27 Nisan 2010 Salı

121- şiir ve yazı yazmak- 3


OSMAN TÜRKOĞUZ
Çeşmealtı; 12, Haziran,

           
121- ŞİİR VE YAZI YAZMAK-3  


Bendeniz var ya; bendeniz, bu telefon denilen canavardan çok korkarım. Mesleğim dolayısıyla, hep kötü haberleri iletirdi bana. Onun bulunduğu odaya, ayakucuma basarak girerdim. Siyah başlı bir kedinin başını okşar gibi de, onu okşardım; zırlamasın diye.
Görevimin çoğunu da asayişi bozuk yörelerde geçirdiydim.
Bizlerde; günlük yaşamımızda olsun; özel yaşamımızda olsun, isterse resmi yaşamımızda olsun yatay bilgi akışı yoktur.
Bendeniz; Eşim Sayın Hamret Hanımın, hiçbir işine, nereye ve kimlere gittiğine karışmam. Yeter ki, bana bilgi versin.
Aramam gerektiği zaman, bilgisizce ve boşu, boşuna arayarak komik durumlara düşürmesin beni.
Güneydoğu’da görev yaptığım zaman, en küçük detaydan ve en önemsiz haberlerden haberdar edilmem hususunda görevlileri uyarmıştım.
Bir gece; tamı, tamına saat 03 00’te, jandarma telefonu acı, acı çaldı.
”Eyvah! Dedim, yine bir soygun var!”.
Bu olay; 1965 senesinde; Derik’te geçti. Deli gibi-Pek akıllı sayılmam da-fırladım; ahizeyi kaptım; santralcı erimin huzur dolu sesi beni biraz rahatlattı. “Hayır mı Ahmet?” Diye sorduğumda.”
“Hayırdır, komutanım. Akşamüzeri, Kocatepe muhtarı, size selam söylememi söylediydi. Yani, Kocatepe köyü muhtarının size selamı vardı. Söylemeyi unutmuşum, belki şifredir diye şimdi arz ediyorum, rahatsız ettim mi?” dedi.
Derin bir nefes alarak:
“Ulan Ahmet, sen çok akıllı bir jandarmasın, yarın kantinden iri bir çukulata al, benim hesabıma” dedim.
Ben, bu telefon canavarından çok korkarım dedim. Dinlenebildiği için değil. Keşke dinleseler de:
*Dinletenlere ve dinleyenlere ATATÜRKÇÜLÜĞÜ öğretsem,
*Bursa nutkunu öğretsem;
*06 Mart 1922 tarihinde; TBMM’sinde söylediklerini öğretsem,
*Tam bağımsızlığı öğretsem;
*Evrensel hukuku, Çağdaşlaşmayı ve LAİKLİĞİ öğretsem,
*Ulusun ve Vatanın bölünmezliğini öğretsem,
*Mumya gibi sarmalanan kadınlarımızın Tanrımıza en yakın varlıklar olduklarını öğretsem. Ah! Nerede o günler!
Dün akşam; epeyce geç yattık. Bezik oyununda Hanımıma yine yenilmeyeyim mi!
Tam gece saat 03 00’te, telefon kibar, kibar çaldı.
Rüya görüyormuşum. Hep te askeri rüya görürüm. ”Mayınlı sahadan geçiş mi var? Tel engeller kesilmiş mi!” Diyerek, yataktan fırladım.
Eşim: ”Ne mayını, ne tel engeli? Emekli olduğunuzu hep unutuyorsunuz!” Deyince, uykumdan ve dahi rüyamdan uyandım.
Ahizeyi kaldırdım; ”Ulan Osman,” diye de söylenmedim” değil. ”Ulan Osman, seni Silivri’den aramasınlar!” dediğimde, benim Hanım çok şakacıdır:” Nerede o günler!” dedi.
Telefonun saat 03,00’te ötmesi; beni, taa 1965’e götürdü. Telefonu açan; Sayın Süleyman Sami Türkoğuz idi.
“-Ağabey; benim, ben. Süleyman Sami Türkoğuz; rahatsız ettim mi!” Dedi. ve anlatmaya başladı.
“-Ağabey; o garibin, mezara gömülmesi ricasını, kendi ağzından yazmak için, FETHİ KABİR YAPTIM—Kanuni bir deyimdir—Kendi ağzı ile yürekten söylediğini yazarak, size iletiyorum. Kalem, kâğıt alır mısınız, elinize!” dedi.
Telefonun başındaki kalem ile kâğıdım vardı. O okudu, bendeniz de yazdım.
O gariban ölünün, yürekten söylediği, değişik ağzı da, izlere iletmeyi bir görev saydım:
                       
                          KOYUN BENİ BİR AN ÖNCE KABİRE,
                          TOPRAK ATIN ÜZERİME HABİRE.
                          SEVDİKLERİM OTURSUNLAR SEDİRE,
                          DUALAR OKUSUNLAR, BU KİMSESİZ GARİBE!”

Bu, şiir yazma ukalalığını da böylece geçirmiş oldum.
           

                       

120- ŞİİR VE YAZI YAZMAK- 2

OSMAN TÜRKOĞUZ
Çeşmealtı; 09 Haziran 2009

                       

                120- ŞİİR VE YAZI YAZMAK-2

            Bir baktım ki; dört sahife dolmuş; bendeniz daha eteğimdeki yazı ve şiir taşlarını dökmemişim.
”İkinci sefer yazarım” dedim ve ol yazımın Edebiyat Galerisine asılmasını rica ettim. Yazım, yayımlandı. O yazım; eksiklerimi gidermem gerektiği, beni bu yazımı yazmak için zorladı.
Şiiri hemen, doğduğu gibi bırakmak; şiiri yazdıktan sonra üzerinde oynamak!
            Sayın Ali Yüce; ülkemizin en büyük şairlerinden birisidir. Reklâmı yoktur. Bir şiiri yazdıktan sonra; bir mücevher ustası gibi üzerinde işler. Altı ay üzerinde çalıştıktan sonra şiirini adam sırasına soktuğunu bilirim.
Bu büyük şairimizden, ileride örnekler vereceğim.
Kısa bir örnek vermem gerekir diye düşündüm:

                        “Kuyulara doldurdum acılarımı,
                          Kapattım ağzını bin dağ ile.
                          Girmeyin düşüme kanatsız kuşlar,
                          Yalnızlığı yurt eyledim kendime.
                          Kanıma karışan senli bir anı;
                          Değişmem sensiz bin çağ ile.”

