”Kahrolası insan, ne kadar da nankördür!”Sayın Yaşar Nuri Öztürk’e göre.”Canı çıkasıca insan ne kadar da kötüdür.”
Kim ne derse desin; bu ayetlerden bir tek anlam çıkmaktadır: Kur’anın anlamını bilerek ona göre hareket etmesi için, bütün milletler Kur’anı Kerimi kendi dillerinde okumalıdır. Adresime giren bazı gericiler; benden devletlerimizin batmasına, insanlarımızın açlık ve sefalet içinde ölmelerine neden olan masalları geri getirmek için, kendilerine katılmamı istemektedirler. Türk ulusu en mutlu çağını, bu din ve Tanrı ile aldatanlara karşın CUMHURİYET döneminde yaşamıştır. Cihangir Mahlası ile şiirler yazan Üçüncü Mustafa:”Yıkıluptur bu cihan/ sanma ki bizde düzele/Evvab’ı saadette gezenler hep hezele( Saadetler içinde yaşayanlar rezil rüsva takımıdır; diyor Koskoca Padişah!)Bu hokkabazlara göre, o zamanlar Kur’an ve din dönemidir. Camiler dolup ta taşar. Arapça Kuranını duvardaki torbasından indirenler de, bir şey anlamazlar, bakarlar ve şaşım, şaşım şaşarlar!”XV1’ıncı asırda; Kütahya’da; Şükrü adlı bir halk şairi, oruç yediği için, Roma usulü, boğazına kurşun dökülerek cezalandırılmıştı.
14 Aralık 2003 tarihli Hürriyet gazetesinin Pazar sayısındaki bir haberi okuyalım:
Ziya Paşa,1829-1880 yılları arasında yaşamıştır. Devlet adamlığının ve idareciliğinin yanı sıra edebiyatımızda da söz sahibi bir muhalefet yanlısıdır. İsviçre’den sonra; Londra’ya geçerek, orada Hürriyet gazetesini yayımlamıştır: Adı geçen gazetenin haberini birlikte okuyalım:
“Paşa, dini eğitimin, özellikle de mahalle mekteplerinin yeniden yapılandırılması gereğini yazıyordu. Sübyan mekteplerinde başlayıp medreselerde devam eden dini eğitim, Ziya Paşaya göre hiçbir işe yaramaz haldeydi, zira öğrencilerin kafası sadece ezberle dolduruluyor; Arapçayı bilmemeleri bir yanan Kur’anı bile anlamıyorlardı.
Ziya Paşa, Londra’da bundan tam 135 sene önce,1868 yılında çıkarttığı “HÜRRİYET” gazetesi’Kur’an öğrenmeye heveslenen çocuklara mahalle mektebinden itibaren okutulan kitapları ve öğretileri sıralarken bakın neler yazıyor:
“”..Bizde bir çocuk beş,altı yaşında mahalle mektebine verilir, elifbadan başlar, birkaç ay sonra önüne “ebced” çıkar ki ne olduğunu hoca bilir,ne de kimse anlar.Bundan sonra”sübhaneke”,”ettehiyat”,”salavat”,”kunut duası” ve amentü” okutulur.Bunlar gerçi namaz için lâzım olan dualardır, ama çocuğun  büluğa erip namaza başlaması için daha çok seneler bulunmasına rağmen , gene de ezberletirler.Bunlar, bütün Arapça olduğu için çocuğa asla zevk vermezler,zira o yaştaki çocuk henüz olgunlaşmamıştır ve sadece oyuncaktan ve yaşının gerektirdiği şeylerden zevk alır.”
                        ZİHNİ PERİŞAN OLDU.
“Çocuk daha sonra Kur’ana başlar, hatmetmek için senelerce uğraşır ve hafız olur. Akrabaları, artık 13-14 yaşlarına gelmiş olan dini ilim tahsiline sevkederlerse ,bu defa cami derslerine gönderilir;”nasarayansuru’dan” başlar,”Bina’ya çıkıp 35 bölüm okur,”maksud’u öğrenir, “tereyinne” tercümelerine geçer ama , bitmek tükenmek bilmeyen  bu tercüme yüzünden bütün zihni dolaşır.derken “amil”,”mamul”,”irap” gibi önceden görmediği bir takım şeylere tesadüf edip hayran kalır.,”izhar” ve “kafiye” okuduğu  sırada, bu kitaplarda ne demek istendiğini güçlükle hisseder; “inegoci” veya “istiare” risalesine sarılır.”Kazaya ve netayiç ve istihârât  ve kinâyat”ile uğraşır.Önüne nihayet”Mutavvel” gelir,bu kitaptaki”bedi”, ve “beyan” bahisleri de zihnini perişan eder.
