19 Mart 2011 Cumartesi

334-SEN ÇIKIYORSUN


OSMAN TÜRKOĞUZ
Çeşmealtı;08,Haziran.2009

            SEN ÇIKIYORSUN

Saniye, saniye; saat, saat bölüyorum kendimi;
Sonra da, bir araya topluyorlar, sen çıkıyorsun.
An, an bölüyorum kendimi;
Onları da topluyorlar:
Anılarımda sen çıkıyorsun.
Bir fotoğraf çektiriyorum,
Fotoğrafçının gözler faltaşı;
Fotoğrafta da sen çıkıyorsun.
Aynalara bakamıyorum, aynalarda da sen varsın.
Yakama, sen diyerek çiçekler takıyorum,
Çiçek bahçelerimde de sen çıkıyorsun.


18 Mart 2011 Cuma

334-ŞU JAPONLAR ÇOK APTALLAR CANIM!

OSMAN TÜRKOĞUZ
 İzmir;18 Mart 2011.
                            ŞU JAPONLAR ÇOK APTAL!
         Pazar’dan beri geç kalmamın nedeni ne insanlığa ihanet, ne de bir nükleer çözümü göz ardı etmektir. Haddim olmayarak BONANZA çiftliğindeki “kırık Testiden” bir işaret bekleyişimdendir! Bu ikinci Hicret sahibimiz, yıllarca önce bizleri uyarmıştı.”Üçüncü Hicret”,Merkez Efendi Mezarlığına olmuştu. Şimdi bomba çözümü patlatıyorum.-Bu pahalılıkta Şampanya patlatacak halimiz de yok ya!--
         Vatan gazetesinin 18 Ağustos 2007 Cumartesi günlü haberini veriyorum. Felaketi önlemenin formülü burada saklıymış! Benden duyurması!
         Amerika’da yaşayan Fethullah Gülen, verdiği bir vaazda kuraklığın nedeninin küresel ısınma değil İNSANLARIN GÜNAHLARI olduğunu iddia etti. Türkiye’deki yağmur dualarının da yanlış yapıldığını savunan Galen’in vaazı Zaman gazetesinde yayınlandı. Gülenin sellere ve kuraklığa ilişkin yorumu şöyle: “Bugün dünyanın değişik yerlerinde ve ülkemizde—Ülkesi Amerika’dır! İş bu önemli ilahi sırrı orada bütün testide faşş! Etmiştir!----bir kuraklık yaşanıyor. Ve bu, umumiyetle bir şeye bağlanıyor. Küresel ısınma. Ama aynı zamanda diğer taraflarda birçok bölgede yağmur yağıyor, seylâplar oluyor. Orada da yağmur Allah’ın rahmeti olarak yeryüzüne iniyor; ama bir vesileyle Allah’ın  gazabına inkılap ediyor. Bence meseleyi götürüp te eriyen buzullara, küresel ısınmaya fatura etmemeli. Evvela fatura edilecek bizler varız¸maalesef GAFLET İÇİNDEYİZ! Bin türlü günah işleniyor, ama biz TEVBE          etmeyi düşünmüyoruz!”
         Amerika’yı neden seller bastığına aklınız erdi mi? Hani bir zamanlar, Mao Çe Tung,1.500.000.000Çinliyi hoplatarak Amerika’da yer sarsıntısı yaratacaktı ya; tüm Amerikalılar, hep birden cümbür cemaat “TEVBE!”Edince sel baskınları meydana gelmiş olmasın!
         Japon Kardeşlerimi uyarıyorum: Hemen Hoca Efendiye! Bonanza çiftliğine başvurarak gerçek yağmur duasını öğrenerek, hem soğutma hem de uyutma işini doğru dürüst öğrenerek “hep birlikte cümbür cemaat “TEVBE!” Etsinler de şu radyasyona duanın ve Kaçağımızın gücünü göstersinler! AMEN!=Japonca yağmur yağıyor demektir!

17 Mart 2011 Perşembe

332-uyandırmanın kötü örnek olması


OSMAN TÜRKOĞUZ
 İzmir;17 Mart 2011.                          
                            BİR KİŞİNİN UYANDIRILMASI,
                            TOPLUMA KÖTÜ! ÖRNEK OLUR!

         Efendim; Manisa’mızın yetiştirmiş olduğu en büyüklerimizden birisi olan Bülent Arınç Bey,”Acı Payam Hastanesinde” yatmakta olan vatandaşımız Sayın İBO’YU ziyaret ederek, Doktorlara:
         “Aman, sakın uyandırmayınız!”Diye direktif vermiş. Çok haklı bulduğumu itiraf etmek zorundayım: Toplumumuzu asırlık uykusundan uyandıranlar, TIBBİYE İLE HARBİYE olmuştu. Harbiye çıkışlıların en büyükleri Silivri KIŞ ve Dört mevsim kampına alınmışlardır.
         Bir vatandaşın uyandırılması, uyuyan topluma KÖTÜ! Örnek olur, hemde şu seçim sathı mailinde. İyisimi uyusun da ,uyandırılmasınlar

15 Mart 2011 Salı

331-YANANLAR,YAKILANLAR VE KARARLILIĞIMIZ!


 OSMAN TÜRKOĞUZ
 Osmanturkoguz@Hotmail.
  İzmir;23 Nisan 2008.

                                  YANANLAR,  YAKILANLAR,                                                                                                                              ÖLDÜRÜLENLER VE KARARLILIĞIMIZ.


            1983 senesiydi;” Burdur'da, önemli bir iddia var, hemen git, incele;” dediler. Burdur İl J.Alay Komutanlığına gittim; beni, Çakı gibi bir Jandarma Binbaşısı karşıladı. Tekmilini verdikten sonra; daha gür bir sesle: ”Ok doğru olduğu için, düşmana atılır; yay eğri olduğu için,  sırtta taşınır. Ormana giren her insan; mutlaka en doğru ve en düzgün ağacı keser, arz ederim, komutanım;” dedi.
Hafızamda şimşek çaktı. Bu Subay, Teğmen iken; ben, bunlara konferans vermiştim. Konferansın konusu da: “Devlet oteritesinin giremediği, aşiret düzeyindeki toplumlar’da, KAN DAVASI’YDI”.
Bir ilkel, bir ebleh, bir kiralık katil, bir aileden ya da bir aşiretten birisini öldürdüğünde, olayın varacağı boyutu, hiç düşünmez. Katilin mensup olduğu aşiretten, en yeteneklileri,   en çok söz sahibi olanları, namlunun ucundadır.
Ben, kötülerin, sürekli olarak yüceltildiğini, Binbaşı'nın bana tekrarladığı örneklerle vurgulamak istemiştim.
Ülkemiz, SAĞ ve SOL vuruşmasına sahne olduğunda; hep, iyilerin ve doğruların öldürüldüğüne tanık olduyduk...
Akademik unvanlarını sıralamadan, insanlığa örnek isimleriyle, bu YİĞİT ŞEHİTLERİMİZ’İ anacağım:
Bahri Savcı, Karafakioğlu, Bedrettin Cömert, Orhan Cavit Tütengil, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok, Abdi İpekçi...
Asker, Hariciyeci,  Polis, Mitçi ve TIĞ gibi vatan evlatları boşu boşuna öldürüldüler. Militanlaştırılan bir toplumun bireyleri, parmakları ile düşünmeye alıştırılırlar.
ABDİ İPEKÇİ vurulduğunda,    öleyazdıydım.
Oturdum; ”Bize dostluk yaraşır” adını verdiğim, bir kitapçık yazarak yayımladım. O kitap’ın sonuna da, yukarıda başlığını verdiğim şiiri koydum.
O kitapçığın giriş bölümünden bir parçayı veriyorum:

“Ağzında zeytin dalıyla,
 Uzak ufuklara uçup giderken,
 Vurulup, nasıl düşerse yaralı kanadının üstüne
 Bir AKGÜVERCİN;
 Öyle vurdular, düşürdüler ABDİMİZİ...
 Bir kolu uzanmış, camdan dışarı,
 Parmakları, karanlığın gözünde.
 Bir kolu başına yastık olmuş,
 Ak düşünceler üstüne.

 Öylesine vurdular, düşürdüler, öylesine..
 Sevginin, barışın AKGÜVERCİNİNİ,
 Kara düşler üstüne.
 Karafakiler, Orhanlar,  Cavitler,
 Tütengiller,  Nihatlar,  Erimler,
  Bedrettinler,  Cömertler.
Hepsi soylu, hepsi yiğit, hepsi mert;
Bembeyaz tespih oldular uşak ellere,
Namert mi, namert.
Siperinden fırlayan bir yiğit asker,
Nasıl vurulur da  düşerse ileri;
Öyle vuruldular, öylece düştüler,
Aydınlık düşüncenin soylu ERLERİ…
Vuruldular; yaşlısıyla, genciyle
Vurgun oldukları düşler üstüne.”

Şiir, böyle bir coşkuyla, sürüp gidiyor...
Kitapçığın sonuna koyduğum şiir'i de yazayım:

“Biz, Mustafa Kemal'in Çocuklarız”

 Başları dik, alınları AK..
 Gözlerinde ÖZGÜRLÜĞÜN sevinci,
 Yüreklerinde, bayrak, bayrak.
 Geleceğe yöneliktir gönlümüz,
 Geçmişimizle ÖVÜNÜRÜZ biz,
 Geçmiş bize çok ırak.
 Aydınlık düşümüz karanlıklara
 Yayılır çağlar boyu yayılır şafak, şafak.
 Biz, Mustafa Kemal'in Çocuklarıyız,
 Düşleri AK, Düşünceleri AK, yolları APAK.
 Biz, Mustafa Kemal'in oğullarıyız, kızlarıyız;
 Ölürüz O'nun aydınlığında,
 Karanlığın kör Kurşunları’yla, ŞAFAK, ŞAFAK.
 Eritiriz kör karanlıklarını, kör kurşunları’nı CEHLİN.
 On binlerce Mustafa Kemal’ler fışkırır
 Bir damla kanımızdan.
 Vazgeçmeyiz yine de ESERİNDEN,
 Vazgeçeriz canımızdan.”

