18 Şubat 2013 Pazartesi
993/ŞEKERSİZ VE BABASIZ BIRAKMAK!
OSMAN TÜRKOĞUZ
osmanturkoguz@hotmail.com
İzmir;12 Nisan 2009 /17 ŞUBAT 20123.
Efendim;bugün/17 Şubat 2013/Cumhuriyet gazetesinde,Türkiyenin İkinci
Dünya Savaşına girmemesini irdeleyen bir yazı yayımlanmış. Bu yazıyı okuyan
bazı arkadaşlarım,benim bu konudaki yazımı da yayımlatmamı önerdiler.Nerede ve nasıl
yayımlatabilirdim!Arşivimden ol yazımı çıkartarak adreslerime iletmeyi düşündüm.
ŞEKERSİZ VE BABASIZ BIRAKMAK!
“İsmet İnönü, İkinci Dünya Savaşında; EKMEĞİ KARNEYE BAĞLAMIŞTIR!” O tarihte doğmayanlar! Esip, gürlemekte, iftar çadırlarını ve sokakları zapt etmekte!Ve hatta savaşa girmeyerek erkekliğimizin zayıflatıldığı bile ileri sürmektedir.Erkeklik kavga ile güçlenseydi,karı kocalar hergün savaşırlardı!
1946 senesinde yapılan tek dereceli Genel Seçimlerinde, ovadaydık. Eski bir alışkanlık olarak; yazın, yayladan ovaya göçtüğümüz halde, ovaya yayla derdik.
Seçim sandığı, kerpiçten yapılmış, bir kahvehanenin önüne konulmuştu. Kahvehanenin, İzmir-Çanakkale’ye bakan yüzüne de bir seçim afişi yapıştırılmıştı: Dur işareti yapan bir el ve ol elin altında ,”YETER SÖZ MİLLETİNDİR!” D.P.Yazısı.
Öğleye doğru; kahvehanenin önüne bir taksi gelip durdu. Taksinin peşinden gelen araçtan, jandarmalar indiler. Taksiden inen Beyefendi, Menemen Kaymakamı Rahmetli Niyazi Dalokay idi. Babam, Hatundere köyü muhtarı olduğu için, kendisini ve oğullarını tanıyordum. Ünlü mimar ve Ankara Belediye Başkanlarından, Rahmetli, Vedat Dalokay’ın babasıydı. Rahmetli Niyazi Bey, parmağını ol afişe doğru uzatarak, gür bir sesle:
“-İndirin o afişi oradan!”, diye gürledi. İlk anda; köylülerden ve sandık kurulundan ses, seda çıkmadı. Biraz sonra, meydana gelen sessizliği, köyümüzün en sert Demokrat Partilisi olan, Taş Ahmet bozdu:
“-Bugün, söz bizim; siz o afişi oradan indirtemezsiniz!”, diye gürledi. Orası karıştı. Kaymakam Bey; jandarmalara da emir verdi:
“-O afişi oradan indirin, bu adamı da karakola götürün!” Dedi.
Bendeniz; o zaman, yeni yetme bir çocuktum. Fakir ve cahil bir köylünün,
Jandarmalarının yanında, bir İlçe Kaymakamına sert çıkışını, adeta kafa tutup, köylü seçmenlerin önünde, ders verişini şaşkınlıkla karşılamıştım!
İkinci Dünya Savaşının en civcivli günlerinde; Çin’den satın alınan CİN DARISI’NIN köylülerimize yedirilmesi halkımızın çok gücüne gitmişti. Bu cin darısı, herkesi kabız yapmıştı
18 yaşını geçenler için; senelik yol vergisi 18TL. İdi. Bunu ödeyemeyen vergi mükelleflerini, jandarma yakalar karayollarında, 6 gün çalıştırırdı. Bu muamele de, köylülerimizi çok üzmekteydi.
Cumhuriyet kurulduğundan beri; Türkiye Cumhuriyetinin bütün kurum ve kuruluşları, her türlü kamusal işlerini jandarma kanalı ile yerine getirirlerdi. Öyle ki, devlet daireleri alacakları rüşvetleri bile jandarma kanalı ile alırlardı. Olmayacak işler için; on paralık bir tebligat işi için bile, silahlı iki jandarma halkın huzuruna çıkarılırdı.
Ülkemizin %99’luk bir kısmı; jandarmanın sorumluluk alanındaydı. Gece, gündüz, varlı vakitsiz, jandarma ile burun, buruna gelen köylülerimiz jandarmadan bıkmışlardı
Bendeniz; jandarma subayı olduktan sonra, 7201 sayılı tebligat kanunu ve diğer tebligat kanunları olmasına karşın, jandarmamızı boğan bu kabil angaryadan işlerle çok mücadele etmişimdir. ”Pulumuz bitti”; “Mektup paramız yok!” gibi özürleri geçerli kabul etmemiştim.
Bu gibi davranışlarım nedeni ile de çok tenkitlere ve şikâyetlere uğramıştım. Ama meslek hayatım boyunca; bir tebligat için dolaştığı köylerde, şiddetli yağmurlardan ıslanarak, zatürree olup ölen iki masum jandarma erimizin öyküsünü hiç mi, hiç unutmadım!
Rahmetli Avni Doğan, anılarında bu durumundan çok şikâyet etmiş, şöylesine çok acı bir saptamada bulunmuştu:
“Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün problemlerini, ilkokul mezunu bir jandarma onbaşısına havale edip, problemleri çözüme kavuşturamadı diye de, o’nu mahkemelerde süründürmekle, bir yerlere varılamaz!”
Ulusal Kurtuluş Savaşı Destanını yazan, Rahmetli Nazım Hikmet Ran-Warzanski-,savaşa gidip, sağ salim geri dönen bir kahramanı şöyle tanımlamıştı:
“SAVAŞTAN ÖNCE, KARTALDA BAHÇIVANDI,
SAVAŞTAN SONRA, KARTALDA BAHÇIVAN!”
Bu bahçıvan, belki de sakat olarak terhis edilmişti!
Halkımızın okur, yazar oranı % 03 olarak kalmıştı. Ne modern tarımcılık vardı, ne üretim, ne de Pazar. Halkımız yokluk ve yoksulluk içersindeydi. Toprak dağıtılamamasını şikâyete dilimiz varmaz.
Kimler ne ile ve nasıl toprağı işleyeceklerdi!
1945 senesinde; çiftçiyi topraklandırmak için bir kanun hazırlanması TBMM de bulunan üç büyük toprak sahibine havale edilmişti. Adnan Menderes, Emin Sazak ve Adanalı bir toprak ağası, üçü de CHP’Lİ olan bu Baylar, kanuna bir 17’inci madde ekleyerek, kanunu işlemez hale getirmişlerdi.
18’inci asırda; Avusturya- Macaristan İmparatoru Jozef; toprağa bağlı köleliği, serfliği kaldırınca, köleler isyan etmişlerdi. Biz de, isyan, misyan olmadı. Yalınız, seçmenlerimiz, kurtarıcı olarak bu üç toprak ağasının yollarına gül döktüler!
Benim ortanca teyzemin kocası; Menemen Piyade Alayının önünde bir bakla tarlası satın almıştı. Piyade Alayının katırları, bakla tarlasına girerek bir hayli zarara sebep olmuşlardı.
Rahmetli Eniştem, ”bu işi İsmet Paşa yaptırmıştır”, diyerek ölene kadar, 25 sene, İsmet İnönü’ye düşman kesildiydi! Bu olay da, 1948 senesinde meydana gelmişti!
Ankara, Hukuk Fakültesinin yargıç adaylarına söylenmiş bir söz vardı: ”Meriç nehri kenarında bir fakirin kaybolan ineğinin acısını yüreklerinizde duyacaksınız!”.
İkinci Arap Halifesi Hz. Ömer’inde bir dert yakınışı vardır:
“Fırat nehri kenarında oğlağını yitiren, bunun hesabını benden sormaktadır!”
İkinci Dünya Savaşının getirmiş olduğu sıkıntılara, her türlü suiistimal, vurgun ve soygun eklenince halkımızın çekmiş olduğu geçim derdi, dev boyutlara yükselmiş, karaborsa her tarafa yayılmıştı.
Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü: ”Hangi devletin hesabına çalıştığı belli olmayan gözü doymaz vurguncu ve karaborsacıları, soluduğumuz havayı bile satacaklardır!” demişti.
Diğer taraftan, savaşın nerelere kadar yayılacağı bilinemezken, her türlü kötü olasılıklara karşı, önlemler alınmaktaydı. Silahlı Kuvvetlerimizin mevcudu, milyonlara ulaşmıştı. Bunların ne zamana kadar silâhaltında kalacağı da bilinemiyordu. Yiyecek stokları yapmak için elverişli binalar ve tesisler de yeterli değildi.
Yarısı çalınarak, çok zor şartlarda toplanılan yiyecek maddelerinin tabiat olaylarına karşı korunamayıp bozulması da halkımızı çok kızdırmıştı. Toplanan yiyecek maddelerini Toprak Ofisine taşıyan araç sahiplerinin, bunların yarısının yerine taş ve toprak doldurdukları inancı da çok yaygın bir hale gelmişti.
Mustafa Kemal Atatürk’ün, iktidarı denetleyecek bir muhalefet partisinin olması isteği ve arzusu, yaşanılan olaylarla, doğruluğunu kanıtlamıştı. Bu arada; Türkiye Cumhuriyeti, 1954 yılına kadar, payına düşen Genel Borçlarını ödemeyi sürdürmüştü!
İstanbul’da; Mustafa Kemal’in kurdurduğu Cumhuriyet gazetesi vardı. Ankara’daki Ulus gazetesi, Sivas’ta yayın başlayan İRADE’İ MİLLİYE gazetesi, Ankara’ya gelindiğinde, HÂKİMİYET’İ MİLLİYE adını almıştı. ULUS gazetesi de bu gazetenin devamıydı. İzmir’de; ANADOLU VE YENİ ASIR gazeteleri etkili gazetelerdi. Anadolu gazetesini, Damat Ferit paşanın yaveri Makineli tüfekçi Üsteğmen Tarık Mümtaz Göztepe tarafından çıkarılmaktaydı. Bu gazete, köy muhtarlıklarına bedava gelmekteydi.
Köylerimizde radyo yoktu. Helvacı köyündeki tek radyodan, Mustafa Kemal’in ölüm haberleri dinlenilmişti. Halkımız, gaz lambası ve zeytinyağı lambası ile aydınlanıyordu. İlçelerin girişine yapılan betonarme odacıklarda, halkımıza dağıtılacak gaz tenekeleri korunurdu.
Okullaşma yaygınlaşamamıştı. Benim doğduğum köyde ilkokul yoktu. Helvacı köyündeki ilkokula gidiyorduk. 1932 yılında yaptırılan ilkokul kasten yakılıp, yeniden yaptırılmıştı.
Menemen ilçe merkezinde, çok eski model bir elektrik motoru vardı. Bunun da çalışma süresi çok kısıtlı ve yararlananların sayısı da çok azdı. Bu elektrik üreten makine o kadar eskiydi ki, pistonunu alt ve üst ölü noktalarından geçirtmek için, yan tarafında, devasa bir çarkı vardı!
Köy kahvehaneleri, lüks lambası ile aydınlatılırdı. Halkımız; her işi hükümetten bekleyen ve her kötülüğü de hükümete yükleyen bir ruh hali içersindeydi!
1946 genel seçimleri, çok tartışma yaratmış, C.H.P’Sİ iktidarı değiştirilememişti. D.Partisi T.B.M.Meclisine girmişti. İsmet İnönü’nün Yalta konferansı tutanaklarını ele geçirdiği; Jozef Stalin’in, tek partili yönetime sahip olan Türkiye’yi FAŞİST olarak nitelemesinin ERKEN DEMOKRASİYE GEÇİŞE neden olduğu, çok yazılmıştı!
Prof. Dr. Rahmetli Nihat Erim’in:
“Paşam; bir yerde yeni bir bakkal dükkânı açılırsa; halkımız, oradaki fiyatlara bakmadan o dükkâna akın eder. Yeni bir siyasi partinin açılması erken!” uyarısını da dinlemeyerek, Demokrat partinin açılışına izin verdiği de çok söylenmişti.
Rahmetli İsmet Paşa’nın, MUHAFAZAKÂR CUMHURİYETÇİ PARTİSİNİN VE SERBEST HALK PARTİSİNİN denemeleri nedeniyle, çok partili hayata 1960 sonrası geçmeyi düşündüğü de çok konuşulmuştu!
Mülki idareciler, C.H.P Başkanı gibiydiler. Suiistimal söylentisi çoktu ve çoğu da doğruydu.
C.H.Partili bir politikacı; İtalya’dan satın aldığı cam mataraları, Türk Silahlı Kuvvetlerine satmıştı! Bendeniz de, bu cam mataralardan çok çekmiştim. Urfa’da bulunan jandarma Eğitim Taburunda; her eğitimde birkaç cam matara kırılırdı.
Usulüne uygun tutanak tuttuğumuz halde; her cam matara için (135) kuruşu T.C. Maliyesine yatırarak, cam mataranın zimmetinden kurtulurduk! Cam Mataraları, T.S.K’NE kabul ettirenler mi suçluydular; eğitim sırasında, her türlü titizliğimize karşın, CAM MATARALARIN KIRILMASIN NEDEN OLAN BİZLER Mİ SUÇLUYDUK?
O günlerde, 1 Mark 50 kuruştu. Başbakan Rahmetli Recep Peker, 12. Eylül. 1947 kararları ile paramızın değerini düşürmüştü. 1 dolar, 282 kuruş olmuştu. Bir gümüş liranın maden değeri 136 kuruştu. 1948 yılında, 1 gram altının değeri 175 kuruştu ve Milli Gelir Hesapları 1948 yılı değerlerine göre yapılırdı!aTATÜRK DÖNEMİNDE DE STERLİN 130 KURUŞTU!
14 Mayıs 1950 tarihinde; Cumhurbaşkanı Rahmetli İsmet İnönü iktidardan düştüğünde, (127) ton Altın, (300.000.000) Dolar ve haysiyetli bir Türk Parası bırakmıştı!
Sık, sık yazarım; D.P. İktidara geldiğinde; ”Demokrasi geldi”, diye, sevincinden sınıfında, oynayan bir Türk öğrenciye, Oxsfortlu bir Profesörün dediğini:
“-Genellikle; Şarkta, oyla iktidara gelenler, süngü ile giderler. D.P. İktidardan oy ile giderse o zaman sevinip, oynamalısınız!” der.
Kanada’dan Türkiye için satın alınan uçakların, İspanya iç savaşında kullanılmak üzere, ispanya’ya satılmasının suçu da bir küçük memurun boynuna yıkılmıştı!
Fakirlikler, yokluklar, yoksunluklar, vurgunlar ve karanlıklar içersinde ömür tüketen ülkemizin durumu da bu merkezdeydi. Halkımız; en tepedeki değiştirildiğinde, her şeyin de düzeleceğine inanmıştı.
Ülkemizde; cahili, aydını, hırlısı, hırsızı ve vurguncusunun düşman kesildiği bir tek İsmet İnönü vardı!
O Büyük ve Namuslu insan, ”etrafımızdaki milletler, seçim üstüne seçim yaparlarken; utancımdan duvarlara bile bakamıyordum,” demekteydi.
Çankaya köşkünde; bir akşam; İsmet İnönü’nün aile meclisinde demokrasi tartışması yapılmaktadır. Bu konuda olumsuz görüş bildiren Rahmetli Mevhibe İnönü Hanımefendiye, İsmet Paşa bir soru yöneltir:
“Mevhibe Hanımefendi; siz, Kızılay’da araba ile giderken, bir trafik polisi dur işareti yapsa, ne yaparsınız?” diye sorar. Rahmetli Mevhibe Hanımefendi, gayetle sakin bir şekilde.
“Ne yapacağım Paşam, dururum;” deyince de, Rahmetli İsmet Paşa;
“İyi ya, işte demokrasi budur!” der.
Demokrasiye geçmek için henüz erken olduğunu söyleyen, çokbilmişlere de:
“Bugün denesek, yarın da denesek, DEMOKRASİNİN BİR TAKIM SIKINTILARI OLACAKTIR. BUGÜN DENEMEKTE YARAR VARDIR, ÇÜNKÜ BEN YAŞARKEN BU SIKINTILARI KARŞILAMALIYIM!” der.
Böylesine bir deneme; tek partili ve otoriter şeflik sisteminden, çok partili sisteme geçmek; İsmet Paşa’nın ve C.H.Partisi iktidarının sonu olabilir de.
Rahmetli İsmet Paşa; tüm bunları; Uşak’ta başına taş atılmasını, Himmetdede tren istasyonundan Kayseri’ye sokulmamasını, TBMM’den, cezalı olarak, oturumlardan uzaklaştırılmasını önceden kabul etmiştir!
1938 senesinde; Cumhurbaşkanı seçildikten sonra, Rahmetli İsmet İnönü, Kara Harp Okulu’na gelir. Kara Harp Okulu, 1936 yılında İstanbul’dan, Ankara’ya gelmiştir. Harp Okulu Öğrencileriyle, genel durum hakkında konuşur. Yarının subay adaylarına önemli açıklamalarda bulunur.
“İkinci Dünya Savaşı kaçınılmaz; bu savaşın sonunda, birçok devletlerin de sınırları değişecektir;” der.
Genç bir Harbiyeli ayağa kalkarak:
“Sayın Cumhurbaşkanım; Türkiye Cumhuriyetinin sınırlarında her hangi bir değişiklik olacak mı?”Diye sorduğunda:
“HAYIR! HAYIR! TÜRKİYE’NİN SINIRLARINDA ASLA BİR DEĞİŞİKLİK OLMAYACAKTIR. SINIRLARI KALEMLE ÇİZİLEN ÜLKELERİN SINIRLARINDA DEĞİŞİKLİKLER OLCAKTIR. TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN SINIRLARI KILIÇLA ÇİZİLMİŞTİR!”diyerek, inancını ve öngörüsünü ortaya koymuştur.
İkinci Dünya Savaşı, 01, Eylül. 1939 tarihinde; Nazi Almanyasının Polonya’ya saldırması ile fiilen başlamıştır.
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün
Kara Harp Okulundaki, bu denli kesin yargısını şöylece analiz edebiliyorum:
1-Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün yönetimindeki Türkiye Cumhuriyeti, savaşan tarafların hiç birisi ile ortaklık kurmayacaktır. Seferberliğini tamamlayarak, silahlı tarafsız olacaktır;
2-Savaşın galibi, kesin olarak belli olduğunda, o tarafla ortaklık kuracaktır,
3-Savaşan tarafların her ikisini de idare edecektir,
4-Her hangi bir baskına karşı da uyanık bulunacaktır,
5- Enver Paşa Budalası gibi, muharebeleri kazanıp, savaşın sonunda yenilen Almanlara, peşinen ortak olmayacaktır. Sabırla ve çile ile bekleyip, neticeyi görerek kararını verecektir.
Mareşal Gazi Mustafa kemal ATATÜRK, savaşın 1940- 1945 yılları arasında olacağını kesin olarak söylemiştir.
Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’in başlattığı Köy Enstitüsü modeli ve askerliğini çavuş olarak yapanların ilkokul üçüncü sınıflara kadar öğretmenlik yapmaları, 1947 senesinde, Maarif Vekili olan, Reşat Şemsettin Sirer tarafından engellenmiştir.
Kuleli Asker Lisesi Konya’ya; Maltepe Asker lisesi Akşehir’e; devlet arşivleri Eskişehir’e, İstanbul’daki müzelerin eşyaları da Niğde’ye taşınmıştır.
Trakya’ya da; derinlemesine, İstanbul’a kadar, Mareşal Fevzi çakmak savunma hattı inşa edilmişti. Alman tehlikesi sınırımıza yaklaştığında, bir savaş tehlikesi durumunda, Trakya ve İstanbul boşaltılacaktı. Elli kilogramlık kişisel eşyası ile gideceklerin yol giderlerini devletimiz karşılayacaktı.
İki Sovyet diplomatı; Kızılay Subay Ordu Evinin köşesinde; Almanya’nın Ankara Büyük Elçisi Emekli Piyade Binbaşısı Franz Von Papen’e suikast düzenlemişti. Türk polisi, 24 saatte, suikastı çözmüştü.
Suikastı yapmakla görevlendirilen, tıp fakültesinde okuyan Yugoslavakyalı, Süleyman adlı, bir Türk idi.
Bir tabur piyade askeri ile İstanbul’daki Sovyet konsolosluğu çevrilerek, suikastçının birisi alınmış, diğer suikastçı da, Kayseri’de trende yakalanmıştı. Her iki suikastçının yargılanmaları, Ankara’da yapılarak, onbeş er sene ağır hapse hüküm giymişlerdi.
Almanlara krom madeni satışımıza misilleme olarak, İngiliz uçakları Milas’ın Güllük kasabasını bombalamışlardı.
REFAH adlı köhne bir gemi; çoğu, İngiltere’den uçak alacak genç subaylardan oluşan bir kafilemizi alarak, Mersinden, Akdeniz’e açılmıştı. Milliyeti belli olmayan bir denizaltı tarafından torpillenerek batırılan bu gemide 179 kişi boğulmuş, 23 kişi de kurtulmuştu.
Ankara’da, Kızılay’da bulunan İngiltere Büyük Elçiliğinden, ikinci cephe planları çalınmış, çoğu sahte çıkan 250, 000 Sterline, Almanya’ya satılmıştı. Casusluk işini; Priştina, 1904 doğumlu bir Türk, Eliya Bazna yapmıştı. Kendisine ÇİÇERO TAKMA adını Franz Von Papen vermişti. Mit’in tarihçesi, S.51
1949 senesinde; Sütlüce’deki Şakir Zümre silah fabrikası sabotaja uğratılmıştı.
1949 senesinde; Moskova’daki ateşemiliter yardımcımız Kurmay Yüzbaşı Fuat Güzaltan’ı, N.K.V.D ajanları trende öldürerek, intihar süsü vermişlerdi.
Sovyetler Birliğinin, ülkemizden toprak istekleri ve Boğazları birlikte savunma istekleri kabul edilmemişti. Rahmetli İsmet İnönü’nün kararlı tutumu büyük bir buhranı ortaya çıkarmıştı.
Yeni Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Truman’ın bir sözü, Sovyetler birliğinin ateşini düşürmeye yetmişti. ”Amerika’nın sınırı Kaliforniya’dan başlar, Kars’ta biter. Türkiye’nin sınırı da Kars’ta başlar, Kaliforniya’da biter!”
