11 Nisan 2015 Cumartesi

2017/POLİTİKANI KAHPELERİ!



          TC.

OSMAN TÜRKOĞUZ


TV. İzmir;11 Nisan 2015.

                                 POLİTİKANIN KAHPELERİNE!?

                     “İsmet Paşanın kafasında, kuyrukları birbirine değmeden Yedi Tilki dolaşır!”

                                                                       JozefStalin.  Stalin. 

    .                                                                           

                 1955 Senesinde; Germencik’e yerleştirilmiş bir Yunan Göçmeni Türk, Atina’ya doğduğu Köyü ziyarete gitmiş. Kahvehanede, Yaşlı Yunanlılar Türkiye üzerine sorular sorduklarında, bizim vatandaşımız, ayak, ayaküstüne atarak:”Benim de üyesi bulunduğum, Adnan Menderesin başkanlığını yaptığı Demokrat Partisi yeniden iktidara geldi.”Diye böbürlendiğin de, Hiddetle ayağa kalkan Yaşlı bir Yunanlı:”Ulan Sersem Türk, yaptığınız aptallıkla bize övünme. İsmet Paşa elime geçse hemen keserim. Bizim Anadolu rüyamızı yok etti. Amma, aynı İsmet Paşa, Atina’da bir siyasi parti kursa, ilk yazılan üye ben olurum. Çoluk, çocuğu iktidar getirdik, başımıza neler getirdiler. Sizi İkinci Dünya Savaşı yangınından kurtaranı iktidardan düşürmekle övünmeyin, İsmet Paşasız, başınıza neler gelecek bakalım!”Demiştir!                                                                                                                          Aşağıdaki olay,1943 senesinde, Kahire Konferansı sırasında geçmiştir. İsmet Paşa’nın İkinci Dünya Savaşı Siyaseti, Amerikalı Yazar Edward Weisband                                            

            Başkan B. Roosewelth, W.Churchill ve İsmet İnönü; sabah kahvaltısı için masaya otururlar. İsmet Paşa; W.Churchill’e dönerek: ”Sayın Churchill, der; benim her sabah, yürüyüş yapmak gibi bir âdetim vardır. Burada, sabah yürüyüşü yapamıyorum; çünkü yollar ve her taraf, askerlerle ve araç gereçlerle dopdolu!” W.Churchill, gayetle mütebessim bir yüzle:

            -Ekselans İsmet Paşa; der, bu denli yoğun güvenlik önlemi almak zorundayız. Ya bir Alman saldırısı ve sızması olursa. Böyle bir duruma düşmemek için hazırlıklı olmalıyız!” İsmet İnönü, O Büyük insan, O büyük devlet adamı, hemen taşı gediğine koyar:

            -Siz, burada kendiniz için, bu denli yoğun güvenlik önlemini, bir Alman saldırısı için alıyorsunuz! Benim ülkemin sınırları apaçık; güvenlik önlemleri için yeterli araç, gerecim de yok. Bir Alman saldırısı olursa Türk halkının güvenliğini nasıl sağlayabilirim? Onun için; istediğimiz yardımların bir an önce verilmesini bekliyorum!”Der.

Başkan Roosewelth’in gülmekten, gözlerinden yaşlar boşanır. W. Churchill’e dönerek:

“-Sayın Churchill, faka bastın. Ülkesini ve halkını tehlikeye atmamakta İsmet Paşa haklı.Boş yere sıkıştırmayalım, istediklerini verelim!”Der. Babasız ve

Şekersiz Bırakmak, O.Türkoğuz.

             1938 senesinde; Cumhurbaşkanı seçildikten sonra, Rahmetli İsmet İnönü, Kara Harp Okulu’na gelir. Kara Harp Okulu, 1936 yılında İstanbul’dan, Ankara’ya gelmiştir. Harp Okulu Öğrencileriyle, genel durum hakkında konuşur. Yarının subay adaylarına önemli açıklamalarda bulunur.

        “İkinci Dünya Savaşı kaçınılmaz; bu savaşın sonunda, birçok devletlerin de sınırları değişecektir;” der.

Genç bir Harbiyeli ayağa kalkarak:

        “Sayın Cumhurbaşkanım; Türkiye Cumhuriyetinin sınırlarında her hangi bir değişiklik olacak mı?”Diye sorduğunda:

        “HAYIR! HAYIR! TÜRKİYE’NİN SINIRLARINDA ASLA BİR DEĞİŞİKLİK OLMAYACAKTIR. SINIRLARI KALEMLE ÇİZİLEN ÜLKELERİN SINIRLARINDA DEĞİŞİKLİKLER OLCAKTIR. TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN SINIRLARI KILIÇLA ÇİZİLMİŞTİR!”diyerek, inancını ve öngörüsünü ortaya koymuştur.”Ostüzü.

       Rahmetli İsmet İnönü; bir seçim gezisinde, Salihli ilçe merkezine uğrar. Üç yaşlarında bir kız çocuğu önüne çıkar:

        “-  BİZİ ŞEKERSİZ BIRAKTIN! BURAYA NE YÜZLE GELİYORSUN?”DİYE, AZARLAR. Çocuğa öyle öğretilmiştir. Ne yapsın çocuk! Şeker gibi bir konu ile o’da kandırılmıştır.

İsmet İnönü, kendisini suçlayan ve haksız bir şekilde azarlayan, o küçücük kız çocuğunun başını okşayıp:

        “SİZİ ŞEKERSİZ BIRAKTIM AMA BABASIZ BIRAKMADIM!” Diyerek, o kız gibilerin büyüklerine cevabını verir.

        Rahmetli İsmet İnönü’nün iktidardan düşmesi, dünya’da şaşkınlık yaratmıştır. Jozef Stalin’in: ”İsmet İnönü’nün kafasında kuyrukları birbirine değmeden, yedi tilki dolaşır;” dediği, gazetelerimize bile yansımıştı.

En anlamlı mektubu, W.Churchill göndermiştir. Ulusal kurtuluş Savaşı düşmanlarına ayıp olacak ama iş bu mektubu iş bu yazıma ekleyeceğim:

        “AZİZ GENERALİM,”

        “Her ne kadar benim Türkiye politika ilişkilerine karışmazlığım doğru olmayabilirse de, Türkiye’nin mukadderatına riyaset ettiğiniz uzun devrenin kapanmış olduğunu, şahsen büyük teessür duyarak öğrenmiş bulunuyorum. Bana öyle geliyor ki, tarih, general olarak kazandığınız zaferlerden başka, İkinci Dünya savaşının vahim tehlikeleri içinde nasıl sıyırıp geçirdiğinizi ve aynı zamanda Mustafa kemal tarafından sert mücadelelerle kurulmuş olan hürriyetçi ve ilerici hükümet şeklini nasıl koruduğunuzu kaydedecektir. Dostça ve zevkli olan mülakatımızı daima hatırlarım ve politika sahnesinden şimdiki çekilmenizde, size en iyi, dileklerimi yollarım.”

