21 Haziran 2012 Perşembe

750/ZİNA ÜZERİNE SERENAT!

                                                                
            OSMAN TÜRKOĞUZ
            osmanturkoguz@gmail.com
            Çeşmealtı;17 Haziran 2012.

           ZİNA ÜZERİNE SERENAT!


 ŞERİATKANUNLARI GETİRİLECEĞİNE GÖRE,HEM UYUYUN,HEM DE BU YAZIYI İYİ OKUYUNUZ!
         Kadınlarımızın istenmeyen gebelikten kurtulmalarını önlemek için, Büyük Ağabeyimizin bir fermanı üzerine ,Bab’ıMeşihat ve Fetva Eminliği kaldırıldığı halde,Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 136’ıncı maddesine rağmen, DİBaşkanımız da Ağabeyimizi destekledi.Buna şaşırmadım.Beni en çok hayrete düşüren,Çağdaş ve Atatürkçü bir Ulemamızın beyanı olmuştur:
         “Zinayı suç olmaktan çıkaranların çocuk aldırmalarına tepkileri anlaşılır gibi değil!”
         Zina konusu çok acıklı bir konudur. Ol Ulemamızın “suç”dediği olgu İslam Hukukuna göre midir? Eski ceza Kanunumuza göre midir!Aklım karıştı.Gözümün önüne Suudi Arabistan’da Zina suçundan başı kesilen Genç bir Prensesin gövdesinden ayrı yerde yatan kesik başı ve başını kolayca kesmek için kırpılarak yerlere saçılmış saçları geldi.Genç bir delikanlıya âşık olan Prensesi Seksen yaşındaki bir din adamı ile evlendirmişlerdi.Prenses sevdiği Gençle Lübnan’a kaçmıştı.Affedildikleri söylenerek kandırılan iki sevgili Arabistan’a geri döndüler ve Şeriat mahkemesi tarafından idam cezasına çarptırılan talihsiz Prensesin önce saçları kesilmiş,Kabe’ye doğru diz çökertilerek, boynu vurulmuştu.Zina denilen sosyal olayı doğuran etkenleri incelemeden bu konuda konuşmak salaklara özgü bir tarzdır.
         1986/1987 Ders yılında;Zonguldak İmam-Hatip Lisesi Din dersi öğretmeni ,öğrencilerine çok önemli dinsel,bilimsel ve ahlaksal bir konuda ders vermiş,bu ders te yerel basına yansımıştı:”
         “Kız öğrenciler! Siz,siz olunuz ki erkek öğrencilerin kalktıkları sandalyelere oturmayınız.”Yoksa,”Sandalye zinası”işlemiş olursunuz!”Ulemalık Allah vergisi olmalı tıpkı aptallık gibi.
         1988 yazında Ürkmezdeydik;tüm insanların denize girdiği sahilde genç bir Kadının, kapalı bir vaziyette, denizi özlemler içinde  seyrettiğini gördüm.Kocası denize girmesine izin vermiyormuş.Kocasına bu yasağının nedenini sorduğumda şu dini ve bilimsel yanıtı alarak cehaletimden utandım:
         “Sayın Komutanım;deniz erkek ve kadınlarla dolu.Dinimize ve Şeriat inancımıza göre “Deniz Zinası” söz konusudur!”Buyurdu.Deniz kenarında oynayan ve mayolarının önü kalkık Gençleri göstererek:
         “Siz de bikini mayo giymişsiniz. Bu önleri kalkık delikanlılarla denize girdiğinize göre,sizin için de,dininize ve şeriatınıza göre “Deniz İpneliği” söz konusu değil midir?
         Bendeniz, ilkel ve kadınların iradesiz birer mal sayıldığı Müslüman ülkelerinde ve örnek alınan İSLAMİ GEÇMİŞTEKİ ZİNA CEZALARINI ANLATMADAN ÖNCE;Ceza Kanunlarımızdaki Zina Cürmüne! Uygulanan hükümleri yazmak istiyorum.Daha önceki Türk Ceza kanunundaki Zina suçu Cürüm sayılmaktaydı! ; “Beşinci Fasıl,ZİNA”
         “Kadının Zinası:”
         MADDE 440-“Zina eden karı hakkında altı aydan üç seneye kadar hapis cezası tetip olunur.