 Bu sefer de OTUZYEDİ CAN, cayır cayır, yakıldı. E.Hv. Alb. İrfan Konur Türkoğuz da,    şu ağıt’ı yazdı:

“ZEBANİLER VE NERONLAR,”

Tamı tamına, otuz yedi Aydın İNSAN;
İnançları,  umutları uğruna gittikleri,
Çok sevdikleri VATAN TOPRAĞININ bir yerinde,
Sıcak Temmuz ayının tam ikisinde,
Bir akşam vaktinde;
Tanrı'nın razı olamadığı bir biçimde;
Cehennem zebanilerince getirilen,
Cehennem ateşiyle yakıldılar.
Ateş bile çıkmak istemedi,
Madımak Otelinin taş merdivenlerini.
Ne güne duruyordu, Zebanilerin kara elleri,
 Koşup ulaştılar, bir solukta,
 Ulaştırdılar ateşi,
 Yaktılar, umutları, inançları yaktılar.
 Kapkara yüzlü, kapkara sakallı Zebaniler, Neronlar.
 Zaferlerini coşkuyla, çığlık atarak kutladılar.
 Bir Roma'da, bir de burada yaktılar İNSANLARI.
 Tamı tamına OTUZYEDİ AYDIN;
 Ozandı, yazardı, doktordu bunlar,
 Yakılsınlar diye doğurmamıştı ANALARI.
 Yanmıştı, kan ağlıyordu Kızılırmağın suları
 Yanmıştı TOPRAK ANAN'NIN bağrı.
 Oysa ateşe dayanıklıydı,
 Yanmaz  biliniyordu ANADOLU toprağı.
 Bekledik, adalet gerçekleşir diye;
 Her gün,  yeni umutlar besledik
 Adalet, ceza veremiyordu Zebaniye:
 Böylesine SUÇ için, MADDE YOKTU HUKUK'TA...
 Ve yeryüzünde, hiçbir yerde…
 İnsanlar, yakmazlardı İNSANLARI,
 Düşünceleri, inançları farklı diye...
 Onlar da boş durmadılar,
 Ödüllendirdiler, ateşin ustalarını,                                                                                                                                                                                                   
 Kimini vekil, kimini bakan yaptılar,
 Zebaniler, Ankara'ya aktılar...
 Oysa yanıldılar;
 OTUZYEDİ AYDIN İNSAN değildi yaktıkları.
 Kendi kara vicdanları, kapkara yüzleriydi,
 Kendi gelecekleri ve can evleriydi ateşe verdikleri.
 Kapkara yüzlü, kara cahiller, Neronlar.
 Yüreklerde yaktıkları ateşin bile farkına varamadılar.


           
        

330-BAYRAK.

OSMAN TÜRKOĞUZ   
İzmir;26 haziran 2008.              
                                


              BAYRAK; TÜRK BAYRAĞI,                                                                                                               BAYRAĞIMIZ.
                        “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır;
                        Toprak, uğruna ölecek varsa VATANDIR!”
                        Bu ülkenin sahipleri, SİLİVR’DE YATANDIR! Ostüzü.