                                                                              Pek samimiyetle sizin

                                                                                     Winston S. Churchill.

        İsmet İnönü’nün kavgası; aklın hurafe ve safsata ile vatanseverliğin ihanetle, namus ve şerefin, yalan, dolan ve talanla, ulusal çıkarların, bireysel ve uluslar arası çıkarlarla, gerçek dindarlığın ve gerçek Tanrı sevgisinin soytarılıklarla kavgasıdır. Akın kara ile ilmin ve inancın şekille aldatma ile kavgasıdır.

        Zonguldak il merkezinde bulunan, şaha kalkmış at üzerindeki Atatürk’ün ve İnönü’nün heykelleri, beni çok heyecanlandırır. İnönü’nün heykelinin kaidesindeki yazı da, beni hep düşündürmüştür: 

        “BİR ÜLKEDE NAMUSLULAR, EN AZ NAKUSSUZLAR KADAR CESUR OLMAZLARSA, O ÜLKEDE KURTULUŞ UMUDU YOKTUR!”

        Herkesin kurtarıcı beklediği ülkemizde; bir büyük Romalının şu sözü aklımdan hiç çıkmaz:“BAŞKALARITARAFINDAN KURTARILMAYI, YALINIZ KÖLELER BEKLER!

 

 

7 Nisan 2015 Salı

2016/BİZ,ALTAYLARDAN GELMİŞİZ,ARABİSTANDAN DEĞİL?!



         TC.

OSMAN TÜRKOĞUZ


BİZ Kİ, ALTAYLARDAN GELMİŞİZ, NİCE VATAN HAİNLERİNİN LEŞLERİNİ DE YERE SERMİŞİZ. ÖNCE KIMIZ İÇMİŞİZ SONRA DA RAKI İÇMİŞİZ, BİZ HIRSIZ, RÜŞVETÇİ VE HAİN DEĞİLİZ Kİ NİCE SIRATLARDAN GEÇMİŞİZ.

TV. İzmir,07 Nisan 2015.                                                                                                        Türk ırkı diye bir ırk yok diyen “,Türk ulusunun varlığı ile yaşayabilen dönme ve Devşirme Döllerine.  

    Sayın Yavuz Bülent Bakilerden.                                                                                                                                                                                                                                 

“BEN ALTAYLARDAN GELDİM!”

“Ben Altay dağlarından koparak geldim
Yüreğimde Türkistan'dan binbir nakış var.
Çok şükür aslım da neslim de belli.
Türküm Müslümanım o dağlar kadar.

Dokuz tuğ taşıdım ben, Dokuz davula vurdum,                                                                                                                                                           Dokuz Evliya gücüyle yürüdüm, geldim.                                   

   Büyüdü benimle mübarek yurdum,                                                                                                                                                     Ebed müddet bu Devleti ben kurdum.   

Yol gösterdi kükreyerek bana Bozkurt’um,                                                                                           Baykal’da da çimdim ben Hazar Denizi’nde de,                                                                                  Toprağıma bağdaş kurdum, oturdum.

Ben ki, Alper Tunga’ya gönül verenlerdenim,                                                                                         Yurt uğruna doludizgin göğüs gerenlerdenim.                                                                                         Sonra, durgun sulara Bismillah’larla,                                                                                                                                           Kilim seccadesini serenlerdenim.

Ben Türkmen’im, Özbek’im, Kazak’ım, Kırgız’ım ben,                                                                                                                                                                Azerbaycan Türkleriyle aynı kandanım ben.                                                                                Kıpçakları,  Uygurları aşkla duyanlardanım,                                                                                Ben ki Tatarlar’dan, Gagavuz’lardanım.  

Çuvaş’lardan, Başkurt’lardan, Oğuz’lardanım,                                                                                     İşte Bilge Tonyukuk, Kültiğin, Bilge Kağan.                                                                                                                                                                         Hepsi birbirinden daha mübarek,                                                                                                              İşte Dede Korkut kaftanı ipek.

Yusuf Hashacip, Mahdum Kulu, Fuzuli,                                                                                          Sonra Kaşgarlı Mahmud gönlüme düşen cemre.                                                                                                                                                        Ali Şir Nevai,  Gasparalı İsmail,                                                                                                            Şiiri bir bakraç süt gibi Yunus Emre.

 Cengiz Aytmatov ki, Cengiz Dağcı ki,                                                                                                  Ayın ondördünde sağılan huzur.                                                                                                                Sâbir Rüstemhanlı… Ruh kadar eski.                                                                                                    Daha binlere nur üstünde nur.

Servetim Buharı’nın, Yusuf Hemedani’nin,                                                                                     Ahmet Yesevi’nin nur servetinden.                                                                                                           Güzelliğim, Merhametim, Şevkatim,                                                                                                       Hep Şah’ı Nakşibent Hazretlerinden.”


“TÜRK OLMAK ŞEREFTİR !

            “1986 yılında Prof. Dr. Hayrettin Kahraman'la Pakistan'a gittik. Devlet Başkanı Ziya-ül Hak sağdı. Başkent İslamabad'da çeşitli toplantılara birlikte katıldık. Bir gün bizi, Pakistan asıllı bir profesörün evine götürdüler. Yaşlı-başlı bir zat idi. Sohbet esnasında dedi ki:
-"Türk olmak bir büyük şereftir. Siz Millî Mücadeleye başladığınız zaman, bir yakın arkadaşımla birlikte Türkiye'ye gelmek ve Türk ordusu saflarında düşmanlarınıza karşı savaşmak istedik. Burada, ilgililere resmen başvurduk. Bize dediler ki: 'Yaşınız daha 18'i doldurmamış. Bu bakımdan gidemezsiniz!' Türk ordusuna katılmak Türklerle beraber olmak bizim en büyük arzumuzdu, olmayınca çok üzüldük. Türk olmak şereftir!"
Devlet başkanı Ziya-ül Hak bizi, bir öğlen yemeği için Beyaz Saray'ına davet etti. Pakistan Büyükelçimiz Bâki İlkin'di. Yemekte o da hazırdı. Ziya-ül Hak'a dedim ki:
-Efendim! Türkiye'de biz deriz ki: Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur; Pakistanlılar müstesna. Biz Türk milleti olarak Pakistan milletini çok seviyoruz!

