27 Eylül 2011 Salı

442-DİYANET İŞLERİ BAŞKANLARIMIZ,ATATÜRK'Ü ÖLDÜRMEK.

                                                                              

                        OSMAN TÜRKOĞUZ
                        osmanturkoguz@hotmail.com
                        Çeşmealtı;27 Eylül 2011.

                                   DİYANET İŞLERİ BAŞKANLARIMIZ.
                                                            VE
                            MUSTAFA KEMAL’DEN SONRA                                                                                                             ATATÜRK’ÜN ÖLDÜRÜLMESİ!
            Türkiye Cumhuriyetinin ilk Diyanet İşleri Başkanı Cennetmekân Uşaklı Rahmetli Rıfat Börekçi idi. Kur’anı Kerim’in Türkçeleştirilmesini isteyen Cumhurbaşkanımız Gazi Mustafa Kemal için:                                                                                                                              ”O dini ve Kur’anı herkesten ve hepimizden iyi bilmektedir. Namaz ayetleri Türkçe okunsun derse de doğru söylemiş olur!”Demiştir. Ankara Müftüsü iken de, parasızlıktan kıvranan Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı emrine (1200 ) Lira bağışlamıştır. İstanbul hükümetinin Şeyhülislamı Dürrizade Abdullah’ın Kuvvayı Millicilerin öldürülmelerine dair vermiş olduğu fetvaya karşı fetvayı (153) Müftü ile O hazırlamıştı. Sonraları, Mustafa Kemal’in cenaze namazını kıldıran Diyanet İşleri Başkanımız Ordinaryüs Profesör Doktor Mehmet Şerafettin Yaltkaya ve Büyük Bilgin Rahmetli Ahmet Hamdi Akseki gelmiştir. Adnan Menderes Döneminde SaitiNorsi’nin risalelerini basılmasına göz yuman Diyanet İşleri Başkanları da gelmiş ve geçmişlerdir.
            Mustafa Kemal’in cenaze namazı 19 Kasım 1938’de saat 0810’da kılınmıştır.”Allahu Ekber!” yerine “Tanrı Uludur!”;”Selamünaleyküm!” yerine de”Esenlik üzerinize olsun”sözleri kullanılmıştı.
            Son Diyanet İşleri Başkanımız Akademik unvanlı ve Gaziantepli bir kimesnedir. Diyanet İşleri Eski Başkanı Profesör Doktor Sayın Bardakçıoğlu’na çok zıt kutupta birisi olduğu kanısındayım. Son günlerde; dilimize, dinimize, Türklüğümüze ve çağdaşlığımıza düşman birisi için; yani Sait’i Norsi için Âlim sıfatını kullanmaktan çekinmemiştir.”Yazmadan kâtip, okumadan hafız olunmaz”Atasözüne sahip bir ülkede; İkinci Abdülhamit’in akıl hastanesine yatırttığı pejmürde bir adama Bilgin sıfatının verilmesi dinimiz ve çağdaşlığımız adına çok hazin bir olaydır.
            “Kur’anı Kerim Hz. Muhammed’e ne vermişse, Risalei Nur da onu bana vermiştir!”
            “Risalei Nur okunurken, serçeler, arılar, kelebekler, atmosfer ve yıldızlar huşu ile Risalei Nur’u dinlerler!”
            “Ey! Asurluların, Kıldanilerin piştarı Kürtler! Uyanın Hab’ı Gafletten!1400 senedir uyuduğunuz gaflet uykusu sizi boğacaktır!””
            Daha neler ve neler.
             Bu dünyadan bir de Rahmetli Ömer Rıza Doğrul geçmiştir. Ömer Rıza, Burdur’dan Mısır’a göçmüş bir ailenin oğlu olarak 1893 tarihinde doğmuş,1952 tarihinde de Demokrat Parti Konya milletvekili olarak ölmüştür. ElEzher üniversitesini bitirerek 1915 senesinde İstanbul’a gelmiş, Tasviri Efkâr gibi gazetelerin yanısıra Cumhuriyet Gazetesinde de yazılar yazmıştı. Mehmet Akif Ersoy’un kızı Cemile Hanım ile evlenmişti. Tanrı kelimesinin Allah kelimesi yerine kullanılamayacağını savunduğu halde; Türkçeye tercüme ederek açıklamış olduğu Kur’anı Kerim’e “Tanrı Buyruğu” adını vermişti. Rahmetli Ahmet Hamdi Aksekili, bu tercümenin, Lahor’da Ahmediyye=Kadıyani tarikatı başkanı Mevlana Mehmet Ali’nin İngilizceye tercüme ettiği Kur’anın tercümesi olduğunu ileri sürmüştü. Tanrı sözü, Sümercede de Tengürü olarak kullanılmıştı. Allah kelimesi de Güney Arabistan’da Küçük bir Arap aşiretinin putunun adıydı. Allah kelimesinin 17 kökten üretildiği iddia edildiği halde,en gerçekçi anlatım da İbraniceden gelme olanıydı.İLOH-ELOH-İLAH VE ALLAH! Her ne ise; Bu Ömer Rıza Doğrul adlı din bilginimiz, Mustafa Kemal’in ölümü nedeniyle uzunca bir yazı yazarak Tan gazetesinde yayımlatmıştı. Bu yazıyı vermekle, nerelerden nerelere getirildiğimizi göstermek istiyorum. Maslup Adnan Menderes, Saidi Norsi’nin isteği üzerine Türkçe Ezanımızı bugünkü şekline sokturmuş,1957 senesinde de Isparta Mebusu Senirkentli Dr. Tahsin Tola vasıtası ile Risalei Nurları yayımlatarak bugünleri hazırlamış bir Demokrat Partisi şehididir! “Mustafa Coşturoğlu, Toplumsal Şizofreni ve Atatürk Devrimleri Üzerine Baskısı.”                 Ömer Rıza Doğrul,11Kasım 1938,Tan.
                   

25 Eylül 2011 Pazar

441-DÖNMEDEN ÖLENLERİMİZ.19

                                                                                 
            OSMAN TÜRKOĞUZ
                        osmanturkoguz@hotmail.com
                        Çeşmealtı;26 Eylül 2011.

                                               DÖNMEDEN ÖLENLERİMİZ!
                                                             19- VA-NU(Vâla Nurettin).                                                                                                                      Akşam,21 Kasım 1938.
            Mustafa Kemal’imizin ölümü üzerine, Rahmetli Vâla Nurettin’in yayımlamış olduğu bir yazısını ilginç bularak sizlerle paylaşmak istedim.
            “Büyük hâdiseler etrafında her asırda ve her memlekette efsaneler doğmuş ve bunlar tarihe mal olmuştur. Ben de Birinci cumhurreisimizin vefatı münasebetiyle söylenenleri topladım.
            Atatürk’e en son kriz gelmeden biraz evvel husuf (ay tutulması) olması, birçok zihinleri meşgul etti. Hatta bir Mebus edip, buna dair ihtisaslarını yazdı. Ay tutulması ile büyük bir zatın vefatı arasında deruni bir münasebet olduğu, binlerce seneden beri insanların inandığı efsanelerdendir.
           

440-ATATÜR'E DAİR HALKIN HATIRASI.

                                                                                  

                        OSMAN TÜRKOĞUZ
                        osmanturkoguz@hotmail.com
                        Çeşmealtı;25 Eylül 2011.

                                               “ATATÜRK’E DAİR HALKIN HATIRASI”

                                               (VÂ-NÜ) Vâla Nurettin— ,20Kasım1938

                                               “Medeniyet demek, affetme ve hoşgörü demektir!”

                                                                       Cumhurbaşkanımız Mustafa Kemal Atatürk.
-                                “Kızmak, sinirlenmek ve kin gütmek; peşin hükümlere dayalı duyguların aklın önüne geçmesi ve insanı esir etmesidir!
                                                  Ostüzü.
            Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitiren Fakülteden devre arkadaşım Levazım Astsubay Başçavuş Sayın Mehmet Kahraman’a sormuştum:
            “Sayın Kahraman, Hukuk Fakültesinden de mezun oldunuz; sizde ne değişti?”Hiç düşünmeden ve esas duruşa geçerek:
            Sayın Komutanım, kızmayı unuttum!”Demişti. Ellerine sarılarak yanaklarından öpmüştüm. Kızmayı unutmak!
            Bendeniz de Hukuk Fakültesine devam ederken herkes beni tiye almıştı:
            “Hayrola, teneşirde mi Avukatlık yapacaksın?”Bendeniz şu yanıtı vermiştim:
            Mareşal Gazi Mustafa Kemal’in en büyük devrimlerinden birisi HUKUK Devrimidir. O’NUN açmış olduğu Hukuk Fakültesini bitirmeden O’NUN yanına gitmeye kalkmak ayıp olmaz mı? Sonrası da; bendeniz Emekli bir Jandarma Subayıyım. Vatandaşlarım bana bazı sorular sorsa susayım mı? Beni onlar okuttu da!”Mustafa Kemal’i Türk Ulusuna vermiş olan Ulu Tanrı’ma binlerce hamdüsena, bana sorulan hiçbir sorunun yanıtında ben utanmadım.
            Vâla Nurettin; Nazım Hikmetle İstanbul’dan kaçarak Ankara’ya birlikte giden iki arkadaştılar. Kastamonu Genelevinde de bir eksik kalmış anıları vardır! Sonradan küsüsmüşlerdir.”Benercinin ölümü!”
            Rahmetli Vâ-Nü’nün, 20 Kasım 1938 günü, Akşam gazetesinde yayımlanmış olan bir yazısını iletiyorum.
            Birçok karilerimden--okuyucularımdan--,Atatürk’e dair hatıralarını nakleden mektuplar aldım. Maalesef, hepsini derce (yayınlamaya) imkân bulamıyorum. Zira Türkiye’nin Birinci Cumhurreisi—İkincisi İsmet İnönü gibi ölüverecek-hayatını halkla temas ederek geçirdi. Milyonlarca vatandaşta O’NUN bıraktığı kudsi intibalar vardır.
            Lâkin karilerimin mektuplarını da makessiz(yankısız) bırakmak istemiyorum. İçlerinden birini nakletmekle bir farzı kifayeyi eda edeyim(bir görevi yerine getireyim).
            İmzasını okuyamadığım bir avukat şöyle yazıyor:
            “Atatürk’ten bahsederken DÜŞMANSIZ ADAM demiştiniz. Kendisinin ağzından duyduklarımı bu münasebetle tekrarlayayım:1936 senesinde Ankara’da Himayei Eftalin(Çocuk esirgeme) kostümlü balosu vardı. Ankara Palas’ta, alt salonda, pavyondaydık. Şef’in yemek masasında B.şükrü Saraçoğlu bulunuyordu. Atatürk, herkesin dans etmesini, eğlenmesini istiyorlardı. Bugünkü gibi aklımda! Esasen O’NA dair hangi teferruat hafızada aynen zaptedilmez?) Sırtında koyu kurşuni bir elbise vardı.Elinde düz beyaz keten bir mendil tutuyordu.
            Sonradan yanına, Konya Mebusu General Ali Fuat geldi. Arka tarafta, uzakta bir masada da General Rafet oturuyordu. Önder, birdenbire başını çevirdi. Masasına General Rafet’i çağırdı ve birden, dans neşe içinde, sesi yükseldi. Müzik te durdu.
            Aynen ezberimden söylüyorum; şu sözleri sarf ettiler:
            Medeniyet demek, ativ(affetme) ve müsamaha(hoşgörü) demektir. İptidai (ilkel)kavimlerdir ki, kan davası güderler. Afve, müsamahaya dayanmayan medeniyet ceberruta(zorbalığa) dayanan medeniyettir ki çöker. O;medeniyet değildir. Ve ses yavaşladı ve yine yükseldi:
            “Şiarımız iyi, güzel ve doğrudur. İyi ve güzelsiz, doğru olamaz. Güzel olmayan bir şey, iyi ve doğru olamaz. Daima, her zaman ve her yerde iyi, güzel ve doğru, beraber. Her yerde ve her zaman afiv.”
            Bu kelimeyi (afiv) olarak telâffuz buyurduklarına da dikkat etmiştim.
            “Afiv ve Müsamaha ..Ancak ve ancak milli davalarda,milli kalkınmada,netayici kütleye müessir olan(sonucu kütleyi etkileyen) işlerimizde müsamahanın yeri yoktur.Şahsi kinleri,şahsi husumetleri  körükleyen ve güdenler ancak ve ancak iptidai kavimlerdir.”
            Sonra yanına, Fransız sefiri Ponso’yu çağırdı. Çok sevdiği Ramona’nın çalınmasını ve hepimizin dans etmesini istedi.”
            “Karimin bu mektubu beni çok mütehassıs etti.(duygulandırdı) ve düşündürdü. Kimbilir, daha kaç kişide buna benzer güzel hatıralar vardır. Gerçi hepsinin gazete sütunlarında dercine imkân yoksa da Halkevleri belki bir anket açarak bunları şahitlerle tevsik, hatta tabeder(belgeler hatta basar) ve bütün bunlar,”Halk ve Atatürk” diye zengin bir arşive esas teşkil eder.(20 Kasım 1938).”Atatürk’ten Sonra ATATÜRK”,s.192-193.              Yazı burada sonlanmıştır. Ancak; O iki General hakkında da biraz bilgi vermek durumundayım.
            Ali Fuat Cebesoy; Mustafa Kemal’in Harbiye’den sınıf arkadaşıdır ve Annesi Nazım Hikmet’in Annesi Celile Hanım ile kardeştir. Dört kız kardeş Polonya asıllı bir aileden inmedir. Ali Fuat Paşa’nın babası da Sivas Kongresinde bulunmuş ve ilk ulaştırma bakanımız olan İsmail Fazıl Paşadır. Mandacılıktan yana tavır sergilemiştir. Nazım Hikmet Ran, Türkiye dışına çıktıktan sonra; annesinin ailesinin soyadı olan Varzanski’yi soyadı olarak almıştır. General Ali Fuat Cebesoy;”Sınıf Arkadaşım Mustafa Kemal” adlı bir kitap ta yayımlamıştır. Ankara’daki 20’inci Kolordu komutanı olarak Amasya genelgesini imzalamıştı. Büyük Taarruzdan önce boşalan ordu komutanlığını Garp Cephesi komutanlığında bulunmuş olmak savı ile reddetmişti. Komutanlar bunalımında emekli edilmiştir.
            Rafet(Refet Pele), Mustafa Kemal Paşa ile Amasya kongresinde bulunduğu halde, Amasya Genelgesini imzaya yanaşmamış, imza edenlerin baskıları sonunda belgeyi parafe etmiştir. İçişleri Bakanı olarak, bir süvari alayının başında Konya ve Bozkır ayaklanmalarını bastırmıştır. Üvey kardeşi Padişah yaveridir; bir İngiliz savaş gemisi ile Bandırma’dan İstanbul’a Halifeyi görmeye gitmiş, Konya adlı bir at hediyesi ile Anadolu’ya dönmüştür. Cephe komutanı olarak Kütahya üzerinden Dumlupınar’a başarısız bir taarruzda bulunmuş ve görevden alınarak Güney ve Batı cepheleri tek cephe olarak Garp Cephesi adı ile İsmet Paşa’ya bağlanmıştır. Genelkurmay Başkanı olma önerisini Başkomutan Mustafa Kemal:”Sen, Türk ordusuna Genelkurmay Başkanı olacak başarıyı ihraz etmedin!” Diyerek geri çevirmiştir. Çok zeki bir kişilik sahibidir. Boşalan ordu komutanlığını,”Büyük Taarruzun başarı şansı yok!” Diyerek reddetmiştir. Ulusal Kurtuluş Savaşında Miralay İsmet Bey’in öne çıkmasını hazmedemeyenlerle, Keçiören’de toplandıkları bağ evine Başkomutan ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal’i davet ederek, kişilik haklarına tecavüz eden ve O’NU suçlayan soruları yönelten bu Refet Bey olmuştu.                                             İstanbul üzerinden Trakya’ya gönderilecek 8000 jandarma ile İstanbul’da görevlendirilmişti. Mustafa Kemal için: “Çok Yaman adamdı!” Deyimi onundur.


22 Eylül 2011 Perşembe

439-DÖNEKLERİMİZ VE TÜRK,TÜRKLÜK VE ATATÜRK HAİNLERİMİZ.