                            “Karının evli olduğunu bilerek bu fiilde ortak olan kimse hakkında da aynı ceza hükmolunur.”
         “KOCANIN ZİNASI”
         MADDE441-“Karısı ile birlikte ikamet etmekte olduğu evde yahut herkesçe bilinecek surette başka yerde karı koca gibi geçinmek için başkası ile evli olmayan bir kadını tutmakta olan koca hakkında altı aydan üç seneye kadar hapis cezası hükmolunur.
          “Erkeğin evli olduğunu bilerek bu fiilde şerik olan kadına hakkında da aynı ceza verilir.”
         “CEZAYI AZALTAN HALKLER:”
         MADDE 442-“Yukarıdaki maddelerde yazılı cürümlerin işlendiği sırada karı ve koca birbirinden nikah baki olduğu halde hâkimin hükmü ile ayrılmış veya biri, diğerini, terk etmiş ise her birinin cezası üç aydan bir seneye kadar hapistir.”
         “ZİNA-KOĞUŞTURMA”
         MADDE 443-Geçen maddelerde yazılı olan cürümlerden  dolayı takibat icrası karı kocadan biri tarafından şahsi dava ikamesine bağlıdır.Bu keyfiyet cürümde şerik olanlar için de bağlıdır”
         “DAVADAN VAZGEÇME”
         MADDE 444-Davadan vazgeçmek, hükümden sonra dahi makbuldür. Bu halde hükmün icrasından ve cezanın neticelerinden sarfınazar olunur. Karı kocadan birinin ölümü davayı iskat eder.”
         1964 senesiydi; Manavgat’ın Büyük Karavca köyünden Genç bir delikanlı Side’de beni buldu;” Komutanım, köyümüzün en Güzel kızı Yıldızla sevişiyoruz;onu bana vermeyecekler,aman yardımınıza muhtacız!”Dedi.”Ulan oğlum;Yıldız da seni seviyor mu?”Dediğimde ellerime sarılarak:”Komutanım,hem de nasıl!”Demişti.Gereğini yaptım ve evlendiler.Bir ay geçmeden Cumhuryet Savcılığına Yıldız Hanımın şehir merkezindeki bir bakkalla zina yaptığına dair dilekçe verilmiş.*O zamanlar Cumhuriyetin Savcıları vardı!*Yıldız Hanımı getirttim.Odama girdiğinde,”yazıcı er dışarı çıksın!”Dedi ve anlatmaya başladı:”Bu adamın erkeliği hiç yokmuş,şeyi ölü kuş yavrusu,şeyime deydirip,deydirip  beni abdest almaya zorluyor!Benim kızlığımı da Kardeşi bozdu.Ben ateş gibi bir genç kadın oldum ve her gün de erkek isterim! Şimdi o mu suçlu ben mi suçluyum?”Dedi.”
         Durumunu Cumhuriyet Savcısına ve sorgulamayı yapacak Yargıca anlattım,Yıldız Hanım tutuklandı.Kocası olacak adamı, tüm aramalarıma karşın bir türlü bulamamıştım.
