20 Haziran 2010 Pazar

167- "ATEŞ İLE SU"

            OSMAN TÜRKOĞUZ
            Çeşmealtı;25 Mayıs 2010.


“ATEŞ İLE SU!”


            Konak subay orduevinin bitişiğindeki ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ’NİN önünde; resim ve heykel sergi salonu vardır. ATATÜRK’TEN KORKANLAR PARTİSİ iktidara gelmeden önce; burada görkemli bir yaratılış heykeli vardı. Bir yüksek kaide üstünde, bir tek sap ile kaideye tutturulmuş iki yaprak.
            Üşenmeden, bu heykelin önünde durur, gelen ve geçene bunun anlamını sorardım. Tanrıma şükürler olsun bunu bilene rastlayamadım. KADIN ve ERKEK BİR kökten türemiştir, hayata bir tek kökle bağlıdırlar!
Adı AK, Ampulü de çağdaşlığa patlak siyasi parti iktidara gelir, gelmez bu heykel yerinden söküldü, kaidesi de bomboş kaldı. Bunu yerine büyük bir mermer parçasının içine bir sabun kalıbı sembolü konuldu.
Müzeden içeri daldım; bir Erkekle iki Hanımın oturduğu odaya selamsız girdim:
            “Buranın en büyüğü kim?” Diye sordum. Gururla, ben diyen Adama, bu heykelin İzmir il müftülüğünün ya da AKP il başkanlığının önüne dikilmesini anlattım.
            “Zıtların toplamı bir tam eder!” (-1) (-1)=+1 eder. KADIN VE ERKEK= BİRTAM EDER.
Yarısı hırsız, vurguncu ve dolandırıcı + yarısı namuslu ve onurlu milletvekillerinin toplamı da=Bir meclis eder.
Bu konuda, yazdığım ve yayımlatmak olanağı bulamadığım bir kitabım var: ”Rüşvetin Anatomisi!” Sırf hırsızlardan ve sırf namuslulardan oluşan bir toplumun sonu olamaz.
Uzatmayalım. Bendeniz doğadan örnek alırım.
            Kozmik bir güç, insanoğluna örnek alarak yücelmesi için, örneklerle dolu bir dünya ve bir evren yaratmıştır. Göz vermiş görmemiz için, kulak vermiş duymamız için, dil vermemiş tatmamız için, burun vermiş koklamamız için. HEPSİNİ BİRLEŞTİREREK BİR HÜKME VARMAMIZ İÇİN DE BEYİN VE AKIL VERMİŞTİR!
Ne yapar insanoğlu? Duyar hemen hükmeder, görür hemen hükmeder. Beyin sapasağlam durur!
            KADIN ve ERKEĞİ ele aldım. Ateş ile suyu da ele aldım.
SU=Oksijen +Hidrojen! ATEŞ=Oksijen+hidrojen. Birbirine zıt gibi. İkisinin geçtiği yerlerde meydana gelen sonuç hep aynı. Ateş yakar geçer.
Sonuç, yanan yerlerde yepyeni bir doğa oluşur. Su da aynı sonucu sağlamaktadır!
            KADIN ve ERKEK, zıt bir kavram gibi. Birleşince yepyeni bir yaşam meydana çıkmaktadır.
Erkeğin adları: OD= ATEŞ. Kadının adları MA= O da = SU: Destanım da bunların manzum öyküsü:”ATEŞ İLE SU!”

                                               BİR EDERİZ!

                                   Bir, bir daha iki;
                                   İki kere iki, dört edermiş;
                                   Toplasalar,
                                               Çarpsalar,
                                                           Bölseler de;
                                               SEN ve BEN,
                                   Yine de bir ederiz.

            ÖKÜZLER; KADINI eksik rakam olarak kabul eden ÖKÜZLER, bunu yüce Tanrı’mıza yüklemektedirler ve toplamadan da tam sayı beklemekteler!
            Şimdi de; izninizle DESTANIMIZIN giriş bölümüne bir göz atalım.

                                   “Ey! Dost,
                                   Ey! Can,
                                   Ey! Can dost,
                                   Ey! Canım, Canım;
                                   Ey! Canımın canı Dost!

            ATEŞ yaklaştıkça; SEVGİLİ, uzaklaştıkça yakar!
SEN; uzaklaştıkça ATEŞ’İ; YAKINLAŞTIKÇA DA beni YAKMADASIN.

Sönmem de mümkün değil; kül olmam da mümkün değil. Sönmen de mümkün değil; kül olman da mümkün değil.” MUTLU OZAN!
            Sizi yorduysam, beni bağışlamanızı dilerim.

PS: İki göz, iki kulak, iki burun deliği, iki dudak ve bir dil! İkişer olan organlar da dil gibi teke endekslenmeli!

DİL VE BEYİN TEK!
           
           

19 Haziran 2010 Cumartesi

166-ULUSAL KONGRELERİMİZ, TOPLUMSAL SÖZLEŞMELERİMİZDİR; KUTSALDIR!

            OSMAN TÜRKOĞUZ
            Çeşmealtı;19 Haziran 2010.

                       
ULUSAL KONGRELERİMİZ,
            TOPLUMSAL SÖZLEŞMELERİMİZDİR;
                               KUTSALDIR!