                                                                              
OSMAN TÜRKOĞUZ
 Çeşmealtı;23 Eylül 2011.
                                               DÖNEKLERİMİZ!
                                                            VE
                        TÜRK, TÜRKLÜK VE ATATÜRK DÜŞMANLARIMIZ!
                                                           “Evvel onlardandı, şimdi bunlardan,
                                                             Renkten renge giren Bukalemunlardan!”
                                               İlgi: Babasız ve Şekersiz Bırakmak.—Bloğumda—
                 Bizde; Aydın geçinerek her türlü dönekliği, inkârı ve ihaneti yapmaktan da çekinmeyenlere örnekler vermek istiyorum. Bence bu eyyamcılık, bir türlü atamadığımız Şark Kurnazlığının eseridir. Önce; Orhan Seyfi Orhon’dan örnek vermek istiyorum. Bu Dönek Şairimiz, kendisi gibi Şair olan Rahmetli Yusuf Ziya Ortaç’ın da Bacanağıydı.
     14. Mayıs. 1950 tarihinde yapılan genel seçimlerde, C.H.P’Si seçimleri ve 27 senelik iktidarını da kaybetti. Tenkitler ve kötüleme rüzgârları, PEMBE KÖŞK’DEKİ MUHALEFET LİDERİ İSMET İNÖNÜ’YE DOĞRU ESMEYE BAŞLADI.
  Şair Orhan Seyfi Orhon;                                                                                      
 “Bir duman oldu parti, savruldu,
  Ne tavan kaldı bak, ne de dam kaldı;
  Koca şef denilen heyulâdan,
  Bir koca ihtiyar adam kaldı!”
Ayni adam, daha önceleri ne methiyeler düzmüştü: ”.Vakıa bu kolay olmadı. Milli Şefin saçlarındaki ışıklar, ta oradan geliyor. Bunlar, on altıncı yıldönümünü kutladığımız beyazlardır. Biz, onlara, ağaran bir fecir gibi bakıyoruz.” Bu politikacı, daha önce de; Rahmetli İsmet İnönü için ne methiyeler düzmüştü:
“Bir dağ başısın, ak saçın alnında bulutlar,
Çizmenle çizilmiştir, aşılmaz bu hudutlar.
Gökten Ata’nın ruhu eğilmiş, seni kutlar,
Çizmenle çizilmiştir, aşılmaz bu hudutlar.”Ş.S.Aydemir; İkinci adam, C.3, s.489,
O’NUN sayesinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin hudutları aşılmadığı halde; insan şeklinde yaratılmış, ikiyüzlü, riyakâr yaratıkların ruhlarındaki yapmacık sevgi ve saygı aşıldı.
Rahmetli İmran Ökten’in cenaze töreninde öldürmeye kalkışanlara Polatlı Topçu Okulu Komutanı bir Tuğgeneral engel olmadı mıydı?
Bu tip, kişiliksiz ve omurgasız insanlara en güzel yanıtı İngiliz Wellington Dükü vermiştir: Napolyon’u yenen Wellington Dükü; Londra’ya zaferle döndüğünde; kendisini coşkun alkışlarla karşılayan kalabalık insan seline,” SABUN KÖPÜKLERİ”, demişti. Başbakan olduktan sonra, kendisini yuhalayan kalabalıklara da, aynı biçimde ses vermişti: ”SABUN KÖPÜKLERİ!” Maalesef, bizimkiler sabun köpükleri değil, insanlığın yüz karasıdırlar!
İkinci Dünya Savaşından sonra; bir grup Alman bilgini, “Büyük Dünya Olayları”, adında çok kapsamlı bir ansiklopedi yayımladı. İsmet İnönü’nün dış politikası başlığı altındaki bir bölümde; Hipodromda yapılan bir geçit töreninde; yerde Alman tanklarının, onların üstünde de İngiliz uçaklarının fotoğrafları vardı!
1950 genel seçimlerinde ve daha sonraları yapılan seçim propagandalarında; Rahmetli İsmet İnönü’ye yükletilen en hayâsızca saldırılardan birisi de; İKİNCİ DÜNYA SAVAŞINA GİRMEYEREK, HALKIMIZIN ERKEKLİK DUYGUSUNU ZAYIFLATTI!”Töhmeti olmuştur.”
Necib Fazıl Kısakürek te çok ünlü bir şairimizdi. Deniz subayıydı ve 24 yaşında yazmış olduğu “Kaldırımlar” adlı şiiri ile de çok ünlenmişti.”Sokaktayım kimsesiz, bir sokak ortasında/Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum/Yolumun karanlığa saplanan noktasında/Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum!”Dörtlüğü ile başlayan bu şiir Türk şiirinin en görkemli örneklerinden birisi olmuştu. Kumar oynamaya tutkundu.”Namı diğer Parmaksız Salih” adlı romanı da kumar tutkusunu irdelemekteydi.”Büyük Doğu” adlı bir dergi çıkarmış, örtülü ödenekten yararlanmak için Adnan Menderes’e yaklaşmıştı. Adnan Menderes’in ölümü üzerine de”Bir Efenin ölümü” adlı bir şiir yazmıştı. Sonraları tam bir Türk, Türklük ve Atatürk düşmanı Arap hayranı olup çıkmıştı.1968’de başlatılan Atatürk devrimine karşı saldırıların odak noktasında bulunmuştu. İçinde bulunduğu THY uçağının kapısını havada açılması sırasında, ortalığı ayağa kaldırmıştı:”Bu, bana yapılmış olan bir suikast olayıdır!”Diyerek ayılıp, bayılmıştı. ”Bu ülke 500 senedir şehit vermemiştir. Çünkü din uğruna savaşılmamıştır!” Sayıklaması da onundur. Şimdi Onun Mustafa Kemal’in ölümü üzerine yazmış olduğu yazıya bir bakalım.”Atatürk’ten sonra Atatürk”,s.211 ve devamı.26 Kasım 1938.
“Son Onbeş gündür her sabah yatağımdan kalkıp Dolmabahçe sarayını yerinde bulduktan sonra ona varlık ve mana izafe eden(bağlayan) unsurun yok olduğuna inanabilmek, yaman bir idrak işkencesi. Atatürk’ten bir parça halinde kalan birçok şey arasında onun yokluğu, merkezi olmayan bir daire tasviri gibi, içinden çıkılmaz bir muhal (olamazlık) hissi veriyor. Fındığın kabuğunu kırmadan içini yiyen korkunç bir sihirbaz edasile ölüm, Atatürk’ü, hüviyeti etrafındaki büyük zarfa el değdirmeksizin aldı götürdü. Ölüm, her insanda basit bir tezahür farkile aynı marifeti tekrarlamasına rağmen bu son misalde bulduğu müeyyide kudretini, bütün tarih boyunca sık, sık ele geçirebilmiş değildir. Yaratıcının bir defa bile şaşırmamağa memur işçisi, bu misalde kudretinin her zamanki mevzu ile, mevzuunun bu defaki kudretini bir araya getirdi.”
“Mahalleden bir ölü çıktığı zaman o semt ister istemez kendisine bir alâka düştüğünü kabul eder.Ölümün mücerret(soyut) sirayet ve ihtarı küçük bir mesafe yakınlığını bir nevi akrabalık haline getirir.Fakat ne de olsa kimse,ölünün evindekiler kadar davaya muhatap değildir.Ölen ne kadar içtimai ve herkese aid bir hüviyet taşırsa taşısın bu bağ,kan ve his yakınlıkları karşısında sadece yapma bir zihin telaşı uyandırmaktan ötürü bir acı duyurmaz.Bütün dünyada,kralına anası kadar yanacak kimse yoktur..bu zalim ruh kanununa rağmen bu defaki ölüm,vatanın her evinden çıkmış kadar göze büyük göründü.Evimizdeki bir kahve fincanının çatlaması,bize Yedikule surlarının çöküşünden daha tesirli geldiği halde bu defaki ölümü hepimiz,fiili ve Şahsi bir mülkiyet kaybı ifadesiyle duyduk.İçtimai ölüler arasında her evin ölüsü olabilmiş Kahramanlar,tek eldeki parmak sayısından daha  azdır.”
“Hiçbir Türk kendi devlet reisine bütün dünyanın bu türlü bir saygı göstereceğini ümid edemezdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun yarı dünyaya sahip olduğu devirlerde bile böyle bir ihtirama hedef olabilmiş hükümdar yoktu. Avrupa’nın bize en yabancı milletlerine kadar heyetlerle, askeri kıtalarla ve en büyük mümessillerle Ankara’ya koşmuş olması gösteriyor ki Garp, Atatürk’ün şahsında Türk ehliyet ve kıymetine artık inanmıştır. Bu inandırışın büyük aksiyonunu yapan milli kahraman’ın ölüsü karşısında da hiçbir protokol kaidesinin almadığı ve hiçbir Garplının bir yabancıya göstermediği bir hürmetle şapkasını çıkarmaktadır. Atatürk’ün gözleriyle görmediği bu manzarayı biz yalınız gözlerimizde bırakmayarak keskin bir delalet halinde şuurumuza sindirmekle mükellefiz: O Türke hem Türkü, hem de Avrupalıyı inandırmıştı”
“Tarihte büyük bedbinlerle büyük nikbinlerden oluşan iki sıra kahraman vardır. herşeyi karanlık gören, aydınlığı aramaya doğru gizli bir cehde, aydınlık gören de öldürücü şartlar karşısında kırılmaz bir mukavemete gebedir. Bence bu fakültelerin ikisi de, dava ve aksiyon doğuracak çapta olmak şartı ile, kurtarıcılara mahsus vasıflardandır. Bedbin kahraman bizi, vücudunu görmediğimiz bir hayata erdirmeğe, nikbin kahraman da vücudunu gördüğümüz ölüm tehlikesinden kaçırmağa memurdur. Atatürk’ün ruhi maktalardan(kesitlerden) en alakalısı, O’NUN yılmaz ve hezimet kabul etmez nikbinliğidir. Atatürk, bu eşsiz nikbinliği, başta ve sonda, biri milletine ve öbürü şahsına ait iki büyük tezahürle vesikalandırdı.  Birinci vesika: Bir millet için esaret ve mahkûmiyet anının bir vakıa halinde teslim edildiği hengâmede bu vakıaya inanmayan tek adam O idi. Bütün dünya ile birlikte milleti de kendi ölümüne inandığı vakit O inanmadı. Bütün dünya ile birlikte milleti de kendi ölümüne inandığı vakit O inanmadı. Bu, Atatürk’ün millet ufkuna doğuşu ile başlayan ilk ve büyük nikbinliğinin tecellisidir.  İkinci vesika: Milli kahraman hasta döşeğinde günden güne fenalaşırken yakınlarından itibaren bütün Türk milletine kadar herkes ağır bir Ümitsizlik içinde boğuluyor, fakat kendisi bir çocuk gibi saffetli, ayağa kalkacağı, otomobiline veya motörüne bineceği dakikayı bekliyor, ölebileceğine bir an bile mümkün gözile bakamıyordu. Bu sonuncu teselli. Atatürk, başlangıçta milletinin, sonunda da kendisinin ölümüne inanmadı. bu iki nikbinlik tecellisinin birinde haklı, ötekinde haksız çıktı. Fakat koca bir millete hayat vesilesi getirmiş bir kahramanın ferdi hayatı olamayacağı için O’NU ikinci tecellide de haksız bulamayacağız.”
“Benim gözümde birbirine bağlı iki işin sahibi olarak iki Atatürk var. Zaman tasnifile bunlardan biri düşmanın denize dökülüşüne, öbürü de bugüne kadar sürer. Biri, ölüm hükmü giydirilmiş bir milleti şahlandırdı. Mucize çapında bir barışla madde ve askerlik planında muzaffer kıldı. Öbürü, bir an evvelki ölüm tehlikesini doğuran sebepler âlemine karşı harekete geçti, fikir ve cemiyet planında yeni bir bünye inşasına girişti. Bu tarife göre birine asker, öbürüne inkılâpçı Atatürk demek hatıra gelecektir. Atatürk’ün iki iş merhalesini temsil eden cepheleri arasında bence, mefkûreci ve hudutsuz şahsiyet asker Atatürk’tedir. Asker sıfatı da O’NU ifadeye kifayetsizdir. Zira bu merhalede askerlik O’NUN sadece aletiydi.Bu merhalede O,en büyük asker olmak kıymetinin çok üstünde bir değer taşıdı.Koca bir milletin diriliş iradesini temsil eden mefkûrevi insan olmak değeri.Bu değerile Atatürk,beşer tarihinde sayısı birkaçı geçmeyen hakiki millet kurtarıcılardan bir tanesidir.Dehasının sırrı da ne askeri,ne içtimai,ne de aklidir.Aksine,laboratuar ilimlerinin çerçeveleyemediği ve aleladelikler serisinin yanaşamadığı bir heyette ve tamamıyla ferdi ve insiyakidir.Zaten kahraman dediğimiz meçhul yaratılış ve bünyenin bütün farikası,bu ferdi ve insiyaki cevherde değil midir? Yoksa herhangi bir ihtilalcı başlangıçta milleti Atatürk gibi ayaklandırabilir, herhangi bir asker kurtuluş mücadelesini Atatürk kadar iyi idare edebilir ve herhangi bir idareci Atatürk’ün kurduğu teşekkülleri kurabilirdi. Fakat kimse, Samsun’a çıkışından, İzmir’e girişine kadar, O’NUN taşıdığı iş kıymet ve imanını taşıyamazdı. Bütün bu melekelerin atalet ve felakete battığı dakikada hepsini birden yerinden fırlatacak bir ruhi adale işidir. Kahraman dediğimiz meçhul yaratılış ve bünyenin herkesten farklı olarak sahip olduğu hususi ve harikulâde unsur da, işte bu ruhi adaledir.”
“İnkılâpçı Atatürk’e bütün talih ve salahiyetine asker Atatürk hazırladı. Garip bir tesadüf cilvesiyle iki Atatürk’ten her biri ayrı isimler taşıyor. Mustafa Kemal ve Atatürk. İnkılâpçı Atatürk. Tanzimat’tan beri Türk cemiyetinin Avrupa medeniyet manzumesine kavuşturulması yolunda girişilen yarım ve kısır teşebbüsleri tam ve yüzde yüz randımanlı hamleler haline getirdi. Türk cemiyetinin, Tanzimat’tan beri alev, alev yanan kafası ve ruhu ile bir türlü kararını bulamadığı, hududunu çizemediği, mevcutlardan neyi verip, neyi veremeyeceğini, neyi alıp neyi alamayacağını kestiremediği medenileşme davasını, bütün Şarkı topyekûn vermek ve yerine bütün Garbı topyekûn almak şeklinde topyekûn halletti. O’NUN bu cüretli iradesinde d,taşıdığı ruhi adalenin bir ihtizazına(titreşimine) şahid oluyoruz. Tanzimat tabii seyrinde devam etseydi belki daha asırlarca, Atatürk’ün vardığı bu telakki ve cesaret merhalesine ulaştıramayacaktı. Filhakika bütün müesseseleriyle Türk cemiyetine aşılanan Garp, Türk toprakları üzerinde ve iktisadi, ilmi, içtimai sahalarda büyük muvaffakiyetlerle yemişini vermeye başladı. Kurtuluş zaferini takibeden merhalede Garp; kanun, şapka, harf, yol, fabrika, banka, mektep, ordu, bütün aletleriyle vatana tatbik edilebilmiştir. Şu kadar ki yalınız müspet bilgiler ve maddi aletler manzumesi telakki eden ve ruhi planda Garbın da bizzat kendi kendisini aradığını bilen bir fikir adamı gözünde bu hareket, kıymet hükmünü sarsan bin bir çetin davaya karşı,nihayet madde çerçevesinde büyük bir ıslahçılık hareketi olmaktan ileriye geçemez.Fikir,ahlak ve sanat cephelerile yepyeni,istiklâlli ve şahsi bir cemiyet binası işile de bir tutulamaz.İkinci merhalenin Atatürk’ü,ıslahçılık tarihimizin en büyük çehresidir.Fakat ilk merhalenin Atatürk’ü,aynı soydan hâdiseler arasında,bütün beşer tarihinin en ulvi ifadesini taşır.”
            “Milli kahraman’ın ölümü önünde duyduğumuz matem hissini, tek bir emniyet duygusile teselliye muktediriz: Teknesinde Atatürk’ü yoğuran soylu Türk milletinin, için,için tekeyyünleri(çoğalmaları) aynı çapta kahramanlara daima gebe kalacağı emniyeti.”(26.11.1938).Bu yazısından sonra;Necip Fazıl Kısakürek,çok aşağılık bir seyir takibetmiştir.Döneklerin Şeyhi sayılabilir.

                                  


Necip Fazıl Kısakürek Gerçeği.
« : Temmuz 05, 2008, 11:49:21 ÖS »
Necip Fazıl,Cumhuriyet döneminde yetişen en büyük Türk düşmanlarından birisidir.

Ne hazindir ki; eğitim seviyesi düşük insanlar bu adamı milliyetçi bir kimse olarak tanırlar.
Türklük ve Atatürk düşmanı, fikrî dönek, kadın bacağına şiirler yazan bir müptezel olan bu şahsın herzelerinden ve saklanan adî kişiliğinden birkaç değerlendirmeyi dikkatinize sunmak isterim...

MÜSLÜMAN (!) NECİP FAZIL HAKKINDA YAZILANLAR
…"
Üstad, yüz tikleri olan, çok sigara içen ve tanımadıklarının yanında az konuşan, at yarışlarına pek meraklı biriydi.
Devlet bankalarının genel müdürleri üzerinde büyük nüfuzu vardı. Örneğin; Ziraat Bankası Genel Müdürü Mithat Dülge'nin odasına kapıyı vurmadan girer ve "Oğlum Mithat. Bana para, sana da bir iki oyunca lazım der" sonra genel müdürün özel çalışma odasına girer ve birkaç saat içinde Ankara Radyosu için nefis iki skeci kaleme alır ve merkez veznesinden gelecek binlikleri beklerdi. Oradan da bahis oynamaya Hipodrom'a. Çoğu kez o morlar orada erir ve üstat hiç üzülmezdi... İçkiye çok düşkündü ve ben o gençlik yıllarında bu ehlî keyif yazarın nasıl olup da din simsarlarının idolü olduğunu anlamaya çalışır dururdum."

 NECİP FAZIL'IN TUTUKLANMA NEDENLERİNDEN BİRKAÇI:
- Türklüğe Hakaret: 9.6.1947 – 5.8.1947 (1 ay, 27 gün)
- Türklüğe Hakaret Davası Bitti, Son Posta, 6 Ağustos 1947
- Türklüğe Hakaret: 21.4.1950 – 15.7.1950 (3 ay, 25 gün)
- Tevkif Müzekkeresi, C. Savcı No: 950 / 5191
- Atatürk'e Hakaret: 15.10.1960
– 18.12.1961 (1 yıl, 65 gün)- 1960 / 3349 numaralı mahkûmlar için müddetnâme''Destân'' adlı şiirinde Cumhuriyet inkılâplarına ve Başbuğ Atatürk'e dolaylı yoldan hakaret vardır.

İşte millî devlet ve lâik rejime muhalefetini ispatlayan bir mısrası...
"Ah küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap; Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılâp!

NECİP FAZIL VE İBDA-C TERÖR ÖRGÜTÜ İLİŞKİLERİ
İBDA-C (İslami Büyük Doğu Akıncılar Cephesi)"
İBDA fikriyatı, İslamcı edebiyatçı Necip Fazıl Kısakürek ve onun Şeyhi Seyyid Abdülhakim Arvasi yanlısı akıncı gençler tarafından 15 Kasım 1975 tarihinde, Salih Mirzabeyoğlu öncülüğünde çıkarılan Gölge Dergisi çerçevesinde oluştu.
"Necip Fazıl Kısakürek'in "BÜYÜK DOĞU" fikriyatından etkilenerek ortaya çıktığı iddia edilen, Osmanlı Devleti modelinde federatif yapılı bir İslam Devleti kurulması amacını güden ve bu amaç doğrultusunda silahlı mücadele yöntemini benimseyen terör örgütüdür.
http://www.yesil.org/teror/ibdac.htm

İslami Büyük Doğu, Necip Fazıl Kısakürek'in düşüncelerini yansıtan bir dernektir.
Akıncılar Birliği de 80 öncesinin MSP Gençlik Kolları'nın kurduğu dernektir. Bu iki dernek birleşmiştir, İBDA-C'yi oluşturmuşlardır.
http://arsiv.sabah.com.tr/2003/12/14/yaz33-10-107-20031205.html

 "Necip Fazıl Kısakürek, the IBDA-C's ideologue, published 130 books on Islamic thought, Islamic arts and other issues. His thought continues to influence the IBDA-C."
http://www.intelligence.org.il/Eng/var/yf_12_03.htm

Necip Fazıl Kısakürek için yürüyüş yapan İBDA/C'ciler
http://www.milliyet.com.tr/2006/05/25/son/sontur34.asp

Necip Fazıl "Son Devrin Din Mazlumları" isimli kitabında Dersim İsyanı’nı, Şeyh Said'i, Said'i Kürdî'yi vs. öve, öve bitiremez.
1937'de Tunceli isyanında Türk Silahlı Kuvvetleri'nin katliam yapıp bilmem kaç yüz bin Kürt'ün öldürdüğünü iddia eder.