Ziya-ül Hak'ın cevabı hepimizi düşündürmelidir:
-"Biz de Türk milletini çok seviyoruz. Siz Millî Mücadele için cephelerde çarpışırken biz daha İngiltere hâkimiyetinden kurtulmamıştık. O yıllarda bir Şeyhülislamımız vardı. İsmi Şeyh Ahmed Bedevi idi. İngiltere hükümeti, bizim Şeyhülislamımıza çok baskı yaptı. Ondan, sizin Millî Mücadelenizi kötüleyen bir fetva almak istedi. Şeyh Ahmet Bedevi İngiltere devletine dedi ki:

-Siz değil, Türkler gelip burada benim dilimi kesseler ve dilimden ayaklarına çarık yapsalar, ben ne Türklerin Millî Mücadeleleri aleyhinde bir tek söz söylerim, ne de bir fetva yazarım!
Bizim Şeyhülislamımız, İngiltere devletinin bütün baskısına rağmen söylediği gibi davrandı ve onlara ne bir fetva verdi ne de Türkiye aleyhinde bir tek kelime söyledi. Biz de sizi çok seviyoruz!"  
Görmediğim Avrupa ülkesi kalmadı. NATO'dan müttefikimiz olan hiçbir Avrupa ülkesi bizi sevmiyor. Bunu nereden çıkarıyorsun diye sorabilirsiniz. Gittiğim her Avrupa ülkesinde gördüm ki orada devlet PKK ihanetini destekliyor. Aynı zamanda Alevi kardeşlerimize kol kanat geriyor. Bunu, Kürtleri sevdikleri için mi yapıyorlar? Aleviliği bildikleri için mi öyle davranıyorlar. Hayır! Hayır! Hayır! Adamlar Türk'e ve İslâma düşman oldukları için kuyumuzu -NATO antlaşması içinde bile- kazmaya çalışıyorlar.
Şimdi Türkiye'de, birçok aydınımızın ve tabii olarak halkımızın çok büyük bir kısmının bilmedikleri dolayısıyla hiç düşünmedikleri bir husus var: Devlet-i Aliyye. 1595 yılında, 23 milyon 337 bin 600 km2 üzerinde idi. Doğu ve Batı dünyası bizi kırpa, kırpa, bize vura, vura getirip 780 bin km2 üzerine yatırdı. Yani biz bugünkü Türkiye büyüklüğünde 30 Türkiye kaybettik. Bilmiyoruz ki, bilmiyorlar ki, bu devlet yıkıldı mı, bu ordu dağıldı mı, Doğuda ne Kürt, ne de şurda-burda Alevi ve Sünni kalır. Ermenilerin ve Yahudilerin büyük devlet politikalarını bilmeyenlere, millî dostumuz ve 72 dilli dostumuz Amerika'nın Büyük Orta Doğu Politikasına dudak bükenlere hiçbir şey anlatamayız. Anlatamıyoruz.
Şimdi Türkiye'de, Türk'e Türklüğe, Türkiye'ye karşı dehşetli bir küçümseme, suçlama, yok etme hareketi başladı. Hemen her gün, birtakım Cahil, Gafil ve Hain insanların yazılı ve sözlü beyanlarıyla karşı karşıyayız. Sanki bin metre çapında, bin metre uzunluğunda bir lağımın baştan sona patlaması gibi, iğrenç üstü iğrenç bir manzara önündeyiz. Bu hâl, bir milletin topyekûn intihar girişimine hazırlanması demektir.”Sayın Yavuz Bülent Bakiler, Rus işgali sırasında gittiği Azerbaycan’da, Yaşlı bir Azeri Kadının, Atatürk sayesinde günde beş defa ezan okunan, Türkiye’den ezan sesi sinmiş toprak isteğini yerine getirmişti.

         İki Türk Hava Albayı, Karaçi’deki büyük bir mağazaya girdiklerinde, girişi tam karşısında Atatürk’ün ve Muhammet Ali Cinnah’ın resimlerinin asıl olduğunu görünce, Muhammet Ali Cinnah’ı methe başlamışlar.Mağaza sahibi yanlarına gelerek,İngilizce:”Siz Türk subayı olarak ,Atatürk dururken neden Cinnah’ı methediyorsunuz?!Ne yapmış Cinnah?Pakistan’ın Hindistan’dan ayrılmasında bulunmuş? Pakistan halkı, İslamiyet ve insanlık için ne yapmış? Hiç! Şimdi, konuğum olarak sizi evime götürerek bir şey göstermek istiyorum!”Demiş. Birlikte gittikleri evde, kitaplarla dolu bir salonu göstererek: “Bu kitapların hepsi de tüm dünya ülkelerinde yayınlanmış olan Mustafa Kemal Atatürk’e ait kitaplardır. Atatürk resminin olduğu yerde yalınız ondan söz edilir. Şimdi, Atatürk’e dair soracağım sorulara yanıt vermenizi isteyeceğim.”Demiş.

“Atatürk, günümüzüenbüyük lideridir. Her tarafı düşmanla çevrili,                                       yıkık bir imparatorluktan,   yepyeni bir cumhuriyet yarattı. En önemlisi; sınırlarında hiçbir düşman ülke bırakmadı,  dost devletlerle çevrili bir Türkiye bıraktı.”

Mustafa Kemal’in ölümü üzerine, Javaharral Nehru’nun, tutuklu bulunduğu             ceza evinden, Kızı İndire Gandi’ye yazdığı mektup.

                                                                                                         

 

 

6 Nisan 2015 Pazartesi

2015/HALİFELİĞİN/HİLAFET'İN KALDIRILMASI.




               TC.

OSMAN TÜRKOĞUZ


TV. İZMİR;06 Nisan 2015.Kitabımdan,yeniden  yazabildiğim bölümler?!

HALİFELİK ADLI KİTABIMI GENİŞLETEREK YENİDEN YAZIYORUM. BİTTİĞİNDE YAYIMLATAMAZSAM E-KİTAP OLARAK BİLGİLERİNİZE SUNMAYI BİR TÜRK'ÜN ÇAĞDAŞ  BORCU BİLİRİM. SAYGILARIMLA.