            Ülkemizde Kara ses adıyla ünlenen ve bugün de Erzurum mezarlığında, görkemli mezarında yatmakta olan, Cemalettin Kaplan; 1970’li yıllarda, az kalsın Diyanet İşleri Başkanımız olacaktı.
            Yönetimin ve askerin gözüne girmek için, bir de Süleymancılar aleyhinde bildiri yayımlamıştı!
            Süleymancıların 1967 senesinde yayımlamış oldukları ”İnanacağımız Esaslar!” adlı bildirinin en can alıcı noktasına dokunulmamıştı:” Bu önemli! Madde, Halife ile ilgiliydi:
            “HALİFESİ OLMAYAN ÜLKEDE CUMA NAMAZI KILINAMAZ!”
            Müslümanların kurmuş olduğu bağımsız devletlerde birer de halife olduğunda siz seyreyleyin gümbürtüyü!
Tarih boyunca, uğruna en çok kan dökülen makam, ”HALİFELİK-HİLAFET”-makamı olmuştu.
Beş ayrı yerde, Hilafet makamı vardı!
Bu konuyu hiç bilmeyenlerin konuştuklarını görmek ve dinlemek geleceğimiz için umut kırıcıdır!
Bu Cemalettin Efendiyi Almanya’ya gönderdiler. Oralarda yapmadığı kepazelik kalmadı. Bir anayasa hazırladılar: ”Anadolu İslam Federe Devleti!”
Hayret! Öteki federe devletlerden söz edilmediği gibi; Federal devletten de söz edilmemekteydi.
Yerine Halife! Olarak oğlu Metin kaplan geçirildi! Bu Halife de soytarılıkta çok ileri gitti. Anıtkabir’i uçakla bombalatmaya kalktı! Sonra da bir hasmını öldürtmek suçundan Alman mahkemesince tutuklandı ve ülkemize getirilerek burada yargılanıp hüküm giydi.
Ülkemizde bir Halife çarığı taşıyan eski bir avukat ve hükümlü birisi daha vardı!
Osman oğullarından Rahmetli Mehmet Orhan, noter kanalı ile kendisine gerekli dersi vermişti: ”Hangi yabancı ülkenin çıkarına hizmet!” Olgusunu da vurgulamıştı!
            Kaplancıların; Avrupa yakası Hilafetçilerin salaklıkları televizyonlarımızda da boy, boy gösterilmekte gecikmemişti: Tahta tüfekli poturlu, geri zekâlı bir sürü yaratık, Mustafa Kemal’e benzettikleri bir kuklanın boynuna ip dolayarak yerlerde sürüklemişlerdi! Bunların İngiliz altınları hatırı için, Kaymakam Köprülülü Hamdi Bey’i hayâlarını burarak öldürenlerden farkları da yoktu!
            İslam dininin, insan sevgisinin, ULUSAL BİRLİĞİMİZİN ve ULUSAL KAHRAMANLARIMIZA SAYGININ öğretilmesi gereken bir mabet hükmündeki yerde, sergilenen vatan hainliklerini iğrenerek seyretmiştik! Sonra da; Arap ve Türk alfabesiyle yazılmış olan yazıları okuduk:

            “HİLAFET DEVLETİ”,
            “İSLAM FEDERE DEVLETİ”.

            Hilafet, Halifelik, Halife Devleti ne demektir! Bunların üzerinde pek durmayacağım.