Necip Fazıl, 1946'da İstanbul'da verdiği bir konferansta Atatürk'ü sahte kahraman ilan etmiştir.
Abdullah Öcalan denen insan ziyanı olan aşağılık köpek, Necip Fazıl ile ilgili bir soruya aynen şöyle cevap vermiştir…
"20 yaşlarında ya vardım, ya yoktum. Necip Fazıl Kısakürek'in konferanslarına gider, bayağı da etkilenirdim..."
" (Apo ve PKK adlı kitaptan)

Tayip Erdoğan'ın başdanışmanı olan, Amerikalılara ''bizi delikten aşağı süpürmeyin diyen'' Kürt Cüneyt Zapsu'nun dedesi Abdürrahim Zapsu, Necip Fazıl'ın yazdığı haftalık "Ehli Sünnet" dergisinin yayıncısıdır.

Bu sahtekârın meşhur şiiri "Kadın Bacakları"nı okuyalım da,
nasıl bir Müslüman (!) olduğunu da görelim…

Her ayağın bastığı yerde sanki kalbim var,
Kalbim ki vahşi bir zevk alır ezilişinden.
Ömrümün geçtiği yolda bana sorsalar,
Gidiyorum bir kadın bacağının peşinden.

Bir kadının içinden ağlayışı, gülüşü,
Gözlerinden ziyade bacaklarına yakın,
Bir lisandır onların duruşu, bükülüşü,
Kadınlar! Onlar varken konuşmayınız sakın.

İnce sütunlardaki ilahi güzelliğe,
Bacakların ruhudur şekil veren diyorum.
Bacakları bir kalın örtüde saklı diye,
Mermerde kalbi çarpan Venüs'ü sevmiyorum.
Boynuma doladığın güzel putu görseler,
İnsanlar öğrenirdi neye tapacağını.
Kör olsam da açılır gözüm, ona sürseler,
İsa'nın eli diye, bir kadın bacağını.


Bu şiire göre Necip Fazıl'ın, bir ayak fetişisti olduğu ortaya çıkıyor.
Necip Fazıl, 1934 yılına dek kadınların bacaklarına şiirler yazacak kadar nefis düşkünü bir adamdı. Eğlence ve kadınlar onun hayatının baş unsuruydu. Daha sonra da bu pislik hayatını devam ettirmediğini iddia etse de ''döneklerden, dönenlerden'' hayır gelmez.

Devam edelim… Bu müfteri ayrıca Türkçe düşmanıdır.
Türkçeye ağır hakaretler içeren yazısını aktarıyorum…

- Kısa heceler...
Aşağıdaki cümleyi, ona hususî bir mana biçmeden, onda ayrı bir mana Murad edildiğini hesaba katmadan, sadece Türkçe olarak okuyunuz.
- Ciğerimi delici, yüreğimi yakıcı, kafamı kemirici soru şu ki, gericiliğe mi, ilericiliğe mi,ne tarafa döneceğini bilemeyene,ne diyeceğini,ne edeceğini bulamayana,baba izini görmeyene,anadilini yitirene,yolunu şaşırana,ya kuzu gibi boyuna budalaca acı acı meleyene,ya da kısa heceli ölü kelimeleri dizi, dizi boşuna sıralayana,şu yeni kuşağa ne demeli;acımalı mı,acımamalı mı?

İçinde 50 kelime ve 162 hece bulunan bu cümlede tek bir uzun hece yoktur ve böyle bir lisan yeryüzünde mevcut değildir.
- Bu hâl, tarihin ilk çağlarında, henüz hançeresi gelişmemiş bir millete işarettir.
- Tek heceler...
Dilimiz umumiyetle tek, hiç değilse az heceli kelimelerden örülü:al,kal,çal,dal,ol,sol,dol,yol,ser,ver,ger,yer, ar,ban,kan,san,at,kat,tat,çat, kap,sap, tap,yap,say,yay,kay,cay,sil,bil,ek,çek,şiş,piş,ye,de,filân,falan,sayısıza kadar giden bir dizi...

Askerî kumanda sesine benzeyen ve sonlarına birer "mak" veya "mek" edatı eklenince ancak iki heceli mastarlığa çıkabilen "emr-i hazır”lardan ibaret bu tek veya az heceli kelimeler kalabalığı içinde yabancı dillerden devşirilmiş dolgun heceler de Türk hançeresine uymadığı için bölünmüştür:
Psomi (Rumca ekmek) İpsomi... Fikir-Fikir... Spor-Sipor... Film-Film... Nefs-Nefis... Remz-Remiz... Vesaire...- Başka dillerde tek hecede 4-5 sese kadar çıkabilen (rast, drops) dolgun heceler Türkçede 2-3 sesi aşamaz ve ancak kültürlü insanların hançeresinde yer bulabilir.
- Bir dilde uzun, dolgun ve çok heceli kelimeler, tefekküriyet ve medeniyet işaretidir.
- Türk Milleti'nin, ruhunu dayayacağı üstün bir medeniyet mihrakı buluncaya kadar sürdüğü hayat içinde dili, kısa heceler bahsinde olduğu gibi, konuşmaya ve dolayısıyla düşünmeye vakti olmayan bir topluluğu ifade eder.

- Mücerret mefhum...
Türkçede, kendi öz anlamı olarak tek bir mücerret mefhum yoktur.
 Aşağıdaki, hemen her lisanda mevcut mücerret mefhumların Türkçe karşılığını arayınız:
Zaman, mekân, mesafe, zevk, şevk, mevzuu, merkez, mihrak, gaye, mefkûre, din, Allah; ve namütenahiye kadar sayabiliriz.
Mücerret mefhumların hatta basitlerinden olan bu kelimelerden bir tanesini bile Türkçede bulamazsınız.
"Allah" adının hiçbir lisanda eşi bulunmaz has ve âlem ismi olması bir tarafa, ilâh manasına her dilde mevcut kelime bile Türkçede yoktur. "Tanrı" kelimesi "Tanyeri”nden gelir ve mücerretlikle alâkasız, putperestlikten kalma bir madde ismi olmaktan ileriye geçemez.
"Mevzuu" kelimesine uydurulan "konu" ise "koymak" gibi kaba ve maddî bir fiile dayanır.
 "Vazetmek" fiili "koymak" değildir ve onun üstünde bir manayı (nüans-gamiza) belirticidir.

- Neticede, sade ve mahdut madde isimlerine mahsus, beşerî tefekkür malzemesinden mahrum bir lisan karşısında kalıyoruz. Hatta "dil" bile "lisan" kelimesine uymuyor ve ağızdaki et parçasından ibaret kalıyor.

- Cetlerimiz İslamı kabul edip kâinat çapında bir tefekkür ve tahassüs hazinesini yüklendikleri an, takdir ettiler ki, kumanda seslerinden ibaret tek ve kısa heceli, ahenksiz sadece yalçın madde plânına bağlı, mücerret mefhumdan sıfır derecesinde bir dille ne insan, ne cemiyet, ne de devlet teşkil edilebilir.
Artık Türk, madde fatihliğinden, onunla beraber mana fatihliğine geçmiştir; bunun için de maddî kılıcına eş bir mana kılıcı lâzımdır. Hâlbuki elinde, manevi kılıç adına, çelik değil, bir saman parçası bile yoktur? Ne yapsın?

- Türk, İslamiyeti kabul ettikten sonra düşünmeye başlamıştır. Bu, anlayan ve insafı olan için riyazî bir hakikattir. İşte bu Türk, yani İslamiyet'i kabul ettikten sonra gerçek Türk'ü bulan Türk, ilk iş olarak, kaba müşahhaslardan ileriye geçemeyen dilini zenginleştirmek zaruretini idrak etmiştir.
Bunun için de, Batılının, Yunan ve Lâtin kaynaklarına uzanışı gibi, öz kültür kaynağının iki örnek diline el uzatmış ve Türkçenin çarşafı üzerine Arap ve Fars ağaçlarının meyvelerini silkelemeyi tek yol kabul etmiştir.
Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yay.


Bu yazıda Necip Fazıl, Türk diline hakaret ederek, Arap dilini kutsadığı gibi ''Türkler Müslüman olduktan sonra düşünmeye başlamıştır'' diyerek de koskoca İslâm öncesi Türk tarihine ve Türklerine bile sövmüştür.
Sanırım bu kadar bilgi
Necip Fazıl'ın Türk ırkı için ne kadar tehlikeli bir yaratık olduğunu ispata kâfidir.

Necip Fazıl KISAKÜREK denen kişi bugün molla, takunyalı, çarşaflı, şalvarlı, şeriatçı takımına mal olmuş yobazın ve Türk düşmanının biridir.

Necip Fazıl KISAKÜREK, Nazım Hikmet RAN gibi kişiler için "Kendisi, kişiliği işe yaramaz ama şiirleri iyidir!" demek, Ahmet KAYA’ nın bir PKK'lı olduğunu bile, bile "Olsun be, müziği çok güzel!" deyip dinlemek gibi bir şeydir.

Bir şiiri: Destan

Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!
Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:
Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,
Çatırdılar geliyor karanlık kubbemizden,
Çekiyor tebeşirle yekûn hattını afet;
Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!

Durum diye bir lâf var, buyrunuz size durum;
Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodurum!
Bir şey koptu benden, şey, her şeyi tutan bir şey,
Benim adım Bay Necip, babamınki Fazıl Bey;
Utanırdı burnunu göstermekten sütninem,
Kızımın gösterdiği, kefen bezine mahrem.

Ey tepetaklak ehram, başı üstünde bina;
Evde cinayet, tramvay arabasında zina!
Bir kitap sarayının bin dolusu iskambil;
Barajlar yıkan şarap, sebil üstüne sebil!
Ve ferman, kumardaki dört kıralın buyruğu;
Başkentler haritası, yerde sarhoş kusmuğu!

Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama,
Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma!
Öttür yem borusunu öttür, öttür, borazan!
Bitpazarında sattık, kalkamaz artık kazan!

Allahın on pulunu bekleye dursun on kul;
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.
Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa;
Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa!

Kubur faresi hayat, meselesiz, gerçeksiz;
Heykel destek üstünde, benim ruhum desteksiz.
Siyaset kavas, ilim köle, sanat ihtilâç;
Serbest, verem ve sıtma; mahpus, gümrükte ilâç.

Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan;
Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!
Bak, arslan hakikate, ispinoz kafesinde;
Tartılan vatana bak, dalkavuk kefesinde!

Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;
Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?
Ah, küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;
Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılâp.


1 – N. Fazıl, 1947 ve 1950 iki defa olmak suretiyle Türklüğe ve 1960'da Atatürk'e hakaret suçlamasıyla yargılanmış mıdır?

2- Necip Fazıl, 5816 sayılı Atatürk'ü koruma yasası uyarınca İstanbul Toplu Basın Mahkemeleri'nce 8.7.1981 tarihli ve 1977-137 sayılı kararı ile Atatürk'e hakaretten mahkûm edilmiş, bu mahkûmiyet kararı Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin 17.2.1982 tarih 1982-13 esas ve 1982-786 sayılı kararı ile onanmış mıdır?

3- N. Fazıl, 17 Temmuz 1959'da Büyük Doğu dergisinde yayımlanan bir yazısında "Amerikan politikasını korumakla mükellefiz... Amerikan siyasetini tutmak biricik yol... Amerika'dan nazlı bir sevgili muamelesi görmek biricik dikkatimiz olmalı. Yoksa bir Amerikan bahriyelisinin iki yana açık bacakları arasında mütalaa ettiği kadından ileri geçemeyiz.
Dış siyasetimizde Amerikan siyaseti ve iç bünyemizde Amerikanizm politikasını kendimize tecezzi etmez (birbirinden ayrılmaz) bir siyaset vahidine (tekliğine) göre ayarlamakta büyük ve her işe hâkim bir mana gizlidir." diyerek Amerikan emperyalizmin savunuculuğunu yapmış mıdır?

4- "Son Devrin Din Mazlumları" adlı kitabında İngiliz desteğiyle gerçekleştirilen Dersimdeki Kürtçü ayaklanmaları desteklemiş midir? Bu kitabında bölgede Kürtleri tepeleyen kahraman Türk askerlerini katliamcı ve soykırımcı olmakla suçlamış mıdır?

5- "Ah küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap / Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılâp" şeklindeki mısraları ile kast ettiği "maymun" ve "inkılâp" nelerdir? Bu soruyu büyük bir ıstırap ve utanç ile sorduğumu da belirtmeliyim…

6- İrticaî terör nedeniyle yitirdiğimiz en kutlu ve kutsal şehitlerimizden biri olan Şehit Kubilay ve menfur Menemen hadisesi hakkında N. Fazıl'ın Büyük Doğu dergisinde bu işin devlet provokasyonu olduğu iddia edilmiş midir? Bu yazı ile o devrede devletin başında bulunan Başbuğ Atatürk zan altında bırakılmış mıdır?

7- Başlık içerisinde belirtilen Türkçe hakkında düşünceleriyle, Türkçede bulunan tek heceli kelimelerin fazlalığını dolayısıyla "Türkçeyi kalitesizlik ve Türkleri kafasızlıkla" ithâm etmiş midir?

8- Yine aynı yazısında "Türk, İslamiyeti kabul ettikten sonra düşünmeye başlamıştır." diyerek binlerce yıllık İslâm öncesi Türk tarihine, medeniyetine ve Müslüman olmayan Türklere hakaret etmiş midir?

9- Yüce Başbuğ Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi’ne nazire olarak kaleme aldığı kendi Gençliğe Hitabesi’nde "....
halka değil Hakk'a inanan, meclisinin duvarında "Hakimiyet Hakk'ındır" düsturuna hasret çeken, gerçek adaleti bu inanışta ve halis hürriyeti Hakk'a kölelikte bulan bir gençlik..." şeklinde düşünceleriyle Başbuğ Atatürk'ün "Egemenlik kayıtsız-şartsız milletindir" düşüncesini tel'in ve tekzip etmiş midir?

10- Bizzat en yakınlarının şahadetiyle ile "Büyük Doğu" dergisine DP iktidarının bilhassa son yıllarında Menderes tarafından örtülü ödenekle para aktarıldığı şeklindeki iddialar doğru mudur?


Necip Fazıl Kısakürek 7 Temmuz 1959 Büyük Doğu Dergisinde; Bugün de ABD nin şefkatli(!) kucağında oturan biri de yakın zamanda benzer sözleri etmişti.
Üstadının öğüdünü ne güzel tutmuş değil mi?

Fazıl'ın Türk töresini, dilini; Arap töresinden, dilinden aşağı gören birçok yazısıda var arasanız bulursunuz.
Fazıl'ın ve onun ardından gidenlerin bilmediği ya da gömmezden geldiği nokta şudur kavm-i necip olarak dillendirilen Arap bin türlü rezilliğe saplanmışken, onlarca puta taparken, Şamanist diye küçümsenmek istenen Türk ataların, Tanrıya olan inançlarını ifade biçimleridir.

Bengütaşların doğu yüzünden birkaç satır;
Davar, at, sığır, kazlar kendi dilince neyler?
Horozlar tan atmadan öter bu ödke söyler.
(ödke: zaman, bu ödke Tanrının kullarının uyanık olmasını istediği zaman)
Kuşlar bile uyumaz o çağ uyanık olur!
Dağ sırtına çıkan kurt o çağda neden ulur?
Ağaçlar dallarını sallayıp hışırdatır.
Otlar yere eğilip bize neler anlatır?
Kendi dilince söyler her biri bize neler?
Usu olanlar anlar sesleri kulak deler..
Her birisi yalvarır, derler yaratanına,
Sen bizleri var ettin, eriştik bu tanına.
Bizden saygı, arpağı kabul et ey Tanrı'mız!
(arpağ:dua,yakarış)
Vermeseydin güneşi ağarmazdı tanımız.....
Dinle Bilge Kağa'nı boşa gönül avutma!
Geleceği öğütler, iyi öğren, unutma!....
Tanrı üstte gökleri, içinde varlıkları,
Altta yağız yerleri, ışık, karanlıkları..
İkisi arasında kişiyi yaratmış,
Kopuna üstün kılmış bellek, usla donatmış.
(Kopu:topu,hepsi)
Gökte,yerde var kopu da yaratılan.
Benzemez yaratana sonradan yaratılan.
Kökte Tengri, Yerde Biz;

İleti: H.Murat Çelik

************

Burada 80 yıl önce, 80 yıl sonra başlığında verdiğim yazıyı yinelemeden geçemiyeceğim.
Dikkatle bakınız kimler ne demiş?
Şimdi daha iyi anlaşılmaktadır bölücülükte nasıl işbirliği yapıldığı, neleri kullandıkları.
Dincilik ile Kürtçülük üzerinden nasıl ve ne zamandan beri ülke bütünlüğü, ULUS devlet yıkılmaya çalışılmaktadır. İzelyiniz ibret alınız. (A.Dursun)YORUMSUZ; 80 YIL ÖNCE 80 YIL SONRA

80 yıl önce
'Ne mutlu Türküm diyene'
ATATÜRK

80 yıl sonra
'Sen ne mutlu Türküm dersen oda ne mutlu kürdüm der. Türklük yerine Türkiyelilik bilinci yerleştirilmelidir'
Tayyip Erdoğan 

'Cumhuriyetin ilanı İstanbul'un tarihi değerini ve saygınlığını düşürmüştür'
Kadir Topbaş
 
'Kürtlerin geleceği ve özgürlüğü için Türk askerinin kanının oluk oluk akması gerekir'
Leyla Zana 

'Toprak tek başına bir anlam ifade etmiyor. APO Türklere Allahın bir lütfüdür.
İnsanları öldürmek yerine Kürtlere istedikleri toprakları vermek gerekir'
Ahmet Altan 

'Türkiye, sadece Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir ülkedir'
M.Ali Birant 

'Atatürk öldüğünden beri hala zenginlik ve özgürlük üretemiyorsak sebebi Kemalizm'dir'
Ahmet Altan 