            Ulusal Bayramlarımızda, Ulusal Günlerimizde, ULUSUMUZUN KADERİYLE ilgili Gösterilerimizde ve Gurur verici bir başarımızın kutlanmasında; ellerimizde Türk Bayraklarıyla Meydanları doldururuz. Şehitlerimizin tabutlarının üzerine Türk Bayrağı sereriz. Mezarlığa giden yolları, Türk Bayrakları ile APAL ederiz. Evlerimizin ve iş yerlerimizin pencerelerinden Bayraklarımızı sarkıtarak, sevincimizi ve Ulusal Coşkumuzu dile getiririz.                                                                                                   Türkiye Cumhuriyeti Parlamentosunda, uzun yıllar Türk Ulusunu temsil etmiş ve dahi Başbakan olmuş bir Büyük Mücahit! Vasiyeti üzerine, tabutunun üstüne Nebati harfleri ile yazılı bir bez örttürmüş, İstanbul’da, ellerinde TÜRK BAYRAĞI bulunmayan bakışları tabuta,beyinleri de geriye ayarlı bir Güruhta üzeri bezle örtülü cenazeyi ağlayarak takibetmiştir!  
Türk Bayrağı ile caddelerimizi ve meydanlarımızı doldurduğumuzda, her türlü yapay farklılıklar da, kendiliğinden ortadan kalkar.
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN tanımına bürünürüz: ”Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı yapan TÜRKİYE HALKINA, TÜRK MİLLETİ DENİR. “
Aynı ruhu ve aynı düşünceyi taşıyan tek insan olurda meydanları doldururuz.
Ülkemizde; hiç kimse alınmasın; sağda salaklar, ortada malaklar, solda da solaklar kendi türkülerini çığırmaktadır.
ATATÜKÇÜ geçinen bizler de, ”ne olacak bu memleketin hal!” Türküsü söyleyerek, kurtarıcı beklemekteyiz. Ve yalınız kölelerin kurtarıcı beklediğini de Mareşal Gazi Mustafa Kemal’e rağmen bilememekteyiz!
30 Ekim,1918’den sonra, kurtarıcı bekleyen Türk İnsanı’na kurtuluşun kendi elinde olduğunu göstererek, Türkiye Cumhuriyetini kuran Gazi Mustafa Kemal’den ders te almış değiliz.
Bayrakla bütünleşen, ”NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE,” diyen Türk Toplumu’nun söylemek istediği şeyi de anlamış değiliz.
Ellerinde Türk Bayrağıyla, yüzlerine işledikleri Türk Bayrağıyla sokaklarımızı AL’A boyayan insanlarımızı ve Türk Bayrağı üzerinde, Şükür Namazı kılan Gençlerimizi görünce, derin düşüncelere daldım. Sizlere de, bu düşüncelerimden kırıntılar sunayım dedim.
            Çift Davullu Düğün geleneğimiz, neredeyse kalkmak üzere. Yörük köylerimizdeki Gençler Odası geleneğimiz de unutuldu, gitti. Çok küçük yaşlardaydım; çift davulların, köyümüzü inlettiği bir gece; ANAM beni düğün alanına götürmüştü. Meydan, lükslerle ve fenerlerle aydınlatılmıştı. Meydan’ın orta kenarında Efe Başı oturmuştu; arkasında, Palalı bir muhafızın dimdik beklediği, Köy Sancağı dalgalanmaktaydı. Aniden çıkan bir rüzgâr, bu sancağı devirmişti. Gençler telaşla ayağa fırlamış, orada toplananlar çığlık atmaya başlamışlardı. Davullar ve Zurnalar susturulmuş; nereden ve nasıl bulunup getirildiğini kimsenin bilemediği bir Koç, Bayrağın devrildiği yere yatırılıp, kesilmişti. Bu işlem bittikten sonra da; Eski Muhafız, Efe Başı tarafından azledilerek, yerine yeni bir Muhafız görevlendirilmişti. Ne olup bittiğini anlayamamıştım.
Rahmetli Anacığım: ”Yavrum Osman’ım, bu Türk Bayrağını Cavırlar böyle yerlere yatırmışlardı. Mustafa Kemal Paşa, milletin önüne düşerek, binlerce şehit pahasına Bayrağımızı yerden kaldırdı, bizi de esirlikten kurtardı.” Dediydi.
O anda, MUSTAFA KEMAL, BAYRAK, HÜRRİYET ve VATAN kelimeleriyle bütünleşmiştim. Çok sonraları; bölücü bir siyasi parti’nin Ankara’da yapılan genel kongresinde, tavandan sarkıtılan bir Türk Bayrağı fırlatılarak yere atılmıştı. Bu manzara karşısında, Başbakan Mesut Yılmaz’ın sesi ve soluğu kesilmişti.
Yaşlı bir Yörük’e takıldım. Aldığım yanıt, suratımda bin şamar olarak patladı: ”Siz ne diyorsunuz Beyim? Koç kurban etmek ne kelime. Biz, O ALBAYRAK UĞRUNA koç gibi Delikanlılarımızı kurban ediyoruz, KURBAN!”
            Gelibolu Şehitliğinde yangın çıkmış; muharebe mevzilerimiz yanmış. Yedi sene önce çıkan orman Yangını’nı söndürmek için hayatını veren Orman Bölge Müdürü’nün babasının evinde çıkan yangın, tüm evi yaktığı halde, Türk Bayrağı ve şehidimizin fotoğrafı yanmamış.
Buna ne buyrulur?
            Besançon şehrinde; Yaşlı bir Ermeni’nin evine giden Türk Öğrencilerini bir sürpriz karşılamıştır. Türkiye ile ilgili anılarla dolu odaya, Türk Bayrağının altından geçilerek girilmektedir.
Bizleri Basel Şehrine davet eden eski Osmanlı Vatandaşı Garabet; adres olarak:” Kime, Türk Garabet derseniz, benim Mağaza’nın adresini size verir.” demişti.
Çıktığımız yokuşun sol tarafında bulunan Büyük bir Halı Mağazası’nın camekânında Büyük bir Türk Bayrağı asılıydı. Bir Garson Kıza: ”Türk Garabet” der, demez; Kızcağız, önümüze düşerek, mağazanın yerini tarif etmişti.
KIZILTEPE J.Alay Komutanlığı sancak subaylığına Rum Asıllı J.Atğm’ini atamıştım. Ailesini KIZILTEPE’YE çağırdıydı. Alay Sancağımızı dışarı çıkarırken ve yerine alınırken; J.Asteğmeni KARAGÖZOĞLU ve ailesi hıçkıra, hıçkıra ağlamışlardı.
            Bugüne kadar, kimlere Türk Bayrağı hakkında ne sorduysam doğru ve doyurucu bir yanıt alamadım.
            —1936 tarihli Bayrak Kanunu değişti. Hâlâ, ”Türk Bayrağı mutlaka YÜNDEN imal edilir”, diyenlerimiz var. Yeni Bayrak Kanunumuzun, 22Eylül 1983 kabul edilerek, 24 Eylül 1983 tarihli R.G.’ de yayımlandığını anlatıp, 25 Ocak, 1985 tarihli TÜRK BAYRAĞI TÜZÜĞÜ’NÜ okuyorum.
Anayasa Kitapçığının arkasında yazılı.
           —Türk Bayrağı’nın geometrik çizimini bilen var mı? Fransız ve İtalyan öğrenciler, kendi bayraklarının geometrik çizimlerini, gözleri kapalı yapabiliyorlar. Nereden mi biliyorum, apaçık gözlerimle gördüm.
Sancak; Silahlı Kuvvetlerimizin onur timsalidir. Törenlerde, kendisine tören düzenlenenleri eğilerek selamlar. Bayrak, Ulusumuzun onurunu temsil ettiği için eğilmez.
            1977 Genel Seçimlerinden sonraydı;  bir ayağı Hıra Dağında olan; Tanrı Dağlarında at koşturan, Anadolu’da Mehter adımlarıyla yürüyen Rahmetli Türkeş, Başbakan Yardımcısı olmuştu.
Kara Kuvvetleri Komutanı Rahmetli Namık Kemal Paşa ile sınıf arkadaşı oldukları için araları gayetle iyiydi.
Birden bire; Komuta etmekte olduğum J.Alayı’na Üç Hilalli Osmanlı Kadırga ve Kalyonları’nın tıpkıbasım fotoğrafları geldi.
Bu fotoğrafların kışlaların münasip yerlerine asılmaları emrini de aldık.
Becerikli bir Asteğmeni görevlendirerek; bir gece içinde, üç hilalleri silip, tüm Osmanlı donanmasının Kalyon ve Kadırgaları’nın bayraklarını AYYILDIZLI hale soktuk.
Bir Büyük Komutanım bana çok kızmış, notumu düşürmüştü.
Ulusal sembollere bir siyasi parti sahip çıktığında;  o ulusal sembol, ulusallığını, saygınlığını yitirerek bir siyasi parti’nin amblemine dönüşürdü.
Eskiden; öğrenciler için hazırlanan defterlerin arka kapaklarında güzel yazılar ve şiirler olurdu. Tüm kırtasiyecileri dolaştım, üşenmeden böyle bir defter aradım. Defterin arka kapağında, Rahmetli Orhan Şaik Gökyay’ın BAYRAK ŞİİRİ bulunsun. Bir kırtasiyeci: ”Beyefendi, ben uzun süredir kırtasiyecilik yaparım; bu gelenek kalkalı çok oldu, boşu boşuna yorulmayınız:” Demişti!”
Şimdi anladım, tarikatların, Fethullah gülenlerin, Norslu Saitlerin, TAKİYYECİLERİN, Arap Bülbüllerinin başımıza neden musallat olduklarını. ”Dağa, Taşa Ne mutlu Türküm Diyene “ basitliğini yazdılar diyen AG’nin , ”NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE “diyenin köşküne nasıl gelip oturduğunu.
Bir genç: ”Beyefendi Amca, AG. Kimyada gümüşün simgesidir”, dedi. “Doğrudur Beyefendi oğlumuz, RTE’NİN simgesi altın sayıldığına göre; Noter olarak Çankaya’ya atadığının simgesinin de gümüş olması mantıklıdır.” Dedim.
Türk Toplumunun Türk Bayrağı ile bütünleşmesi; tüm problemlerimizin, bu Bayrağın altında ve bu Bayrağın temsil ettiği onurlu mücadele ile çözümlenebileceğinin işaretidir.
Gözleri görmeyenler, kulakları duymayanlar, akılları Ortaçağa takılıp kalanlar, uyudukları gaflet uykusu ile BU ONURLU HALKI uyutma sevdasından vazgeçsinler. Şimdi, bunlara seslenmek istiyorum:
            —İhaleye Fesat karıştıranlar,
            —Pirinç, nohut, Şeker, yağ ve en sonunda, Karpuz dağıtarak Seçme İradesine fesat karıştıranlar,
            —Öze yönelen, insanın özünü güzelleştiren İslam Dinini şekle, bir bez parçasına indirgeyerek, DİNİMİZE Fesat karıştıranlar,
             —Anayasamızın (102)  inci , (23) üncü ve (138) inci maddelerine Fesat karıştıranlar,
            —Yüksek Yargımızın kesinleşmiş kararlarını AİHM’’YE şikâyet ederek Türk Bayrağı’nın temsil ettiği ONUR’A Fesat karıştıranlar,
            —Türkiye’de, Müslüman çoğunluk ta dini inanç özgürlüğünü kullanamamanın sıkıntısı içersindedir,” diyerek, Türkiye’nin onuruna Fesat karıştıranlar,
            —Bağımsız Yargımıza, Ulusumuzun Onuru Türk Silahlı Kuvvetlerine, Öğretim Sistemimize, Çağdaşlığa, LAİSİZİM’E ve tüm ülkemize Fesat karıştıranlar! Kendi Fesadınızın kurbanı olacaksınız. ”Aklınızı başınıza alınız,” desem, boşuna gayret olur. Çünkü hafızalarınız ortaçağda kalmış. Bana, ne yapıyorsunuz? Demeyiniz; çünkü ben, Türk Bayrağı’nın onurunu savunuyorum.-Üş sene önce yazılmıştır!”
Bir ulusun bireyleri, tüm kurum ve kuruluşları, hükümetleri, silahlı kuvvetleri, parlamentosu başını dik tuttuğu sürece, o ulusun bayrağı yükseklerde dalgalanır. Böylece de, o ulusun onuru korunmuş olur.
            —Evlerine yiyecek alamayanlara, dağıtılan Bulgur, Kuru Fasulye, Nohut ve Şeker ile oy alanlar; sizi iktidara getiren MİLLİ İRADE değil; AŞURE İRADESİDİR.
                                         BAYRAĞIM.
            Ey! Mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,
            Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü
            Işık, ışık; dalga, dalga bayrağım,
            Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım
            Sana benim gözümle bakmayanın, mezarını kazacağım.
            Seni selamlamadan uçan kuşun yuvasını bozacağım.
            Dalgalandığın yerde, ne korku, ne keder,
            Gölgende, bana da, bana da yer ver.
            Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar,
            Yurda Ay-Yıldızının ışığı yeter.
            Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün,
            Kızıllığında ısındık.
            Dağlardan çöllere düşürdüğü gün,
            Gölgene sığındık.
            Ey! Şimdi süzgün, rüzgârda dalgalı,
            Barışın güvercini, savaşın kartalı,
            Yükseklerde açan çiçeğim,
            Senin altında doğdum,
            Senin dibinde öleceğim.
            Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim,
            Yeryüzünde yer beğen,
            Nereye dikilmek istersen,
            Söyle, seni oraya dikeyim.
                                                                                                                                                                                                 
           
                                    CUMHURBAŞKANI FORSU.
                     
            Türk Bayrağı Yönetmeliği’nin (28) inci maddesi- “Cumhurbaşkanı forsu, (EK:4) te gösterilen ölçülere uygun olarak yapılır. Forsun sol üst köşesinde yer alan güneş ve yıldızlar sarı renklidir. Cumhurbaşkanının ikametgâhında, ziyaret süresince bulunduğu yerde, Bayrak direğine çekilir, gece ve gündüz çekili kalır, makam odasında çalışma masasının sol gerisine konur, içinde bulunduğu arabanın sol önünde, tepesinde ay yıldız bulunan kromajlı direğe çekilir.”
Benim soracağım soru bu yazdıklarım değildir. Bugüne kadar, bir Allah’ın kulunun bu sorunun yanıtını merak etmiş olduğunu göremedim. Belki de, ben, merak etmeyenlere rastlamışımdır.
Şans bu; senelerdir Milli Piyango Bileti alıyorum; büyük ikramiyeye rastlayamadım, büyük ikramiye yok mu deneyim!” Yoksa Firdevs’inin Gazneli Mahmud’un Sarayı’nın duvarına yazdığı dörtlüğü mü okuyayım? Soruyu ben sorup, izninizle de, ben yanıtlayacağım.
Profesör Dr. Çeçen Yıldız’ın yayımlanmış bir kitabı var. ”Tarihte Kurulmuş Türk Devletleri. ”Bu kitaba göre (114) devlet kurmuşuz. Bunlardan (16) tısını birer yıldız sembolle, Cumhurbaşkanı Forsundaki, GÜNEŞ’İN etrafına yerleştirmişiz. Bu yıldızlar, hangi Eski Türk Devletlerini temsil ediyorlar?
Bendeniz, bunu bilmek zorunda olduğuma inanıyorum. Bunu Mustafa Kemal ATATÜRK yaptığına göre, bundan bir ders çıkarmamızın gereğine inanıyorum. Yanımda hiçbir evrakım da yok. Bir iki yanlış yaparsam affımı dilerim:
            1-Büyük Hun İmparatorluğu,
            2-Asya Hun İmparatorluğu,
            3-Ak Hun İmparatorluğu,
            4-Avrupa Hun İmparatorluğu,
            5-Avarlar İmparatorluğu,
            6-Gök Türk İmparatorluğu,
            7-Kara Hanlılar devleti,
            8-Uygur devleti,
            9-Herzem Şahlar Devleti,
            10-Büyük Timur İmparatorluğu,
            11-Babür İmparatorluğu,
            12-Altınordu Devleti,
            13-Gazneliler Devleti,
            14-Büyük Selçuk İmparatorluğu,
            15- Anadolu Selçuklu devleti,
            16- Osmanlı İmparatorluğu.
             GÜNEŞ’TE, TÜRKİYE CUMHURİYETİ’Nİ temsil etmektedir.
                        Şimdilerde, Türkiye Cumhuriyetini neyin temsil ettiğini bana neden soruyorsunuz!                          
           