                        “İSLAM FEDERE DEVLETİ!”
            Profesör Dr. Sayın Mümtaz Soysal; bu konuda güzel bir yazı yazmıştı. Bu yazıyı sizler saklamadınız amma ben saklamıştım.
            Kıbrıs adasında kurulacak Federasyon’da, Türk Federe Devleti ile Rum Federe Devleti, sistemin iki öğesi olacaktır. Federatif ABD’ DE, her eyalet bir federe devlettir. Federe devletler FEDERAL DEVLETİ meydana getirirler.
”İslam Federe devleti!” Şu salaklığa bakınız! Anadolu’muzda, bir federasyon sistemli federe devletlerden oluşan bir devlet modeline mi gidiliyor! Onlar, yani bizim dini bütün müselmanlarımız! Bu federe devletlerden yalınız birisine sahipler! Diğer federe devletler nerede ve adları nedir?
İran anayasasına benzer bir anayasaları olduğuna göre, onlara bu aklı İran Mollaları vermiş olabilir!
Şimdi de en önemli hainliklerden birisini daha görelim:
            “Her inanç topluluğu kendi hukukuna göre yargılanmalı!” Mecelle; islamın dört mezhebinin içtihatlarına göre hazırlanmış. Alevilik, Şiilik, Caferilik dışarıda bırakılmıştır.
Daha sonra da şöyle buyrulmuştur:
            “Her cemaat kendi hukukunu uygulasın!”
            Cehalet değilse; düpedüz vatan hainliği!
Dil gibi, din gibi hukuk ta ulusal birliğimizi sağlayacak en büyük sosyal etkenlerden birisidir.
Akılları sıra; Hz. Muhammed ve Medineli Müslümanlarla, Yahudiler ve Hıristiyanlar arasında yapılan Medine Sözleşmesine uyacaklar!
O zamanın şartları ile günümüzün şartlarını karşılaştırmamız mümkün değildir. Uluslaşamamış bir topluluk, devlet ve hükümet güvencesi de yok. Her unsurun aralarında bağlılık olmadığı gibi, bunlar da birikirleriyle savaş ve yağma hallerindeler. 
            Medine’deki toplulukların mal, can ve ırz güvenceleri Medine Sözleşmesiyle sağlanmaya çalışılmıştır. Ortada ne bir hükümet ne de bir devlet kurma fikri de yoktur. Hz. Muhammed’in yeni bir din ile Medine’ye gelmiş olması, diğer inanç grupları için bir tehlike işareti olarak algılanmıştı. Bu amaçle Yesrip’te—Medine’de-MS.623 tarihinde bir anlaşma yapılmıştır. Bu sözleşmeyle Hz. Muhammed gayesini elde etmiştir.
Şimdi de biz bu sözleşmenin tarafı olanlardan Yahudi aşiretlerini kısa da olsa görelim.
            Hz. Muhammed; Mekkelilerin zulüm ve işkencelerinden kurtulmak için, bir akşam yeğeni Ali’yi yatağına yatırarak, gizlice Mekke’den çıkıp YESRİP’E- Medine- Müslümanların yanına sığınmıştı. (Eylül 622.)
            Medine’de üç güçlü ve zengin Yahudi kabilesi yaşamaktaydı. Buradaki kabileler arasında çatışmalar sürüp gitmekteydi.
            Medine sözleşmesine göre: Medineliler, Mekkelilerle Mekkelilerin yandaşlarının yapacakları hangi bir saldırı halinde, Hz. Muhammed’i kendilerinden birisi gibi koruyacaklarına söz vermişlerdi. Fakat Hz. Muhammed’in de Mekkeli savaş tacirlerine karşı harekete geçmesine de taraftar değillerdi. İsl. AC.7,S,400 ve C.8.S.163.(1)
            Yahudilerin, Medine’de Araplar üzerinde yaptıkları fikri etki, bunların peygamber ile aralarındaki ilişkilerinde çok büyük bir rol oynamıştır. Zira bu etki, bunların onları Mekke ziyaretleri ya da başka türlü şekillerde öğrenmiş oldukları peygamberin dini fikirlerini anlayabilecek bir hale getirmişti. Peygamber ile Medine sakinlerinin temsilcileri arasında bir anlaşmaya varılmıştı. Medineliler, bu anlaşmaya göre; peygamberi kendi cemaatlerine kabul etmeyi ve O’NU kendilerinden bir kimseymiş gibi savunmayı taahhüt ediyorlardı!” S.G.E. S.403.                                                                                                                                 
Yahudi Kabileleri.
                          1-KAYNUKA(BANİ): Yasrip(Medine) şehrindeki üç Yahudi kabilesinden birisidir. Toprakları olmadığı için, yerleşmiş oldukları Medine’nin güneybatısında, ticaretle ve kuyumculukla uğraşmaktaydılar.
            Bunlar, Bani Kayla’ya karşı Bani Hazraç ile birleştiler. Bedir gazvesinden sonra; (Ramazan, 02 Mart 624’te) peygamber ile Yahudilerin arası bozuldu. Yahudiler birleşerek, Müslümanlara karşı bir güç oluşturuyorlardı. 02 Şevval-Nisan 624’te,Hz. Muhammed Kaynuka’ya saldırdı!
Kur’anı Kerim, Sure III/10 vd.-Sure VIII/60 vd. İhanet etmekten korkulanlardan öç almaktan söz eder!
            Bir Müslüman kadının entarisinin ucunun yere çakılması olayı peygambere KAYNUKA’YA saldırma fırsatını vermiştir. Onbeş günlük kuşatmadan sonra, tüm Kaynuka halkı teslim oldu. Tüm kaynukalı erkekler zincire vuruldu.
            Bani Hazraç ve Abd. B.Ubayy’ın müdahalesiyle, önce Medine’nin kuzeyindeki Vadi Kura’ya, oradan da Suriye’deki Azriat’a sürüldüler. Bıraktıkları kap, kacak dâhil, tüm malları da ganimet esaslarına göre Müslümanlara dağıtıldı!”İsl. Ans. C.
.S.467ve İsl. Ans. C.7S.464(2).
            2- BANİ NADİR(BANİ’L NAZİR): Yahudiler; iki büyük göç olgusuyla karşılaşmışlardı. Birincisi; Babil Kıralı Nabukednezzar-Tevrat’ta adı geçer, NABUKODONOSUR-MÖ.486yılında; Kudüs’ü yıkarak, tüm Yahudileri 48 sene süreyle Babil’de sürgünde tutmuştu. İkincisi daha kanlı bir savaştan sonra Yahudilerin başına gelmişti, Roma İmparatoru Titüs, Kudüs’ü uzun ve kanlı bir kuşatmadan sonra zapt ederek tüm Yahudileri dağıtmıştı. Son çarpışmada ve son tepede ölen 900 İsrail askerinin palaskalarına ve ayakkabılarına ve kılıçlarına kazılar sonucu ulaşılmıştı.
İsrail Harp Akademisi öğrencileri bu tepede yemin etmektedirler.
İşte bu Roma işgalinden kaçmış olan bu Yahudiler, yerleşmiş oldukları AL NAZİR Dağının adı ile anılır olmuşlardı. Hayber Yahudilerine bağlanan gerçek bir Yahudi kabilesiydi. Ziraatla, faizcilik ile ve silah ticaretiyle uğraşmaktaydılar. Bunlar, AVS’LARA bağlı olup, Hazraçlara düşman idiler. Bunlar da, HİCRET’İN ilk yılında; Hz. Muhammed ile ”Medine’nin Temel Kanunu” olarak kabul edilen MEDİNE SÖZLEŞMESİNİ YAPMIŞLARDI!
Hayber Yahudi Kabile Beyinin gelini olan SAFİYE, BANİ NADİR YAHUDİ KABİLE BEYİNİN KIZIYDI! Hayber kalesi düşürüldüğünde, Hayber Yahudi kabilesinin hazinesinin yerini söyletmek için, yarısı yanmış bir odun ile Kale Beyini ve Safiye’nin kocasını işkencelere uğratarak öldürtmüştü! Her iki adamın öldürülmesine rağmen hazinenin yarısı ele geçirilebilmişti!
Biraz önce KOCASI öldürülen Safiye ile de Hz. Muhammed, bir devenin sırtına yapılan kapalı bir yerde gerdeğe girmiştir!
Hz. Muhammed, Bani Nadir’den şüphelenince; on gün içinde, taşınabilir mallarını yanlarına alarak, Medine’yi terk etmelerini emretmiştir! Ayrıca, her sene gelerek hurmalarını hasat edebileceklerdi. Bani Nadir Yahudi Kabile Beyi Hayay b.Ahtap, 2000 kişilik bir destek geleceğine güvenerek direndi. Müslümanların, hurmalıklarını kestiklerini görerek teslim oldular.
Hz.Muhamed’in şartları çok ağırdı: Silahları hariç, taşınabilir mallarını yanlarına alarak, iki gün içinde Medine şehrini terk etmeleri emredildi! Bani nadir Yahudi kabilesi, 600deveye yükledikleri taşınır mallarıyla, kimisi Haybere, kimisi de Suriye’ye gittiler. Bani Nadir’in taşınmaz malları; Hz. Muhammed, Medineliler ve göçmenler arasında üleşildi! İsl. Ans. C.9.S.144(3). Safiye’nin eşine ve onun babasına uygulanan dayak ve ateş işkencesi üzerine de hayber ve oranın dillere destan hurmalıkları Peygamberin eline geçerek, eski sahiplerine yarıcılığa verildi!
            3- KURAYZA (BANI). Medine’de-Yasrib’te-yaşayan üç Yahudi kabilesinden birisidir. 2-Banı Nazır ile de akrabadırlar. İkisi bir arada BANİ DARİH adı altında yaşamaktaydılar. Hendek kazmak için, başlangıçta vermiş oldukları kazmaları ve sepetleri vermekten vazgeçtiler. Hendek çarpışması sırasında, bu Yahudi kabilesinden (11) kişi, Müslümanlara başarısız bir gece baskını düzenlediler. Kurayza için Kur’anı Kerim’de VIII/60;XXXIII/26 vd. Ayetler düzenlenmiştir!
            Hz. Muhammed, Mekke’deyken, dinini yaymak için gelmiş olduğu Medine’de KURAYZALILAR tarafından taşa tutularak yaralanmıştı. Kölesi ve oğulluğu Haris oğlu Zeyd, kendisini kaçırıp, saklamıştı. Hendek çarpışması kazanıldıktan sonra; Kurayza kaleleri muhasaraya alındı.15-20 gün süren muhasara sonunda Kurayzalılar teslim oldular. Önce, Bani Nadir’in elde ettiği şartları ileri sürdülerse de; sonunda kayıtsız ve koşulsuz teslim oldular. Kurayza erkekleri eşlerinden ve çocuklarından ayrılarak, gözetim altına alındılar.
            Hendek çatışması sırasında; bir hendekten atlarken, oturak yerine bir ağaç kazığının batması sonucu yaralanan AVS Kabilesinin Reisi SA’DB. MUAZ’I hakem olarak kabul ettiler. Hakem SA’D B.MUAZ, Buluğa ermiş olan Kureyzalı tüm erkeklerin öldürülmesini, kadın ve çocukların da esir kabul edilerek satılmalarına karar verdi.
            Bizzat Hz. Muhammed, erkeklerini eteklerini kontrol ederek, etek kılları siyah olanları öldürülecekler tarafına, etek kılları sarı olanları da esir olarak satılacaklar tarafına göndermiştir. Bu arada (13) yaşındaki bir kız çocuğunu da evlenmek için kendisine ayırmıştır. Bu Yahudi kızının söylemiş olduğu sözleri yazmayayım. Yalınız, cariye olarak gitmiş olduğu Hz. Muhammed’in evinde, üç gün sonra ölmüştür!