 HALİFELİK’TEN/HİLAFET’TEN KURTULUŞUMUZ?!                                                                                 
        Mondros ateşkes Antlaşmasını imzalamış olan Rauf Orbay Bey, İsmet Paşanın Lozan’daki başarısını bir türlü kabullenememişti.  Lozan’da, hükümet desteğinden yoksun olmanın ezikliği içinde kıvranan Batı Cephesi Komutanı ve Dış İşleri Bakanı İsmet Paşa’ya Başkomutan ve Türkiye Büyük Millet Başkanı Mareşal Gazi Mustafa Kemal destek olmuştu.”Hükümeti de atlayarak:”Antlaşmanın usulen imza edildiğini bildiriniz!”Diye Şifre çekmişti. İsmet Paşa da:”İki gündür çektiğim üzüntüleri anlatamam. Büyük işler yapmış ve yaptırmış bir adamsın. Sana bağlılığım bir kat daha artmıştır,benim Aziz Şefim?!”Diye karşılık vermişti. Başvekil Rauf Orbay, Çankaya köşkünde ziyaret ettiği Mustafa Kemal’e, İstanbul’dan gelecek olan İsmet Paşayı Ankara Garında karşılamayacağın bildirerek istifa etmişti. Bu olayların öyküsü Nutuk’ta gayetle güzel anlatılmaktadır. Rauf Bey, Ali Fuat Paşa, Kâzım Karabekir Paşa ve Refet Paşa, Mustafa Kemal ve İsmet Paşa ikilisini kabullenmemişlerdi. İstanbul Basını da bunları destekliyordu. Refet Paşa, Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında, bir İngiliz savaş gemisine binerek Halife’yi ziyaret etmiş, Konya isimli bir atı da, Padişah yaveri kardeşi eliyle Padişah-Halife’ye takdim etmişti. Cumhuriyet ilan olunup, Saltanat kaldırıldıktan sonra da Rauf Bey ve arkadaşları Yeni Halifeyi ziyaret etmişti. Türk ordusunun subay kesiminden de yeni halifeyi ziyaretler başlamıştı. Bu durumlar, Cumhuriyet Halk Partisi Meclis grubun getirildi. İsmet Paşa ile Rauf Bey cephesi arasında kıyasıya bir savaş başlamıştı. Cumhuriyet Halk Partisi Grubunda yapılan gizli celsede; İsmet Paşa, kürsüden aslanlar gibi kükrüyordu. Bu durumu Nutuk’tan izleyelim:

      “Devlet adamı olarak hiçbir zaman aklımızdan çıkaramayız ki, Halifelik orduları, bu ülkeyi baştanbaşa harabeye çevirmişlerdir. Halifelik orduları kurulmak ihtimalini hiçbir zaman gözden uzak tutmayacağız. Türk milleti derin acılarını Halife ordularından çekmiştir. Bir Halifelik fetvasının bizi gizli bir savaş tehlikesine attığını hiç unutmayacağız. Bir Halifelik Fetvasının millete, ayağa kalkmaya başladığı zaman, düşmanlardan daha alçakça saldırdığını unutmayacağız. Tarihin her hangi bir döneminde bir halife, ülkenin kaderine karışmak istediğini aklından geçirirse, o kafayı kesinlikle koparacağız. Herhangi bir halife, gelenek ve düşünce bakımından, şekil ve usul bakımından açık ya da kapalı olarak, Türkiye’nin kaderinde ilgisi varmış gibi bir duruma girmek adamlarına yüksekten bakarak, gönül alıcı, hatır sorucu bir şekilde davranma düşüncesine kapılırsa, bunları memleketin yaşantısına ve varlığına tam karşıt tutacağız ve davranışlarını vatan hainliği sayacağız.”Nutuk, c.2,s 842-843.

         İstanbul’da Cumhuriyet aleyhinde yayın yapan bazı gazeteciler, İstiklal Mahkemesinde yargılanarak beraat ettiler. Halifelik sorunu, bütün çıplaklığı ile ortaya serilmişti. Mustafa Kemal, İsmet Paşadan aldığı bir telgrafı, Halifeliğin kaldırılması biçiminde yorumlanacak bir telgrafla yanıtladı. Biz, yine de Mustafa Kemal’i dinleyelim:“Halifelik makamı ve Halifeliğin kendisi hakkında kötü anlama ve yorumlama imkânı, Halifenin kendi tutum ve davranışlarından doğmaktadır. Halife, iç özellikle de dış yaşantısında, ataları olan padişahların yolunu izler görünmektedir. Cuma alayları(Cuma namazlarına törenle gidiş),yabancı temsilciliklere memurlar gönderilerek ilişkiler kurulması, tantanalı gezintiler ve saray hayatı, saraydaki yedek subayların bile Halifece kabul edilip yakınmalarının dinlenmesi ve birlikte yakınılması gibi davranışlar bu türdendir. Halife; Türkiye Cumhuriyeti ve Türk halkı karşısındaki durumunu düşündüğü zaman, İngiltere Kırallığı ile Hindistan’ın Müslüman halkına, Afgan devleti ile Afgan haklına karşı Halifelik ve Halifeliğin durumunu örnek olarak göz önünde tutmalıdır. Halife ve bütün dünya kesinlikle bilmelidir ki, var olan ve korunan Halife ve Halifelik Makamının, gerçekte ne din, ne de siyaset bakımından hiçbir anlamı ve varlığının bilimsel nedeni yoktur. Türkiye Cumhuriyeti, varlığını boş ve temelsiz şeylerle tehlikeye sokamaz. Halifelik makamı, bizce bir tarihsel anıdan başka bir şey olamaz. Türkiye Cumhuriyetinin yüksek görevlilerinin ya da resmi kurullarının kendisi ile görüşmelerini istemesi bile Cumhuriyetin bağımsızlığına açıkça tecavüzdür. Serkarin’ini Ankara’ya göndermek ya da güvenilir birinin kendisine gönderilmesini suretiyle duygu ve önerilerini hükümete bildirmek istemesi de Cumhuriyet Hükümeti ile karşılıklı duruma girmesi demektir. Buna da yetkili değildir. Kendisiyle Cumhuriyet Hükümeti arasında, Serkâtibini haberleşme aracı yapması da fazladır. Serkâtip Beyin böyle bir saygısızlıktan kaçınması gerektiği kendisine bildirilmelidir. Halifenin hayatını ve geçimini sağlaması için, Türkiye Cumhurbaşkanının ödeneğinden kesinlikle daha az bir ödenek yeter. Amaç; gösteriş ve şatafat değildir, insanca yaşamak ve geçinmekten ibarettir.”