'Vatan sevgisi nedir ki? Vatanı seveceğinize gidin evde karınızı sevin'
Çetin Altan 

'Memleketi bir çift kadın memesine satarım'
Ahmet Altan 

'Kimse söylemiyor bari ben söyleyeyim. Türkiye'de 1 milyon Ermeni'yle 30 bin Kürt katledildi'
Orhan Pamuk 
'Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı sırtımızı Amerika'ya dönmeliyiz'
Fethullah(ya da Fet
hullah) Gülen 

'Boğazlar milletler arası bir komisyona devredilmelidir'
Rahmi KoçYorum yok, çünkü yoruma dahi gerek duyulmayacak kadar açık bu ifadelere sadece ulu önder Mustafa Kemal'den bir yanıt verelim yeterli olur.
“Bilirsiniz: Bizi yanlış yola sürükleyen kötüler, çoğu zaman, din perdesine bürünmüşler, saf ve temiz halkımızı hep “şeriat” sözleriyle aldata gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz; görürsünüz ki ulusu gerileten, tutsaklaştıran, çürüten kötülükler hep din örtüsü altındaki geriliklerden, bayağılıklardan ve alçaklıklardan gelmiştir. Onlar her türlü davranışı dinle karşılaştırırlar."
M. K. Atatürk (1923)
*********

25 Aralık 1919,
İngiliz Yüksek Komiserliği Baş tercümanı A. Ryan'ın raporu:
"Amacımız bölmek ve hükmetmek olmalıdır. Biz, bu gerçek ideali dinmiş gibi davranacak çıkarcı bir grubu idareci olarak takdim etmeye çalışacağız"

[Yoruma gerek var mı? Bu yöntem açık ya da dolaylı emperyalizmin başlıca silahıdır] kaynak:
1881-1938 Atatürk, Kurtuluş savaşı ve cumhuriyet kronolojisi, Turgut Özakman, Bilgi yayınevi, 1999, sayfa 93

********
[Kürsü] Dua, Allah'la gizlice konuşmaktır.
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=624734
------------
Türkler nasıl mahvedilir?
Devrin Fener Patriği Grigoryos’un Rus Çarı I.Aleksandr’a yazdığı ve Türklerin nasıl mahvedileceğine dair tavsiyeleri şunlardır:
“Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak gayri mümkündür.
Çünkü Türkler başka milletleri gurur ve ifrada sevk edecek zaferler önünde olduğu kadar her türlü ümitleri kaybedecekleri mağlubiyetlere ve felaketlere karşı sakin, sabırlı ve mukavemetli insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet-i nefislerine fevkalade düşkündürler.
Ferdi iradelerin üstündeki hadisatı değişmez mukadderat sayma inancına sahiptirler. Bu inanışları dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden, ananelerinin kuvvetinden, padişahlarına, kumandanlarına, büyüklerine olan itaat duygularından gelmektedir. Türkler zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevkü idare edecek reislere sahip oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkârdırlar.
Onların bütün meziyetleri hatta kahramanlık ve şecaat duyguları da ananelerine olan bağlılıklarından ahlaklarının selabet ve safiyetinden bilhassa dinî ve manevî hayatlarını tanzim ve tedvin eden şahsiyetlere olan bağlılık ve hürmetlerinden gelmektedir. Türkleri evvela bu din ve maneviyat şahsiyetlerinden mahrum bırakmak, buhran anlarında irşad vazifesini ifa edecek şahsiyet ve mihraklardan nasipsiz kılmak icap eder.
Bunun da kestirme yolu dinî ve manevî hayatı temsil eden teşkilat ve şahsiyetleri milletleri üzerinde müessir kudret halinden çıkarmak. Halkı da ananat-ı diniyye ve milliyetlerine intibak etmeyen haricî telkin ve fikirlerle tahrip etmektir. Manevî mihraklardan mahrum oldukları gün Türkleri kendilerinden şeklen çok kudretli, kalabalık ve zahiren hâkim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kuvvetleri sarsılacak ve ancak o zaman maddî vesaitin faikıyetine istinat edilerek Türkleri yıkmak mümkün olacaktır”.
**************




21 Eylül 2011 Çarşamba

438-NE NEREDE?

                                                                              

            OSMAN TÜRKOĞUZ
            osmanturkoguz@hotmail.com
            Çeşmealtı;21 Eylül 2011.

                                   NE NEREDE!
            Ankara’nın göbeğinde, Çankaya Kaymakamlığının dizi dibinde patlatılan bomba için bazı basın organlarımız soruyorlar:”DEVLET NEREDE?”
            Hâlâ bu sorunun sorulmasını çok yadırgadım vallahi!
            Devlet; Oslo’da, uslu ve dahi çok uslu, Sayın! Öcalan’ın! Cinayet şebekesi ile pazarlıkta ve USA’DA Obama ile terörü ortak bitirme sohbetinde.
            Aslında USA bitirilirse, İsrail, İngiltere ve Avrupa ve TERÖR DE bitirilmiş olur.Öncelikle AKP’Yİ bitirmek gerekmektedir.
 

19 Eylül 2011 Pazartesi

21-TÜM İNSANLARI KUCAKLAMAK.

                                                                                     

                                    TÜM İNSANLARI KUCAKLAMAK!

OSMAN TÜRKOĞUZ.
Çeşmealtı,
18 Eylül 2008/13 Mart 2010/19Eylül 2011.

                       
BİR DİNİ, BİR ULUSU, BİR GRUBU
                                               VE                                                              
                        TÜM İNSANLIĞI KUCAKLAMAK.
“Ulusal Kurtuluş Savaşını yapan Türkiye halkına, Türk Ulusu denir.”
“Ne mutlu Türküm diyene.”
“Yurt’ta Sulh, Cihan’da Sulh.”
Mustafa Kemal ATATÜRK
“Ne dilersen Tanrı’dan/Onu dile gayra da.”Mevlana’nın 25.618 beyitlik Mesnevi’sini bir beyite indiren Koca Türkmen Yunus Emre.
“Etten kemiğe büründüm/Yunus oluben göründüm!”
         Kara Kucak Güreşleri ve Kara Kucak Kucaklamak!
Ne zaman Kara Kucak bir sarmaş, dolaş görsem aklıma Hayat Mecmuasında yayımlanmış bir resim gelir. Bağdat Paktı Devletlerinin İstanbul’daki toplantısı sırasında; Irak başbakanı Nuri Es Said ile Adnan Menderes’in güreşir gibi sarmaşık resimleri. O Nuri Es Said, Osmanlı Ordusunda kurmay yüzbaşı iken İngilizlerle birlik olup, esir Türk subaylarını öldüren bir Vatan Hainimizdi. Irak genelkurmay başkanı Kadıköylü Albay Nadir’i kadın kılığındaki Arap katillerine öldürtmüştü. kendisi de;General Kasım’ın darbesinden kurtulmak için kadın kılığında kaçmak isterken öldürülmüştür.İlk Irak Kralı Birinci Faysal da,Osmanlı ordusunda bir albay iken,12000 Piyade tüfeğimizi alarak bize karşı kullanan bir Hain idi.Babası Mekke Şerifi Hüseyin de,bugün Filistinlilerin ellerinde Sayın RTE’YE karşı,SEVGİYLE salladıkları isyan bayrağını yaratan Hainimizdir.İngilizler,o’nu kullandıktan sonra,Kıbrıs adasına sürmüşlerdi.Orada,her Allah’ın günü,”Osmanlıya isyan etmekle hata ettik!”Diyerek sayıkladığı söylenmektedir.
Sayın RTE, Türk Milletini silkelemiştir. Tıpkı Osmanoğulları gibi! Arap’a, Arnavut’a ve Ermeniye kucak açmış; Türk Ulusuna kucağını kapatmıştır. Dikkatlerinizden kaçmasın; Sayın RTE, Mısır, Suriye,Tunus ve Filistin vatandaşlarına değil de tüm Araplara kucak açmıştır.Bir Arap’a alnından öptürtmüştür.Ha bir Arap alnınızdan öpmüş,ha alnınızdan kurşun sıkmış,fark eder mi? Ümmetçilik, toplumları bir ve beraber tutabilseydi,aynı dili konuşan,aynı peygambere ve dine sahip Araplar apayrı millet görünümünde düşman devletlere bölünmezlerdi.Sonrası da var:Dinler,insanlar içindir,gerçek kişilik sahiplerine yöneliktir.Tüzel kişilerin dini olsaydı, tüm tüzel kişiler de din ve dahi mezhep sahibi olması gerekmez miydi?
Emekli Koramiral Atilla Kıyat, Türk Silahlı Kuvvetlerinde yapılmış olan hataları, Arena programında anlatmıştı. Albaylıktan emekli edildiğim için, teşhislerimi yazmam askeri terbiyeme uymayacağından yazmıyorum.
          İkinci Abdülhamit te, Eğinli Sait Paşaya bir itirafta bulunmuştu:“Elimden gelseydi, bu milletin—Türk Milletinin-dilini Arapça yapardım”.                                       Rahmetli Sait Paşa da şıpıdanak yanıtını vermişti:
“Haşmetli Padişahım, o zaman da Küçük bir Arap aşiretinin reisi olurdun                                                                                                                    Mustafa Kemal’in ölümünden dört gün sonra;13Kasım.1938’de,Rahmetli Muhittin BİRGÜN, Son Posta gazetesinde, ilginç bir makale yayımladı:  Dördüncü Gün.”
                  
“ATATÜRK VE DÜNYA.”
        “Gözle görülmedikçe inanılmayacak bir şey: Beyoğlu, matem içinde. Beyoğlu cemiyetinin, akşamları en mühim eğlencesini oluşturan poker, briç ve bezik oyunlarına kimsenin el sürdüğü yok. Sokaklar tenha ve sessiz. Beyoğlu, somurtkan, kederli, dalgın. Demek oluyor ki, Beyoğlu Atatürk’ü seviyordu. Ermeni, Rum, Yahudi, yerli, yabancı; bütün o Türk olmayan Beyoğlu, şimdiye kadar bütün tarihinde, Türklüğün derdine de, sevincine de ilgisiz kalan kozmopolit âlem, Atatürk’ün matemini tutuyor. Hâlbuki bu âlem, bundan yirmi sene önce, Müttefiklerin İstanbul’a girişini ne kadar candan alkışlamış; Atatürk’ün Anadolu’da uyandırdığı harekete ne kadar kötü gözle bakmıştı!
Aynı Beyoğlu, aynı kozmopolit âlem, yirmi sene sonra bu Türk Kahramanının arkasından gözyaşı döküyor!
İşte; Atatürk’ün yaptığı ve bizim şimdiye kadar farkına varamadığımız bir devrim olayı budur. Eğer, Beyoğlu’nun manzarasını kendi gözümle görmesem bu hale inanmazdım. Gördüm ve anladım ki, Atatürk bu sahada da büyük bir devrim yapmıştır.
         Beyoğlu, asırlardan beri Türk dünyası içinde yaşamış ve buna rağmen kendisini Türklüğün hayatına tam bağlamaya bir türlü razı olmamış bir âlem olmakla beraber küçük ve bizim yanımızda, yirmi seneden beri, yirmi seneden beri bizimle birlikte aynı milli havayı huzur ve sükûn içinde teneffüs etmiş bir muhittir. Hâlbuki bugün sade Beyoğlu ve Türkiye değil, bütün dünya Atatürk’ün ölümü karşısında matem tutuyor. Hem de resmi bir matem değil, samimi bir matem…
         Hâlbuki Türkiye’nin büyük matemine iştirak eden bu dünya’nın hiç olmazsa yarısı, vaktiyle, Atatürk’ten önce Türkiye’yi taksime heves etmiş, öldürüldüğü zannedilen Türk Vatanının geniş servet hazineleri karşısında ağızları sulanmış milletlerden oluşmaktadır.
Gene bu âlem değil miydi; başını çevirip, bize bakmaya bile tenezzül etmeyen?
Demek oluyor ki, Atatürk kendisini sade bize, Türk halkına değil, bütün dünyaya sevdirmişti. Bu dünya isterse Türk’ün dostu olmasın, hatta isterse Türk’ün düşmanı olsun, Atatürk’ü sevdi ve onumla birlikte Türk milletine karşı hürmet duydu. ”Türk” denildiği zaman başını çevirip bakmaya tenezzül etmeyen bu dünya, bugün, Türk’ü yüksek bir insan numunesi olarak tanıyor. ”Gür yayınları, Atatürk’ten sonra Atatürk, s.64.”
Vatan Gazetesi, “Atatürk’ün Anlatımıyla Ulusal Kurtuluş Savaşı,” adlı, ört ciltlik bir kitabı kuponla dağıttı. Kitabın birinci cildi, ”İşgal Yılları”, başlığıyla yayımlandı. Birinci cildin kapağında; Selanik’ten İstanbul’daki Fransız işgal ordusu komutanlığına atanan Fransız Mareşal’i Franchet D’esperey’in karşılama töreninin fotoğrafı vardı.
             Burada bulunan bir Osmanlı subayının üzüntülü yüz ifadesi unutulur gibi değildir. Bu Aptal Mareşal’i İngiliz işgal kuvvetleri komutanı Korgeneral Harrington karşılamıştı.
İşte bu Densiz Mareşal Franchet D’Esperey, İstiklal caddesinden, yularını iki Fransız askerinin tuttuğu, gemsiz ve kantarmasız bir beyaz at’ın üzerinde, Yabancıların ve Osmanlı vatandaşı Azınlıkların coşkun alkışları arasından, iki tarafı İngiliz, Fransız, Yunan ve Bizans bayrakları ile donatılmış İstiklal caddesinden geçerek, karargâhına gitmişti.
Bu, bir İngiliz oyunuydu.1866 yılında; Avusturya - Macaristan İmparatorluğunu yenen Prusya Şansölyesi Prens Bismark; komutanlarının tüm ısrarlarına karşın, Prusya ordusunu Viyana’ya sokturmamıştı:                                                                 
”Alman birliğini kurmam için, bana bir zafer yeter. Avusturyalı Aydınların ve Avusturya halkının düşmanlığını istemem”, diyerek, büyük bir devlet adamı olduğunu göstermiştir.
            
Azınlıkların ve Yabancıların çılgınlıkları; Türkleri can evinden vurmuştu. Gördüğü manzara karşısında, bu Ebleh Fransız Mareşal’i şişindikçe şişinmişti.
O gün, İstanbul, tam bir yabancı şehri, Beyoğlu ise karmakarışık bir insan güruhunun odaklandığı bir yer olmuştu.
Mareşal Gazi Mustafa Kemal’in ölümünden tam dört gün sonra; o elem dolu günlerden tam (18) sene sonra; işgal kuvvetlerine güvenerek her türlü çılgınlığı yapan bu Yabancılara ve Azınlıklara ne olmuştu? Ortada ve görünürlerde; Beyoğlu sakinlerini sindirecek ne bir askeri güç, ne bir polis gücü ne de bir tehdit vardı. Bu insanları bu denli sessizliğe ve üzüntüye gömen ne idi? Bu ruhsal ve eylemsel değişikliği kim ve nasıl sağlamıştı?
Yukarıda anlattığım iki olayın fotoğraflarını önünüze koyarak düşünmelisiniz. Bu önerim, düşünmesini bilenleredir. Arap bülbüllerine ve yabancı uşaklarına değildir. Salaklara, Solaklara ve dahi Malaklara sözüm yoktur.
Mareşal Gazi Mustafa kemal’in Ankara’da yapılan cenaze töreni çok görkemli olmuştu.
              Avrupa devletleri askeri güç gösterisine girişmişlerdi. İngilizler, Çanakkale Muharebelerinde, bir Türk topçu mermiyle bir ayağını yitiren yaşlı bir Mareşal olan Mareşal Birwood’u temsilci olarak göndermişlerdi. Sağlam ayağındaki ayakkabısının içine Gelibolu toprağı koyan Mareşal Birwood, cenaze törenini ayakta ve dimdik izlemişti.
             Türk ulusunun dostunu ve düşmanını bu denli büyüleyen şey ne idi? Gerçekleri gören gözler ve tarihin akışını irdeleyen beyinler için bunun bir tek yanıtı vardır.
Bendeniz, bu yazımla bu yanıtı açıklamaya çalışacağım.
Önce, diğer ulusların tarihlerinden kesitler vermek istiyorum. İlk sırayı Mareşal Gazi Mustafa Kemal’in Çağdaşı olan devlet adamları, daha doğru bir ifade ile politikacılara vermek istiyorum. 350 şehir devletinden oluşan Almanya, (1618-1648) yılları arasında süre ve Avrupa’yı kasıp, kavuran, Otuz Sene Savaşlarından, Yedi Sene Savaşlarından ve Napolyon istilalarından harap olmuştu. Mezhep savaşları nedeniyle de, çok Alman öldürülmüştü.