         “Başlık Parası” nedeniyle hayvan gibi satılan kızlarımızın ve kadınlarımızın duygularına ve iradelerine bakan da yok.NEDENSELLİK=Causalité/Sebep-Sonuç ilişkisi kadında ve kızlarda hiç aranmaz.Ulu Tanrımız onları satılık mal olarak yaratmış sayılmaktadır.Kur’anı Kerimin 95/5’inci ayeti:”biz insanları noksansız olarak mükemmelen yarattık!” Yazsa da o mahallere uğrayan da yok.”Kadın mı,saçı uzun aklı kısa!””En makbul kadın koyun cinsinden olanıdır!”Hadis!Onları satabildikleri kadar satsınlar;sonra kabahati da, alın yazgısı diyerek, Ulu Tanrımızın üstüne atsınlar.Zina suçunun sebebi kanundaki tanıma uymak değildir;Allah ve din ile kandırararak kadınları mal ve meta olarak değerlendirmektir.               Rahmetli Cemil Sena Ongun’un ünlü eseri “Ahuramazda Böyle Dedi” de; gerçeği bulabilmek için tanrıya gidenlere parlak bir buluttan bir ses hitabeder:”Kuşlardan ve çocuklardan niçin ibret almıyorsunuz?Ben kimseye benim adıma konuşma yetkisi vermedim.Her türlü rezilliğinizi benim üstüme atıyor,benim adıma kötülükler yapıyorsunuz!Sizi yarattığıma pişmanım insanoğlu!”Kadına dair tüm kötü söylemler Tanrı ve peygamber adı kullanılarak üretilmektedir.
          Manavgat’ın Beşkonak bucağında görevli bulunan deneyimsiz bir jandarma karakol komutanı,23 yaşındaki bir kadını evli bir erkekle zina yapıyor diyerek mevcuden Bana göndermişti.Jandarma bölüğünün önüne getirilen kadın yerleri ve gökleri inletmişti:
         “Yüzbaşım, Yüzbaşım MAM benim onu istediğim gibi kullanırım.Bana Fahişe muamelesi yapamazsınız.Beni,her gün anamın koynuna giren ve benim bekârlıktan yataklarımı yırttığımı görmeyen babam şikayet etmiş!”Devlet,benim MAMIMLA uğraşmasın!”Diye bağırmıştı.Konuyu adliyeye intikal ettirmeden halletmiştim.
         Dengesiz evlilikleri Allah’a,Din’e ve Peygambere ve dahi Din ulularına dayanarak yaratanlar haksızlığa uğratılan kadını suçlu çıkartmada.
         1889 tarihli İtalyan Zanerdelli ceza kanununu kendimize uydurduktan ve 45’ten fazla değişiklik yaptıktan sonra yeniden yazdık. Eski Ceza Kanunumuzda çok komik ve Hukuk devleti kavramına da ters bir hüküm vardı.Bu hüküm ve uygulama eşitlik ilkesine de aykırı idi ve İslam hukuku mantığının eseri olsa gerekti.Evli kadın bir defa zina cürümünü işlediğinde cezası tamamdı.Erkekte mükerrerlik,devamlılık şartı vardı.Erkek,evlilik dışındaki kadınların  tadına bakarak bırakmışsa cürüm teşekkül etmemiş sayılırdı.Aşağıdaki alıntıyı okuyalım:
“Eşitsizlik bitti ama zina suç olarak kalmalı
”Kadının zina suçunu iptal ettiren ilk başvuruyu yapan Hâkim Beyazıt Boran, ‘‘Zina eşitsizliği bitti, kadınlar adına çok mutluyum’’ dedi. Ancak Boran, zinanın TCK’ da suç olarak kalmasını ve şikâyete bağlı olmasını savunuyor.
Anayasa Mahkemesi'ne, TCK’nin 440. maddesindeki ‘kadının zinası’ suçunu iptal ettiren ilk başvuruyu yapan İzmir Torbalı Asliye Ceza Hâkimi Beyazıt Boran, zinanın suç olarak kalmasından yana olduğunu söyledi.
Boran, ‘‘Bu konudaki görüşümü bir hâkim değil vatandaş olarak söylüyorum. Bana göre, zina kadın ve erkeklere eşit ceza öngören bir suç olarak TCK’ da kalmalı. Ancak şikâyete bağlı olarak takibi yapılmalı. Evlilikte eşlerin birbirine sadakati esastır. Sadakatsiz davranılması halinde, eşin şikâyeti üzerine zina nedeniyle kamu davası açılmalı’’ dedi.