23 sene Genel Kurmay Başkanlığını yapan Mareşal Fevzi Çakmak’ın hiç te ayrılma niyeti yoktu. Her türlü yeniliğe kapalı olduğu söyleniyordu. Uçaklara telsiz taktırmadığı; bu nedenle, İran Şehinşahı Muhammet Rıza Pehlevi ile Mısır Kıralı Faruk’un kız kardeşinin düğünlerinden, Tahran’dan dönen bir uçak filomuzun düştüğü; zırhlı birliklere sıcak bakmadığı söyleniyordu.
1944 senesinde; Ankara ‘da bir operasyonla görevden alınarak, yerine Enver Paşa’nın kız kardeşinin kocası Orgeneral Kazım Orbay getirilmiştir. Emekliye sevk edilen Mareşal Fevzi Çakmak; politikacıların eline düşerek, epeyce hırpalanmış ve Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye de küsmüştü.
Binbaşı olarak 2. Dünya Savaşı’na girip, Genel Kurmay Başkanı olarak çıkan, Sovyet Mareşali Semyon Mihayiloviç Stemenko, Mareşal Fevzi Çakmak’ın Sovyet sınırına (29) Tabur kaydırdığını yazmaktadır.(4)
Mareşal Fevzi Çakmak; Almanların, birkaç hafta içersinde, Sovyet Rusya’yı yıkacağı inancını saklamadan söylemekteydi.
Bendeniz; bugün ve her zaman, ”iyi ki cumhurbaşkanı seçilmedi”, demekteyim. Yaksa; Emekli General Ali İhsan Sabis ve Emekli General Hüseyin Hüsnü Erkilet ile başımıza çok büyük dertler açardı.(5)
3.000.000 Gencimizin silâhaltında tutulması ve uzun süren savaş, Türk ekonomisini iflasa sürüklemiştir.
Alman Eçisi Franz Von Papen’in önerisi ile VARLIK VERGİSİ KANUNU çıkartıldı. Askere gitmeyen Gayrı Müslim vatandaşlara vergi yükümlülükleri getirildi. Ağır vergilerini ödeyemeyenler, Erzurum’a, taş ocaklarına gönderildi.
Bu uygulama, ülkemize olumsuz ve eşitlik ilkesine aykırı bir davranış olarak yükletildi!
O zamanki Başbakanımız Rahmetli Şükrü Saraçoğlu.
“Varlık Vergisi Kanunu o kadar benim kanunumdur ki, Türkiye Cumhuriyeti, aynı duruma düşse, bu kanunu yeniden uygulamaktan bir dakika geri durmam,” diyerek, iş bu kanuna sahip çıktı.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası eski başkanlarından Sayın Şükrü Saraçoğlu, bu Ödemişli yiğit adamın torunudur.
Görünebilen genel durumu, çalakalem, kısacık yazdım. Perde gerisinde oynanan büyük politik oyunları, savaşan tarafların kendi safına devletleri çekebilme yarışlarını da kısacık olsa da yazmakla, Rahmetli İsmet İnönü ve onun fedakâr ve isimsiz kahraman arkadaşlarına şükran borcumu yerine getirmek istiyorum.
Önce; Rahmetli Faik Ahmet Barutcu’nun anılarını okuyalım:
“11. Nisan.1939 günü, Dışişleri Bakanımız Şükrü Saraçoğlu, C.H.Partisi grubunda; kürsüye gelerek; Avrupa’da beliren savaş tehlikesi karşısında, Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasetini açıkladı: ”Türkiye Cumhuriyeti’nin siyaseti, tam bir tarafsızlık” dedi.
İngiltere ile yapılan yardım bildirgenin, bir anlaşmaya dönüştürülmesinden söz eder. Bu antlaşmaya, Fransa’nın da gireceğini belirtir.
İtalya’nın durumu tam bir belirsizlik içersindedir.
Türkiye Cumhuriyeti’ni tedirgin eden iki şey vardır: İTALYA’NIN TAVRI, RUSYA’NIN İZLEYECEĞİ POLİTİKA!
Balkan devletlerinin yetkilileri; Türkiye Cumhuriyetinden medet ummaktadırlar.
Alman Büyük Elçisi Franz Von Papen, sürekli gerilim ve girişim içersindedir.
Dış İşleri Bakanımız; Moskova’yı ziyaret eder. Odesa limanına vardığında; karartılmış olan limanda, kendisini birkaç küçük memur karşılar. Moskova’da Jozef Stalin ve Dış İşleri Bakanı Molotof ile konuşur. Rusların ileri sürdükleri, Türk boğazlarını, bir savaşta birlikte savunma fikrini şiddetle reddeder. Hatta bu konu konuşulurken, Molotof’un masasına bir yumruk indirdiği anlatılmıştır.
Mareşal Klementi Varaşilof’ da ziyaret eder. O da aynı teklifi ileri sürer.
Bir savaşta, boğazları birlikte savunma!
Rahmetli Saraçoğlu; Mareşal K. Varaşilof’a: ”Boğazlar Türkiye’nin elinde bulundukça, Rusya endişelenmemeli.”, der.
Bu Mareşal, Cumhuriyetin ONUNCU YILINDA Ankara’ya gelmiştir. Taksim’deki Atatürk Anıtında görülen iki Rus Subayından birisi MAREŞAL FURUNZE, diğeri de MAREŞAL K.VARAŞİLOF’TUR.
J.Stalin ve Molotof; Rahmetli Şükrü Saraçoğlu’nu, tiyatro ve at yarışları gibi gösterilerde oyalarlar.
Her hangi bir anlaşmaya yanaşmazlar.
Cumhurbaşkanı Rahmetli İsmet İnönü’nün talimatıyla, şükrü Saraçoğlu; Ankara’ya eli boş döner.
S.S.C.Birliği, Romanya’nın Basarabya ve Bukovina bölgesini işgal ettiğinde, doğabilecek uluslar arası infiali ölçme telaşına düşer.
Franz Von Papen de; Türkiye cumhuriyeti’ni Almanya safına çekme telaşındadır.
Almanya ve Sovyetler Birliği, Polonya sınırına asker yığmaktadır.
İngilizler ve Fransızlar; Suriye ve Irak’a 700,000 asker göndermişlerdir.
Fransız generali Weygand ve kurmayları, Ankara’ya gelirler.
Bunları, İngiliz Generalleri ve kurmayları izler.
Türk kamuoyunda bir endişe belirmiştir: ”Almanların vermiş olduğu iki savaş gemisi yüzünden, nasıl Birinci Dünya Savaşına girdiysek; İngilizlerin altınları yüzünden, İkinci Dünya Savaşına sürüklenmeyelim!” F.A.Barutçu, s.g.e. S.5-40,
Enver Paşa, Cemal Paşa ve Talat Paşa’nın hayalciliği; Enver Paşa’nın Alman hayranlığı ve Kayzer Wilhelm kari bıyıkları, Osmanlı Devletini Birinci Dünya Savaşı cehennemine atar.
Tarihçi Merhum Ziya Şakir; Enver Paşa’nın kaşında bulunan üç beyaz kılın öyküsünü yazmıştır: “Napolyon’un kaşında bulunan üç beyaz kıl, nasıl onun uğuru idiyse, bu üç beyaz kılı da Enver paşa kendi uğuru olarak kabul etmekteydi.”
Bu üç beyaz kıl; Binbaşı Enver’i, DAMAD’I ŞEHRİYARİ, ENVER PAŞA VE FİİLİ BAŞKOMUTAN YAPAR.
Paşa olan babası; bir toplantıda, övünerek:
“Ben, hayatımda hiç harama uçkur çözmedim!” dediğinde; Şair Nizamettin Nazif te, lafı gediğine koyar:
“Paşam, keşke, helaline de uçkur çözmeseydiniz!” der.
1, DÜNYA SAVAŞININ İNSANLIĞA ZARARLARI!
“Birinci Dünya Savaşı, dünyanın o tarihe dek gördüğü en kanlı savaştı. Savaşın toplam ölü sayısının (20.000.000) insan olduğu bilinmektedir. Bunun 9.000.000’u, savaş sırasında çıkan salgınlar, açlık ya da diğer nedenlerle ölen sivillerden oluşmaktadır. Buna karşılık, askeri alandaki ölü sayısının (11.000.000) dolaylarında olduğu sanılmaktadır.
Bunun 8.000.000’u resmi rakamlardır ve dağılımı da şöyledir:
*-Almanya: 1.770.000 ile 2.000.000
*-Rusya: 1.700.000
*-Fransa: 1.360.000
*-Av-Macaristan:1.200.000
*-İtalya. 460,000ile650,000
*-İngiltere: 760,000
*-Yeni Zelanda, Avustralya, Kanada ve diğerleri,
A.B.D’LERİ: 110, 000 ile 126,000
*-Osmanlı İmp. 3.159.200- Ans. Eksik yazmış: 375,000
Kayıpları, tutsakları ve yaralıları da sayacak olursak, savaştaki insan kaybının 37.000.500 kişi olduğunu; bunun 22.000.000’unun Müttefiklere ait olduğunu buluruz.
Savaş ekonomik bakımından da tam bir yıkım olmuştur.
Toplam harcamaların XXX75,077000Sterlin olduğu görülür.”-Bence eksik!-
“Toprakları en çok hasara uğrayan ülke, Fransa’dır. Toplam 1,875 mil karelik orman ve 8,000mil karelik ekili alan mahvolmuştur.” 1. Dünya Savaşı, c.3,S.928,
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü; savaşın ikici haftasında, yakın arkadaşlarını Çankaya’da bir yemek masasının etrafında toplar. Genel bir durum muhakemesi içinde; İkinci Dünya Savaşına dair, düşüncelerini söyler. ”Faik Ahmet Barutçu, Siyasi anılar, S.40-42”
“Olayları zamanından önce kestirme ve kendi dileklerimiz çerçevesinde yürütmeye olanak yoktur. Savaş, bir genel durum alma yeteneğini, gün geçtikçe daha çok göstermektedir. Genel bir savaşta ise, Türkiye nasıl savaş dışı kalabilir? Olaylar, sürükleyip götürür. Dileyelim ki, biz savaşa en son ve bitime yakın girelim.
Acaba İnönü nasıl ve ne düşünüyor? Geçeği ve durumun gelişme biçimleriyle ilgili yakın olasılıkları, şimdi onun ağzından dinleyelim. Çankaya’da, arkadaşlarını çevresinde topladığı yemek masasında anlatıyor:
“Bizi savaşa götürecek, açık bağlantılarımız dışında, hiçbir düşünce ve kararımız ve tükenmez isteğimiz yoktur. Bize bir saldırı olmadıkça savaş İngiltere’nin güvence verdiği Balkan Ülkelerine sıçramadıkça, bizim için bir savaş tehlikesi yoktur.
Almanya; Balkan Ülkelerinden istediği ekonomik çıkarı, askeri baskıyı düşünmeye ihtiyaç duyurmayan bir barış ilişkileri içinde sağlamaktadır. Bu durumda; Balkanlara sarkıp, bütün balkan uluslarını silahlı bir direnmeye yöneltecek bir askeri saldırı, Almanya’ya kesin bir zafer kazandırmayacağına göre; Almanya kuvvetlerini dağıtmaktan ve müttefiklere karşı zayıflamaktan başka sonucu ve olumlu hiçbir yararı düşünülemeyecek bir eyleme neden girsin?
Almanlar ile müttefikler arasındaki savaş, Majino çizgisinde geçecektir. Almanya, bir saldırı için hazırlanıyorsa, mutlaka Majino’ya saldırı içindir. Diğer olasılıklar, müttefikleri Majino cephesinden asker çekmeye yöneltmek içindir. Bunlar, şaşırtıcı propagandalardan başka bir şey değildir. Almanya için savaş, Batı Cephesinde biter. Müttefikler için savaş, Almanya’yı güçsüz düşürerek, teslime zorlamayı amaçlıyor. Bu nedenle, savaş dört- beş seneden önce bitmez.
İngilizler, önümüzdeki haziranda, Almanya’nın iki katı Hava kuvvetine, yani 12,000 uçağa sahip olacaklardır. Bu kuvvetin yarısı ile Almanya Hava kuvvetlerine saldırıp, o kuvveti yok etmeyi ve ondan sonra, geri kalacak 6,000 uçakla, hava egemenliğini umutla elde bulundurmayı amaçlayan bir hazırlıkları var.
Bu savaş, para savaşıdır. Milyarlar ve milyonlar harcıyor İngiltere. EK:Amerika Birleşik Devletleri,Irak ve Afganistan operasyonunda Beşyüz Milyar dolar harcadığı halde, bir sonuç alamamıştır,bizi de bu batağa çekmektedir.Dünya Ticaret merkezine yapılmış olan 11 Eylül saldırıısı nedeniyle de yüz Milyar dolar harcama yaptığı hesaplanmıştır.
Rusya’ya gelince; Rus Emperyalizmi bilinmektedir ve bugünkü Rus hükümetinin düşüncesi de budur. Ancak; İngiliz ve Fransızlarla savaşa tutuşmaktan kesinlikle kaçınmaktadır. Böyle bir savaşın, Rusya’yı bilinmeyen büyük tehlikelerle karşılaştıracağını Rus Devlet Büyükleri bilir. Bunun içindir ki, Türkiye üzerindeki emellerini de, Türkiye’nin yalnız ve en zayıf anında gerçekleştirmeyi düşünebilirler. Bugün; Türkiye’ye bir saldırıya kalkışmak, İngiliz ve Fransız kuvvetleriyle de savaşı göze almak olur. Oysa Rusya, Müttefiklerle savaşa karar verecek durumda değildir.
Doğudaki İngiliz ve Fransız kuvvetlerine gelince; Fransızlar, Suriye’de birkaç yüz bin asker yığacakları gibi. İngilizler de, Avustralya’dan ve Yeni Zelanda’dan Mısır ve Filistin’e sürekli asker getirip, yığınak yapıyorlar. Bu asker yığmanın nedenleri ve amaçları ne olabilir?
Alman ve Rus ilişkilerinin ulaşacağı sonuç bilinmemektedir. Bugüne kadar, aldıkları kararlarla, ilişkilerinin ölçüsü biliniyor sayılsa bile, bu akşam ya da yarın alacakları karar bilinemez. Müttefikler, en kötü olasılıkları da düşünmek zorunluluğundadır.
Bir Alman- Rus askeri birleşmesi geçekleşirse, çevreyi boş bularak, Irak’a inecek bir düşman saldırısı Musul petrollerini ele geçirdikten sonra, İmparatorluğun Asya’daki sömürgeleri ile ilişki ve bağlantılarını tehlikeye sokar. Onun için, İngiliz ve Fransız İmparatorlukları, en uzak olasılıkları da yakınmış gibi göz önünde bulundurarak, böyle bir saldırıyı düşmanların kafasında yer almaya olanak bırakmayacak askeri hazırlıklarda bulunmuşlardır ve bulunuyorlar.
Doğu’daki bu Müttefik ordularıyla, Kafkasya’ya ortak bir saldırı eylemi ya da böyle bir öneri karşısında kalma olasılığı var mıdır? Rusya’ya karşı böyle bir davranış, Napolyon’un yanlışını yinelemek ocağı için, geçerli değildir. Rusya’yı Kafkasya’dan çıkarmak, savaşta kesin bir sonuç almak anlamına gelmez. Daha çok ilerlemek ise, tarihteki yanlışları yinelemek olur. Bunun için; Müttefiklerin böyle bir davranışı düşünülemeyeceği gibi, böyle bir öneri ebetteki bizce de kabul edilemez.
Sonuçta; savaşa karar verecek olan sizlersiniz. Böyle bir savaştan yana olur musunuz? Petrole sahip olmak, çekici bir şey gibi görünür. Bizim ülkemizde eksiğimiz, varsın bir petrol olsun. Onu da paramızla alırız. BİZİM İÇİN, SAVAŞ BİR ZORUNLULUK OLARAK BAŞA GELMEDİKÇE, ÖNGÖRÜLEMEZ!
İngilizlerden aldığımız altınlar, sonuçta, savaşsız geçecek üç yılın giderlerini ancak karşılayabilir. BEN, SAVAŞIN DIŞINDA KALARAK, SONUNA KADAR, 500 Milyonluk bir bütçe açığı ile işi idare edebilmeye çoktan razıyım. Bu savaşın böyle az bir zaman içinde sonuçlanacağına inanılamaz!”
“İnönü’nün, bu büyük ve gerçekçi devlet adamının düşünceleri ve sözleri, hepimizin içini açtı!” F.A.B.
Napolyon’un güzel bir sözü vardır: ”Zaferin babası çoktur; yenilgi kimsesiz bir yetimdir!”
Dış İşleri Bakanlarımızdan, Rahmetli Fatin Rüştü Zorlu; Tevfik Rüştü Aras’ın damadıdır. 22.Ağustos.1958 tarihinde; T.B.M.Meclisinin kürsüsüne çıkarak:
“Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşına girmesine ben engel oldum. Türkiye’yi; İkinci Dünya Savaşı belasından ben kurtardım!” diye övünmüştür.” Şevket Süreyya Aydemir, İkinci Adam, C.3; S.333
1972 senesinde; Uşak İmam-hatip lisesinde Milli Güvenlik dersine giriyordum. Bir öğrenci; elinde tuttuğu R.N.K’INDAN bir kitabı göstererek:
“Öğretmenim; Türkiye’nin, İkinci Dünya Savaşına girmesine bu kitap engel olduğu gibi; koskoca bir mahalle yandığı halde; bu kitabın bulunduğu eve hiçbir şey olmamış!” dedi.
OL KİTABI, SINIFIN ORTASINA KOYDUM, KİBRİT İSTEDİM, BİR KİBRİTLE KİTAP YANMAYA BAŞLADI.
Korkudan dillerini yutacak hale gelen öğrenciler olduydu. Türkiye Cumhuriyeti’ni savaşın dışında tutan Cumhurbaşkanı Rahmetli İsmet İnönü’nün BIKMAK, ÜRKMEK, KORKMAK VE YILMAK BİLMEYEN AKIL VE İRADESİDİR.
Savaştan sonra, şöyle bir değerlendirme yapmıştır: ”İkinci Dünya Savaşı sırasında; müdafaa ettiğimiz politikanın esası Cihan Savaşı içinde, Türkiye’nin tamamiyetine sahip şekilde, demokratik nizam altında hür olmak, müreffeh yaşamasını gaye edinmektir.” Ş. S. Aydemir; İkinci Adam, C.3, S.349.
Cumhurbaşkanı Rahmetli İsmet İnönü’nün izlediği politikada, dosdoğru bir yön vardır: ”TÜRKİYE CUMHURİYETİ’Nİ SAVAŞIN DIŞINDA TUTMAK!” Rahmetli Faik Ahmet Barutcu’nun sözünü ettiğimiz eserinin 53’üncü sahifesini okuyalım.
“Cumhurbaşkanı İsmet İnönü; T.B.M.Meclisine geldiğinde, Milletvekilleri etrafını sararak, savaşa girip, girmeyeceğimizi sorarlar. O büyük insan, meraklı Milletvekillerine şöyle yanıt verir:
“SAVAŞA SÜRÜKLENMEK SÖZ KONUSU DEĞİLDİR. SALDIRIYA UĞRAMA DURUMU BAŞKA, YÜKÜMLÜLÜKLERİMİZ DE GEÇERLİDİR. BAŞKA TÜRLÜ SAVAŞA GİRMEK İÇİN KIRK KERE DÜŞÜNÜRÜRÜZ. SONRA YİNE KIRK KERE DÜŞÜNÜRÜZ, ONDAN SONRA YİNE DÜŞÜNÜRÜZ!” DER BU sözleri dinleyen bir Milletvekili.
“ En büyüğümüzün ölçülülüğü, en büyük güvencemizdir,” der.
Ankara’da, Alman, İngiliz ve Fransız Büyük elçileri arasında; Türkiye’yi taraflarına çekebilmek için kıyasıya bir mücadele ve yarış yaşanmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti, İngiltere, Fransa, üçlü Anlaşma imzaladılar.
Savaşa girmek için, Türkiye Cumhuriyeti; SOVYET RUSYA İLE İTALYA’NIN durumlarının belirginleşmesini öne sürmektedir. İtalya’nın savaşa girmesi koşulu aranmaktadır. Roma Büyük Elçimiz Rahmetli Hüseyin Ragıp Bey’in bir ”esprisi, İtalya’nın durumunu güzelce ortaya koymaktadır: ”İtalya savaşa girecek amma, 12’ye iki kala!” Büyük elçilerin çıkışları, İsmet Paşa’yı tedirgin etmekte; hiç çekinmeden:
“BEN, ENVER PAŞA DEĞİLİM; BENİ SAVAŞA SÜRÜKLEYEMEZLER!” DEMEKTEDİR.
Alman Büyük Elçisi Franz Von Papen; üçlü paktın imzasından çok tedirgindir. ”Almanya, Balkanlara inmek düşüncesinde değildir. Rusya’dan da size bir zarar gelmez!” telkinlerini yapmaktadır.
Şükrü Saraçoğlu: ”Bizim Müttefiklerle bir antlaşmamız vardır. Bunu adı, üçlü antlaşmadır, bir de töresel anlaşmamız vardır”, diyerek; Franz Von Papen’in konuşmasını kesmiştir.
Sonunda; İtalya savaşa girer. T.B.M.Meclisinde de iki fikir belirginleşir:
*-İtalyanların durumu belli oldu, üçlü pakta göre, hukuken savaşa girmemiz gerekir.
*-Falih Rıfkı Atay’ın başını çektiği grup; ”İtalya’nın savaşa girmesi, bizim de otomatik olarak savaşa girmemizi gerektirmez.” F.A.Barutçu, S.G.E, S.75-86 Türkiye Cumhuriyeti hükümetinde ve T.B.M.Meclisinde, aklıselim galebe çaldı, Türkiye Cumhuriyeti savaşa girmedi. İtalya’nın, Müttefiklere savaş açmasından bir gün sonra; İngiliz ve Fransız Elçileri, Dış İşleri Bakanlığımıza gelerek, Üçlü Antlaşmanın 2’inci maddesine göre şu isteklerde bulunurlar:
*-İtalya ile hemen ilişkilerin kesilmesi,
*-Seferberlik ilanı,
*-Boğazların, Montrö Anlaşması koşullarına uygun olarak, tehlike durumunun varlığını ilan edip, kapatılması,
*-Deniz ve hava üslerimizin müttefiklerin yararlanmasına açık bulundurulması,
*-İtalyan vapurlarına el konulması,
*-İtalya’ya savaş ilanı. Bu protokolün 2’inci maddesi de şöyledir:
“yukarıda adı geçen antlaşma gereğince, Türkiye’nin girdiği yükümlülükler; bu ülkenin Sovyet Sosyalist cumhuriyetler birliği ile silahlı bir anlaşmazlığa sürüklenmesini gerektirecek ya da sonuçlandıracak bir davranışa onu zorlayamayacaktır.”
