3 Kasım 2012 Cumartesi

851/TÜM İNSANLARI KUCAKLAMAK!

                                                                                     

                                   TÜM İNSANLARI KUCAKLAMAK!

OSMAN TÜRKOĞUZ.
Çeşmealtı,
18 Eylül 2008/13 Mart 2010/19Eylül 2011./03 Kasım 2012,Ulusun Kahramanlarına!
“Kartallar yalnız,kargalar sürüyle uçar!Rückeert,Sözce’den.
Cumhurbaşkanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk;yurt içinde,yalınız ve korumasız gezerdi.O’NU Türk Ulusu korurdu.Seçimle gelmiş Krallarımız ,yurt içinde ve dahi yurt dışında;bir alay koruma ile geziniyorlar ulusumuzdan korunmak için!Bu ne biçim Demokrasi bu ne biçim  Açılım ve bu ne biçim Seçim!
Mustafa Kemal, Ulusal Kurtuluş Savaşımızda, önce Türk Ulusunu kucaklamıştı! ATATÜRK TE, bütün ulusları ve insanlığı kucakladı! Her türlü zulüm,şiddet  ve işkenceye karşın;29 Ekim 2012 tarihinde de; Türk Ulusu Anıtkabirde toplanarak, Atatürk Devrimini ve Türkiye Cumhuriyetini kucakladı!Ostüzü.
                        BİR DİNİ, BİR ULUSU, BİR GRUBU
                                               VE
                        TÜM İNSANLIĞI KUCAKLAMAK.
“Ulusal Kurtuluş Savaşını yapan Türkiye halkına, Türk Ulusu denir.”
“Ne mutlu Türküm diyene.”
“Yurt’ta Sulh, Cihan’da Sulh.”
Mustafa Kemal ATATÜRK
“Ne dilersen Tanrı’dan/Onu dile gayra da.”Mevlana’nın 25.618 beyitlik Mesnevi’sini bir beyite indiren Koca Türkmen Yunus Emre.
“Etten kemiğe büründüm/Yunus olu ben göründüm!”
         Kara Kucak Güreşleri ve Kara Kucak Kucaklamak!
Ne zaman Kara Kucak bir sarmaş, dolaş görsem aklıma Hayat Mecmuasında yayımlanmış bir resim gelir. Bağdat Paktı Devletlerinin İstanbul’daki toplantısı sırasında; Irak başbakanı Nuri Es Said ile Adnan Menderes’in güreşir gibi sarmaşık resimleri. O Nuri Es Said, Osmanlı Ordusunda kurmay yüzbaşı iken İngilizlerle birlik olup, esir Türk subaylarını öldüren bir Vatan Hainimizdi. Irak genelkurmay başkanı Kadıköylü Albay Nadir’i kadın kılığındaki Arap katillerine öldürtmüştü. kendisi de;General Kasım’ın darbesinden kurtulmak için kadın kılığında kaçmak isterken öldürülmüştür.İlk Irak Kralı Birinci Faysal da,Osmanlı ordusunda bir albay iken,12000 Piyade tüfeğimizi alarak bize karşı kullanan bir Hain idi.Babası Mekke Şerifi Hüseyin de,bugün Filistinlilerin ellerinde Sayın RTE’YE karşı,SEVGİYLE salladıkları isyan bayrağını yaratan Hainimizdir.İngilizler,o’nu kullandıktan sonra,Kıbrıs adasına sürmüşlerdi.Orada,her Allah’ın günü,”Osmanlıya isyan etmekle hata ettik!”Diyerek sayıkladığı söylenmektedir.
Sayın RTE, Türk Milletini silkelemiştir. Tıpkı Osmanoğulları gibi! Arap’a, Arnavut’a ve Ermeniye kucak açmış; Türk Ulusuna kucağını kapatmıştır. Dikkatlerinizden kaçmasın; Sayın RTE, Mısır, Suriye,Tunus ve Filistin vatandaşlarına değil de tüm Araplara kucak açmıştır.Bir Arap’a alnından öptürtmüştür.Ha bir Arap alnınızdan öpmüş,ha alnınızdan kurşun sıkmış,fark eder mi? Ümmetçilik, toplumları bir ve beraber tutabilseydi,aynı dili konuşan,aynı peygambere ve dine sahip Araplar apayrı millet görünümünde düşman devletlere bölünmezlerdi.Sonrası da var:Dinler,insanlar içindir,gerçek kişilik sahiplerine yöneliktir.Tüzel kişilerin dini olsaydı, tüm tüzel kişiler de din ve dahi mezhep sahibi olması gerekmez miydi?Asırlarca biz Arap’a Müslüman diye kucak açtık,Arap bizi köle sayarak esir pazarlarında sattı.Müslümanların  Halifesi Kutsal Cihadı ilan etti;tüm Müslüman Araplar,Düşman sancakları altında birleşerek Osmanlıya isyan bayrağını açtı ve Türk askerini sırtından vurdu!

Emekli Koramiral Atilla Kıyat, Türk Silahlı Kuvvetlerinde yapılmış olan hataları, Arena programında anlatmıştı. Albaylıktan emekli edildiğim için, teşhislerimi yazmam askeri terbiyeme uymayacağından yazamıyorum, ama içim,içimi de yiyor.
          İkinci Abdülhamit te, Eğinli Sait Paşaya bir itirafta bulunmuştu:“Elimden gelseydi, bu milletin—Türk Milletinin-dilini Arapça yapardım”.                                             Rahmetli Sait Paşa da şıpıdanak yanıtını vermişti:
“Haşmetli Padişahım, o zaman da Küçük bir Arap aşiretinin reisi olurdu     Mustafa Kemal’in ölümünden dört gün sonra;13Kasım.1938’de,Rahmetli Muhittin BİRGÜN, Son Posta gazetesinde, ilginç bir makale yayımladı:  Dördüncü Gün.”
                   
“ATATÜRK VE DÜNYA.”
        “Gözle görülmedikçe inanılmayacak bir şey: Beyoğlu, matem içinde. Beyoğlu cemiyetinin, akşamları en mühim eğlencesini oluşturan poker, briç ve bezik oyunlarına kimsenin el sürdüğü yok. Sokaklar tenha ve sessiz. Beyoğlu, somurtkan, kederli, dalgın. Demek oluyor ki, Beyoğlu Atatürk’ü seviyordu. Ermeni, Rum, Yahudi, yerli, yabancı; bütün o Türk olmayan Beyoğlu, şimdiye kadar bütün tarihinde, Türklüğün derdine de, sevincine de ilgisiz kalan kozmopolit âlem, Atatürk’ün matemini tutuyor. Hâlbuki bu âlem, bundan yirmi sene önce, Müttefiklerin İstanbul’a girişini ne kadar candan alkışlamış; Atatürk’ün Anadolu’da uyandırdığı harekete ne kadar kötü gözle bakmıştı!
Aynı Beyoğlu, aynı kozmopolit âlem, yirmi sene sonra bu Türk Kahramanının arkasından gözyaşı döküyor!
İşte; Atatürk’ün yaptığı ve bizim şimdiye kadar farkına varamadığımız bir devrim olayı budur. Eğer, Beyoğlu’nun manzarasını kendi gözümle görmesem bu hale inanmazdım. Gördüm ve anladım ki, Atatürk bu sahada da büyük bir devrim yapmıştır.
         Beyoğlu, asırlardan beri Türk dünyası içinde yaşamış ve buna rağmen kendisini Türklüğün hayatına tam bağlamaya bir türlü razı olmamış bir âlem olmakla beraber küçük ve bizim yanımızda, yirmi seneden beri, yirmi seneden beri bizimle birlikte aynı milli havayı huzur ve sükûn içinde teneffüs etmiş bir muhittir. Hâlbuki bugün sade Beyoğlu ve Türkiye değil, bütün dünya Atatürk’ün ölümü karşısında matem tutuyor. Hem de resmi bir matem değil, samimi bir matem…
         Hâlbuki Türkiye’nin büyük matemine iştirak eden bu dünya’nın hiç olmazsa yarısı, vaktiyle, Atatürk’ten önce Türkiye’yi taksime heves etmiş, öldürüldüğü zannedilen Türk Vatanının geniş servet hazineleri karşısında ağızları sulanmış milletlerden oluşmaktadır.
Gene bu âlem değil miydi; başını çevirip, bize bakmaya bile tenezzül etmeyen?
Demek oluyor ki, Atatürk kendisini sade bize, Türk halkına değil, bütün dünyaya sevdirmişti. Bu dünya isterse Türk’ün dostu olmasın, hatta isterse Türk’ün düşmanı olsun, Atatürk’ü sevdi ve onumla birlikte Türk milletine karşı hürmet duydu. ”Türk” denildiği zaman başını çevirip bakmaya tenezzül etmeyen bu dünya, bugün, Türk’ü yüksek bir insan numunesi olarak tanıyor. ”Gür yayınları, Atatürk’ten sonra Atatürk, s.64.”
Vatan Gazetesi, “Atatürk’ün Anlatımıyla Ulusal Kurtuluş Savaşı,” adlı, ört ciltlik bir kitabı kuponla dağıttı. Kitabın birinci cildi, ”İşgal Yılları”, başlığıyla yayımlandı. Birinci cildin kapağında; Selanik’ten İstanbul’daki Fransız işgal ordusu komutanlığına atanan Fransız Mareşal’i Franchet D’esperey’in karşılama töreninin fotoğrafı vardı.
             Burada bulunan bir Osmanlı subayının üzüntülü yüz ifadesi unutulur gibi değildir. Bu Aptal Mareşal’i İngiliz işgal kuvvetleri komutanı Korgeneral Harrington karşılamıştı.
İşte bu Densiz Mareşal Franchet D’Esperey, İstiklal caddesinden, yularını iki Fransız askerinin tuttuğu, gemsiz ve kantarmasız bir beyaz at’ın üzerinde, Yabancıların ve Osmanlı vatandaşı Azınlıkların coşkun alkışları arasından, iki tarafı İngiliz, Fransız, Yunan ve Bizans bayrakları ile donatılmış İstiklal caddesinden geçerek, karargâhına gitmişti. Bu Salak Fransız’a bir Türk gazeteci, bu işler sizin de başınıza gelecektir!”Demişti. ikinci Dünya Savaşında;Paris’e giren Almanlar bu Mareşalin köşkünü elinden alarak kendisini sokağa atmıştı,ağlamaktan bir hal olan bu Zavallı,hizmetçisine:”Un Jounalist Turk deja m’avait dit”Diye dert yanmıştı.
Bu, bir İngiliz oyunuydu.1866 yılında; Avusturya - Macaristan İmparatorluğunu yenen Prusya Şansölyesi Prens Bismark; komutanlarının tüm ısrarlarına karşın, Prusya ordusunu Viyana’ya sokturmamıştı:                                                                 
”Alman birliğini kurmam için, bana bir zafer yeter. Avusturyalı Aydınların ve Avusturya halkının düşmanlığını istemem”, diyerek, büyük bir devlet adamı olduğunu göstermiştir.
             
Azınlıkların ve Yabancıların çılgınlıkları; Türkleri can evinden vurmuştu. Gördüğü manzara karşısında, bu Ebleh Fransız Mareşal’i şişindikçe şişinmişti.
O gün, İstanbul, tam bir yabancı şehri, Beyoğlu ise karmakarışık bir insan güruhunun odaklandığı bir yer olmuştu.
Mareşal Gazi Mustafa Kemal’in ölümünden tam dört gün sonra; o elem dolu günlerden tam (18) sene sonra; işgal kuvvetlerine güvenerek her türlü çılgınlığı yapan bu Yabancılara ve Azınlıklara ne olmuştu? Ortada ve görünürlerde; Beyoğlu sakinlerini sindirecek ne bir askeri güç, ne bir polis gücü ne de bir tehdit vardı. Bu insanları bu denli sessizliğe ve üzüntüye gömen ne idi? Bu ruhsal ve eylemsel değişikliği kim ve nasıl sağlamıştı?
Yukarıda anlattığım iki olayın fotoğraflarını önünüze koyarak düşünmelisiniz. Bu önerim, düşünmesini bilenleredir. Arap bülbüllerine ve yabancı uşaklarına değildir. Salaklara, Solaklara ve dahi Malaklara sözüm yoktur.
Mareşal Gazi Mustafa kemal’in Ankara’da yapılan cenaze töreni çok görkemli olmuştu.
              Avrupa devletleri askeri güç gösterisine girişmişlerdi. İngilizler, Çanakkale Muharebelerinde, Kumkaleli bir topçu Çavuşumuzun atmış olduğu bir Türk topçu mermiyle bir ayağını yitiren yaşlı bir Mareşal olan Mareşal Birwood’u temsilci olarak göndermişlerdi. Sağlam ayağındaki ayakkabısının içine Gelibolu toprağı koyan Mareşal Birwood, cenaze törenini ayakta ve dimdik izlemişti.
             Türk ulusunun dostunu ve düşmanını bu denli büyüleyen şey ne idi? Gerçekleri gören gözler ve tarihin akışını irdeleyen beyinler için bunun bir tek yanıtı vardır.
Bendeniz, bu yazımla bu yanıtı açıklamaya çalışacağım.
Önce, diğer ulusların tarihlerinden kesitler vermek istiyorum. İlk sırayı Mareşal Gazi Mustafa Kemal’in Çağdaşı olan devlet adamları, daha doğru bir ifade ile politikacılara vermek istiyorum. 350 şehir devletinden oluşan Almanya, (1618-1648) yılları arasında süre ve Avrupa’yı kasıp, kavuran, Otuz Sene Savaşlarından, Yedi Sene Savaşlarından ve Napolyon istilalarından harap olmuştu. Mezhep savaşları nedeniyle de, çok Alman öldürülmüştü.