        “”Halifelik Hazinesi” deyiminin amacının ne olduğunu da anlayamadım. Halifeliğin Hazinesi yoktur ve olamaz. Böyle bir hazineyi atalarından miras olarak almışsa, resmen ve açıkça öğrenilip bildirilmesini rica ederim. Halifenin aldığı ödenekle sağlanamayan zorunlu işler nelermiş ve 15 Nisan 1923’te Hükümet ne gibi bir söz vermiştir. Bunu da bildiriniz. Halifenin ikametgâhını(oturup, eğleneceği yerini) belirtmek, Hükümetin şimdiye kadar yapmış olması gereken bir görevdi. İstanbul’da, milletin boğazından kesilmiş paralarla yapılmış birçok saraylar ve sarayların içindeki birçok değerli eşya ve gereçler, Hükümetin tesbit etmemesi yüzünden yitiyor, yok oluyor. Halifeye bağlı olanlar, sarayların en değerli ve gerekli eşyalarını Beyoğlun’da, şurada, burada satıyorlar, diye söylentiler vardır. Hükümet, bunlara tezce el koymalıdır. Satılmak gerekiyorsa, Hükümet satmalıdır. Halifeliğin memur kadrosu da ciddi olarak incelenmeli ve gereği kadarıyla düzenlenmelidir ki, Serkarinlerin, Serkâtiplerin varlığı, halifeyi hâlâ Sultanlık hayalleri içinde uyutmasın. Fransızlar, kıral ailesini ve mensuplarını Fransa’ya sokmakta, bağımsızlıkları ve egemenlikleri için, yüzyıllar sonra, bugün bile mahzur görüp dururlarken, her gün ufuktan Sultanlık güneşinin doğmasına duacı bir padişahlık ailesi ve mensupları hakkındaki işlemimizle Türkiye Cumhuriyetini nazikliğin ve boş sözlerin kurbanı edemeyiz. Halife, kendisinin ve makamının ne olduğunu açıkça bilmeli ve bununla yetinmelidir. Hükümetçe, ciddi ve temelli tedbir alınmasını ve bildirilmesini rica ederim.”Nutuk, s.845-848.

        İstanbul Üniversitesinin çeşitli fakülte dekanları, Rektör İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun başkanlığında, İzmir’de, Mustafa Kemal Paşayı ziyaret ederek, Halifeliğin kaldırılması yönündeki olumlu görüşlerini sundular…1924 yılı bütçesi üzerinde konuşan Manisa Mebusu Vasıf /Çınar/ Bey, Halifelik için konulan ödenek nedeniyle şöyle konuşuyordu:

         “Bütün uygar uluslarda bulunan tariflere göre; bütçe, bir devletin gelirlerini ve giderlerini belirten, bunların rakamlarını gösteren, paralarını bildiren bir kanun değildir. Bütçe; devletin genel politikasını, özellikle iç politikasını ve iç politikada uygulayağı düşünce yollarını ve esaslarını gösteren önemli bir düsturdur. Bundan ötürü, bütçeyi incelerken Cumhuriyet Hükümetlerimizin ilkeleriyle ve Cumhuriyetimizin esaslarıyla veYüksek Meclisin kesinlik ve kararlılıkla ilan ettiği çok kutsal umdelerle ne derecelere kadar bağdaşmış bulunduğunu incelemek gerekir. Yeni bir hayata, yeni bir varlığa kavuşmak için en büyük atılışlarla ortaya çıkan bir Türk Milleti vardır. Bu Milletin ve

Büyük vatanın meydana getirdiği bir devlet vardır, bunu geleceğini sağlamakla yükümlü Yüksek Meclis ve onun düşünce ve işlerinin özü olan Hükümet vardır. Acaba devletin geleceği hakkında Yüksek Meclisin ilan ettiği esasları, ilkeleri bu bütçe sağlamış mıdır? Yoksa binlerce Türk’ün kanı karşılığında elde edilen en büyük sonucu öldürebilecek nitelikte midir? Bunu incelemek ve belirtmek gerekir. Düşüncelerimi bu bakımdan, Milletin bir vekili olarak, bu serbest kürsüden tam bir açıklıkla ve serbestlikle ilan etmeyi, vatan ve vicdan görevi sayarım. Türkiye Büyük Millet Meclisi, devlet düzeninin yolunu açıkça çizdi ve Cumhuriyeti ilan etti. Artık Türklüğün kaderine yalınız Milletin el koyabileceğini kesinlikle, açıklıkla bütün dünyaya bildirdi. Fakat bunu ilan eden (Bir Kasım kararı),  hangi sebeplerin etkisi altında olduğunu biliyorum, tamamlanmadı, eksik kaldı. Cumhuriyetin Cumhuriyeti ilan ettiğimiz zaman, Cumhuriyetin ruh temelini ve varlığını daima tehdit edebilecek, tehlikeye sokabilecek olan bir kurumu ortadan kaldırmayı gerekli görmedik. Cumhuriyeti ilanımızdan hemen sonra, yüz yıllardan bu Milletin başında bir bela olarak yaşayan bu kurum yine harekete geçti, Eski Sultanlığı elde etmek hevesine düştü, Yüksek Meclisin yavaş, yavaş, meydana çıkıp, belirli hale gelen bu tehlike karşısında emretti, İstanbul’a gittik. Arkadaşlar vicdanıma inanınız; tam bir İçtenlikle gördüklerime ve incelemelerime dayanarak söylüyorum. Yıktığınız kurum, en felaketli günümüzde başımıza bela olmak için hazır durmaktadır.(Allah belalarını versin sesleri).Arkadaşların da yaptığı özel toplantılarında, içkili toplantılarda, kadeh tokuştururken “Yaşasın Sultanlık!”diye bağırmaktadırlar. (Allah yok etsin sesleri.) Halife, camiye Selamlığa giderken(Askeri törenle Cuma namazına giderken) hâlâ Rikap yapmaktadır.(Ata ya da arabaya binmiş olarak törene katılmaktadır).Sağında atlı erler, Solunda bando, Arkasında Asker bölükleri, bir şatafat gösteriş içinde Selamlık Resmi’ne(Askeri selam törenine) gitmektedir. Sultanlığı yıktık, fakat Sultanlığın Millet karşısında temsilcisi olan Saray, bütün şatafatı ve gösterişi ile yaşıyor. Ne yazık ki bunun kaynağı olan parayı da, bu Zavallı, bağrı yanık Millet veriyor.

         Ali Saip Bey(Ursavaş)Urfa—Onu da yıkacağız.