Başbakan Rahmetli Şükrü Saraçoğlu, Türkiye Cumhuriyeti’nin aldığı kararları; İngiliz ve Fransız Elçilerine bildirişini şöyle anlatır:
“İngiliz ve Fransız elçilerini davet ettim. Kendilerine, önce dedim ki, başvurunuz bir girişim midir ve hükümetinizden aldığınız yönergeye kesinlikle uygun mudur? ”Evet, dediler, bir demarştır ve hükümetlerimizden aldığımız yönergeye dayalı ve kesinlikle uygundur.”
“-O halde dedim; Türkiye Cumhuriyetinin kararını bildiriyorum: Hükümetimiz, İtalya’ya savaş ilan etmenin Türkiye Cumhuriyetini, Rusya ile silahlı bir anlaşmazlığa sürüklemesini gerektirecek bir duruma sokacağını gördüğünden 2 numaralı protokolün verdiği hakkı kullanmaya karar vermiştir.”
Dış İşleri Bakanlığını sinirlenerek terk eden her iki Büyük Elçi, iki saat sonra, tekrar geriye gelerek; aldığımız kararın doğru olduğunu söylemişlerdir!” F.A.Barutçu, s.g. e. S.94-96
T.B.M.Meclisi, altıncı seçim döneminin ikinci toplantı yılına girmiştir. Cumhurbaşkanı Rahmetli İsmet İnönü de, yıllık konuşmasına şöyle başlamıştır:
“İç ve dış güvenliğin korunması için sürekli bir dikkat ve dürüst bir hava içinde çalışma olanağını bulan Cumhuriyet hükümetinin değişmeyen dış siyasetini ve savaş karşısındaki durumunu çok açık çizgilerle ortaya koymuş ve gözler önüne sermiştir.”
“Cumhuriyet Hükümetinin dış siyasetinde geçen yıldan beri bir değişiklik olmamıştır. Bunun en birinci nedeni, o siyasetin, siyasal bağımsızlık ve ülke bütünlüğümüzün korunmasını esas alması ve olayların gidişine göre değişen aç gözlü emellerle ilgili bulunmamasıdır. Türkiye’nin, sınırları dışında bir karış toprakta gözü ve bir hakkı çiğneme niyeti yoktur. Bizim güvenimize ve o güvenle eş anlamlı olan yaşamsal çıkarlarımıza saldırı niyetinde olmayan hiçbir devlet, bizim siyasetimizden kaygılanamaz ve bizi, hakkımızı korumak istediğimiz için eleştiremez.”
“Bizim savaş dışı durumumuz, bize karşı aynı iyi niyeti gösteren ve uygulayan bütün devletlerle en normal ilişkilerimize engel değildir. Yine, savaş dışı durumumuz; topraklarımızın, deniz ve havalarımızın bu devletlerin birbirlerine karşı kullanılmasına engeldir. Ve biz, savaşa girmedikçe, kesin ve ciddi engel olarak kalacaktır. Bunu sevinçle açıklamak isterim. Türk-Sovyet ilişkileri, dünya siyasetinin karışıkları içersinde, başlı başına bir varlıktır…”
“Dostluklarımıza ve bağlantılarımıza da vefalı kalacağız. İngiltere, zor koşullar içersinde, kahramanca bir ölüm, kalım savaşı içersinde bulunduğu bir zamanda, onunla olan bağlarımızın, sağlam ve sarsılmaz olduğunu söylemek, benim için bir borçtur…”
Bu, konuşma bir büyük devlet adamının konuşmasıdır. Demokrasilerde birçok tuhaflıkların yanı sıra, sokaklardan gelen birisi de iktidarı ele geçirebilir. Bunun en çarpıcı örneklerinden birisi de; Napolyon Bonapart’ın yeğenidir.
Jerom’un oğlu; 1848 senesinde, seçimle Fransa Cumhurbaşkanlığına geldikten sonra, bir darbe ile Fransız İmparatoru oluşudur.
Halkına verecek bir şeyi olmadığı için; el attığı Meksika’dan temiz bir sopa yiyerek ayrılışı, kendisini akıllandırmadığından; 1870’te, Sedan’da Almanlara yenilerek terki diyar etmiştir.
Adam, bir hiç iken, en yüksek makamlara kendisini taşıyan Demokrasi Sistemini değiştirmeye kalkışır! Bindiği trenden, resmi olmayan bir durakta inmek isterken, tren kazasına uğrar! Oyla gelip, oyla gideceğini hesaba katmadan, oyunlarla iktidarda kalacağının hesaplarını yapar! Yaşadığı çağdan ve o çağın koşullarından hiç haberi de yoktur.
Eski bir çağa takılmış, kalmıştır. Plağa takılan gramofon iğnesi gibi; LIKIT! LIKIT! LIKIT! Öter durur!
İkinci Dünya Savaşı’nın yönetimi için, Churchill ile Başkan Rooswelth; önce; Waşington yakınlarında bulunan Dumbrton Oaks kasabasında buluşarak, Ünlü Atlantik beyannamesini yayımladılar. Ondan sonra; Müttefikler arasında; dünya’nın çeşitli şehirlerinde konferanslar yapıldı. BU KONFERANSLARDA ALINAN KARARLAR.
*-Quebek Konferansı: Kanada’nın Quebek şehrinde, Rooswelth, Churchill ve Molotof buluştular (19, Ekim,1943)Türkiye Cumhuriyeti’nin savaşa girme konusu tartışıldı. Rus Dış İşleri Bakanı Molotof; daha önceki fikrinde ısrar ederek; ”Türkiye’nin, 1943 İlkbaharında, savaşa girmesini bildirdi.
*-Tahran Konferansı (01/06. Aralık.1943). İngilizler ve Ruslar tarafından işgal edilmiş bulunan Tahran’da; Başkan Rooswelth, İngiltere Başbakanı Sir Winston Churchill ve S.S.C.B’liği Komünist Partisi Genel Sekreteri Jozef Stalin ve kurmayları buluştular. Daha güvenli kabul edildiği için; konferans Rus Elçiliğinde yapıldı.
Sonradan öğrendiğimize göre; Sovyetlerin Ünlü Casusluk Örgütü N.K.V.D mensubu, subaylar ve generaller, garson ve hizmetli kılığında çalışmışlar. Elçilikte, delegelerin kaldıkları her tarafı mikrofonla donatmışlar; Başkan Roosewelth’in oturduğu odada, koltuk ve divan içlerine 105 adet gizli mikrofon yerleştirmişler!
Molotof; “Alınan kararlar doğrultusunda, Türkiye’nin emirle savaşa sokulmasını istemiştir.”
Tahran Konferansı sonunda; J.Stalin Moskova’ya; Roosewelth ve W. Churchill de Kahire’ye dönmüşler ve ivedi olarak, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’yü Kahire’ye davet etmişlerdir.
W.Churchill, İsmet İnönü’nün, İngiliz uçağı ile Kahire’ye gelmesini istemesine karşın; İsmet İnönü, Başkan Roosewelth’in Amerikan Hava Kuvvetlerinde Hava Generali olan oğlunun kullandığı bir uçakla Kahire’ye gitmiştir.
Her konferansa babası ile iştirak eden bu General; “İfşa ediyorum” adı ile anılarını yazmıştır.
Ş.S.Aydemir; İkinci Adam C.2, S.265, bakınız neler yazmış: ”İsmet paşa, Kahire’ye gidecektir; fakat Tahran konferansı kararlarını tebellüğ etmek (yani, bu kararların kendisine bildirilmesi) için değil, eşit taraflar arasında yapılan serbest münakaşa yolu ile müzakere etmek için gidecektir.
İkinci Kahire Konferansı (1/6.12,1943)
“Eşit söz hakkı şartı ile“ Kahire’ye gitmiştir.
İSMET İNÖNÜ’NÜN KAHİRE’YE GİTME ŞARTLARI
*-Eşit devlet ilkesi uygulanacaktır,
*-İstenilecek hususlar, uygulanabilir ve Türkiye Cumhuriyeti’ne yük getirmez olacaktır,
*-Hazırlanacak gündeme göre müzakereler yürütülecektir.
Konferansta; W. Churchill, kurulacak Birleşmiş Milletler örgütünde; Türkiye’nin isteklerinin karşılanacağı masalını anlatırken; Başkan Roosewelth, Atatürk’ü görememenin üzüntüsünü dile getiriyordu. Aslında; Almanya’nın her yeni yenilgisi, ”Türkiye Savaşa Gir!” baskılarını artırıyordu.
Kahire konferansının yapılacağı yerde, çok sıkı güvenlik önlemleri alınmıştı. Her taraf, askerlerle ve her çeşit silah ve araçlarla dopdoluydu. Taa! Amerika’dan Türkiye’ye gelerek, ”İkinci Dünya Savaşında; İnönü’nün dış Politikası” kitabının yazarı, Amerikalı Edward Weisband’ı okumakta çok yarar vardır.(12)
Başkan B. Roosewelth, W.Churchill ve İsmet İnönü; sabah kahvaltısı için masaya otururlar. İsmet Paşa; W.Churchill’e dönerek: ”Sayın Churchill, der; benim her sabah, yürüyüş yapmak gibi bir âdetim vardır. Burada, sabah yürüyüşü yapamıyorum; çünkü yollar ve her taraf, askerlerle ve araç gereçlerle dopdolu!” W.Churchill, gayetle mütebessim bir yüzle:
-Ekselans İsmet Paşa; der, bu denli yoğun güvenlik önlemi almak zorundayız. Ya bir Alman saldırısı ve sızması olursa. Böyle bir duruma düşmemek için hazırlıklı olmalıyız!” İsmet İnönü, O Büyük insan, O büyük devlet adamı, hemen taşı gediğine koyar:
-Siz, burada kendiniz için, bu denli yoğun güvenlik önlemini, bir Alman saldırısı için alıyorsunuz! Benim ülkemin sınırları apaçık; güvenlik önlemleri için yeterli araç, gerecim de yok. Bir Alman saldırısı olursa Türk halkının güvenliğini nasıl sağlayabilirim? Onun için; istediğimiz yardımların bir an önce verilmesini bekliyorum!” der.
Başkan Roosewelth’in gülmekten, gözlerinden yaşlar boşanır. W. Churchill’e dönerek:
“-Sayın Churchill, faka bastın. Ülkesini ve halkını tehlikeye atmamakta İsmet İnönü haklıdır. Boş yere sıkıştırmayalım, istediklerini verelim” der.
ADANA MÜLAKATI (30.Ocak/01. Şubat,1943)
Churchill; Adana’da kendisine ayrılan Yenice İstasyonunda kaldı. Toplantılar, kenara çekilen bir vagonda cereyan etti. Türk tarafında; Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Başbakan Şükrü Saraçoğlu, Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak vardı. Başbakan W.Churchill, özetle şunların karşılanmasını istiyordu.
*-İtalya’ya karşı geniş bir sefer açılacaktır. İtalya’nın çöküşü, Almanların Balkanlardaki durumunu sarsacaktır. Bu takdirde de, Sovyetlerin kuzeyden, Müttefiklerin de Türkiye vasıtasıyla güneyden harekete geçmeleri ve savaşın bu suretle Balkanlara intikali, Almanları yenilgiye doğru itecektir. Bu arada; Romanya petrolleri de bombardıman edileceğinden; Almanya’nın akaryakıtsız kalışı, Alman mukavemetini ayrıca sarsacaktır. Ama bütün bu işlerde, hem kara, hem hava harekâtı için Türkiye’nin yardımına ihtiyaç vardır. Hülasa, Türkiye, 1943 yılı sona ermeden savaşa girmeli ve bu suretle de, müttefiklerine karşı taahhütlerini yerine getirmelidir.”
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü; bu tekliflere karşı; başlıca iki nokta üzerinde durmuştur.
*-Türkiye Cumhuriyeti, Sovyet Rusya’dan emin değildir. Almanya’nın yenilmesi ile beraber, Rusya’nın Avrupa’da hâkim kuvvet olması mümkündür.”
*-“Türk ordusunun savaşa katılması için, bu ordunun öncelikle ve geniş ölçüde teçhiz atlandırılması gerekir.”Ş.S.Aydemir; İkinci Adam, C.2;S.260/261,
Çok sonraları; bu toplantılara katılmış olan bir Fransız diplomatının anıları yayımlandı. Fransız diplomat:
“Churchill kızdı, tehdit etti, yalvardı ve hatta ağladı; İsmet Paşa’yı istediği noktaya getiremedi. İsmet Paşa hep, eski tavrını değiştirmedi,”diyordu.
W.Churchill, kendisine ayrılan binada, çok derin düşüncelere dalar: ”Acaba, Osmanlı İmparatorluğunu dağıtmakla kötü mü ettik? Bu toprakları merkez yapan yeni bir Türk İmparatorluğu kuramaz mıyız?”
İkinci Dünya Savaşından önce; Komünistlere azılı bir düşman olan W.Churchill’in, Almanya’ya karşı Ruslarla anlaşmasını kasteden başbakan Rahmetli Şükrü Saraçoğlu:
“Sayın Başbakan, Londra’da yaşayan Winston Churchill adlı birisi var. Avam Kamarasında; ”Komünistlerle, Faşistlerden birisini seçmek durumunda kalırsam, faşistleri seçerim”, demişti. Bu sözünü, O’Na hatırlatır mısınız?” demişti.
W.Churchill’in, Türkiye Cumhuriyeti’ni hemen savaşa sokma baskısına karşı, çok uzun bir ihtiyaç listesi hazırlatarak İsmet İnönü’nün eli ile W.Churchill’e verdirdiği söylenmişti. Bu listede neler yoktu, neler! Ana kalemleri şunlardan oluşuyordu:
*-2.500.000 kişilik bir orduyu, en son sistem araç, gereç ve teçhizatla donatmak,
*-2,500 adet Tank,
*-Sayısız lokomotif, Uçak, Top, vagon Kamyon ve Gemi;
*-Asker Fotini, Matara veYemek levazımatı,
*-250,000 Mavi Gözlü İngiliz Askeri. Bu istek listemizdeki malzemeler, hemen temin edildiğinde ve SOVYET RUSYA’NIN GERÇEK NİYETİ DE AÇIĞA ÇIKTIĞINDA; Türkiye Cumhuriyeti Almanya’ya savaş açacaktı!
Bu malzemeler, çok uzun bir sürede temin edilirse; Türkiye Cumhuriyeti, ŞUBAT.1945 TARİHİNDE savaşa girecekti!
Cumhurbaşkanı Rahmetli İsmet İnönü, gerçekten de verdiği sözü tutmuştur: 23, ŞUBAT. 1945 TARİHİNDE, NAZİ ALMANYASINA SAVAŞ İLAN ETMİŞTİR!
Rahmetli İsmet İnönü’nün ileri görüşlülüğünü göremeyen, ya da görmek istemeyen Salaklara, Solaklara ve dahi Malaklara selamlar ederim, Kör Gözlerinden ve Sağır Vicdanlarından kurtulmalarını dilerim.
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü; Nisan. 1950’de; İzmir’de Halkımıza şöyle demişti: ”Halk, bana, vaktini doldurdun; çekil git; derse memnun olurum. Bu genel seçimde çıkacak her türlü sonuç kabulümdür.”
İkinci Dünya Savaşının en bunalımlı günlerinde başlatılan OKULLAŞMA SEFERBERLİĞİ DE O’NUN ESERİDİR. M.Asaf Aktan,”Canlandırıcı Eğitim Yolunda;” adlı eserinde, bir anısını anlatır:
“İsmet Paşa, Savaştepe’ye- Eski adı Giresun- gelmişti. Kendisini, tuğla ocağına götürüyorduk. Yolda giderken tepeden; şimdi anımsıyorum, Pamukçudan HATİCE KOLUKISA O GÜN GALİBA KÜMES NÖBETİNDEYDİ, o’nu çağırdı; geldi. ”Ne var torbanda ?” dedi. O da:
“Torbamda, peynirim, ekmeğim var, köftem var;” dedi.
“Başka neyin var, göster bakayım;” dedi. Torbadan, Sophokles’in ANTİGON’U çıktı. ANTİGON’U görür görmez, İsmet Paşa’nın gözleri yaşardı. Yanındaki Abddurrahman Nafiz Gürman Paşa’ya; ”Paşam, görüyor musunuz, bu klasikler daha yeni çıktı Ankara’da bile okunmuyor. Benim çocuklarım okuyor. Köylümüz, şehirlimiz, erimiz, generalimiz ne zaman kitabı da kumanyasına ekleyecek duruma gelirse, o gün Türkiye gerçekten kurtulmuş olur” dedi. Melih Âşık; milliyet gazetesi,18.Nisan.2002,
14. Mayıs. 1950 tarihinde yapılan genel seçimlerde, C.H.P’Si seçimleri ve 27 senelik iktidarını da kaybetti. Tenkitler ve kötüleme rüzgârları, PEMBE KÖŞK’DEKİ MUHALEFET LİDERİ İSMET İNÖNÜ’YE DOĞRU ESMEYE BAŞLADI.
Şair Orhan Seyfi Orhon;
“Bir duman oldu parti, savruldu,
Ne tavan kaldı bak, ne de dam kaldı;
Koca şef denilen heyulâdan,
Bir koca ihtiyar adam kaldı!..”
Ayni adam, daha önceleri şöyle yazıyordu: ”..Vakıa bu kolay olmadı. Milli şefin saçlarındaki ışıklar, ta oradan geliyor. Bunlar, on altıncı yıldönümünü kutladığımız beyazlardır. Biz, onlara, ağaran bir fecir gibi bakıyoruz..” Bu politikacı, daha önce de; Rahmetli İsmet İnönü için ne methiyeler düzmüştü:
“Bir dağ başısın, ak saçın alnında bulutlar,
Çizmenle çizilmiştir, aşılmaz bu hudutlar.
Gökten Ata’nın ruhu eğilmiş, seni kutlar,
Çizmenle çizilmiştir, aşılmaz bu hudutlar..”Ş.S.Aydemir; İkinci adam, C.3, s.489,
O’NUN sayesinde, Türkiye cumhuriyeti’nin hudutları aşılmadığı halde; insan şeklinde yaratılmış, ikiyüzlü, riyakâr yaratıkların ruhlarındaki yapmacık sevgi ve saygı aşıldı.
Rahmetli İmran Ökten’in cenaze töreninde öldürmeye kalkışanlara Polatlı topçu Okulu komutanı bir Tuğgeneral engel olmadı mıydı?
Bu tip, kişiliksiz ve omurgasız insanlara en güzel yanıtı İngiliz Wellington Dükü vermiştir: Napolyon’u yenen Wellington Dükü; Londra’ya zaferle döndüğünde; kendisini coşkun alkışlarla karşılayan kalabalık insan seline,” SABUN KÖPÜKLERİ”, demişti. Başbakan olduktan sonra, kendisini yuhalayan kalabalıklara da, aynı biçimde ses vermişti: ”SABUN KÖPÜKLERİ!” Maalesef, bizimkiler sabun köpükleri değil, insanlığın yüz karasıdırlar!
İkinci Dünya Savaşından sonra; bir grup Alman bilgini, “Büyük Dünya Olayları”, adında çok kapsamlı bir ansiklopedi yayımladı. İsmet İnönü’nün dış politikası başlığı altındaki bir bölümde; Hipodromda yapılan bir geçit töreninde; yerde Alman tanklarının, onların üstünde de İngiliz uçaklarının fotoğrafları vardı!
1950 genel seçimlerinde ve daha sonraları yapılan seçim propagandalarında; Rahmetli İsmet İnönü’ye yükletilen en hayâsızca saldırılardan birisi de; İKİNCİ DÜNYA SAVAŞINA GİRMEYEREK, HALKIMIZIN ERKEKLİK DUYGUSUNU ZAYIFLATTI!” töhmeti olmuştur.
İkinci Dünya Savaşına girenlerin vermiş oldukları insan kaybını verdiğimde; bu iftirayı ortaya atanlar utanırlar mı dersiniz!
İNSAN KAYIPLARI
Ülkeler asker kayıpları sivil kayıpları toplam
Almanya---------- 4.500.000-------------------2.000.000------------- -6.500.000 Japonya--------- 2,000,000-------------------- 350,000----------------2,350,000
İtalya------------ 400,000-------------------- --100,000------------------ 500,000
Romanya-------- 300,000--------------------- - 200,000------------------ 500,000
Avusturya-------- 230,000-----------------------144,000---------------- - 344,000
Macaristan------- 160,000------------------------270,000--------------- -340,000
Finlandiya-------- --84,000--------------------------16,000-------------- -100,000
Toplam.----------7,674,000-----------------------3,580,000-----------10,134,000 Mihver kayıpları ve Müttefik kayıpları
RUSYA-----------10.000.000--------------------10.000.000 -----------20.000.000
Çin------------------2.500.000-----------------------2.400.000------------4.900.000
İngiltere--------------300,000---------------------------50,000------------ 350,000
Yugoslavya---------300,000-----------------------1,400,000-------------1,700,000
U.S.A------------------274,000----------------------------0-----------------------274,000
Fransa----------------258,000--------------------------342,000---------------600,000
Polonya--------------123,000--------------------------4,000,000-----------4,123,000
Kanada----------------37,000---------------------------------0------------------37,000
Bulgaristan---------- 32,000----------------------------- 3,000---------------- 35,000
Arnavutluk---------- -28,000------------------------------2,000-------------- - 30,000
Hindistan--------------24,000----------------------------13,000---------------37,000
Avustralya------------23,000-----------------------------2,000--------------35,000
Yunanistan-----------20,000---------------------------430,000------------450,000
Yeni Zelanda---------10,000------------------------------2,000--------------12,000
Belçika-----------------10,000-----------------------------72,000--------------82,000
Güney Afrika----------7,000-----------------------------------0------------------7,000
Hollanda----------------6,000----------------------------204,000-----------210,000
Lüksemburg-----------5,000-------------------------------0----------------5,000
Norveç-------------------2,000------------------------------8,000---------10,000
Toplam-----------------14.201.000-------------------------24.042.000---38.42.201
Genel toplam--------22.000.000------------------------28.000.000---50.000.000
Cumhuriyet Gazetesi,14. Eylül. 1999
Bu milletler, erkekliklerini kanıtlamak için, bu insancıklarını feda mı ettiler?