Bu arada ikindi derslerinde eğer” “Halebî” ve”Kuduri” gibi fıkıhla ilgili biraz Birşeyler okuyacak olursa bir gurura kapılıp artık kimsenim abdestini ve namazını beğenmez olur; tatil derslerinde de “heyula” bahislerine dalınca da “kazimir” görüp “cüz’ü layetecezza” ve “heyula” bahislerine dalınca da tenezzül edip İbni Sina’yı bile kendisine öğrenci kabul etmez bir hale gelir.
Derken camilerden birinden izin alıp bu defa kendisi rahle başına geçer ve seneler boyu okuduğu bütün bu konulardaki ilmini bu defa kendisi yaymaya başlar.
Ama bu eğitimden geçmiş olanların eline mesela “El cevaib gibi Arapça bir gazete verilse, gazetede yazılı olanları anlayabilmesi için en az iki saat boyunca sözlüğe bakmaları gerekir. Fıkıhla ilgili bir soru sorulduğunda aciz kalırlar. Kur’andaki bir ayetin manası sorulduğunda “Kadı Beyzavi’”nin eserine müracaat edin” cevabını verirler; politikadan bahis açılırsa İngiltere, Japonya ve Fas gibi memleketlerin ve iklimlerin var olduğunu işitip hayret ederler, hatta dostlarından birine Türkçe bir mektup yazmaları gerektiğinde de, şuna, buna yalvarırlar.”
“Camilerde bildikleri yolda ders okutmaktan başka devletin ve ümmetin hayrına bir işe yaramayan bu kişilerin seneler boyunca emek ve ömür sarf etmeleri, işte böyle bir netice alınması içindir! Harcanan bu ömre, bu emeklere yazık değil mi? Bu devlete, bu millete, bu mülke acınmaz mı?”
Ünlü alman Şair ve Yazarı Goethe,XV111’inci asrın ikinci yarısında, Kur’anı Kerim’i Almanca çevirisinden okuyordu.X1X’uncu asrın ikinci yarısında da; Ünlü Fransız Şairi Arthur Rimbeau’nun babası, Cezayir’de görev yapan bir Fransız Yüzbaşısı Kur’anı Kerim’i Fransızça’ya tercüme ediyordu. Her ulus; kendi din kitapları ile diğer dinlere mensup din kitaplarını kendi anadillerinden okuyorlardı. Ya biz; ARAPTAN ZİYADE ARAPÇI olan bizler ne yapıyorduk? Bir bez torbaya koymuş olduğumuz Arapça Kuran’ı Kerim’i, önemli günlerimizde öpüp başımıza koyarak yine torbasına koyuyorduk! Yukarıda vermiş olduğum ayetleri ilk defa görenlerimizi de olduğuna inanıyorum. Rahmetli Ziya Paşa’nın gözlerimizin önüne sermiş olduğu eğitim ve öğretim faciamızı okuduk. Kuran’ı Kerim Türkçeye tercüme edilmezse ne olur: Arapçılık ve kandırmaca islamın önünde ilerler durur. DİN VE ALLAH İLE ALDATANLARIN ÇOCUKLARI DA HÜKÜMRAN OLUR.
Tercüme edilemez denilen Kur’an’ı Kerim’in Fransızça tercümesine bir göz atmamıza ne dersiniz!
            “LE CORAN”
“COMMENT LİRE LE CORAN?”=Kur’an nasıl okunur?
“j’en jure par létoile qui se couche, votre Compatriote n’est point égaré, iln’a point été séduit. İl ne parle pas de son propre mouevement. Ce gu’il dit est une révéation qui lui a été faite.”
                                   Coran,L111,1-4
 NECM SURESİ
     (53/23)
           RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAH’IN ADIYLA.”
            Bu üç ayetin Türkçe tercümelerini, iki Türkçe Kuran’dan görelim:
                                   *1-“Andolsun inip çıktığı zaman yıldıza/ fışkırtıp çıktığı zaman çimene/süzülüp aktığı zaman Ülker yıldızına/ aşağı indiği zaman o parçalar halinde ağır, ağır gelene.