           XV111’inci yüzyılda yıldızı parlayan Prusya; 1864’te Danimarka’yı, 1866’da Avusturya-Macaristan imparatorluğunu, 1870-1871 yılında da Fransa’yı yenerek Alman birliğini kurmuştu.
Prusya, kendi örf ve adetlerinden yararlanarak, Medeni Kanunu’nu, Ceza Kanunu’nu, Ceza yargılama Usulü Kanunu’nu ve diğer kanunlarını meydana getirmişti. Ortak olarak işletilen Alman dili, Alman edebiyatını yaratmıştır. Özgün bir müziği ve evrensel boyutlarda güzel sanatları ortaya konulmuştur.
Bunlar ve özellikle Alman dili, Alman birliğinin meydana getirilmesine en büyük katkıyı sağlamıştır.
X1X ‘uncu yüzyıldaki sanayi devrimi, Almanya’yı süper güç haline getirmiştir. Alman birliğinin iki Büyük mimarı vardır. Birisi Prusya Şansölyesi Prens Bismark, diğeri de Mareşal J.Bernhart Helmuth Von Moltke’dir.
Alman İmparatoru –Aptal- ikinci Wilhelm’in beceriksizliği, Almanya’yı, sonu yenilgi ve sosyal karmaşa ile biten Birinci Dünya Savaşına itmiştir.
Savaş tazminatı sosyal yıkıntıyı meydana getirmiş, Weimar Cumhuriyeti de bir yarar sağlayamamıştır.
Bu karmaşada, Onbaşı Adolf Hitler’in kurmuş olduğu Nasyonal Sosyalist Partisi iktidarı ele geçirdi. (3-19). Hitler olayı, TOPLUMSAL ŞİZOFRENİ’NİN EN GÜZEL ÖRNEKLERİNDEN BİRİSİDİR. Onbaşı Adolf Hitler, ezici bir parlamento çoğunluğu sağlayınca; İşçi sendikalarını, Alman Silahlı Kuvvetlerini ve Alman polis teşkilatını ekarte ederek, kendi Polis Teşkilatını, GESTAPO’YU kurdu. Almanya’nın tüm kurum ve kuruluşlarını, ÖZELLİKLE DE ALMAN ADALET MEKANİZMASINI NAZİ PARTİSİ’NİN EMİR VE DENETİMİNE SOKTU.SA Örgütü başkanı Yüzbaşı RÖHM’Ü, yatağındaki şoförü ile birlikte öldürerek, (400.000) kişilik S.A. Mensubunu da, kendisine ait S.S’.LERE kattı. Yahudilere ait iş yerleri kundaklandı. ”Uzun Bıçaklar gecesinde”, yakılan kitapların alevleriyle, Alman şehirlerinin gökyüzü kızıllıklara büründü. Yahudi asıllı bilginler, Almanya dışına kaçtılar. İstanbul ve Ankara Üniversitelerinde yapılan reformlar, Türkiye’ye gelen Alman bilginlerinin yardımlarıyla gerçekleştirildi. Türk Ticaret Hukukunu Profesör Dr. HİRŞ yazdı.
Onbaşı Adolf Hitler, “İNSAN HARALARI” KURARAK, SAF-Arî- Alman ırkı yaratma deneylerine girişti.
NAZİ PARTİSİNE, SS’LERE, GESTAPO’YA, TEK TARAFLI BASINA VE NAZİLERİN EMRİNDEKİ ALMAN ADALETİNE GÜVENEREK, dünya’ya savaş açtı. (6.000.000) Yahudi’yi, gaz odalarında öldürttü. 20Temmuz.1944 yılında girişilen bir suikast teşebbüsü nedeniyle, birçok mareşal’i, subayı ve (5000) kişiyi boğarak öldürttü.Bu infaz sahnelerinin görüntüleri TRT kurumunun arşivinde vardır.ikinci MC.Döneminde bu filmin oynatılmasını MHP Genel başkanı Hüseyin Seyfullah Beyin oynattırmadığı söylenmişti. Ünlü Felt Mareşal Erwink Rommel’i zehir içmeye zorlayarak öldürtüp, cenazesini de devlet töreni ile kaldırttı.
Sonunda, Almanya yenilerek, A.B.D.’LERİ, İngiltere, Fransa ve S:S:C: Birliği arasında paylaşıldı.
Hitler ve biraz önce nikâhlandığı eşi Eva Braun, 30.Nisan. 1945’te, Berlindeki sığınaklarında intihar ettiler. Propaganda Bakanı Dr. Göbels te, eşi ve (6) erkek çocuğu ile birlikte, aynı sığınakta intihar etti.
İkiye ayrılan Almanya’nın ortasına çekilmiş olan Berlin Duvarı, 1989’da yıkıldı. Batı Alman Cumhuriyet, S.S.C.Birliğine (7.000.000.000) Mark ödeyerek, Sovyet işgalini kaldırttı. Diğer Alman savaş suçluları da, Uluslar arası bir mahkemede yargılanarak asıldılar.
Emekli Yüzbaşılıktan Hava Mareşalliğine atlayan Eroinman Herman Göring ‘de intihar etti. (60.000.000.) insanın ölümüne ve trilyonlarca dolar maddi kayba neden olan İkinci Dünya Savaşı da böylece, yerini çıkar savaşlarına bırakarak kapanmış oldu.
İtalya, Garibaldi’nin gayreti, Piyemento Krallığının Akıllı Politikacısı Başbakan Kont Kavur ve dahi Aptal Üçüncü Napolyon’un yardımıyla, 1870’lere, ulusal birliğini kurmuştur.
İtalya, sömürge savaşlarında geç kaldığı için, 1911’de, Trablusgarp’a ve Bingaziye saldırdı.
1912 yılında yapılan Uşi anlaşmasıyla da, Trablusgarp’ı, Bingaziyi ve oniki adaları kendi topraklarına kattı.
Birinci Dünya Savaşından yağma payını alamadığı için de; Anadolu’nun çeşitli yerlerinden pay almağa kalkıştı.
Yunanlıların gözetilmesine sinirlenerek ve Anadolu başkaldırısının hışmına uğramamak için Anadolu’da bulunduğu yerleri, EFENDİ! EFENDİ! Boşalttı.
Birinci Dünya Savaşı sonunda, sosyal karmaşaya uğrayarak bir hayli çalkantılı bir politika içersinde bocaladıktan sonra; İlkokul Öğretmeni Benito Mussolini, ünlü Roma yürüyüşü ve güçlü çenesi sayesinde, politika dünyasında ön sıralara çıktı. Faşist Partisini kurarak ve dahi politik hasımlarını öldürterek, Onbaşı Adolf Hitlerin yoluna girmiştir.
Kara gömleklileri İtalya’nın tek söz sahibi yaptı. Sanayiyi güçlendirdi, ilkokul öğrencilerini bile asker eğitimine soktu. Antalya’ya saldırmak için hazırlık yaptı, Türklerden korktuğu için, Habeşistan’a saldırdı. Habeş savunmasını bir Türk Paşası, Vehip Paşa üstlenmiştir. Bu Vehip Paşa, Çanakkale’de, Mustafa Kemal’in kolordu Komutanı Esat Paşa’nın kardeşiydi.
İtalyanlar, Habeş savunmasını kıramayınca, tarihte ilk defa, İPERİT GAZI KULLANMIŞLARDIR.
               İkinci Dünya Savaşında; Almanya’nın askeri gücüne güvenerek, Almanya safında savaşa girdi. Arnavutluk’u işgal ederek Yunanistan’a saldırdı. İtalyan ordusu, Yunan ordusu karşısında kepaze olunca, devreye Almanya girdi. Benito Mussolini, boyuna ve dahi postuna bakmadan, Fransa’dan toprak isteğinin kabul edilmemesi üzerine; İtalyan delegesi, fiyakalı bir ses tonu ile: ”O zaman, ordularımız Fransız sınırını geçerler,” tehdidini savurunca, Hınzır Fransız delegesi, ayağa kalkarak:
“-Bu mümkün değildir Ekselans; çünkü sınırlarımızda gümrükçülerimiz vardır!” Demiştir.
            Müttefikler, Sicilya’ya çıktıklarında, İtalya Kıralı Üçüncü Victor Emanuel, Benito Mussolini’yi tutuklatıp, Kuzey İtalya’da bulunan bir otele hapsettirmiştir. Ünlü Von Papen’in Damadı, kendisi kadar ünlü Yüzbaşı Otto Skorzeni, bir komando baskını ile Benito Mussolini’yi kurtarıp, Berlin’e götürmüştür.
Onbaşı Adolf Hitlerin yardım ve desteğiyle, Kuzey İtalya’da Faşist bir hükümet kuran Benito Mussolini, Damadı Kont Ciano’yu, Mareşal Bodoglio’yu ve bir sürü muhalifini kurşuna dizdirmiştir.
Almanlar da, tüm İtalya’yı işgal etmişlerdir. Müttefik orduları İtalya’da ilerlemeye başlayınca; Alman askeri üniformasıyla, İtalyan askerleri arasında kaçmaya kalkan Benito Mussolini, İtalyan komünist militanlarınca yakalanarak, Milano’da, Metresi Clara Pettaçci ile birlikte, kurşuna dizilerek, bacaklarından tepesi aşağıya asılmışlardır.
Benito Mussolini, muhaliflerini öldürtmüş, Kara gömleklileri Faşist militanlarına, Almanlara ve bir sürü şakşakçısına yaslanmıştı. Hukuk düzenini de bu mantıkla kurmuştu. Şan ve şöhret sahibi olarak, ününün doruğundayken; Yugoslav Kralını Marsilya’da öldürtmüştü. ”Duce! Duce”, diye meydanları inleten İtalyan halkı, bu sefer de ölümünü çılgınca alkışlamıştı. Başı göklerde
gezinen VE O’NU GÖKLERE ÇIKARANLAR, BU SEFERDE TABANLARINI GÖKLERE ÇIKARMIŞLARDI. İtalya, ulusal birliğini çok geç kurmasına karşın; dili, müziği, resim sanatı, heykeltıraşlığı ve operası ile ön sıralara gelip oturmuştu. Köklü bir imparatorluğun mirasına ve köklü bir hukuka da sahipti.
İstanbul’un Türkler tarafından işgali üzerine, İtalya’ya kaçan Bizanslı Bilginler; RÖNESANSIN İTALYA’DA DOĞUMUNU SAĞLAMIŞLARDI.
Komünistler ve bizim Tatlı Su Solcuları, ESKİ S.S.C.BİRLİĞİ DIŞINDKİ DEVLETLERİ FAŞİSTLİKLE SUÇLARLARDI. Aslına bakarsanız, Kominizim, Nazizim ve Faşizm aynı karakterde olan üç kardeş sistemlerdir.
Siyasi partiler, iktidarı almak için mücadele ederler. Bir ülkenin siyasi partileri, o ülkenin anayasasına ve siyasi partiler yasasına göre kurulur ve işlevini bu yasaların güvencesi altında sürdürür.
Silahlı kuvvetler, Polis, Adalet mekanizması, İstihbarat, devletin işlevinin yürütülmesini kurum ve kuruluşlar, devlete ait birimlerdir. Bu kurum ve kuruluşlar, anayasa ve yasaları çerçevesinde görevlerini yerine getirirler.
Siyasi partiler, anayasa’ya ve yasalara dayanarak iktidarı elde ettiklerinde, kendilerinin var oluşunu sağlayan sistemi kökünden değiştirmek hakkını nereden bulurlar?
Siyasi partiler, uygulayacaklarını söyledikleri plan ve programlarına göre, halktan oy alırlar. % de bilmem kaç oy almak, bir siyasi partiye vaat etmediği sistem değiştirme hakkını veremez.
Demokrasi trenine binenler, çıkmaz demiryolu sapağına saparak, demokrasi treninden inemezler. İnmeye kalkarlarsa sonunu da hesaba katmak zorundadırlar. Demokrasi treninin durakları bellidir. Her isteyeni, her istediği yerde trenden indirmezler.
Sistem meşru müdafaa hakkını kullanarak, bu gibilere hadlerini bildirmekten aciz değildir.
Yukarıda sıraladığım bu üç siyasi parti, iktidar olunca DEVLET’İ
ELEGEÇİRİRLER. Her şey, iktidarı alan siyasi partinin malı olur. Tüm devlet kurum ve kuruluşları, iktidar partisine hizmet eder. İktidar partisi dışındakilerin yaşama hakları bile garanti altında değildir. Tüm sosyal haklar ve yaşama hakkı, iktidar partisinin kararına göre düzenlenir. İlk önceleri kararnamelerle yönlendirilen hukuk, sonunda Kanun devleti modeline varır. Parlamento, Yargı ve Yürütme bir kişinin güdümüne girerek Şahıs Devleti ortaya çıkar.
Osmanlı Döneminde; İmparatorluğun sınırları içersinde bulunan Azınlıklar önce ulusal benliklerine kavuşmuşlar,sonra da bağımsız devletlerini kurmuşlardır.Din adamları bu toplumlara önderlik etmiştir.Osmanlı döneminde;Türkler,Ümmetçilik ve Araplık potasında baskı altına alındıklarından bu dünyaya ayak atamamışlardır.Mustafa kemal sayesinde ulusal Türkiye CUMHURİYETİNE SAHİP OLDUKLARI HALDE ULUSASALLAŞAMAMIŞTIR.Çok sayıda DİN ADAMI VE DİNİ KURULUŞLAR Atatürk Devrimine gizliden gizliye savaş açmışlardır.Mesele burada düğümlenmiştir.Halka rağmen,Halk için paradoksunda; Halk, haklarına saldırtılmıştır.18’inci asrın sonunda aynı durum Avusturya ve Macaristan İmparatorluğunda yaşanmıştır:Toprağa bağlı kölelik—Serflik—bir yasa ile kaldırıldığında tüm serfler ayaklanmışlardı!          Çarlık Rusya, Deli Petro’dan/Aslında çok büyük Petro’dur/ sonra gittikçe büyümüş, güçlenmiş ve genişlemiştir. 1774’ten sonra, Karadeniz’e açılmış Doğu’da ve Kuzey’de, büyük denizlere çıkmıştır. Bolşoy tiyatrosu, 1773’te kurulmuş, edebiyat ve müzik gelişmiş, ünlü yazarlar, Rus Edebiyatını Batı edebiyatı seviyesine çıkarmışlardır.
Çarlık Rusya; soylular, toprak sahipleri, din adamları ve askerler üzerine kurulmuştu. Köylülerin ve işçilerin, Rus yönetiminde yerleri yok gibiydi. X1X’uncu yüzyılda; sanayideki kıpırtı, Rus işçi sınıfını yaratmış; umutsuz ve mutsuz Rus Aydınları bu sınıfa önayak olmuştur. Asilzadeler, genellikle asker ve toprak sahibidirler. Köylüler, hak ve hukuku olmayan toprak işçileridirler. Çarlık Rusya’da orta sınıf yoktur. Okuryazar oranı arttıkça, Aydınlar örgütlü hale gelmişlerdir.
1905, Rus-Japon savaşında, Japonlara feci bir şekilde yenilen Rusya’nın donanması da yok edilmişti. İlk ayaklanma, Katerina’nın sevgilisi ve Kırım Fatihi General Prens Potemkin’in adını taşıyan savaş gemisinde patlak vermiştir. Ohrana Ajanı Papaz Gabon’un Çar İkinci Nikola’ya dilekçe vermek için götürdüğü kalabalığın üstüne Çarın Muhafız Alayının ateş açması, sosyal patlamayı hızlandırmıştır.
Çarlık Rusya; sosyal çalkantıyı yatıştırmak için, Sırbistan’ın yanında, Birinci Dünya Savaşına girmiştir. Mareşal Hindenburg ve Kurmay Başkanı General Lüdendorf, Fransız asıllı General Fransuva’nın savaş planını uygulayarak, Tannenberk’te, iki Rus Ordusunu imha etmişlerdir.
Bu yenilgiler ve Batılı müttefiklerin Çanakkale Boğazını aşarak Rusya’nın yardımına gelememeleri, Rusya’yı iç savaşa itmiştir.
Çarlığı bırakan İkinci Nikola; karısı, üç kızı ve bir oğlu ile komünist militanlarca kurşuna dizilerek öldürülmüştür.
Leon Troçki’nin kurmuş olduğu Kızılordu, beş sene süren iç savaştan zaferle çıkmıştır.
Lenin; 1924 senesinde, Frengiden ölmüştür. Komünist Partisi sekreterliğine gelen Jozef Stalin, önceden tasfiye ettiği Leon Troçki’yi, Meksiko Sitideki, kale gibi evinde öldürtmüştür.
Jozef Stalin, (1198) arkadaşından (1130)’unu öldürtmüş; 1937 temizliğinde de, 3 Mareşal, 13 orgeneral, 210 general, 208 amiral ve (30.000) subay kurşuna dizilmiştir.
1932 senesindeki tarımın Sovkhoz ve Kolhoz’lara taşınması olaylarında da, (8.000.000) köylü, açlıktan ölmüştür. Gizli Polis ÇEKA, ad değiştirerek MVD VE NKVD olmuştur. Genelkurmay haber alma örgütü GRU’DAN başka, Kızılordu içersinde, “Casuslara ÖLÜM ”SMERKS adlı bir örgüt kurulmuştur.
Hürriyeti seçtim, 1949 basımı(4–18).Paul Carell, Barbaros’sa Harekâtı, üç cilt. (5).
Sözde işçi cenneti yaratmak için yola çıkan komünist hareketi, işçileri öteki âlemdeki cennet’e göndererek, vermiş olduğu sözü yerine getirmiştir.
Papaz okulu kaçkını Jozef Stalin. Gizli polise, Polibüro’ya, Kızılordu’ya, Komünist Partisi’ne kayıtlı olanlara ve
GULAG TAKIMADALARINA KUCAK AÇMIŞTIR. İkinci Dünya Savaşı sonrası, SSC.’LER BİRLİĞİNİ, DEMİRPERDE GERİSİNE HAPSETMİŞTİR.Öldürülemeyen mutsuzlar ve yazarlar akıl hastanelerine doldurulmuştur. Resmi dil Rusça olmuş; Gürcü asıllı Jozef Stalin: ”RUS KÜLTÜRÜ ÜZERİNE, DEVLETİ YENİDEN KURACAĞIZ”, direktifini vermiştir.
Sovyetler birliğinde bulunan (111) millet, dilleri, dinleri ve gelenekleri göz ardı edilerek, halklaştırılmışlardır. Kilit görevlerde ve yönetim kadrolarında, hep Ruslar vardır. Türk soyundan olanlar pasif görevlere getirilmiştir. Jozef Stalin’den sonrada, bu yöntem sürdürülmüştür.
Anayasaları gereği, mülkiyet ve miras hakkı yoktur. Sonraları, Miras hakkı verilmiş; her aileye de (200) metre kare toprağın kullanılma hakkı verilmiştir. Bu, Sovyetlerin işlenebilir topraklarının %4’ünü oluşturmuştur. Buralardan elde edilen sebze, meyve, tavuk ve yumurta, %96 oranındaki Sovkoz ve Kolhozlardan elde edilenlerden fazlaydı.
Tanrı tanımazlık resmi ideoloji olmuş; Hıristiyanların, Müslümanların ve Yahudilerin dini ibadetleri de yasaklanmıştır.
Gorbaçov’un getirdiği yeniden yapılanma politikası üzerine Lenin’in ve Stalin’in heykelleri yıkılmıştır. Daha, Nikita Kuruçef zamanında, Stalin’in zulmü lanetlenmiş, haksız yere öldürülenlerin ve hüküm giyenlerin itibarları, bin türlü özürle birlikte, iade edilmiştir.
Katledilen Rus Çarı İkinci Nikola’nın ve ailesinin kemikleri bulunarak, Petersburg’da, dini ve devlet töreniyle toprağa verilmiştir. Bir grubu kucaklayan yöneticilere halk kucak açmamıştır.
İkinci Ramses’in muhafız alay komutanı, yeğeni ve AMON-RA rahibi olan Hz. Musa; Yahudi kavmini kucaklamış, diğer kavimleri de Yahudi kavminin kölesi saymıştır.
Bir zafer dönüşü, sayısız esirlerle ve sayısız ganimetlerle dönen İsrail ordusunu karşılamış,
BAKİRE OLMAYAN ESİR KADINLARIN HEMEN ÖLDÜRÜLMELERİNİ EMRETMİŞ, EMİR HEMEN YERİNE GETİRİLMİŞTİR Hz. Musa, böylece sayısız kadın besleme külfetinden İsrail’i kurtarmıştır. Yahudi olmayanların kemiklerinin taşla kırılmasında da hiçbir sakınca görülmemiştir.
Hz. İsa, Yahudi olmasına rağmen, Tevrat’ın ve Kabala’nın katılığından uzaklaşmış, bireylerin kurtuluşu yolunda verdiği mücadele sonunda öldürülmüştür.
Mekke dönemi ayetleri ve sureleri incelendiğinde; Hz. Muhammed’in, bireylerin terbiyesi ve kurtuluşları yönünde mesajlar aldığı görülür.
Medine döneminde; Beni Nadir ve Beni Luka Yahudi Kavimlerinin Medine’den sürülüşü ve Beni Kureyza Yahudi kavminin ergin erkeklerinin boyunları vurularak topluca çukurlara gömülmesi, hep Hz. Muhammed’in kararları ve yaş kontrolü ile olmuştur.
Hayber Yahudi kavminin uğradığı felakette ortadadır.
Hadis kitaplarına geçen çok ilginç hadisler de vardır. ”Baban bile olsa,
TÜRK’Ü ÖLDÜR.” ”Cennette Arapça konuşulduğundan ve benimde Arapça konuşmam nedeniyle TÜM MÜSLÜMANLAR ARAPÇA KONUŞMAK ZORUNDADIRLAR.” ”TÜM DÜNYADAKİ MÜSLÜMANLARI, Kureyşli Arap Müslümanlar yöneteceği gibi; Müslüman olmayanları da Müslüman olmayan Kureyşliler yönetecektir.” Buhari, Menakıp1;Müslim imaret2,(1818)den aktaran Dr. İbrahim Candan c.6. s.405(10)
“İnsanlar bu işte Kureyş’e tâbidirler, Müslümanları Müslüman olanlarına; kâfirleri kâfir olanlarına tabidirler.” Şakir Keçeli, Şeriat Nedir, s.228. Mekke döneminde düzenlenen 42’inci ŞÛAR’A Suresinin 7’inci ayeti:”Ve işte böyle Sana-Hz. Muhammed’e- Arabî bir Kur’an vahyetmekteyiz ki Umm’ul Kura’yı ( Mekke Şehrini) ve çevresindekileri sakındırasın ve o toplama gününün dehşetini haber veresin… ”-Bu Kur’an, şehirlerin anası olan Mekke ve civarında oturanları uyarmak için indirilmiştir.- diyordu.
. Sonradan inen ayetlerde de: 12’inci Yusuf Suresi, 2–3;14’üncü İbrahim Suresi, 37’inci, 16’ıncı En-Nahl-Hurma- Suresi, 03’üncü; 20’inci Taha Suresi, 113’üncü; 39’uncu Zümer Suresinin 28’inci ayetiyle daha 3 ayette,” anlayasınız diye, bu Kur’an Arapça olarak indirilmiştir”, diyordu.
İslam’ın ilk kucaklaması, Arap kavmine ve Kureyş’e idi.
Sayın Profesör Dr. Yaşar Nuri Öztürk, 02 Ağustos 2001 tarihinde, Star gazetesinde, “İslamiyet ve Uruba” başlıklı çok ilginç bir makale yayımlamıştır. ”Yıllardır hep söyledik. İslam olanla, Arabî olanı birbirinden ayırmadıkça, İslam’ın bir Arap dini olmadığını insanlığa kabul ettiremezsiniz.” demişti.
Biz Türkler, Müslüman olalım derken, Arabın yağmaya dayalı baskın gazalarını Çanakkale Muharebelerine eşdeğer yaparak, Arabın iktidar kavgalarına birde Tanrısallık eklemekten çekinmedik.
İlkel ve Çağdışı Çöl Arabı’na”,
KAVMİ NECİBİ ARAP” demekten dinsel bir zevk alır hale getirildik. TÜRKLÜK VE TÜRKÇÜLÜK KIPIRDANMALARINA DA, ”TÜRKÎ BASİDİ”, DEYİP ÇIKTIK.
Hz. Muhammed’in Kureyş’i Haşimoğullarıyle Medinelileri üstün tutması, YALINIZ ON KİŞİYİ- AŞEREYİ MÜBEŞŞEREYİ- SAĞLIKLARINDA CENNETLE MÜJDELEMESİ, Müslümanlığın tüm Arapları kucaklamasına engel olmuştur.
Tüm milletleri Müslüman yapma propagandası altında yürütülen yağmalar ve kırımlar da, İlkel Arabın tüm vahşetini ortaya çıkardığından İslam'ın yayılmasını kılıç zoruna bırakmıştır.
İkinci Halife Hz. Ömer, Irandaki soygunları ve Arabın doymak bilmeyen yağma hırsını görünce:
”Keşke, Iranla aramızda ateşten dağlar olsaydı da bu haller olmasaydı” diyerek dert yanmıştır.
         