       Vasıf Bey—(Devamla)-Yarın Bizi yıkmak için, yarın en üzüntülü bir zamanımızda düşmanlarla beraber olarak hazır duran bir kurumu, kendimiz hayat vererek yaşatıyoruz. Kendimizi aldatmayalım, milletin karşısında büyük bir sorumluluk yüklendik. Yarın, zayıf bir zamanımızdan yararlanarak ortaya atılacak olan bu kurumun yapacağı bozgunculuk içinde Türk kanı dökülecek olursa, inanalım ki, bunun bütün günahı bizim omuzlarımızda olacaktır. Mondros Mütarekesinden onbir yıl önce ilan edilmiş bir Meşrutiyet vardı.(İkinci Meşrutiyet);fakat sonra ne oldu!?Meşrutiyet ezildi,yok edildi,özgürlükler unutuldu,Saray ve Halife,düşmanlarla bir olarak bu milleti alçaltmak ve yoksullaştırmak için her davranıştan kaçınmadı(Bravo sesleri). Yarın bu hainlerin her hangi bir davranışları karşısında ilgisiz kalacağımızı hiç tahmin ve ümit etmiyorum. Silahla ve ezici gücümüzle, acımaksızın kafalarını ezeceğiz.  Fakat yeniden dökülecek olan suçsuz Türk kanlarının günahı sizin omuzlarınızda kalacaktır.(Doğru sesleri).Sayın Arkadaşlarım, hep bilirsiniz ki,bundan Alt-Yedi yüzyıl önce,Hıristiyanlık toplu halde,bütün coşkunluğu ile başkaldırıp kutsal dinimize,İslamlığa saldırmıştı.Hıristiyanların meydana getirmiş olduğu Ehli Salip(Haçlılar) Ordularının doğrudan,doğruya amacı,İslam dinini yok etmekti,bunun için bütün güçlerini harcılar.O zaman bu hızlı saldırının karşısında,İslam dininin başı olan halifeler,Bağdat saraylarında Cariyelerle(Satın alınmış kadın ve kızlar) içip,eğlenerek vakit geçiriyorlardı.Bu akını durduran Kılıçaslan(Konya Selçuklularının Beşinci Hükümdarı)ini  ve Selahaddini Eyyubi,Mısırdaki Eyyubiler devletinin kurucusu Halife değillerdi.Fakat,ellerinde maddi güç,hükümet vardı.O gücün etkisi iledir ki;Ehli Salip Orduları durduruldu ve yıkıldı,İslamlık ta  kurtuldu,Kur’an kurtuldu.(Bravo sesleri)).O halde elinde maddi gücü olmayan,her hangi bir saldırı karşısında sarayına kapanmaktan başka elinden bir şey genin gelmeyen Halifenin,Türkiye Cumhuriyetinin kutsal politikası içinde anlamı nedir?!

        Bir Mebus—Uydurma bir âdettir.

        Vasıf Bey—Devamla—Dini kurtaracak ve Türk’ü yükseltecek olan, doğrudan doğruya Yüksek Meclisinizdir. Vatan ile Din saldırıya uğradığında, Meclis ve Meclisin meydana getireceği hükümettir ki, bu saldırı selini durdurabilecektir. O halde, gerçeği feda etmeyelim, şekil üzerinde direnmeyelim. İddia ediyorum, tartışmaya hazırım ki; İslam dininde mevcut olmayan bir esası, sadece tarihsel gelenekle süregelen bir şekil olarak kabul ederek ve kendinizi aldatarak gerçeği feda etmeyelim, varlığımızı tehlikeye düşürmeyelim, Zavallı Türk Milletini yine kanlı ayaklanmalar ve kargaşalıklar karşısında bırakmayalım.(Bravo Vasıf Bey sesleri.).O halde, Türkiye Cumhuriyetinin ve Yüksek Meclisinizin onaylayacağı bütçede Halifenin yeri yoktur. Türk milletinden Halifeler için ödenek alınarak verilemez. O Halifelik ki, bugün yine Sultanlığı ve Sarayı ile yaşıyor. Yarın yine milleti tutsak etmek için bütün gücü ile hareket edecek hayli Türk kanının dökülmesine sebep olacaktır. Arkadaşlar, sizi, bu büyük devrimi yapan Türkiye Büyük Millet Meclisinin fedakâr mebusları olarak gerçeğe çağırıyorum: Milletin karşısında açık bir yol çizelim ve diyelim ki, bundan sonra Türk Milletinin, türk Cumhuriyetinin bütçesinde, Halifeler için verilecek hiçbir para yoktur.”TBMM. Tutanak Dergisi,27 Şubat 1924.Rahmetli Hüseyin Vasıf Çınar Bey,1896 yılında, Girit’in Kandiye şehrinde doğmuş,2 Haziran 1935 tarihinde de Moskova’da Büyük Elçi iken vefat etmiştir. Mezarı Cebeci Asri Mezarlığındadır. İzmir İdadisini bitirdikten sonra İstanbul Hukuk Mektebini de bitirmiştir. İzmir Maarif Müdürü iken, İkinci dönem Türkiye Büyük Millet Meclisine seçilmiştir. Milli Eğitim Bakanlığından sonra Dışişleri Bakanlığına geçmiş, Prağ, Budapeşte ve Moskova Büyük elçiliklerinde bulunmuştur. Köklü bir aileye mensup olduğu için Çınar soyadını Mustafa Kemal vermiştir. İzmir-Konaktan Gündoğdu Meydanına giden yolun adı Vasıf Çınar caddesidir.

 

2 Nisan 2015 Perşembe

2014/GECE VEGÜNDÜZ UZUNLUĞU HİÇ DEĞİŞMEZMİŞ!?



               TC.

OSMAN TÜRKOĞUZ

osmanturkoguz @mail.com

TV. İZMİR;31 MART 2015.

                   GECE VE GÜNÜN UZUNLUĞU HİÇ DEĞİŞMEZMİŞ?!