18 yıllık hâkim olan Boran, iptal kararı konusunda, ‘‘TC Devleti'nin kadınları adına da bu başarıyı elde ettiğim için mutluyum. Zina eşitsizliği bitti. Hukuk devleti adına iptal kararının büyük bir başarı olduğunu düşünüyorum’’ diye konuştu.
DÜNYADA BOŞANMA NEDENİ
Dünyanın birçok ülkesinde zina bir suç değil, boşanma nedeni. Türkiye'de ise bu konuda hukukçular ikiye bölünmüş durumda. İptal kararını aldıran hâkim Boran'ın yer aldığı bir grubun görüşüne göre, zina suç olmalı. Ancak, TCK’ da kadın ve erkek için eşit ceza öngörülmeli. Karşıt görüşe göre ise zina sadece boşanma nedeni sayılmalı.
TBMM Genel Kurulu'nda bekleyen tasarı, zinayı suç sayıyor ve TCK’ da düzenliyor. Anayasa Mahkemesi'nin erkeğin zinası suçunu iptal kararı doğrultusunda hazırlanan tasarı, zina yapan kadın ve erkeklerin aynı şekilde, başka bir koşul aranmaksızın, 6 aydan 2 yıla kadar hapisle cezalandırılmasını öngörüyor.”
 Bir başka yaklaşım da; Zina nedeniyle Dini Nikâha varmak:
”Ancak ortada garip bir çelişki var. Zinanın suç olmaktan çıkarıldığı, nikâhsız birlikte yaşamaya kanunun dokunmadığı bir ortamda resmi nikâhtan önce dini nikâh yapan ve yaptıranları cezalandırmak açık bir adaletsizliğe yol açıyor. Yani medyanın da katkısıyla bir süredir meşrulaştırılmak istenen nikâhsız birlikteliklere, açıkçası zinaya devlet göz yumuyor ama nişanlıyken dini nikâh kıydıran çiftler ve bu nikâhı yapan imam hapis cezasına çarptırılıyor. Bilindiği gibi Anayasa Mahkemesi bir süre önce zina suçunu düzenleyen Türk Ceza Kanunu'nun 440 ve 441'inci maddelerini iptal etmişti. İlginçtir ama başta amaç zinanın suç olmaktan çıkarılması değildi. Anayasa Mahkemesi kadınlara nazaran daha farklı düzenlenen erkeğe zina cezasının da aynı şekilde uygulanmasını istiyordu. İptal edilen kanun yerine parlamento tarafından yeni bir düzenleme yapılmayınca Anayasa Mahkemesi başka bir başvuru üzerine bu sefer de kadının zinasını suç olmaktan çıkardı. Tarih boyunca, İslam öncesi Türk toplulukları tarafından bile büyük bir suç ve günah olarak kabul edilen, günümüzde de halk nazarında çok kötü bir fiil olan zina suç değil. Buna karşılık toplumun tamamına yakını tarafından kabul gören hatta yapılmadığı zaman gerçek anlamda evliliğin meydana gelmediği düşünülen dini nikâh hâlâ suç olarak duruyor.”
         Zina Cürümü! İle Müslümanlıktan sonra tanıştık, nice masum kadınları taşlarla parçalayarak öldürdük.Osmanlının Muhteşemliğini Topkapı sarayının harem dairesine kilitleyenler,açlıktan hayvanlarla otlamaya giden ve medreselerin taş zemininde ırzlarına geçilen acemi Suhteleri bir kenara koydu.Yavuz sultan Selim’in bir tek oğlu vardı:Birinci Süleyman.erkek kardeşleri olmadığı için kardeş boğdurma zevkinden mahrumdu bu Süleyman!Onun için de oğullarını,torunlarını  ve Cem amcasının ailesini boğarak bu zevkini tatmin etmiştir.Yavuz’un Kızı Şah Sultan;Arnavut asıllı Sadrazam Lütfi Paşa ile evliydi. Lütfi Paşa bir fahişenin/Osmanlıda Fahişe de Oğlan da boldu/ cinsiyet organını kestirtmişti.Bunu öğrenen Şah Sultan,Kocası olan Sadrazama:
         Sen ne alçak,ne zalim bir Arnavut’muşsun.Bu vahşeti nasıl yaptırırsın?”dediğinde,Ol Arnavut’tan okkal bir tokat yemiştir.Sarayda çalışan kişilerden de bir iyice dayak yiyen Lütfi Paşa Sadrazamlıktan kovulur.