           



13 Mart 2011 Pazar

328-GÖMÜDEKİ SİLAHLAR1

OSMAN TÜRKOĞUZ
 osmanturkoguz@gmail.com                                          
  İzmir:13 Ocak 2009

                                  
                        GÖMÜDEKİ SİLAHLAR!

“Gömüdeki silahlar, ani bir işgale karşı, devletin                   bilgisi dâhilinde gömülmüş olamazlar mı?”
            M.S. Eski bakanı Prof. Dr.S. Sami Türk.
                      
            Hava alanı ve limanı bulunan bir şehrimiz, aniden istilaya uğrasa, ne yaparız? Oturur, ağlar mıyız? ABD’DEN ve AB’DEN yardım mı dileriz!” Sebep olanların gözleri kör olsun” diye, camilerimizde dualar mı ederiz! Söyler misiniz masa başı bülbülleri! O şehrimizde bulunan silahlı kuvvetimiz de yetersiz, ya da zafiyete uğratıldı! Ne yaparsınız, demokrasi hayranlarımız!
            İkinci Dünya Savaşında; SSCBİRLİĞ ne mi yaptı; anlatayım.
            Hitler orduları22 Haziran 1941 tarihinde, yıldırım hızı ile Rus topraklarına dalarak her seferinde,500,000–600,000ve 1000,000’luk Sovyet ordularını esir aldı, ya da imha etti. S.S.C.Birliği çöktü mü?
            Bana, kitaplarımı karıştırtmayın, diyeceğim. Çünkü onları okuyalı çok olduğu gibi, evim dar olduğu için de, bilimsel düzenlenmiş bir kitaplığım yok. Üç aşağı, iki yukarı rakamlar vereceğim. Adolf Hitler Delisi Almanya’da iktidara geldiğinde, SSC Birliği başkanı Jozef Stalin gerekli önlemleri hemen almıştı. Modern fabrikalarını Ural’ların gerisine taşıtmış, Rusya’nın içlerine doğru uzayan karayollarını toprak zeminli olarak bıraktırmıştı.
            S.S.C.BİRLİĞNİN, Ukrayna’da 375,000; Beyaz Rusya’da 216,000,diğer bölgelerinde de(75.000) kişilik gerilla güçleri vardı. Bunlar, ani bir işgale karşı koymaları için, önceden hazırlanmışlardı. Tüm silahları, araç, gereç ve cephaneleri, Alman cephesi gerisinde, toprağa önceden gömülmüştü. Burada görevlendirilenler, hiçbir kimseye, tek kelime söylemezlerdi. Bizde de bu işle görevlendirilmiş olan subay, astsubay ve yeminli sivil görevlilerimiz, öldürülseler cezaevlerine kapatılsalar bile, tek kelime söylemezler. Ey! Masa başı taktisyenleri, sizlere bir sır söyleyeceğim:”SAVAŞLAR BARIŞ ZAMANI KAZANILIR!” Bunların, gömülerden çıkardığı silahlarla, Alman ordusunu darmadağın ettiğini söylemekle abartı yapmış olmam Rusya’yı işgal eden Alman ordusunu, bu görünmez ve bilinmez Sovyet güçleri yıkmıştır.
            Bunların, Alman ordusuna vermiş oldukları zararın ve zayiatın dökümünü vermekle uğraşmayacağım. YALINIZ ŞU KADARINI SÖYLEYEBİLİRİM:
            11,000 LOKOMOTİF –onbirbin- SABOTAJA UĞRATILARAK İMHA EDİLMİŞTİR.
            Ya, Norveç’te; Nazi taraftarı VİTKUNG KUİSLİNG’İN, iktidarında;  Norveç garlarındaki dolu trenler kendiliğinden mi havaya uçmuştur! Bu gidişle daha nelere tanık olacağız’.ŞAPLA ŞEKERİ AYIRT ETMESİNİ BİLEMEZSEK,    YA DA KARIŞTIRIRSAK; DAHA NELERE TANIK OLACAĞIMIZI ERGENEKON SAVCISI BİLE KESTİREMEZ!
                        Not: Bendeniz, yukarıdaki yazıyı 13,Ocak.2009 tarihinde yazıp, iletmiştim. Üşenmedim;1971 tarihinde; Uşak’ta görevliyken okuduğum Mareşal Juvkov’un”Anılar ve Düşünceler”adlı kitabını buldum, altını daha önce çizmiş olduğum,226’ıncı sahifesini açarak okumanız için, huzurlarınıza getirdim:
            “Gerilla hareketleri, Merkez kurmayınca verilen bilgiye göre,1943 yılında, ülkemizdeki GERİLLACILARIN sayısı iki misli artmıştı. Kalabalık GERİLLA MÜFREZELERİ, büyük birlikler yaratmışlardı. GENELLİKLE, DÜŞMANIN CEPHE GERİSİNDE FAALİYET YÜRÜTÜYOR; ZAMMAN, ZAMAN, BÜYÜK SAYIDA ALMAN ASKERİNİ KAÇIRMAYI BAŞARIYORLARDI. O SIRALARDA, DÜŞMANIN CEPHE GERİSİNDE, HALK İNTİKAMCILARINDAN KURULU, GÜÇLÜ BİR CEPHENİN VAR OLDUĞU SÖYLENEBİLİR.
            Beyaz Rusya ve Ukrayna’daki Gerilla birlikleri özellikle çok güçlüydüler.
            Sovyet komutanlığı, plan ve hareketlerinde, gerilla birliklerinin gücünü ve faaliyetini ciddiyetle takibe alıyordu.                  
Gerilla Birlikleri, genel olarak, cephelerdeki askeri Sovyetler tarafından koordine ediliyor ve yönetiliyordu.
            1943 YILINDA, GERİLLACILAR,11,000 TRENİ HAVAYA UÇURMUŞ,6,000 LOKOMOTİF VE 40,000 VAGONUHASARA UĞRATMIŞ,22,000’den FAZLA KAMYON YOK ETMİŞVE 900 DEMİRYOLU KÖPRÜSÜNÜ YIKMIŞLARDIR”.s.226,
            FRANSA’DAKİ MAKİ’LER, HAVAYA UÇURDUKLARI, TRENLERİ, KÖPRÜLERİ VE ÖTEKİ TESİSLERİ HANGİ SİLAH VE PATLAYICI İLE HAVAYA UÇURDULAR DERSİNİZ! Ey! Gecenin karanlığında dört buçuk,USÜLÜNE UYGUN OLMAYARAK,SUÇLU YARATABİLMEK AMACI İLE aceleyle gömüldüğü belli, parlak silahları Dozerlerle çıkartarak, TAKLİB’İHÜKÜMET”SUÇLUUSU OLARAK KAHRAMANLARIMIZI LEKELEYENLER!
            Ülkemize gelerek, gerilla kursları açan; Amerikalı Yarbay FRANSUVA DELİSU, PARİS LAĞIM SİSTEMİNDE SAKLANARAK, ALMANLAR’A NERDEN TEMİN ETTİĞİ SİLAH VE PATLAYICILARLA KÖK SÖKTÜRDÜ DERSİNİZ! SİT ALANINDAN, YÜZLERCE İNSAN VE İŞ MAKİNELERİYLE ÇIKARTILAN SİLAH VE CEPHANENİN PARLAKLIĞI VE YAĞSIZ OLUŞUNDAN DA BİR ŞEYLER ANLAYAMAYAN, AKILLARI GÖZLERİNDE VE DAHİ KULAKLARINDA OLAN GENEL İRADE SAHİPLERİMİZ! BU OYUN, BENİM CANIMI SIKTI! İÇLERİNİZDEN CANI SIKILAN OLMADI MI?

328-ÜÇ DEVİR VE ÜÇ BENZERLİK.

            OSMAN TÜRKOĞUZ   
         osmanturkoguz@gmail.com
         İzmir;07 Aralık 2008                                       

ÜÇ DEVİR VE ÜÇ BENZERLİK.