                                   *2-Ki arkadaşınız ne saptı ne de azdı.
                                   *3-O; kuruntudan, keyfinden konuşmuyor”.Prof.Dr. Yaşar Nuri Öztürk, Kur’anı Kerim Meali(Türkçe Çeviri)
                                   53
                        NECM SURESİ
Yıldız kelimesi ile başladığından böyle adlanmıştır. Mekke devrinde nâzil olmuştur.62 ayettir.”
            “Bismi’llâhi’ir-Rahmâni’r-Rahim.”
           
            *1-“Batmakta olan yıldıza and olsun ki,”
            *2-“Arkadaşınız Muhammed sapmamış ve azmamıştır”.
            *3-“O,kendiliğinden konuşmamaktadır.”Kur’ân-Kerim ve Türkçe Anlamı(meal).Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.1973.
            Şu, birçok yorumlara ve ihtilaflara neden olan, BAKARA-İNEK-suresinin,2’inci surenin, 223’üncü ayetini görelim:
                                   BAKARA SURESİ”
                                     (2/92SURE)
                        “Rahman ve Rahim Allah’ın Adıyla”
            *“223-Kadınlarınız sizin tarlanızdır. O halde tarlanıza dilediğiniz şekilde varın. Öz benlikleriniz için önceden bir şeyler gönderin. Allah’tan korkun ve bilin ki, O’NA mutlaka ulaşacaksınız. İman sahiplerine müjde var.”Kur’an’ı Kerim Meali(Türkçe Çeviri). Prof.Dr. Yaşar Nuri Öztürk.
            *223-“kadınlar, sizin tarlanızdır, tarlanıza istediğiniz gibi gelin, istikbal için hazırlıklı olun, Allah’tan sakının. O’NA hiç şüphesiz kavuşacağınızı bilin, bunu insanlara müjdele.
                                    “BAKARA SURESİ”
                                   Bism’l’âhir-Rahmani’r-Rahim.”  
“Yahudilere kesmeleri emredilen bir sığırdan bahsettiği için bu adı almıştır. Medine devrinde nâzil olmuştur.286 ayettir”kur’an’ı Kerim ve Türkçe Anlamı, Diyanet işleri Başkanlığı Yayınlarından.
            “Kadınlarınız sizin(evlat yetiştiren) tarlanızdır. O halde tarlanıza dilediğiniz gibi gelin. Kendiniz için önden( iyi ameller gönderin, hayırlı evlatlar yetiştirin).Bir de Allah’tan korkun ve bilin ki her halde siz O’NA kavuşacaksınız. İman edenlere müjdeler.”Kuran’ı Hâkim ve Meali Kerim, Hasan Basri Çantay.
            Şimdi, bir de bu ayetin Fransızça tercümesini görelim:
                                   SOURATE 11
                                               “Donnée a Medine.-286 versets.
            *“2/223-“les femmes sont votre Champ. Cultivez-le de la maniére que vous l’entendrez, ayant fait auparavant quelque acte de piété. Craignez Dieu, et sachez qu’un jour vous serez en sa présence. Annonse aux croyants d’heureuses nouvelles”
.  Ayetlerin Türkçesini ve dahi Fransızcasını gördük. Bakara suresinin 222’inci ayetini hesaba katmadan,223’üncü ayetini yorumlayan AYETULLAH HUMEYNİ’NİN yorumuna da bir göz atalım:
Humeyni:”Tavzih’ül Mesail, s.69-450’inci meselenin çözümü:
DER DÜBÜR-İ ZEN-İ HAİZ VATİ KERDEN KERAET ŞEDDİDE DARET”-Kerahet: Şeriatın kesin olarak yasak etmediği, fakat harama yakınlığı ve ihtimali nedeni ile çekine, çekine yapılan şey!-Mustafa Talip Güngörge, Humeyni ve İslam.
“VATİ DER DÜBÜR-İ ZEN-İ HAİZ, KEFARET NE DARET”463’üncü meselenim çözümü. Aybaşılı bir kadınla anal seks yapan erkeğin kefaret ödemesine gerek yokmuş! Pekiyi; 222’inci ayet ne demek oluyor!