            Ya da:
                         “Yüreğimiz altın bizim, evimiz kerpiç;
                           Ya her gün uğra bize, ya uğrama hiç.
                           Gonca, gonca güllerin; çözülmüş düğmelerin;
                           Bal tutmuş memelerin, ilikleme hiç!”

            Bu işin kesin bir kuralı yoktur. Ya da vardır da bendeniz keçilik yapıp, ille de yazdığım tarzı sürdürüyorum.
            Süleyman Sami Türkoğuz’un, yazımı yazarken, gelen mektubundaki iki şiirinden örnekler vermiştim.
Kendisine başvurdum; dedim ki:

            “Sayın Süleyman Sami Türkoğuz:

                           “Gömün bu Garibi, gömün kabire;
                             Toprak atın üstüme habire.
                             Sevdiklerim, oturup ta sedire,
                             Fatiha okuyun, okuyun şimdi.”

Diye yazmışsınız. ”Yan üstüne koyun kabire beni” ile başlayarak İslami gömü sisteminden gidilemez miydi?”
            “Hayrola ağabey,” dedi ve bir kahkaha attı: ”Siz değil miydiniz, yüreğinizin işine aklınızı sokmayın, işin ihalesi akılda kalır”, diyen.
Bak, üstadım, o mısrayı yeniden okur musunuz? Ben, toplumun değer vererek benimsemediği bir garibin haykırışını dile getiriyorum. ”Toprak atın üstüme habire,” diye isyanını dile getiriyor. ”Kurtulduk deyyustan! Der gibi yapın. ”Gömün bu garibi, gömün kabire!”
Burada da bir isyan haykırışı yok mu?” Kalbinizde yer veremediğinizden kurtulmak için, elinize fırsat geçti!” demek değil mi, bu serzeniş?
Ben, duygularımı yazdım. ELLERİNİZDEN ÖPERİM”, DEDİ.
Sonra da, telefonum çaldı: “Ağabey, benim, ben Süleyman; ‘Manisa Garında, Çınar Ağacınım’ şiirinizi aklınızla mı yazdınız, kalbinizle mi?
Akıl, Çınar ağacını konuşturamaz. Amma, yürekten gelen duygu, taşları bile konuşturur. Yeniden, kaleminizin ucundan öperim.” dedi ve izin isteyerek, telefonu kapattı.
            Sorup, soracağıma bin kez pişman oldum. Bendeniz, yazdıklarımın üstünde oynamayı; sağını, solunu, kalçasını ve dahi yüzünü gerdirenleri hatırlattığı için yapamıyorum. Aklımı, hep dışarıda tutuyorum. Bu nedenle de pürüzler ortada kalıyor. Ne zaman bir şiirimi düzeltmeye kalksam; yepyeni bir şiir ortaya çıkıyor. Her ortaya çıkan şiire kıyamadığım için, hepsini de yırtıp, atıyorum.
            Okuduğum kitapları; iki renkli kalemle işaretlerim. Beğendiğim yerleri mavi kalemle; bana ters gelen yerleri de kırmızı kalemle işaretlerim. Kitabı okumaya başladığım tarihi, kitabın ilk sahifesine işlediğim gibi, kitabı bitirdiğim tarihi de, saatine varasıya kadar, kitabın sonuna işlerim.
Benden kitap isteyen, emrim altında çalışanlardan, okudukları kitapların listesini isteyerek, kitap verirdim ve özet çıkarmalarını isterdim. Eşlerine özet çıkartanlar çok olurdu.
Benim burcum Boğa burcu; mavi renge ölürüm. ”Mavidedir benim her şeyim/ gülmem, sevmem/ diye mısralar döktürürüm.
            Bu Manisa Garı öyküsü, benim için çok ilginçtir. 22 Aralık 1978 tarihinde; Ankara’dan gelecek olan treni beklemek için; Manisa Garı’na gittim. Hava bulutsuz, çok soğuk ve Çakır yıldızlıydı İstasyon binası, ağzına kadar yolcularla doluydu. Bendeniz o yolcu salonunu üç boyutlu olarak algılamıştım.
Dışarı çıktığımda da, çınar ağaçlarının hali beni çok etkilemişti. Aklım ve gönlüm yarışa kalktılar. Börekçiden bir börek aldım. Böreğin yarısını orada bulunan bir köpekle üleştim. Bir çıkıntıya oturdum; düşünmeden ve kalemime geldiği şekilde yazdım.
Sonraları yayımladığım, ”Çağlar Boyu Yaşam”, adlı kitabıma bu şiiri de koydum. Bir levhaya işleyip, o Koca çınarın boynuna asmak istediler. Reklâm yapıyor derler diye olur vermedim.
Bu şiirimi, aziz dostum ve Sevgili Meslektaşım E.J.Kd. Alb. Sayın Ahmet Avcı sesli sunum haline getirdi.
Efendim; diyeceğim şudur: Sizler, şiir ve düzyazı yazınız da, nasıl yazarsanız yazınız. Yeter ki, yüreğinizle yazınız. Yürek; ikide bir, tekleyerek insanları ölüme götüren kalp değildir. Yürek, insanı, insan; adamı da adam yapan olgudur.
Mareşal Gazi Mustafa Kemal; YÜREKLİ ADAMDI!
Zekâ ile ve dahi akıl ile şiir yazılsaydı; en büyük şairler en akıllı adamlardan çıkardı. Bu işin tahsille de ilgisi yoktur.
Yunus Emre, Karacaoğlan, Âşık Veysel Şatıroğlu, hangi üniversitelerimizi bitirdiler!
Akıl; Arapça bir kelime olup; devenin ayağına takılan bukağı demektir.
En gelişmiş bilgisayarlarla yazılan şiirler de teneke ruhu taşır.
Avustralya Yerlileri olan Aborjineli bir adamla evlenen, Amerikalı Kadın yazarın kitabının adı da; ”YÜREĞİNİN GÖTÜRDÜĞÜ YERE GİT’’TİR tir.
Kalp denilen uzvumuz, bizleri hastanelere götürür.
Yürek dediğimiz şey de; bizleri aşka ve sevgiye ve vatanseverliğe götürür.
Kahramanlığa ve sevilenler için ölüme götürür.
Her iş; yürekle yapılır; şiir de, düz yazı da yürekle yazılır.
Akıl, yüreksizleri, satılmışlığa da götürür.