   Kuran-ı Kerimde Zina Suçu Ve Hükümleri”

“Kuran-ı Kerimde Zina Suçu Ve Hükümleri – Elmalılı Tefsirinden”
“24-NUR:”
“1- Ve farz kıldık Yani bu sure, kesin olarak farz kılınan birtakım hükümleri ve bunların delillerini içinde bulunduran bir kısım açık ve belli âyetleri ihtiva eder. Öyle ki bu sûrenin de İslâm medeniyetinin hukukunu ve asıl vazifelerini gösteren temel çizgilere delil olması açık bir şekilde düşünülebilir. İlk önce namus, ırz ve aile hukuku meselelerinden başlanarak buyuruluyor ki:
Meâl-i Şerifi
“2- Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah dini(ni tatbik) hususunda sizi sakın acıma duygusu kaplamasın! Müminlerden bir grup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun.”
“3- Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenemez; zina eden bir kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan erkek evlenebilir. Bu, müminlere haram kılınmıştır.”
“4- Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup, sonra (bunu ispat için) dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar tamamen günahkârdırlar.”
“5- Ancak bundan sonra tevbe edip ıslah olanlar müstesnadır. Çünkü Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir.”
“6- Eşlerine zina isnadında bulunup da kendilerinden başka şahitleri olmayanlara gelince, onların her birinin şahitliği kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ederek şahitlik etmesidir.”
“7- Beşinci defa da, eğer yalan söyleyenlerden ise, Allah’ın lanetinin kendi üzerine olmasını dilemesidir.”
“8- Kadının, kocasının yalan söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ve şahitlik etmesi,”
“9- Beşinci defa da, eğer (kocası) doğru söyleyenlerden ise, Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını dilemesi kendisinden cezayı kaldırır.”
“10- Ya Allah’ın size bol lütfu ve merhameti olmasaydı ve Allah tevbeleri kabul eden hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı (haliniz nice olurdu.)?/”
“2- Zâniye ve zânî; ZANİYE, zina eden kadın ZANÎ zina eden erkek demek olduğu belli, fakat zaniye ile mezniyeyi ayırmak gerekir. Her zaniye mezniyedir; ama her mezniye, zaniye değildir. Çünkü mezniye, zina edilen kadın demektir ki, şiddetle ve zorla da olabilir. Zorla zina edilen kadına ise mezniye denilirse de zaniye denilemez. O zira ancak kendi istek ve arzusu ile zina işlemiş kadına denilir. Karşılıklı rıza ile işlenilmesi sebebiyle, zina fiilinde bu fiili işleyenler ortak olur. Zorla zina edilen kadın ise hiçbir yönden fail değil menf’ul dür. İşte burada, zorlanana had cezası gerekmeyeceğini anlatmak için zaniye denilmiş, mezniye denilmemiştir. Şunu da unutmamalıdır ki maksat, zinalarının sabit olduğuna şer’i yönden hüküm verilmiş olan zanî ve zaniyedir. Zinanın tespiti ise “Onlara içinizden dört şahit getirin.” (Nisa, 5/15) ayetinin ifadesi ve delaletine göre dört şahide veya dört kere ikrar etmeye bağlıdır. Netice olarak zina ettiği bu şekilde sabit olan ve sabit olduğuna hüküm verilen kadın ve erkek, Şimdi bunlardan her birine yüz celde vurunuz.CELDE: Deriye vurmaktır ki, her vuruşa celde denir. Keşşâf’ta der ki, “celd” sözünde şuna işaret vardır ki acı, ete geçirilmemelidir. Çünkü celd, cilde vurmaktır.”