“…Hayızlı oldukları sırada kadınlardan uzak durun ve onlar temizleninceye kadar kendilerine yaklaşmayınız”Bu ayetin Fransızca tercümesi de aynıdır. Bendeniz, burada ukalalık yapmak istemiyorum. Böyle bir fetvayı okuyanlar; Kur’an’ı Kerimi açarlar, gerçeği de görmüş olurlar ve: FETVAYI MÜFTÜDEN DEĞİL DE AKILLARINDAN ALMIŞ OLURLAR!
“Ulusumuzun her bir bireyinin okumasını istediğim kitaplardan birisi de Rahmetli M.Cemal Kutay’ın 173’üncü kitabı olan,”TÜRKÇE İBADET” adlı kitabıdır. Bu kitabın birinci cildinin 304-305’inci sahifelerinde verilen çok önemli bir mektup vardır. Bu mektup,1913 senesinde, Rahmetli Mehmed Şerif Akyurt tarafından devrin Şeyhülislamı olan Mustafa Sabri Efendiye yazılmıştır.”Anadolu’da Müslüman bir Türk’ün Şeyhülislam Efendi Hazretlerine en Son sözü”, adlı yüzüç sahifelik bu açık mektup, sürgün yeri olan Bursa’dan yazılmıştır. En önemli bölümünün özeti de şöyledir:”          
*1-“İslam dininde SON DİN olmasının üç temelinden biri ruhban sınıfı olmamasıdır, ama dört başı mamur olarak bu sınıf türemiştir, aradan geçmiş binüçyüz içinde DİN ve MANEVİ HAYAT’TA ileri değil, geri gidilmiştir. Oysaki islamiyetin SON din olmasının bir temeli de “değişen zamanın getirdiklerinin kuralları Yenilenmesi”dir. Sizler mevcut hâkimiyetinizi devam ettirmek için dünyanın gidişine göz kapamış ve kapatmışsınızdır. Osmanlı’da bugün Luther’den önceki Katolik istibdadı var.
*2-aslında islam dininde hoşgörüyü, Tanrı rızasını her duygunun üstünde tutan yüce duygu olması inancını temsil etmesi gereken tarikatlar, belli kişilerin çıkar kaynağı, bazıları da miskinler tekkesi olmuştur. Siz; bab-ı içtihad=düşünce Kapısı’nı sadece Din’de değil DÜNYA için de kapatmışsınız.
*3-Bu inhisar ve tegâllub duygusu aile hayatında da çöküntü yaratmıştır. Kadın içtimai hayattan tasfiye edilmiştir. Ne İslam hukukunun, ne de meşrutiyetin temin ettiği asgari de olsa, hakkından mahrum bırakılmıştır. Şeyhülislam Efendi Hazretleri. Biliyoruz ki Arap’ın Cahiliyye devrinde kadın bir HİÇ’Tİ. O’NU hakiki mevkiine iade hareketinin banisi, ilk mücahidi bizim peygamberimiz’(S. A. V) idi. Ama bugünkü şeriat, kadını, Cahiliyye devrinin seviyesine indirmiştir. Bugün Osmanlı ülkesinde kadın, neredeyse Arap’ın cahiliyye devrinin ölçüleri içindedir. Hak ve hürriyeti, huzur ve emniyeti yoktur. Kadın, içtimai hayatımızda varlığı kabul edilmeyen yaratıktır.
*4-MİLLETİMİZE EN BÜYÜK FENALIĞINIZ, İBADETİN ARAP LİSANI, ARAP ÂDET VE TERCİHLERİYLE İFAYA DEVAMA MECBUR BIRAKILMASIDIR. ÇÜNKÜ BU SİZLERİN MENFAAT VE TEGALLÜBÜNÜZÜN TEMİNATIDIR.”
                        BAKARA SURESİ
                        (AYET-EL-KÜRSİ)
            “Yoktur başka tapacak/Bir tek Allah var ancak/içinde uyanıktır,/her şeyine tanıktır;/Şaşırıp sorma. Nerde?/Her yerde,   hiçbir yerde!/ne dalar, ne uyuklar;/her an her yerde hazır.”
            “Her işte takdiri var./O’NUNDUR, O’NUNLADIR/yerde, gökte ne varsa;/Şefaat mümkün ancak/O’NDAN izin çıkarsa./Köyünde, yurdundaki/Önünde, ardındaki/neyse insanoğlunun/Hepsi elinde O’NUN./Gerçekleşir sadece/O’NUN “OLSUN” dediği,/Bir şey yok yerde, gökte/Alahın bilmediği.