            NOT: SESLİ VE RENKLİ SUNUM OLAN MANİSA GARINDA ÇINAR AĞACINIM ŞİİRİMİ EKLEYEMEDİK. SİTEMİZDEDE YAYIMLANAN BU ŞİİRİ OKUMAK İSTEYENLER, ARAYIP, BULABİLİRLER.

                       
                       

26 Nisan 2010 Pazartesi

119- ÜÇ DEVİR VE ÜÇ BENZERLİK!

OSMAN TÜRKOĞUZ   
İzmir; 07 Aralık 2008
                                                          


119- ÜÇ DEVİR VE ÜÇ BENZERLİK.


                        “Göz kamaştırıcı nesnelerin parıltısı arttıkça;  İnsanların iç gözü de o derece körleşir.” Gılgameş Destanı,3’üncü tablet,
                                            Enkidu’nun söylemi.

“Delilik, aynı şeyi tekrar, tekrar yapıp, farklı 
                                                                                Sonuçlar çıkarmaktır.”
                                                                                         Albert Einsteine. 
                                                                                                                                                                                                                                                                                                      
                       
“Ayrıca; demokraside, yolsuzlukların önüne geçmeye olanak yoktur.”
                                                                                              Büyük Dariyüs  (M.Ö.522)


               Devlet ve hükümet şekilleri üzerine Eskiçağ Filozofları epeyce kafa yorarak, kitaplar yazmışlar, kitaplara geçen sözler söylemişlerdir. Doğal olarak, bu gibi şeyler, araştıranlar için vardır.
 Rahle önlerinde, Elif, Cim, Dal’la alınan icazetlerde bu gibi konuların geçmesi düşünülemez. Çöl Arabı’nın ve İran Mollalarının icazetleri, bu gibi konulara dokunmayı cehennem ateşi ile cezalandırdığından beri; ilmi tartışmalar: ”Ol Mübarek” ile başlayıp ,”ol Mübarek” ile de sonuçlanmaktadır.
Mareşal Gazi Mustafa Kemal’den (85) sene sonra, hâlâ onu anlayamayanlara ve anlamak istemeyenlere ne söylesek azdır.
1951 senesinde; Eskişehir’de, bir uçak hangarının içersinde, Rahmetli Tümgeneral Gavsi Uçagök, bizlere bir konferans vermişti: YOBAZLIK” üzerine.
 O konferans’ta dinlediklerimi hiç unutmadım. Unutmuş olanlar, o görüşleri dile getirdiğimde, beni hep suçladılar.
YOBAZ denildiğinde, gözlerimizin önüne siyah, çember sakallı, başı takkeli, şalvarlı, gözleri yuvalarının içinde, fırıl, fırıl dönen bir yaratık aklımıza gelirdi.
Rahmetli Tümgeneral Gavsi Uçagök; bu görüşümüzün yanlış ve çok eksik olduğunu bizlere örnekleriyle anlatmıştı.
YOBAZI ŞÖYLE TANIMLAMIŞTI: ”Dünya’da bir tek doğru olduğuna inan ve inanmış görünen; bu inancını gerçekleştirmek için, her kılığı ve her inancı sahiplenen, bu uğurda her türlü suçu işlemekten çekinmeyen insanlara YOBAZ DENİLİR.
KAFALAR SAPLANTIYA TAKILMIŞ OLANLARI TEDAVİ ETMEK MÜMKÜN DEĞİLDİR. Meğerki boyunları vurula.”
 Ve sözlerini şöyle sürdürmüştü: ”Ne çember siyah sakallılar ve poturlular vardır, çağdaş ve uygarlığa uyan; ne kılık ve kıyafeti modaya uygun, kravatlı ve yüksek okul diplomalılar vardır ki çağın dışında yaşayan.”
Devrim sürecinin gevşetilmesiyle, ülkemizde çok olumsuzluklar sergileneceğini de anlatmıştı.
Gençlik ve deneyimsizlik işte; çıkardıkları sonucu; ben çok uzak bir ihtimal olarak görmüştüm.
Bir Baba ve Oğulun; güpegündüz, Kızılay’daki Atatürk anıtına çekiçle saldırmaları beni derinden yaralamıştı.
YOBAZIN EYLEMLERİNE YOBAZLIK VE GERİCİLİK, DENİLİR. GERİCİNİN EYLEMLERİNE DE GERİCİLİK VE ÇAĞDIŞILIK TA DENİLİR.
DÜNYA’DA İKİ YARATIK GERİ, GERİ YÜRÜMEZLER VE TEHLİKE ANINDA, KABUKLARINA ÇEKİLİP, TEHLİKENİN GEÇMESİNİ BEKLİYEREK KALDIKLARI YERDEN, GERİYE GİDİŞLERİNİ SÜRDÜRÜRLER:
BU İKİ YARATIĞIN ADLARI.
1-KAPLUMBAĞALAR,
2-YOBAZLAR’ DIR.
Bu konuya ileride değineceğiz.
Şimdi, üç önemli saptamaya değinmek istiyorum:

1-Bir darbe ile sahtekâr din adamları MAGİ’LERİN elinden Pers devletini kurtaran Büyük Darius ve Dört arkadaşının devlet ve hükümet şekilleri üzerine görüşleri,
2-Eflatun-Platon-un devlet şekilleri üzerine görüşleri,      
3- Aristo’nun devlet şekilleri üzerine görüşleri.
PERS’TE, DARBECİLERİN TARTIŞMALARI.
1-Mısır’da, seferde bulunan Pers Kralı Kambiz; Sus şehrine bir adamını göndererek, kardeşi Smerdis’i öldürtür. Bu olayı anlayan ve Smerdis’e çok benzeyen bir MAGİ-İranlı din adamı- kardeşi ile birlikte, Pers tahtını ele geçirirler.
Babası Satrap-Eyalet valisi- olan Dariyüs ve Altı arkadaşı, durumu anlayarak, bir baskınla Sahtekâr Magi’leri öldürerek, Pers tahtını kurtarırlar.
Baskıncıların ikisi yaralı olduğu için, Beş Baskıncı, bir yerde toplanarak, kuracakları yeni devletin şeklini tartışırlar.
İlk sözü baskıncılardan Otan alır; Persia’da demokratik bir devletin kurulmasını ister. ”Aramızdan çıkacak bir adamın tek başına iktidara sahip olmasının zamanı geçti. Krallık, ne güzel, ne de iyi bir şey; kambiz’in kibirli iktidarının o’nu nerelere götürdüğünü, Magi’lerin de neler yaptığını, kişisel tecrübelerimizle, hepimiz biliyoruz. Tek bir insanın, hiçbir sorumluluğa ve kontrole tâbi olmadan her istediğini yapmasına imkân veren krallığı, nasıl sağlam bir ahlak sistemine oturtabiliriz? O makama yükselen en iyi insan bile olayları başka türlü görmeye başladığı için, kötü ve tehlikeli bir biçimde değişiyor. KISKANÇLIK VE GURURHÜKÜMDARLARIN TİPİK KUSURLARIDIR. KISKANÇLIK, İNSAN DOĞASININ ZAVALLILIĞINDAN İLERİ GELİR. GURUR DA, SONSUZ BİR SERVET VE İKTİDARIN, İNSANI İNSANÜSTÜ BİR VARLIK OLDUĞUNA İNANDIRMASININ SONUCU OLARAK DOĞMAKTADIR. BU İKİ KÖTÜLÜK, TÜM FENALIKLARIN ANA NEDENİDİR. Her ikisi de, insanı aşırı ve vahşi bir şiddete götürür…
Kral, dilediği gibi yaşamaya ve en kötü şeylerden en büyük zevki almaya devam ederken, uyruklarının ve yetenekli ve erdemli olanlarını kıskanıyor. O İFTİRACILARA VE DEDİKODUCULARA İNANMAYA KİMSE BİR KRAL KADAR HAZIR DEĞİLDİR. KRAL İNSANLARIN ENKARARSIZIDIR. ÖLÇÜLÜ BİR SAYGI GÖSTERDİĞİNİZ ZAMAN; MAJESTELERİN ÖNÜNDE KÜÇÜLMEDİĞİNİZ İÇİN KIZAR. Kendinizi küçülttüğünüz zaman, aşağılık bir düzenbaz olduğunuz için, sizden nefret eder. Fakat hepsinin en kötüsü, eski gelenek ve töreleri bozarak, kadınları zevkine esir etmesi ve insanları yargılamadan öldürmesidir.
BUNUN TAM TERSİ, HALKIN KENDİNİ YÖNETMESİDİR. Bunun adı bile güzeldir: İZONOMİ. YANİ, YASALAR ÖNÜNDE EŞİTLİK. ÖBÜR TARAFTAN, İKTİDARA GELEN HALK, BİR HÜKÜMDARIN YAPTIĞI ŞEYLERİN HİÇ BİRİNİ YAPMAZ. HALKIN YÖNETİMİNDEKİ HÜKÜMET ÇOĞUNLUĞUNUN ATADIĞI BİR YARGIÇ, GÖREVDE BULUNDUĞU SÜRECE, HALK YÖNETİCİSİNİN TÜM DAVRANIŞINDAN SORUMLUDURVE ÜLKENİN tüm sorunları, açık bir oturumda tartışılır.
Bundan ötürü, krallıktan vazgeçip, bir halk yönetimi kurarak, halkın iktidara gelmesini sağlayalım. ÇÜNKÜ HALK VE DEVLET ANLAMDAŞ DEYİMLERDİR.” dedi.
Megabyzos söz alarak, şöyle konuştu: ”Otan’ın krallığı kaldırmak için şimdiye kadar söyledikleriyle beraberim. Fakat siyasi iktidarı halka devretmeyi isterken yanılıyor. Halk, cahil, sorumsuz ve şiddete yönelmiş zayıf bir kitledir.
Bir kralın canavarca kaprislerinden kurtulalım derken, ayak takımının buna eşit, kaba ve bilinçsiz yönetimi altına girmek te delilik olur.
 Hiç olmazsa bir kral bilinçlidir, yaptıklarını bilerek yapar; fakat ayak takımı bundan yoksundur. Doğru ile yanlışın ne olduğunu bilmeyen, bunları öğrenmemiş halkın bir ülkeyi yönetmesine olanak var mıdır? Halkın kafasında, düşünce denen şey yoktur; yapabilecekleri tek şey kör bir saldırı ile politikaya atılmak ve taşan bir nehir önlerinde ne varsa silip, süpürmektir.
HALK, PERSİA’YI DEĞİL, PERSİA’NIN DÜŞMANLARINI YÖNETSİN. BİZE GELİNCE, ÜLKENİN BELLİ BİR KAÇ KAFALI ADAMINI SEÇEREK, ONLARA SİYASİ İKTİDARI VERELİM. BİZ DE ARALARINDA OLURUZ. İYİ OLANLARIN, İYİ BİR SİYASET GÜDECEKLERİNE İNANMAK ÇOK DOĞAL BİR ŞEYDİR.” dedi.
Dariyüs söze şöyle başladı: ”Ben, Megabyzos’un halk için söylediği her şeyi kabul ediyorum, ama krallık için söyledikleriyle beraber değilim. Üç tür hükümet şekli üzerinde görüşüyoruz. BUNLAR:
1-DEMOKRASİ,
2-OLİGATŞİ,
3-KRALLIK’TIR.
Her birinin kendi türünde, en iyi hükümet şekli olduğunu kabul etsek bile, yine de ben, üçüncüyü diğer ikisine tercih ederim. Güçlü, yetenekli ve iyi bir adam olmak şartıyla bir kralın yönetimi en iyi devlet şeklidir. Böyle bir adamın kararları, karakterine uygundur. Halk üzerindeki denetimi söz götürmez. Düşmanlarına ve hainlere karşı önlemleri, diğer hükümetlerde olduğundan daha kolayca gizli kalabilir.