“Nitekim “zaherehû”: sırtına vurdu, “batanehû”: karnına vurdu, “reesehû”: başına vurdu demek olduğu gibi derisine vurdu mânâsına da “celedehû” denilir… Demek ki, deri hissedecek kadar kaba elbisenin üzerinden vurmaya da celd denilmez. Aynı zamanda meselenin fıkhî yönü düşünüldüğü zaman maksadın, bir eğlence olmadığı gibi, bir işkence veya yok edip öldürme de değil, yalnız zorlama ve terbiye etme olduğu açıktır. Şu halde maksat, şiddetli bir celd değil, eti çürütmeyecek ve tehlikeye sebeb olmayacak şekilde hafife yakın orta bir şekilde vurmaktır ki, nasıl olacağı Fıkıh kitaplarında açıklanmıştır: BİRİNCİSİ: Değnek iri olmayacak, çöp gibi çok basit de olmayacak, parmak kadar düz ve budaksız olacak.”
“İKİNCİSİ: Vuran kimse vururken en son omuzu hizasına kadar kaldıracak
ve omuzundan arkasına aşırtmayacak,”
“ÜÇÜNCÜSÜ: Çıplak vücuda vurulmayacak, fakat kürk gibi kalın elbise varsa çıkarılacak. Rivayet edilir ki, Ebu Ubeyde b. Cerrah (r.a)’a had cezası için bir adam getirildi, adam gömleğini çıkarmaya başladı ve “Benim şu günahkâr vücudum dövülürken üzerinde gömlek bulunması uygun değildir” dedi, Ebu Ubeyde gömleğini çıkarmasına izin vermeyin, dedi ve o şekilde dövüldü.”
“DÖRDÜNCÜSÜ: Yüz, karın ve ot yeri gibi nazik ve tehlikeli organlara vurulmaz.”
“BEŞİNCİSİ: Hepsi bir yere de vurulmayıp diğer organlara gereği şekilde yaygınlaştırılır…”
“Âyetin açık ifadesine göre zanî ve zaniye, zina isnad edilen evlenmiş veya evlenmemiş olandan daha genel ve bundan dolayı celd, ikisini de içine alıyormuş gibi görünür. Fakat Mâiz ve Gâmidiyye hakkında Peygamber efendimizin bilinen uygulaması, yani bilinen sünneti ile bu âyetin hükmü, muhsan olmayan, yani evlenmemiş olanlar hakkında olmak üzere yürürlüktedir. Allah’ın cezasında onlara acıyacağınız tutmasın Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız öyle yapınız. Allah’ın muhterem tuttuğu iffet ve namusu yırtan zanî ve zaniye’ye acıma duygusuna mağlup olup da onlara iltimas göstererek Allah’ın emrettiği cezayı ihmal etmezsiniz, Allah’tan ve ahiret sorumluluğundan korkarsınız. Çünkü onlara acımak, zinalarına göz yummakta değil, tevbelerine sebeb olmak için cezalarını yerine getirmek ve bu şekilde iffet ve namusu koruma ve zinanın genelleşmesini önleyerek nikâhın çoğalmasına çalışmaktadır. Çünkü zina; “Çünkü bu bir hayâsızlıktır, iğrenç bir şeydir ve kötü bir yoldur” (Nisâ, 4/22) âyeti kerimesine göre büyük bir fuhuştur, kin ve hiddettir ve yolu pek kötüdür.”