Adnan Menderes bu çeşitten propagandalarını sürdürürken; Türk Askeri, Kore’ye savaşmaya gidiyordu; Adnan menderes’in oğlu da, Paris’e NATO karargâhına askerliğini yapmak için gidiyordu!
Rahmetli İsmet İnönü; bir seçim gezisinde, Salihli ilçe merkezine uğrar. Üç yaşlarında bir kız çocuğu önüne çıkar:
“- BİZİ ŞEKERSİZ BIRAKTIN! BURAYA NE YÜZLE GELİYORSUN?”DİYE, AZARLAR. Çocuğa öyle öğretilmiştir. Ne yapsın çocuk! Şeker gibi bir konu ile o’da kandırılmıştır.
İsmet İnönü, kendisini suçlayan ve haksız bir şekilde azarlayan, o küçücük kız çocuğunun başını okşayıp:
“SİZİ ŞEKERSİZ BIRAKTIM AMA BABASIZ BIRAKMADIM!” diyerek, o kız gibilerin büyüklerine cevabını verir.
Rahmetli İsmet İnönü’nün iktidardan düşmesi, dünya’da şaşkınlık yaratmıştır. Jozef Stalin’in: ”İsmet İnönü’nün kafasında kuyrukları birbirine değmeden, yedi tilki dolaşır;” dediği, gazetelerimize bile yansımıştı.
En anlamlı mektubu, W.Churchill göndermiştir. Ulusal kurtuluş Savaşı düşmanlarına ayıp olacak ama iş bu mektubu iş bu yazıma ekleyeceğim:
“AZİZ GENERALİM,”
“Her ne kadar benim Türkiye politika ilişkilerine karışmazlığım doğru olmayabilirse de, Türkiye’nin mukadderatına riyaset ettiğiniz uzun devrenin kapanmış olduğunu, şahsen büyük teessür duyarak öğrenmiş bulunuyorum. Bana öyle geliyor ki, tarih, general olarak kazandığınız zaferlerden başka, İkinci Dünya savaşının vahim tehlikeleri içinde nasıl sıyırıp geçirdiğinizi ve aynı zamanda Mustafa kemal tarafından sert mücadelelerle kurulmuş olan hürriyetçi ve ilerici hükümet şeklini nasıl koruduğunuzu kaydedecektir. Dostça ve zevkli olan mülakatımızı daima hatırlarım ve politika sahnesinden şimdiki çekilmenizde, size en iyi, dileklerimi yollarım.”
Pek samimiyetle sizin
Winston S. Churchill.
İsmet İnönü’nün kavgası; aklın hurafe ve safsata ile vatanseverliğin ihanetle, namus ve şerefin, yalan, dolan ve talanla, ulusal çıkarların, bireysel ve uluslar arası çıkarlarla, gerçek dindarlığın ve gerçek Tanrı sevgisinin soytarılıklarla kavgasıdır. Akın kara ile ilmin ve inancın şekille aldatma ile kavgasıdır.
Zonguldak il merkezinde bulunan, şaha kalkmış at üzerindeki Atatürk’ün ve İnönü’nün heykelleri, beni çok heyecanlandırır. İnönü’nün heykelinin kaidesindeki yazı da, beni hep düşündürmüştür:
“BİR ÜLKEDE NAMUSLULAR, EN AZ NAKUSSUZLAR KADAR CESUR OLMAZLARSA, O ÜLKEDE KURTULUŞ UMUDU YOKTUR!”
Herkesin kurtarıcı beklediği ülkemizde; bir büyük Romalının şu sözü aklımdan hiç çıkmaz:
“BAŞKALARI TARAFINDAN KURTARILMAYI, YALINIZ KÖLELER BEKLER”.
K A Y N A K Ç A
1-Faik Ahmet Barutçu, Siyasi Anılar,1939-1945
2-Şevket Süreyya Aydemir; İkinci Adam, üç cilt
3-Mit’in Tarihçesi, S.51
4-Mareşal Semyon Mihayiloviç Stemenko’nun Anıları
5-Yener Yayınları, Birinci Dünya Savaşı, c.3, s.928
6-Osman Özdeş, İkinci Dünya Savaşı
7-Edward weissand,İkinci Dünya Savaşında, İnönü’nün Dış Politikası
8-Cumhuriyet gazetesi,14,Eylül.1999
992/DOĞRU SÖZE NE DENİR?
OSMAN TÜRKOĞUZ
osmanturkoguz@hotmail.com
İzmir,18 Şubat 2013.
SAYIN BAKAN DOĞRU SÖYLEMİŞ!
Antalya'da yandaşlarının karşısında konuşan Adaletten Kaçanlar Partisinin Kültür ve Turizm Bakanı Sayın Ömer Çelik:On yılda yapılanlar Yüz yılı geçti!"Buyurmuş.Bence çok doğru söylemiş:
1-Seksen senede kurduğumuz Türk Ordusunun tüm kahramanları tutuklandı,Ordu bir kenara çekildi,
2-Türkiye Cumhuriyeti Polis teşkilatı Sa ve SS'leri bile kıskandıracak bir duruma getirildi.Vatandaşlarımızın parasıyla satın alınan Biber gazları ile terbiye edilir hale sokuldu,Gösteri hakkını kullananlara da terkoz suyu sıkıldı.
3-Türk Adalet sistemi Evrensel hukuk kuralları dışına sürüklenerek çatma yöntemler geliştirildi.
4-Eşeği aday gösterseler onları Üst Mahkemelere seçebilecek hâkim sınıfı yaratıldı.
5-Vatanseverler ve kahramanlar ve Çağdaş Aydınlar esir kamplarına tıkıldı.
5-Tarihimizin çöplüğünden çıkartılan vatan hainlerimizin heyllkelleri dikildi.
6-Anayasamız didiklenerek ırzına geçildi.
7-İnsan hakları Silivri'de yandaş hukuk kurallarını uygulayanlarca esir kamplarına tıkıldı.
8-Türkiye Büyük Milletvekilleri Meclisinin vekillerinin maaşları en yüksek tavana çekildi.
9-Bütün sahillerimiz ve ekonomik değerlerimiz"babalar gibi" satıldı.
10-Almanyada hüküm giyen Allah ile aldatarak Müslümanları soyanlar Aklanıp,Paklanarak yüksek memuriyetlere getirildi.
11-Dedesinin kayığı olan Mahdumların altlarına gemicik ve Gemi çekildi.
12-Atatürk sayesinde başları göğe yükselen kadınlarımız bir bez parçası ile huzurlara dikildi.
13-Türk ve Türklük ayaklar altına alınarak bir karanlık dehlize çekildi.
14-Ulusumuzun ve Ülkemizin Üniter yapısı müzakere edilir hale getirildi.
15-Etrafı dost ülkelerle çevrili olan Türkiye kuşatma altına çekildi.
Sayın Seyircilerimiz,neden bana saydırtıyorsunuz!Yarışma proğramlarını seyirden başınızı kaldırarak etrafınıza bir bakamaz mısınız!
11 Şubat 2013 Pazartesi
901/TÜRKLER,ATEŞTE ATEŞLE DÖĞÜLÜR!
OSMAN TÜRKOĞUZ
osmanturkoguz@hotmail.com
İzmir; 25 Nisan 2010./11 Şubat 2013.Türk ve Türklük düşmanlarımıza!
Facebook'ta "Avustralya'ya savaş açan iki Türk"yazısını görünce arşivimi taradım:Osmanlılarla hiç bir bağıntısı olmayan Afganistanlı iki Türk'ün,Rahmetli Hasan ile Osman'a sonsuz rahmetler dilerim.
İleti yazımla:bBz Türkler; Mareşal Gazi Mustafa kemalimizin tanımladığı gibiyiz:Güneşiz,yıldırımız,hırtınayız,tayfunuz,ayız.Düşmanlarımızın ve hainlerimizin çokluğu da bundandır;cümle hainlerimizden ve namussuzlarımızdan da habberdarız.
TÜRK, ATEŞTE ATEŞLE DÖĞÜLÜR!
"Türk Milleti,ebediyete akıp giden her on senede bir..."Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa kemal,Onuncu yıl söylevi.
"Ben,Tanrı gibi gökten doğmuş Türk Bilge kağan..." "Ey Türk milleti!.."Göktürk kitabeleri.
"Benim için en büyük övünç Türk olarak doğmuş olmamdır!"Ebu'l Gazi Bahadır Han,Secereyi Terakime.
"Biz ki Meliki Turan,Emiri Türkistanız.Biz ki,Türkoğlu Türküz.Biz ki,milletlerin en Kadimi ve Uusu Türk'ün Başbuğuyuz!"Timur Han,Ünlü Aksak Temür.
TÜRK BAYRAĞI,TÜRK DİLİ,TÜRK ORDUSU,TÜRK TARİHİ,TÜRKÜLERİMİZ,DİĞER TÜRK DEVLETLERİ,KUZEY KIBRIS TÜRK FEDERE DEVLETİ,TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ,"BİR MİLLET,İKİ DEVLETİZ!"MERHUM HAYDAR ALİYEV.
"Türklere Müteşekkiriz!"Barak Obama,USA Başkanı.
“Ben, Türk Milletine her şeyi, hatta komünizmi bile kabul ettiririm; yenilgiyi asla kabul ettiremem.”Cumhurbaşkanımız Mustafa İsmat İnönü.
"Türk ve Türkçülüğü Anayasadan çıkartacağız!"Sayın Bülent Arınç,Kubilayımızın başını kesen Derviş Mehmet adlı Giritlili dönmenin torunu.
1*İlgi: Verilen hedef Akdeniz, varılan yer EGE Denizi: Ostüzü. Blog No:16.
2*PATATESLER: Ostüzü. Blog NO:76.
Türk nedir? Ne değildir?
Öncelikle; bu soruların içeriğini tanımlamamız gerek. Ansiklopediler ve sözlükler şöyle demiş, yok bu böyle buyurmuş; Çinliler böyle demiş! Bunlara da sığınmamıza gerek yoktur diyorum.
Rahmetli Afet Uzmay (İnan), Atatürk’ün yönlendirmesiyle; İsviçre’de, Prof.Dr. Eugene Pittard’ın kürsüsünde tarih öğreniyordu. Profesör Dr.E. Pittard; Rahmetli Afet İnan’a, doktora tezi olarak, Türk Tarihini vermişti. Acele ile Ankara’ya dönen Rahmetli Afet İnan, Türk Milletini nasıl tanımlaması gerektiğini Atatürk’e sormuştu.
Atatürk:
“Önce, sen çalış, metni hazırla, beraberce inceleriz!” Demişti.
Hazırlamış olduğu metni Atatürk’e sunan Rahmetli Afet İnan’ın sonucu alması pek te uzun sürmemişti. Hazır metni uzun, uzun inceleyen Atatürk:
“Hele Dur. Ver bana bir kâğıt; ben sana Türk’ü tanımlayayım!” Demiş; kendisine verilen kâğıda, kurşun kalemle şöylece yazmıştı:
“Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin, yüksek tecellisine yüksek sahna oldu. Bu sahna, yedi bin senelik en aşağı bir Türk beşiğidir. Beşik, tabiatın rüzgârlarıyla sallandı. Beşiğin içindeki çocuk, tabiat yağmurlarıyla yıkandı. O çocuk, tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı, onları tabiatın babası tanıdı, onların oğlu oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu, Türk oldu. Türk budur; yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.” M.Cemal Kutay, Türkçe İbadet, c.1,S.48-49,
Osmanlı; 623 senelik egemenliğinde, bir defacık olsun Türk olamadığı gibi, bir defacık olsun Türk’ü anlamaya ve tanımaya kalkışmamıştır. Türk’ten üstün tuttuğu devşirme döllerine Türk’ü boğdurtmaktan da çekinmemişti.
Dördüncü Murat; 27 Ocak 1635 cumartesi günü, Osmanlının kuruluş yıldönümünde, öz be öz Türk olan Ünlü Şair Nefiy’i boğdurtmuştu.
Yeniçeri kanunnamesine: ”Türk’ten Yeniçeri alınmaya” Hükmü konulmuştur.
“Türk’ten vezir olmaya’” hükmü de can ve gönülden uygulanmıştır.
Ünlü tarihçi Naima: ”Etrabı bi idrak” diyerek Türk’ü karakterize etmekten çekinmemiştir. -İdrakten,anlamaktan ve algılamaktan yoksun Türk!
Osmanlı, "Sırtını kürke, kapını da Türk’e alıştırma!” Sözünü atasözü olarak kullanmaktan çekinmemiştir.
Osmanlı; ”Türk değil mi Marsıvan’ın eşeği; eşek değil köpekten de aşağı!”Demekten utanmaıştır.
Osmanlı;”Türk ne bilir bayramı, lık, lık içer ayranı!” Demiş.
Hadis toplayıcılardan; en erkencisi, Hz. Muhammed’in ölümünden 245 sene sonra Buhari, toplamış olduğu hadisler arasında Türklere de yer vermiştir: Bunların çoğunun Arapların uydurması olduğuna inanmaktayım.
Türk boylarına egemenliği kabul ettirmek için; iktidarı elinde bulunduran Türk boyunun, ya Cengiz Han soyundan ya da Kayı Boyundan olması gerekmekteydi.
Osmanoğulları, Anadolu’da egemen olan diğer Türk boylarına egemenliklerini kabul ettirebilmek için; İkinci Murat zamanında; Yazıcıoğlu Ali’ye yazdırmış oldukları Türk şeceresinde, kendilerini GÜNHAN SOYUNDAN KAYI BOYUNA MENSUP GÖSTERTTİLER!
KAYI BOYUNA mensup Türk aşiretleri; Mavera ün nehirden Hindistan’a inerek, TÜRKİYE DEVLETİNİ /Devlet'it Türkiyye/KURMUŞLARDIR.
Oğuzlar, anlaşmaları gereği, Mısır’a her sene demir kütüğü gibi malzemelerin yanı sıra 2000 oğuz delikanlısını da esir olarak satmaktaydılar. Mısır ordusuna asker olarak alınan bu Genç Oğuzlar, Mısır’da iktidarı ele geçirerek DEVLET’İT TÜRKİYYE-TÜRKİYE DEVLETİNİ-KURMUŞLARDIR.
Osmanlılar, bunların kölelikten gelmiş olduklarını vurgulamak için, bunlara KÖLEMENLER ya da aynı anlama gelen MEMLUKLAR demişlerdir. Yavuz Sultan Selim’in 1516-1517 tarihinde yıkmış olduğu devlet bu Türk devletidir.
Yavuz Sultan Selim’ in Şah İsmail’e yazmış olduğu mektubu da çok önemlidir:"Türkçü-İslamcı çevrelerin övünç kaynağı Yavus Sultan Selimin:
“Ben, Beyazıt oğlu Sultan Selim,Sen ki Eşek Türk!” Deyen mektubunu Prof.Dr.Şahebettin Tekindağ bulmuştur.Baki öz,Osmanlı'da Alevi ayaklanmaları s.15,Cem dergisi sayı4,s.45.
25 Kasım 1988 günlü ve 14,737 sayılı Milliyet gazetesinde yayımlanan çok ilginç bir saptama vardı. Bu gözlemlerini 1906 yılında kitap halinde yayımlayan yazar da Yüzbaşı Frederik William Von Herbert adlı bir yabancı yazardı.
“DİLİMİZİN BAŞINA GELENLER…”
“Dildeki Osmanlıca sözleri yaşatmayı Türkçeyi yaşatmak sanan, öz Türkçe sözcükleri ise uydurma diye niteleyenlere yılların ötesinden bir yanıt geliyor.”
“Nesiller, nesilleri anlamıyor öz Türkçe’de, ileri gidildiği için dede ile torun anlaşamıyor” gibi bahanelerle yeni nesillerin kafası tedavülden kalkmış Arapça ve Farsça sözcüklerle doldurmaya çalışanların yaptığı yanlışlık, aşağıda çarpıcı biçimde vurgulanıyor.
Hollanda ‘da yaşayan bir sevgili okurumuz bundan 82 yıl önce yazılmış olan” Balkan Patikalarında” adlı kitaptan aldığı tek sayfalık fotokopiyi bize gönderirken” çok şaşıracaksınız” notunu eklemiş.
Kitap, Londra’da 1906 yılında basılmış… Yazarının adı “Yüzbaşı Frederik William Von Herbert”.Aynı yazarın daha önce “Plevne Savunması” adlı bir kitap yazdığı kapakta belirtiliyor…
Hep birlikte kitabın 156 ve 157’inci sayfalarını okuyunuz.
Diyor ki Yüzbaşı Herbert:
“Halk Türkçesi katıksız (öz) Türkçedir. İşçinin, satıcının, ustanın, küçük çiftçinin sözcük dağarcığı Türkçedir. Buna karşılık İstanbullu yüksek memurun dilindeki sözcüklerin yarıdan çoğu Arapça ve Farsçadır… Osmanlı İmparatorluğunda yüksek sınıflar mümkün olduğu kadar az Türkçe, mümkün olduğunca çok Arapça ve Farsça sözcük kullanmayı gösteriş sayarlar. Bildikleri tüm Arapça ve Farsça sözlükleri Türkçe ses uyumu ve cümle yapısına uygulayarak kullanırlar.
Sokaktaki Türk, babasına “baba”, annesine “ana”, erkek kardeşine “kardeş”, kız kardeşine “kız kardeş” veya kısaca “kız” der.
Fiyakacı Osmanlı memuru ise babasına “peder”, annesine “valide”, erkek kardeşine “birader”, kız kardeşine “hemşire” demeyi yeğler.
Ancak, halktan bir ihtiyarı onurlandırmak istediği zaman, o’na “baba” diye hitap eder. Yakın gördüğü bir yaşlı kadına, örneğin evin hizmetçisine “ana” diyebilir. Ama kendi annesine “ana” demez. Kardeş sözcüğünü genel ve samimi bir hitap şekli olarak kullanır. Eğer kızkardeşine “kız” derse nezaketsizlik etmiş sayılır. Fakir adam Öztürkçe konuşur. Zengin adam Türkçeyi saptırılmış anlamlarda kullanır.
Öz Türkçe konuşan alçak gönüllü halk, eğitim görmüş sınıfların dilini anlamadığı için bir İstanbul Efendisi bir köylüyle, ancak onun düzeyine indirerek konuşur.
Edebi Türkçe, yani şiir ve roman dili, Osmanlı İmparatorluğu’nun Türkçe konuşan halkının yarısı için kapağı mühürlü bir kitaptır adeta.
Osmanlıda küçümseyiş ve gösteriş o denli ileri gitmiştir ki, yüksek sınıflar için Arapça ve Farsçası bilinen sözcüklerin Türkçesini kullanmak kaba sayılır olmuştur. Arapça ve Farsça sözcüklerin sayısı her yıl artmaktadır.
Hacca giden yüksek yetkili oradan Arapça, doğu sınırına giden subay İran’dan Farsça sözcük getirmektedir.
Geçenlerde, ”lisan” yerine “dil” sözcüğünü kullandığım için Osmanlı dostlarım bana serzenişte bulundular. Oysa otuz yıl önce, Türkçeyi ilk öğrendiğim zaman “lisan” sözcüğü henüz ortada yokken ve herkes “dil” sözcüğünü kullanıyordu.”
“Bundan 82-bugün 97-yıl önce yazılmış olan yukarıdaki satırlar, Arapça, Farsça-Türkçe bulamacının, hangi özentiler sonucu ortaya çıktığını açıkça anlatıyor!”
10 Aralık 2005 tarihli Hürriyet gazetesinde; Ünlü yazarlarımızdan Rahmetli Orhan Kemal Öğütçü’nün babası ile ilgili bir haber yayımlanmıştı.
Rahmetli Abdülkadir Öğütçünün not defterine geçirmiş olduğu anıları çok ilginçti. Hayatı sürgünlerde geçen Rahmetli Abdülkadir Öğütçü’ye, Ahmet Kemal Akünal şöyle seslenir:
“Kemali; dedi, biz hürriyet için çalıştık. Hem de Türk hürriyetçisi sıfatıyla. Türlük tabirini, İstanbul saltanatının Türk Padişahlarından, Türk paşa ve memurlarına kadar eşeklikle vasıflandırdıkları zaman Türklük için çalıştık.” Bu anlatmış olduğu durumlar 20’inci yüzyılda geçmektedir.
19’uncu yüzyılda; İstanbul’da Avusturya –Macaristan Elçiliğinde görevli bulunan İsveçli bir babadan ve Ermeni bir anadan doğma Hammer, geniş kapsamlı bir Osmanlı tarihini de yazmıştı.
Bakınız; 53’üncü kitabın 9’uncu sahifesinin 15’inci satırında neler yazmıştır:
“Hatta bir gün, kabalığından dolayı TÜRK UNVANI VERİLEN Vaiz Ahmet…”
Dördüncü Murat’a verilen, Osmanlı İmparatorluğunun bozulma nedenleri üzerine, raporu da Arnavut Koçi Bey yazmıştı. Koçi Bey, şöyle buyuruyordu:
“ Her zümreye adı geçen tarihten beri, milleti ve mezhebi bilinmeyen Şehir Oğlanı, TÜRK, Çingene, Tatar, Kürt, Ecnebi, Laz, Yörük, Katırcı, Deveci, hamal, Ağdacı, Yolkesen alınmaktaydı…” Zuhuri Danışmend, Koçi Bey Risalesi, s.43.
Konumuzu SEBEP- SONUÇ İLİŞKİSİNE- CAUSALİTE-NEDENSELLİK İLKESİNE göre irdelemek zorundayız.
Osmanlı; TÜRK’Ü kaba, saba ve anlayışı kıt bir beyinsiz bir yaratık yerine koymuştur.
Selçuklular, Fars kültürü ve Arap hayranlığı nedeni ile TÜRK’ÜN semtine bile uğramamışlardır.
Ünlü Mevlana Celalettin’i Rumi, Mesnevisini ve Divan’ı Kebiri’ni Farsça yazmıştır.
Türklük bilincini yitirmemiş olan Anadolu Türkmen halkı; Mevlana’nın karşısına YUNUS’U çıkarmıştır.
Karaman’da bir çiftlik sahibi olan Koca YUNUS, bir beyit söyleyerek, 6 ciltlik ve 25.618 beyitlik Mesnevi’yi yere sermiştir:
“ETTEN KEMİĞE BÜRÜNDÜM;
YUNUS OLUBEN GÖRÜNDÜM.”