                                               “Göz kamaştırıcı nesnelerin parıltısı arttıkça;
                                                İnsanların iç gözü de o derece körleşir.”                                             Gılgameş Destanı,3’üncü tablet, Enkidu’nun söylemi.   
  “Delilikaynıeyitekrar,tekrar yapıp,                                                                                                                                                                                                                                                                                                           
                              Sonuçlar çıkarmaktır.”Alberte Einstein.
                            “Ayrıca; demokraside, yolsuzlukların önüne                                                   geçmeye olanak yoktur.”                                                                                                   Büyük Dariyüs(M.Ö.522)

                   Devlet ve hükümet şekilleri üzerine Eskiçağ Filozofları epeyce kafa yorarak, kitaplar yazmışlar, kitaplara geçen sözler söylemişlerdir. Doğal olarak, bu gibi şeyler, araştıranlar için vardır. Rahle önlerinde, Elif, Cim, Dal’la alınan icazetlerde bu gibi konuların geçmesi düşünülemez. Çöl Arabı’nın ve İran Mollalarının icazetleri, bu gibi konulara dokunmayı cehennem ateşi ile cezalandırdığından beri; ilmi tartışmalar:”Ol Mübarek”, ile başlayıp,” Ol Mübarek” ile de sonuçlanmaktadır. Mareşal Gazi Mustafa Kemal’den(88) sene sonra, hâlâ onu anlayamayanlara ve anlamak istemeyenlere ne söylesek azdır.1951 senesinde; Eskişehir’de, bir uçak hangarının içersinde, Rahmetli Tümgeneral Gavsi Uçagök, bizlere bir konferans vermişti: Konferansın konusu YOBAZLIK” üzerineydi. O konferans’ta dinlediklerimi hiç unutmadım. Unutmuş olanlar, o görüşleri dile getirdiğimde, beni hep suçladılar. YOBAZ denildiğinde, gözlerimizin önüne siyah, çember sakallı, başı takkeli, şalvarlı, gözleri yuvalarının içinde, fırıl, fırıl dönen bir yaratık aklımıza gelirdi. Rahmetli Tümgeneral Gavsi Uçagök; bu görüşümüzün yanlış ve çok eksik olduğunu bizlere örnekleriyle anlatmıştı. YOBAZI ŞÖYLE TANIMLAMIŞTI:”Dünya’da bir tek doğru olduğuna inan ve inanmış görünen; bu inancını gerçekleştirmek için, her kılığı ve her inancı sahiplenen, bu uğurda her türlü suçu işlemekten çekinmeyen insanlara YOBAZ DENİLİR. KAFALAR SAPLANTIYA TAKILMIŞ OLANLARI TEDAVİ ETMEK MÜMKÜN DEĞİLDİR. Meğerki boyunları vurula.” Ve sözlerini şöyle sürdürmüştü:”Ne çember siyah sakallılar ve Poturlular vardır, çağdaş ve uygarlığa uyan; ne kılık ve kıyafeti modaya uygun, kravatlı ve yüksek okul diplomalılar vardır ki çağın dışında yaşayan.”Devrim sürecinin gevşetilmesiyle, ülkemizde çok olumsuzluklar sergileneceğini de anlatmıştı. Gençlik, çıkardıkları sonucu; ben çok uzak bir ihtimal olarak görmüştüm. Bir Baba ve Oğulun; güpegündüz, Kızılay’daki Atatürk anıtına çekiçle saldırmaları beni derinden yaralamıştı. YOBAZIN EYLEMLERİNE YOBAZLIK VE GERİCİLİK, DENİLİR. GERİCİNİN EYLEMLERİNE DE GERİCİLİK VE ÇAĞDIŞILIK TA DENİLİR. DÜNYA’DA İKİ YARATIK GERİ, GERİ YÜRÜYEMEZLER VE TEHLİKE ANINDA, KABUKLARINA ÇEKİLİP, TEHLİKENİN GEÇMESİNİ BEKLİYEREK KALDIKLARI YERDEN, İLERİYE DOĞRU, GERİYE GİDİŞLERİNİ SÜRDÜRÜRLER: BU İKİ YARATIĞIN ADLARI.
                            1-KAPLUMBAĞALAR,
                            2-YOBAZLAR’DIR.
                  Bu konuya ileride değineceğiz. Şimdi, üç önemli saptamaya değinmek istiyorum:
                   1-Bir darbe ile sahtekâr din adamları MAGİ’LERİN elinden Pers devletini kurtaran Büyük Darius ve Dört arkadaşının devlet ve hükümet şekilleri üzerine görüşleri,
                   2-Eflatun-Platon-un devlet şekilleri üzerine görüşleri,       
                   3- Aristo’nun devlet şekilleri üzerine görüşleri.
                            PERS’TE, DARBECİLERİN TARTIŞMALARI.
                   1-Mısır’da, seferde bulunan Pers Kralı Kambiz; Sus şehrine bir adamını göndererek, kardeşi Smerdis’i öldürtür. Bu olayı anlayan ve Smerdis’e çok benzeyen bir MAGİ-İranlı din adamı- kardeşi ile birlikte, Pers tahtını ele geçirirler. Babası Satrap-Eyalet valisi- olan Dariyüs ve Altı arkadaşı, durumu anlayarak, bir baskınla Sahtekâr Magi’leri öldürerek, Pers tahtını kurtarırlar. Baskıncıların ikisi yaralı olduğu için, Beş Baskıncı, bir yerde toplanarak, kuracakları yeni devletin şeklini tartışırlar. İlk sözü baskıncılardan Otan alır; Persia’da demokratik bir devletin kurulmasını ister.”Aramızdan çıkacak bir adamın tek başına iktidara sahip olmasının zamanı geçti. Krallık, ne güzel, ne de iyi bir şey; kambiz’in kibirli iktidarının o’nu nerelere götürdüğünü, Magi’lerin de neler yaptığını, kişisel tecrübelerimizle, hepimiz biliyoruz. Tek bir insanın, hiçbir sorumluluğa ve kontrole tâbi olmadan her istediğini yapmasına imkân veren krallığı, nasıl sağlam bir ahlak sistemine oturtabiliriz? O makama yükselen en iyi insan bile olayları başka türlü görmeye başladığı için, kötü ve tehlikeli bir biçimde değişiyor. KISKANÇLIK VE GURUR HÜKÜMDARLARIN TİPİK KUSURLARIDIR. KISKANÇLIK, İNSAN DOĞASININ ZAVALLILIĞINDAN İLERİ GELİR. GURUR DA, SONSUZ BİR SERVET VE İKTİDARIN, İNSANI İNSANÜSTÜ BİR VARLIK OLDUĞUNA İNANDIRMASININ SONUCU OLARAK DOĞMAKTADIR. BU İKİ KÖTÜLÜK, TÜM FENALIKLARIN ANA NEDENİDİR. Her ikisi de, insanı aşırı ve vahşi bir şiddete götürür… Kral, dilediği gibi yaşamaya ve en kötü şeylerden en büyük zevki almaya devam ederken, uyruklarının ve yetenekli ve erdemli olanlarını kıskanıyor. O İFTİRACILARA VE DEDİKODUCULARA İNANMAYA KİMSE BİR KRAL KADAR HAZIR DEĞİLDİR. KRAL İNSANLARIN EN KARARSIZIDIR. ÖLÇÜLÜ BİR SAYGI GÖSTERDİĞİNİZ ZAMAN; MAJESTELERİN ÖNÜNDE KÜÇÜLMEDİĞİNİZ İÇİN KIZAR. Kendinizi küçülttüğünüz zaman, aşağılık bir düzenbaz olduğunuz için, sizden nefret eder. Fakat hepsinin en kötüsü, eski gelenek ve töreleri bozarak, kadınları zevkine esir etmesi ve insanları yargılamadan öldürmesidir. BUNUN TAM TERSİ, HALKIN KENDİNİ YÖNETMESİDİR. Bunun adı bile güzeldir: İZONOMİ. YANİ, YASALAR ÖNÜNDE EŞİTLİK. ÖBÜR TARAFTAN, İKTİDARA GELEN HALK, BİR HÜKÜMDARIN YAPTIĞI ŞEYLERİN HİÇ BİRİNİ YAPMAZ. HALKIN YÖNETİMİNDEKİ HÜKÜMET ÇOĞUNLUĞUNUN ATADIĞI BİR YARGIÇ, GÖREVDE BULUNDUĞU SÜRECE, HALK YÖNETİCİSİNİN TÜM DAVRANIŞINDAN SORUMLUDURVE ÜLKENİN tüm sorunları, açık bir oturumda tartışılır. Bundan ötürü, krallıktan vazgeçip, bir halk yönetimi kurarak, halkın iktidara gelmesini sağlayalım. ÇÜNKÜ HALK VE DEVLET ANLAMDAŞ DEYİMLERDİR.”dedi.
Megabyzos söz alarak, şöyle konuştu:”Otan’ın krallığı kaldırmak için şimdiye kadar söyledikleriyle beraberim. Fakat siyasi iktidarı halka devretmeyi isterken yanılıyor. Halk, cahil, sorumsuz ve şiddete yönelmiş zayıf bir kitledir. Bir kralın canavarca kaprislerinden kurtulalım derken, ayak takımının buna eşit, kaba ve bilinçsiz yönetimi altına girmek te delilik olur. Hiç olmazsa bir kral bilinçlidir, yaptıklarını bilerek yapar; fakat ayak takımı bundan yoksundur. Doğru ile yanlışın ne olduğunu bilmeyen, bunları öğrenmemiş halkın bir ülkeyi yönetmesine olanak var mıdır? Halkın kafasında, düşünce denen şey yoktur; yapabilecekleri tek şey kör bir saldırı ile politikaya atılmak ve taşan bir nehir önlerinde ne varsa silip, süpürmektir. HALK, PERSİA’YI DEĞİL, PERSİA’NIN DÜŞMANLARINI YÖNETSİN. BİZE GELİNCE, ÜLKENİN BELLİ KAÇ KAFALI ADAMINI SEÇEREK, ONLARA SİYASİ İKTİDARI VERELİM. BİZ DE ARALARINDA OLURUZ. İYİ OLANLARIN, İYİ BİR SİYASET GÜDECEKLERİNE İNANMAK ÇOK DOĞAL BİR ŞEYDİR.”Dedi.
Dariyüs söze şöyle başladı:”Ben, Megabyzos’un halk için söylediği her şeyi kabul ediyorum, ama krallık için söyledikleriyle beraber değilim. Üç tür hükümet şekli üzerinde görüşüyoruz. BUNLAR:
                   1-DEMOKRASİ,
                   2-OLİGATŞİ,
                   3-KRALLIK’TIR.