Mukaddime’nin yazarı Ünlü İbni Haldun da: ”Araplar bir sarayda düzgün bir ağaç görmesinler; çadırlarına direk yapmak amacıyla, o direği almak için o sarayı yıkarlar”, diyerek, tarihe not düşmüştür.
Müslümanlık, Arap âlemindeki iktidar kavgalarının asırlarca sürmesini önleyemediği gibi, bu kavgalar nedeniyle kendisi de paramparça olmuştur.
Büyük Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, Hulâgu ve Yavuz Sultan Selim, bu iktidar kavgalarına son verebilmiştir.
En sonunda, ihanet, Müslüman Osmanlıya karşı
HAÇLA BİRLEŞMEKTEN ÇEKİNMEMİŞTİR.
Baas Partisi ve çeşitli siyasi akımlar, Müslüman Arapları kucaklayamadığı gibi; Saddam Hüseyin’in TİKRİT CUMHURİYETİ DE. BÖLÜNMEYİ DERİNLEŞTİRMEKTEN ÖTE GİDEMEMİŞ HIRİSTİYAN GÜÇLERİN İŞGALİNE ZEMİN HAZIRLAMIŞTIR. Saddam Hüseyin, muhalefetin sesi ve soluğunu kestiği gibi, ŞİİLERİ VE ÖTEKİ AZINLIKLARA DA YAŞAMA VE NEFES ALMA HAKKINI BİLE ÇOK GÖRMESİNİN CEZASINI, ÜLKESİ İLE BİRLİKTE, ÇEKMİŞTİR. Kendisine: ”Halkına güvenmedin mi, gidersin ha!”, diyen de olmadı.
Gelmiş geçmiş kanlı diktatörlerin öykülerinden ders almadığı gibi; Mareşal Gazi Mustafa Kemal’i görmeye ve anlamaya da kültürü, zekâsı ve öngörüsü yetmedi.
Mareşal Gazi Mustafa Kemal’in, Bandırma vapurunu aramak isteyen İşgalci subaylar için söylediği: ”Hep madde’ye ve çeliğe tapan Budalalar; bizim bir Ülkü taşıdığımızı anlayamazlar.”
Profesör Dr. Andrew Mango, sekiz dil bilen, İstanbul doğumlu bir İngiliz Profesörüdür. Atatürk üzerine çok kapsamlı bir kitap yazmıştır. 10Kasım.2006 tarihinde; Harp Akademisinde vermiş olduğu konferansın özetini de, Cumhuriyet gazetesinde yayımlamıştır. Bu yazının kısacık özeti şöyledir: ”Bu yıl, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün doğumunun 125’inci yıldönümünü kutluyoruz. Bir devlet adamını değerlendirdiğimizde, içinde bulunduğu koşulları hesaba katarak, yapmak istedikleri yle yapabildiklerini karşılaştırdıktan sonra, miras olarak bıraktığı yapıtına bakıyoruz. Atatürk doğduğu zaman, tebaası bulunduğu Osmanlı İmparatorluğu açık çözülme ile karşı karşıyaydı. Etrafında büyük devletler ise, sağlam bir kale görünümündeydi. Oysa bugün geriye baktığımızda, görüyoruz ki, Osmanlının “düveli muazzama “dedikleri imparatorluklar da son çağını yaşıyordu. Bir, iki kuşak sonra, onlar da, tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi çözülmeye mahkûmdu.”
ULUS DEVLET VE DEMOKRASİ başlığı altında, çok derin bir görüş ortaya koyuyordu. Büyük devletlerin yerini, ulus devletlerinin aldığını söyledikten sonra: Güvenliğimize yönelen tehditler daha çok, bu üçüncü dünya’nın içinde oluşuyor. Kimisine göre, bu tehditler, bağımsızlıklarını yeni kazanmış olan ülkelerin demokratik rejimine sahip olamamalarından kaynaklanıyor.
Ne var ki, demokrasi, ancak bütünleşmiş, uluslaşmış işlevsel toplumlarda iyi sonuç verir. Aksi halde; serbest seçimler, etnik grup, aşiret, din, mezhep farkını sadece yansıtmakla kalmıyor, bunları tırmandırıyor da.” dedikten sonra: ” Mustafa kemal Atatürk te, bütünleşmemiş, geri kalmış bir toplumun başına geçmişti. Durumu gerçekçi bir gözle gören Mustafa Kemal, seçtiği hedefe ulaşmak için, önceliklerini birer, birer saptadı. Hedef, ”muasır medeniyet seviyesine ulaşıp, üstüne çıkmaktır.”Diyordu.
LAİKLİK VE ÇAĞDAŞ TOPLUM başlığı altında. Da, çok önemli sözler söylüyordu: ”Laiklik, hem çağdaş toplum düzeninin, hem de çağdaş bilgi edinmenin vazgeçilmez şartıydı. Dinler muhtelif, uygarlık ise tek ve evrenseldi.
Bilgi, dine göre parçalanamaz ve sınırlandırılamaz. Bilgi ile donatılan toplumun bütünleşmesi için ortak bir dille ifade edilen, ortak bir kültürü geliştirmek şart.” diyor
“Yurtta sulh, cihanda sulh,” “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir”, parolaları boş sözler değildir.” dedikten sonra, Atatürk’ün dehasını yargılıyor.
A.B.Devletleri, demokrasi söylemleriyle nerelere girdiyse, oralarını bölmedi miydi? İşte Kore, işte Vietnam, işte Yugoslavya. Son olarak ta Irak,Tunus,Mısır ve Lübnan. Irak’ta ve Lübnan’da işgalden hemen sonra, etnik ve dini gruplar birbirlerine girmedi mi?
Bir ülkede, köklü bir kültüre ve genel kabul’e dayalı bir idari rejim ve ulusal bütünlük varsa, demokrasi mutluluk ve güzel günler getirir. Gerisi ve aksi, o bir ülkeyi parçalayıp, dağıtmaya yönelik taktiklerdir.
Kim ne derse desin
; ULUSAL KURTULUŞ SAVAŞI, TÜRKİYE CUMHURİYETİ, ÇAĞDAŞLAŞMA VE DEVRİMLER, GAZİ MUSTAFA KEMAL TARAFINDAN DÜŞÜNÜLÜP, ADIM, ADIM İLERLETİLEREK BAŞARI İLE TAMAMLANMIŞTIR.Bendeniz, burada uzun bir anlatımla anlatmaya kalkışmayacağım. Onbir sene süren bir savaşın yükünü çeken, Birinci Dünya Savaşından (3.159.200) şehit ve (130.000) yaralı ile yenilmiş ve parçalanmış olarak çıkan, yıkık ve sefil bir ülke. (13.000.000) yaşlı, yorgun, aç ve acılarla sarsılmış, %3’ü okur, yazar bir ülke. Tüm yüksek okul mezunları, Çanakkale’de, Kanal’da, Irak’ta, Galiçya’da, Arabistan’da, Allah’ı Ekber dağlarında ve Ulusal Kurtuluş Savaşında yitirilmiş bir ülke. Yunan Hayranı İngiliz Başbakanı Lloyd George: ”Türklerin üç yüz senede yetiştirdiği nesilleri, Çanakkale’de yok ettik;” diyebilmiştir.Limanlar, tren yolları, iç ve dış ticaretimiz tamamen yabancıların ve büyük devletlerin koruması altında olan azınlıkların ellerindeydi.
Fransız Elçisi, yalınız İstanbul’da (75.000) kişiye koruma kartı vererek onlara vergi muafiyeti sağlamıştı.
Tüm ülke genelinde, yabancılara ait okullar ve misyonerler, büyük bir güven ve rahatlık içersinde, faaliyet gösteriyordu.
Sultan İkinci Abdülhamit’in yaptırmış olduğu bir araştırma sonucunda, Osmanlı imparatorluğu sınırları içersinde (384) yabancı okulun varlığı saptanmıştı. Gırtlağına kadar borca ve gericiliğe batırılmış olan ülkemizdeki Müslüman ahali; din bezirgânlarının, tarikat şeyhlerinin, cehaletin, sefaletin ve her türlü hastalığın pençesinde inlemekteydi. Müslümanlar için yol yoktu, okul yoktu, hastane bile yeter sayıda değildi.
İzmir İl merkezinde, (21) gayrimüslim doktora karşılık (3) Müslüman doktor mevcuttu. Zonguldak’ta faaliyet gösteren (216) esnafın sadece ve dahi sadece (1)’isi Müslüman’dı.
              Lozan’da, Birinci Dünya Savaşı galipleriyle ringe çık, Osmanlının asırlık hesaplarının altından yüz akı ile çık; sonra da iftiralara uğra. İlkokul öğretmeni Benito Mussolini, asker üniforması içinde, DUCE, Başkomutan! Onbaşı Adolf
Hitler, FÜHRER-BAŞBUĞ-ve dahi, Cermen ırkının aklı, gururu, her şeyi,
Papaz okulu kaçkını Jozef Stalin, Mareşal ve astığı astık, kestiği de kestik BAŞKOMUTAN İDİ.
Kör cehaletle, iç ve dış hainlerle, her türlü tertip ve tuzaklarla savaşacak olan ve DEVRİM YAPMAĞA KARARLI, MAREŞAL GAZİ MUSTAFA KEMAL, ÜNİFORMASINI, ÇİZMESİNİ VE HER TÜRLÜ SİLAH VE ÜNVANLARINI ÇIKARIP ATMIŞ, Türk halkından birisi,
Bir SİVİL olmuştur.Bu hareketi, Kurtuluş Hareketinin örgütlenmesi aşamasında, Erzurum’da da yapmıştı. En yakınlarıyla, aralarında çağlar farkı var. (13.000.000) içinde yapaysalınız ve (13.000,000) ‘u tek başına kucaklamış.
Bir sürü ümmetçi, Hilafetçi Padişahı Ruy’u Zeminci ve dahi Kavm’i Necib’i Arapçı arasında yapaysalınız, ırkçı olmayan bir idealist TÜRK. Halk Mektepleri, Millet Mektepleri, Ankara Hukuk Fakültesi, Opera, Tiyatro, Müzik ve Tiyatro okulu, Konservatuar.
Devrim süreci, altyapı çalışmalarıyla birlikte tüm hızı ile sürdürülmektedir. İÇ VE DIŞ DÜŞMANLARIN çıkardığı olaylar acımasızca bastırılmıştır. Suikast girişimcileri lâyık oldukları cezalara çarptırılmıştır. Polis aynı polis, Jandarma aynı jandarma, Ordu aynı ordudur. Teşkilat’ı Mahsusa dağıtılmış, 1925 yılında, yeni bir Haber alma örgütü kurulmuştur. Milli Emniyet adı verilen bu yeni örgütün eylemsel olarak hiçbir yetkisi de yoktur. Ne ÇEKA’YA, NE MVD’YE; NE DE NKVD’YE benzememektedir. DEVRİM, MEVCUT EMNİYET VE ASKERİ TEŞKİLATLARCA KORUNUP, GÖZETLENECEKTİR. Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Yasası’nın ünlü (35)’inci maddesi bile bazı hürriyet âşıklarına(!) çok kalın gelmektedir.
Tüm bu büyük ve köklü işleri yapan adam, Çankaya’da, altında bir salon, bulunan, iki odalı bir bağ evinde oturmaktadır.
ATATÜRK DEVRİMİ, diğer devrimler gibi; gizli polis, ölüm mangaları ve jenositle desteklenen HÜKÜMET KARARNAMELERİYLE yapılmamıştır.
1922yılı’nın Kasım ayı başında;
SALTANAT VE HİLAFET birbirlerinden ayrılmış ve Saltanat kaldırılmıştır. Daha sonra da; Halifelik ve Şer’i ye mahkemeleri kaldırılmış, EĞİTİM VE ÖĞRETİM BİRLİĞİ YASASI YÜRÜRLÜĞE SOKULMUŞ, BU YASAYA GÖRE DÜZENLEMELER YAPILMIŞTIR.1934 Genel seçimlerinde; (18) Kadın milletvekili T.B.M.Meclisine girmiştir.1924 anayasası, doğal hukuka göre düzenlenmiş; (35)’inci maddesine göre: ”Mülkiyet, Türklerin doğal hakkı ,” sayılmıştır. Miras hukuku da düzenlenmiştir.
04 Nisan. 1926 tarihinde kabul edilen Medeni Kanunumuz, 04 Ekim. 1926 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Mecelle ve 1876 anayasası, ekleriyle birlikte, yürürlükten kaldırılmıştır.
Atatürk İlkeleri,1937 senesinde anayasamıza girmiştir.
“Kürsü Anarşisti” diye; ünlenen Profesör Dr. Maurice Duverger, Fransa Cumhurbaşkanları için: ”Seçimle gelen krallar”, deyimini kullanmıştır. O ünlü Maurice Duverger, Ünlü eseri “ Siyasi partiler”, isimli kitabında, Atatürk Türkiye’si için, şöyle bir değerlendirmede bulunmuştur:
”Tek partili Türkiye Cumhuriyetinde, Mustafa Kemal, demokrasiyi hedeflemiştir.” Demiştir.  Sayın Kemal Kara’nın, bir zamanlar, liselerde ders kitabı olarak okutulan “liseler için Atatürk Devrimi”, adlı ders kitabında, Atatürk’ün şöyle bir değerlendirmesi vardı: ”DEMOKRASİ NİÇİN İYİ BİR REJİMDİR? Seçilen Milletvekilleri ve hatta Cumhurbaşkanı hırsız çıkarsa, değiştirme olanakları vardır.” demiştir.
Gel gelelim, günümüzde, HIRSIZLAR, RÜŞVETÇİLER, SAHTEKÂRLAR, SOYGUNCULAR, DOLANDIRICILAR VE ATATÜRK DÜŞMANLARI, KAPAĞI T.B.M.MECLİSİNE ATTIKLARINDA; MEKSİKAYA KAÇAN A.B.D. ‘LERİ SUÇLULARI GİBİ, TERTEMİZ OLARAK MİLLİ İRADEYİ TEMSİL ETMEKTEDİRLER. E.General kazım Karabekir’in ve E. Başbakan Fethi Okyar’ın kurmuş oldukları siyasi partiler, Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal’in önerileri ve özendirmeleriyle olmuştur.
Kasım 2004 tarihinde, Cumhuriyet Gazetesinde yayımlanmış bir makalesi,
Mutlaka okunmalı:Kişinev’de toplanan uluslar arası bir konferans’ta, ”AZINLIK HAKLARI VE FEDERATİF BİR DEVLETTE BULUNAN ETNİK GRUPLARIN AYRI BİR DEVLET KURUP, KURAMAYACAKLARI, tartışılarak, karara bağlanmıştır.Bu konferansta, “ETNİK VE DİNİ TEMELLERE DAYANARAK, FEDERE DEVLETLER KURULAMAZ”, kararı alınmıştır.İsviçre delegelerine, ”kantonların, self determinasyon hakkını kullanarak, ayrı bir devlet kurup, kuramayacakları sorulduğunda, şu yanıt verilmiştir: ”İsviçre’deki Kantonlar, tüm İsviçrelilerin iradeleri ile kurulmuştur. Bir kanton’un birlikten ayrılma kararı, tüm İsviçrelilerin iradeleriyle gerçekleşir.” ”Milli bir uzlaşma ile kurulan bir devletin yapısı, ancak, yeni bir milli uzlaşma ile bozulabilir.
Dünya İnsan hakları konferansı (1993) Viyana bildirgesinde:” Kendi kaderini tayin hakkının”;” eşit haklar “ ilkesine uygun olarak, din ve renk ayırımı gözetmeksizin ülkesine ait bütün insanları temsil eden bir hükümete sahip egemen ve bağımsız bir devletin, ülke bütünlüğünü ve siyasi birliğini kısmen ya da bütüncül biçimde parçalayacak her hangi bir eyleme yetki verilmesi anlamında yorumlanamayacağı belirtilmiştir. Bülent Acar, Ankara barosu dergisi,1995/3,
Fransa’nın bu konudaki yorumu daha katı bir biçimdedir. ”Irk ayrımcılığı reddi: Fransız hukukunun temel ilkelerinden birisidir. Fransız hukuku, Fransız ulusunun birliği ilkesine dayanır ve bu etnik nitelikli farklılığı reddettiği gibi, hiçbir azınlık kavramını da kabul etmez. ”Fransa’nın ECOSOC’TA yayımlattığı 05 Mart.1991 sayılı belgede şöyle yazılmıştır. ”Fransız toprakları üzerinde; özellikle, ırksal, dinsel, dinsel esaslara dayalı grupların varlığını kabul etmez. Fransa’nın bu konudaki kavramları EVRENSEL bir ilkeye dayanır. Fransa Cumhuriyetinin tüm vatandaşlarının yasa önünde eşit olduğu ilkesinden ilham alır. Fransız halkının birliği ve eşitliği etnik ölçütlere dayalı farklılıkları ile ilgili tüm savları yok sayar.” Pulat. Y.Tacar, Terör ve Demokrasi, s.206.
Kişinev’de alınan kararlara, etnik grupların kendi iradeleriyle bir yerlere varamayacaklarının, bu konuda genel iradenin somut iradesine değinen kararlara rağmen; Irak’ta ve tüm geri bıraktırılmış müslüman ülkelerle Ülkemizde oynanan oyunların yorumunu akıl ve vicdan sahiplerine bırakıyorum.
Türkiye Cumhuriyeti ULUSAL KONSENSUS-GENEL KABUL- İLE KURULMUŞTUR. Bu konuyu göz ardı etmek, VATANSEVERLİKLE BAĞDAŞAMAZ. Büyük devletlerin; ULUSLAŞAMAMIŞ TOPLUMLARA YAPTIĞI DEMOKRATİKLEŞME BASKISI İLE ETNİK GRUPLARDAN YENİ ULUSLAR YARATMAK ARZULARININ VE POLİTİKALARININ GEREĞİDİR.         Mustafa Kemal; daha 1919’larda,din, dil, ırk, inanç ve renk farklılıklarını aşarak TÜM İNSANLARIMIZI KUCAKLAMIŞTIR. Irkçılığın yükselişe geçtiği bir dönemde, bu denli ileri görüşlülük yalınızca Mustafa Kemal’e mahsustur. Mustafa Kemal, Erzurum’da ulusal bir kongre topladıktan sonra, Sivas’a geçerek daha geniş kapsamlı bir kongre toplayarak tüm ulusumuzu kucaklamıştır. Daha önceleri, Alaşehir, Balıkesir, Edirne ve ülkemizin her tarafında yapılan kongrelerle de halkımız Mustafa kemal Paşa’yı kucaklamıştır. Asıl ve en önemli kucaklama 22 Haziran. 1919 tarihinde, Amasya’da olmuştur. Amasya Genelgesiyle, GÖKSEL İRADE, YERİNİ BEŞERİ-İNSAN İRADESİNE-İRADEYE BIRAKMIŞTIR. Asırlardır, kurtarıcı beklemeye alıştırılmış Türk Halkı, kurtarıcı olarak beklediklerini de kendisinin kurtaracağını MUSTAFA KEMAL PAŞA SAYESİNDE GÖRMÜŞ VE ÖĞRENMİŞTİR. Mustafa Kemal Paşa, ülkemizde var olan farklı grupların hiç birisini öne çıkarmadığı gibi, hiçbir gruba da dayanmamıştır. ”Vatanın ve ulusun birliğini, yine ulusun kendisinin kurtarıp, sağlayacağını dünya’ya ilan etmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın sağladığı uzlaşma ile tüm büyük işler başarıldığı gibi, Avrupa’nın vaatlerine dönüp, bakan da olmamıştır” bu yurdun en gerçek Efendisi, üretken Türk köylüsüdür”, diyerek, boş hayaller uğruna, kemikleri, dünya’nın her tarafına yayılan olan Türk Köylüsünü kucaklamıştır.
Mustafa Kemal’in Türk Ulusunu bir bütün olarak Kucaklaması, asırlık kavgaların ve kinlerin yok olmasına yetmiştir.
Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcında, Ankara’dan, doğruca Kırşehir’e Alevi dergâhına gider. Alevi dergâhının başkanı, kendisini, şehrin (13;5) kilometre dışında karşılar.
Enver Paşa’yı dergâhın kapısında karşıladığına göre, Padişah’a ve Halife’ye başkaldırmış Asi ve ordudan ayrılmış bir Paşa ‘ya yapılan bu itibar anlamlıdır.
Alevi dergâhı bir bildiri yayımlamıştır. Bu bildiri, ders kitaplarına niçin konmaz! Bildiri, kısaca şöyledir: ”Asrımızın Hz. Âlisi ve Mehdisi Mustafa Kemal Paşadır. O’na yardımcı olmak ve O’nun peşinden gitmek, her Müslüman Türk’e farzdır.”
Mustafa Kemal Paşa; çok hukukçuluğu ve çok sayıdaki farklı mahkemeleri de kaldırarak; ”TEK HUKUKVE TEK YARGILAMA SİSTEMİYLE”, karmakarışık bir
güruh olan Osmanlı toplumundan, aynı haklara ve vecibelere tabi bir ulus; TÜRK ULUSU’NU YARATARAK, bu ulusu oluşturan tüm unsurları da kucaklamıştır.
Enver paşa’nın oğlu Ali Enver, Kara Harp Okuluna girerek, Türk ordusunun saflarına subay olarak girdiği gibi, (150)’ liklerden, Eşme Belediye Başkanı’nın oğlu Cemal Madanoğlu da Türk ordusunda korgeneralliğe kadar yükselmiştir.
İzmit’te, Sakallı Nurettin Paşa’nın linç ettirdiği Ali kemal’in Oğlu Zeki Konuralp, Dış İşleri Bakanlığımızın en yetenekli Büyük Elçisi olarak emekliye ayrılmış; O’nun oğlu da, Dış İşleri Bakanlığımızın en başarılı Büyük Elçisi olarak halen görevdedir.
               Atatürk Devrimi, bir grubun ve bir zümrenin yararı için yapılmamıştır. İlkeler, birbirlerini kontrol edecek bir şekilde ortaya konulmuştur.
Laiklik ilkesi, tek başına, bir ulusun uygar olmasını sağladığı gibi, İç kavgalarını, Tanrı ve din sömürüsünü ve dahi Ümmet olmayı önlemeye yeter. Gericilerin ve din hokkabazlarının en büyük engeli ve korkulu rüyası bu      
LAİKLİK KAVRAMIDIR.
Bu ilkeden yoksun olan milletlerin içine düştükleri felaketleri göz ardı eden Sayın R.T.E. ile Sayın Bülent Arınç Beyefendiler: ”
LAİKLİK YENİDEN TANIMLANMALI,” DİYE BİR TÜRKÜ TUTTURMUŞLARDI, BİZ BU MASALLARI UNUTMADIK.O zamanki Cumhurbaşkanımız Sayın Ahmet Necdet Sezer, bunlara güzel bir yanıt vermişti. Bu yanıtı, 06.Şubat.2007 tarihli Takvim Gazetesinden okuyalım:
              