Oligarşik sistemde, halk hizmetinde üstünlük kurmak isteyen bir grup insanın sürekli birbiriyle yarışması, şiddetli kişisel düşmanlıklara yol açar. Her biri, en yüksek mevkie gelmeyi ve yaptığı önerilerin uygulanmasını ister. Böylece, aralarında çatışma başlar, kişisel kavgalar, açık düşmanlıklar yaratır. Bu da, kan dökülmesine neden olur. Bu durumda, tek kurtuluş yolu tekrar krallığa dönüştür.
Sadece bu bile, krallığın en iyi yönetim şekli olduğunu gösterir. Ayrıca, DEMOKTASİDE, YOLSUZLUKLARIN ÖNÜNE GEÇMEYE OLANAK YOKTUR! Devlet hizmetindeki yolsuzluklar, kişisel düşmanlıkları değil, kişisel gruplaşmalar meydana getirir. Bu çeşit işlerden sorumlu olanlar, kafa kafaya vererek, karşılıklı birbirlerin destekler Böylece sürüp giden yolsuzluklar sonunda, biri ortaya çıkıp, HALKIN KURTARICISI OLARAK, BU GRUBU DAĞITIR. Bu o’na, halkın hayranlığını kazandırır Böylece bu kimse, kısa bir süre içinde kendisini salt iktidar sahibi bulur Bu da, krallığın en iyi yönetim şekli olduğunun en iyi tanıtlanmasıdır.
Söylediklerimi özetlersek, şöyle diyebilirim. Özgürlüğümüzü kimden aldık? Bunu bize kim verdi? Bağımsızlığımızı, demokrasi, oligarşi ve krallık sonunda mı elde ettik? Bizi bağımsızlığa ve özgürlüğe kavuşturan, bir tek adamdır. Bundan ötürü, bu tür hizmet şeklini sürdürmeyi teklif ediyorum. AYRICA, GEÇMİŞTE BİZE YARARLI ŞEKİLDE HİZMETETMİŞ YASALARI DEĞİŞTİRMEKTEN ÇEKİNMELİYİZ.” dedi.
Kimin kral olacağının belirlenmesi bir sonuca bağlandı: İsyancılar, atlarına binerek, şehrin dışına çıkacaklar, gün doğarken, kimin atı önce kişnerse o kral olacaktı.
 Toplantı biter, bitmez; Dariyüs, çok zeki olan seyisi Oebar’a gitti. Varılan kararı anlattı ve: ”Eğer bir numara yapabilirsen yap ve bu aslan payının başkasına değil, bana düşmesini sağla. “ dedi.
Oebar:
“-Efendimiz, eğer tahta geçmeniz sadece buna bağlıysa, hiç kuşku etmeyin, şimdiden kendinizi kral sayın. Öyle bir usul biliyorum ki, tam bu iş için biçilmiş kaftan.” dedi.
Oebar’ın, Dariyüs’ün atını nasıl kişnettiğine dair çeşitli öyküler anlatılır. Karanlık bastıktan sonra; Oebar, Dariyüs’ün atının en çok sevdiği kısrağı alarak, sınavın yapılacağı tepeye çıkar ve kısrağı bir kazığa bağladıktan sonra, Dariyüs’ün atını, kısrağın yanına getirir, etrafında dolaştırır, Kısrağı koklamasına izin verir. Kısrağın sidiğini ve dişilik organını Dariyüs’ün atına koklatır. Kısrağın sidiğini bir mendile bulaştırarak, şehre döner.
Sabahleyin, altı yarışmacı, atlarına binerek, tepeye çıkarlar. Güneş dağarken; Oebar. Sidikli mendili Dariyüs’ün atına koklattığında, at kişnemeye başlar. Beş yarışmacı da yerlere kapaklanarak, Dariyüs’ün krallığını onaylarlar.
 Dariyüs, ilk iş olarak, taştan bir anıt diktirerek, anıtın üzerine: ”Hystaspes’in oğlu Dariyüs, atı ve seyisi sayesinde Persia tahtını kazandı.” Yazdırır.
Üzerinde seyis ve at motifli bir altın para kestirir.
Bu olaylar, M.Ö. 522 tarihinde meydana geldi, Herodot Tarihi, Perihan Kuturman çevirisi, S.142-147
ATİNA’DA BİR ADAY OYUNU.
Demokrasinin beşiği sayılan Atina Sitesi’nde, birçok seçim hileleri yapılmıştır. Atina şehrinin yönetimine aday olan bir üçkâğıtçı, Atina’nın dışında, elbiselerini parçalayarak, elini ve dahi yüzünü kanatarak, Agora’da halkın huzuruna çıkıp: ”Atinalılar, sizlere hizmet etmemi istemeyen halk ve demokrasi düşmanları, beni bu hale koydular. Neyleseler, nişleseler de; benim, siz Atinalı vatandaşlarıma hizmet etme aşkımı engelleyemezler. ÖHÖ! ÖHÖ! %47’2 ile seçimi kazanır!                          
PLATON-EFLATUN-’UN DEVLET ŞEKİLLERİ.(M.Ö.429-347)
Tüm çağların en büyük filozofu kabul edilse de, DEVLET adlı eserinde Hindistan’dan ve Perslerden öğrenmiş olduğu bilgileri kullanmıştır. Bunu, 1854 tarihinde, Atina’da Fransız Büyük Elçisi olarak bulunan Bilim adamı da böyle söylüyor!
Eflatun, Aristo’nun Öğretmenidir. Aralarında, fikir farklılıkları vardır. Eflatun’un günümüze ulaşan (29) kitabının en önemlisi DEVLET-CUMHURİYET- adlı kitabıdır. Bu kitabını Hindistan’dan döndükten sonra, 10 senede yazdığı söylenir. Eflatun, üç çeşit devletten söz eder:
1-TİMOKRASİ, Korucularla Yöneticilerin yönettiği devlet şekli,
2-OLİGARŞİ, Zenginlerin iktidara sahip olduğu devlet şekli,
3-DEMOKRASİ, iktidarın bütün vatandaşlara ait olduğu devlet şekli.