                   Her birinin kendi türünde, en iyi hükümet şekli olduğunu kabul etsek bile, yine de ben, üçüncüyü diğer ikisine tercih ederim. Güçlü, yetenekli ve iyi bir adam olmak şartıyla bir kralın yönetimi en iyi devlet şeklidir. Böyle bir adamın kararları, karakterine uygundur. Halk üzerindeki denetimi söz götürmez. Düşmanlarına ve hainlere karşı önlemleri, diğer hükümetlerde olduğundan daha kolayca gizli kalabilir. Oligarşik sistemde, halk hizmetinde üstünlük kurmak isteyen bir grup insanın sürekli birbiriyle yarışması, şiddetli kişisel düşmanlıklara yol açar. Her biri, en yüksek mevkie gelmeyi ve yaptığı önerilerin uygulanmasını ister. Böylece, aralarında çatışma başlar, kişisel kavgalar, açık düşmanlıklar yaratır. Bu da, kan dökülmesine neden olur. Bu durumda, tek kurtuluş yolu tekrar krallığa dönüştür. Sadece bu bile, krallığın en iyi yönetim şekli olduğunu gösterir. Ayrıca, DEMOKTASİDE, YOLSUZLUKLARIN ÖNÜNE GEÇMEYE OLANAK YOKTUR! Devlet hizmetindeki yolsuzluklar, kişisel düşmanlıkları değil, kişisel gruplaşmalar meydana getirir. Bu çeşit işlerden sorumlu olanlar, kafa kafaya vererek, karşılıklı birbirlerin destekler Böylece sürüp giden yolsuzluklar sonunda, biri ortaya çıkıp, HALKIN KURTARICISI OLARAK, BU GRUBU DAĞITIR. Bu o’na, halkın hayranlığını kazandırır Böylece bu kimse, kısa bir süre içinde kendisini salt iktidar sahibi bulur Bu da, krallığın en iyi yönetim şekli olduğunun en iyi tanıtlanmasıdır. Söylediklerimi özetlersek, şöyle diyebilirim. Özgürlüğümüzü kimden aldık*Bunu bize kim verdi? Bağımsızlığımızı, demokrasi, oligarşi ve krallık sonunda mı elde ettik? Bizi bağımsızlığa ve özgürlüğe kavuşturan, bir tek adamdır. Bundan ötürü, bu tür hizmet şeklini sürdürmeyi teklif ediyorum. AYRICA, GEÇMİŞTE BİZE YARARLI ŞEKİLDE HİZMET ETMİŞ YASALARI DEĞİŞTİRMEKTEN ÇEKİNMELİYİZ.”Dedi.
Kimin kral olacağının belirlenmesi bir sonuca bağlandı: İsyancılar, atlarına binerek, şehrin dışına çıkacaklar, gün doğarken, kimin atı önce kişnerse o kral olacaktı. Toplantı biter, bitmez; Dariyüs, çok zeki olan seyisi Oebar’a gitti. Varılan kararı anlattı ve:” Eğer bir numara yapabilirsen yap ve bu aslan payının başkasına değil, bana düşmesini sağla “, dedi. Oebar
“-Efendimiz, eğer tahta geçmeniz sadece buna bağlıysa, hiç kuşku etmeyin”. Şimdiden kendinizi kral sayın”.Öyle bir usul biliyorum ki, tam bu iş için biçilmiş kaftan”, dedi.
Oebar’ın, Dariyüs’ün atını nasıl kişnettiğine dair çeşitli öyküler anlatılır. Karanlık bastıktan sonra; Oebar, Dariyüs’ün atının en çok sevdiği kısrağı alarak, sınavın yapılacağı tepeye çıkar ve Kısrağı bir kazığa bağladıktan sonra, Dariyüs’ün atını, Kısrağın yanına getirir, etrafında dolaştırır, Kısrağı koklamasına izin verir. Kısrağın sidiğini ve dişilik organını Dariyüs’ün atına koklatır. Kısrağın sidiğini bir mendile bulaştırarak, şehre döner. Sabahleyin, altı yarışmacı, atlarına binerek, tepeye çıkarlar. Güneş dağarken; Oebar. Sidikli mendili Dariyüs’ün atına koklattığında, at kişnemeye başlar. Beş yarışmacı da yerlere kapaklanarak, Dariyüs’ün krallığını onaylarlar. Dariyüs, ilk iş olarak, taştan bir anıt diktirerek, anıtın üzerine:”Hystaspes’in oğlu Dariyüs, atı ve seyisi sayesinde Persia tahtını kazandı.”Yazdırır. Üzerinde seyis ve at motifli bir altın para kestirir. Bu olaylar, M.Ö. 522 tarihinde meydana geldi, Herodot Tarihi, Perihan Kuturman çevirisi, S.142–147
                                ATİNA’DA BİR ADAY OYUNU.
Demokrasinin beşiği sayılan Atina Sitesi’nde, birçok seçim hileleri yapılmıştır. Atina şehrinin yönetimine aday olan bir üç kayıtçı, Atina’nın dışında, elbiselerini parçalayarak, elini ve dahi yüzünü kanatarak, Agora’da halkın huzuruna çıkıp:”Atinalılar, sizlere hizmet etmemi istemeyen halk ve demokrasi düşmanları, beni bu hale koydular. Neyleseler, dişleseler de; benim, siz Atinalı vatandaşlarıma hizmet etme aşkımı engelleyemezler. ÖHÖ! ÖHÖ!%47’2 ile seçimi kazanır! PLATON-EFLATUN-’UN DEVLET ŞEKİLLERİ.(M.Ö.429–347)
Tüm çağların en büyük filozofu kabul edilse de, DEVLET adlı eserinde Hindistan’dan ve Perslerden öğrenmiş olduğu bilgileri kullanmıştır. Bunu, 1854 tarihinde, Atina’da Fransız Büyük Elçisi olarak bulunan Bilim adamı da böyle söylüyor! Eflatun, Aristo’nun Öğretmenidir. Aralarında, fikir farklılıkları vardır. Eflatun’un günümüze ulaşan(29) kitabının en önemlisi DEVLET-CUMHURİYET- adlı kitabıdır. Bu kitabını Hindistan’dan döndükten sonra, 10 senede yazdığı söylenir. Eflatun, üç çeşit devletten söz eder:
         1-TİMOKRASİ, Korucularla Yöneticilerin yönettiği devlet şekli,
         2-OLİGARŞİ, Zenginlerin iktidara sahip olduğu devlet şekli,
         3-DEMOKRASİ, iktidarın bütün vatandaşlara ait olduğu devlet şekli. Eflatun, filozofların başında bulunduğu devlet şekli ile bu devlet şeklini karşılaştırır; uygulamada bulunan devlet şekillerinden en iyisinin TİMOKRASİ, en kötüsünün TİRANLIK olduğunu söyler. Eflatun, 70 yaşında yazdığı KANUNLAR adlı eserinde, çok önemli bir konuyu ortaya atar:”YÖNETİMDE EN BÜYÜK SORUN, HÜRRİYET İLE OTORİTE ARASINDA DENGE KURMAKTIR.”Devlet otoritesi sınırlanmadığı takdirde, zulüm kolaylıkla yerleşir ve bundan bütün vatandaşlar zarar görür. Eğer, kişilerin hürriyetleri hiçbir sınırlamaya tâbi olmazsa, anarşi doğar. AMAÇ. HÜRRİYET VE OTORİTE ARASINDA BİR DENGE KURMAKTIR. Devletin başlıca ödevi, vatandaşları eğitmek olmalıdır.”Demektedir. Eflatun, Kanunlar adlı eserinde;” hukuk kavramlarına toplum içinde önemli yer verilmelidir”, demektedir.1981 yılında ve Antalya’da, Devlet Başkanı Orgeneral Sayın Kenan Evren’in elindeki DEVLET adlı kitabı TRT, tüm dünyaya gösterdi. Geç te olsa, bir devlet başkanının elinde Devlet’i görmekle sevindim. Devlet’i okumak için, ille de devleti ele geçirmek mi gerek diye de kendime sormuştum. Devlet’i okumamaya bir eksiklik sayarım.8 ve 9’uncu kitabını özellikle okumak gerek derim.”Namuslu memur; ne ailesince, ne de devletince sevilir. Hırsız olup, herkesi memnun eden; fakat namuslu görünmesini bilen memur, herkesçe sevilir, takdir edilir ve onurlandırılır”.
DEMOKRASİLERDE, ÖNCE LİDERİNKARISI VE ÇOCUKLARI HIRSIZLIĞA ALIŞTIRILIR SONRA DA LİDER. “Diyor, neler, neler anlattıktan sonra da:”O zaman, kendileri daha zengin, daha zengin olma peşine düşerler, paraya verdikleri değer arttıkça, doğruluğun değeri düşmeye başlar. Zenginlikle doğruluk öyle şeylerdir ki, ikisini teraziye koyduğunuzda, kefelerin biri hep iner, öteki kefe yukarı çıkar.”Devlet. S.234.
“Bir devlette, zenginlik ve zenginler baş tacı olunca, doğruluğun ve doğru insanların şerefi azalır.”devlet. S.551,
“Çalıp, çırpma ve yurttaşları yoksulluğa, açlığa ve sefalete iten para hırsı, mutsuz insanlar yaratır. Bu mutsuz insanları görmezden gelen zenginlerse, bir şey düşünmezler. Zehirli iğneleri, yani paralarıyla, darda kalan yurttaşları sokmaya devam ederler. Onlar, sermayelerini büyüttükçe; toplumda, yaban arıları ve serseriler çoğaldıkça çoğalır. Devlet. s.240
Eflatun, şu sonuca varıyor:”işte bu kavgada, yoksullar, düşmanları yendiklerinde demokrasi kurulur. Evet, demokrasi ya böyle silah gücü ile olur, ya da zenginlerin korkup kaçmasıyla olur.”Devlet. S.24-557“Oligarşiden demokrasiye geçiş nasıl olursa; demokrasiden zorbalığa geçiş te, aşağı, yukarı öyle mi olur dersiniz?”Oligarşiyi kuran ne olmuştu; aşırı zenginlik kaygıları değil mi? Oligarşiyi yıkan da bu doymak bilmeyen zenginlikten başka şeye değer vermeyen tutku olmuştur.” Devlet. S.246–562,Özgürlük, bir demokrasi devletinde herkesin:”En güzel şey” dediği O’dur. Bu özgürlüğe susamış devletin başındakiler, içki sunmasını bilmeyen sakilere döndüler mi, demokrasi alabildiğine hürriyet için sarhoş olur. Halkı yönetenler, her yola girmesini beceremez, her istenen özgürlüğü veremez olunca; halk onları suçlandırır; hain diye, oligark diye cezalandırır.”Devlet. S.247-562c-d
              “Oligarşinin başını yiyen hastalık, burada da özgürlükten doğar; daha büyük bir hızla gelişir ve sonunda, demokrasiyi köleliğe çevirir; çünkü he aşırılığın ardından her zaman, sert bir tepki gelir. Mevsimlerde, bitkilerde ve tüm canlılarda böyle olur. Devletlerdeyse, hepsinden daha çok olur.” Devlet. S.248–563-c,
                  