SEZER’DEN, LAİKLİKTAŞI.”“CUMHURBAŞKANI Ahmet Necdet Sezer. Laiklik ilkesinin Anayasa’ya girişinin 70. Yılı nedeniyle yayınladığı bilgilendirmede, ”laikliğin tanımı yeniden yapılsın” diyen Meclis Başkanı Bülent Arınç’a yanıt vermiştir. Laikliğin. Anayasa ve Anayasa Mahkemesinin kararlarında açık ve net bir biçimde yorumlandığını belirten Sezer, madde gerekçesinden yola çıkılarak, laikliği tanımlamaya çalışmanın ya da “gerekçedeki tanımı benimsemenin” hiçbir geçerliliği olamayacağını, bunun Anayasa ile bağdaşamayacağın” söyledi.
“Şimdi, bana sormak hakkınızı saklı tutuyorum:”- Niçin bu çekişmelere yer
veriyorsunuz?” Anlatayım.
                  Atatürk Devrimi’ne ve ilkelerine topluca bir saldırı vardır. Politikacılar, din bezirgânları, iç ve dış düşmanlarımızla, kuyruk acısı olanlar ve satılık adamlar!’ da eklenmiştir. Bu doğaldır, ihanet duygusu genlerine işleyenlere dur! Diyemezsiniz.
                  Atatürk Devrimi, kendi iç dinamikleriyle ve Türk ulusunun benliğine yerleşen Çağdaş değerleriyle kendisini savunmaya muktedirdir. Bizler, ”Atatürk Sevgisi,” diyerek, konuyu basite indirgiyoruz.
Nefret’in, Sevgi’ye dönüşmesi nasıl bir olgu ise; Sevgi’nin de gücünü yitirerek, unutulması ve Nefret’e dönüşmesi, psikolojik bir olgudur. Dün çok sevilen bir liderin, başına gelenleri izledik ve izlemekteyiz
Atatürk, Türk Ulusunun yaşam biçimi haline gelmiştir. Kılık ve kıyafetimizde O vardır; düşünce yapımızda ve yaşayışımızda, yine de O vardır. Sosyal yaşantımızda, her türlü ihanet odaklarına karşın, bizler O’nu yaşayıp, O’nu solumaktayız.
Kendi özgür irademizle seçtiğimiz bir yaşam biçimi, irademiz dışında, bize egemen olmuştur. Biz O’nu, O da bizi terk edemez.MAREŞAL GAZİ MUSTAFA KEMAL NASIL HALKTAN BİRİ OLMUŞSA; BİZLER DE, BİRER MAREŞAL GAZİ MUSTAFA KEMAL OLMUŞUZDUR.Huriyeti’.06.Şubat.2007 tarihli Milliyet Gazetesi, laiklik tartışmasını çok ilginç bir şekilde verdi. Sayfa’nın başına, Cumhurbaşkanımız Sayın Ahmet Necdet Sezer’in, ”70. Yıl uyarısı” başlığını koyduktan sonra; daha büyük harflerle, ”LAİKLİK GÜVENCEDİR.”BAŞLIĞINIKOYDU.
Bunların hangi gün söylediklerinin
TAKİYYE olduğunu kestirmek mümkün değildir. Sayın Bülent  Arınç, o gün için şöyle buyurmuştu: ”Laiklik, vatandaşlarımıza vicdan, dini inanç ve kanaat özgürlükleri konusunda en büyük güvenceyi sağlamıştır.5. Şubat. 1937 ‘de Anayasa hukukumuza giren laiklik ilkesi ile tüm inançlar teminat altına alınmıştır. Laik düzende herkes, dini inanç ve düşünme özgürlüğüne sahiptir. Bu nedenle, laiklik Türkiye Cumhuriyeti’nin vazgeçilmez ilkeleri arasındadır.”
Sayın R.T.E de, şöyle buyurmuştu: ”
BİRLEŞTİRİCİ OLSUN.” Mutlulukla söyleyebilirim ki, milletimiz, cumhuriyetin temel niteliklerini benimsemiş, laiklik gibi hukukun üstünlüğü ilkelerini de içselleştirmiştir. Bütün diğer kurumlarıyla, cumhuriyetimizin de, demokrasimizin de, en büyük güvencesi, işte bu itibarla aziz milletimizdir. Anayasamızda yer almasının 70. Yıldönümünde, bugün laiklik ilkesinin, farklı inanç ve yaşam biçimleri için özgürleştirici bir güvence olarak ne kadar hayati öneme sahip olduğunu çok daha görüyoruz. Laikliği, ayrıştırıcı değil, birleştirici bir ilke olarak yaşatıp, gelecek kuşaklara taşımalıyız.”
Zannedersem, Profesör dr. Maurice Duverger söylemiş:
”POLİTİKACI, GELECEK SEÇİMLERİ DÜŞÜNÜR. DEVLET ADAMI DA, BİR ULUSUN GELECEĞİNİ, YARINLARINI DÜŞÜNÜR.”Attıkları oyları, milli irade sayılan, evlerinde bir tas çorba kaynatmaktan mahrum bırakılıp, İFTAR ÇADIRLARININ DMİRBAŞI YAPILAN, KENDİLERİNİ BU HALLERE DÜŞÜRENLERİ BAŞTACI YAPAN, MİDESİNİ VE DAHİ TAKIM TAKLAVATINI DÜŞÜNEN KALABALIKLAR DA, BİR KİLO BULGURU, BİR KİLO NOHUDU DÜŞÜNÜRLER.Sayın Bülent Arınç: ”Anayasamızın ikinci maddesine atıfta bulunarak: ”hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik, her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir. Laikliğin tanımı dendiği zaman ben bunu anlıyorum.” demiştir.
Cumhurbaşkanımız Sayın Ahmet Necdet Sezer de: ”Laiklik, Türkiye’nin ümmetçilikten ulusçuluğa, kulluktan yurttaşlığa, bağnazlıktan çağdaşlığa yönelişini simgeler.” dedikten sonra, laiklik ilkesinin Türkiye Cum nin değiştirilemez ilkeleri arasında yerini aldığını “, vurgulamıştır
23.Aralık.2003 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde; Fransa’nın Eski Cumhurbaşkanlarından Sayın Bay Jacgues Chirac’ın laiklik ilkesi ürerine yapmış olduğu konuşması, tam metin olarak, birinci sayfa’da yayımlandı.    
”LAİKLİK’İN SINIRLARI DEĞİŞTİRİLEMEZ”.
“Kamusal alanda, türban’ın yasaklanmasını destekleyen Chirac: ”Laiklik, cumhuriyetçi kimliğimizin merkezinde yer almaktadır. Artık, laikliğin sınırlarını değiştirmek söz konusu olamaz demiştir. 11
Hasan Pulur;2 4. Ocak.2002 tarihli Milliyet’teki köşesinde, ”Böyle diyenler de var,” başlığı altında, çok ilginç bir yazı yayımlamıştır:
“Ünlü Fransız Gazeteci Piyer Lazeref, İkinci Cihan Savaşı öncesinin Fransa’sını anlatır: ”1919’a kadar, Fransızlar, cumhuriyete inanıyorlardı. 1918’den sonra, onları cumhuriyet’ten iğrendirerek uzaklaştırmak ve yerine ilk dokunuşta dağılıverecek bir demokrasi hayaleti koymak ayıbına girişildi. Dışarıdan, düşmanların yönettikleri oyun, ince ve şeytancaydı. Fakat bu oyuna içeride paraları üzerine titreyenler, iktidara susayanlar, bütün çekemezler ve alçaklar katıldılar. ”Peki, kimdir bunlar, Lazeref’in sıraladıkları ve Lazeref’in tanımına uyan isimler, her ülke ‘de fazlasıyla vardır. Bunları bulup, çıkarmak satılmayan kalemlerin işidir. İnsan hakları, demokrasi, halkın istek ve arzusu! Bir sürü alçak politikacı ve çıkarcının arkasına sığındığı deyimlerdir.
Türkiye devleti, cumhuriyetle yönetilen, demokrasi ile de kurumlaşan ve teşkilatlanan bir rejime sahiptir. Demokrasi masalları ve yabancıların öğütleriyle cumhuriyet’e saldırılamaz. Bakınız, 3.Ekim 2001-4709/3maddesi ile değiştirilen Anayasamızın 14’üncü maddesi ne diyor: ”Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı, amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz. Anayasa hükümlerinden hiç biri; Devlete veya kişilere, anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz.
            Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir. ”cepte kullanılmak üzere hazırlanmış bir anayasa kitapçığının ön sözünü, Sayın Yekta Güngör Özden yazmış: ”Devletler, bilimsel tanımıyla, ülkeyi ve ulusu kapsayan bir insanlık ve hukuk kurumudur. Anayasa, devletin yükümlülüklerini, özgürlüklerini güvenceye bağlayan temel hukuk belgesidir. Demokratik, laik ve sosyal hukuk devletini, tüm çağdaş nitelikleriyle gerçekleştirme çabasının kaynağı ve dayanağıdır. Devletin tekliğini, ülkenin tüm’lüğünü, ulusun bir’liğini ödünsüz korumak bilinciyle.”Bu şu demektir. Bir Ümmetten bir Ulus, Cariyeden Hanımefendi, Kul ve Köle sıfatlı bir Tebaa Erkeğinden Hür bir Beyefendi Yurttaş yaratan Atatürk’ü, O insanların kucaklaması demektir. Kim ne masal anlatırsa anlatsın; Gazi Mustafa kemal Atatürk’ün Türk Ulusunun tüm bireylerini ve inanç gruplarını kucaklayan devrimini ve İlkelerini; Anayasamız, yasalarımız tüm kurum ve kuruluşlarımız ve çağdaş yaşantımız kucaklamıştır.” Anayasa,1961.154.1982.174 maddeleri.”
14.Şubat.2007 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde, Profesör Dr. Suna Kili’nin “Ulusçuluk”, başlığı altında çok ilginç bir makalesi yayımlanmıştır: ”Ulusçuluk, ulus devlet kurma, ulusal siyaset gütme, çağdaşlaşmanın ön koşuludur. Batı ülkeleri de, çağdaşlaşma çabalarında geleneksel toplumdan, çağdaş topluma geçerken. Uluslaşma, ulus devlet kurna çabasına girmiştir. Unutmamak gerekir ki, bir toplum, çağdaş toplum, bir çağdaş devlet olarak yaşamak istiyorsa; onun siyasi kurumları ve çalışmaları bu gereklere uymak zorundadır…
Osmanlı İmparatorluğu yerine, ulusal Türk devleti, Osmanlılık yerine ulusçuluk, ümmetçilik yerine ulus, dincilik yerine laiklik, benimsenmiş ve gerçekleştirilmiştir. Atatürk Devrimi’nin amacı ulusal Türk devletini kurmak ve çağdaşlaştırmaktır.
Altı ilke de, bu devrimi yönlendiren değerler sistemidir… Atatürk, ulusal kimlik bilincini, yaşanmış ve yaşanmakta olan ” ortak tarih”, ”ortak kültür” ve “Türk milleti mensubiyetine” dayandırmıştır.” Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığı, ”hukuki bir kimliktir”. Anayasa’nın 3’üncü maddesi; Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür,” diyor. Anayasa’nın 66’ıncı maddesi: ”Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür ”, diyor.
Sayın Ahmet Necdet Sezer’in, 1 Ocak. 2006 tarihli yeni yıl mesajında, Anayasamızda yer alan ilkelerin ışığında, şöyle diyorlar: ”Kurucu öğe olarak, tek devlet, tek ülke ve tek ulus söz konusudur; bu öğelerden ve tek dil, tek bayrak ülküsünden vazgeçemeyiz.Atatürk, “Ne Mutlu Türküm Diyene “demiştir. Ne mutlu Türk olana dememiştir. Bu, ırkçılıktan uzak, birleştirici, bütünleştirici, çağdaş ulusal kimlik bilinci anlayışıdır.
Dil devrimini uygularken, Atatürk’ün seçtiği yardımcılarından biri, Ermeni kökenli, Türk Yurttaşı, Agop Dilaçar'dır. Agop Dilaçar, vefat ettiği 1979 yılına kadar, Türk dil Kurumunda çalışmalarını sürdürmüş ve Cumhuriyetin 50’inci yıldönümü için, ”Kutadgu Bilig” başlıklı kitabını hazırlamıştır…
Örneğin, Fransa’da tek ulus anlayışı, anayasal güvence altındadır Avrupa Konseyi’nin Irkçılık ve Ayrımcılıkla. Mücadele Komitesi’nin (ECRİ), Fransa’dan etnik kökene dayalı istatistik istemine, Fransız hükümeti, Şubat.2005’te, özetle şöyle bir yanıt vermiştir.” Azınlık kavramı, bölünmezlik ve birlik ilkesine aykırıdır. Fransa, bölünmez, laik, demokratik ve sosyal bir cumhuriyettir. Etnik köken, ırk ve din ayrımı yapılmaksızın, tüm vatandaşlar yasalar gücünde eşittir. Azınlık kavramı, Fransız hukukuna yabancıdır…”Oysa Fransa dâhil, aynı batılı ülkeler, azınlıklar anlayışı ile ülkemizi bölmeye çalışmaktadırlar.
Bu konuyu, uzun, uzun niçin mi yazıyorum
? Mustafa Kemal Atatürk’ün; karmakarışık bir renk ve inanç topluluğundan yarattığı TEK ULUS, TEK BAYRAK, TEK DİL VE TEK VATAN İLKELERİYLE KURDUĞU CUMHURİYETE YÖNELTİLEN SALDIRILARIN İHANETİNİ VURGULAMAK İSTİYORUM. Bu sistemi, aynı çizgiler doğrultusunda nasıl koruyup geliştireceğimizi anlatmak istiyorum.
               Gazi Mustafa kemal Atatürk, BİLİM VE AKLA DAYALIDEVRİMİYLE, TÜM İNSANLIĞI NASIL KUCAKLAMIŞSA, BİZİM DE BİLİM VE AKLA DAYALI OLARAKATATÜRK DEVRİMİNE SARILMAMIZ GEREKMEKTEDİR. Türk politikacıları ve Türk milleti de, Atatürk’ü VE DEVRİMİNİ ÖĞRENMELİDİR.
Merhum İsmet İnönü; Gazi Mustafa kemal’in ölümü üzerine yayımladığı bildiride, O’nun için: ”
İNSANLIK İDEALİNİN ÂŞIK VE MÜMTAZ TEMSİLCİSİ, EŞSİZ, KAHRAMAN ATATÜRK”, demişti.TRT: Televizyonunda, bir Türk Profesör ile söyleşi yapan, Genç bir Rus Profesör: “Atatürk’ün, Yurt’ta sulh, Cihan’da da sulh “, özdeyişi, 21’inci yüzyıla yön verecektir. Uluslararası çalışmalar, bu özdeyiş doğrultusundadır”, demiştir.
Bakınız O, bize ve insanlığa yön verecek mirasını nasıl açıklamıştı:
“MANEVİ MİRASIM AKIL VE BİLİMDİR.”
“BEN, MANEVİ MİRAS OLARAK HİÇ BİR AYET, HİÇ BİR DOGMA, HİÇ BİR DONMUŞ VE KALIPLAŞMIŞ KURAL BIRAKMIYORUM. BENİM MANEVİ MİRASIM, BİLİM VE AKIDIR. ZAMAN SÜRATLE İLERLİYOR, MİLLETLERİN, TOPLUMLARIN, KİŞİLERİN MUTLULUK VE MUTSUZLUK ANLAYIŞLARI BİLE DEĞİŞİYOR. BÖYLE BİR DÜNYA’DA, GELİŞİMİNİ İNKÂR ETMEK OLUR. BENİM, TÜRK MİLLETİ İÇİN YAPMAKİSTEDİKLERİM VE BAŞARMAYA ÇALIŞTIKLARIM ORTADADIR. BENDEN SONRA, BENİ BENİMSEMEK İSTEYENLER, BU TEMEL EKSEN ÜZERİNDEKİ AKIL VE İLMİN REHBERLİĞİNİ KABUL EDERLERSE, MANEVİ MİRASÇIM OLURLAR.” MUSTAFA KEMAL.
“1937 senesinde, Ankara’yı ziyaret eden Romanya’nın Dış İşleri Bakanı Antenescu’ya, Ankara Palas’ta şöyle demiştir:”Bugün, bütün dünya milletleri, aşağı- yukarı akraba olmuşlardır ve olmakla meşguldürler. Bu itibarla, insan mensup olduğu milletin varlığını ve saadetini düşündüğü kadar, BÜTÜN CİHAN MİLLETLERİNİN HUZUR VE REFAHINI DÜŞÜNMELİ… Dünya’da ve dünya milletleri arasında SÜKÛN, DÜRÜSTLÜK VE İYİ GEÇİM OLMAZSA, bir millet kendisi için ne yaparsa yapsın, huzurdan mahrumdur. Onun için, sevdiklerime ben, şunu tavsiye ederim. Milletleri sevk ve idare eden adamlar; tabii ilkin kendi milletlerinin varlık ve mutluluğunu isterler. Fakat aynı zamanda, BÜTÜN MİLLETLER İÇİN AYNI ŞEYİ İSTEMELİDİRLER. Bütün dünya olayları, bize, bu durumu açıktan açığa ispat eder; en uzakta zannettiğimiz bir olayın bize bir gün temas etmeyeceğini bilemeyiz. Bunun için, insanlığın hepsini bir vücut ve her milleti bunun bir uzvu saymak icap eder, bir vücudun parmağının ucundaki acıdan, diğer bütün organlar etkilenir. Dünya’nın filan yerinde bir rahatsızlık var ise, bundan bana ne dememeliyiz; böyle bir rahatsızlık varsa, tıpkı kendi aramızda olmuş gibi onunla meşgul olmalıyız. Bu olay, ne kadar uzakta olursa olsun, bu esastan şaşmamak lâzımdır. İşte bu DÜŞÜNÜŞ, İNSANLARI, MİLLETLERİ VE HÜKÜMETLERİ BENCİLLİKTEN KURTARIR, bencillik, şahsi olsun, milli olsun daima fena telâkki edilmelidir. O halde, konuştuklarımdan şu neticeyi çıkaracağım; tabii olarak kendimiz için bütün gereken şeyleri düşüneceğiz ve icabını yapacağız. Fakat bundan sonra bütün dünya ile alâkadar olacağız. Bir devlet ve milleti idare vaziyetinde bulunanların daima göz önünde tutmaları lâzım gelen mesele budur.” (21)
Sorbon’da, Yunus Emre için: ” Tüm çağların en büyük filozof halk ozanı”, diyerek, Koca Yunus’un tanıtıldığına tanık olmuştum. O: ”TANRI’DAN, KENDİN İÇİN NE DİLERSEN/GAYRA DA O GÖZLE BAKMALI”. DEMİŞTİR. AYNI ÇAĞDA YAŞAYAN Mevlana da; her dinden, her milletten, her renkten ve her karakterde olan tüm insanlara seslenmişti:
GEL! YİNE DE GEL! NE OLURSAN OL, YİNE DE GEL! DİYE. Koca Yunus ondan geri kalır mıydı hiç? O daha yükseklerden ses vermişti: ”YETMİŞİKİ MİLLETİ BİR KABUL ETMEYENLER/ERMİŞ OLSALAR DAHİ KÂFİRDİR.” Onlardan sonra gelen ve Serez’de asılarak öldürülen Simavnalı Şeyh Bedrettin, konuya daha yüksek bir boyuttan bakmıştır: ”Yahudi sini, Müslüman’ını ve Hristiyanını, cümle insanları Tanrı eşit olarak yaratmıştır. Peygamberler ve din büyükleri bunların arasına nifak sokmuştur.”
Mareşal Gazi Mustafa kemal, çok daha yükseklerden, bir insan yüreği ve bir dahi beyninden bakmıştır.
24 nisan1934 tarihinde, Çanakkale muharebelerinin yıl dönümü için gelecek olan Yeni Zelandalı, Avustralyalı ve İngiliz ziyaretçileri için okunacak söylevi, İç işleri Bakanı Şükrü Kaya’ya bizzat yazdırmıştır:
“BU MEMLEKETİN TOPRAKLARI ÜSTÜNDE KANLARINI DÖKEN KAHRAMANLAR! BURADA BİR DOST VATANIN TOPRAĞINDASINIZ. HUZUR VE SÜKÛN İÇİNDE UYUYUNUZ. SİZLER, MEHMETÇİKLERLE, YAN, YANA VE KOYUN KOYUNASINIZ. UZAK DİYARLARDAN EVLATLARINI HARBE GÖNDEREN ANALAR! GÖZYAŞLARINIZI DİNDİRİNİZ. EVLATLARINIZ BİZİM BAĞRIMIZDADIR. HUZUR İÇİNDEDİRLER VE HUZUR İÇİNDE RAHAT UYUYACAKLARDIR. ONLAR, BU TOPRAKLARDA CANLARINI VERDİKTEN SONRA, ARTIK BİZİM EVLATLARIMIZ OLMUŞLARDIR.”(22)
Mareşal Gazi Mustafa kemal, 19.Ocak.1923 tarihinde, İzmit’te, İzmit sinemasında İzmitlilere güzel bir konuşma yapmıştır: ”İnsanlar, huzur ile vicdan özgürlüğü ile çalışmak ihtiyacındadır. Bu ise Efendiler, toplumu yöneten devlette ve hükümette, adaletin mutlak egemen olmasıyla mümkündür. Bir memlekette, adalet olmazsa, o memlekette anarşiden başka şey yoktur. Orada, hiçbir şeyde yoktur. Adalet, yasaklarla yürütülür(21)…”
Seçimle iktidarı ele geçirenler, öncelikle, devlete ait kurum ve kuruluşları ele geçirip, sonra da devleti ele geçirmektedirler. Bunun için, dipte ve derinde, çok ciddi savaşlar yapıldığı bir olgudur. İktidar sahiplerine dert yananlar, aç olduklarını söyleyenler suçlanırken, Atatürk’e edilen küfürler ve iftiralar, fikir ve dahi düşünce özgürlüğü kapsamına, hürriyeti kapsamına alınmaktadır. O büyük insanı, çağındaki liderlerle de karşılaştıran yoktur.
Büyük ağaçların gölgesinde ot bitmeyeceğini bilmeyen çalılar. O ulu ağaca sövmektedirler.
             