Eflatun, filozofların başında bulunduğu devlet şekli ile bu devlet şeklini karşılaştırır; uygulamada bulunan devlet şekillerinden en iyisinin TİMOKRASİ, en kötüsünün TİRANLIK olduğunu söyler.
Eflatun, 70 yaşında yazdığı KANUNLAR adlı eserinde, çok önemli bir konuyu ortaya atar: ”YÖNETİMDE EN BÜYÜK SORUN, HÜRRİYET İLE OTORİTE ARASINDA DENGE KURMAKTIR.”
Devlet otoritesi sınırlanmadığı takdirde, zulüm kolaylıkla yerleşir ve bundan bütün vatandaşlar zarar görür. Eğer, kişilerin hürriyetleri hiçbir sınırlamaya tâbi olmazsa, anarşi doğar. AMAÇ. HÜRRİYET VE OTORİTE ARASINDA BİR DENGE KURMAKTIR. Devletin başlıca ödevi, vatandaşları eğitmek olmalıdır.” Demektedir.
Eflatun, Kanunlar adlı eserinde; ”hukuk kavramlarına toplum içinde önemli yer verilmelidir”, demektedir.
1981 yılında ve Antalya’da, Devlet Başkanı Orgeneral Sayın Kenan Evren’in elindeki DEVLET adlı kitabı TRT, tüm dünyaya gösterdi.
Geç te olsa, bir devlet başkanının elinde Devlet’i görmekle sevindim. Devlet’i okumak için, ille de devleti ele geçirmek mi gerek diye de kendime sormuştum.
Devlet’i okumamayı bir eksiklik sayarım. 8 ve 9’uncu kitabını özellikle okumak gerek derim.
”Namuslu memur; ne ailesince, ne de devletince sevilir. Hırsız olup, herkesi memnun eden; fakat namuslu görünmesini bilen memur, herkesçe sevilir, takdir edilir ve onurlandırılır”.
DEMOKRASİLERDE, ÖNCE LİDERİN KARISI VE ÇOCUKLARI HIRSIZLIĞA ALIŞTIRILIR SONRA DA LİDER.“ Diyor. Neler, neler anlattıktan sonra da: ”O zaman, kendileri daha zengin, daha zengin olma peşine düşerler, paraya verdikleri değer arttıkça, doğruluğun değeri düşmeye başlar. Zenginlikle doğruluk öyle şeylerdir ki, ikisini teraziye koyduğunuzda, kefelerin biri hep iner, öteki kefe yukarı çıkar.” Devlet. S.234.
“Bir devlette, zenginlik ve zenginler baş tacı olunca, doğruluğun ve doğru insanların şerefi azalır.” devlet. S.551,
“Çalıp, çırpma ve yurttaşları yoksulluğa, açlığa ve sefalete iten para hırsı, mutsuz insanlar yaratır. Bu mutsuz insanları görmezden gelen zenginlerse, bir şey düşünmezler. Zehirli iğneleri, yani paralarıyla, darda kalan yurttaşları sokmaya devam ederler. Onlar, sermayelerini büyüttükçe; toplumda, yaban arıları ve serseriler çoğaldıkça çoğalır. Devlet. S.240
Eflatun, şu sonuca varıyor: ”işte bu kavgada, yoksullar, düşmanları yendiklerinde demokrasi kurulur. Evet, demokrasi ya böyle silah gücü ile olur, ya da zenginlerin korkup kaçmasıyla olur.” Devlet. S.24-557
“Oligarşiden demokrasiye geçiş nasıl olursa; demokrasiden zorbalığa geçiş te, aşağı, yukarı öyle mi olur dersiniz?”
Oligarşiyi kuran ne olmuştu; aşırı zenginlik kaygıları değil mi? Oligarşiyi yıkan da bu doymak bilmeyen zenginlikten başka şeye değer vermeyen tutku olmuştur.” Devlet. S.246-562,
Özgürlük, bir demokrasi devletinde herkesin:”En güzel şey” dediği O’dur. Bu özgürlüğe susamış devletin başındakiler, içki sunmasını bilmeyen sakilere döndüler mi, demokrasi alabildiğine hürriyet için sarhoş olur. Halkı yönetenler, her yola girmesini beceremez, her istenen özgürlüğü veremez olunca; halk onları suçlandırır; hain diye, oligark diye cezalandırır.” Devlet. S.247-562c-d
            “Oligarşinin başını yiyen hastalık, burada da özgürlükten doğar; daha büyük bir hızla gelişir ve sonunda, demokrasiyi köleliğe çevirir; çünkü he aşırılığın ardından her zaman, sert bir tepki gelir. Mevsimlerde, bitkilerde ve tüm canlılarda böyle olur. Devletlerdeyse, hepsinden daha çok olur.” Devlet. S.248-563-c,
                      