EK: İstediği kadar, akademik unvanlı ALLAMELERİMİZ! Öldürme emrini Allah vermiştir desinler. Tanrımız yarattıklarını egemenlik kavgasında öldürünüz demez!
Bu olay beni en çok üzen olaylardan birisidir. Küçücük bebeler, gencecik kızlar, babalarının, kardeşlerinin öldürüldüklerine mi yansınlar, at ve eşek pazarlarında hayvan gibi satılmalarına mı yansınlar. Bu satışlar da mı Allahın emri!
Ben insanım yüreğim bundan hem kanar hem de yanar. Mavi Marmara kepazeliğine de çok hayıflanıyorum. Kepazelikler üst, üstte!
İsrail’in öldürme olayını nefretle ve dahi şiddetle kınıyorum. Aç ve ilaçsız bir ülkeden gemiler dolusu yiyecek ve diğer yardım malzemelerini bizi hep aşağılayan ve sırtımızdan vuranlara gönderme gafletini de şiddetle kınıyorum.

            Öldürme kararı, kazılan büyük hendeklerin başında, meşaleler altında, gece yarılarına kadar infaz edilmiştir.
            Kurayza Yahudi Aşireti yok edildi. Aşiret mensuplarının karılar, çocukları ve tüm malları GANİMET OLARAK PAYLAŞTIRILDI! İsl. Ans. C.6.S.1023.(4)
            Bedir (Badr) gazvesinden sonra; KAYNUKA’LAR Medine’den kovuldu. Yenilgi ile biten Uhut gazvesinden sonra da, Medine’de kaim olan Yahudi kabilelerinden birisi BANİ NADİR’LER DE AYNI AKİBETE UĞRATILDILAR. Fakat en büyük darbeyi yiyenler KURAYZA’LAR olmuştur. AVS’LERİN ricalarına rağmen Hz. Muhammed Kurayza’yı tamamen tenkil etmiştir. İsl. Ans. C.7.S464(5).
            Ülkemizde de, Medine Sözleşmesinin uygulanmasını isteyen, Medine Sözleşmesini örnek alınacak bir sözleşme arayanlara seslenmek istiyorum: Medine Sözleşmesi; bir akit tarafından diğer akitlerin köklerine ölüm, sürgün, esaret ve GANİMET suyu ekmiştir. En çok Kureyzalı kafası kesen Hz. Ali’nin üstü ve başı kan revan içinde kalmıştır. Kureyzalı erkekler, koyunlar gibi, kendi kazmış oldukları çukurların başında, boyunlarını Müslümanların kılıçlarına uzatmışlardır. TANRININ YARATMIŞ OLDUĞU ETEK KILLARI KARA İNSANLAR, TANRININ EMRİYLE BOĞAZLANMIŞTIR! HÂŞÂ!
            Medine Sözleşmesi, güçlü olanların Peygamberi kabul etmelerine yöneliktir. Peygamber de güçlenince, çeşitli fırsatlardan yararlananarak, Yahudileri yok ederek mallarını da kendisine inananlara dağıtarak, gücüne güç katmıştır. Kabileler arasında varılmış olan bir sözleşmenin dinsel ne hükmü ola ki! Arap’a aitse, deve ritmi bile kutsal öyle mi?