Daha gerilere gidersek; taaa! 1069-1072’lere, Kaşgarlı Mahmut; DİVANI-LUGAT-İT TÜRK’Ü YAZARAK, Bağdat’taki Arap Abbasi Halifeye sunmuştu.
O cennetmekân ULU TÜRK; TÜRK’Ü, MUSTAFA KEMAL’İN GÖZÜ İLE GÖRÜYORDU.
Kafasını, gönlünü ve ruhunu ümmet potasında eritmiş olan Osmanlı, Müslümanlaşayım derken Araplaşmıştı.
Anadolu Türk’ü ve Balkanlara göçen diğer Türk boyları Türklük bilincine dört elle sarılmışlardır.
İran kültürüne tutsak olan Anadolu Selçuklularına karşı başlatılan Türklük kıyamı, Osmanlılara karşı da bütün hızı ile sürdürülmüştü.
Yıldırımların, fırtınaların ve kudurmuş doğal olayların gazabına uğrayan Türk; iktidarların da ateşten hışmına uğratıldı.
Yalınız Osmanlıya karşı 135 ayaklanma çıkartıldı. Dağlara, çadırlara sığınan Türkmenlik ruhu halk ozanlarınca ifade edilerek cönklerde saklanmıştır.
Osmanlını Türk kırımları, Türk’ü bir ruh etrafında bütünleştirdi. Gezginci ve genellikle de Alevi halk ozanlarımız, uğranılan haksızlıkları sazlarının telleri ve dillerinin temiz Türkçesi ile nesillerden, nesillere taşıdı.
Osmanlının divan şiiri karşısına halk şiiri ile dikildiği gibi; Osmanlının Bizans ve Arap kırması müziğinin karşısına da türkülerini ve bozlaklarını dikmesini bildi.
Türk’e ve Türklük bilincine dayanan Selçuklu ve Osmanlı, güçlü birer devlet kurarak, tarih sahnesine çıkmıştı. Ümmetçi söylemleriyle ve Arap’ın gazve öykülerine bir de ulûhiyet ekleyerek, dayanmış olduğu güce sırtını da çevirerek kendi sonlarını getirmişlerdi.
18’inci asırda; Ilgın ovasında, Osmanlı ordusu ile isyancılar arasındaki muharebede ilk defa iki tarafça da top kullanılmıştı.
Osmanlının kendi halkından toplamış olduğu 80.000 tüfeğin, kendi ordusundaki tüfeklerden daha mükemmel olduğu gözlenmişti.
Selçuklunun 100 Frank süvarisi ile Kırşehir ovasında bastırmış olduğu Baba İshak ayaklanması-1204- yeniden tarih sahnesine çıkmıştı.
Türk; kanıyla ve canıyla kurmuş olduğu kendi devletlerinin örs ve çekici arasında dövüldüğü gibi; Osmanlının din adına düşman bellediği devletlerin ateşinde de dövülmüştür. Yokluk ve sefalet ve dahi horlanma ateşi bir taraftan; derebeyleri ve mütegallibe ateşi ve mültezim ateşi diğer taraftan Türk’ü dövüp durmuştur.
Osmanlı; iki senede bir, Türk gençliğini ve orta yaşlısını ateşlere sürerek, ateşlerde dövdürmüştür. Dövülmek, fiziki işkenceye uğratılmak anlamında kullanılmamalıdır. Dövülmek; demirin örs ve çekiç arasında, su ve ateşle çelikleşmesidir.
Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün anlatmış olduğu yağmur, şimşek, fırtına ve yıldırımların yarattığı Türk; kurmuş olduğu kendi devletlerinin ateşiyle ve yaşamının harlı ateşiyle de dövüle, dövüle; yiğitliğe, güzelliğe ve insanlık öyküsünün onuruna gelip oturmuştur.
Bir Cuma selamlığına gitmiş olan Mustafa Kemal; Türklük bilincinden yoksun, kulluk ve kölelik bilincindeki Osmanlı paşalarının konuşmalarına tanıklık eder.
Paşalar derler ki:
“Bu Türk askeri ile savaş kazanılmaz. Bunlar, hep yenilirler ve kaçarlar!” Mustafa kemal hışımla parlar:
“Türk askeri kaçmaz ve yenilmez. Yenilen komutanlarıdır!” Der.
Paşalar hayretler içersinde:
“Yahu, kim bu zıpçıktı?”Derler. Geç te olsa, O’NUN ordulara komuta etmiş olduğunu öğrenirler.
1839 tarihinde, aç ve sefil Mısır ordusuna yenildik.
Sebep-Sonuç ilişkisine göre olayı irdelemek durumundayız.
Osmanlı ordusunda; üsteğmen rütbesiyle Alman birliğini kuracak olan Helmuth Barnard Von Moltke adlı bir dahi Prusyalı subay vardır. Anılarını utanmadan okumak mümkün değildir.
Mısır ordusunu da Fransız subayları yönetmektedir. Mısır ordusu manevra planını uygularken, Osmanlı paşaları aruz vezni ile şiirler okumaktadır.
Telaşla ve helecanla paşalara başvurur:
“Mısır ordusu harekât planını uyguluyor. İzin veriniz, şöyle, şöyle bir plan uygulayarak Mısır ordusunu yok edeyim!” Der.
“Silahlar henüz patlamadı; muharebe de başlamadı, otur oturduğun yerde!” Derler ve feci bir şekilde de yenilirler.
Komutanlar bu denli zır cahil olduktan sonra Türk askeri ne yapabilir!
1711 tarihinde; Rus ordusu Çarı ve Çariçesi ile birlikte çembere alınmışken; Sarayın odunculuğundan Serdarı Ekremliğe getirilen Baltacı Mehmet Paşa, Katerina’nın getirmiş olduğu araba dolusu mücevherleri görünce:
“Kırımdaki bir kale yıkıla; Çar ve Çariçe ve dahi Rus ordusu da çemberimizden kurtula!” Emrini verdiği Osmanlı Vakanüvisleri anlatmaktadır! 82 yaşındaki Baltacı Mehmet Paşa,Merzifonlu Kara Mustafa Paşa gibi dediğim dedüktüre kilitlidir İsveç kralı Demirbaş Karlın önerilerini de hiç dinlemez.
Avusturya ordusu Başkomutanı Topal Prens Ojen, deha sahibi bir Fransız generalidir.
Osmanlı ordusu, bir nehir üzerine kurmuş olduğu köprüden karşı kıyıya geçmektedir. Ancak; Osmanlı ordusu Başkomutanı köprün giriş başına kondurduğu bir tahsildar; her askerden geçiş ücreti almaktadır. ”Etmeyin, eylemeyin, düşman ordusu peşimizde!” Nasihatlerini dinlemez.
Prens Ojen yetişir; köprüyü yakar ve tüm Osmanlı ordusunu da imha eder. Her türlü askeri ve lojistik malzemelerimizin yanı sıra, 7000 çuval savaş hazinesi paramıza da el koyar.
Yine bu Avusturya-Osmanlı savaşlarında; Osmanlı ordusu çok ilginç müneccim hesaplarına dalarak imha edilmiştir: Osmanlı ordusu, muharebe düzenini almış; düşman ordusunun pozisyonunu beklemektedir. Düşman ordusu imha edilme pozisyonuna girdiği, tüm Osmanlı komutanlarının taarruz edilmesinde ısrar ettikleri halde; Osmanlı Başkomutanı: ”Müneccimbaşı eşref saatini bildirmeden, taarruz etmek dinen caiz değildir!” Buyurduğundan; tüm Osmanlı ordusu, Başkomutanı ve Müneccimbaşısı dâhil kılıçtan geçirilmiştir.
Mareşal Gazi Mustafa Kemal’in anlatmak istediği durum budur.
Kara Harpokulu müzesinde bir kılıç sergilenmektedir. Kılıcın kabzasına da, Fransızca üç kısacık cümle yazılmıştır:
“ Lamoure pour la femme/la vie pour la patrie/L’oheure pour mois!”
*Aşk, kadın için/
Hayat vatan için/
Şeref benim için*.
Bu kılıç; 11 kişilik bir Türk keşif mangası tarafından 450 kişilik taburu ile birlikte esir alınan bir Romen tabur komutanına aittir.
Mareşal Gazi Mustafa Kemal bunu demek istemektedir.
Bendeniz çok görmüşümdür; komutanı cesur olan bir Türk birliğinde korkak asker yoktur.
Eski Alman bölük talimnamesinde çok görkemli bir ifade vardı: ”Bölük, bölük komutanının ruhunu taşır!”
Ulusal Kurtuluş savaşımızda; Fransızlar, Ünlü Menil Taburunu kar boğazında görevlendirmişlerdi. Jandarma üsteğmeni Kara Afet Hasan Bey; 45 kişilik bir milis kuvveti ile bu taburu esir almıştı. Anlatılmak istenilen durumlardan birisi de bu durumdur.
26 Ağustos 1071’de; Malazgirt’te bulunan Rahmetli Alp Aslan’ın Türklük bilincinden pek haberi yoktur. Günümüzdeki devletlilerin haberleri varmola!
Bağdat’taki Arap Halife:
“Arap’ın ve Acemin Sultanı!” Diye tebrik nameyazar! Sultanın sesi ve sedası çıkmaz.
Türk ellerinde Türklere yapılan Arap mezalimi, İslami boyutun öne çıkarılmasını sağlamıştır.
Yalınız Malazgirt Meydan Muharebesinin kazanılmasında bir ulusal bilinç etkinliği söz konusudur.
Bizans ordusunda, paralı Hıristiyan Türk askerleri mevcut idi. Bu Türk askerlerinin Komutanı General Tarkan’ın dikkatini bir şey çekmişti: Karşılarındaki ordunun ata biniş şekilleri, muharebede yapmış oldukları manevraları ve konuşmuş olduğu dilleri kendilerinkine benzemektedir.
Muharebenin en kızıştığı bir anda; ordusu ile Türk ordusuna katılır.
Burada da bir ulusal bilinç ,Türklük bilincinin şahlanması vardır.
Balkan savaşında yenilgi kepazeliği; Çanakkale Muharebelerindeki destansı yiğitlik ve kahramanlık, komutanı ile askerlerinin anlaşmasında saklıdır.
Yunanlılar İzmir’e çıkarken tek kurşun atmadan teslim bayrağını çekmiş olan Ali Nadir Paşa; Balkan Savaşında da; tek bir mermi attırmadan Selanik’i Yunanlılara teslim etmiştir.
Trablusgarp ve Balkan savaşlarının ateşinde dövdürülen Türk, Çanakkale’de ve Ulusal Kurtuluş savaşında destanlar yazmıştır.
ULUSAL ŞAHLANIŞ. Türklük bilincindeki Türk’ü yenmek mümkün değildir. Cengiz Han:"Türk'ün kanına başka kan karışmazsa Türk yenilmez!"Osman Beyin eşinin anlatımı!
Günümüzde oynanmakta olan oyunlara, tarihsel bir gözle bakmasını bilemeyenler de bu büyük ihanetin içersindedirler.
İmparatorluk iken yenilen ümmetçi ve Osmanlı; Çanakkale’de cehennem ateşlerinde dövüldükten sonra ve Türkleşince yenmiştir.
Selçukluları ve onlardan önceki dönemleri göz önüne getirelim: Türk, hemen, hemen her sene ateşle sınava çekilmiştir.
Osmanlının 623 senelik ömrünü senelere ayırdığımızda da, görürüz ki, Türk her sene içte ve dışta ateşle sınanmıştır. Türk’ün ateşle sınanmasının kemikleri, kanıt olarak, dünyanın dört bir tarafına bırakılmıştır.
Osmanlı; bu kan ve gözyaşı ile bırakılmış olan Türk’ün kemikleri üzerine saraylar kurup, içlerini cariyeler ve içoğlanları ile doldurmuştur.
Diyebiliriz ki; Türk, yatakta rahat ve huzur içersinde ölmemiştir. Türk, İslamı savunayım derken, Müslümanlarca arkadan vurulmuş, Türklüğünü de yitire yazmıştır.
Müslümanlık ve ümmetçilik öğesini öne çıkarmak isteyen devşirme dölleri, Büyük Fransız Devriminin getirmiş olduğu ulusçuluk ateşini fark edememişlerdi.
Osmanlı, Ümmetleşerek Araplaştıkça; Müslüman Araplar ve Azınlıklar, uluslaşmışlardı.
Bulgar Bulgarlığını, Arnavut Arnavutluğunu, Yunan Yunanlığını bilmiş; bizler Mareşal Gazi Mustafa Kemal’e kadar, yaratmış olduğumuz ”KAVM’İ NECİB’İ ARAP” heyulasının altında ezilmişizdir.
06Araslık 2005 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yamlanmış olan Sayın Orhan Busalı’nın, hâlâ güncelliğini koruyan makalesine de bir göz atalım:
“ULUS VE ÜMMET”
“Alt ve üst kimlikler! Tartışmalardan geçilmiyor ortalık. Bunu esas tartışacak baba tarihçilerimizi ve sosyologlarımızı göremiyoruz.
Ama niye ve ne zaman tartışıyoruz!
Kürtler” ayrılığa giden yolda” milliyetçi kimlik istiyor!
AB, ”Kürt kültürü “ ne çözüm istiyor!
ABD Kürt devleti kuruyor ve Türkiye’dekilere de ilgi gösteriyor.
Ve bu koşullar karşısında Türkiye aciz kalıyor ve soruna çözüm arıyoruz!
İslamcı iktidar, ümmetçi ideolojileri gereği, milleti ümmete dönüştürmek istiyor!
“Büyük vizyoner” Başbakan Erdoğan hemen sepetindeki patatesi fırına sürüyor: ”Bizim ortak yönümüz dindir” diyor ve sadece ümmetçiliğin ülke bütünlüğünü sağlayabileceği” gibi, arkaik bir görüş ileri sürüyor.
Çözüm? Postmodernistler, ümmetçiler, dinciler, liberal aydınlar, çözümü “alt ve üst” kimlik tartışmasında arıyorlar.
Çözümün sihirli anahtarı!
***
İttifaka dikkat: İslamcılar-Her ne pahasına olursa olsun AB’ci ve Amerikancı aydınlar -AB ve ABD (Doğal müttefikleri tabii ki Kürt milliyetçileri).
İdeolojik zeminleri, ulus devlet ve ulusçuluk döneminin sona erdiği tezi.
Paradoksa bakın: Tarihin hiçbir döneminde ulusal devlet kurma, ulusçuluk patlaması bu kadar büyük yaşanmıyor.
ABD, dünyanın en büyük ulus devleti! Giderek keskinleşen bir ulus devlet hem de Çin! Japonya!
Şüphesiz Avrupa’da bir deneme yaşanıyor. Ama deneme. ”Ulusçuluğu” sona erdirmeye yönelik değil! Ulus kimlikleriyle var olunmaya çalışılan ülke denemesi! Tutar veya tutmaz.
Türkiye’nin ulusal kimliğine ve bütünlüğüne atılan en büyük oklardan biri, şüphesiz ki “ekonomik liberalizm”
Zaten, ”alt-üst kimlikle Anadolu Federasyonu “zırvalıklarını “ kol gezdiren “büyük ittifak’ın yapısal harcını oluşturan da, bu ekonomik liberalizm! Yukarıda saydığımız ittifakın tartışmasız elbirliği ettiği konu!
“Ulusal da ne’ymiş!”
“Küreselleşme çağında ulusal ekonomi, ulusal para, ulusal çıkar, ulusal şirket ve kurum mu olur” muş!
Tek akıllı bu ittifak, herkes gerzek!
ABD’NİN en büyük ekonomik ulusalcı, Çin’in en büyük ulusalcı, Japonya, Kore’nin ve diğerlerinin de ulusal ekonomiciler olduğunun kimse farkında değil!
AB de bu karmaşada şimdilik ”AB ulusalcılığı” ile yer almaya çalışıyor!
Türkiye’de ise ulusal adına ne varsa yıkılmaya çalışılıyor!
Bizler, dünyayı anlamayan aptallar!
***
Ümmetçilik, Erdoğan’ın, partisinin ve bütün diğer destekçilerin ayaklarına dolaşır. Arkaik çözümlerin zamanı biteli yüzyıllar oldu!
İhtilalcı Bay Müsteşar, tepeden “Ümmetçi”, ”dinci” bir ülke oluşturmanın teorisini, 1995 bildirisiyle ortaya koymuştu: İslami kültürün egemenliği, yerel ve merkezi, her yerde! Unutanlar arşivlerde bulup okusunlar yeniden!
***
Ulus ne!
Ulus kimliği yok olunca, geride parçalanmış bir topluluk kalır.
AKP; milleti parçalıyor, topluluklara ayırıyor!
Ulus ne? Ne sadece dinsel, ne de sadece ırksal topluluk!
Ulus, ortak çıkar, ortak heyecanlar, ortak dil, ortak duygunun toplamı!
Ulus; toprağın kokusu, heyecanı, çekmesi, rengi, sesi, suyu, dağı!
Ulus; bir hasret, hasretlik!
Ulus, bir görüntü; belleğin üzerine her şeyi inşa ettiği!
Ulus, koşan yarışçımızın ipi göğüslemesi için çarpan yürek!
Ulus; Hidayet’in bütün topları potaya sokmasının anlatılmaz tadı!
Ulus, Gaziantep baklavası, Koksa helvası, Karadeniz fıkrası, laz burnu, Boğaziçi’nin sisi, Koç’un TÜPRAŞ’I!
Ulus, Çanakkale, Kocatepe, Nusret Mayın gemisi, Savarona, Çankaya.
Ulus, bu ülkeye katkıda bulunan herkes. Bilimcimiz; edebiyatçımız, şairmiz, ressamımız, çizerimiz. Yazarımız.”
Osmanlı imparatorluğunun her cephede yenilmesini sağlayan ümmetçilik, Cumhuriyetimizin başına musallat edilerek, Türk’ün dünya sahnesinden silinmesine neden olacaktır.
Şimdi; Sayın RTE’NİN, 1980’li yıllarda etmiş olduğu ve Trabzon asker arşivinde saklanan, bu konudaki yeminini de okuyalım:
"Ben Muhammet Müslüman ümmetindenim. (BEN; TÜRK MİLLETİNDENİM: Ostüzü). Türkiye dinsiz, laik bir ülke haline gelmiştir. Hayatımı, Mustafa Kemal dinsizliği ile savaşa adayacağıma, Türkiye’yi bir din ve şeriat devleti haline getirmek için mücadele edeceğime, Kemal Paşa zamanında çıkarılan dinsiz kanunları tatbiksiz edeceğime, kısa zamanda ümmet esasına dayanan şeriat devletinin kurulması için çalışacağıma; dinim, Allahım ve bütün mukaddesatım üzerine yemin ve kasem ederim!”
Türkiye Cumhuriyetini, çağdaş Atatürk devrimlerini savunmak için mücadele edenler neden tutuklanmasınlar!
Türk, gitmiş olduğu her yere, geleneklerinin yanı sıra, yer isimlerini de beraberinde götürmüştür.
Araplaşmanın ve zibidileşmenin yanı sıra bu geleneklerimiz de silinmiştir.
24 OĞUZ BOYU’NUN üzerindeki en büyük otorite; BAYINDIR HAN’DIR. Bayındır Han; senede bir defa OĞUZ BEYLERİNE sarayında ziyafet verir. Ziyafet sonunda; eşini yanına alarak sarayı yağma etsinler diye, Beylere bırakırdı. Saray yağmasında; her BEY, beğenmiş olduğu eşyayı alırdı. Her Beyin bir oğlu Bayındır hanın sarayında kalmak zorundaydı.
Oğul sahibi Han için; içi beyaz keçe döşeli beyaz çadır kurulurdu. Kalaylı kazanda beyaz koyun eti pişirilirdi.
Kız sahibi Han için de; içi kızıl keçe döşeli kızıl çadır kurulur; kızıl koyun eti ile doyurulurdu.
Çocuksuz olan Han için de; içi siyah keçe döşeli siyah çadır kurulur; kara kazanda pişirilen kara koyun eti ile doyurulurdu.
İzmir’in güneyinde bulunan yerleşim yerimizin adı Kızıl çullu idi. Bugün, Nato Güneydoğu Komutanlığının bulunduğu yerde, KIZILÇULLU KÖY ENSTİTÜSÜ vardı.
İsimleri Türkçeleştirme sevdasına düşen bazı aklı evveller, nice Türk isimlerinin de kanına girmişlerdi.
Kız çocuklu bir Bey’in oturduğu yer anlamına gelen Kızılçullu adı ŞİRİNYER yapılmıştı.
Kuzeydeki harabelere Karaca ören; güneydeki harabelere de kızılca ören denilirdi. Mardin ili Derik ilçesi Özel idare memuru Rahmetli Cemil Bey, Kızıl adını sakıncalı bularak, BOYAKLI yapmış olduğu övünerek anlatırdı.
24 oğuz Beyi’nin üzerideki en güçlü ve en tılsımlı olgu TÜRKLÜK olgusuydu. Kök Türklerle başlayan bu Türklük olgusu, Türk’ü asırlarca süren ATEŞTE ATEŞ İLE DÖĞÜLMESİ SÜRECİ sonu, 24 Oğuz boyunun ortak adı olmuştur.
Kayı; Yüregir, Döger, karaevli, Arka evli, Kınık… Gibi boy adları; yer adı olarak, ülkemiz coğrafyasındaki yerlerini almıştı.
24 Oğuz boyu; Ateşlerde dövüle, dövüle Türk çeliği olarak ortaya çıkmıştır.
Müşir Gazi Mustafa Kemal, peşi sıra, ölümüne göz kırpmadan giden bu Türk çeliği ile iç ve dış düşmanları yenmesini bilmişti.
İngiliz silahları ile donatılmış olan Ümmetçiler de Türkleşenler tarafından tasfiye edilmişti.
“Bizim ortak yönümüz İslam’dır!” İslamın ortak yönü bugüne kadar Türk’ün kanını akıtmaktan öte ne sağlamıştır?
İkinci Abdülhamit’in ümmetçilik tutkusu, Milletleşen Arapları bir çatı altında tutabilmiş midir?
Dinleri, dilleri, tarihleri ve peygamberleri aynı olan Araplar; siyasi ve coğrafya sınırları içersinde, biribirlerine düşman olan bağımsız ve milli birer devlet haline gelmişken, Osmanlı hâlâ Türk’e ümmetçilik masalları anlatmaktaydı.
Dış ve iç düşmanlarımızla birlik olan Müslüman tebaamız, Osmanlı İmparatorluğunun yenilmesini sağlamadı mı?