ARİSTO’NUN-ARİSTOTOLES-DEVLET ŞEKİLLERİ.

Aristo, (M.Ö. 384-322) yılları arasında yaşamış ve Eflatun’un öğrencisi olmuştur.
Aristo, doğada, gerçek ve sürekli bir değişimin varlığına inanır. İnsan üzerine, insanı onurlandıracak anlatımlarda bulunur. Ne yazık ki, gerek Eflatun, gerekse Aristo, köleliğin hep lehinde bulunmuşlardır. Çünkü Atina uygarlığı kölelik kurumu üzerine kurulmuştu. Her Atinalının, en az, üç kölesi vardı. Kadınlar, köleler ve çocuklar oy kullanma hakkından yoksundular.
Benim hesabıma göre; Atina’da oy kullananların sayısı (10,000)’i aşmamaktadır.
Aristo da, üç ayrı devlet şekli üzerinde fikir yürütmüştür:
1-MONARŞİ,
2-ARİSTOKRASİ,
3-POLİTİ’DİR.
“Bu yönetim şekillerinin üçü de, devletin başında bulunanların, genel fayda ilkesine göre hareket ettikleri takdirde, olumlu sonuçlar doğurabilirler.*
MONARŞİ’DE EGEMENLİK KRALA AİT OLUP HALKI N ÇIKARLARI İÇİN KULLANILIR.
ARİSTOKRASİ’DE İKTİDAR BİR AZINLIĞA AİTTİR.
POLİTİ’DE İKTİDAR, ÇOĞUNLUĞA AİTTİR.
Bununla beraber, bu yönetim şekilleri soysuzlaşabilir: MONARŞİ YERİNE, ONUN BOZULMUŞ ŞEKLİ OLAN TİRANLIK; ARİSTOKRASİ YERİNE ONUN DEJENERE OLMUŞ BİÇİMİ OLİGARŞİ GELİR. EN SONUNDA DA, POLİTİ YERİNE DEMOGOKLARIN EGEMENLİĞİ ELE GEÇİRDİĞİ DEMOKRASİ( DEMAGOJİ) ORTAYA ÇIKAR”.
Onsekizinci yüzyıla kadar; özellikle, İngiltere’de, DEMOKRASİ= OLİGARŞİ olarak kabul ediliyordu.
“Yoksulluğun, insanlara itaat alışkanlığı aşıladığı gibi; zenginliğinde insanlara otoriteye karşı koyma eğilimi verdiği; orta sınıfın böylesine bir noksanlığı olmadığı; sık, sık görülen ayaklanmaların, orta sınıfın, toplumun içinde etkili olacak bir çoğunluğu oluşturamamasından ileri geldiğini “ Aristo yazıyordu.
İnsanlarda, zekâ ve bilgi geliştiği halde, davranış biçimleri değişmeden, olduğu gibi kalmaktadır. İKTİDAR’A, PARAYA, KADINA, ALKOLE VE ÇIKARA KARŞI, öğrendiklerimizi değil, kendi eğilimlerimizi kullanmaktayız.
Ruhsal durumları karışık olanlar, SOSYAL DÜZEN KURALLARININ UYGULANMASINDA, ŞARTLANDIRILDIKLARI GİBİ DAVRANMAKTADIRLAR.
Bunlar, politikaya atıldıkları takdirde, zamanın gidişatını, insanların varmış oldukları sosyal gelişmeyi bilmediklerinden, kendilerinden istenenin yerine getirilmesi için, gözleri kapalı, ağızları her türlü söyleme açık olarak, mensup oldukları toplumu karmaşaya sürüklemektedirler.
Hitler’i, Stalin’i ve Mussolini’yi örnek gösterebileceğimiz gibi; günümüz Türkiye’sinden de sayısız örnekler verebiliriz.
Böylelerinin bulunduğu ülkede, siyasal rejim, kendini savunmasız bırakırsa; halk yığınları bunların peşinden giderek, o ülkenin yıkılmasına neden olabilir.
Şimdi, izninizle Sayın RTE’ yi örnek olarak gösterebilirim: Bu zatı muhteremin yetişme tarzı, geldiği yer, genetik yapısı bellidir. Kendisini iktidara taşıyan söylemleri de ortadadır.
İzninizle, çok önemli bir yeminini vermek istiyorum:
”BEN, MUHAMMET ÜMMETİNDENİM; TÜRKİYE DİNSİZ, LAİK BİR MEMLEKET HALİNEGELMİŞTİR. HAYATIMI, MUSTAFA KEMAL DİNSİZLİĞİYLE SAVAŞA ADAYACAĞIMA, TÜRKİYEYİ BİR DİN VE ŞERİAT DEVLETİ HALİNE GETİRMEK İÇİMÜCADELE EDECEĞİME, KEMAL PAŞA ZAMANINDA ÇIKARILAN DİNSİZ KANUNLARIN TATBİKİNİ ÖNLEYECEĞİM KISA ZAMANDA, ÜMMET ESASINA DAYANAN ŞERİAT DEVLETİNİN KURULMASI İÇİNÇALIŞACAĞIMA, DİNİM, ALLAHIM VE BÜTÜN MUKADDESATIM ÜZERİNE YEMİN VE KASEM EDERİM.”
Şimdi, iki parçayı da, buraya eklemek durumundayız: İmam- Hatipliler yemini ve Şevki Yılmaz’ın,   hacı adaylarımıza Mekke’de yaptırmış olduğu yemin.
Bu büyüğümüz böylesine yemin ede dursun; İbni Haldun, ”MUKADDEMESİNDE”, DEVLET, CANLI BİR ORGANİZMADIR.
İnsan gibi, doğar, çocukluk, gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık dönemine girer ve ölür”, diyor.”Devlet ölür“ diyor.
O devleti kuran halk, yeni bir devlet kuramaz demiyor. Osmanlı İmparatorluğu, güç ve takatten düştü ve öldü.
Türk ulusu yeni bir devleti, Cumhuriyeti kurdu ve yasalarını düzenleyerek, onu bu günlere getirdi.
M.Ö.522 senesinde; yeni kurulacak bir Pers devletinin nasıl olması gerektiğini tartışan kurul üyesi DARİYÜS’ÜN önerisine bir göz atalım: ”AYRICA, GEÇMİŞTE BİZE YARARLI ŞEKİLDE HİZMET ETMİŞ YASALARIN DEĞİŞTİRMEKTEN ÇEKİNMELİYİZ”.
SAYIN RTE, bir çırpıda Cumhuriyet rejimimizi yıkıp, yeni dediği gerici düzeni kurma gücünü kendisinde görmektedir!
Sevsinler böyle mücahidi!
Mustafa Kemal Paşa; en bunalımlı ve kurtuluş umutlarının tükendiği bir zamanda, ilk iş olarak, TBM Meclisini kurmuştur.
Yenilen ve dağıtılan Osmanlı Devleti olduğu için, devletin devamlılığı ilkesine de uyarak, Türk halkının Osmanlı Mebusan Meclisi için seçtiği milletvekillerini de Ankara’ya, TBM Meclisine davet etmiştir.
Tek adamın bir ulusu felaketlere sürüklediği ortadadır.