“Türk, İslami kabul ettikten sonra; Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde, Allah ve Peygamber uğruna kendi ruhunu, benliğini, hayatını unutmuş. Sonu alçaklık olan, esaret olan aşağılık bir hedefe sürüklenmiştir.” diyen Mareşal Gazi Mustafa Kemal ne mi yapmış? Tanrıyı, dini ve onun peygamberini, ibadeti ve Kuran’ı Kerim’i yasak mı etmiştir? Camileri, kiliseleri ve havraları mı kapattırmıştır? Türk milletini sonu alçaklık ve esaret olan bir yola sürükleyen hastalığın nedenlerini belirleyip, o hastalıktan kurtulma yollarını göstermiştir. Din, sosyal bir olgudur, bireysel ve toplumsaldır. Dinin, sosyal düzen kurallarındaki yeri değiştirilmiş, aklın kuralları öne çıkarılmış; esareti ve kulluğu kader sayan zihniyet ortadan kaldırılmıştır. O Büyük insan, dinlere musallat olan hastalıkları, aklın neşteriyle temizlemiştir.
O, 1925 senesinde; Balıkesir Paşa Camisinde minbere çıkarak:” daha çok Müslüman olunuz; ananızın, babanızın dizinde öğrendiğiniz gibi Müslüman olunuz”, demedi mi? Dini ve kutsal din duygularını kullanarak halkımızın beynini ve aklını dondurup, onları sömürenler ölürler, Bu sosyal hastalığımız devam ettiği sürece, devirler değişse de, ölen sömürgenlerin yerlerine dış destekli, aşağılık sömürücüler gelirler. Bu sahtekârlar, dinlerini iyi bilmeyen halkımızın baş tacı olurlar.
İngilizlerin kışkırtması üzerine, yunanlılara Anadolu felaketini yaşatan Elefteriyos Venizelos, 9. Eylül.1934 tarihinde, Nobel Ödül Komitesine bir mektup yazarak, Nobel Barış ödülünün Mustafa Kemal Atatürk’e verilmesini tavsiye etmiştir Bu mektup, 20.Mayıs.1981 tarihinde, Sayın Özgen Acar tarafından, Milliyet Gazetesinde yayımlanmıştır. Bendeniz, bu mektubu, ”Türkiye Cumhuriyeti’nin İç ve Dış Politikaları”, başlıklı yazımda kullandığım için, burada yayımlamayacağım.
Anne ve baba, nasıl çocuklarında yaşarlarsa, yaratıcı insanlar da, yarattıkları eserlerinde yaşarlar. Koca Mimar Sinan, yarattığı camilerinde, köprülerinde ve türbelerinde yaşamaktadır. Mişel Anjelo, Davut heykelinde; Leonardo da Vinci de, Lajakont adlı tablosunda ve icatlarında yaşamaktadır.
Kadınlarımızı Cariyelikten Hanımefendiliğe; Erkeklerimizi kulluktan ve Tebaalıktan beyefendiliğe, her iki cinsi de özgür yurttaş haline getiren Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk te, yarattığı bu eserlerinde ve insanlık âlemi ile aynı değerlere sahip, Demokratik, laik ve Sosyal Hukuk Devleti olan, Türkiye Cumhuriyetinde yaşamaktadır.
İşte O, aklı, bilimi, tüm insani değerleri, tüm insanları ayırt etmeden, somut bir biçimde kucakladığı için, 13Kasım.1938’de, Beyoğlu’ndaki ve tüm Türkiye’mizdeki görüntü ortaya konulmuştur.