İçte kavga, dışta kavga; Arapların kutsal yerlerini Hıristiyan âlemine karşı koruyan ve savunan Türk’ü o Müslüman Araplar öldürmedi miydi?
Müslüman milletlerle, Türklüğe düşman olanlar için Türkiye Cumhuriyeti DAR’ÜL HARP BÖLGESİ ilan edilmedi mi?
Müslüman Türkler, Müslüman Araplarca esir edilerek satılmadı mı?
Bütün Müslümanların Halifesi, Kutsal cihat ilan ettiği halde, tüm ümmetçi Müslümanlar bir olarak, İngiliz, Fransız ve Rus ordularının sancakları altında, Müslüman Türk’e karşı dövüşmedi miydi?
Birinci Selim ve Birinci Süleyman döneminde Şeyhülislamlık yapan Ebu Suut Efendi adlı, Türklük ve birlik bilincinden yoksun, dar kafalı Molla’nın “Işıklı taifesi!**Kızılbaşlar **aleyhine vermiş olduğu fetvalar üzerine Osmanlı İmparatorluğunda Türk kıyımı yaşanmadı mıydı?
“Işıklı Taifesinden olanlar, dinden ve dahi imandan çıkmıştır. Canları, kanları, malları ve dahi ayalleri helaldir!” Bu ve buna benzer fetvalarla; Çaldıran muharebesi sırasında, Yavuz Sultan Selim 40.000 Alevi Türk’ü kestirmemiş miydi?
Osmanlı İmparatorluğunun en güçlü olduğu kabul edilen Kanuni Sultan Süleyman döneminde; malları ve mülkleri ellerinden alınmış olan Anadolu Türkleri BÜYÜK KAÇKUN’U yaşayarak, çiftini ve çubuğunu bozarak büyük şehirlere kaçmamış mıydı?
Anadolu ve Rumeli Türkleri; işkence, vergi ve Paşalar zulmünden ayaklanmıştı.
Fatih Sultan Mehmet’in vezirlerinden Rum Mehmet Paşa; Konya’da yapmış olduğu zulümlerin nedenini şöylece açıklamıştı
“İSTANBUL’UN FETHİNİN İNTİKAMI BÖYLECE ALINIR!”
Birinci Sultan Süleyman’ın devşirme Civanı damadı şehriyari Rum İbrahim Paşa; İçel valisinin neden olduğu ayaklanmayı büyük bir Türk kıyımı ile bastırdığından, Ol Padişah’ı Zülcelâl’ın gönlünü bir kere daha fethetmiştir.
Damadı Şehriyari Hırvat Rüstem Paşa da; Şehzade Mustafa’nın ve Şehzade Beyazıt’ in öldürülmelerinde ve Osmanlıyı rüşvet belasına alıştırmada göstermiş olduğu büyük hünerinin meyvelerini toplamıştır. Saptanabilinen terekesi PATATESLER başlıklı yazımda da verilmişti.
Üç Şehzade kardeşini ve 40,000Türk’ü ustalıkla öldürttüğü için; hakkıyla Yavuz sıfatını kazanmıştı.
İki oğlunu ve aç bıraktığı Türk insanını almış olduğu fetvalara dayanarak ortadan kaldırmış olan Birinci Süleyman da, hakkı ile KANUNİ sıfatına lâyık görülmüştür!
Kuyucu Murat Paşa da, KUYUCU sıfatını hakkı ile kazanmıştır! Afyon ve dinar bölgesinde, 100.000 Türkmen’i kuyulara doldurtarak öldürmüştür.
Avustralya Kıtası ve Yeni Zelanda adası, İngiliz İmparatorluğunun her türlü suçluyu sürgün ettiği birer ıssız kara parçasıydı. Buranın nüfusu, her çeşit insanlardan oluşmaktaydı. Bu yeni kıta, İngiltere’ye bağlı, uluslaşamamış bir insan mozaiğini barındırmaktayken ne mi oldu?
Birinci Dünya Savaşı için; buralardan toplanmış askerlerden oluşan Kolorduya, ANZAK KOLORDUSU adı verilmişti.
Bu Kolordu; Mısır’da Ehramların gölgesinde eğitimlerini tamamlayarak, sevk edildiği Çanakkale’de Türk’ün cehennem ateşinde dövülerek yenilmişti.
Çanakkale cehenneminde; Türk’e yenilmiş olan ANZAKLAR, O ateşte birleşmiş, Avustralya ve Yeni Zelanda uluslarını meydana getirmişlerdir.
Masa başı dönek aydınların ve Dedelerimizi soykırımla itham eden Ermenofillerin bilmediği bir Türk destanından söz edeceğim.
Sene 1915-1916; ANZAKLAR; Gelibolu’da, Bolayır’da ve Suvla’da Türk öldürmekle meşguller.
Müslüman Araplar ve Müslüman Zenciler de, bu soylu! Davranış içinde, Efendilerine yaranma savaşındalar.
Bu tarihte; Afganistan’dan Avustralya’ya göç etmiş iki Türk genci yaşamaktadır. Dondurmacı Osman ve Börekçi Hasan. Bu iki Türk’ün Osmanlı devleti ile de hiçbir bağlantıları yoktur. Ateşlerden geçerek, ruhları çelikleşmiş bu iki Türk, önce Osmanlı asker üniforması diktirirler.
Osman Onbaşı rütbesi takar, Hasan da er olur. Silahlanırlar ve ellerine de bir TÜRK BAYRAĞI alırlar.
Avustralya’ya, Avustralya’da savaş açarlar.
Karakolları ve kışlaları basarlar, trenleri kurşun yağmuruna tutarlar, köprüleri havaya uçururlar. Avustralyalılar dehşet içinde kalırlar.
Sonunda da; bu iki Türk askerini, bir yerde uyurlarken yakalarlar ve yargılarlar. Bu iki TÜRK ASKERİ, kendilerini şöyle savunurlar:
“Avustralya; Osmanlı İmparatorluğu ile savaş halindedir. Anzak Kolordusu Gelibolu’da Türklere karşı savaşmaktadır. Biz de; Türk asker üniforması giyinerek ve Türk Bayrağı altında; Avustralya ile savaşıyoruz.”
Bu iki Türk Askerine, sonradan çok pişmanlık duyacakları ölüm cezası verirler.
Tanrımız bir kere Mustafa Kemal verir. Bir daha Mustafa Kemal vermez. O’NUN sayesinde onurlanan bir ulusun fertleri olarak; O’NA söverek, O’NA her türlü iftiraları yaparak, Arapların bile terk etmiş olduğu ÜMMETÇİLİĞİN ve Eyaletleşmenin kapısına geldik, dayandık. Osmanlıyı yıkan olguyu kurtuluş reçetesi olarak benimsedik,
Kaşgarlı Mahmut; 1072 tarihinde yazmış olduğu DİVAN’I LÜGAT’İT TÜRK adlı görkemli kitabı ve 24 Oğuz boyu ile Bağdat’a giderek Arap Halifesinin kapısına dayanmıştı.
Müslüman olduğunu sanan Türklerin kapısına da Araplık-URABİLİK- gitmemek üzere dayanmıştı. Bakınız; Bu ünlü Türk Bilgini neler yazmıştı! Hem de Araplıktan başka bir şey kabul etmeyen bir Arap hükümdara:
“Tanrı, Türkleri yeryüzüne İLBAY kıldı; dünya uluslarının yönetim yularını onların eline verdi. TÜRK DİLİNİ öğrenmek farz ve ayındır”. Osman Türkoğuz, Halifelik, s.47.
Kaşgarlı Mahmut’tan yüzlerce yıl sonra; Ali Şir Nevai; Muhakemet-ül Lûgateyn adlı eserinde:
“Türk’ün bilgisiz zavallı gençleri güzel sanarak Farsça şiir yazmaya özeniyorlar. Bir insan, geniş ve iyi düşünen, Türkçede böylesine genişlikler, zenginlikler dururken, bu dilde şiir söylemenin daha yerinde, daha kolay olacağını anlar. Anadilimin üzerinde düşünmeye koyuldum; Türkçenin derinliklerine dalınca, gözlerime onsekiz bin evrenden daha büyük bir evren göründü. Bu evrenin aydınlık alanlarında, esinimin şahlanan atını koşturdum, sınırsız hayalimin hırçın kuşunu havalandırdım”. Osman Türkoğuz, Halifelik. S.47-48.
Romalı Ünlü hatip ÇİÇERO: ”geçmişten habersiz kalmak demek, her zaman çocuk kalmak demektir” der.
1500 senede oluşan bir katılım, birlik ve beraberlik sağlayamamış; tüm ulusların Arapların kölesi olmasını sağlamıştır. Uluslaşan Araplık, diğer ulusları ümmet potasında bıraktırmıştır.
1984’ten beri; çoluk, çocuk, asker, polis, yaşlı ve kadın dinlemeden haince öldüren ve onları destekleyenlerle ortak bağımız İSLAM değil miydi?
Sayın RTE; dümdüz vaaz verir gibi konuşmaktadır. Tarihi gerçeklerle de pek ilgilenmemektedir: ”ümmetçilikle Osmanlı 600 sene birlik ve beraberlik içersinde yaşamış!” yazık! Pekiyi Anadolu'da ve Rumelinde çıkan ve çok kanlı bir şekilde bastırılan ayaklanmalara ne buyurulur?
Kürt olduğunu iddia edenlerin bu 30’uncu ayaklanmalarıdır!
“Unutulmuş medeni Vasfı’nı ve ulusal kimliğini” Mareşal Gazi Mustafa Kemal ile kazanmış bulunan Türk, bu yaylım ateşlerinde yeniden kendisini bulacaktır.
Anıtkabire gidenlerin sayısındaki artış, bunun böyle olacağını işaret etmiyor mu?
Bütün ulusların tarihlerini incelediğimizde; görünürüz ki, Türk ulusu ateşten hiç çıkmamıştır.
Mareşal Gazi Mustafa Kemal bizlere, hem akılcı hem de apaydınlık yolu göstermiştir. Her türlü dogmalardan ve hurafelerden arındırılmış, bilimsel yolu da miras olarak bırakmıştır. O’NUN aydınlık yolu; ne ırkçılığa, ne kafatasçılığa, ne de evrensel maceracılığa çıkmaz.
“Ulusal Kurtuluş Savaşını yapan Türkiye halkına, TÜRK MİLLETİ denir!” Diyerek, ÜMMETÇİLİK devrini de kapatmıştır.
Onun için de mozaik masallarını dinlemeyiz.
Bizler; ateşlerde dövüle, dövüle ortaya çıkmış TÜRK ÇELİĞİYİZ.
Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e ve onun getirdiği yeniliklere karşı olmak, ihanetle birdir biliriz.
KAYNAKÇA
1-Oğuzlar, Prof.Dr. Faruk Sümer,
2-Türkçe İbadet, M.Cemal Kutay,
3-TC. Anayasaları,
4-Divan’ı Lügat’it Türk,
5-Muhakemat’ül Lügateyn, Ali Şir Nevai,
6-Türk’ün Ateşle İmtihanı, Halide edip Adıvar,
7-Halifelik, Osman Türkoğuz,
8-Milliyet gazetesi,25 Kasım 1988,
9-Türkiye Mektupları, Mareşal Bernart Helmuth Von Moltke,
10-Cumhuriyet gazetesi,06 Aralık 2005,
11-İslam Hukuku, Prof.Dr. Coşkun Üçok,
12-Şu Çılgın Türkler, Turgut Özakman,
13-Gelibolu 1915,Erol Mütercimler,
14- Gelibolu, Alain Moreheat
15-Türk tarihi,
16-Alevi ayaklanmaları, Baki Öz,
17-Dirlik ve Düzenlik Savaşı, Prof.Dr. Mustafa Akdağ,
18-Hürriyet gazetesi,10 Aralık 2005,
19-Hammer Tarihi,53’üncü kitap,
21-Cumhuriyet gazetesi,12 Eylül 2006,
22-Hürriyet gazetesi,12 Eylül 2006,
20-Koçi Bey Risalesi, Zuhuri Danişment,
4 Şubat 2013 Pazartesi
900/DİNDARLIK,KİNDARLIKTIR.
osmanturkoguz@gmail.com
İzmir;02 Şubat2012/04 Şubat 2013.
EFENDİM;YÜZLERİ YÜZLERİMİZE,SÖZLERİ DE SÖZLERİMİZE BENZEMEYENLER HEP İFTİRA VE YALAN KUSMADALAR.BU YAZIMI LÜTFEN OKUYALIM VE OKUTALIM.Bir dini bütün sordu:Bin seneki oayları anlatmanın ve yararı var?"Diye.Şu yanıtı verdşim:Bin sene önceki Kurtile bugünkü Kurdun farkı var mı?öylece kalakaldı.
DİN=
KİN!
DİNDAR=KİNDAR!
DİNDARLIK=KİNDARLIK!
DİNDARLIK TASLAMAK=HALKI SOYMAK!
DİNDARGEÇİNMEK=ULUSÇULUĞU İNKÂR ETMEK! Ve Her Genel Seçimi kazanmak!
“YURTTA SULH, CİHANDA SULH!”ATATÜRK.
Ateist bir nesil mi yetiştirelim? Benim ifademde dindar bir nesil yetiştirmek vardır!”Sn. Recep Tayyib Erdoğan. Yazım uzadığından hemen yayımlayamadım. Bu, Laik Türkiye Cumhuriyeti aleyhindeki talihsiz ve beyan sahibini de yalanlayan, beyana Sayın Mustafa Mutlu,03 Şubat 2012 tarihli Vatan gazetesindeki köşesinde gerekli yanıtı vermiştir! Bu yanıtı da yazıma ekliyorum. Biliyorum ki”tek parmakla taş tutulmaz!”
“Mustafa Kemal, camide hutbe okuyan ilk ve tek cumhurbaşkanıydı!” Gerçeğine hiç girmeyeyim; Şubat 1923, Balıkesir Zağanos Camii… İnanmayan, Diyanet İşleri’ne danışsın.”Sayın Yılmaz Özdil.03 Şubat 2012.
Ve Sayın AYBÜKEN HAN’IMDAN, İslam adına, Türklere uygulanan Müslüman Arapların katliamının öyküsü.Arap'ın Ümmetçi kullarına ithaf edilmiştir!Ostüzü.
Şamanist Oğuzlarda Erkekler eşlerinin dokuz adım arkasında yürümek zorundaydılar!Mithat Cemal Kutay .
Osmanl döneminde;kadınlar ,bir erkeğe raslayan kadınlar,örtünerek yere çömelmek zorundaydılar.Türkiye Cumhuriyetinde,kadınlarımız başımızın tacıdırlar.
Türk ellerinde Emeviler ve Abbasiler tarafından yapılan Türk Katliamları,Hz.Muhammed'in"Türk baban bile olsa öldür!"Hadisine göre yapılmıştır.Ostüzü.
Cenevre’deki Birleşmiş Milletler binasının girişinde ve hemen karşıdaki camekânın içindeki bir yazı, üst, üste konmuş kitaplar ve Mustafa Kemal’in 25’inci ölüm yıldönümü etkinlikleri. Yazı mı; Fransızca olarak,”Yurtta sulh, cihanda sulh!”Yanıma yaklaşan bir görevli,şaşkınlığımı görerek:
“Türk müsünüz?”Diye sorduğunda, kendime gelerek:
“Grace a Mustafa Kemal Atatürk!”Mustafa Kemal Atatürk sayesinde! "Demiştim. Aramızda şöyle bir konuşma geçmişti:”Neden Mustafa Kemal’in ölümünün 25’inci yıldönümü etkinlikleri? Büyük adamlar, doğumlarının ve ölümlerinin yüzüncü yıllarında anılmazlar mı?”O görevli bana aynen şöyle demişti:
“Atatürk, dünyanın en büyük devlet adamıdır. Yurtta sulh, cihanda sulh” sözünü, Nevyork’taki Birleşmiş Milletler Binasının ön yüzüne yazmamıza engel olmasalardı, çok önemli bir mesajı dünyaya duyurmuş olurduk!”
Besançon Üniversitesinde; Devlet Doktorasına sahip bir Kadın profesör, yazıldığı gibi okunmak üzerine konuşurken, Türkçeden örnek vererek:
“Ne yazık ki bizim Atatürkümüz yok!”Dediydi!
Profesör DR: Sayın Nurullah Aydın benim gibi düşünmüş, yanlış beyan ettim, bendeniz de O’NUN gibi düşünmüşüm.
“ Temel soru açıktır. İnsan; yüzyıllar öncesinin yaşamı, düşüncesi ve kabullerine göre mi yoksa gelişim dinamiği akıl ve bilim algısına göre mi düşünecek, eğitilecek, yaşayacak?
İnsan Akılcılık, ya da dincilikten birini seçmek zorunda mı? İkisi bir arada olamaz mı?
Dünya nüfusunun belli başlı dinlere göre dağılımı:
Yüzde 33,5 Hıristiyan
Yüzde 20,7 Dinsizler
Yüzde 18,2 İslamiyet
Yüzde 13,5 Hinduizm
Yüzde 6 Budizm
Yüzde 0,3 Musevi
Yüzde 7,8 diğer
Dünya nüfusu 6 milyarın üstündedir. 1.2 milyarı Müslüman’dır. Geri kalanı yani 5 milyar insan başka din’lere inanmaktadır. Din; kişinin vicdani tercihidir.
Dünya’da ve Türkiye’de eğitim tartışması yapılıyor. Dindar mı, dinsiz nesil mi yetiştireceğiz sorusu sorulmaya devam ediyor.
Batı ve doğu ülkeleri; akıl ve bilim odaklı tercihi yaptı. Ya Ortadoğu halkları?
İslâm coğrafyası’nın fakir düşmesinde, esarete düşmesinde, Osmanlı Devletinin yıkılışı öncesinde ve bilhassa yıkılışı sonrasındaki arayışlar doğru analiz edilmelidir.
İslâm coğrafyasının geri kalmışlığının, kargaşa ortamının asıl sebebi unutturuluyor.
Osmanlı Devleti yıkılırken, o coğrafyada krallar, şeyhler, diktatörler mi vardı?
Nereden çıktı bu krallar, şeyhler, diktatörler? Kim getirdi, kim destekledi? Niçin?
Din diye; Arap hurafeleri, Arap tarihi, Arap kahramanları, Arap ahlaksızlığı, Arap çokeşliliği, Arap mitolojileri, Arap masalları din diye anlatılıyor da ne oluyor ki? Hangi Arap ülkesi hangi marka sahibi. Hangi Arap ülkesi sanayide, teknolojide, bilimde ve sanatta var?
Bahsedilen dindarlık; Ilımlı İslam projesinin, Dinler arası Diyalog ile Batı emperyalizmin uşağı nesiller yetiştirmek demektir.
Dindarlaşmış sürüleşmiş akıl bilim ve teknolojiden sanattan uzak, hurafelerle şekillendirilmiş robot insanlar sürüsüdürDindarız diyenler ne mi yaptılar?
Önce; hak, adalet, mağduriyet, demokrasi, özgürlük dediler!
Sonra; samimi inançlıların, haksızlığa uğrayanların desteğini alarak güç ve iktidar oldular. Sonra; etnik ve mezhep damarını çatlattılar,
Sonra; ilahi mesajı tersyüz ettiler, dini ortak kavramları tersyüz ettiler!Sonra; kılıf kıyafet ayrıştırmasına giriştiler
Sonra; servetlerine servet kattılar. Sonra; yalan talanla dünyevileştiler.
İnsana; hangi eğitimi, hangi tür akılla vereceğimiz, birinci derecede önemlidir. Bir eğitim politikası bunu bilmektir ve bundan ibarettir.
Toplumu dinamizmi için birçok yol vardır. Bunun başında eğitim gelir. Her zaman gündemde olan konu; eğitim, öğretim, öğretmen, kalkınma ve güçlü olma konusudur.
Eğitim ve öğretim; her canlı varlığın yeteneklerini geliştirmek amacıyla gerek kendini gerekse neslini devam ettirecek olan yavrusuna verdiği bilgi ve tecrübe aktarımıdır. Kuşkusuz, bunda akıl ve beş duyu odaklı verilen eğitim önemlidir ve gereklidir.
Bu nedenle; insanlık tarihi boyuna eğitim için okullar, öğretmenler ve araştırmalar için büyük yatırımlar yapılıyor. Bugün hemen her ülke yetişmiş insan gücü ile etkindir, refah içindedir. Eğitime yeteri önemi vermeyen ülkeler geri kalmış durumdadır. .
Bu aklın ve eğitimin içinde; Evrensel Akıl, Evrensel Ahlâk, Evrensel Adalet, Evrensel İnsan Hakları, Evrensel Sevgi, Eşitlik, Kardeşlik, Paylaşma, Yardımlaşma olmalıdır.
Akıl’dan, bilim’den, sanat’tan yoksun, din, din değildir, hurafedir.
Akılcılık, Bilim, Sanat, Teknoloji, İnsan hakları ve Eğitim çağın gerçekleridir.
Unutulmamalıdır ki; özgürlüğün de, refahın da, mutluluğun da, gelişmişliğinde, de sebebi akılcı eğitimdir. Akıl ve bilime odaklanmış inançlı nesil yetiştirilmelidir.
Günün Sözü: Bilgiyle donanmış, yetenekleri geliştirilmiş bireyler, en büyük güçtür. “--
BENİM MANEVİ MİRASIM BİLİM VE AKILDIR!
"Ben, Manevi Miras olarak hiçbir Ayet, hiçbir Dogma,
Hiçbir Donmuş ve kalıplaşmış Kural bırakmıyorum.
Benim Manevi Mirasım Bilim ve Akıldır.
Zaman süratle ilerliyor, Milletlerin, Toplumların,
Kişilerin Mutluluk ve Mutsuzluk anlayışları bile değişiyor.
Böyle bir Dünyada, asla değişmeyecek Hükümler getirdiğini
İddia etmek, Aklın ve İlmin gelişimini inkâr etmek olur.
Benim Türk Milleti için yapmak istediklerim
Ve Başarmaya çalıştıklarım ortadadır.
Benden sonra Beni benimsemek isteyenler,
Bu temel eksen üzerinde Akıl ve İlmin rehberliğini
Kabul ederlerse, Manevi mirasçılarım olurlar."GAZİ MUSTAFA KEMAL.
“Başbakanın Çorum mitingini
dinleyen oldu mu bilmiyorum.
Haberlerde özetini izledim,
Kanım dondu.”Alıntıdır!