“Gerek sıhhî, gerek tabiî, gerek ahlâkî, gerek hukukî, gerek içtimâî hangi yönden düşünülürse düşünülsün zina çok zararlı, harab edici bir günahtır. Erkekle kadının yaratılış ihtiyaçlarından olan cinsî münasebetlerinin, meşru ve güzel yolu zinada değil, nikâhtadır. Nikâhta hayatın bir bereketi, zina ve hayâsızlıkta ise onun yok olması ve sonuçsuz kalması vardır. Nikâhın kolaylığı, doğruluk ve emniyeti, çoğalması bir toplum bünyesinin sıhhatinden olduğu gibi, tersi olan zinanın yayılması da aksine toplum bünyesini kemiren,
çürüten, her türlü ahlâkî kötülüklere sürükleyen tahrib edici şeylerin başıdır. Tıbbî ifade ile ifade edecek olursak zina, toplum bünyesinin frengisidir. Bir hadis-i şerifte Peygamber efendimizden rivayet edilmiştir ki: “Ey insanlar topluluğu! Zinadan kaçınınız, çünkü onda altı özellik vardır. Üçü dünyada, üçü ahirettedir. Dünyadakiler değerleri giderir, fakirlik getirir, ömrü kısaltır. Ahirette de Allah’ın gazabına, hesabın kötülüğüne, cehennemde ebedî kalmaya neden olur.” Bu sebepten insanlara yardım ve acıma ona teşvikte değil, ondan menetme ve zorlama ile kurtarmaktadır. Bu âyette emrolunan yüz sopa vurma ise sakındırma ve yasaklamanın, gayet basit ve sade ve her türlü sıkıntı ve korkudan uzak en sağlam yoldur. Bu âyetin nüzûlünden önce İslâm’da zinanın cezası “Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse o kadınları ölüm alıp götürünceye, yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlere hapsedin. İçinizden fuhuş yapan her iki tarafa ceza verin…” (Nisâ, 4/15-16) âyeti uyarınca kadınlar için vefat edinceye veya Allah bir yol açıncaya kadar evlerde hapis, erkekler için de hakimin görüş ve takdirine uygun bir eza ile tazirdi; takdir edilmiş belli bir cezası yoktu. Bu âyetin indirilmesi ile bekârlar arasında her ikisine de yüz sopa vurma ile sınırlandırıldı ve böylece vaad edilen yol gösterilmiş oldu ki, bunda iki taraf için zina zevkine karşılık yeterli eziyet ifade edecek adil bir tesir mevcut olduğu gibi, zarardan uzak ve masrafsız olmak itibariyle de birçok yönden faydalar vardır. Hapis cezasının ahlâkî bir şekilde tatbikatındaki zorluklarla beraber, bir taraftan her türlü iş ve gücü durdurma, diğer taraftan devlet hazinesine birçok masraflar yüklediği hesap edilirse, bu hususta tayin edilen yüz sopa vurulmasının, gerek ahlâkî ve gerek iktisadî ve gerek kolay tatbiki ile adalet nokta-i nazarından faydalı ve netice verici bir terbiye olduğunu kabul etmemek mümkün değildir. Şu kadar var ki, kötü bir şekilde tatbik etmemek şarttır. Onun için buyuruluyor ki: Ve müminlerden bir grup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun. Yani gizli dövülmesinler de müminlerden bir taifenin (grubun) huzurunda onların şahitliği ve gözcülüğü altında dövülsünler. Keşşâf’ın açıklamasına göre tâife; bir halka olması mümkün olan gruptur ki, bir şeyin etrafını çeviren topluluk demek gibidir. En azı üç dört kişi olması gerekir