                        ULUSAL KARARLARIMIZA BİR BAKIŞ!
            Amasya Mukarreratına, Erzurum ve Sivas Kongresi karalarına bir göz atalım.
            14/15 Mayıs 1919 gecesi; Konaktaki Maşatlıkta-Yahudi Mezarlığı. Denizden gelen ve kimliği saptanamadığı için BAHRİ BABA adı verilen bir ihtiyarın gömülmüş olduğu yer; Bahri Baba Parkı!”—Buralarda alınmış olan kararlar bizim ulusal kararlarımızdır.
            İlkel Arap kabileleri dövüşürler, biribirlerini öldürüp, talan ederler. Sonra da; geçici bir süre için barışırlar! Bunların örnek alınabilecek tarafları nerede? Bizler kılıç zoruyla müslüman yapıldıysak; Arap’ın tarihini kendi tarihimiz mi sayacağız? Bizler müslüman yapıldıysak, Arap’ın sosyal yapısına mı yapışıp kalacağız!
            MS. 623 senesi neresi; o asırdaki ilkel topluluklar neyin nesi?
1998 neresi-yazı tarihidir.—Modern toplumların düşünceleri ve yaşayış biçimleri neresi? Hani: ”zaman değiştikçe hükümler de değişirdi!”
            Medine Sözleşmesine göre; her topluluk kendi inancına göre yaşayacak ve kendi inancına göre hukukunu yaratarak kendi bireylerinin ve bireyleriyle toplumlarının ihtilaflarını çözecek!
Bu fikri savunanlara aptal demek yetmez. Millet nasıl oluşacak? Her topluluk milletleştirilecektir a beyler! Bunlar, birlik, beraberlik ve ulus olmanın aleyhinde olanların hezeyanlarıdır.
            Ortak evrensel hukuk kurallarına düzenlenmiş olan tek hukuk bile, bazen, insanlar ve toplumlar arasındaki ihtilafları çözmede yetersiz kalmaktadır. Her toplumun kendi sübjektif hukukunu objektif hukuk olarak kabul etmiş olduğunu varsayalım. Ayrı toplumlar ve ayrı milletler arasındaki ihtilaflarda, çözüm için nereye ve hangi hukuka başvuracağız?
            Kanada’da evlenen bir Türk erkeği ile bir Fransız kadınının; Kanada’da, İtalya’da, Suudi Arabistan’da birer çocukları olsa; ayrıca bu ülkelerde edinmiş oldukları taşınmaz malları bulunsa; be evli çift İsveç’te boşanmış olsalar; buyurunuz da toplumların kendi hukuklarına göre bu sosyal problemi çözünüz.
Şimdi bu olayı, o Arap uşaklarının dediği gibi hukuk uygulanan bir ülkeye götürelim.
Değişik cemaatlerin hukukunun hangisi ve neye dayanılarak geçerli olacaktır? Bir anda, Anadolu’muz, Rumeli’miz ve egemen olduğumuz yerler bir hak ve hukuk karmaşasına uğrayacaktır.
Uluslaşma süreci mezhepler, tarikatlar, aşiretler ve etnik gruplar olgusuna teslim edilmiş olacaktır.
Osmanlının sonunu hazırlayan adli kapitülasyonlar gibi başımıza bin renkli çorap örecektir.
            Sonra; biz Amasya kararlarıyla göksel iradeyi, kaderi kanımızla ve canımızla söküp atmadık mıydı? Bizler; BEŞERİ İRADEMİZİ kullanarak; bir ve beraber, tek ulus, tek bayrak, tek dil, TEK BİR HUKUK ve tek bir egemenlik için yedi emperyalist devletle savaşmadık mıydı?
            PARÇALANMIŞ BİR HUKUKA SAHİP HİÇBİR TOPLUM ULUS OLAMAZ VE DAHİ ASLA YAŞAYAMAZ!
            Tevhid’i Tedrisat Kanununun (EĞİTİM BİRLİĞİ YASASININ) Esbab’ı mucibesi—GEREKÇESİ—unutulmamalıdır:
            “BİR ULUSUN BİREYLERİ, ANCAK BİR EĞİTİM GÖREBİLİR. İKİ TÜRLÜ EĞİTİM, BİR ÜLKEDE İKİ TÜRLÜ İNSAN YETİŞTİRİR. BU İSE; FİKİR, HİS VE BİRLEŞME DUYGULARINA TEMELDEN AYKIRIDIR (6).
            Çeşitli inanç grupları arasında, başka inanç topluluğunun hukukunun uygulandığı yerde, çıkacak bir ihtilafı hangi hukuku uygulayan hangi yargıç çözecektir.
Din inanç işidir, yönetim ise akıl ve ilim işidir. Donmuş kalıplarla ve yok olmuş gitmiş ilkel toplulukların ölçütleriyle, coşarak, çağlayarak ve durmaksızın ilerleyen bir toplumun çıkar çatışmaları asla çözümlenemez ve dahi dengelenemez. Her türlü sosyal ölçülerimiz; çölün ilkel ve acımasızı ölçülerinden çok ileridedir.
            Hitler, Yahudilere her türlü zulmü reva görür, gaz odalarına doldurtarak yakar. Bu olaya, bir insan olarak acı duymamamız düşünülemez. Kurayza Yahudi aşiretinin toptan tenkiline neden gıkımız çıkmaz?
”Ne ile öldürürsen onunla öldürüleceksin!” Sözü kime aittir dersiniz!
            Bizler, İsrail’in Filistin Araplarına uygulamakta olduğu insanlık dışı eylemleri de kınıyoruz ve onaylamıyoruz.
            Kongrelerimizle ve kanımız ve canımız pahasına yaratmış olduğumuz KONSENSUSUMUZ ile “biz ayrılmak istiyoruz! Hadi bize eyvallah” diyemez hiçbir kimse ve hiçbir topluluk Bu konuda alınmış olan KİŞİNEV kararlarını kaç kere yayımlayacağız.
            “Ahde vefa” nerede!       
Bir sarraf Yahudi çırağının bir Arap kadınının eteğini yere çivilemesi, ahlak sınırlarını da aşan bu kötü şakayı hayatı ile ödemiştir.
Ben, bu olay nedeniyle tüm BANİ NADİR’İN ve KURAYZA’NIN cezalandırılmasına hâlâ acımaktayım.
İsrail’in yurtlarından etmiş olduğu Araplara da yanmaktayım. Kendileri ettiler torunları buldu diyemiyor insan yüreğim.
Ünlü Medine Sözleşmesi ona imza koyan Yahudi aşiretlerinin sonu olmuştu.
Çok hukukluluk ve Federatif Sistem de bizim sonumuz olur.
            Sayın Seyircilerimiz.

Saygılarımla.

            KAYNAKÇA           
-------------------------------------------                
1-İsl. Ans. C.7.S.403.        
“İsl. Ans.C8.S.163.
“M.RodinsonHz. Muhammet(Medine sözleşmesi)
2-İsl. Ans. C.7.S.467.
3-İsl. Ans. C.9.S.145
4-İsl. Ans. C.6.S.1023.
5-İsl. Ans. C.7.S.464.
6-OTO-A.Cengiz”Atatürk devriminin temel ilkeleri nedir? Ne değildir? S.38  
7-Taha Akyol, Medine’den Lozan’a.    

17 Haziran 2010 Perşembe

165-LAİKLİK TÜRK'ÜN "Sİ NE QUA NON" SUDUR

            OSMAN TÜRKOĞUZ
            İZMİR;24 MART 1997.

                                  


165- LAİKLİK TÜRK’ÜN “Sİ NE QUA NON’SUDUR!