KAYNAKÇA.
Sıra No. Yazarın adı Kitabın adı.
1- Nail Güreli, gür yay.-------Atatürk’ten sonra Atatürk,
2- Vatan Gazetesi,----------”Atatürk’ün Anlatımıyla, Kurtuluş Savaşı,4 cilt,
3-Williams-Shirer----------Nazi İmparatorluğu,4cilt
4- Victor Andriyeviç Krevçenko----Hürriyeti Seçtim,1949 basımı,
5-Paul Carell------------------------Barbarossa harekâtı.3cilt,
6-Mareşal Semyon Mihailoviç Shtemonko’nun Anıları,
7- Prof.dr. Süleyman Ateş’in ------Milliyet yay. Sorularla Kuran’ı Kerim,
8-İslam Ans. C.5.---------Yahudi kavimlerin felaketleri,
9- Prof. Dr. İlhan Arsel -----Arap Milliyetçiliği ve Türkler,
10- Şakir Keçeli-------------Şeriat Nedir? Ertuğrul Aydın----Nasıl Müslüman Olduk?
11-Besim Atalay-----------Türk Dili ile İbadet,
12- Prof. dr. Andrew Mango--------- Çağımızda Atatürk, Makale ve Konferans,
13-Prof. Dr. Maurice Duverger,----------Siyasi Partiler,
14-Takvim Gazetesi,06Şubat.2007,
15-Milliyet gazetesi,06Şubat.2007,
16-Turgut Özakman-------------Şu Çılgın Türkler,
17- Türkmen Parlak, Yunan Ege’ye Nasıl Geldi? Yunan Ege’den Nasıl gitti?
18-İsaac Deutseher, ---------------------Troçki, 3cilt,
19-Yener Yay.----------------Birinci Dünya Savaşı, c.3,s.928,
20-Cumhuriyet Gazetesi------------28Mayıs.2003,
21- Ender- Mehmet Tiftikçi--------Atatürk ve Hukuk,22-Erol Mütercimler—Gelibolu–1915.