            “Dinlenip uyulacak ne kalıyor geride;/Kürsüsü,yerleri de kaplamış gökleri de!/Kavrıyor, denetliyor,kolluyor göğü,yeri../Bir                 olmaz sapıtanla inananın değeri;/Eli böğründe kalır sapıtan, oyalanan,/Kopmayacak bir kulpla yapışmıştır inanan./Allah ki doğruların dostudur, önderidir;/Onları  karanlıktan aydınlığa iletir.
                        MUSTAFA KEMAL’DEN TESBİTLER.
“Türkiye’de aslında mürteci yoktu ve yoktur. Vehim vardı, vesvese vardı. Bundan sonra yalınız bir şey hatıra gelebilir. O DA BAZI ADİ POLİTİKACILARIN, ART DÜŞÜNCELİ SİYASİLERİNBU VEHMİ UYANDIRMA GAYRETLERİ OLABİLİR.”1930 Atatürk’ün Hususiyetleri, Kılıç Ali, s.116.
“Softa sınıfının din simsarcılığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler iğrenç kimselerdir. İşte biz, bu vaziyete karşıyız ve buna müsaade etmeyeceğiz.”1930.s.g.k. s.116.
“Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye muhalif değiliz. Biz sadece,DİN İŞLERİNİ ,DEVLET İŞLERİYLE KARIŞTIRMAMAYA ÇALIŞIYORUZ.Kasıtlara dayalı  ve aşırılık örülü hareketlerden ülkeyi sakınmak istiyoruz”Asaf İlbay,Yakınlarından Hatıralar,s.103
“Hiçbir zaman hatırınızdan çıkmasın ki, CUMHURİYET SİZDEN FİKRİ HÜR, VİCDAI HÜR, İRFANI HÜR NESİLLER İSTİYOR.”1924 Söylev ve Demeçleri, c.2,s.173.
“Biz daima hakikat arayan, onu bulunca ve bulduğuna kani olunca açıkça söylemekten kaçınmayan insanlar olmalıyız”.Sümerbank D.1929,s.184.
                        NAMAZDA OKUNACAK SURELER!
                                   (Fatiha Suresi)
            “Hamd evrenler sahibi yüce Allah içindir,
            ALLAH Ki acıyandır, koruyandır, sevendir,
            Günü gelince ancak,
            O’dur hesap soracak.
            Tek sana tapar, senden medet umarız biz,
            Sapıtmışlar yoluna düşmekten koru bizi,                                                                     Doğru yoldan ayırma bizi aman Rabbimiz.”
                                   ASR SURESİ
            “Günün omuzlara çöktüğü saat,
            Yorulmuş insanın hayat yükünü,
            Söylene, yüksüne çektiği saat,
            O vakti de sever inanan yürek.”
Müslüman Türk Halkının en çok sevdiği surenin Türkçesi:
            “Yâsin,
            Kur’an’ın hükmü kesin.
            Sen, RAB’IN arza elçi gönderdiklerindensin,
            Doğru yol üstündesin.
            Ataları önderden yoksun bir kavim için
            İlk uyarmadır sesin.
            Varsın yitikler senin sözünü dinlemesin,
            Kader zincirini boynunda sürüklesin,
            Sen Kur’an’a uyan,
            ALLAH’INI sayan,
            Tama uyarmış demeksin.
            Ona müjdele, deki,
            Mükâfat göreceksin,
            Cennete gideceksin.”
            “Üzülme ya Muhammed, çabaları nafile,/ Bir eski mezar görse bir münkir gelir dile,/”-Bu mu dirilecekmiş, bir avuç kemik kaldı,”/Ey bir avuç pıhtıdan yaratılmış zavallı,/seni öyle vâr eden bunu diriltir elbet,/yeşil ağaçtan kırmızı ateş yaratan kuvvet,/Cümle yaratıkları, yeri, göğü vâr eden,/Kemikten yeni insan türetemezmiş neden?/”
“O her şeyi yaratan, gören, bilen, bildiren,/”OL” deyince olduran, Öl deyince öldüren,/O’NUNLA vâr oldunuz. O’NUNLA gerçeksiniz,/O’NDAN kopup geldiniz, O’NA gideceksiniz./”Âmin-ÖYLE OLSUN.-ALLAH KABUL ETSİN!
            HER ARAPÇA ŞARKIYA ÂMİN!