            12 Eylül 1980 tarihinde; Zonguldak il jandarma alay komutanıydım. Türk Silahlı Kuvvetlerinin yönetime el koyacağını bir hafta önceden, kesin olarak anlamıştım.
Toplu öldürmelere karşın, Bülent Ecevit ile Süleyman Demirel’in anlaşma umudu da kalmamıştı. İki çocuksuz lider de, bir uyumsuzluk çıkmazına kilitlenmişlerdi.
Genel oy ile iktidarların değiştirilmesi prensibini, silahlar ele geçirmişlerdi.
Benim hâlâ anlayamadığım bir husus vardı; bugün de var. Ülkemizde; yasalar aynı yasalardı, güvenlik güçlerimizin sayıları aynı idi. 12 Eylül 1980 tarihinde; saat 04 00’te, Genel Kurmay Başkanı Orgeneral Sayın Kenan Evren’in bir radyo ve televizyon konuşması ile terörün bıçak gibi kesilmesini anlamış değilim!
Şimdi de; 12 Eylül 1980 harekâtına yüklenenleri anlamış değilim.
SEBEP-SONUÇTAN habersiz gafillikler olarak nitelemekteyim bu olanları.
12 Eylül sonrası; oluşturulan anayasayı askerler mi kaleme aldılar!
Askerler, zorla mı kovuldular!
HADİ CANIM SENDELER!
            Bunu da İkinci ordu Komutanı ve Kenan Evren’in devre arkadaşı Orgeneral Bedrettin Demirel, bir nebze açıklamıştı:
            “Ülke genelinde; terör ve kargaşa arttıkça; Sayın Kenan Evren’e, yönetime hemen el koyalım önerisini yaptığımda; her seferinde:” Daha, henüz vakti gelmedi!” Yanıtını veriyordu!
            Ben; başımızdaki Generalin:
            “Sana güveniyorum Türkoğuz! Tüm yetkiler sende olacaktır!” Emri üzerine, hiç uyumadım, bu nedenle de felç tehlikesi atlatmıştım.
Önce; Asker, Jandarma ve Polis için, örneklerle bezenmiş bir kitap hazırlayarak, EKİ matbaasında, bedelini de cebimden ödeyerek, yayımlatmıştım. Yapmış olduğum öneriler ve örnekler de bağlı olduğumuz Sıkıyönetim komutanlığınca kabul edilerek, örnek olması için dağıtımı yapılmıştı.
            Süleymancılık üzerine de bir kitap yazmıştım. Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Orhan Yiğit, kitabımı önemli bularak, silahlı kuvvetlere Yayımlanması için, Genel Kurmay Başkanlığına iletmişti. O zaman; Genel Kurmay Başkanımız Orgeneral Semih Sancar idi. Bana Sayın Semih Sancar imzası ile bir ikaz yazısı gelmişti.
İkaz şöyleydi:
            “Süleymancılık ile ilgili konu, bir devlet politikası olduğu için; İç Hizmet Kanununun 126’ıncı maddesi mucibince kişisel olarak ta yayımlatamazsınız!”
            12 Eylül 1980 Askersel darbeden sonra; Süleymancılarda büyük bir çıkış olmuştu. Süleymancılara ait tek tip ve yeşil boyalı binalar, şehirlerin kenarlarında yükselmeye başlamıştı. Asker kökenli ve Sayın Kenan Evren’in arkadaşı olduğu söylenen bir bakanın (M.Ö.) Sayın Kenan Evren’i ikna ederek, Süleymancılara gaza meydanını açmış olduğu söyleniyordu. Hatta Süleymancılara ait kurs binalarına Atatürk köşesi bile açılarak; Süleymancı öğrencilerin yüksek yeteneklerinin istatistiklere bile yansıtılmış olduğunu duyuyorduk.
            Bendeniz de; elimde yayımı yasaklanmış olan Süleymancılık adlı kitabımı, EKAİ matbaasında bedelini cebimden ödeyerek yayımlattım. Her yere, özellikle de Sıkıyönetim Komutanlıklarına ve güvenlik güçlerimize bedavadan gönderdim.
            Jandarma genel Komutanı Orgeneral Osman Sedat Celasun’un en yakınında; Süleymancı olduğunu saklamayan, Hacettepe Üniversitesi Fransız dili mezunu olup, astsubaylıktan subaylığa geçen bir Binbaşı vardı.
Bir kurmay yarbay da Jandarma genel Komutanı Kurmay Başkanının has adamıydı.
Benim; Zonguldak Maden işçileri Sendikası matbaasında, bedava olarak 4.000.000 Süleymancılık kitabımı bastırarak, Zonguldak’ta dağıttığım söylentisini yaydılar. Zonguldak’ın nüfusu-Bartın ve Karabük ilçeleriyle- 873.000 kişiydi. KOMÜNİSTLER, bana para vererek bu kitabı yazdırtmışlar! Daha çok iftiralar ortaya atıldı, bugün bunları hatırladığında MESLEĞİM adına üzüntü duymaktayım. Aslında suçsuz da değildim.
Anlatayım:
            Bir gün; Safranbolu ilçe merkezinden bir vatandaşımızın İl Jandarma Alayı merkezine gelerek benimle, önemli bir konuda konuşmak istediğini bildirdiler. O vatandaşımızı hemen kabul ettim.
            “Sayın komutanım; vaktinizi almayayım. Safranbolu’daki Süleymancıların kursuna, zanaat öğrensin diye verdiğim oğlumdaki değişiklikleri fark ederek sıkıştırdım: ”Baba, beni buradan al. Bize hiçbir şey öğretmiyorlar. Sabah kadar da Atatürk’ün resminin yüzüne tükürtüyorlar!” Dedi, Çocuğumun anlattığının doğru olduğunu anladım. Elektrikçilik öğrenemesi için kendilerine emanet ettiğim oğlum, pillerin bağlanmasını bile bilemiyordu. Çocuğu kurslarından aldım.
Sayın komutanım; bunlar dindar falan değiller: YEŞİL KOMÜNİSTLERDİR!” DEDİ.
Olaya bizzat el koyarak, hazırlamış olduğum hazırlık tahkikatı dosyasını Donanma Ve Sıkıyönetim Asker Mahkemesine intikal ettirdim. Yapılan yargılama sonunda: ”Zonguldak ve çevresinde bulunan Süleymancı kurs ve okulları kapatılarak, malları da hazineye devredildi” Halkımızdan imza toplayarak, Eflani ilçe merkezindeki, içi halı ve yiyecekle dolu, görkemli binayı liseye çevirttim. Mahkemenin vermiş olduğu karar da kesinleşti.
Duruma bizzat Sayın Kenan Evren’in el koyduğunu duydum. Beni, apar ve apar topar Konya’ya il merkezine pasif bir göreve atadılar. Kesinleşmiş mahkeme kararı da bozdurularak, el konulan mülkler ve mallar Süleymancılara geri verilmişti. Biz de, ailem Zonguldak’ta ben de Konya’da karşı, karşıya bırakılmıştık!
Bu ahlaksızlığa alet olan subaylar da albay rütbesinden emekli edilerek birer Atatürkçü kesildiler.
Jandarma Genel Komutanlığındaki iki subay da ordudan tart edildiler!