Recep Bey diyor ki;
''Millet olarak Çorum'la,
Çorum'un yiğitliğiyle, mertliğiyle,
gözü pekliğiyle her zaman gurur duyduk,
nasıl ki Çorum bu topraklardan yetişmiş
Ebu Suud Efendi'yle,
İskilipli Atıf Hoca'yla gurur duyuyorsa,
bizler de Çorum'la gurur duyuyoruz.
Biz sizlerle gurur duyuyoruz.''
Ve bu sözler hiç kimse tarafından
gündeme getirilmedi,
eleştiri konusu yapılmadı.
Peki, kim bu Ebu Suud Efendi,
kim bu İskilipli Atıf Hoca?
Çorumlular neden bu hemşerileriyle
gurur duysunlar ki?
Çorum başka adam mı çıkaramamış yüzyıllardır?
Ebu Suud Efendi'yi kısaca tanıtayım.
Yavuz Sultan Selim'in Şeyhülislam'ı.
Alevilerin, canları, malları, namusları
size helaldir diye fetva veren zat.
"İster okla, ister mızrakla, ister bıçakla olsun Alevilerin kestiği murdardır, yenilmez!" DiyenOSMANLI UŞAĞI yobaz. Bu zata sorarlar, elimize geçirdiğimiz
Alevi kadınlarını ne yapalım diye ?
Verdiği cevap,
''BELİNİZE KUVVET ''
İşte bu zatla Çorumlular gurur duymalıymış
Recep Bey'e göre.
Peki; İskilipli Atıf Hoca kimdir?
İstiklal Savaşında,
"Mustafa Kemal isyankârdır, katli vaciptir,
Yunan askerleri, padişahımız efendimizin
daveti üzerine gelmişlerdir,
onlara saygılı olalım!"Diye
yazılar yazan bir şerefsizdir.”
Türk askerlerine yazdığı mesajlarla,
Türk askerinin cepheden çekilmelerini istemiş, "padişahımın emirlerine karşı gelmeyin,
Mustafa Kemal'e karşı gelin !"Tarzında yazmış olduğu yazıları da
Yunan ve İngiliz uçakları tarafından
Cephedeki Türk mevzilerine atılmıştı. Amaç ta, Yunanlılara ve iç Hainlere karşı duran TÜRK ORDUSUNU DAĞITMAKTI!
Ulusal Kurtuluş Savaşını kazandıktan sonra da Hainlere hesap sormak üzere Türkiye Büyük Millet Meclisinin kurmuş olduğu
İstiklal Mahkemelerinden birisi olan Ankara İstiklal Mahkemesinde yargılanmış ve hak ettiği cezayı alarak idam edilmiştir.
Ve Recep Bey
Çorumluların bu şerefsizle
gurur duymaları gerektiğini
haykırmaktadır.
Kanım dondu.
Nutkum tutuldu.
Ve hiç kimsenin
Gıkı çıkmadı bu konuda.” Aziz Kardeşim; Ülkemizin yetiştirmiş olduğu en Büyük İnsan Ordinaryüs Profesör Doktor Hıfzı Veldet Velidedeoğlu Çorumludur, O öldüğü için de Kemalist geçinenlerin ve Çorumlu aydınların! Sesleri kesilmiş, nefesleri de SAM YELİ kokmaya başlamıştır!
Sayın Mustafa Mutlu, Vatan gazetesi,03Şubat2012.
“ Beşir Atalay: Kırıkkale doğumlu, 65 yaşında... Başbakan Yardımcısı.
Ertuğrul Günay: Ordu doğumlu, 65 yaşında... Kültür Bakanı.
Bülent Arınç: Bursa doğumlu, 64 yaşında... Başbakan Yardımcısı.
Erdoğan Bayraktar: Trabzon doğumlu, 64 yaşında... Çevre ve Şehircilik Bakanı.
Hayati Yazıcı: Rize doğumlu, 60 yaşında... Gümrük ve Ticaret Bakanı.
Recep Tayyip Erdoğan: İstanbul doğumlu, 58 yaşında... Başbakan.
Binali Yıldırım: Erzincan doğumlu, 57 yaşında... Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı.
Faruk Çelik: Artvin doğumlu, 56 yaşında... Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı.
Ömer Dinçer: Karaman doğumlu, 56 yaşında... Milli Eğitim Bakanı.“NOT: Nüfus Genel Müdürlüğüne öteki âlemden bir faks gelmiş:”Ya G.Milli Eğitim Bakanınız Ömer Dinçer, nüfus kaydını Karaman’dan sildirsin; ya da benim Karamanlı Mehmet Bey unvanım kaldırılsın! Söylemedi de demeyin sonra, atasözümüz de değişmesin:”Karamanlının oğulu, önceden başlatır sonra çıkar oyunu!”İmza: Sadece Mehmet Bey, Türk ve Türkçe âşığı.”OSTÜZÜ.M. Mehdi Eker: Diyarbakır doğumlu, 56 yaşında... Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı.
İdris Naim Şahin: Ordu doğumlu, 56 yaşında... İçişleri Bakanı.
M. Zafer Çağlayan: Muş doğumlu, 55 yaşında... Ekonomi Bakanı.
Veysel Eroğlu: Afyonkarahisar doğumlu, 54 yaşında... Orman ve Su İşleri Bakanı.
Ahmet Davutoğlu: Konya doğumlu, 53 yaşında... Dışişleri Bakanı.
Recep Akdağ: Erzurum doğumlu, 52 yaşında... Sağlık Bakanı.
İsmet Yılmaz: Sivas doğumlu, 51 yaşında... Milli Savunma Bakanı.
Nihat Ergün: İzmit doğumlu, 50 yaşında... Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı.
Taner Yıldız: Yozgat doğumlu, 50 yaşında... Enerji Bakanı.
Sadullah Ergin: Hatay doğumlu, 48 yaşında... Adalet Bakanı.
Bekir Bozdağ: Yozgat doğumlu, 47 yaşında... Başbakan Yardımcısı.
Fatma Şahin: Gaziantep doğumlu, 46 yaşında... Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı.
Mehmet Şimşek: Batman doğumlu, 45 yaşında... Maliye Bakanı.
Cevdet Yılmaz: Bingöl doğumlu, 45 yaşında... Kalkınma Bakanı.
Ali Babacan: Ankara doğumlu, 45 yaşında... Başbakan Yardımcısı.
Egemen Bağış: Bingöl doğumlu, 42 yaşında... Avrupa Birliği Bakanı.
Suat Kılıç: Samsun doğumlu, 40 yaşında... Gençlik ve Spor Bakanı oldu.
Kısacası...
Hepsi dini bütün ailelerden geldi ve dinlerini istedikleri gibi yaşadı. Hatta aralarında, sırf dinini ön plana çıkardığı için, siyasette hızla yükselenler oldu.
Başbakan, kendisini Türkiye’yi “dindarlar, dinsizler” diye ikiye ayırmakla eleştiren CHP liderine yanıt vermiş, diyor ki:
“Benim ifademde dindar bir gençlik yetiştirmek var. Sen bizden, muhafazakâr demokrat AK Parti’den ateist bir nesil mi yetiştirmemizi istiyorsun?”
Sayın Mustafa Mutlu, Vatan gazetesi,03 Şubat 2012.
“Bugün Türkiye’yi yöneten hükümetin tüm üyelerini yaş sırasına göre tek, tek yazdım...
Hiçbirinin “gençliği”nde AKP iktidarı yoktu.
Birkaçı CHP iktidardayken doğdu, kalanı Demokrat Parti, Adalet Partisi ya da ANAP, DYP iktidarlarında...
Ama hepsi dindar... En azından aralarında ateist olduğunu söyleyen bir kişi bile yok!
Demek ki; dini siyasete AKP kadar karıştırmayan partilerin iktidarlarında da “dindar bir gençlik” yetişip, sonraki yıllarda iktidar koltuklarına oturabiliyormuş...
Bu durumda insan sormadan edemiyor:
Amacı “dindar gençlik yetiştirmek” olan bir Başbakan’ın döneminde, acaba nasıl bir gençlik yetişir?”
Ve bir soru daha:
Anayasa’nın ve yasaların hangi maddesi, hükümetlere “dindar bir gençlik yetiştirme” görevi veriyor?”Bu yazı burada dursun da devreye Mareşal Gazi Mustafa Kemal girsin:
Cumhurreisimiz Mareşal Gazi Mustafa Kemal, Kur’anı Kerimi Ünlü Din Bilginimiz Elmalılı Hamdi—Yazır—Bey’e tercüme ettirerek dokuz cilt halinde yayılatarak tüm masrafını da kendisi ödemişti. Atatürk'ün okuduğu hutbe!
“Atatürk'ün okuduğu hutbe Bugün kü yazısında, Yılmaz Özdil'in “Mustafa Kemal, camide hutbe okuyan ilk ve tek cumhurbaşkanıydı” hatırlatmasının ardından bizde bu hutbeyi yayınlamayı uygun gördük. “
Mustafa Kemal Atatürk'ün 7 Şubat 1923 tarihinde Balıkesir Zağanos Paşa Camii'nde—Paşa Camisi—okumuş olduğu hutbe:
"Ey Millet, Allah birdir. Şanı büyüktür. Allah'ın esenliği, sevgisi ve iyiliği üzerinize olsun.
Peygamberimiz efendimiz hazretleri, Cenabı Hak tarafından insanlara dini gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir. Temel kanunu, hepimizce bilinmektedir ki, yüce Kuran’daki manası açık olan ayetlerdir.
İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz, son dindir. En mükemmel dindir.
Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor. Eğer akla, mantığa ve gerçeğe uymamış olsaydı, bununla diğer ilahi tabiat kanunları arasında çelişki olması gerekirdi. Çünkü tüm evren kanunlarını yapan Cenabı Hak'tır.
Arkadaşlar;
Cenabı Peygamber çalışmasında iki yere, iki eve sahip bulunuyordu. Biri kendi evi, diğeri Allah'ın evi idi.
Millet işlerini Allah'ın evinde yapardı. Hazreti Peygamber'in mübarek yolunda bulunduğumuz bu dakikada milletimize; milletimizin bugününe ve geleceğine ait hususları görüşmek maksadıyla bu kutsal yerde Allah'ın huzurunda bulunuyoruz. Beni buna eriştiren Balıkesir'in dindar ve kahraman insanlarıdır. Bundan dolayı çok memnunum. Bu fırsat ile büyük bir sevap kazanacağımı ümit ediyorum.
Efendiler;
Camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmasının gerekli olduğunu düşünmek yani konuşup tartışmak, danışmak için yapılmıştır.
Millet işlerinde her kişinin zihnini ayrı ,ayrı faaliyette bulunması zorunludur. İşte biz de burada din ve dünya için, geleceğimiz ve bağımsızlığımız için, özellikle egemenliğimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım. Ben yalnız kendi düşüncemi söylemek istemiyorum. Hepinizin düşündüklerinizi anlamak istiyorum. Milli amaçlar, milli irade yalnız bir kişinin düşünmesinden değil, milletin bütün kişilerinin arzularının, emellerinin sonuçlarından ibarettir.
Bundan dolayı benden ne öğrenmek, ne sormak istiyorsanız serbestçe sormanızı rica ederim.
Hutbeler hakkında sorulan sorudan anlıyorum ki, bugünkü hutbelerin şekli, milletimizin duygusal fikirleri ve lisanı ile medeni ihtiyaçlarıyla uygun görülmektedir. Efendiler, hutbe demek topluma hitap etmek, yani söz söylemek demektir.
Hutbenin manası budur.
Hutbe denildiği zaman bundan birtakım kavram ve manalar çıkarılmamalıdır. Hutbeyi söyleyen hatiptir. Yani söz söyleyen demektir. Biliyoruz ki, Hazreti Peygamber'in hayatta olduğu mutlu dönemlerde hutbeyi kendisi söylerdi.
Gerek Peygamber Efendimiz ve gerek, dört halifenin hutbelerini okuyacak olursanız görürsünüz ki, gerek Peygamberin, gerek dört halifenin söylediği şeyler o günün sorunlarıdır, o günün askeri, idarî, malî ve siyasi, sosyal konularıdır. İslam toplumunun çoğalması ve İslam ülkeleri gerilemeye başlayınca, Cenabı Peygamber'in ve dört halifenin hutbeyi her yerde bizzat kendilerinin söylemelerine imkân kalmadığından halka söylemek istedikleri şeyleri bildirmeye birtakım kişileri memur etmişlerdir. Bunlar herhalde en büyük ve ileri gelen kişiler idi. Onlar camilerde ve meydanlarda ortaya çıkar, halkı aydınlatmak ve doğru yolu göstermek için bir şart lâzımdı. O da milletin lideri olan kişinin halka doğruyu söylemesi, halkı dinlemesi ve halkı aldatmaması! Halkı genel durumdan haberdar etmek son derece önemlidir. Çünkü her şey açık söylendiği zaman halkın beyni faaliyet halinde bulunacak iyi şeyleri yapacak ve milletin zararına olan şeyleri reddederek şunun veya bunun arkasından gitmeyecektir. Ancak millete ait olan işleri milletten gizli yaptılar. Hutbelerin halkın anlayamayacağı bir lisanda olması ve onların da bugünün gereklerine ve ihtiyaçlarımıza temas etmemesi, Halife ve Padişah sıfatını taşıyan despotların arkasından köle gibi gitmeye mecbur etmek içindi.
Hutbeden amaç halkın aydınlatılması ve ona yol gösterilmesidir, başka şey değildir. Yüz, iki yüz, hatta bin yıl önceki hutbeleri okumak, insanları cahillik ve çağın gerisinde bırakmak demektir. Hatiplerin normal olarak halkın günlük kullandığı dil ile konuşmaları gereklidir. Geçen yıl Millet Meclisi'nde söylediğim bir nutukta demiştim ki "Minberler halkın akılları, vicdanları için bir ilim irfan kaynağı, ışık kaynağı olmuştur. " Böyle olabilmek için minberlerde söylenecek sözlerin bilinmesi ve anlaşılması, ilim ve fen gerçeklerine uygun olması lazımdır. Hutbeyi verenlerin siyasi olayları, sosyal ve medeni olayları her gün izlemeleri zorunludur.
Bunlar bilinmediği takdirde halka yanlış aşılamalar yapılmış olur. Bu nedenle, hutbeler tamamen Türkçe ve günün gereklerine uygun olmalıdır. Ve olacaktır."
Şimdi de Sayın Mustafa Mutluyu okuyalım:- Tüm Hakları Saklıdır | İzinsiz *****
“Hüseyin Çelik, bu soruya bakalım nasıl yanıt verecek?
AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nin kaldırılmasını tartışmaya açmış ve “Bu ayet mi?” diye sormuş... Sonra gerçek Atatürkçü olduğunu ima ederek eklemiş:
“Kenan Evren Paşa, ‘Biz Atatürk’ü herkesin kafasına sokacağız’ demedi mi? Tüm okullara Atatürk İlke ve İnkılâp Tarihi dersi konuldu. Tıp fakültesine de bu konuldu, ilkokuldan başlıyorsunuz üniversiteyi bitirinceye kadar. Bu sefer ne oluyor? Adeta bir zorlamayla, dikte ettirmeyle verildiği için sevilmiyor.”
“Peki... Aileler daha tercihte bulunma yaşına gelmemiş çocuklarını Kur’an Kursu’na yazdırıp, İmam Hatip’e gönderiyor...
Hüseyin Çelik’in mantığıyla; bu durumda bu çocuklar da ‘zorla kafalarına sokulmaya, dikte ettirilmeye çalışılan’ bu dini bilgileri sevmiyor ve ilerideki yıllarda bu baskı yüzünden dinlerinden soğuyor olamaz mı?
Ve yine bu mantıkla...
Atatürk ilke ve devrimlerinin “zorla” öğretilmesine karşı çıkanların, “zorunlu din dersine”, imam hatibe ve erken yaşlardaki Kur’an kurslarına karşı çıkması da gerekmez mi?” Karşı çıkamazlar! Sonra, tarikatlar dâhili ve Harici Bedhahlar”kendilerine kızar, küser ve iktidarı vermezler! OSTÜZÜ.Mustafa Mutlu Facebook Sayfası: http://www.facebook.com/mustafamutlu34
Kimden: Özgün ileti Sayın AYBÜKEN HAN’IMDAN.
“TÜRKLER NASIL MÜSLÜMAN OLDU? Arap Asabiyetine hayran olan Türk düşmanlarına ithaf olunur!
Arap Bülbülleri ve Türklük hainlerinin anlattığı gibi değil;Türkler ve AcemlerKılıçla ve Zulümle Müslüman olmak zorunda bırakıldılar.Acemler ve Türkler müslüman olmadan önce;Emevi ve Abbasi orduları;ellerinde Kuran'ı Kerim,hadisler ve Arap tarihi ile birlikte Arap Peygamberi Hz.Muhammet'in öğretisi ile İran'a ve Türk ellerine Ganimet için girdiler."Hz.Muhammet"bir insanı öldüren bütün insanları öldürmüş gibidir!"Dediği halde,aşağıda yazıldığı gibi katliaamlar yaptılar. PS: Soygun ve Katliam zamanında,Biz Türkler Müslüman olmadığımız için Arap Peygamberi ,"demiştim.Bunu kavrayamayanlar tarafından ve site sahibi bir Atatürkçü!Bayan tarafından bölücülükle ve manevi değerlere saldırı ile suçlanmıştım. OSTÜZÜ
“1. Büyük Katliam ( Talkan Katliamı )”—Müslümanlık adına ve Müslüman Araplarca yapılmış olan bu katliamları Müslüman Arap tarihçileri övünerek yazmaktadırlar! OSTÜZÜ:
“Buhar’da olanlar diğer Türk Beyliklerinde de etkilerini gösterir.
Aynı şeylerin kendi başlarına geleceğinden korkmaktadırlar. Sogd
Meliki Neyzek Tarhan şehrinin yıkıma uğramaması için Kuteybe ile
anlaşmak zorunda kalır. Bu anlaşmaya göre Tarhan haraç verecek ve
tarafsız kalacaktır. Ancak bu tarafsız kalmalar ve Türklerin
birleşememeleri Arapların işlerini kolaylaştırmış ve Türk beyliklerini
istedikleri gibi istila edip talan etmişlerdir. İlk olarak saldırıya
uğrayan Kibac Hatun'a diğer beyliklerden yardım gelmeyince, o
yardımı esirgeyenler aynı akıbete uğramışlardır. Bu olaylarda
Türklerin belli bir şekilde organize olamamaları da onların Araplar
tarafından istila edilmelerini kolaylaştırmıştır. Neyzek Tarhan daha
sonra Kuteybe ile yaptığı anlaşmada hatalı olduğunu ve bu anlaşmanın kendisine hiçbir
güvence getirmeyeceği gibi diğer Türk Beylerine de ihanet etmiş
olacağını anlar. Tohoristan'a dönerek bütün Türk Beyliklerine birer
mektup yazar ve onları ortak bir direnişe girmeleri için uyarmaya
çalışır. İlk olumlu yanıt Talkan meliki Sehrek'den gelir..Tarhan'ın
planlarını öğrenen Kuteybe, buna karşılık Belh şehrinde hazırlık
yaparak, baharda büyük bir ordu ile Talkan şehrine doğru yürür. O
ana kadar bir direniş hazırlığı yapamayan Talkan şehri meliki Sehrek,
Kuteybe'nin gelişinden önce şehri terk eder. Şehre hiç savaşmadan
giren Kuteybe'nin adamları şehirde eli kılıç tutabilen ne kadar erkek
varsa hepsini kılıçtan geçirirler. Bu katliam o zamana kadar
yapılanların en büyüğüdür. Kuteybe bu katliamı diğer beyliklere ibret
olması için yapar.. Kuteybe'nin askerleri öldürebildikleri kadar
öldürürler, geri kalanları da, Talkan yolu üzerindeki ağaçlara
asarlar.. Bu yolun 4 fersah ( 24 Km.) mesafelik bölümü Türklerin
ağaçlara asılan cesetleri ile doludur. Talkan katliamı tarihe,
Arapların o güne kadar yaptıkları katliamların en büyüğü olarak
geçmiştir. Halk, Müslüman Araplarla savaşmadığı halde, Kuteybe ve
askerleri sırf diğerlerine örnek olsun diye 40.000 kadar kişiyi
kılıçtan geçirmiş, ağaçlara asmıştır. Bütün bunlar hep İslam adına yapılmıştır.
Kuteybe, Talkan katliamından sonra Suman'a girer. Erkeklerin pek
çoğunu öldürterek, kadınlarını ve kızlarını cariye olarak alıkoyar.
Daha sonra Kes ve Nesef'de aynı şeyleri yapar. Erkekler öldürülür,
Türk kadın ve kızları utanç verici bir şekilde Araplara cariye
olurlar. Daha sonra Faryab'a yönelir ve Faryab'ın teslim olmasını
ister. Faryab halkı başlarına gelecekleri bildiklerinden teslim
olmaya yanaşmazlar. Erkekleri dövüşerek ölürler. Bütün şehir
yakılır.. Araplar bu şehre yakılmış şehir anlamında Muhtereka derler.
Kuteybe, Faryab'dan sonra, Tarhan'ın çekildiği kale Bazgis'i kuşatır.
2 ay süreyle devamlı olarak buraya saldırır fakat bir sonuç elde
edemez.. Bu arada kış yaklaşır.Kuteybe'nin kışın savaşacak gücü
yoktur ancak, kale içindeki Türklerin de yiyecekleri bitmiştir.. Her
iki tarafta savaşın kendileri için kaybedildiğini düşünür.. Kuteybe
son olarak bir hileye baş vurur. Tarhan'ın yanına Muhammed bin
Selim adındaki adamını gönderir. Muhammed ibni Selim Tarhan'ın
teslim olması durumunda kendisine hiç bir şekilde zarar gelmeyeceği
güvencesini verir. Kalenin açlık içinde olmasından dolayı Tarhan'ın
Kuteybe'nin teklifini kabul etmesinden başka yapılacak bir şeyi
yoktur. Komutanları ile görüşüp teklifi kabul ederler.. Silahlarını
teslim ederek kaleden çıkarlar.. Tarhan kaleden çıkar çıkmaz
yakalanır, etrafı hendek açılmış bir çadırda zincire vurulur..Kuteybe
bu arada Tarhan'ı hemen öldürmez. Haccac'a haber göndererek ne
yapacağını sorar. Haccac Tarhan için, " O bir Müslüman düşmanıdır
hiç aman vermeden öldür"! Der. Kuteybe önce Tarhan'ın iki oğlunu,
Tarhan'ın ve toplanan halkın gözü önünde öldürtür. Arkasından 700
Kadar Türk savaşçısının başlarını gene Tarhan'ın ve halkın gözü
önünde kestirir. Tarhan'ı da bizzat kendisi öldürür. Bütün kesilen
başlar Haccac'a gönderilir. Kuteybe sanki Kuran'daki ayetleri yerine
getirmiştir.