                           Cuma günü öğleden önce; Mahalle camimiz olan Rahmetli Yumurtacı Ahmet Camisinin önünden geçerken; iri kıyım, seyrek sakalı, çok uzun gri bir setre giymiş birisi, önüme dikilerek:”Selamın aleyküm!”Dedi. Günaydın Beyefendi, dediğimde:”Allahın selamını niçin almıyorsunuz?”Buyurdular. O selam, Allahın değil de Yahudilerindir:”Şalom Alekum!”Ben, Allah’ıma bile Türkçe seslenirim. Elimi uzattığımda neden elinizi vermediniz? Ellerini saklayarak:”Camiye gelmeyenlerin elini sıkmak dinimizce mekruhtur, sonra abdestliyim de.”Deyince,”Ben, günde en az üç kere ellerimi sabunla yıkarım!”Elleri yıkamak ayrı, dinen abdest almak ayrıdır!”Buyurunca, sustum. Bekle Osman dedim!”” Size, izninizle bir hususu sormak istiyoruz? Bir grup adına mı? Dediğim de, “orasını karıştırma!” Dedi. Buyurunuz, sizi dinliyorum!”Dedim.Biraz duraksadı ve:”Televizyonlarda,gazetelerde, devlet büyüklerimiz,Türk ırkı diye bir ırk yok!”Diye sürekli halkımızı aydınlattığı halde,sizin soyadınız neden ille de TÜRKOĞUZ?!Dedi.Kimlik cüzdanını çıkarmasını istedim ve okuttum.”Türkiye Cumhuriyeti yazıyor,”dedi.O zaman siz hangi devletin vatandaşı oluyorsunuz?!”Zoraki olarak Türk vatandaşıyım.Onun da değişme zamanı gelecektir.Ama ben kalubeladan beri Müslümanım!”Dedi.Kalubela ne demek oluyor?”Dünyanın kurulduğu günden beri demek oluyor!”Deyince sordum:”Müslümanlığın peygamberi kimdir?”Hazreti Muhammet’tir,(Salallahuvesellem).Dedi.Gerisini ben tamamladım:Hazreti Muhammet MS.569- 8 Haziran 632 tarihleri arasında yaşamıştı,İslam dinini de 610’dan sonra Yaymaya başlamıştı.Doğru mu?”Dedim.”Doğum tarihi 21 Eylül 571,”dedi.Nasıl oluyor da Siz, dininizin peygamberinden çok önce Müslüman oluyorsunuz?O zaman da Hz.Muhammedin peygamberliğini kabul etmiyorsunuz demektir!”Deyince,”Hasmin Allah!Siz aklımı karıştırıyorsunuz,benim soruma cevap vermelisiniz!”Dedi.”Almanya var,Alman Irkı yok!Fransa var,Fransız ırkı yok,Rusya var Rus ırkı yok,Arapça var Arap yok!”Öyle şey Olur mu?!”Türkiye Cumhuriyetinden önce,senin Dedelerin hangi devletin tebaası idi?”Osmanlının devletinin”,dedi.Osmanlılar,”Türk değil mi Marsıvanın eşeği,eşek değil köpekten de aşağı!”Diye kimlere demiş?”Tabii ki Türklere,”dedi.Peki,Mevlana,Türkün köpeği şehre inince Acemce havlar!”Demiş!Soruma cevap!”Ver!Dedi. Almanca konuşanlara ne ad verilir?””Alman denilir!”Dedi.”Fransızca konuşanlara?””Fransız, dedi.”Türkçe konuşanlara ne ad verilir?””Türk denilir buyurdu.!”Bir soru daha sorup,ilk sorunuza da kesin yanıt vereceğim. Uzaydan görülen, dünya üzerinde, insan eli ile yapılmış olan şey nedir?

                                Sesi çıkarmadı. Ben yanıtlayayım,6500 kilometre uzunluğundaki,Çin Seddidir.Çinliler,bu Seddi,koyun ve  keçiler Çine girmesin diye mi yapmışlar?!

                              Osman, Arap adıdır. Ben doğduğumda babam babasının adını koymuş. Bülent Ecevit bir Tanım yaptı, herkes bu tanıma yapıştı kaldı.”

              “Türk sıfattır, böyle bir ulus yoktur!” Sözünü de Türkçe söyledi.Alman,Fransız,Rus,Yahudi kelimeleri de bir sıfatı bildirilmiyor mu?!Türk Ulusu,Oğuzun kanından inen,ortak özelliklere,ortak uygarlığa ve diğer ulusların karakterlerinden de çok bir farklı  karaktere sahip insanların ortak adıdır.Türk’e ve Türklüğe düşman olanlar da,Devşirme  ve Dönme dölleridir. Dine sarılmaları da TÜRK’E ve TÜRKLÜĞE duydukları hasetten ve gizli kinlerindendir. TÜRKOĞUZ, TÜRK KİMLİĞİMİN ŞİDDETLE VURGULANIŞININ ANLATIMIDIR!? ARZ EDERİM, DEDİM. Adamcağız öylece kalakaldı?!Bu sefer de soru sorma sırası bana gelmişti:”İzniniz olursa,bazı şeyleri sizden öğrenmek istiyorum!”Dediğim de tamam,dedi,sorabilirsiniz.

            “Kadınların,tırnakları ojeli ve makyajlı iken aldıkları abdestler,dinimizce geçerli midir?!””Hâşâ,dedi,bu abdest almanın,dinimizce hiçbir sağlıklı hükmü yoktur.Abdestten murat,vücudumuzun su değmedik hiçbir yerinin kalmamasıdır!?Teşekkür ederim,dini bilginizden yararlandım.Çok genç olmanıza karşın,ayağınızda mest var.Günde beş vakit,abdest alırken zor  olmuyor mu?!”Beyefendi,dedi,İslam dini kolaylıklar dinidir.Mesi çıkarmadan,mesin üstünden yaş elinizi gezdirmeniz,mes yapmanız,abdest  sayılır.”Güzel,hani,abdest alırken vücudunuzun su değmeyecek hiçbir yeri kalmayacaktı,bu kural,yalınız Kadınlar için mi?!Sonra,büyük abdestinizi yaptıktan sonra nasıl temizleniyorsunuz,Hz. Muhammed’in hadislerine aynen uyar mısınız?Dedim.”Evet hadislere ve Kurana  uyarım,su ile temizleniyorum!”Deyince:”Büyük abdestinizi yaptıktan sonra,üç ya da beş taşla kıçınızı siliniz!”Hadisine neden uymuyorsunuz?!Kur’anı Kerim’in kaç suresinin başında E.L.M gibi harfler var?Dikkat etmedim!”Dedi.Onu da benden öğren 29 surenin başında anlamını bilmediğimiz harfler vardır. .Peki, günlük namazda Farzlar 17 Rekât, Sünnetler neden 21 Rekât? Hani peygamber yalınız tebliğ ediciydi? Oruç farizasını nasıl ifa ediyorsunuz?!”Her il için imsakiyeler var,onlardan yararlanıyorum!”Dedi.Kutuplarda Altı ay gündüz ve Altı ay da gece;farz edelim kutuptasınız.Günlük namazlarınızı ve orucunuzu nasıl ifa edeceksiniz?! “Allahımızın günün ve gecesinin boyu değişmez!”?! “Sayın Dindar Beyimiz,o zaman siz, düşünce boyutunuzu genişletmelisiniz?!Dedim ve  izin isteyerek yanından ayrıldım.

 

 

 

  

 

1 Nisan 2015 Çarşamba

2013/UYUYALIM BAKALIM!



          TC.
OSMAN TÜRKOĞUZ

BABASI GÖĞE YÜKSELTİLİNCE, KIZI DA KADIN NEBİ OLDU VE TÜRK MİRAS HUKUKUNUYENİDENDÜZENLEDİ. ENNETTE KAZANILMIŞ HAKLARI NAH GERİ ALIRSINIZ! CENNETE, YETMİŞİKİNİZ BİR ERKEĞİN MASLAHATINA BAĞLANMAYA BİLE RAZISINIZ?!AR ARABİSTANA YALLAH!