Köyümüzde yalınız bizim evimizde pilli radyo vardı. Amerikan ordusunun BA/70 bataryası ile mükemmelen de çalışırdı. Köye izinli geldiğimde, evimiz ziyarete gelen meraklılarla dolup, taşardı. Öyle ya;”Ali Osman’ın oğlu”,köyümüzden çıkan ilk subaydı; hemi de jandarma subayıydı ve üniforma da ona çok yakışmıştı. O pilli radyo çok işime yarardı.Acardım yanık sesli bir Arap radyo istasyonunu; parmağımla da sus işaretini verdikten sonra da:”Kur’an’ı Kerim!” Derdim; ses ve şamatalar kesilir; tüm kadın ziyaretçiler huşu içersinde ve gözyaşları eşliğinde bu şarkıyı dinlerlerdi.
Zaman geçti; bir de baktım ki, Kızıltepe’de konuşlanmış bir seyyar jandarma alayına komutan olmuşum. Sayın Demirel de MC hükümetini kurmuş! Erbakan da; Mardin önünden, Nusaybin’e kadar uzanan o dar şerit ovaya ŞEKER PANCARI FABRİKASI kurma sözü vermiş. Raporlarımızı verdik. gece ve gündüzün soğuk farkı, ekilecek pancarların yapraklarını kavuracağını ve olumsuzlukları vurguladık. Bakanlar kurulundan karar çıkmış. Büyük bir törenle ol fabrikanın temeli atılacak. İlle de Kur’an’ı Kerim’den bir sure okunsun denilmiş! Denilmesine denilmiş amma ve lâkin dua okuyacak adam bulunamamış! Birisini bulmuşlar. Adamcağız bana geldi:
“Komutanım, ben yalınız Meryem suresinden bir parça biliyorum, ne yapayım?”Dedi.
“Sen akıllı bir adamsın; olmazsa Arapça; yalellisi olmayan bir şarkı okursun, olur ve biter!” Dedim. Adamcağız, gür sesi ile bir şeyler okudu ve çok ta alkış aldıydı. Şimdi, bir de Rahmetli Mithat Cemal Kutay’ı dinleyelim:
“İttihat ve Terakki Partisi, ELHEZER’E karşı, Medine’de Süleymaniye’ye benzer medrese kurmaya karar verir, hazırlıklar yapılır, iktidarın üç paşası Talat, Enver ve Cemal paşalar, kalabalık bir kadro ile Medine’ye temel atma törenine gelirler.
Bir makbul ikram olan develer kesilmiş, karşılama hazırlıkları yapılmıştır ve MEHMETÇİK yerine adı OSMANCIK olan tören bölüğü de, hazır ol vaziyetinde şehrin girişinde, misafirleri beklemektedir.
Arap bedevi kadınları, ellerinde defler, yanık sesleri ve benzerlerini bugün ARABESK müzik türünde dinlediğimiz şarkıları seslendirmektedirler. Şarkıların sözleri deve etinin lezzeti üzerinedir: Kebabının, kavurmansının, haşlamasının başka hiçbir et türünde olmadığını açıklıyor!
Eşref Bey—Kuşçubaşı Eşref’,Teşkilat’ı Mahsusa’nın kurucusu ve Arabistan sorumlusu Jandarma Yüzbaşısıdır. 150’liliklerdendir.Af ile dönmüş ve 1962’de Söke’de ölmüştür, Enver Paşa’nın yaverlerinden birisi olan kardeşi Kuşçubaşı Sami de, Mustafa Kemal’e suikast için gelmiş olduğu Bozdoğan’da, jandarma tarafından ayağından vurularak yakalanmış ve yargılanması sonunda altı arkadaşı ile asılmıştır.1926.Ostüzü—misafirleri selamlayacak OSMANCIK TABURU’NUN HAZIROL durumundaki askerin önünden geçerken, bakıyor ki birkaç Mehmetçiğin gözlerinden yaşlar akmaktadır. Şaşırıyor ve soruyor:
“-Oğlum, neden ağlıyorsun?”
Mehmetçik, hazır ol durumunu değiştirmeden cevap veriyor:
“-kumandanım, kur’an okunması içimi doldurdu…!