2 Kasım 2012 Cuma

850/DİKTATÖR ÖZENTİLERİNİN SONU!


            OSMAN TÜRKOĞUZ
            osmanturkoguz@gmail.com
            İzmir;02 Kasım 2012

                          DİKTATÖR ÖZENTİLERİNİN KADERLERİ!
            Benito Mussoli’nin ilk hedefi Antalya’yı ele geçirmekti.Mareşal Gazi Mustafa Kemal’in bir Cumhuriyet Bayramında,herkesin içinde İtalyan Büyük Elçisine:”Senin Roma’daki Palyaço’dan ne haber?”Demesi ve blöfleri güçle karşılaması üzerine İtalyan Donanması Habeşistan’a yönelmiştir.Habeş savunmasını Çanakkale’deki Kolordu komutanımız Esat Paşa’nın kardeşi Vehip Paşa yönetmiştir.İtalyanlar,bir tek tahta kanatlı uçağı olan Habeşistan’a İperit gazı atarak zavallı insanları yakarak öldürmüşlerdir.Arnavutluk’ta ve Yunanistan macerasında Onbaşı Adolf Hitler imdadına yetişmiştir.İtalya Kıralı  Üçüncü Victor Emanuel tarafından tutuklattırılarak Kuzey İtalya’daki Gran Sasso turistik oteline hapsedilmişti.Weimar Cumhuriyetinin Başbakanlarından ve Nazi Almanyasının Ankara Büyük Elçisi,Emekli piyade binbaşısı  Franz von Papen’in Damadı   Ünlü Yüzbaşı Otto Skorzeni tarafından kurtarılarak Berlin’e götürülmüştü.Kuzey İtalya’da Alman işgali altındaki bölgede faşist bir hükümet kurmuş,Çatma yargıçlardan oluşturduğu Çatma bir Mahkemede,Dış İşleri bakanı ve kızının kocası Kont Ciano,Roma yürüyüşü kahramanlarından Mareşal Bodoglio ve bir çok eski Faşisti kurşuna dizdirtmişti.Kendisine de ne mi olmuştu?Mareşal Gazi Mustafa kemal’in dediği olmuştu:”İtalyan halkı,bu soytarıyı bacaklarından asacaktır.”Milano’da,İtalyan halkı, Metresi Clara Pettaci ile Benito Mussolini’yi  kurşuna dizerek bacakları göğe asmıştı.Neden mi bu yazıyı yazdım,vallahi ben bu yazıyı neden yazdım!?Alıntıyı okuyalım:
“Avrupa’nın ilk faşist lideri olan Benito Mussolini Forli'de doğdu. Gençliğinde öğretmenlik yaptı. 1902'de askerlik yapmamak için İsviçre'ye gitti. 1904'te geri dönen Mussolini 10 sene boyunca gazetecilik yaptı. Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması üzerine orduya yazıldı ve savaşta aktif olarak görev yaptı. Savaşta yaralanan Mussolini Milano'ya döndü ve burada sağ görüşlü Faşizm taraftarı "Il Popolo d'Italia" gazetesinin editörü oldu.
Benito Mussolini, Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtalya’da çıkan kaosu iyi değerlendirdi. Çökmüş ekonomi, siyasi kargaşa içindeki İtalya’da Mussolini çeşitli sağcı grupları kurduğu Faşist partisinin bünyesinde topladı ve onları organize etti. Mussolini (halk arasındaki lakabıyla Il Duce "Duce" )/Hitler için de FÜHRER:BAŞBUĞ/ ülkenin problemlerini çözeceğini vaat ediyor ve eski Roma İmparatorluğu'nu tekrar kuracağını söylüyordu. Bunun yanında kurduğu Kara Gömlekliler adlı örgütle şiddeti artırıyor özellikle de aynı kendisi gibi ekonomik durumun kargaşasında faydalanarak büyük bir sıçrama yapan komünist gruplarla çatışıyordu. Mussolini’nin izlediği politikalar meyvesini vermeye başladı. Ve en nihayet Ekim 1922'de Mussolini Kral Victor Emmanuel III'ü yönetimi kendisine devretmekle tehdit etti aksi takdirde 26.000 taraftarı ile Roma'ya yürüyecek ve bunu kendi yapacaktı. Komünist hareketinde önüne geçmek isteyen Kral bu teklifi kabul etti ve İtalya'da Duce dönemi başladı.
Mussolini'nin başa geçmesiyle baskı ortamı başladı. Duce Faşist Parti dışındaki diğer partileri kapattı, sendika hareketleri kanun dışı ilan etti, kitap ve gazetelere sansür getirdi, eğitimi sıkı kontrol altına aldı ve bunun gibi birçok düzenleme yaptı. Mussolini tüm ülkeyi tren rayları ve otobanlarla adeta ördü. Çiftçileri sürekli teşvik etti, tarım ve endüstrinin canlanmasını sağladı buna bağlı olarak da İtalya’da işsizlik azaldı. Tüm bunlar Mussolini'nin popülaritesini arttırdı.
Fakat popülaritesini /HALK BEĞENİSİŞNİ/daha da arttırmak isteyen Mussolini 1935'te Habeşistan'ın işgaline başladı. 1936'da Habeşistan'ın işgalini tamamladı ve aynı yıl Adolf Hitler'le Roma-Berlin mihverini kurdu. Bu tarihten sonra devamlı Hitler'in etkisinde kalan Mussolini 10 Temmuz 1940'da Müttefiklere savaş ilan etti. Ama İtalyan Ordusu Kuzey Afrika ve Balkanlar seferlerinde mağlup oldu. Fakat her seferinde imdada Hitler yetişti.
1943'te Müttefikler İtalya'ya çıkarma yaptılar. Kral Viktor Emmanuel III Mussolini'yi görevden aldı. Fakat Duce Hitler’in komandoları tarafından 12 Eylül 1943'de Gran Sasso'da tutuklu bulunduğu otelden kurtarıldı ve uçakla Viyana'ya kaçırıldı. İtalya'da kendine bağlı birliklerle mücadeleyi sürdüren Mussolini Nisan 1945'de yani savaşın son günlerinde kaçmaya çalışırken İtalyan Mukavemet'ine mensup savaşçılar tarafından öldürüldü. Ertesi gün Mussolini’nin, sevgilisinin ve birkaç yandaşının cesedi Milano'da Loreto Meydanı'nda sallanıyordu. “Onbaşı Adolf hitlere ne mi oldu:30 Nisan 1945’te; Berlindeki başbakanlık sığınağında ;Metresi Eva Braun ile önce nikâhlanmış sonra da  her ikisi de intihar etmiştir..Propaganda Bakanı Topal Göbels te,aynı sığınakta, Altı oğlunu ve eşini öldürdükten sonra intihar etmiştir.Şizofrenin bir sona erdirme biçimidir bu intiharlar!

849/YOZGAT BELEDİYESİNİ AYIPLIYORUM!

OSMAN TÜRKOĞUZ
İzmir;02 Kasım 2012.

                            YOZGAT BELEDİYESİNİ AYIPLIYORUM!?
         Yozgat denilince aklıma Üç şey takılır:-1Çapanoğulları isyanı ve bununla ilgili bir Atasözümüz:”Her işin altından bir Çapanoğlu çıkar!”
         2*Yozgat il merkezini boydan, boya katlayan Atatürk Yolu,3-Kalubeladan beri her sağ iktidarda bakan olan ve şansı da gittikçe yükselen ve Atatürk’ten Korkanlar Partisinde en üst makamlara kadar ulaşan Yozgatlı,TÜRKİYE BÜYÜK MİLLETVEKİLLERİ MECLİSİ BAŞKANIMIZ Sayın Bay Cemil Çiçek Beyimiz! Meclis Başkanı olduğundan beri yürüyüşleri bile değişmiştir, makamlı ve ağır aksak bir tonla yürümektedirler.Yozgat Belediye Meclisi ATATÜRK YOLUNU ikiye bölerek Altı kilometrelik kısmına Cemil Çiçek Yolu adını vermiştir.Genelkurmay Başkanlarımızdan Orgeneral Semih Sancar’ın Yozgat il merkezindeki Jandarma Er Eğitim Okulunu boşalttırarak Belediye’YE devretmesine bir kere daha hayıflanmışımdır.Sayın Cemil Çiçek Beyimiz,Atatürk Yolunun sünnet edilmesiyle adına oluşturulan yolun açılışına gitmemiştir.İşte sizlere altından Çapanoğlu çıkartılacak bir haber!”İktidarın paylaşılamayacağını” bu Belediye bilemiyor.İşte; Cumhuriyet Bayramındaki çift başlılık tartışması.Aslında;Eski Türk Hakanları Otağlarında Hatunları ile birlikte iseler Otağın önüne çift başlı bayrak çekilirdi.Bunu bilmemekle mazurdurlar!Zira onları Osmanlı ilgilendirmektedir!Türban için Kocası Gül ile Gül gibi yarışarak Türbanı Cumhuriyet Bayramına sokan Sayın Hayrınüsa Gül  Bacımız,Çankaya’da olduklarında,Cumhurbaşkanı Forsunun yanına bir de Çift başlı kartal bayrağı asılmalıdır!
         Sonracıma, Sayın Cemil çiçek Beyimiz de Belediyenin geleceğe ait niyetini ya biliyordu, ya da kestiremiyordu: İskilip Belediyesi Vatan haini olarak asılan Atıf Hocayı! Kahramanlaştırarak adına anıtlar diktirmedi miydi!Sünnet edilen Atatürk Yolunun kalan kısmına da Çapanoğullarının adının verilmesi neden olmasın!?Atatürk adı ile Cemil Çiçek adı bitişik nizamda olursa,Dahili ve Harici Bedhahlar da kıskanırlar , ve dahi kızarlar ve olan Sayın Cemil Beyimizin geleceğine olur.Bir yol parçası yüzünden yolundan da edilmiş olur.Kürk açılımına ve yeni anayasasına da yazık olur.

848-USTANIN BÜYÜK OYUNUNU BOZMAK!


          OSMAN TÜRKOĞUZ
          Osmanturkoguz@gmail.com
           İzmir; 31 Ekim 2012

MÖ:491 senesinde; Pers kralı Kserkhes, 1.000.000 luk ordusu ile Bugünkü Yunanistan’a girdiğinde; Atinalılarla Ispartalılar, ortak hareket etmeyi planlarken,Ispartalı bir General Atinalı Amiral  Temistoklesin sırtına elindeki bastonu ile vurmaya başladığında,tarihe geçen şu karşılığı almıştı:"VUR! FAKAT DİNLE!" Sayın Recep Tayyib Erdoğan Beyimize bir önerim olacak: "Dinlemeden vur dedin! Dinleyen olmadı. Şimdi bari dinle!"