           XV111’inci yüzyılda yıldızı parlayan Prusya; 1864’te Danimarka’yı, 1866’da Avusturya-Macaristan imparatorluğunu, 1870-1871 yılında da Fransa’yı yenerek Alman birliğini kurmuştu.
Prusya, kendi örf ve adetlerinden yararlanarak, Medeni Kanunu’nu, Ceza Kanunu’nu, Ceza yargılama Usulü Kanunu’nu ve diğer kanunlarını meydana getirmişti. Ortak olarak işletilen Alman dili, Alman edebiyatını yaratmıştır. Özgün bir müziği ve evrensel boyutlarda güzel sanatları ortaya konulmuştur.
Bunlar ve özellikle Alman dili, Alman birliğinin meydana getirilmesine en büyük katkıyı sağlamıştır.
X1X ‘uncu yüzyıldaki sanayi devrimi, Almanya’yı süper güç haline getirmiştir. Alman birliğinin iki Büyük mimarı vardır. Birisi Prusya Şansölyesi Prens Bismark, diğeri de Mareşal J.Bernhart Helmuth Von Moltke’dir.
Alman İmparatoru –Aptal- ikinci Wilhelm’in beceriksizliği, Almanya’yı, sonu yenilgi ve sosyal karmaşa ile biten Birinci Dünya Savaşına itmiştir.
Savaş tazminatı sosyal yıkıntıyı meydana getirmiş, Weimar Cumhuriyeti de bir yarar sağlayamamıştır.
Bu karmaşada, Onbaşı Adolf Hitler’in kurmuş olduğu Nasyonal Sosyalist Partisi iktidarı ele geçirdi. (3-19). Hitler olayı, TOPLUMSAL ŞİZOFRENİ’NİN EN GÜZEL ÖRNEKLERİNDEN BİRİSİDİR.Onbaşı Adolf Hitler, ezici bir parlamento çoğunluğu sağlayınca; İşçi sendikalarını, Alman Silahlı Kuvvetlerini ve Alman polis teşkilatını ekarte ederek, kendi Polis Teşkilatını, GESTAPO’YU kurdu. Almanya’nın tüm kurum ve kuruluşlarını, ÖZELLİKLE DE ALMAN ADALET MEKANİZMASINI NAZİ PARTİSİ’NİN EMİR VE DENETİMİNE SOKTU.S:A: Örgütü başkanı Yüzbaşı RÖHM’Ü, yatağındaki şoförü ile birlikte öldürerek, (400.000) kişilik S.A. Mensubunu da, kendisine ait S.S’.LERE kattı. Yahudilere ait iş yerleri kundaklandı. ”Uzun Bıçaklar gecesinde”, yakılan kitapların alevleriyle, Alman şehirlerinin gökyüzü kızıllıklara büründü. Yahudi asıllı bilginler, Almanya dışına kaçtılar. İstanbul ve Ankara Üniversitelerinde yapılan reformlar, Türkiye’ye gelen Alman bilginlerinin yardımlarıyla gerçekleştirildi. Türk Ticaret Hukukunu Profesör Dr. HİRŞ yazdı.
Onbaşı Adolf Hitler,
“İNSAN HARALARI” KURARAK, SAF-Arî- Alman ırkı yaratma deneylerine girişti.
NAZİ PARTİSİNE, SS’LERE, GESTAPO’YA, TEK TARAFLI BASINA VE NAZİLERİN EMRİNDEKİ ALMAN ADALETİNE GÜVENEREK, dünya’ya savaş açtı. (6.000.000)
Yahudi’yi, gaz odalarında öldürttü. 20Temmuz.1944 yılında girişilen bir suikast teşebbüsü nedeniyle, birçok mareşal’i, subayı ve (5000) kişiyi boğarak öldürttü. Ünlü Felt Mareşal Erwink Rommel’i zehir içmeye zorlayarak öldürtüp, cenazesini de devlet töreni ile kaldırttı.
Sonunda, Almanya yenilerek, A.B.D.’LERİ, İngiltere, Fransa ve S:S:C: Birliği arasında paylaşıldı.
Hitler ve biraz önce nikâhlandığı eşi Eva Braun, 30.Nisan. 1945’te, Berlindeki sığınaklarında intihar ettiler. Propaganda Bakanı Dr. Göbels te, eşi ve (6) erkek çocuğu ile birlikte, aynı sığınakta intihar etti.
İkiye ayrılan Almanya’nın ortasına çekilmiş olan Berlin Duvarı, 1989’da yıkıldı. Batı Alman Cumhuriyet, S.S.C.Birliğine (7.000.000.000) Mark ödeyerek, Sovyet işgalini kaldırttı. Diğer Alman savaş suçluları da, Uluslar arası bir mahkemede yargılanarak asıldılar.
Emekli Yüzbaşılıktan Hava Mareşalliğine atlayan Göring ‘de intihar etti. (60.000.000.) insanın ölümüne ve trilyonlarca dolar maddi kayba neden olan İkinci Dünya Savaşı da böylece, yerini çıkar savaşlarına bırakarak kapanmış oldu.
İtalya, Garibaldi’nin gayreti, Piyemento Krallığının Akıllı Politikacısı Başbakan Kont Kavur ve dahi Aptal Üçüncü Napolyon’un yardımıyla, 1870’lere, ulusal birliğini kurmuştur.
İtalya, sömürge savaşlarında geç kaldığı için, 1911’de, Trablusgarp’a ve Bingaziye saldırdı.
1912 yılında yapılan Uşi anlaşmasıyla da, Trablusgarp’ı, Bingaziyi ve oniki adaları kendi topraklarına kattı.
Birinci Dünya Savaşından yağma payını alamadığı için de; Anadolu’nun çeşitli yerlerinden pay almağa kalkıştı.
Yunanlıların gözetilmesine sinirlenerek ve Anadolu başkaldırısının hışmına uğramamak için Anadolu’da bulunduğu yerleri
, EFENDİ! EFENDİ
! Boşalttı.
Birinci Dünya Savaşı sonunda, sosyal karmaşaya uğrayarak bir hayli çalkantılı bir politika içersinde bocaladıktan sonra; İlkokul Öğretmeni Benito Mussolini, ünlü Roma yürüyüşü ve güçlü çenesi sayesinde, politika dünyasında ön sıralara çıktı. Faşist Partisini kurarak ve dahi politik hasımlarını öldürterek, Onbaşı Adolf Hitlerin yoluna girmiştir.
Kara gömleklileri İtalya’nın tek söz sahibi yaptı. Sanayiyi güçlendirdi, ilkokul öğrencilerini bile asker eğitimine soktu. Antalya’ya saldırmak için hazırlık yaptı, Türklerden korktuğu için, Habeşistan’a saldırdı. Habeş savunmasını bir Türk Paşası, Vehip Paşa üstlenmiştir. Bu Vehip Paşa, Çanakkale’de, Mustafa Kemal’in kolordu Komutanı Esat Paşa’nın kardeşiydi.
İtalyanlar, Habeş savunmasını kıramayınca, tarihte ilk defa,
İPERİT GAZI KULLANMIŞLARDIR.

               İkinci Dünya Savaşında; Almanya’nın askeri gücüne güvenerek, Almanya safında savaşa girdi. Arnavutluk’u işgal ederek Yunanistan’a saldırdı. İtalyan ordusu, Yunan ordusu karşısında kepaze olunca, devreye Almanya girdi. Benito Mussolini, boyuna ve dahi postuna bakmadan, Fransa’dan toprak isteğinin kabul edilmemesi üzerine; İtalyan delegesi, fiyakalı bir ses tonu ile: ”O zaman, ordularımız Fransız sınırını geçerler,” tehdidini savurunca, Hınzır Fransız delegesi, ayağa kalkarak:
“-Bu mümkün değildir Ekselans; çünkü sınırlarımızda gümrükçülerimiz vardır!” Demiştir.
            Müttefikler, Sicilya’ya çıktıklarında, İtalya Kıralı Üçüncü Viktor Emanuel, Benito Mussolini’yi tutuklatıp, Kuzey İtalya’da bulunan bir otele hapsettirmiştir. Ünlü Von Papen’in Damadı, kendisi kadar ünlü Yüzbaşı Otta Skorzeni, bir komando baskını ile Benito Mussolini’yi kurtarıp, Berlin’e götürmüştür.
Onbaşı Adolf Hitlerin yardım ve desteğiyle, Kuzey İtalya’da Faşist bir hükümet kuran Benito Mussolini, Damadı Kont Ciano’yu, Mareşal Bodoglio’yu ve bir sürü muhalifini kurşuna dizdirmiştir.
Almanlar da, tüm İtalya’yı işgal etmişlerdir. Müttefik orduları İtalya’da ilerlemeye başlayınca; Alman askeri üniformasıyla, İtalyan askerleri arasında kaçmaya kalkan Benito Mussolini, İtalyan komünist militanlarınca yakalanarak, Milano’da, Metresi Klara Pettaçi ile birlikte, kurşuna dizilerek, bacaklarından tepesi aşağıya asılmışlardır.
Benito Mussolini, muhaliflerini öldürtmüş, Kara gömleklileri Faşist militanlarına, Almanlara ve bir sürü şakşakçısına yaslanmıştı. Hukuk düzenini de bu mantıkla kurmuştu. Şan ve şöhret sahibi olarak, ününün doruğundayken; Yugoslav Kralını Marsilya’da öldürtmüştü. ”Duce! Duce”, diye meydanları inleten İtalyan halkı, bu sefer de ölümünü çılgınca alkışlamıştı. Başı göklerde
gezinen VE O’NU GÖKLERE ÇIKARANLAR, BU SEFERDE TABANLARINI GÖKLERE ÇIKARMIŞLARDI.
İtalya, ulusal birliğini çok geç kurmasına karşın; dili, müziği, resim sanatı, heykeltıraşlığı ve operası ile ön sıralara gelip oturmuştu. Köklü bir imparatorluğun mirasına ve köklü bir hukuka da sahipti.
İstanbul’un Türkler tarafından işgali üzerine, İtalya’ya kaçan Bizanslı Bilginler;
RÖNESANSIN İTALYA’DA DOĞUMUNU SAĞLAMIŞLARDI. Komünistler ve bizim Tatlı Su Solcuları, ESKİ S.S.C.BİRLİĞİ DIŞINDKİ DEVLETLERİ FAŞİSTLİKLE SUÇLARLARDI. Aslına bakarsanız, Kominizim, Nazizim ve Faşizm aynı karakterde olan üç kardeş sistemlerdir.
Siyasi partiler, iktidarı almak için mücadele ederler. Bir ülkenin siyasi partileri, o ülkenin anayasasına ve siyasi partiler yasasına göre kurulur ve işlevini bu yasaların güvencesi altında sürdürür.
Silahlı kuvvetler, Polis, Adalet mekanizması, İstihbarat, devletin işlevinin yürütülmesini kurum ve kuruluşlar, devlete ait birimlerdir. Bu kurum ve kuruluşlar, anayasa ve yasaları çerçevesinde görevlerini yerine getirirler.
Siyasi partiler, anayasa’ya ve yasalara dayanarak iktidarı elde ettiklerinde, kendilerinin varoluşunu sağlayan sistemi kökünden değiştirmek hakkını nereden bulurlar?
Siyasi partiler, uygulayacaklarını söyledikleri plan ve programlarına göre, halktan oy alırlar. % de bilmem kaç oy almak, bir siyasi partiye vaat etmediği sistem değiştirme hakkını veremez.
Demokrasi trenine binenler, çıkmaz demiryolu sapağına saparak, demokrasi treninden inemezler. İnmeye kalkarlarsa sonunu da hesaba katmak zorundadırlar. Demokrasi treninin durakları bellidir. Her isteyeni, her istediği yerde trenden indirmezler.
Sistem meşru müdafaa hakkını kullanarak, bu gibilere hadlerini bildirmekten aciz değildir.
Yukarıda sıraladığım bu üç siyasi parti, iktidar olunca
DEVLET’İ ELEGEÇİRİRLER. Her şey, iktidarı alan siyasi partinin malı olur. Tüm devlet kurum ve kuruluşları, iktidar partisine hizmet eder. İktidar partisi dışındakilerin yaşama hakları bile garanti altında değildir. Tüm sosyal haklar ve yaşama hakkı, iktidar partisinin kararına göre düzenlenir. İlk önceleri kararnamelerle yönlendirilen hukuk, sonunda Kanun devleti modeline varır. Parlamento, Yargı ve Yürütme bir kişinin güdümüne girerek Şahıs Devleti ortaya çıkar.
Osmanlı Döneminde;İmparatorluğun sınırları içersinde bulunan Azınlıklar önce ulusal benliklerine kavuşmuşlar,sonra da bağımsız devletlerini kurmuşlardır.Din adamları bu toplumlara önderlik etmiştir.Osmanlı döneminde;Türkler,Ümmetçilik ve Araplık potasında baskı altına alındıklarından bu dünyaya ayak atamamışlardır.Mustafa kemal sayesinde ulusal Türkiye CUMHURİYETİNE SAHİP OLDUKLARI HALDE ULUSASALLAŞAMAMIŞTIR.Çok sayıda DİN ADAMI VE DİNİ KURULUŞLAR Atatürk Devrimine gizliden gizliye savaş açmışlardır.Mesele burada düğümlenmiştir.Halka rağmen,Halk için paradoksunda; Halk, haklarına saldırtılmıştır.18’inci asrın sonunda aynı durum Avusturya ve Macaristan İmparatorluğunda yaşanmıştır:Toprağa bağlı kölelik—Serflik—bir yasa ile kaldırıldığında tüm serfler ayaklanmışlardı!          Çarlık Rusya, Deli Petro’dan sonra gittikçe büyümüş, güçlenmiş ve genişlemiştir. 1774’ten sonra, Karadeniz’e açılmış Doğu’da ve Kuzey’de, büyük denizlere çıkmıştır. Bolşoy tiyatrosu, 1773’te kurulmuş, edebiyat ve müzik gelişmiş, ünlü yazarlar, Rus Edebiyatını Batı edebiyatı seviyesine çıkarmışlardır.
Çarlık Rusya; soylular, toprak sahipleri, din adamları ve askerler üzerine kurulmuştu. Köylülerin ve işçilerin, Rus yönetiminde yerleri yok gibiydi. X1X’uncu yüzyılda; sanayideki kıpırtı, Rus işçi sınıfını yaratmış; umutsuz ve mutsuz Rus Aydınları bu sınıfa önayak olmuştur. Asilzadeler, genellikle asker ve toprak sahibidirler. Köylüler, hak ve hukuku olmayan toprak işçileridirler. Çarlık Rusya’da orta sınıf yoktur. Okuryazar oranı arttıkça, Aydınlar örgütlü hale gelmişlerdir.
1905, Rus-Japon savaşında, Japonlara feci bir şekilde yenilen Rusya’nın donanması da yok edilmişti. İlk ayaklanma, Katerina’nın sevgilisi ve Kırım Fatihi General Prens Potemkin’in adını taşıyan savaş gemisinde patlak vermiştir. Ohrana Ajanı Papaz Gabon’un Çar İkinci Nikola’ya dilekçe vermek için götürdüğü kalabalığın üstüne Çarın Muhafız Alayının ateş açması, sosyal patlamayı hızlandırmıştır.
Çarlık Rusya; sosyal çalkantıyı yatıştırmak için, Sırbistan’ın yanında, Birinci Dünya Savaşına girmiştir. Mareşal Hindenburg ve Kurmay Başkanı General Lüdendorf, Fransız asıllı General Fransuva’nın savaş planını uygulayarak, Tannenberk’te, iki Rus Ordusunu imha etmişlerdir.
Bu yenilgiler ve Batılı müttefiklerin Çanakkale Boğazını aşarak Rusya’nın yardımına gelememeleri, Rusya’yı iç savaşa itmiştir.
Çarlığı bırakan İkinci Nikola; karısı, üç kızı ve bir oğlu ile komünist militanlarca kurşuna dizilerek öldürülmüştür.
Leon Troçki’nin kurmuş olduğu Kızıl ordu, beş sene süren iç savaştan zaferle çıkmıştır.
Lenin; 1924 senesinde, Frengiden ölmüştür. Komünist Partisi sekreterliğine gelen Jozef Stalin, önceden tasfiye ettiği Leon Troçki’yi, Meksiko Sitideki, kale gibi evinde öldürtmüştür.
Jozef Stalin, (1198) arkadaşından (1130)’unu öldürtmüş; 1937 temizliğinde de, 3 Mareşal, 13 orgeneral, 210 general, 208 amiral ve (30.000) subay kurşuna dizilmiştir.
1932 senesindeki tarımın Sovkoz ve Kolhoz’lara taşınması olaylarında da, (8.000.000) köylü, açlıktan ölmüştür. Gizli Polis ÇEKA, ad değiştirerek MVD VE NKVD olmuştur. Genelkurmay haber alma örgütü GRU’DAN başka, Kızılordu içersinde, “Casuslara ÖLÜM ”SMERKS adlı bir örgüt kurulmuştur.
Hürriyeti seçtim, 1949 basımı(4-18).Paul Carell, Barbaros’sa Harekâtı, üç cilt. (5).
Sözde işçi cenneti yaratmak için yola çıkan komünist hareketi, işçileri öteki âlemdeki cennet’e göndererek, vermiş olduğu sözü yerine getirmiştir.
Papaz okulu kaçkını Jozef Stalin. Gizli polise, Polibüro’ya, Kızılordu’ya, Komünist Partisi’ne kayıtlı olanlara ve
GULAG TAKIMADALARINA KUCAK AÇMIŞTIR.İkinci Dünya Savaşı sonrası, SSC.’LER BİRLİĞİNİ, DEMİRPERDE GERİSİNE HAPSETMİŞTİR.Öldürülemeyen mutsuzlar ve yazarlar akıl hastanelerine doldurulmuştur. Resmi dil Rusça olmuş; Gürcü asıllı Jozef Stalin: RUS KÜLTÜRÜ ÜZERİNE, DEVLETİ YENİDEN KURACAĞIZ”, direktifini vermiştir.
Sovyetler birliğinde bulunan (111) millet, dilleri, dinleri ve gelenekleri göz ardı edilerek, halklaştırılmışlardır. Kilit görevlerde ve yönetim kadrolarında, hep Ruslar vardır. Türk soyundan olanlar pasif görevlere getirilmiştir. Jozef Stalin’den sonrada, bu yöntem sürdürülmüştür.
Anayasaları gereği, mülkiyet ve miras hakkı yoktur. Sonraları, Miras hakkı verilmiş; her aileye de (200) metre kare toprağın kullanılma hakkı verilmiştir. Bu, Sovyetlerin işlenebilir topraklarının %4’ünü oluşturmuştur. Buralardan elde edilen sebze, meyve, tavuk ve yumurta, %96 oranındaki Sovkoz ve Kolhozlardan elde edilenlerden fazlaydı.
Tanrı tanımazlık resmi ideoloji olmuş; Hıristiyanların, Müslümanların ve Yahudilerin dini ibadetleri de yasaklanmıştır.
Gorbaçov’un getirdiği yeniden yapılanma politikası üzerine Lenin’in ve Stalin’in heykelleri yıkılmıştır. Daha, Nikita Kuruçef zamanında, Stalin’in zulmü lanetlenmiş, haksız yere öldürülenlerin ve hüküm giyenlerin itibarları, bin türlü özürle birlikte, iade edilmiştir.
Katledilen Rus Çarı İkinci Nikola’nın ve ailesinin kemikleri bulunarak, Petersburg’da, dini ve devlet töreniyle toprağa verilmiştir. Bir grubu kucaklayan yöneticilere halk kucak açmamıştır.
İkinci Ramses’in muhafız alay komutanı, yeğeni ve AMON-RA rahibi olan Hz. Musa; Yahudi kavmini kucaklamış, diğer kavimleri de Yahudi kavminin kölesi saymıştır.
Bir zafer dönüşü, sayısız esirlerle ve sayısız ganimetlerle dönen İsrail ordusunu karşılamış,
BAKİRE OLMAYAN ESİR KADINLARIN HEMEN ÖLDÜRÜLMELERİNİ EMRETMİŞ, EMİR HEMEN YERİNE GETİRİLMİŞTİR Hz. Musa, böylece sayısız kadın besleme külfetinden İsrail’i kurtarmıştır. Yahudi olmayanların kemiklerinin taşla kırılmasında da hiçbir sakınca görülmemiştir.
Hz. İsa, Yahudi olmasına rağmen, Tevrat’ın ve Kabala’nın katılığından uzaklaşmış, bireylerin kurtuluşu yolunda verdiği mücadele sonunda öldürülmüştür.
Mekke dönemi ayetleri ve sureleri incelendiğinde; Hz. Muhammed’in, bireylerin terbiyesi ve kurtuluşları yönünde mesajlar aldığı görülür.
Medine döneminde; Beni Nadir ve Beni Luka Yahudi Kavimlerinin Medine’den sürülüşü ve Beni Kureyza Yahudi kavminin ergin erkeklerinin boyunları vurularak topluca çukurlara gömülmesi, hep Hz. Muhammed’in kararları ve yaş kontrolü ile olmuştur.
Hayber Yahudi kavminin uğradığı felakette ortadadır.
Hadis kitaplarına geçen çok ilginç hadisler de vardır. ”Baban bile olsa,
TÜRK’Ü ÖLDÜR.” ”Cennette Arapça konuşulduğundan ve benimde Arapça konuşmam nedeniyle TÜM MÜSLÜMANLAR ARAPÇA KONUŞMAK ZORUNDADIRLAR.”TÜM DÜNYADAKİ MÜSLÜMANLARI, Kureyşli Arap Müslümanlar yöneteceği gibi; Müslüman olmayanları da Müslüman olmayan Kureyşliler yönetecektir.” Buhari, Menakıp1;Müslim imaret2,(1818)den aktaran Dr. İbrahim Candan c.6. s.405(10)
“İnsanlar bu işte Kureyş’e tâbidirler, Müslümanları Müslüman olanlarına; kâfirleri kâfir olanlarına tabidirler.” Şakir Keçeli, Şeriat Nedir, s.228. Mekke döneminde düzenlenen 42’inci ŞÛAR’A Suresinin 7’inci ayeti:”Ve işte böyle Sana-Hz. Muhammed’e- Arabî bir Kur’an vahyetmekteyiz ki Umm’ul Kura’yı ( Mekke Şehrini) ve çevresindekileri sakındırasın ve o toplama gününün dehşetini haber veresin… ”-Bu Kur’an, şehirlerin anası olan Mekke ve civarında oturanları uyarmak için indirilmiştir.- diyordu.
. Sonradan inen ayetlerde de: 12’inci Yusuf Suresi, 2-3;14’üncü İbrahim Suresi, 37’inci, 16’ıncı En-Nahl-Hurma- Suresi, 03’üncü; 20’inci Taha Suresi, 113’üncü; 39’uncu Zümer Suresinin 28’inci ayetiyle daha 3 ayette,” anlayasınız diye, bu Kur’an Arapça olarak indirilmiştir”, diyordu.
İslam’ın ilk kucaklaması, Arap kavmine ve Kureyş’e idi.
Sayın Profesör Dr. Yaşar Nuri Öztürk, 02 Ağustos 2001 tarihinde, Star gazetesinde, “İslamiyet ve Urübe” başlıklı çok ilginç bir makale yayımlamıştır. ”Yıllardır hep söyledik. İslam olanla, Arabî olanı birbirinden ayırmadıkça, İslam’ın bir Arap dini olmadığını insanlığa kabul ettiremezsiniz.” demişti.
Biz Türkler, Müslüman olalım derken, Arabın yağmaya dayalı baskın gazalarını Çanakkale Muharebelerine eşdeğer yaparak, Arabın iktidar kavgalarına birde Tanrısallık eklemekten çekinmedik.
İlkel ve Çağdışı Çöl Arabı’na”,
KAVMİ NECİBİ ARAP” demekten dinsel bir zevk alır hale getirildik. TÜRKLÜK VE TÜRKÇÜLÜK KIPIRDANMALARINA DA, ”TÜRKÎ BASİDİ”, DEYİP ÇIKTIK.
Hz. Muhammed’in Kureyş’i Haşimoğullarıyle Medinelileri üstün tutması, YALINIZ ON KİŞİYİ- AŞEREYİ MÜBEŞŞEREYİ- SAĞLIKLARINDA CENNETLE MÜJDELEMESİ, Müslümanlığın tüm Arapları kucaklamasına engel olmuştur.
Tüm milletleri Müslüman yapma propagandası altında yürütülen yağmalar ve kırımlar da, İlkel Arabın tüm vahşetini ortaya çıkardığından İslam'ın yayılmasını kılıç zoruna bırakmıştır.
İkinci Halife Hz. Ömer, Irandaki soygunları ve Arabın doymak bilmeyen yağma hırsını görünce:
”Keşke, Iranla aramızda ateşten dağlar olsaydı da bu haller olmasaydı” diyerek dert yanmıştır.
         