Jandarma Genel Komutanlığı Kurmay başkanı emekli edildikten sonra; Askeri İdare mahkemesi kararı ile tekrar görevine dönerek Korgeneral rütbesi ile emekli edildi ve vurularak öldürüldü.
Konsey üyesi ve jandarma genel Komutanı Emekli Orgeneral Osman Sedat Celasun da, maalesef öldüler. Resen emekli edilen bendeniz de; Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirerek kalmış olduğum yerden, mücadelemin başına dönmüş bulunuyorum.
            Sıkıyönetimin en civcivli günlerindeydik. Artvin İl jandarma alay Komutanlığı İl merkez Jandarma Bölük Komutanı J.Yzb. Sayın Ahmet Avcıdan bir telgraf almıştım. Kendisi; Manisa il jandarma merkez bölük komutanı olarak benim emrimde çalışmıştı.
            “Sayın komutanım; Manisa il jandarma alay komutanı iken, TSK’İNİN yönetime el koymasına karşıydınız. Bugünde en çok çalışanın siz olduğunuzu görüyorum! Bu duruma ne buyuruyorsunuz!” Diyordu! Hemen telgrafına bir telgrafla yanıt vermiştim:
             “Sayın Yüzbaşım; savaşa karşı olmak ayrı şey; savaş çıktıktan sonra savaşmak ayrı şeydir!”
            Tarihe bir göz atıyorum, aynı davranışların aynı sonuçlar meydana getirmiş olduğunu görüyorum: Roma-Kartaca savaşlarında; Hanibal, Kan meydan muharebesinde Roma Lejyonlarını perişan ediyor. 76 Lejyonu imha ediyor; zaferin vermiş olduğu coşku ile 3000 Romalı askeri serbest bırakıyor. Esirler arasında bulunan Skipiyanus Emeliyanus adlı bir Teğmen, 14 defa Kan muharebesinin taktiğini deneyerek Zanta meydan muharebesinde, Hannibal’ı yeniyor.
            Napolyon Bonapart, 1805 tarihinde, Osterliç meydan muharebesinde, üç imparatorun ordularını da yeniyor. Prusyalı General Bulukır’ı serbest bırakıyor. 18 Haziran 1815 tarihinde; Waterlo meydan muharebesinde; İngiliz Komutanı dük Wellington’u yenmek üzereyken, yıldırım gibi yetişen Prusyalı süvari generali Bulıkır’ın hücumu ile yeniliyor.
            Rus Çarlığı, Troçki ve Stalin’i serbest bırakıyor, bunlar tarafından da yeniliyor. Hasmı affetmek; onları da mağdur duruma düşme sendromu ve hatalardan yararlanma becerisi galip yapıyor.
            Mareşal Gazi Mustafa Kemal; kendisini idama mahkûm edenleri yeniyor ve onları serbest bırakıyor. Burada da; zamanın geçmiş olmasına karşın, aynı sonucu kazanma eylemi, dipten ve derinden ilerleyerek günümüzdeki durumuna gelebiliyor.
Bir devrim başarı ile yapılmış olsa; o devrime karşı olanlar sussalar ya da susmuş gözükseler, karşı devrim alttan, alta ilerler.
            Burada; yapılan devrimin nimetlerinden yararlananların kaypaklıkları ve hıyanetleri, karşı devrimin hız kazanmasını sağlıyor. Yeteneksiz ve çapsız politikacıların aymazlıları ve çıkarlara köle olmaları, halkın duygularının mantığa üstünlük sağlamasına en büyük etken oluyor.
            M.Ö.20’inci asırda; Sümerler döneminde, Hz. İbrahim TEK TANRI fikrini GÜNEŞLE sembolleştirmişti.
            Mısır’da; M.Ö.15’inci asırda, Firavun AMENOFİS 1V (ANEKNETON) tek tanrıya güneş ile varmıştı. Bu yeni tanrıya ATON dedi. Din ile devlet iç, içeydi. Firavunlar BAŞRAHİP idiler. Hem dinin başı ve uygulayıcısı, hem de yönetimin, egemenliğin ve otoritenin başıydılar. Anekneton’un yeni dini ve kendisi tepki ile karşılandı ve dinsiz Firavun diye adlandırıldı. ESKİ DİNİN RAHİPLERİ HAYATTA VE AYAKTAYDILAR! Firavun Amenofis 1V Genç yaşta ölünce yeni din de tüm etkinliğini ve inandırıcılığını yitirmiş oldu.
            M.Ö.13’üncü, Mısır’ da, piramitler için taşkıran Beni İsrail; Firavun birinci Seti’nin kızının bir İsrailli Mimardan olan oğlunun peşine takıldı.
Musa-Moşe-suyla gelen demektir. Güya birinci Seti’nin kızının Nil nehri kenarındaki sarayına bir sepet içersinde gelen çocuğa SUYLA GELEN adı verilmiş.
Sümerleri yıkan Birinci Sargon için de aynı ad kullanılır. Aslında gayrı meşru demek olduğunu dünya âlem bilir. Hz. Musa; Dayısı Başrahip te olan İkinci Ramses’in muhafız alay komutanıydı. Durumunu anlayınca İsrail kavminin başına geçti. Tek tanrı fikrine Mısır’da ulaşmıştı. Tek tanrı fikrine sarıldı. Beni İsrail’i tutsaklıktan kurtaracak ona yeni bir güç verecek bir umut gerekti. 39 kitaptan oluşmuş olan Tevrat’ın temeli olan 10 emir meydana çıktı. Din ile İsrail Kavmi iç, içe girmiş oldu. Yöneticiler, Mısır’da olduğu gibi hem PEYGAMBER HEM DE KIRAL İDİLER. DİN KURALLARI BİREYİ YÖNLENDİRDİĞİ GİBİ, İSRAİL DEVLETİNİ DE YÖNLENDİRİYORDU.
            Mekke dönemindeki ayetler incelendiğinde; sade ve özlü oldukları ve bireylerin kurtuluşlarını düzenledikleri görülür Medine devri ayetleri daha kapsamlıdır, toplumsal ağırlığı öne çıkmıştır.
            Daha sonraları 1886 tarihinde; Yehova Şahitleri tarikatı Amerika’da kuruldu. Yehova-Yahve-Hz. Musa’nın kavminin rüzgâr tanrısının adıydı. İsrailoğullarını 12 tanrıları vardı. İki önemli ve büyük iddialı görüş ortaya atıldı:1*İsa gökten, babasının yanından inerek GÖKSEL KIRALLIĞI KURACAKTIR!
            2*Hz. İsa gökten 144.000 kişi ile inerek Armegedon savaşını kazanacaktır. Bu 1914’te olacaktır. Sonra; fikir değiştirilmiştir. Bu savaş 914 doğumluların sonuncusunun ölümünde olacaktır!
            Tanrı; gökte krallık kurmuş! Niye Cumhuriyet ve İmparatorluk değil de Krallık! Yahudi ırkı Krallığı bilir. Hz. Davut ve o’nun, General Uriya’nın karısı Hititli Sitti’den olan, gayrı meşru oğlu Salamon-Süleyman-hem peygamberdir hem de kraldırlar. Din kuralları ve yönetim kuralları hep aynı kaynaktan çıkıyordu. Bugün; iki dindar grubun kapıştığı İsrail devletinin LAİK olması mümkün değildir. Musevilik, İsrail’in tarihsel ve de dinsel yapısıdır.