Arapçanın birbirinden çok farklı lehçelerini iyi bilen Eşref Bey, bu pırıl, pırıl yürekli Anadolu çocuğunun yüce duygularını, deve etinin ayrıcalığı acı gerçeğiyle bulandırmaktan kaçınmış, heyet içindeki Şeyhülislam ve Evkaf Nazırı Mustafa Hayri (Ürgüplü)-Gümrük Eski Bakanı ve Başbakanlarımızdan Suat Hayri Ürgüplünün babası. Ostüzü.-Efendiye anlatarak demiş ki:
“-BU MİLLET, KUR’AN’ VE DİNİ KENDİ DİLİYLE YERİNE GETİRİNCEYE KADAR DEVE ETİNİN KASİDESİNE DAHA ÇOK ZAMAN GÖZYAŞI DÖKERİZ!    
Ümmetçilik akımını Abdülhamit’inde desteklemesi üzerine hutbedeki Türkçe kelimeler de çıkarılmıştı. Abdülhamit; birgün Eğinli Sait Paşaya:
“-Elimden gelse, bu milletin dilini Arapça yapardım!”dediğinde, gerekli yanıtını da almıştı:
“O zaman küçük bir Arap kabilesinin şefi olurdunuz padişahım!”Bu durumlara çok içerleyen Kemalpaşa zade Sait Bey, şu dörtlüğü yazarak, Türkçe ve Türklük düşmanlarına yollarını göstermişti:
                        “Arapça isteyen Urbana gitsin,
                        Acemce isteyen İran’a gitsin,
                        Frengiler Firengistana gitsin,
                        Kİ BİZ TÜRKÜZ, BİZE TÜRKÇE GEREK.
31 Mart olayını yaşayan Mehmet Akif Ersoy, bakınız halimizi nasıl anlatmış. Bugünlerde, bir 31 Mart olayının daha hazırlanmakta olduğunu gören ve hisseden var mıdır?
“Şu bizim halkı uyandırmadadır varsa felâh,
Hangi bir millete baksan uyanık. Çünkü sabah.
Hele biçare şeriatla nasıl oynanıyor,
Müslümanlık bu mu yahu? Diye insan yanıyor,
Gölgesinden bile korkup, bağıran bir ödlek,
Otuzüç yıl bizi korkuttu ŞERİAT diyerek.
Vahdeti muhlisiniz, elde asa çıktı herif,
Bir alay zabit kestirdi, sebep “Şeri Şerif!

Karı dövmüş, boşamış,”emri ilahi” ne denir
Bunların emin ol hepsi cehalettendir. “
Bursa’da bir kamet olayı vardır. Türkçe ezan okunmasına kızan bir sürü zır zır cahil ayaklanarak, tepkilerini sürdürmek istemişlerdi. Bakanlarından önce, Bursa’ya yetişen Cumhurbaşkanımız Gazi Mustafa Kemal; olayın gereğini yaparak, akşam yemeğinde o ünlü söylevini de vermiştir. Ezan namaza çağrı içindir; kamet’te namaza başlamak için okunur. Şimdi, Kamet’in Türkçesini okuyalım:
                                   KAMET
                        (Namaza Başlama)
            “Tanrı uludur,
            Şüphesiz bilir, bildiririm
            Tanrı’dan başka yoktur tapacak,
            Şüphesiz bilirim, bildiririm.
            Tanrı’nın elçisidir Muhammet.
            Haydin namaza,
            Haydın felâha,
            Namaz başladı,
            Tanrı uludur,
            Tanrı’dan başka yoktur tapacak.”
Türkçe Ezan ilk defa 1932’de İstanbul’da okunmuştu. Devrin ünlü bestekârlarınca bestelenmişti. Arapça ezanı da Avrat Pazarı Müdürü Itri bestelemişti. Arapça Ezan’ın her vakit namazı için ayrı makamdan bestesi yapılmıştı. Bendeniz;20 seneye yakın Türkçe ezanı dinleme mutluluğuna erenlerdenim. Ülkemizde, Atatürk Devrimi’nin erozyonu ezanın Arapçaya dönüşü ile başlamıştır.”Devenin başının çadıra girmesine izin verilmiştir!”
                                   EZAN
                        (Namaza Çağırı)
            “Tanrı uludur
            Şüphesiz bilirim bildiririm
            Tanrı’dan başka yoktur tapacak.
            Şüphesiz bilirim bildiririm
            Tanrı’nın elçisidir Muhammet.
            Haydin namaza
            Haydın felâha
            Tanrı uludur.
            Tanrı’dan başka yoktur tapacak.”
Sabah Ezanında:”Uykudan hayırlıdır namaz!” dizesi eklenirdi.