Mukaddime’nin yazarı Ünlü İbni Haldun da: ”Araplar bir sarayda düzgün bir ağaç görmesinler; çadırlarına direk yapmak amacıyla, o direği almak için o sarayı yıkarlar”, diyerek, tarihe not düşmüştür.
Müslümanlık, Arap âlemindeki iktidar kavgalarının asırlarca sürmesini önleyemediği gibi, bu kavgalar nedeniyle kendisi de paramparça olmuştur.
Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, Hulâgu ve Yavuz Sultan Selim, bu iktidar kavgalarına son verebilmiştir.
En sonunda, ihanet, Müslüman Osmanlıya karşı
HAÇLA BİRLEŞMEKTEN ÇEKİNMEMİŞTİR.
Baas Partisi ve çeşitli siyasi akımlar, Müslüman Arapları kucaklayamadığı gibi; Saddam Hüseyin’in
TİKRİT CUMHURİYETİ DE. BÖLÜNMEYİ DERİNLEŞTİRMEKTEN ÖTE GİDEMEMİŞ HIRİSTİYAN GÜÇLERİN İŞGALİNE ZEMİN HAZIRLAMIŞTIR. Saddam Hüseyin, muhalefetin sesi ve soluğunu kestiği gibi, ŞİİLERİ VE ÖTEKİ AZINLIKLARA DA YAŞAMA VE NEFES ALMA HAKKINI BİLE ÇOK GÖRMESİNİN CEZASINI, ÜLKESİ İLE BİRLİKTE, ÇEKMİŞTİR. Kendisine: ”Halkına güvenmedin mi, gidersin ha!”, diyen de olmadı.
Gelmiş geçmiş kanlı diktatörlerin öykülerinden ders almadığı gibi; Mareşal Gazi Mustafa Kemal’i görmeye ve anlamaya da kültürü, zekâsı ve öngörüsü yetmedi.
Mareşal Gazi Mustafa Kemal’in, Bandırma vapurunu aramak isteyen İşgalci subaylar için söylediği: ”Hep madde’ye ve çeliğe tapan Budalalar; bizim bir Ülkü taşıdığımızı anlayamazlar.”
Profesör Dr. Andrew Mango, sekiz dil bilen, İstanbul doğumlu bir İngiliz Profesörüdür. Atatürk üzerine çok kapsamlı bir kitap yazmıştır. 10Kasım.2006 tarihinde; Harp Akademisinde vermiş olduğu konferansın özetini de, Cumhuriyet gazetesinde yayımlamıştır. Bu yazının kısacık özeti şöyledir: ”Bu yıl, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün doğumunun 125’inci yıldönümünü kutluyoruz. Bir devlet adamını değerlendirdiğimizde, içinde bulunduğu koşulları hesaba katarak, yapmak istedikleri yle yapabildiklerini karşılaştırdıktan sonra, miras olarak bıraktığı yapıtına bakıyoruz. Atatürk doğduğu zaman, tebaası bulunduğu Osmanlı İmparatorluğu açık çözülme ile karşı karşıyaydı. Etrafında büyük devletler ise, sağlam bir kale görünümündeydi. Oysa bugün geriye baktığımızda, görüyoruz ki, Osmanlının “düveli muazzama “dedikleri imparatorluklar da son çağını yaşıyordu. Bir, iki kuşak sonra, onlar da, tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi çözülmeye mahkûmdu.”
ULUS DEVLET VE DEMOKRASİ başlığı altında, çok derin bir görüş ortaya koyuyordu. Büyük devletlerin yerini, ulus devletlerinin aldığını söyledikten sonra: Güvenliğimize yönelen tehditler daha çok, bu üçüncü dünya’nın içinde oluşuyor. Kimisine göre, bu tehditler, bağımsızlıklarını yeni kazanmış olan ülkelerin demokratik rejimine sahip olamamalarından kaynaklanıyor.
Ne var ki, demokrasi, ancak bütünleşmiş, uluslaşmış işlevsel toplumlarda iyi sonuç verir. Aksi halde; serbest seçimler, etnik grup, aşiret, din, mezhep farkını sadece yansıtmakla kalmıyor, bunları tırmandırıyor da.” dedikten sonra: ” Mustafa kemal Atatürk te, bütünleşmemiş, geri kalmış bir toplumun başına geçmişti. Durumu gerçekçi bir gözle gören Mustafa Kemal, seçtiği hedefe ulaşmak için, önceliklerini birer, birer saptadı. Hedef, ”muasır medeniyet seviyesine ulaşıp, üstüne çıkmaktır.”diyordu.
LAİKLİK VE ÇAĞDAŞ TOPLUM başlığı altında. Da, çok önemli sözler söylüyordu: ”Laiklik, hem çağdaş toplum düzeninin, hem de çağdaş bilgi edinmenin vazgeçilmez şartıydı. Dinler muhtelif, uygarlık ise tek ve evrenseldi.
Bilgi, dine göre parçalanamaz ve sınırlandırılamaz. Bilgi ile donatılan toplumun bütünleşmesi için ortak bir dille ifade edilen, ortak bir kültürü geliştirmek şart.” diyor
“Yurtta sulh, cihanda sulh,” “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir”, parolaları boş sözler değildir.” dedikten sonra, Atatürk’ün dehasını yargılıyor.
A.B.Devletleri, demokrasi söylemleriyle nerelere girdiyse, oralarını bölmedi miydi? İşte Kore, işte Vietnam, işte Yugoslavya. Son olarak ta Irak,Tunus,Mısır ve Lübnan. Irak’ta ve Lübnan’da işgalden hemen sonra, etnik ve dini gruplar birbirlerine girmedi mi?
Bir ülkede, köklü bir kültüre ve genel kabul’e dayalı bir idari rejim ve ulusal bütünlük varsa, demokrasi mutluluk ve güzel günler getirir. Gerisi ve aksi, o bir ülkeyi parçalayıp, dağıtmaya yönelik taktiklerdir.
Kim ne derse desin
; ULUSAL KURTULUŞ SAVAŞI, TÜRKİYE CUMHURİYETİ, ÇAĞDAŞLAŞMA VE DEVRİMLER, GAZİ MUSTAFA KEMAL TARAFINDAN DÜŞÜNÜLÜP, ADIM, ADIM İLERLETİLEREK BAŞARI İLE TAMAMLANMIŞTIR.Bendeniz, burada uzun bir anlatımla anlatmaya kalkışmayacağım. Onbir sene süren bir savaşın yükünü çeken, Birinci Dünya Savaşından (3.159.200) şehit ve (130.000) yaralı ile yenilmiş ve parçalanmış olarak çıkan, yıkık ve sefil bir ülke. (13.000.000) yaşlı, yorgun, aç ve acılarla sarsılmış, %3’ü okur, yazar bir ülke. Tüm yüksek okul mezunları, Çanakkale’de, Kanal’da, Irak’ta, Galiçya’da, Arabistan’da, Allah’ı Ekber dağlarında ve Ulusal Kurtuluş Savaşında yitirilmiş bir ülke.Yunan Hayranı İngiliz Başbakanı Lloyd George: ”Türklerin üç yüz senede yetiştirdiği nesilleri, Çanakkale’de yok ettik;” diyebilmiştir.Limanlar, tren yolları, iç ve dış ticaretimiz tamamen yabancıların ve büyük devletlerin koruması altında olan azınlıkların ellerindeydi.
Fransız Elçisi, yalınız İstanbul’da (75.000) kişiye koruma kartı vererek onlara vergi muafiyeti sağlamıştı.
Tüm ülke genelinde, yabancılara ait okullar ve misyonerler, büyük bir güven ve rahatlık içersinde, faaliyet gösteriyordu.
Sultan İkinci Abdülhamit’in yaptırmış olduğu bir araştırma sonucunda, Osmanlı imparatorluğu sınırları içersinde (384) yabancı okulun varlığı saptanmıştı. Gırtlağına kadar borca ve gericiliğe batırılmış olan ülkemizdeki Müslüman ahali; din bezirgânlarının, tarikat şeyhlerinin, cehaletin, sefaletin ve her türlü hastalığın pençesinde inlemekteydi. Müslümanlar için yol yoktu, okul yoktu, hastane bile yeter sayıda değildi.
İzmir İl merkezinde, (21) gayrimüslim doktora karşılık (3) Müslüman doktor mevcuttu. Zonguldak’ta faaliyet gösteren (216) esnafın sadece ve dahi sadece (1)’isi Müslüman’dı.
              Lozan’da, Birinci Dünya Savaşı galipleriyle ringe çık, Osmanlının asırlık hesaplarının altından yüz akı ile çık; sonra da iftiralara uğra. İlkokul öğretmeni Benito Mussolini, asker üniforması içinde, DUCE, Başkomutan! Onbaşı Adolf
Hitler, FÜHRER-BAŞBUĞ-ve dahi, Cermen ırkının aklı, gururu, her şeyi,
Papaz okulu kaçkını Jozef Stalin, Mareşal ve astığı astık, kestiği de kestik BAŞKOMUTAN İDİ.
Kör cehaletle, iç ve dış hainlerle, her türlü tertip ve tuzaklarla savaşacak olan ve DEVRİM YAPMAĞA KARARLI, MAREŞAL GAZİ MUSTAFA KEMAL, ÜNİFORMASINI, ÇİZMESİNİ VE HER TÜRLÜ SİLAH VE ÜNVANLARINI ÇIKARIP ATMIŞ, Türk halkından birisi,
Bir SİVİL olmuştur.Bu hareketi, Kurtuluş Hareketinin örgütlenmesi aşamasında, Erzurum’da da yapmıştı. En yakınlarıyla, aralarında çağlar farkı var. (13.000.000) içinde yapaysalınız ve (13.000,000) ‘u tek başına kucaklamış.
Bir sürü ümmetçi, Hilafetçi Padişahı Ruy’u Zeminci ve dahi Kavm’i Necib’i Arapçı arasında yapaysalınız, ırkçı olmayan bir idealist TÜRK. Halk Mektepleri, Millet Mektepleri, Ankara Hukuk Fakültesi, Opera, Tiyatro, Müzik ve Tiyatro okulu, Konservatuar.
Devrim süreci, altyapı çalışmalarıyla birlikte tüm hızı ile sürdürülmektedir. İÇ VE DIŞ DÜŞMANLARIN çıkardığı olaylar acımasızca bastırılmıştır. Suikast girişimcileri lâyık oldukları cezalara çarptırılmıştır. Polis aynı polis, Jandarma aynı jandarma, Ordu aynı ordudur. Teşkilat’ı Mahsusa dağıtılmış, 1925 yılında, yeni bir Haber alma örgütü kurulmuştur. Milli Emniyet adı verilen bu yeni örgütün eylemsel olarak hiçbir yetkisi de yoktur.
Ne ÇEKA’YA, NE MVD’YE; NE DE NKVD’YE benzememektedir.DEVRİM, MEVCUT EMNİYET VE ASKERİ TEŞKİLATLARCA KORUNUP, GÖZETLENECEKTİR. Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Yasası’nın ünlü (35)’inci maddesi bile bazı hürriyet âşıklarına(!) çok kalın gelmektedir.
Tüm bu büyük ve köklü işleri yapan adam, Çankaya’da, altında bir salon, bulunan, iki odalı bir bağ evinde oturmaktadır.
ATATÜRK DEVRİMİ, diğer devrimler gibi; gizli polis, ölüm mangaları ve jenositle desteklenen HÜKÜMET KARARNAMELERİYLE yapılmamıştır.
1922yılı’nın Kasım ayı başında;
SALTANAT VE HİLAFET birbirlerinden ayrılmış ve Saltanat kaldırılmıştır. Daha sonra da; Halifelik ve Şer’i ye mahkemeleri kaldırılmış, EĞİTİM VE ÖĞRETİM BİRLİĞİ YASASI YÜRÜRLÜĞE SOKULMUŞ, BU YASAYA GÖRE DÜZENLEMELER YAPILMIŞTIR.1934 Genel seçimlerinde; (18) Kadın milletvekili T.B.M.Meclisine girmiştir.1924 anayasası, doğal hukuka göre düzenlenmiş; (35)’inci maddesine göre: ”Mülkiyet, Türklerin doğal hakkı ,” sayılmıştır. Miras hukuku da düzenlenmiştir.
04 Nisan. 1926 tarihinde kabul edilen Medeni Kanunumuz, 04 Ekim. 1926 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Mecelle ve 1876 anayasası, ekleriyle birlikte, yürürlükten kaldırılmıştır.
Atatürk İlkeleri,1937 senesinde anayasamıza girmiştir.
“Kürsü Anarşisti” diye; ünlenen Profesör Dr. Maurice Duverger, Fransa Cumhurbaşkanları için: ”Seçimle gelen krallar”, deyimini kullanmıştır. O ünlü Maurice Duverger, Ünlü eseri “ Siyasi partiler”, isimli kitabında, Atatürk Türkiye’si için, şöyle bir değerlendirmede bulunmuştur:
”Tek partili Türkiye Cumhuriyetinde, Mustafa Kemal, demokrasiyi hedeflemiştir.” Demiştir.          Sayın Kemal Kara’nın, bir zamanlar, liselerde ders kitabı olarak okutulan “liseler için Atatürk Devrimi”, adlı ders kitabında, Atatürk’ün şöyle bir değerlendirmesi vardı: ”DEMOKRASİ NİÇİN İYİ BİR REJİMDİR? Seçilen Milletvekilleri ve hatta Cumhurbaşkanı hırsız çıkarsa, değiştirme olanakları vardır.” demiştir.
Gel gelelim, günümüzde
, HIRSIZLAR, RÜŞVETÇİLER, SAHTEKÂRLAR, SOYGUNCULAR, DOLANDIRICILAR VE ATATÜRK DÜŞMANLARI, KAPAĞI T.B.M.MECLİSİNE ATTIKLARINDA; MEKSİKAYA KAÇAN A.B.D. ‘LERİ SUÇLULARI GİBİ, TERTEMİZ OLARAK MİLLİ İRADEYİ TEMSİL ETMEKTEDİRLER. E.General kazım Karabekir’in ve E. Başbakan Fethi Okyar’ın kurmuş oldukları siyasi partiler, Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal’in önerileri ve özendirmeleriyle olmuştur.
Kasım 2004 tarihinde, Cumhuriyet Gazetesinde yayımlanmış bir makalesi,
Mutlaka okunmalı:
Kişinev’de toplanan uluslar arası bir konferans’ta
, ”AZINLIK HAKLARI VE FEDERATİF BİR DEVLETTE BULUNAN ETNİK GRUPLARIN AYRI BİR DEVLET KURUP, KURAMAYACAKLARI, tartışılarak, karara bağlanmıştır.Bu konferansta, “ETNİK VE DİNİ TEMELLERE DAYANARAK, FEDERE DEVLETLER KURULAMAZ”, kararı alınmıştır.İsviçre delegelerine, ”kantonların, self determinasyon hakkını kullanarak, ayrı bir devlet kurup, kuramayacakları sorulduğunda, şu yanıt verilmiştir: ”İsviçre’deki Kantonlar, tüm İsviçrelilerin iradeleri ile kurulmuştur. Bir kanton’un birlikten ayrılma kararı, tüm İsviçrelilerin iradeleriyle gerçekleşir.” ”Milli bir uzlaşma ile kurulan bir devletin yapısı, ancak, yeni bir milli uzlaşma ile bozulabilir.
Dünya İnsan hakları konferansı (1993) Viyana bildirgesinde:” Kendi kaderini tayin hakkının”;” eşit haklar “ ilkesine uygun olarak, din ve renk ayırımı gözetmeksizin ülkesine ait bütün insanları temsil eden bir hükümete sahip egemen ve bağımsız bir devletin, ülke bütünlüğünü ve siyasi birliğini kısmen ya da bütüncül biçimde parçalayacak her hangi bir eyleme yetki verilmesi anlamında yorumlanamayacağı belirtilmiştir. Bülent Acar, Ankara barosu dergisi,1995/3,
Fransa’nın bu konudaki yorumu daha katı bir biçimdedir. ”Irk ayrımcılığı reddi: Fransız hukukunun temel ilkelerinden birisidir. Fransız hukuku, Fransız ulusunun birliği ilkesine dayanır ve bu etnik nitelikli farklılığı reddettiği gibi, hiçbir azınlık kavramını da kabul etmez. ”Fransa’nın ECOSOC’TA yayımlattığı 05 Mart.1991 sayılı belgede şöyle yazılmıştır. ”Fransız toprakları üzerinde; özellikle, ırksal, dinsel, dinsel esaslara dayalı grupların varlığını kabul etmez. Fransa’nın bu konudaki kavramları EVRENSEL bir ilkeye dayanır. Fransa Cumhuriyetinin tüm vatandaşlarının yasa önünde eşit olduğu ilkesinden ilham alır. Fransız halkının birliği ve eşitliği etnik ölçütlere dayalı farklılıkları ile ilgili tüm savları yok sayar.” Pulat. Y.Tacar, Terör ve Demokrasi, s.206.
Kişinev’de alınan kararlara, etnik grupların kendi iradeleriyle bir yerlere varamayacaklarının, bu konuda genel iradenin somut iradesine değinen kararlara rağmen; Irak’ta ve tüm geri bıraktırılmış müslüman ülkelerle Ülkemizde oynanan oyunların yorumunu akıl ve vicdan sahiplerine bırakıyorum.
Türkiye Cumhuriyeti ULUSAL KONSENSUS-GENEL KABUL- İLE KURULMUŞTUR. Bu konuyu göz ardı etmek, VATANSEVERLİKLE BAĞDAŞAMAZ. Büyük devletlerin; ULUSLAŞAMAMIŞ TOPLUMLARA YAPTIĞI DEMOKRATİKLEŞME BASKISI İLE ETNİK GRUPLARDAN YENİ ULUSLAR YARATMAK ARZULARININ VE POLİTİKALARININ GEREĞİDİR.         Mustafa Kemal; daha 1919’larda,din, dil, ırk, inanç ve renk farklılıklarını aşarak TÜM İNSANLARIMIZI KUCAKLAMIŞTIR. Irkçılığın yükselişe geçtiği bir dönemde, bu denli ileri görüşlülük yalınızca Mustafa Kemal’e mahsustur. Mustafa Kemal, Erzurum’da ulusal bir kongre topladıktan sonra, Sivas’a geçerek daha geniş kapsamlı bir kongre toplayarak tüm ulusumuzu kucaklamıştır. Daha önceleri, Alaşehir, Balıkesir, Edirne ve ülkemizin her tarafında yapılan kongrelerle de halkımız Mustafa kemal Paşa’yı kucaklamıştır. Asıl ve en önemli kucaklama 22 Haziran. 1919 tarihinde, Amasya’da olmuştur. Amasya Genelgesiyle, GÖKSEL İRADE, YERİNİ BEŞERİ-İNSAN İRADESİNE-İRADEYE BIRAKMIŞTIR. Asırlardır, kurtarıcı beklemeye alıştırılmış Türk Halkı, kurtarıcı olarak beklediklerini de kendisinin kurtaracağını MUSTAFA KEMAL PAŞA SAYESİNDE GÖRMÜŞ VE ÖĞRENMİŞTİR. Mustafa Kemal Paşa, ülkemizde var olan farklı grupların hiç birisini öne çıkarmadığı gibi, hiçbir gruba da dayanmamıştır. ”Vatanın ve ulusun birliğini, yine ulusun kendisinin kurtarıp, sağlayacağını dünya’ya ilan etmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın sağladığı uzlaşma ile tüm büyük işler başarıldığı gibi, Avrupa’nın vaatlerine dönüp, bakan da olmamıştır” bu yurdun en gerçek Efendisi, üretken Türk köylüsüdür”, diyerek, boş hayaller uğruna, kemikleri, dünya’nın her tarafına yayılan olan Türk Köylüsünü kucaklamıştır.
Mustafa Kemal’in Türk Ulusunu bir bütün olarak Kucaklaması, asırlık kavgaların ve kinlerin yok olmasına yetmiştir.
Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcında, Ankara’dan, doğruca Kırşehir’e Alevi dergâhına gider. Alevi dergâhının başkanı, kendisini, şehrin (13;5) kilometre dışında karşılar.
Enver Paşa’yı dergâhın kapısında karşıladığına göre, Padişah’a ve Halife’ye başkaldırmış Asi ve ordudan ayrılmış bir Paşa ‘ya yapılan bu itibar anlamlıdır.
Alevi dergâhı bir bildiri yayımlamıştır. Bu bildiri, ders kitaplarına niçin konmaz! Bildiri, kısaca şöyledir: ”Asrımızın Hz. Âlisi ve Mehdisi Mustafa Kemal Paşadır. O’na yardımcı olmak ve O’nun peşinden gitmek, her Müslüman Türk’e farzdır.”
Mustafa Kemal Paşa; çok hukukçuluğu ve çok sayıdaki farklı mahkemeleri de kaldırarak; ”
TEK HUKUKVE TEK YARGILAMA SİSTEMİYLE”, karmakarışık bir güruh olan Osmanlı toplumundan, aynı haklara ve vecibelere tabi bir ulus; TÜRK ULUSU’NU YARATARAK, bu ulusu oluşturan tüm unsurları da kucaklamıştır.
Enver paşa’nın oğlu Ali Enver, Kara Harp Okuluna girerek, Türk ordusunun saflarına subay olarak girdiği gibi, (150)’ liklerden, Eşme Belediye Başkanı’nın oğlu Cemal Madanoğlu da Türk ordusunda korgeneralliğe kadar yükselmiştir.
İzmit’te, Sakallı Nurettin Paşa’nın linç ettirdiği Ali kemal’in Oğlu Zeki Konuralp, Dış İşleri Bakanlığımızın en yetenekli Büyük Elçisi olarak emekliye ayrılmış; O’nun oğlu da, Dış İşleri Bakanlığımızın en başarılı Büyük Elçisi olarak halen görevdedir.
               Atatürk Devrimi, bir grubun ve bir zümrenin yararı için yapılmamıştır. İlkeler, birbirlerini kontrol edecek bir şekilde ortaya konulmuştur.
Laiklik ilkesi, tek başına, bir ulusun uygar olmasını sağladığı gibi, İç kavgalarını, Tanrı ve din sömürüsünü ve dahi Ümmet olmayı önlemeye yeter. Gericilerin ve din hokkabazlarının en büyük engeli ve korkulu rüyası bu       
LAİKLİK KAVRAMIDIR.
Bu ilkeden yoksun olan milletlerin içine düştükleri felaketleri göz ardı eden Sayın R.T.E. ile Sayın Bülent Arınç Beyefendiler: ”
LAİKLİK YENİDEN TANIMLANMALI,” DİYE BİR TÜRKÜ TUTTURMUŞLARDI, BİZ BU MASALLARI UNUTMADIK.O zamanki Cumhurbaşkanımız Sayın Ahmet Necdet Sezer, bunlara güzel bir yanıt vermişti. Bu yanıtı, 06.Şubat.2007 tarihli Takvim Gazetesinden okuyalım:
                         