En yakın örnek, Enver Paşa örneğidir.
Bir alicengiz oyunu ile kral olan Dariyüs, (700.000) kişilik bir ordu ile gittiği İskit ülkesinde yenilerek, rezil olmuştur.
Kserkhes te, 1000.000’luk ordusu ile gittiği Yunanistan’da yenilerek, rezil olmuştur.
Hitler, Mussolini, Saddam Hüseyin gözümüzün önündeyken; BAŞKANLIK- MAŞKANLIK masalları söylemenin önemi yoktur.
TBM Meclisinde; muhalifleri Mustafa Kemal’i çalışamaz duruma getirdiklerinde; ”Bu Meclisle zafer kazanılamaz,” diyenlere; ”Yanılıyorsunuz, ben bu Meclisle zaferi kazanacağım.” demiştir.
Bakınız, M.Ö.522 yılında, Darbeci OTAN ne diyor: ”YÖNETİMDEKİ HÜKÜMET ÇOĞUNLUĞUNUN ATADIĞI BİR YARGIÇ, GÖREVDE BULUNDUĞU SÜRECE HALK YÖNETİCİSİNİN TÜM DAVRANIŞLARINDAN SORUMLUDUR.”
RAHMETLİ OTAN, ”ANAYASA MAHKEMESİ”, DİYOR.
Sayın RTE’nin bu yemin ve dahi kasemi boşuna. Anayasalar, kanla yazılır; yemin ve kasemle yazılmış anayasa var mıdır?
1-Bir ihtilal ya da başarılı bir ayaklanma,
2-Büyük bir savaş sonrası,
3-Mağlubiyet sonrası,
4-Dissensus sonucu, anayasa yapmak üzere, bir kurucu meclisin toplanması.
Bakınız, DARİYÜS ne diyordu: ”Devlet hizmetindeki yolsuzluklar, kişisel dargınlıkları değil, kişisel gruplaşmaları meydana getirir. Bu çeşit işlerden sorumlu olanlar, kafa kafaya verip, karşılıklı olarak, birbirlerini desteklerler. Bu böylece sürüp gider sonunda.”
Şimdi; Rahmetli Eflatun’un alıntı yaptığımız yazılarını da okuyup, günümüz Türkiye’sine dönelim:
1-Balıkesir AKP: milletvekili Dr. Çömez, hırsızlıkların üstüne gitti, yurt            dışında ve Ergenokon’a dâhil edildi.
2-Hatay AKP. Milletvekili Sayın Fuat Geçen, Hatay ilindeki Ali Dibo olaylarına neşter atarak vurgun olayını gün yüzüne çıkarttı, AKP’den ihraç edildi.
3-Deniz Fenerindeki soygunlar nedeniyle, Almanya’da hüküm giyen suçlular, en yüksek yerlerdeki makamlara sahi boldular.              
4- Dişlilerin dişlerinin ısırdığı yasalar, hala uykuda.
5-Eski Isparta’da, yakalanan hırsızlar öldürülürdü, yakalanmayanlar en yüksek makamlara oturtulurdu.
Güneydoğu’nun bazı yerlerinde, hiç hırsızlık yapmayana kız vermezlerdi.
Şimdi, yeniden, Eflatun’dan aktardıklarımızı okuyup, günümüzdekilerle karşılaştırmalısınız!
MGABYZOS, 522 SENE ÖNCE, YAPTIKLARI DARBE ÜZERİNE TARTIŞIRLARKEN, EGEMENLİĞİN DEVRİ İÇİN ŞÖYLE DEMİŞTİ: ”Birkaç kafalı adam seçerek, onlara siyasi iktidarı verelim. Biz de aralarında oluruz.”
27 Mayıs1960 darbesinden sonra, birkaç kafalı adama verilen siyasi iktidara MİLLİ BİRLİK KOMİTESİ DE ORTAK OLMUŞTU.
12 Eylül 1980 tarihinde yapılan askeri darbe sonunda, seçilen birkaç kafalı adamla, MİLLİ GÜVENLİK KONSEYİ ÜYELERİ, SİYASİ İKTİDARI ORTAKOLARAK KULLANMIŞTI.
Amerikalı İktisatçı Milton Friedman’ın, gazetelerimizde de yayımlanan, çok güzel bir saptaması vardır: ”Bir hükümet, bazen bir sorunu çözmeye kalkınca; o sorun, daha da büyük bir sorun haline gelir.”
Ülkemizde, Büyük Türk Büyükleri, olmayan sorunları yaratarak, büyüklüklerini halkımıza göstererek, iktidarlarını sağlamlaştırmaktadırlar.
 ATATÜRK DEVRİMİ, ülkemizi ve ülkemiz insanlarını lâyık olduğu yerlere getirmişken, 25 yılda bir savaşa sokulan ülkemizi barış içersinde yaşatırken, hiç mertebesinde sayılan insanlarımızı yüceltmişken, bu ülkenin ve bu sosyal sistemimizin aleyhinde bulunarak, ülkemizi ve ülkemiz insanlarını ortaçağın karanlıklarına götürme düşlerini anlamış değilim!
Demokratik ve laik sosyal hukuk devletimizin tüm olanaklarını hovardaca kullanarak, bu siyasi sistemimizi yıkma özlemlerinin arkasındaki gerçekleri açıklamamız gerekmez mi?
Görünen odur ki:”ÇALANLAR, ÇIRPANLAR, ÇARPANLAR VE ATATÜRK DEVRİMİNİ YOZLAŞTIRARAK, FİKRİ PARA, VİCDANI ÇIKAR, İRFANI MASAL BİR NESİL YETİŞTİRENLER; SUÇU, CUMHURİYET’E VE ONUN EVRENSEL HUKUK KURUMLARINA ATMAKTADIRLAR. GÜVENDİKLERİ TEK ŞEY; BULGUR, NAHUT VE BİR ÇUVAL KÖMÜRLE ELE GEÇİRDİKLERİNİ SANDIKLARIVAROŞLARIN SAKİNLERİDİR.
Yazımı bitirirken, iki önemli teklifim olacaktır:
1-Büyük Dariyüs; bir cemile olarak, diktirdiği anıta, nasıl atı ve seyisi sayesinde kral olduğunu yazdırmışsa; Sayın RTE de, AKP GENEL MERKEZİ önüne bir anıt diktirerek, kendisini iktidar yapan NOHUT, FASULYE VE KÖMÜR’E şükranlarını yazdırmalıdır.
2-2009 yılında, sürüme girecek Türk lirasının, hiç olmazsa, on liralıklarının üzerine NOHUT, FASULYE VE BİR TORBA KÖMÜR fotoğrafı konulmalıdır.

KAYNAKÇA
1-Herodot tarihi,     A-Eflatun, Devlet, Kanunlar. B-Aristo. Politika, Organon,
2-Prof.Dr. Adnan Güriz, Hukuk Felsefesi,
3-İbni Haldun, Mukaddeme,
4-Osman Türkoğuz, Atatürk devriminin temel ilkeleri nedir, ne değildir.





















İzleyiciler

Blog Arşivi