         ARİSTO’NUN-ARİSTOTOLES-DEVLET ŞEKİLLERİ.
Aristo,(M.Ö. 384–322) yılları arasında yaşamış ve Eflatun’un öğrencisi olmuştur. Aristo, doğada, gerçek ve sürekli bir değişimin varlığına inanır. İnsan üzerine, insanı onurlandıracak anlatımlarda bulunur. Ne yazık ki,, gerek Eflatun, gerekse Aristo, köleliğin hep lehinde bulunmuşlardır. Çünkü Atina uygarlığı kölelik kurumu üzerine kurulmuştu. Her Atinalının, en az, üç kölesi vardı. Kadınlar, köleler ve çocuklar oy kullanma hakkından yoksundular. Benim hesabıma göre, Atina’da oy kullananların sayısı (10,000)’i aşmamaktadır. Aristo da, üç ayrı devlet şekli üzerinde fikir yürütmüştür:
                   1-MONARŞİ,
                   2-ARİSTOKRASİ,
                   3-POLİTİ’DİR.
“Bu yönetim şekillerinin üçü de, devletin başında bulunanların, genel fayda ilkesine göre hareket ettikleri takdirde, olumlu sonuçlar doğurabilirler.* MONARŞİ’DE EGEMENLİK KRALA AİT OLUP HALKI N ÇIKARLARI İÇİN KULLANILIR.
                   *ARİSTOKRASİ’DE İKTİDAR BİR AZINLIĞA AİTTİR.
                   *POLİTİ’DE İKTİDAR, ÇOĞUNLUĞA AİTTİR. Bununla beraber, bu yönetim şekilleri soysuzlaşabilir: MONARŞİ YERİNE, ONUN BOZULMUŞ ŞEKLİ OLAN TİRANLIK; ARİSTOKRASİ YERİNE ONUN DEJENERE OLMUŞ BİÇİMİ OLİGARŞİ GELİR. EN SONUNDA DA, POLİTİ YERİNE DEMOGOKLARIN EGEMENLİĞİ ELE GEÇİRDİĞİ DEMOKRASİ( DEMAGOJİ) ORTAYA ÇIKAR”. Onsekizinci yüzyıla kadar; özellikle, İngiltere’de, DEMOKRASİ= OLİGARŞİ olarak kabul ediliyordu. “Yoksulluğun, insanlara itaat alışkanlığı aşıladığı gibi; zenginliğinde insanlara otoriteye karşı koyma eğilimi verdiği; orta sınıfın böylesine bir noksanlığı olmadığı; sık, sık görülen ayaklanmaların, orta sınıfın, toplumun içinde etkili olacak bir çoğunluğu oluşturamamasından ileri geldiğini “ Aristo yazıyordu. İnsanlarda, zekâ ve bilgi geliştiği halde, davranış biçimleri değişmeden, olduğu gibi kalmaktadır. İKTİDAR’A, PARAYA, KADINA, ALKOLE VE ÇIKARA KARŞI, öğrendiklerimizi değil, kendi eğilimlerimizi kullanmaktayız. Ruhsal durumları karışık olanlar, SOSYALDÜZEN KURALLARININ UYGULANMASINDA, ŞARTLANDIRILDIKLARI GİBİ DAVRANMAKTADIRLAR. Bunlar, politikaya atıldıkları takdirde, zamanın gidişatını, insanların varmış oldukları sosyal gelişmeyi bilmediklerinden, kendilerinden istenenin yerine getirilmesi için, gözleri kapalı, ağızları her türlü söyleme açık olarak. Mensup oldukları toplumu karmaşaya sürüklemektedirler. Hitler’i, Stalin’i ve Mussolini’yi örnek gösterebileceğimiz gibi; günümüz Türkiye’sinden de sayısız örnekler verebiliriz. Böylelerinin bulunduğu ülkede, siyasal rejim, kendini savunmasız bırakırsa; halk yığınları bunların peşinden giderek, o ülkenin yıkılmasına neden olabilir. Şimdi, izninizle Sayın RTE’ Yİ örnek olarak gösterebilirim: Bu zatı muhteremin yetişme tarzı, geldiği yer, genetik yapısı bellidir. Kendisini iktidara taşıyan söylemleri de ortadadır. İzninizle, çok önemli bir yeminini vermek istiyorum:”BEN, MUHAMMET ÜMMETİNDENİM; TÜRKİYE DİNSİZ, LAİK BİR MEMLEKET HALİNEGELMİŞTİR. HAYATIMI, MUSTAFAKEMALDİNSİZLİĞİYLESAVAŞA ADAYACAĞIMA, TÜRKİYEYİ BİR DİN VE ŞERİAT DEVLETİ HALİNE GETİRMEK İÇİN MÜCADELE EDECEĞİME, KEMAL PAŞA ZAMANINDA ÇIKARILAN DİNSİZ KANUNLARINTATBİKİNİ ÖNLEYECEĞİM KISA ZAMANDA, ÜMMET ESASINA DAYANAN ŞERİAT DEVLETİNİN KURULMASI İÇİNÇALIŞACAĞIMA, DİNİM, ALLAHIM VE BÜTÜN MUKADDESATIM ÜZERİNE YEMİN VE KASEM EDERİM.” Şimdi, iki parçayı da, buraya eklemek durumundayız: İmam- Hatipliler yemini ve Şevki Yılmaz’ın,   hacı adaylarımıza Mekke’de yaptırmış olduğu yemin. Bu büyüğümüz böylesine yemin ede dursun; İbni Haldun,”MUKADDEMESİNDE”, DEVLET, CANLI BİR ORGANİZMADIR. İnsan gibi, doğar, çocukluk, gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık dönemine girer ve ölür”, diyor.”Devlet ölür “,diyor. O devleti kuran halk, yeni bir devlet kuramaz demiyor. Osmanlı İmparatorluğu, güç ve takatten düştü ve öldü. Türk ulusu yeni bir devleti, Cumhuriyeti kurdu ve yasalarını düzenleyerek, onu bu günlere getirdi. (M.Ö.522) senesinde; yeni kurulacak bir Pers devletinin nasıl olması gerektiğini tartışan kurul üyesi DARİYÜS’ÜN önerisine bir göz atalım:”AYRICA, GEÇMİŞTE BİZE YARARLI ŞEKİLDE HİZMET ETMİŞ YASALARIN DEĞİŞTİRMEKTEN ÇEKİNMELİYİZ”.SAYIN RTE, bir çırpıda cumhuriyet rejimimizi yıkıp, yeni dediği gerici düzeni kurma gücünü kendisinde görmektedir! Sevsinler böyle mücahidi! Mustafa Kemal Paşa; en bunalımlı ve kurtuluş umutlarının tükendiği bir zamanda, ilk iş olarak, T.B.MMECLİSİNİ kurrnuştur. Yenilen ve dağıtılan Osmanlı Devleti olduğu için, devletin devamlılığı ilkesine de uyarak, Türk halkının Osmanlı Mebusan Meclisi için seçtiği milletvekillerini de Ankara’ya, T.B.MMECLİSİNE davet etmiştir. Tek adamın bir ulusu felaketlere sürüklediği ortadadır. En yakın örnek, Enver Paşa örneğidir. Bir alicengiz oyunu ile kral olan Dariyüs,(700.000) kişilik bir ordu ile gittiği İskit ülkesinde yenilerek, rezil olmuştur. Kserkhes te, 1000.000’luk ordusu ile gittiği Yunanistan’da yenilerek, rezil olmuştur. Hitler, Mussolini, Saddam Hüseyin gözümüzün önündeyken; BAŞKANLIK-MAŞKANLIK masalları söylemenin önemi yoktur. T:B:M:Meclisinde; muhalifleri Mustafa Kemal’i çalışamaz duruma getirdiklerinde;” bu Meclisle zafer kazanılamaz,” diyenlere;” yanılıyorsunuz, ben bu Meclisle zaferi kazanacağım” demiştir.’Bakınız, M.Ö.522 yılında, Darbeci OTAN ne diyor:”YÖNETİMDEKİ HÜKÜMET ÇOĞUNLUĞUNUN ATADIĞI BİR YARGIÇ, GÖREVDE BULUNDUĞU SÜRECE HALK YÖNETİCİSİNİN TÜM DAVRANIŞLARINDAN SORUMLUDUR.” RAHMETLİ OTAN,”ANAYASA MAHKEMESİ”, DİYOR. Sayın RTE’NİN bu yemin ve dahi kasemi boşuna. Anayasalar, kanla yazılır; yemin ve kasemle yazılmış anayasa var mıdır?
                   1-Bir ihtilal ya da başarılı bir ayaklanma,
                   2-Büyük bir savaş sonrası,
                   3-Mağlubiyet sonrası,
                   4-Dissensus sonucu, anayasa yapmak üzere, bir kurucu meclisin toplanması.