SEZER’DEN, LAİKLİKTAŞI.”“CUMHURBAŞKANI Ahmet Necdet Sezer. Laiklik ilkesinin Anayasa’ya girişinin 70. Yılı nedeniyle yayınladığı bilgilendirmede, ”laikliğin tanımı yeniden yapılsın” diyen Meclis Başkanı Bülent Arınç’a yanıt vermiştir. Laikliğin. Anayasa ve Anayasa Mahkemesinin kararlarında açık ve net bir biçimde yorumlandığını belirten Sezer, madde gerekçesinden yola çıkılarak, laikliği tanımlamaya çalışmanın ya da “gerekçedeki tanımı benimsemenin” hiçbir geçerliliği olamayacağını, bunun Anayasa ile bağdaşamayacağın” söyledi.
“Şimdi, bana sormak hakkınızı saklı tutuyorum:”- Niçin bu çekişmelere yer
veriyorsunuz?” Anlatayım.
                  Atatürk Devrimi’ne ve ilkelerine topluca bir saldırı vardır. Politikacılar, din bezirgânları, iç ve dış düşmanlarımızla, kuyruk acısı olanlar ve satılık adamlar!’ da eklenmiştir. Bu doğaldır, ihanet duygusu genlerine işleyenlere dur! Diyemezsiniz.
                  Atatürk Devrimi, kendi iç dinamikleriyle ve Türk ulusunun benliğine yerleşen Çağdaş değerleriyle kendisini savunmaya muktedirdir. Bizler, ”Atatürk Sevgisi,” diyerek, konuyu basite indirgiyoruz.
Nefret’in, Sevgi’ye dönüşmesi nasıl bir olgu ise; Sevgi’nin de gücünü yitirerek, unutulması ve Nefret’e dönüşmesi, psikolojik bir olgudur. Dün çok sevilen bir liderin, başına gelenleri izledik ve izlemekteyiz
Atatürk, Türk Ulusunun yaşam biçimi haline gelmiştir. Kılık ve kıyafetimizde O vardır; düşünce yapımızda ve yaşayışımızda, yine de O vardır. Sosyal yaşantımızda, her türlü ihanet odaklarına karşın, bizler O’nu yaşayıp, O’nu solumaktayız.
Kendi özgür irademizle seçtiğimiz bir yaşam biçimi, irademiz dışında, bize egemen olmuştur. Biz O’nu, O da bizi terk edemez.MAREŞAL GAZİ MUSTAFA KEMAL NASIL HALKTAN BİRİ OLMUŞSA; BİZLER DE, BİRER MAREŞAL GAZİ MUSTAFA KEMAL OLMUŞUZDUR.06.Şubat.2007 tarihli Milliyet Gazetesi, laiklik tartışmasını çok ilginç bir şekilde verdi. Sayfa’nın başına, Cumhurbaşkanımız Sayın Ahmet Necdet Sezer’in, ”70. Yıl uyarısı” başlığını koyduktan sonra; daha büyük harflerle, ”LAİKLİK GÜVENCEDİR.”BAŞLIĞINIKOYDU.
Bunların hangi gün söylediklerinin
TAKİYYE olduğunu kestirmek mümkün değildir. Sayın Arınç, o gün için şöyle buyurmuştu: ”Laiklik, vatandaşlarımıza vicdan, dini inanç ve kanaat özgürlükleri konusunda en büyük güvenceyi sağlamıştır.5. Şubat. 1937 ‘de Anayasa hukukumuza giren laiklik ilkesi ile tüm inançlar teminat altına alınmıştır. Laik düzende herkes, dini inanç ve düşünme özgürlüğüne sahiptir. Bu nedenle, laiklik Türkiye Cumhuriyeti’nin vazgeçilmez ilkeleri arasındadır.”
Sayın R.T.E de, şöyle buyurmuştu: ”
BİRLEŞTİRİCİ OLSUN.” Mutlulukla söyleyebilirim ki, milletimiz, cumhuriyetin temel niteliklerini benimsemiş, laiklik gibi hukukun üstünlüğü ilkelerini de içselleştirmiştir. Bütün diğer kurumlarıyla, cumhuriyetimizin de, demokrasimizin de, en büyük güvencesi, işte bu itibarla aziz milletimizdir. Anayasamızda yer almasının 70. Yıldönümünde, bugün laiklik ilkesinin, farklı inanç ve yaşam biçimleri için özgürleştirici bir güvence olarak ne kadar hayati öneme sahip olduğunu çok daha görüyoruz. Laikliği, ayrıştırıcı değil, birleştirici bir ilke olarak yaşatıp, gelecek kuşaklara taşımalıyız.”
Zannedersem, Profesör dr. Maurice Duverger söylemiş:
POLİTİKACI, GELECEK SEÇİMLERİ DÜŞÜNÜR. DEVLET ADAMI DA, BİR ULUSUN GELECEĞİNİ, YARINLARINI DÜŞÜNÜR.”Attıkları oyları, milli irade sayılan, evlerinde bir tas çorba kaynatmaktan mahrum bırakılıp, İFTAR ÇADIRLARININ DMİRBAŞI YAPILAN, KENDİLERİNİ BU HALLERE DÜŞÜRENLERİ BAŞTACI YAPAN, MİDESİNİ VE DAHİ TAKIM TAKLAVATINI DÜŞÜNEN KALABALIKLAR DA, BİR KİLO BULGURU, BİR KİLO NOHUDU DÜŞÜNÜRLER.Sayın Bülent Arınç: ”Anayasamızın ikinci maddesine atıfta bulunarak: ”hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik, her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir. Laikliğin tanımı dendiği zaman ben bunu anlıyorum.” demiştir.
Cumhurbaşkanımız Sayın Ahmet Necdet Sezer de: ”Laiklik, Türkiye’nin ümmetçilikten ulusçuluğa, kulluktan yurttaşlığa, bağnazlıktan çağdaşlığa yönelişini simgeler.” dedikten sonra, laiklik ilkesinin Türkiye Cumhuriyeti’nin değiştirilemez ilkeleri arasında yerini aldığını “, vurgulamıştır
23.Aralık.2003 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde; Fransa’nın Eski Cumhurbaşkanlarından Sayın Bay Jacgues Chirac’ın laiklik ilkesi ürerine yapmış olduğu konuşması, tam metin olarak, birinci sayfa’da yayımlandı.     
”LAİKLİK’İN SINIRLARI DEĞİŞTİRİLEMEZ”.
“Kamusal alanda, türban’ın yasaklanmasını destekleyen Chirac: ”Laiklik, cumhuriyetçi kimliğimizin merkezinde yer almaktadır. Artık, laikliğin sınırlarını değiştirmek söz konusu olamaz demiştir. 11
Hasan Pulur;2 4. Ocak.2002 tarihli Milliyet’teki köşesinde, ”Böyle diyenler de var,” başlığı altında, çok ilginç bir yazı yayımlamıştır:
“Ünlü Fransız Gazeteci Piyer Lazeref, İkinci Cihan Savaşı öncesinin Fransa’sını anlatır: ”1919’a kadar, Fransızlar, cumhuriyete inanıyorlardı. 1918’den sonra, onları cumhuriyet’ten iğrendirerek uzaklaştırmak ve yerine ilk dokunuşta dağılıverecek bir demokrasi hayaleti koymak ayıbına girişildi. Dışarıdan, düşmanların yönettikleri oyun, ince ve şeytancaydı. Fakat bu oyuna içeride paraları üzerine titreyenler, iktidara susayanlar, bütün çekemezler ve alçaklar katıldılar. ”Peki, kimdir bunlar, Lazeref’in sıraladıkları ve Lazeref’in tanımına uyan isimler, her ülke ‘de fazlasıyla vardır. Bunları bulup, çıkarmak satılmayan kalemlerin işidir. İnsan hakları, demokrasi, halkın istek ve arzusu! Bir sürü alçak politikacı ve çıkarcının arkasına sığındığı deyimlerdir.
Türkiye devleti, cumhuriyetle yönetilen, demokrasi ile de kurumlaşan ve teşkilatlanan bir rejime sahiptir. Demokrasi masalları ve yabancıların öğütleriyle cumhuriyet’e saldırılamaz. Bakınız, 3.Ekim 2001-4709/3maddesi ile değiştirilen Anayasamızın 14’üncü maddesi ne diyor: ”Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı, amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz. Anayasa hükümlerinden hiç biri; Devlete veya kişilere, anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz.
            Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir. ”cepte kullanılmak üzere hazırlanmış bir anayasa kitapçığının ön sözünü, Sayın Yekta Güngör Özden yazmış: ”Devletler, bilimsel tanımıyla, ülkeyi ve ulusu kapsayan bir insanlık ve hukuk kurumudur. Anayasa, devletin yükümlülüklerini, özgürlüklerini güvenceye bağlayan temel hukuk belgesidir. Demokratik, laik ve sosyal hukuk devletini, tüm çağdaş nitelikleriyle gerçekleştirme çabasının kaynağı ve dayanağıdır. Devletin tekliğini, ülkenin tüm’lüğünü, ulusun bir’liğini ödünsüz korumak bilinciyle.”Bu şu demektir. Bir Ümmetten bir Ulus, Cariyeden Hanımefendi, Kul ve Köle sıfatlı bir Tebaa Erkeğinden Hür bir Beyefendi Yurttaş yaratan Atatürk’ü, O insanların kucaklaması demektir. Kim ne masal anlatırsa anlatsın; Gazi Mustafa kemal Atatürk’ün Türk Ulusunun tüm bireylerini ve inanç gruplarını kucaklayan devrimini ve İlkelerini; Anayasamız, yasalarımız tüm kurum ve kuruluşlarımız ve çağdaş yaşantımız kucaklamıştır.” Anayasa,1961.154.1982.174 maddeleri.”
14.Şubat.2007 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde, Profesör Dr. Suna Kili’nin “Ulusçuluk”, başlığı altında çok ilginç bir makalesi yayımlanmıştır: ”Ulusçuluk, ulus devlet kurma, ulusal siyaset gütme, çağdaşlaşmanın ön koşuludur. Batı ülkeleri de, çağdaşlaşma çabalarında geleneksel toplumdan, çağdaş topluma geçerken. Uluslaşma, ulus devlet kurna çabasına girmiştir. Unutmamak gerekir ki, bir toplum, çağdaş toplum, bir çağdaş devlet olarak yaşamak istiyorsa; onun siyasi kurumları ve çalışmaları bu gereklere uymak zorundadır…
Osmanlı İmparatorluğu yerine, ulusal Türk devleti, Osmanlılık yerine ulusçuluk, ümmetçilik yerine ulus, dincilik yerine laiklik, benimsenmiş ve gerçekleştirilmiştir. Atatürk Devrimi’nin amacı ulusal Türk devletini kurmak ve çağdaşlaştırmaktır.
Altı ilke de, bu devrimi yönlendiren değerler sistemidir… Atatürk, ulusal kimlik bilincini, yaşanmış ve yaşanmakta olan ” ortak tarih”, ”ortak kültür” ve “Türk milleti mensubiyetine” dayandırmıştır.” Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığı, ”hukuki bir kimliktir”. Anayasa’nın 3’üncü maddesi; Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür,” diyor. Anayasa’nın 66’ıncı maddesi: ”Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür ”, diyor.
Sayın Ahmet Necdet Sezer’in, 1 Ocak. 2006 tarihli yeni yıl mesajında, Anayasamızda yer alan ilkelerin ışığında, şöyle diyorlar: ”Kurucu öğe olarak, tek devlet, tek ülke ve tek ulus söz konusudur; bu öğelerden ve tek dil, tek bayrak ülküsünden vazgeçemeyiz.Atatürk, “Ne Mutlu Türküm Diyene “demiştir. Ne mutlu Türk olana dememiştir. Bu, ırkçılıktan uzak, birleştirici, bütünleştirici, çağdaş ulusal kimlik bilinci anlayışıdır.
Dil devrimini uygularken, Atatürk’ün seçtiği yardımcılarından biri, Ermeni kökenli, Türk Yurttaşı, Agop Dilaçar'dır. Agop Dilaçar, vefat ettiği 1979 yılına kadar, Türk dil Kurumunda çalışmalarını sürdürmüş ve Cumhuriyetin 50’inci yıldönümü için, ”Kutadgu Bilig” başlıklı kitabını hazırlamıştır…
Örneğin, Fransa’da tek ulus anlayışı, anayasal güvence altındadır Avrupa Konseyi’nin Irkçılık ve Ayrımcılıkla. Mücadele Komitesi’nin (ECRİ), Fransa’dan etnik kökene dayalı istatistik istemine, Fransız hükümeti, Şubat.2005’te, özetle şöyle bir yanıt vermiştir.” Azınlık kavramı, bölünmezlik ve birlik ilkesine aykırıdır. Fransa, bölünmez, laik, demokratik ve sosyal bir cumhuriyettir. Etnik köken, ırk ve din ayrımı yapılmaksızın, tüm vatandaşlar yasalar gücünde eşittir. Azınlık kavramı, Fransız hukukuna yabancıdır…”Oysa Fransa dâhil, aynı batılı ülkeler, azınlıklar anlayışı ile ülkemizi bölmeye çalışmaktadırlar.
Bu konuyu, uzun, uzun niçin mi yazıyorum
? Mustafa Kemal Atatürk’ün; karmakarışık bir renk ve inanç topluluğundan yarattığı TEK ULUS, TEK BAYRAK, TEK DİL VE TEK VATAN İLKELERİYLE KURDUĞU CUMHURİYETE YÖNELTİLEN SALDIRILARIN İHANETİNİ VURGULAMAK İSTİYORUM. Bu sistemi, aynı çizgiler doğrultusunda nasıl koruyup geliştireceğimizi anlatmak istiyorum.
               Gazi
Mustafa kemal Atatürk
, BİLİM VE AKLA DAYALIDEVRİMİYLE, TÜM İNSANLIĞI NASIL KUCAKLAMIŞSA, BİZİM DE BİLİM VE AKLA DAYALI OLARAKATATÜRK DEVRİMİNE SARILMAMIZ GEREKMEKTEDİR. Türk politikacıları ve Türk milleti de, Atatürk’ü VE DEVRİMİNİ ÖĞRENMELİDİR.
Merhum İsmet İnönü; Gazi Mustafa kemal’in ölümü üzerine yayımladığı bildiride, O’nun için: ”
İNSANLIK İDEALİNİN ÂŞIK VE MÜMTAZ TEMSİLCİSİ, EŞSİZ, KAHRAMAN ATATÜRK”, demişti.
TRT: Televizyonunda, bir Türk Profesör ile söyleşi yapan, Genç bir Rus Profesör: “Atatürk’ün, Yurt’ta sulh, Cihan’da da sulh “, özdeyişi, 21’inci yüzyıla yön verecektir. Uluslararası çalışmalar, bu özdeyiş doğrultusundadır”, demiştir.
Bakınız O, bize ve insanlığa yön verecek mirasını nasıl açıklamıştı:
“MANEVİ MİRASIM AKIL VE BİLİMDİR.”
“BEN, MANEVİ MİRAS OLARAK HİÇ BİR AYET, HİÇ BİR DOGMA, HİÇ BİR DONMUŞ VE KALIPLAŞMIŞ KURAL BIRAKMIYORUM. BENİM MANEVİ MİRASIM, BİLİM VE AKIDIR. ZAMAN SÜRATLE İLERLİYOR, MİLLETLERİN, TOPLUMLARIN, KİŞİLERİN MUTLULUK VE MUTSUZLUK ANLAYIŞLARI BİLE DEĞİŞİYOR. BÖYLE BİR DÜNYA’DA, GELİŞİMİNİ İNKÂR ETMEK OLUR. BENİM, TÜRK MİLLETİ İÇİN YAPMAKİSTEDİKLERİM VE BAŞARMAYA ÇALIŞTIKLARIM ORTADADIR. BENDEN SONRA, BENİ BENİMSEMEK İSTEYENLER, BU TEMEL EKSEN ÜZERİNDEKİ AKIL VE İLMİN REHBERLİĞİNİ KABUL EDERLERSE, MANEVİ MİRASÇIM OLURLAR.” MUSTAFA KEMAL.
“1937 senesinde, Ankara’yı ziyaret eden Romanya’nın Dış İşleri Bakanı Antenescu’ya, Ankara palas’ta şöyle demiştir                                                                         ”Bugün, bütün dünya milletleri, aşağı- yukarı akraba olmuşlardır ve olmakla meşguldürler. Bu itibarla, insan mensup olduğu milletin varlığını ve saadetini düşündüğü kadar, BÜTÜN CİHAN MİLLETLERİNİN HUZUR VE REFAHINI DÜŞÜNMELİ… Dünya’da ve dünya milletleri arasında SÜKÛN, DÜRÜSTLÜK VE İYİ GEÇİM OLMAZSA, bir millet kendisi için ne yaparsa yapsın, huzurdan mahrumdur. Onun için, sevdiklerime ben, şunu tavsiye ederim. Milletleri sevk ve idare eden adamlar; tabii ilkin kendi milletlerinin varlık ve mutluluğunu isterler. Fakat aynı zamanda, BÜTÜN MİLLETLER İÇİN AYNI ŞEYİ İSTEMELİDİRLER. Bütün dünya olayları, bize, bu durumu açıktan açığa ispat eder; en uzakta zannettiğimiz bir olayın bize bir gün temas etmeyeceğini bilemeyiz. Bunun için, insanlığın hepsini bir vücut ve her milleti bunun bir uzvu saymak icap eder, bir vücudun parmağının ucundaki acıdan, diğer bütün organlar etkilenir. Dünya’nın filan yerinde bir rahatsızlık var ise, bundan bana ne dememeliyiz; böyle bir rahatsızlık varsa, tıpkı kendi aramızda olmuş gibi onunla meşgul olmalıyız. Bu olay, ne kadar uzakta olursa olsun, bu esastan şaşmamak lâzımdır. İşte bu DÜŞÜNÜŞ, İNSANLARI, MİLLETLERİ VE HÜKÜMETLERİ BENCİLLİKTEN KURTARIR, bencillik, şahsi olsun, milli olsun daima fena telâkki edilmelidir. O halde, konuştuklarımdan şu neticeyi çıkaracağım; tabii olarak kendimiz için bütün gereken şeyleri düşüneceğiz ve icabını yapacağız. Fakat bundan sonra bütün dünya ile alâkadar olacağız. Bir devlet ve milleti idare vaziyetinde bulunanların daima göz önünde tutmaları lâzım gelen mesele budur.” (21)
Sorbonda, Yunus Emre için: ” Tüm çağların en büyük filozof halk ozanı”, diyerek, Koca Yunus’un tanıtıldığına tanık olmuştum. O: ”
TANRI’DAN, KENDİN İÇİN NE DİLERSEN/GAYRA DA O GÖZLE BAKMALI”. DEMİŞTİR. AYNI ÇAĞDA YAŞAYAN Mevlana da; her dinden, her milletten, her renkten ve her karakterde olan tüm insanlara seslenmişti: GEL! YİNE DE GEL! NE OLURSAN OL, YİNE DE GEL! DİYE. Koca Yunus ondan geri kalır mıydı hiç? O daha yükseklerden ses vermişti: ”YETMİŞİKİ MİLLETİ BİR KABUL ETMEYENLER/ERMİŞ OLSALAR DAHİ KÂFİRDİR.” Onlardan sonra gelen ve Serez’de asılarak öldürülen Simavnalı Şeyh Bedrettin, konuya daha yüksek bir boyuttan bakmıştır: ”Yahudi sini, Müslüman’ını ve Hristiyanını, cümle insanları Tanrı eşit olarak yaratmıştır. Peygamberler ve din büyükleri bunların arasına nifak sokmuştur.”
Mareşal Gazi Mustafa kemal, çok daha yükseklerden, bir insan yüreği ve bir dahi beyninden bakmıştır.
24 nisan1934 tarihinde, Çanakkale muharebelerinin yıl dönümü için gelecek olan Yeni Zelandalı, Avustralyalı ve İngiliz ziyaretçileri için okunacak söylevi, İç işleri Bakanı Şükrü Kaya’ya bizzat yazdırmıştır:
          “BU MEMLEKETİN TOPRAKLARI ÜSTÜNDE KANLARINI DÖKEN KAHRAMANLAR! BURADA BİR DOST VATANIN TOPRAĞINDASINIZ. HUZUR VE SÜKÛN İÇİNDE UYUYUNUZ. SİZLER, MEHMETÇİKLERLE, YAN, YANA VE KOYUN KOYUNASINIZ. UZAK DİYARLARDAN EVLATLARINI HARBE GÖNDEREN ANALAR! GÖZYAŞLARINIZI DİNDİRİNİZ. EVLATLARINIZ BİZİM BAĞRIMIZDADIR. HUZUR İÇİNDEDİRLER VE HUZUR İÇİNDE RAHAT UYUYACAKLARDIR. ONLAR, BU TOPRAKLARDA CANLARINI VERDİKTEN SONRA, ARTIK BİZİM EVLATLARIMIZ OLMUŞLARDIR.”(22)
Mareşal Gazi Mustafa kemal, 19.Ocak.1923 tarihinde, İzmit’te, İzmit sinemasında İzmitlilere güzel bir konuşma yapmıştır: ”İnsanlar, huzur ile vicdan özgürlüğü ile çalışmak ihtiyacındadır. Bu ise Efendiler, toplumu yöneten devlette ve hükümette, adaletin mutlak egemen olmasıyla mümkündür. Bir memlekette, adalet olmazsa, o memlekette anarşiden başka şey yoktur. Orada, hiçbir şeyde yoktur. Adalet, yasaklarla yürütülür(21)…”
Seçimle iktidarı ele geçirenler, öncelikle, devlete ait kurum ve kuruluşları ele geçirip, sonra da devleti ele geçirmektedirler. Bunun için, dipte ve derinde, çok ciddi savaşlar yapıldığı bir olgudur. İktidar sahiplerine dert yananlar, aç olduklarını söyleyenler suçlanırken, Atatürk’e edilen küfürler ve iftiralar, fikir ve dahi düşünce özgürlüğü kapsamına, hürriyeti kapsamına alınmaktadır. O büyük insanı, çağındaki liderlerle de karşılaştıran yoktur.
Büyük ağaçların gölgesinde ot bitmeyeceğini bilmeyen çalılar. O ulu ağaca sövmektedirler.
             