        USTANIN BÜYÜK OYUNUNU BOZMAK!
    İkinci Dünya Savaşında; Hitler Almanya’sının Fransa’yı ezip geçmesi üzerine İtalya’nın faşist Diktatörü Eski İlkokul Öğretmeni Benito Mussolini, İtalyan Genelkurmay Başkanını ve Dış İşleri Bakanı olan Damadı Kont Ciano’yu, çok uzun ve görkemli makamına çağırarak:
    “İtalya’nın ulusal çıkarlarını sağlamam için, bana birkaç yüz ölü yeter! Emrini vermişti.
Bunun üzerine Fransız Diplomatları ile acele bir toplantı düzenlenmişti. İtalyan delegesi Azametli bir tavırla, Fransız delegelerine dönerek:
    “İtalyanların istekleri yerine getirilmezse, İtalyan Ordularının Fransız sınırlarını açması emri derhal verilecektir!” Ültimatomunu savunması üzerine, derhal ayağa kalkan Fransız Başdelegesi, gayetle muzip bir tavırla:
“Bu asla mümkün değildir ekselansları; çünkü sınırlarımızda Fransız gümrükçüleri vardır!” Demişti.
29 Ekim 1923 Türk Ulusunun en büyük Ulusal Bayramı ve tüm bayramlarımızın da anasıdır.
İşgal altındaki Müslüman ülkelerinde kılınan Cuma namazları fasittir.
Çünkü, egemen olan Müslüman ülkede Hutbe Egemenin adına okunur.
Bosna-Hersek Avusturyalılar tarafından işgal edildiğinde aşağılık bir Müftü Avusturya İmparatoru adına Hutbe okumuştu.
Dini Bayramlarımızı huzur içersinde kutlayabiliyorsak bunu Türkiye Cumhuriyetine borçluyuz.
Ne acıklı ve ne akıl almaz hukuk dışı bir olaydır ki Türk Ulusunun Anıtkabir’e giderek Cumhuriyet Bayramını orada kutlamasına, bu halkın seçmiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti; Biber gazlı, lastik kaplı çelik coplu, zırhlı ve su püskürtücü araçlarla donatılmış, Bayram Kutlamasına gelmiş olan Türk Vatandaşları ile aralarına da çelik barikatlar  konulmuş Akpolisiyle kıyasıya ve acımasız müdahale etmiştir.
Fransızların Gümrükçüleri varsa Bay Recep Tayip Beyimizin de Polisleri var!
İtalyan Ordusu Fransız sınırını Fransız Gümrükçülerini püskürterek asla aşamaz.
Çin Seddini, tüm düşman barikatlarını aşmış bir ulusun çocukları olan Mustafa Kemal Atatürk’ün askerleri için dünyada aşılmayacak barikat yoktur.
Polisin Kutsal bayramımıza gidecek Türk Vatandaşlarını taşıyan araçları ala koymak için icat ettiği bahaneler utanç vericidir.
Hele, hele bir Polis yetkilisinin CÉCESET TORBASI YOK!” Bahanesi Büyük ustamızın  bir beklentisini de yansıtmaktadır.
”Ey! Kutsal Cumhuriyet Bayramlarına gidenler, sağ dönemeyeceğiniz için, ceset torbalarınızı da yanınızda götürünüz!” Mesajı ile seyahat hürriyetine engel olmanın bahanesinin Çok ötesinde anlam taşımaktadır.
Barikatların gerisinde, her türlü silahlarla ve yüksek Mercilerden gelen desteklerle destekli Recepkolarla ellerinde Türk Bayraklarından gayrı hiçbir silah olmayan yürekleri Atatürk sevgisi ile dolu Türk Vatandaşları; Barikatları aşmak için  cebelleşirken, taraflardan ölenler ve yaralananlar da olacaktır.
Ya da provokasyonlarla bu durum yaratılacaktır. İşte o zaman, Öldürülen katırın yasını tutan Sayın İdris Bey ve Sayın Recep Tayip Bey, bu olayla tüm bayrama gelenleri anarşist olarak mahkum edeceklerdi.
Yine de sıkılmadan, olmasını bekledikleri olay için önceden yazılmış bildirilerini okudular : ”Terörist, Holigan, Vs. Vs. Bir Güruh!”
Ellerinde Yalınız Türk Bayrağı olan, binalara ve Akpolise Molotof kokteyli ve dahi taş atmayan, yüzleri açık Terörist görülmüş müdür hiç!
Buna rağmen, yüzlerinde yaralarla ve kırıklarıyla yakalanan iki Teröristimizin fotoğrafları basınımıza yansımıştır.
Ulusal bayramlarını kutlamak için Anıtkabir yollarında dövülen, yaralanan suçlular için Ankara Başmüdeiumumisi soruşturma açmış, Bu fotoğrafı ona armağan ediyorum.

Bu masum ve hatır bilir insanlarımıza çamur atanlar için Büyük Neyzen Tevfik Kolaylımız bir şiir döktürmüş, bu şiiri de onlara ithaf ediyorum.
"Şu boka bok diyemem, boklar duysa ar eyler
Boka düşse zerresi, boku murdar eyler.
Utanma yok, yüz yok, bilgi yok,   
Ahlak yok, onur yok, kişilik sıfır.
Sırf herkese pislik atmak için icat edilmişler!







1 Kasım 2012 Perşembe

847/TÜRK GENÇLİĞİNE SESLENİŞ!


         OSMAN TÜRKOĞUZ
         osmanturkoguz@gmail.com
         İzmir;29 Ekim 2012
                            TÜRK GENÇLİĞNE SESLENİŞ!
                            “EY TÜRK GENÇLİĞİ,”
         “Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini,Türk Vatanını,milyonlarca şehit vererek dalgalandırdığımız Albayrağımızın Şanını ve Türklük onurumuzu sonsuza kadar korumak ve savunmaktır.Varlığının ve geleceğinin yegane temeli budur.Bu temel senin en kıymetli hazinendir.Gelecekte bile din,küreselleşme  ve demokrasi masalları ile seni bu hazineden yoksun bırakmak isteyecek İÇ ve Dış  Alçakların ve Satılmışların  olacaktır.Bu durumda vazifeye atılırken içinde bulunacağın olanakları ve koşulları hiç düşünmeyeceksin.Bu olanak ve şartlar çok uygun olmayarak ortaya çıkabilir.Cumhuriyetine,egemenliğine,hürriyetine,çağdaş evrensel değerlerine,İnsanlık ve Türklülük onuruna ,Anayasal haklarına kastedecek düşmanlar,İÇ ve DIŞ desteğin temsilcileri olabilirler.Hiyle,kandırmaca ve Küreselleşme  masalları ile  vatanımızın en değerli hazineleri  Yabancılara ve İşbirlikçilerine sudan ucuz fiyatlarla peşkeş çekilmiş olabilir.
         Evrensel Hukuk Bilimine ve Cumhuriyetimizin Hukuk Sistemine uymayan Çatma adaletle ve Çatma uyduruk suç dosyalarıyla ve maskeli gizli tanıklar yardımı ile Ulusal kahramanlarımız ve Aydınlarımız esir kamplarına doldurulmuş olabilirler. Cumhuriyetimizin tüm kurum ve kuruluşları Çağ ve Türklük düşmanı militanlarla doldurulmuş olabilir. Türk Silahlı Kuvvetleri,Dış ve İç iftiracıların  yardımı ile  enenerek, en büyük komutanları Cumhuriyetimizi yıkma yeminini etmiş olanın huzurunda Piza kulesi gibi eğilmiş olabilir.
         Bütün bu şartlardan daha Elim ve daha Vahim olmak üzere iktidarı vermiş olduğun Dış ve İç destekli Tarikat sahiplerinin Taşeronları, yalakaları ve bir kısım Halk,GAFLET,DALALET VE HATTA İHANET içersinde bulunabilirler.Bu iktidar sahipleri kişisel çıkarlarını Tarikatların,İç ve Dış düşmanlarımızın siyasi emelleriyle birleştirebilirler.Fakruzaruretiçinedüşürülmüşolan Halkımız,çadırlarda verilen bir tas çorbaya ve bir paket yiyeceğe mecbur bırakılmış olabilir.
         Bu iktidar sahipleri,alçakça emellerini gerçekleştirebilmek için Anayasamızdaki,vatandaşlarımıza verilmiş olan, Evrensel Haklarını yokmuş kabul ederek Anayasal suç işlemeyi huy haline getirmiş olabilirler.Özel hayatın gizliliğine  karşın, tüm iletim araçlarını  hempalarına dinleterek  bir korku imparatorluğu kurmuş olabilirler.Dört bir tarafını dost devlerle çevrelettiğimiz Türkiye Cumhuriyetinin  dört bir tarafını,içteki melanetlerini kamufle etmek maksadıyle, düşman devletlerle kuşattırmış  olabilirler .Önce kendi Cumhuriyetimizin tüm kurum ve kuruluşları ile kavgaya tutuşarak, Cumhuriyetimizin Şanlı Ordusunu da düşman ordusu gibi göstererek,YURTTA SULH,CİHANDA SULH inancımıza saldırabilirler.Kendi Ordusuna katlanamayan Gafiller,düşman ordusuna katlanmak zilletini de kabul edebilirler.Başının üzerinde taşıyacağın insanların vicdanlarındaki ve damarlarındaki cevheri araştırmayı  bir dakika ihmal ettiğinde;ulusal ve toprak bütünlüğümüze ve Türklüğümüze saldırı edebilecekler  iktidara gelmiş olabilirler. Unutma sakın benim Soylu Gençliğim;yalınız Köleler ve Ölüler her türlü hakarete ve alçaltıcı davranışlara,isteseler de  tepki veremezler.
         Tüm Ulusal Bayramlarımızı ve Ulusal Tatil Günlerimizi sizinle beraber kutlamamıza engel olabilirler. Dünyayı titrettiğimiz İlk Türkiye  Büyük Millet Meclisi Binamızın  önünden başlayarak,Anıtkabir’de, benim huzurumda bitirilecek olan sevgi yürüyüşünden korkmuş olarak;Biber gazlı;üstü lastik kaplı coplu,zırhlı ve tazyikli su püskürtücü araçlarla takviyeli şartlandırılmış ve kendi memurlarının emirlerine verilmiş  güvenlik güçlerinin önünü çelik bariyerlerle kapattırtmış olabilirler.Sen,onların araçlarına ve kullanmış oldukları insanlık ve yurttaşlık dışı hareketlerine sakın başvurma. Bebelerinin, ninelerinin dedelerinin  ve senin üstüne sıkılan suya,gözlerini ve ciğerlerini yakan Biber gazına aldırmadan;Düşman siperlerini yaran Ataların gibi,damarlarındaki asil kanla tüm bu engelleri yıkarak Bana coşkun seller gibi akta katıl:Çiğnerlerimizi kavuran Türklük ve Uygarlık ateşinin yanında Biber gazının yakmasının  ne hükmü olabilir? Anıtkabir meydanında;benim en sevdiğim Türküleri söyle,dans et ve Zeybek oyunları oyna , resim  ve heykel sergilerini aç.      
         EY! TÜRK GENÇLİĞİ,benim Soylu varlığım;yeniden dünyaya gelsem,sırtımı  yine sana dayardım,karanlığın gözünü,damarlarındaki alkanla ve  senin parmaklarınla oyardım. On Kasımlar, benim doğuş günümdür, on Kasımlar senin oyun günündür.Ulusal Kurtuluş Savaşımız,30 Ağustos Başkomutanlık  Meydan Muharebemiz,29 Ekimlerimiz,23 Nisanlarımız ve 19 Mayıslarımız ve 10 Kasımlar;Türk, Türklük,Çağdaş uygarlık , ulusal bütünlük ve Türk Kadının hakkı olan Yüceltilmesi düşmanlarımızın korku ve nefret günüdür;bunları aklından hiç çıkarmayasın.Tarihte örneklerini ibretle gördüğümüz;peşin hükümlü ve ceza formatı kararlı “umumi Selamet komitelerini” kurarak,asker,sivil ve rütbe farkı gözetmeden tüm komutanlarımızı  ve Vatansever Aydınlarımızı tutuklattırabilirler. Benim ve Tüm Türk Ulusunun Türk Gençliği;tüm bunları,bizim yaptıklarımızı   ve benim sözlerimi,Bursa öğüdümü,daha güzellerini yaratmak için, ve beni asla unutmayınız. “
        

846/BARİKATLARI TÜRKÜN AZMİ KIRDI


            OSMAN TÜRKOĞUZ
            osmanturkoguz@gmail.com
            İzmir;31 Ekim 2012
                                  
                                   BARİKATLAR KARGAŞA İLE AÇILMIŞ
İç İşleri Bakanımız,
Öldürülmüş Katırın hesapçısı ve Vatandaşımızın göbek attırıcısı Bay İdris Naim Şahin!’
         Sayın Naim Beyimiz,Şaşkınlıkla ve Kargaşa ile açılmış olan sizin o Şom Çenelerinizdir Efendi Hazretleri!İnönü’lerde,Sakarya’da ve Dumlupınar’da Yunalıların berkitilmiş mevzileri Ulusta hafife aldıklarınızın dedeleri tarafından aşılınca tüm dünyanın da ağzı açık kalmıştı.Bir yazımın iletisini size armağan ediyorum:
“Bir Ulusun Ulusal bayramlarını istediği gibi kutlamasına hiç bir kimse,Sayın Bay Recep bile engel olamaz.İç İşleri Bakanımız
sn..İdrisNaim Şahin Beyimiz:"Barikatlar karagaşa ile açıldı!"Buyurmuş.Barikatlar;İNÖN;Sakarya ve Dumlupına Yunan mevzileri aşıldığı gibi,ellerinde Türk bayrakları ve göğüslerinde de Türklük gurur  taşıyan  Türkler tarafından aşılmıştır!Onlara Sevgi ve saygılarımla.Sayın Şahin Beyimiz;siz ancak  bir Türk vatandaşına göbek attırabilirsiniz!Onların sabrı tükenirse, kafaları da kızarsa unutmayınız ki Onlar dünyaya göbelek attırtır!
Blog adresim: http://osmanturkoguz.blogspot.com/
        
               

İzleyiciler

Blog Arşivi