Bu yazı çok uzayacak gibi. Rahmetli Behçet Kemal Çağlardan “Müslümanlık Nedir’i”okuyarak, Rahmetli Besim Atalay’ın açıklamasına dönelim:
            “İçini temiz tutmak, dışını temiz tutmak,
            Temiz, düzgün bir ömür sürmektir Müslümanlık.
            Çalışıp, didinmek, kötülüğü unutmak,
            İnsanlığın hakkını vermektir Müslümanlık.

            Kendi öz kaygısından, çıkarından kurtulmak,                                                             Toplum için iyiyi görmektir Müslümanlık.
            Her zaman iyi olmak, herkese iyi olmak
            İnsanlığın hakkını vermektir Müslümanlık.

            Ne varsa işlememek, düzensiz, haram, yasak,
            İyi, uygun ne varsa yapmaktır Müslümanlık.
            Küçüğe sevgi duymak, büyüğe saygı duymak,
            Hakka candan, gönülden tapmaktır Müslümanlık.

            Dinlerin sonuncusu, en özlü en olgunu,
            İnsana gösterilen en doğru yoldur bu din,
            MUHAMMED’İN (S.A.S)  ışık gösteren bunu,
            Gönlümüzün bağrında açan al güldür bu din.”
Biz, Rahmetli Besim Atalay’ın neden dilimizle ibadet etmemizin gerekçelerini okumayı sürdürelim:
“Bu içine düşürüldüğümüz sefil hallerimizden kimler sorumludur?
*1-Din adamları,
*-2-Aile,
*3-Okul,
*-4-Aydınlar. Bu çok zaman evvelki bir saptamadır. Zaman değişmiş, kötülükler ve şer odakları da çok değişmiş ve güçlenmiştir:
A-Siyasi partiler,
B-Sağ iktidarlar, c-Örgütlenen dış ve iç destekli mezhep ve tarikatlar,4-Dış devletlerin istihbarat servisleri,5-Vatan haini Sevr taraftarları,6-Atatürk Devrimine ve çağdaşlaşmaya karşı olan büyük sermaye gurupları, olumsuzluk yönünde sayabildiğiniz kadar sayınız.
“Din adamlarımızın, dini kendi menfaatlerine alet etmeleri yetmiyormuş gibi, dini daralta, daralta içinden çıkılmaz bir hale sokmaları, rastgele şunu, bunu küfre ve zındıklığa nisbet etmeleri bugünkü hali doğurmuştur.—Zındık, zınadıka takımı, ana bir bacı ikiciler takımı. Güya insest ilişkiyi serbest sayanlar! Ostüzü---Açık söylemek lâzımdır ki bu adamlar dini vicdanlara kılavuz, gönüllere ışık olarak yerleştirememişlerdir. Fazla olarak din her türlü yeniliğin, her türlü ilerlemenin düşmanı gibi gösterilmiştir. İslamlıktan maksat namaz, oruç, hac, zek3at gibi ibadetler olduğu söylenmiş durmuştur.
Din demek, topluluğu her birlikte manevi ve ruhi neşeye kavuşturmak dindaşları içten gelen bir sevgi ile birbirine bağlamak, insanlara ahlak ve fazilet kılavuzu olmak, dünya ve ahiret saadetine erdirmektir.
Dini ruhlara işlemek için milli yollardan gidilmelidir. Tüm memleketler, ellerindeki din kitabını kendi dillerine çevirdiler. Ve kendi dilleri ile ibadet eder oldular. Bu hal papalığında gözünü açtı, kendisini ıslaha koyuldu.
Bulgarlar bile, henüz siyasi istiklallerini kazanmadıkları bir zamanda manevi istiklallerini kazandılar. Rum patrikliğinden ayrılarak Bulgar Eksarlığını kurdular.
Hiçbir Hıristiyan milleti, dini millileştirmekle dinsiz olmadı, tersine olarak halk daha ziyade dine sarıldı; çünkü halk o kaynaktan bol, bol manevi gıdasını alıyor, ilahi vecdi ve kutsal zevki tadıyor oldu.”
                        İkinci Bölümün Sonu
                  OSMAN TÜRKOĞUZ
           Mareşal Gazi Mustafa Kemal’in askeri.


           

           
                                                                                                                                                                                      


           




           
           
                       
           



















İzleyiciler

Blog Arşivi