Bakınız, DARİYÜS ne diyordu:” Devlet hizmetindeki yolsuzluklar, kişisel dargınlıkları değil, kişisel gruplaşmaları meydana getirir. Bu çeşit işlerden sorumlu olanlar, kafa kafaya verip, karşılıklı olarak, birbirlerini desteklerler. Bu böylece sürüp gider.sonunda..”Şimdi; Rahmetli Eflatun’un alıntı yaptığımız yazılarını da okuyup, günümüz Türkiye2sine dönelim:
                   1-Balıkesir AKP: milletvekili Dr. Çömez, hırsızlıkların üstüne gitti, yurt         dışında ve Ergenekon’a dâhil edildi.
                   2-Hatay AKP. Milletvekili Sayın Fuat Geçen, Hatay ilindeki Ali Dibo olaylarına neşter atarak vurgun olayını gün yüzüne çıkarttı, AKP’den ihraç edildi.
                   3-Deniz Fenerindeki soygunlar nedeniyle, Almanya’da hüküm giyen suçlular, en yüksek yerlerdeki makamlara getirildiler.              
                   4- Dişlilerin dişlerinin ısırdığı yasalar, hala uykuda.
                   5-Eski Isparta’da, yakalanan hırsızlar öldürülürdü, yakalanmayanlar en yüksek makamlara oturtulurdu. Güneydoğu’nun bazı yerlerinde, hiç hırsızlık yapmayana kız vermezlerdi. Şimdi, yeniden, Eflatun’dan aktardıklarımızı okuyup, günümüzdekilerle karşılaştırmalısınız!
                   MGABYZOS,522 SENE ÖNCE, YAPTIKLARI DARBE ÜZERİNE TARTIŞIRLARKEN, EGEMENLİĞİN DEVRİ İÇİN ŞÖYLE DEMİŞTİ:”Birkaç kafalı adam seçerek, onlara siyasi iktidarı verelim. Biz de aralarında oluruz.”
                   27 Mayıs1960 darbesinden sonra, birkaç kafalı adama verilen siyasi iktidara MİLLİ BİRLİK KOMİTESİ DE ORTAK OLMUŞTU.
                   12 Eylül 1980 tarihinde yapılan askeri darbe sonunda, seçilen birkaç kafalı adamla, MİLLİ GÜVENLİK KONSEYİ ÜYELERİ, SİYASİ İKTİDARI ORTAKOLARAK KULLANMIŞTI.
                   Amerikalı İktisatçı Milton Friedman’ın, gazetelerimizde de yayımlanan, çok güzel bir saptaması vardır:”Bir hükümet, bazen bir sorunu çözmeye kalkınca; o sorun, daha da büyük bir sorun haline gelir.” Ülkemizde, Büyük Türk Büyükleri, olmayan sorunları yaratarak, büyüklüklerini halkımıza göstererek, iktidarlarını sağlamlaştırmaktadırlar. ATATÜRK DEVRİMİ, ülkemizi ve ülkemiz insanlarını lâyık olduğu yerlere getirmişken,25 yılda bir savaşa sokulan ülkemizi barış içersinde yaşatırken, hiç mertebesinde sayılan insanlarımızı yüceltmişken, bu ülkenin ve bu sosyal sistemimizin aleyhinde bulunarak, ülkemizi ve ülkemiz insanlarını Ortaçağın karanlıklarına götürme düşlerini anlamış değilim! Demokratik ve laik sosyal hukuk devletimizin tüm olanaklarını hovardaca kullanarak, bu siyasi sistemimizi yıkma özlemlerinin arkasındaki gerçekleri açıklamamız gerekmez mi? Görünen odur ki:”ÇALANLAR, ÇIRPANLAR, ÇARPANLAR VE ATATÜRK DEVRİMİNİ YOZLAŞTIRARAK, FİKRİ PARA, VİCDANI ÇIKAR, İRFANI MASAL BİR NESİL YETİŞTİRENLER; SUÇU, CUMHURİYET’E VE ONUN EVRENSEL HUKUK KURUMLARINA
ATMAKTADIRLAR. GÜVENDİKLERİ TEK ŞEY; BULGUR, NAHUT VE BİR ÇUVAL KÖMÜRLE ELE GEÇİRDİKLERİNİ SANDIKLARI VAROŞLARIN SAKİNLERİDİR ve BAŞLARININ İÇİNE DE BEZ DOLADIKLARI SAKİNELERİDİR!
Yazımı bitirirken, iki önemli teklifim olacaktır:
         1-Büyük Dariyüs; bir cemile olarak, diktirdiği anıta, nasıl ATI ve SEYİSİ sayesinde kral olduğunu yazdırmışsa; Sayın RTE DE, AKP GENEL MERKEZİ önüne bir anıt diktirerek, kendisini iktidar yapan NOHUT, FASULYE VE KÖMÜR’E şükranlarını yazdırmalıdır.
         2–2009 yılında, sürüme girecek Türk lirasının, hiç olmazsa, on liralıklarının üzerine NOHUT, FASULYE VE BİR TORBA KÖMÜR fotoğrafı ile bunları kamyonların üzerine çıkarak dağıtan bir VALİ fotoğrafı konulmalıdır.
İslamın uygulandığı yerlerde ve cennette Kadınların üst taraflarından ve yeteneklerinden yararlanmak için söz eden olmamıştır. Tüm erkeklerin akılları ve istekleri KADINLARIN ALT TAKIMINDA DÜĞÜMLENMİŞTİR, Osmanlı yönetiminde; haremde hep cinsellik önde tutulmuştur. Mustafa Kemal Atatürk, KADINI bir değer olarak ele almış, toplum yaşamında kadın olgusunu cinsel objelikten çıkarmıştır. Demokrat parti döneminde, Kadın İslam inancına göre değerlendirilmeye başlanmıştır. Adnan Menderes’in kadına bakışı ortadadır! Toplumumuz iki gruba ayrılmıştır: Kadınların baş tarafı, Kadınlığı ve yetenekleri ağır basan bir grup! Kadını cinsel bir obje gibi görerek demokrasi adına onun cinselliğinden yararlanarak iktidar olmak isteyen bir diğer grup. Rahmetli Profesör Doktor Türkan Seylan, başının içini kullanarak ulusumuza ve tüm insanlığa yararlı olduğu için, kadınların başlarını Türbana dolamak isteyen çevrelerce kabul görmemiştir. Dünyada ilk Kadın Savaş pilotu olan ve tek başına Balkan turu atmış olan Rahmetli SABİHA GÖKÇEN DE; ATATÜRK’ÜN dünyasındaki Kadın tipinin Görkemli örneğidir. Kadınlar da bu iki grubun inanışları doğrultusunda yeteneklerini ortaya koyarak Siyaset Meydanına atılmışlardır. Yükselmek, ünlü olmak için yanıp, tutuşan beyin yapısı ve kişiliği buna müsait olmayan bir kısım kadınlar, cinselliğini kullanarak ünlü olmaya yönelmişlerdir. Bu tip kadınların, çırılçıplak poz veren kadınlardan hiçbir farkları da yoktur! Amerika’dan öğrenmiş oldukları “CİNSEL TACİZ” ÖYKÜLERİ İLE MASUM VATANDAŞLARIMIZIN VİCDANLARINI TACİZ ETMEKTEN ÇEKİNMEMEKTEDİRLER! Meselenin aslı da budur. Prof.Dr. W.F.NİŞİ’NİN tanımladıklarının genel seçimlerde ağırlığını kazanmak. Az gelişmiş ülkelerde, alt takımlar daha çok gelişmişlerdir. Yukarı takımları da hep onlar etkilemektedir de! Bu tip kadınları kullananların da iki türlü çıkar hesapları olduğuna inanmaktayım:1-Prof.Dr. W.F. NİŞİ’NİN tanımındaki “GENEL İRADE!”Sahiplerinden oy almak!2*-Başı açık ve Modern Kadınların o biçim olduğu hususunda, ahlakı dışta arayanlara kanıtlar sunmak.
                   KAYNAKÇA
         1-Herodot tarihi, A-Eflatun, Devlet, Kanunlar. B-Aristo. Politika, Organon,
         2-Prof.Dr. Adnan Güriz, Hukuk Felsefesi,
         3-İbni Haldun, Mukaddeme,3 cilt.
         4-Osman Türkoğuz, Atatürk Devrimi’nin temel ilkeleri nedir, ne değildir.
                                 



























İzleyiciler

Blog Arşivi