“Türk, İslami kabul ettikten sonra; Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde, Allah ve Peygamber uğruna kendi ruhunu, benliğini, hayatını unutmuş. Sonu alçaklık olan, esaret olan aşağılık bir hedefe sürüklenmiştir.” diyen Mareşal Gazi Mustafa Kemal ne mi yapmış? Tanrıyı, dini ve onun peygamberini, ibadeti ve Kuran’ı Kerim’i yasak mı etmiştir? Camileri, kiliseleri ve havraları mı kapattırmıştır? Türk milletini sonu alçaklık ve esaret olan bir yola sürükleyen hastalığın nedenlerini belirleyip, o hastalıktan kurtulma yollarını göstermiştir. Din, sosyal bir olgudur, bireysel ve toplumsaldır. Dinin, sosyal düzen kurallarındaki yeri değiştirilmiş, aklın kuralları öne çıkarılmış; esareti ve kulluğu kader sayan zihniyet ortadan kaldırılmıştır. O Büyük insan, dinlere musallat olan hastalıkları, aklın neşteriyle temizlemiştir.
O, 1925 senesinde; Balıkesir Paşa Camisinde minbere çıkarak:” daha çok Müslüman olunuz; ananızın, babanızın dizinde öğrendiğiniz gibi Müslüman olunuz”, demedi mi? Dini ve kutsal din duygularını kullanarak halkımızın beynini ve aklını dondurup, onları sömürenler ölürler, Bu sosyal hastalığımız devam ettiği sürece, devirler değişse de, ölen sömürgenlerin yerlerine dış destekli, aşağılık sömürücüler gelirler. Bu sahtekârlar, dinlerini iyi bilmeyen halkımızın baş tacı olurlar.
İngilizlerin kışkırtması üzerine, yunanlılara Anadolu felaketini yaşatan Elefteriyos Venizelos, 9. Eylül.1934 tarihinde, Nobel Ödül Komitesine bir mektup yazarak, Nobel Barış ödülünün Mustafa Kemal Atatürk’e verilmesini tavsiye etmiştir Bu mektup, 20.Mayıs.1981 tarihinde, Sayın Özgen Acar tarafından, Milliyet Gazetesinde yayımlanmıştır. Bendeniz, bu mektubu, ”Türkiye Cumhuriyeti’nin İç ve Dış Politikaları”, başlıklı yazımda kullandığım için, burada yayımlamayacağım.
Anne ve baba, nasıl çocuklarında yaşarlarsa, yaratıcı insanlar da, yarattıkları eserlerinde yaşarlar. Koca Mimar Sinan, yarattığı camilerinde, köprülerinde ve türbelerinde yaşamaktadır. Mişel Anjelo, Davut heykelinde; Leonardo da Vinci de, Lajakont adlı tablosunda ve icatlarında yaşamaktadır.
Kadınlarımızı Cariyelikten Hanımefendiliğe; Erkeklerimizi kulluktan ve Tebaalıktan beyefendiliğe, her iki cinsi de özgür yurttaş haline getiren Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk te, yarattığı bu eserlerinde ve insanlık âlemi ile aynı değerlere sahip, Demokratik, laik ve Sosyal Hukuk Devleti olan, Türkiye Cumhuriyetinde yaşamaktadır.
İşte O, aklı, bilimi, tüm insani değerleri, tüm insanları ayırt etmeden, somut bir biçimde kucakladığı için, 13Kasım.1938’de, Beyoğlu’ndaki ve tüm Türkiye’mizdekigörüntü ortaya konulmuştur.


KAYNAKÇA.
Sıra No. Yazarın adı Kitabın adı.
1- Nail Güreli, gür yay.-------Atatürk’ten sonra Atatürk,
2- Vatan Gazetesi,----------”Atatürk’ün Anlatımıyla, Kurtuluş Savaşı,4 cilt,
3-Williams-Shirer----------Nazi İmparatorluğu,4cilt
4- Victor Andriyeviç Krevçenko----Hürriyeti Seçtim,1949 basımı,
5-Paul Carell------------------------Barbarossa harekâtı.3cilt,
6-Mareşal Semyon Mihailoviç Shtemonko’nun Anıları,
7- Prof.dr. Süleyman Ateş’in ------Milliyet yay. Sorularla Kuran’ı Kerim,
8-İslam Ans. C.5.---------Yahudi kavimlerin felaketleri,
9- Prof.Dr. İlhan Arsel -----Arap Milliyetçiliği ve Türkler,
10- Şakir Keçeli-------------Şeriat Nedir? Ertuğrul Aydın----Nasıl Müslüman Olduk?
11-Besim Atalay-----------Türk Dili ile İbadet,
12- Prof.dr. Andrew Mango--------- Çağımızda Atatürk, Makale ve Konferans,
13-Prof.Dr. Maurice Duverger,----------Siyasi Partiler,
14-Takvim Gazetesi,06Şubat.2007,
15-Milliyet gazetesi,06Şubat.2007,
16-Turgut Özakman-------------Şu Çılgın Türkler,
17- Türkmen Parlak, Yunan Ege’ye Nasıl Geldi? Yunan Ege’den Nasıl gitti?
18-İsaac Deutseher, ---------------------Troçki, 3cilt,
19-Yener Yay.----------------Birinci Dünya Savaşı, c.3,s.928,
20-Cumhuriyet Gazetesi------------28Mayıs.2003,
21- Ender- Mehmet Tiftikçi--------Atatürk ve Hukuk,22-Erol Mütercimler—Gelibolu-1915.

İzleyiciler

Blog Arşivi