9 Tevbe. 123. Ey iman edenler! Kâfirlerden yakınınızda olanlara karşı
savaşın ve onlar (savaş anında) sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki,
Allah sakınanlarla beraberdir.
Tarhan'ın öldürülmesinden sonra, Kuteybe, Aral Gölü'nün altında
bulunan Harzem bölgesine yürür. Harzem'de Caygan ile Havarizat
arasında taht kavgası vardır. Kuteybe Caygan'la işbirliği yapar.
Önce Havarizat ile etrafındakileri öldürtür. Arkasından Camhud
melikini yenerek 4000 civarında esir alırlar. Ancak, daha sonra
bunlar Kuteybe'nin emri üzerine öldürülürler.
Bu olay, Ziya Kitapçının, İslam Tarihi ve Türkler adlı kitabında
aynen şöyle anlatılır;
Bu harblerden birinde, et-Taberi'nin bütün tafsilatı ile anlattığına
göre, bir defasında Abdurrahman b. Müslim, Kuteybe'ye, 4000 esirle
gelmişti. Kuteybe, Abdurrahman'ın böyle kalabalık Türk esirleri ile
geldiğini görünce hemen tahtının çıkarılmasını ve bir meydana
kurulmasını istedi. Tahtının üzerine mağruru bir eda ile oturan
Kuteybe, bu Türk esirlerinden bin tanesini sağına, bin tanesini
soluna, bin tanesini arkasına ve bin tanesini de önüne dizilmelerini
söylemiş ve sonrada Arap askerlerine dönerek yalın kılıç bu
Türklerin kafalarının koparılmasını emretmiştir. Cebbar, zorba,
İnsafsız Arap komutanının etrafının bir anda bu Türklerin kafa kol ve gövdeleri ile
bir kan gölü haline geldiğinden hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. Bu
harbelerde öldürülen Türklerin haddi hesabı yoktu. Nitekim bu
Vahşetten adeta gururlanan bir Arap şairi Kaah el-Aşkari şöyle haykırmıştır:
“Kazan ve Facfac önlerinde korkudan birbirlerine sarılmış zavallı
Türkleri öldürdüğünüz geceleri hele bir hatırlayınız.
Herkesi kılıçtan geçirdiniz. Sadece ata dahi binemeyecek yaşta küçük
Çocuklar kaldı. Binenlerde o hırçın atların sırtında sanki bir yük
Gibiydiler. ( Sayfa 314 )”
“Harzem'de ayaklanan halk, Kuteybe ile işbirliği yaptığı için Caygan’ı
öldürür. Bunun üzerine, Kuteybe bütün Harzem'i yakıp yıkar, halkı
kılıçtan geçirir. Harzemli ünlü Türk bilgini, Biruni Harzem'deki
Uygarlığın yok edilişini şu şekilde anlatır. "Kuteybe, her çareye baş
vurarak Harzemlilerin yazılı dilini bilenleri, geleneklerini
Koruyanlarını, bütün bilginleri öldürttü, böylece her şey karanlıklara
gömüldü. İslam Harzemlilerin içinde girerken, onların tarihi hakkında
bilinenleri artık öğrenme olanağı bırakmadı.Harzem'i yıktıktan sonra
Kuteybe, Semerkant üzerine yürür. Semerkant meliki Gurek üzerine gelen
Müslümanlara karşı diğer Türk Beyliklerinden yardım ister. Taşkent ve
Fergana’den yardım gönderir, fakat gelen birlikler yolda Kuteybe'nin
askerleri tarafından pusuya düşürülerek yok edilirler. Semerkant,
kuşatılır. Araplar mancınık ateşi ile saldırırlar. Daha fazla
dayanamayacağını anlayan Gurek, Kuteybe ile anlaşmak zorunda kalır. Bu anlaşmaya göre,
1.Semerkant Araplara her sene 2.200.000 altın ödeyecektir..
2.Bir defaya mahsus olmak üzere 30.000 Türk gencini esir olarak
verecektir..
3.Şehirde Cami yapılacaktır.
4.Şehirde eli silah tutan kimse dolaşmayacaktır.
5.Tapınak ve putlardaki tüm mücevherler Kuteybe'ye teslim
edilecektir.
Daha sonra Kuteybe, altından yapılan putları erittirerek alır ve
Merv'e geri döner. Dönerken kardeşi Abdurrahman bin Muslim'i
Semerkant'ın başına vali olarak bırakır.
Kuteybe'nin Merv'e dönüşünden sonra, Türkler kendi aralarında
İşgalci Müslümanlara karşı bir direniş birliği kurarlar. Zaman, zaman Ceyhun
Irmağını geçerek Araplara pusu kurar ve ciddi zararlar verirler.
Haccac Kuteybe'ye Taşkent ve Fergana'yi işgal etmesi talimatını
verir. Kuteybe Taşkent'e gider fakat başarılı olamaz. Bu arada
Haccac ölür. Halife Velid, Kuteybe'ye Türklere karşı savaşları devam
ettirmesini söyler. Kuteybe bu sefer Kasgar'a doğru yola çıkar. Tam
Kasgar'ı kuşatacakken Halife Velid ölür, yerine Süleyman ibni
Abdülmelik halife olur. Bu yeni Halife ile arası hiç iyi olmayan
Kuteybe Kasgar seferini yarıda bırakarak ona karşı ayaklanır, ancak
kendi komutanları tarafından 11 yakını ile birlikte 716 senesinde
kafası kesilerek öldürülür. Çünkü Kuteybe'nin komutanları Halifeye
karşı gelmek istememişlerdir.
2. Büyük Katliam. ( Curcan Katliamı )
Kuteybe ve Haccac'ın ölümü, Arapların Türkleri Müslümanlaştırmak ve
Türk şehirlerini talan etmek politikalarında bir değişiklik
Yapmamıştır. Öncelikle, Araplardaki Türklere karşı olan korku ortadan
kalktığı için, Araplar, Kuteybe'den sonra da aynı şekilde Türk
yurtlarına saldırılarını sürdürmeye devam etmişlerdir. Kuteybe'nin
öldüğü aynı yıl olan 716 da, Yezid ibni Muhelleb Horasan'a vali
atanır. İlk iş olarak Dağıstan'ı işgal eder. Dağıstan meliki
Saltekin, Yezit'e karşı uzun süre dayanır. Sonunda Dağıstan düşer.
Şehir yağmalanır ve 14000 kişi öldürülür. Dağıstan’dan sonra Curcan'a
Yönelir. Curcan 300.000 dirhem karşısında savaşmadan teslim olur.
Yezid, Curcan'a bir bölük asker yerleştirerek, Taberistan' a doğru
Yola koyulur. Taberistan Meliki, İsfehbed, Deylem melikinden 10000
Kişilik bir yardım alarak savaşa başlar. İsfehbed savaşırken, Curcan
halkı da ayaklanarak Esed ibni Abdullah komutasındaki askerleri imha
ederler.. Yezid öfkeye kapılır, Curcan'lı Türkleri yendiğinde
kanlarından değirmen döndürüp ekmek yiyeceğine dair Allah'a yemin
eder. Askerlerini toplayarak Curcan üzerine yürür. Curcan beyi,
şehirden çıkarak Curcan kalesine çekilir. 7 ay süren savaştan sonra,
Kale düşer. Curcan beyi öldürülür. Kaledeki askerler esir alınır.
Araplar, daha sonra Curcan şehrine girerler. Burada da aynı şekilde
Kuteybe'nin yaptığı katliama benzer bir katliam yapılır. Türkleri
Öldürerek, 4—24KM.-- fersah boyunca sağlı sollu ağaçlara astırır. Allah'a
verdiği sözü yerine getirmek için, esir aldığı binlerce Türk'ü,
Enderiz vadisindeki nehrin kenarına sürükler, orada askerlerine
korumasız Türkleri öldürtür. Öldürülen Türklerin kanlarını nehire
akıtır. Nehrin suyuyla akan kanlardan, ilerideki değirmenden un ve
ekmek yaptırarak yer ve Allah'a verdiği sözü yerine getirir.
Katliamdan geriye kalan kız ve kadınlardan beş de biri cariye olarak
Halifeye ayrıldıktan sonra, geriye kalanlar askerler arasında ganimet
Olarak paylaştırılır”.Ek: Ostüzü: Hz.Ömer zamanında, İran Hükümdarının üç kızı Mekke Esir pazarına getirilerek satışa sunulur. Kızların asaletleri nedeniyle, diğer esir kadınlardan farklı olmalarına Halife Ömer karar vererek yeni bir fiyat listesi hazırlar. Kızların ikisinin bedellerini kesesinden ödeyen Hz. Ali, kızların birisini oğlu Hasan’a, diğerini de Hz. Ömer’in oğluna armağan eder. Hasanın soyundan gelen kişiler bu İranlı esirden olanlardır.
“Kaynaklar Curcan katliamında Talkan katliamında olduğu gibi yaklaşık
40.000 Türk'ün öldürüldüğünü söylerler.
MS.717 yılından sonraki zaman, Arapların kendi aralarındaki çatışmalarla
geçer. Buraya kadar dikkat ederseniz, ilk Arap saldırıları
başladığında Kibac Hatun diğer Türk Beyliklerinden yardım istediği
halde istediği yardım kendisine verilmemişti. Sonra o yardımı
Göndermeyenler, yardıma muhtaç duruma düştüler. Bu olaylardan
Türklerin daha o zaman da aralarında tam bir birlik ve beraberlik
Sağlayamamış olduklarını görüyoruz. MS: 717 yılında Ömer ibni Abdülaziz
Halife olur. İki yıl sonra hastalanır yerine, MS719 da, Yezid ibni
Abdülmelik geçer. Yezid ibni Abdülmelik ile Yezid ibn Mehleb'in arası
İyi değildir. Yezid ibn Mehleb hapse attırılır ancak, Yezid ibni
Mehleb hapisten kaçarak, Basra'da örgütlenir ve Yezid ibni
Abdülmelik'e karşı ayaklanır. MS: 721'de Abbas ve Mesleme adında iki
komutan önderliğinde kurulan hilafet ordusu Yezid ibni Mehleb ile
savaşır.. Bu savaşta Abbas ve Yezit ibni Mehleb olur. Yezit'in kafası
kesilerek halife Yezit ibn Abdülmelik'e yollanır. Mesleme, Mehleb'in
yakını olan yaklaşık 300 kişinin daha kafasını kestirerek öldürtür.
Yezid ibni Mehleb'in oğlu olan, Maviye ibni Yezid'de elinde
Bulundurduğu 32 Mesmele taraftarının kafasını kestirtir.
Aralarındaki savaş, Mehleb taraftarlarının tamamen yok edilmesi ile
Biter. Mesmele, Mehleb'den ele geçirdiği aralarında Türklerin de
Bulunduğu cariyeleri Cerrah ibni Hakem'e satar. Bu arada, Yezid ibni
Mehleb'in yerine getirilen yeni Horasan Valisi, Cerrah ibni Abdullah,
Türkmenistan'ın iç kısımlarına bazı saldırılar yaparsa da başarılı
Olamaz.
Kuteybe'nin ölümüyle birlikte Türk topraklarına yapılan akınlar eskisi
Kadar başarılı olamamışlardır. Bu dönemde İslam yayılmacılığı bir
Duraksama içine girer. Halife II. Ömer ibn Abdülaziz, işgal altında
bulunan yörelerdeki Arap egemenliğinin her geçen gün biraz daha
zorlaşır bir hale gelmesinden dolayı bu bölgelerde yaşanan gerginliğin
azaltılarak İslam'ın kuvvetlendirilmesine çalışır. Kendisine bağlı
yöneticilere, " Bundan böyle Türk Beyliklerine saldırmayın,
hakimiyetiniz altında bulunan bölgelerde gücünüzü arttırarak İslamı
yaymaya çalışın" demiştir. Ayrıca, II. Ömer, Müslüman olan halklardan
Cizye alınmamasını isterse de, Arapların gelirlerinde önemli ölçüde
düşme olmasından dolayı bu karardan daha sonra, Türklerin
Müslümanlılarında samimi olmadıkları bahane edilerek vazgeçilmiştir.
Bu arada Horasan'da Cerrah ibni Abdullah, yerine Abdurrahman ibni
Nuaym atanmıştır.”
"Türkiye Cumhuriyeti, yalnız iki şeye güvenir. Biri Türk Ulusunun kararlılığı, diğeri en acı en ağır şartlarda dünyanın takdirlerini hakkıyla kazanan Ordumuzun Kahramanlığıdır."
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK...
"TÜRK ULUSUNUN DÜZENİNİ BOZMAYA YÖNELEN ÇABALAR BOĞULMAYA MAHKÛMDUR. BÜYÜK TÜRK ULUSU, KENDİSİNİN VE VATANININ YÜKSEK ÇIKARLARI ALYEHİNE ÇALIŞMAK İSTEYEN BOZGUNCU ALÇAK YURTSUZ VE ULUSSUZ BEYİNSİZLERİN GİZLİ VE AÇIK KİRLİ EMELLERİNİ ANLAMIYACAK VE ONLARA HOŞGÖRÜ GÖSTERECEK BİR ULUS DEĞİLDİR"
MAREŞAL GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK” SAYIN AYBÜKEN HAN’IMDAN.
Gelelim DİĞER DİNLERİN İNSANLIK ANLAYIŞLARINA:
Hangi din iktidardakilerin ellerindeyse, o dinin ılımlısının olması mümkün değildir. Yahudilerin kutsal kitaplarını okuduğumuzda, bu durumun açıkça ve övünülerek anlatıldığını görürüz. Tüm kavimlerin malları, mülkleri, hayvanları ve kadınları Yahudilerin emrine tahsis edilmiştir. Onların ayak kemiklerini taşla kırmak, diğer Yahudileri haykırması rahatsız etmeyecekse küçücük kızların ırzına geçmek te mubahtır. Kalabalık bir esir kafilesini karşılayan Hz. Musa, Ordu komutanına emir verir:”Erkeklerle ilişkiye giren kadın ve kızları ne diye boş yere besleyelim! Onları hemen öldürün!”Yahudi askerleri ırzlarına geçtikleri Zavallı kadınları acımadan öldürürler. Hz: Davut, General Uria’nın karısı Hititli Sitti’yi gebe bırakır ve Generali öldürtür.
Hıristiyanlıkta “öldürmeyeceksin!” Emrine Ermiş Saint Augistinus yakma çaresini getirir, milyonlarca Zavallı meydanlarda yakılır.
İspanya’da Castİlla Kraliçesi İsabella’nın ısrarı üzerine 1483 tarihinde, Papa IV’ÜNCÜ SİXTUS İspanya Engizisyon Mahkemesini kurar.
Katolik öğretisini topluma kabul ettirmek için,1542 tarihinde papa III’ üncü Paulus Roma Engizisyon Mahkemesini kurar. Sanıklara her türlü işkenceler yapılarak alınan itiraflar üzerine Zavallılar meydanlarda yakılırlar. Fransız Kahramanı Jeanne D’ARK’TA meydanda yakılır. Ünlü Bilgin Papaz Giardano Bruno da, 1593 tarihinde bir zina suçu ile Venedik Senatosuna şikâyet edilir. Senato şikâyet dilekçesini Roma Engizisyon Mahkemesine iletir. Sonunda da İncil öğretisine aykırı olarak gök cisimlerinin devinimlerini ileri sürdüğü için, Roma Engizisyon Mahkemesinin kararı ile 16 Şubat 1600 tarihinde Roma’da yakılır.
Fransız reformisti Kalvin de bir İspanyol doktorunu yaktırır. Din iktidarla elele vererek Zavallı insanlara asırlarca acılar çektirmiştir.
İslam Ansiklopedisinin Beni Nadir, Beni Lukas,Kureyza ve Hayber maddelerini okursanız tüyleriniz diken,diken olur.
Mısır Hükümdarının emri ile Ünlü Nesiminin Halep’te derisi yüzülmüştü. Daha önce de Bağdat’ta Hallacı Mansur’un kolları, bacakları, dili kesilerek derisi yüzülmüştü. Osmanlı İmparatorluğu döneminde; SarayıHumayunun üç Cellâtla başlayan öldürme kadrosu yetmiş kişiye yükseltilmiş, her gece acil adam kesmeleri için de nöbetçi cellâtlık konulmuştu.
İnsanlık tarihinde; Hıristiyanlıkta Mezhep kavgaları, en etkili olarak ta Katoliklik—Ortodoksluk kavgaları ve Müslümanlıkta da Halifelik kavgaları kadar kanlı hiçbir olaylar zinciri olmamıştır.”Osmanlı da İşkence Çeşitleri”yazım blogumdadır. Okuyamayanlar için onu dahi yeniden yayımlamak istemekteyim.
İnsanlığın en büyük evlatlarından birisi olan Büyük Konfüçyüs:
“Bir yerde dinden söz edildi miydi dikkatli bulununuz, ya canınızı ya da malınızı alacaklardır!”Demişti.Türk tarihini ve Ulusal Kurtuluş Savaşı tarihimizi okullarımızdan kaldıranlar,Arapların Ganimet/Yağma/uğruna insanlarımıza yaptıklarını,Kuteybe bin Müslüm'ü övünerek okutacaklar mı acaba!
899/BİZ HER DİNDE VE HER COĞRAFYADA TÜRK VE TÜRK ULUSUYDUK.
OSMAN TÜRKOĞUZ
osmanturkoguz@gmail.com
İzmir;04 Şubat 2013
BİZ,TARİHİN HER DÖNEMİNDE
VE
HER DİNDE VE HER COĞRAFYA'DA DA TÜRKTÜK!
On sene "Ulusa sesleniş"ile ahkâm kes;sonunda da bu bu proğramın adını değiştir?Sayın Recep Beyimiz;bu olacak bir bir iş midir!
"Milli Görüş Gömleğini çıkardım!"de;sonra da Tarihi boyunca Türk Ulusu adı altında yaşamış olan bu Şanlı Ulusa,ümmetcilik amacı ile Millet de. Millet;aynı dine ve aynı mezhebe inananlar demektir.Yirmidört Oğuz boyuna mensup olanlar Türk değil midir?Selçuklular Türk'ü Acemleştirmek;Osmanlılar da Araplaştırmak için çok Türk kanı akıttılar.Kendileri de tarihimizin çöplüğüne Arap ve Acem olarak yattılar.Alaattin keykubat;Gıyassettin Keyhüsref!Abdülaziz,Abdülmecit,vs.
04 Şubat 2013 tarihli sözü'de;her zaman zevkle okuduğum Sayın Ayşe Sucu Han'ım'ın bu konudaki bir yazısına takıldım:
"Türklere Anadolu toprağı vatan olmuştur!Yahya Kemal'in ifadesiyle:"Naıl Fransız toprağı bin yılda Fransız Milletini yaratmışsa,Anadolu toprakları da Bin yılda Türk milletini yaratmıştır!"Bu fikre ve bu tarz anlatımlara kesinlikle ve katiyetle katılmıyorum.Fransız Ulusu ile Türk Ulusu karşılaştırması çok yersiz ve çok ta yanlıştır!Nedenini anlatlatacağım.Bu yazıda Millet sözü Ulus anlamında kullanılmıştır.
Tarihten beri gelen bir Fransız Ulusu yoktur.Roma İmparatorluğunun İspanyayı ve tüm batı Avrupayı içine aldığı dönemlerde;bugünkü Fransızların oturmakta olduğu yerlerde Franklar yaşamaktaydı ve Roma yönetimine bağlıydılar.Fakir Romalı askerlerle Frank köylü kadınlarının evlenmelerinden melez bir nesil ortaya çıktı.Dilleri ve Frank diline ne de Latinceye benzemekteydi.İngilizce,Almanca gibi Latince kökenli bir dil yaratılmıştı.Bu yeni nesile Fransızlar,onların konuştukları dile de Fransızça denilmiştir. Roma ordusunda her milletten askerler vardı.Bu nedenle de Fransız Ulusu çok çeşitli kan taşımaktadır.Cengiz Hanın bir önsezisini Bizanslı bir tarihçi yazmıştır:"Türk ulusu Türk kanını taşıdığı sürede yenilemez.kanlarını karıştırarak bozarlarsa kolayca yenilirler.!"Osman Beyin eşinin ağzından derlenmiştir.Puatiyede Endülüs Emenilerinin ordusunu Abdurrahmanül Gafikiyi Frank Kıralı Şarl Martel/Çekiç Şarl/ yenmişti.
Fransız İhtilalini otuz ciltte toplayan Albert Sorel Yahya Kemal'in öğretmeniydi,onun etkisi ile 13.000 yıllık Anadolu tarihimizi Bin yıla indirgemiştir.Hakkari'de bulunan 12.500 senelik yazılı taşlarda Türklerin izlerine raslanılmıştır.Ankara'da ve diğer yerlerdeki taşlar Anadolunun en eski sahibinin biz Türkler olduğunu ortaya koymuştur.Denizlideki Runik yazılı kayalar yeni bulunmuştur.
Isparta'nın kuzayindeki bir ilçede bulunan 3.500 senelik iskeletlerin DNA örnekleri, bugün aynı yerde yaşayan Türklerin DNA örnekleri ile çakışmıştır.Biz,1071'de Malazgirt'ten sonra Anadoluyu fethettik masalı Biz Türkleri fuzuli işgalci saymaya yönelik bir uydurmadır.Anadolu'da yaşayan Türk kökenlileri köylerde tarımda çalıştıran Bizanslılar onları Hıristiyan yapmak için çok zorlamıştır.Malazgirt Muharebesinde; Selçuklu ordusuna katılan Tarkan Beyin komutasındaki Türkler Ortaasyadan gelmemişler,Anadolu'dan ve Trakyadan devşirilmişlerdir.
Sözün özü;Bizler ortaasyada da Türktük,Anadoluya da Türk olarak geldik.1071 masalı Anadolumuzu etnik ayrımlara bölmek için uydurulmaktadır.Bizim yeni toplumumuz Arap çöllerine tıkılıp kalmıştır.Bize ümmetçilik,öteki ihanet odaklarına da Milliyetçilik!Hadi canım sende,yüzleri Türklerin yüzüne benzemeyenler sizi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
İzleyiciler
Blog Arşivi
- ► 2016 (202)
- ► 2015 (162)
- ► 2013 (239)
- ► 2012 (385)
- ► 2011 (300)