TV. İZMİR,01Nisan2015. 39 sene önce, iki hukukçumuzun uyarması?!                                                                                                         

       Cumhurbaşkanı olarak seçilen; Anayasamızın Milletvekilliği ve Cumhurbaşkanı antlarını da SU gibi içen, kendinden menkul Başkanımızın Kızı da gericilik kervanına katıldı: İnternet’te,KADINLAR,Mirasta ERKEKLERDEN DAHA AZ pay alsınlar buyurdu?!”İslam Miras hukuku Tanrısaldı!Babası göğe çıkartıldığından kızı da miras  dağılımı üzerine serenada başladı.Bu konuşmalar ve geriye dönük uygulamalar “Siret Konferansında” alınan kararların ve Sn: Bay Tayyip Beyin ünlü andının uygulanmasıdır.Uyuyalım bakalım?!

         “Olaylar ve Görüşler,”SİRET Konferansı ve Anayasa”.Selçuk C.Bengü—Sahir Yörük, Cumhuriyet Savcısı—Ağır Ceza Yargıcı. Bir memlekette, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, gericiliğe karşı Cumhuriyet Savcılarını uyarır, bu memlekette, şeriatçılık üzerine konferans tertiplenmeye kalkışılır ve bu memleket Atatürk’ün kurtarmış olduğu Türkiye Cumhuriyeti olduğu halde, tüm Aydınlar ve Hukukçular, sus ve pus olurlarsa; artık o memleketin geleceğine güvenle bakılamaz.30 Aralık 1976 tarihli bir İstanbul gazetesinde,”Şeriatçılık Konferansı Türkiye’de!”Başlığını taşıyan akıl almaz bir haber yayınlandı. Toplanacak konferansın konusu şöyle sıralanıyordu:

“”Şeriatın tüm Müslüman ülkelerde derhal yürürlüğe girmesini ve Arapçanın da bu ülkelerde resmi dil olmasını kararlaştıran Siret konferansı, Türk Hükümetinin davetlisi olarak İstanbul’da toplanacaktır. Geçen Mart ayında Pakistan’da toplanan bu konferansa Türkiye’den bir devlet bakanı katılmış ve bir süre konferansın konuk başkanlığını da yapmıştır. Konferansta oy birliği ile alınan ve dünya kamuoyuna da açıklanan kararların bazıları şöyledir:

        1-Bütün Müslüman ülkelerde derhal şeriatın uygulanmasına geçilmeli ve ülkeler mevzuatını şeriata göre yeniden düzenlenmelidir.

         2-Müslüman ülkelerde Arapça öğrenim geliştirilmeli ve Kuran dili, İslam ülkelerinde evrensel bir dil haline getirilmelidir.

         3-Hazreti peygamberi son peygamberi son peygamber olarak tanımayanları Kâfir ilan etmek şarttır.EK:Ülkemizde,Eski bir İmam, önce ALLAH,sonra da peygamber olarak ilan edilmiştir.Oysa,akıl hastanelerimizde bol miktarda Allah ve peygamber mevcuttu!?Ostüzü.

                  4-Konferans, Siret’i Nebi’yi bütün okul ve kolejlerde zorunlu ders olarak okutmayı kabul ve tavsiye eder.                                        

                 5-Bütün İslam ülkelerinde, Cuma günü resmi tatil günü olmalıdır.  6- Kadınlar daha dikkatli olmalı ve Müslümanlığın şartlarına riayet etmelidir.”

               Haberde, İstanbul’da toplanacak olan bu konferansa, Türk Hükümeti adına katılacak olan bir hükümet üyesinin başkanlık yapacağı da belirtiliyor. Türkiye Büyük Millet Meclisinde tartışma konusu olduğu bildirilen bu konferansı toplayan kim olursa olsun; ister hükümet üyesi, ister dernek, isterse bir kişi, sonuç hukuki yönden hiç değişmez. Onun için anayasanın şu maddelerini hatırlatmakta yarar görüyoruz:

                  --Türkiye Devleti bir cumhuriyettir.(m.1)

           ---Türkiye Cumhuriyeti, laik bir hukuk devletidir.(M.2).

                  ---Resmi dil Türkçedir.(m.3/2).

                  ----Bu Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbirisi, insan hak v e hürriyetlerini veya Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü veya dil, ırk, sınıf, din ve mezhep ayrımına dayanmak nitelikleri Anayasa’da belirtilen Cumhuriyeti ortadan kaldırmak kastı ile kullanılamaz.(M.11/3).

                  --Herkes vicdan ve dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.

                  ---Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere atılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Kimse, dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz. Dini eğitim ve öğretim, ancak kişilerin kendi isteğine ve küçüklerin de yasal temsilcisinin isteğine bağlıdır.

                  -Kimse, Devletin sosyal ve tutumsal(İktisadi),siyasal veya hukuksal temel düzenini, kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya şahsi çıkar veya nüfuz sağlama amacıyla, her ne surette olursa olsun dini veya din duygularını ya da dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz. Bu yasak dışına çıkan veya başkalarını bu yolda kışkırtan gerçek ve tüzel kişiler hakkında, kanunun gösterdiği hükümler uygulanır ve siyasi partiler Anayasa Mahkemesince temelli kapatılır.”(M.18/1.2.3.4.5).

                  Anayasamızın öngördüğü Laik, demokratik hukuk devletimizi yıkmaya hiç kimsenin gücü yetmez, Anayasamızın yukarıda açıkladığımız hükümleri karşısında başka söz söylememize gerek yoktur, ancak toplumumuz sürüleşmesin yeter!?Türkiye Cumhuriyetini,laik ve demokratik hukuk devletimizi yıkarak,şeriata dayalı teokratik bir düzen getirmeyi amaçlayan “Siret Konferansı,”Anayasamıza aykırı,Anayasayı ihlal suçudur.Çok önceden bunun hazırlıkları yapılmış Türk Ceza Kanununun ünlü 163’üncü maddesi,Özal döneminde,yürürlükten kaldırılmıştır.”Bir yargıç ile bir Cumhuriyet Savcısının birlikte kaleme aldıkları yukarıdaki yazıda sembolik bir anlam vardır.Şeriat hükümleri ile anayasal hükümleri karıştıranlar,İnançla-Aklın yerlerinin farklı olduğunu,anayasanın da her şeyin üzerinde olduğunu hatırlatarak,”YETER!?”Demenin zamanının geçtiğini…”Meşru Savunma hakkını kullanmaya çağırıyoruz…”Ostüzü.

 

 

 

                 

 

                 

 

                 

                 

 

İzleyiciler

Blog Arşivi