            Hz. İsa; 30 yaşlarında iken, Tevrat’ın bir bölümünü yorumlamakla işe başlamıştı. Bir buçuk sene sonra; 07 Nisan 30’da; Roma’nın Kudüs valisi Sinoplu PONTUS PİLADİ tarafından çarmıha gerilerek öldürülmüştü. Hz. İsa’yı ölüme gönderen Eski haham Başı ile damadı olan yeni Haham başı ve çıkar çevreleridir.
            Hz. İsa, çok yoksul bir aileden geliyordu ve devlet yönetmek fikrinde de değildi. Havarisi ve Kanonik-Yasal- İncilerden birisinin sahibi Matta, Roma İmparatorluğunun gümrük memuruydu. Hıristiyanlığın yapısı bireysel ve insanın kurtuluşiuyla ilgili olmasına karşın; Kilisenin devletleşmesi, HIRİSTİYANLARI, Tanrı adına perişan etmiştir. İNSANI ve TOPLUM; papazların ve kilisenin elinde, din e insanlık dışı işkencelere uğratılmıştır. Avrupa’da yüz senede 450.000 Kadının büyücü diyerek öldürülmüş ve yakılmış olduğu hesaplanmıştır. Hz. İsa’nın ”ÖLDÜRMEYECEKSİN!” emrine uyularak insancıklar, diri, diri yakılmışlardır!
Tanrı Devleti gibi kavramlar, kilise babalarınca ortaya atılmıştır. Kilise, Aforoz yetkisini ve günah çıkartma kavramlarını din adına ortaya atarak Hıristiyan bireyi ve toplumu esir etmiştir. Aforoz’a uğrayan bir Alman Kralı, soğuk ve karlı bir kış günü, yalınayak Roma’ya gelerek, Papa’nın kapısında üç gün yalvararak, affedilmesini beklemiştir.
            İstanbul’un Türkler tarafından fethinden sonra; İtalya’ya kaçmış olan Bizanslı bilginler; Rönesans’ın İtalya’da doğumunu sağlamışlardır.
            Rönesans, reformlar, aydınlanma dönemi, cesur bilginler ve Fransız İhtilalı, Hıristiyanlığı İncil’in içine sokmuştur. Tam olmasa da Hz. İsa’ya dönülmüştür.
            Büyük Bilgin Bruno Giardano, zengin bir öğrencisinin Papalık ile kurmuş olduğu tuzağa yakalanarak, ENGİZİSYON MAHKEMESİ tarafından, 16 Şubat 1600 tarihinde yakılmıştı.
            1763’te 23 yaşındaki bir İtalyan Genci, BACCARELLİ, ”SUÇLAR ve CEZALARI” insanlığa armağan ederek modern Ceza kanununu yaratmıştı.
Avrupa’da din, egemenliğini yitirmişti. Roma Hukukuna dair kaynaklar bulunmuş ve ders olarak ta üniversitelerdeki yerini almıştı. Modern kanunları, medeni Kanunu ve özellikle de CEZA KANUNUNU devlet yaratmıştı. Laikliğe dönülmüştü.
            Hz. Muhammet; Müslümanlığı bireyin ve toplumun kurtuluş reçetesi olarak yaymağa başlamıştı. Bireyin kurtuluşu için Hz.İsas vari kurallar getirmişti. M.S.622 tarihinde Mekke’ye göçmek zorunda kalmış; Bedir, Uhut ve Hendek gazalarından sonra, toplumsal içerikli sureler inmeye başlamıştı. Dinde cezalar öteki âleme ait iken; hukuk, gelenek, ahlak, örf ve adet ve dahi moda DİNİN İÇİNDE ERİTİLMİŞTİR!
Din, toplumsal yaşamın yegâne ölçeği olmuştur. En küçük hırsızlık yapanın davranışına neden olan etkenlere bakılmaksızın; her hırsızlık olayı için hırsızlık sanığının bir eli ve bir ayağı kesilmiştir. Dünyevi ve uhrevi cezalar bu dünyada verilir hale getirilmiştir.
            Emeviler ve Abbasiler döneminde, dinde başlayan hareket devletleşmekle sona erdirilmiştir. Ganimet ve cizye için komşu ve uzak devletler, dini dayaklı kıyımlara uğratılmıştır.
            DİN, İÇ VE DIŞ POLİTİKANIN YEGÂNE ARACI OLMUŞTUR. İnsanlığın çekmiş olduğu bunca acılara ve Mustafa Kemal ATATÜRK’E karşın; Afganistan, İran; Suudi Arabistan, Cezayir ve diğer ilkel devletlerin halleri ortadadır! Bir parça eşya çalanın kesilmiş olan elleri, uzun sopalara geçirilerek halka gösterilmektedir. Bu dinin tanrı adına ve Tanrı’nın emri ile yapılmış bir vahşettir! Cezayı verdiren ve uygulattıran da en büyük hırsız olan egemendir. O devletin tüm gelirlerinin üstüne oturmuştur, sarfiyatını soran ve kontrol eden de yoktur. Ekmek çalanın elini de kestirten odur!
            Mareşal Gazi Mustafa Kemal; bu iğrenç ve insanlık onuru ile bağdaştırılması mümkün olmayan açmazı görerek gerekeni yapmıştır. LAİKLİĞİ VE GÜÇLER AYIRIMINI GETİRMİŞ, EGEMENLİĞİ GÖKTEN İNDİREREK GERÇEK SAHİBİNE, BEŞERİ İRADEYE VERMİŞTİR! YÖNETİMDE VE YAŞAMDA AKIL YÖNETİMİNİ EGEMEN KILMIŞ, İNANCA DA, İNANSIZLIĞA DA BASKIYI ORTADAN KALDIRMIŞTIR. Anayasamız: Madde 1.2.3.4 ve 24’üncü maddeleri ve 174’üncü madde. Osmanlı İmparatorluğunu oluşturan uluslar;
            ULUSÇULUK VE AYDINLANMA kavramına dört elle sarılarak ve dini kilisenin tekelinden çıkararak, din adamlarını bağımsızlık mücadelesinin lideri yapan uluslar, BAĞIMSIZ VE ULUSAL DEVLETLERİNİ KURMUŞLARDIR!
            Laiklik olgusunu yitirdiğimiz an; Sevr antlaşması ile Osmanlının kabul etmiş olduğu durumdan daha kötü durumlara düşeriz!-Bu yazı; 24 Mart 1997 tarihinde yazılmıştır!-
            Anadolu’muzda, çok sayıda küçük devletçikler ortaya çıkar. Bize de dağılmamıza neden olan olgular, kurtuluş reçetesi olarak sunulur! Analarımızın, bizleri uyutmak için söylemiş oldukları:”Benim yavrum uyusun da büyüsün!”Ninnisi midir bizleri derin uykularda uyutan! Cuma gününün hafta tatili olarak kabul edilmesinden sonra; başka bir Cuma gününde enkazımız kaldırılır!
            LAİKLİK ortadan kaldırıldıktan sonra; dinin içine sinmiş olan ilkel Arap bölünmüşlükleri ulusumuzu paramparça eder. Kavgalar, kargaşalar; din ve Tanrı adına ortaya dökülen Dolarlı, marklı ve Mersedesli soytarılar ortaya çıkarlar. Ekmek çalanların ellerini; onları ekmek çalmak zorunda bıraktıranlar keserler! Akıl almaz pislikler, din ve tanrı adına yapılır. Din ve Tanrı bu pislikleri kaldıramaz. Boşlukta kalan insancıklar da güçlülerin sultasına düşerler. Hâlbuki insanların getirmiş olduğu kurumlar kirlenince bunları temizlemek ve dahi değiştirmek her zaman mümkündür; Sayın seyircilerimiz.

Saygılarımla.
           
           

İzleyiciler

Blog Arşivi