“ İbnü Abbas’tan bunun tefsirinde dörtten kırka kadar diye nakledilmiştir. Aslında çoğulun en azı üç ise de zinada şahit adedinin istenen haddi dört olduğuna göre, bunun da en azından dört olması gerekir. Çünkü “şahit olsun” buyurulmuştur. Bu sebepten iki kâfi gelmez, Hatta Hasen’den rivayete göre en azı on kişi olmalıdır. Netice olarak gizli dövme suçlamasına meydan vermeyecek kadar bir grup insanın hazır bulunması gerekir. Bu ise bir iki kişi ile olamaz. Sonra yalnız adet değil, nitelik de şarttır. Onun için “müminlerden bir grup” buyurulmuştur ki, şahitliğe ehil halis müminlerdir. Zira şehadete ehil olmayan aşağılık kimselerin şahitliği, yapılmamış gibidir. İbnü Abbas Hazretleri de “Allah’ı tasdik edenlerden kırk kişi kadar” demekle bunu kasdetmiştir. Bu emirde başlıca iki hikmet vardır:”
“BİRİNCİSİ: İntikam şeklinde bir kötüye kullanmaya meydan vermemek için bir teminattır. Çünkü gizli dövmelerin, hiddetin sevkiyle işkence halini alması veya bir iltimasa uğraması mümkündür. Nitekim tarihin şikâyet ede geldiği zalimane işkenceler hep gizlenerek yapılmıştır. Bundan dolayı Avrupalı ceza hukukçularının dövme gibi bedeni cezalandırmaları hoş görmemeleri de hiç sebebsiz değildir. Fakat hapis gibi genellikle uygun görülebilen cezaların çoğu cismani olmaktan kurtulamayacağı gibi, gizli dövme kadar kötüye kullanmaya müsait bulunduğu da inkâr olunamaz. Bir mahpusa, hele yalnız olan bir mahpusa karşı ne yapılmaz. Hâlbuki herkesin gözetimi önündeki bir dövme tesirli olmakla beraber, haddi aşmaya müsait değildir. İşte darb, ancak bu şahitlik ve kontrol altında açıkça olmak şartıyla meşru kılınmıştır. İKİNCİSİ: Bunda iffet ve namusun kıymetini, ibret ve terbiyenin genelleştirilmesini ifade eden bir ilan ve sergileme vardır. Gerçi bu sergileme bu suçu işleyen kimsenin sadece aleyhine değildir. Açıklandığı üzere lehinde bir teminatı da içinde bulunduran bir ilandır.
Mahkemenin ilanının ve hükmün, alenî olması gibidir. Hükmün aleniyeti (açıklığı) ise bir sergilemeyi içerse bile, genellikle bir ceza niteliğinde kabul edilmez. İcranın yani yürütmenin açıklığının da öyle olması gerekir. Özellikle cezalarda uygulama, hükmü yerine getirmede tamamlayıcı unsurlardandır. Bununla beraber, aklı olanların vicdanında, en küçük bir sergilemenin bile bir ruhî azap meydana getireceğinde şüphe yoktur. Bundan dolayı bu şahitlik, yalnız bedeni olan “celd ceza”sının ruhî bir tamamlayıcısı olur. Bu cümlede
“onların her ikisine uygulanan cezaya” buyrulması da buna işarettir. Bir de bu şahitliğin amme hukuku ile ilgisi vardır.”
3-Şöyle ki: Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile nikâhlanamaz. Zina eden bir herif evlenecek olursa, alacağı karı ya bir zina etmiş kadın veya bir müşrik kadındır. Çünkü imanı ve namusu olan temiz Saliha kadınlar ondan nefret eder, ona tenezzül etmez ve etmemelidirler; öyle heriflere olsa, olsa ya kendisi gibi zina işlemiş veya Allah’a şirk koşmakta olan bir karı rağbet eder ki, Allah’a şirk koşan kadınların da iffet ve namusu şüphelidir. Ve işte zina şirke, şirk zinaya böyle yakındır.Bir de nefsinde zina etmeye yatkınlık olan erkek, namus ve iffetten yoksun kadınlarla ilgi kurar, onlardan tiksinmez; aksine şehvetini tahrik edip heva ve hevesine uyduklarından dolayı onlara kapılır ve bu duygu onun evlenmek konusundaki fikrini ve düşüncesini bozar da nikaha ve evlenmeye rağbet etmez ve şayet evlenecek olursa, alacağı da öyle birisi olur. Zira iffet ve namusun kıymetini bilmez, iffetli olanları takdir etmez, kendi dengini arar. Bu şekilde, erkeğin iffetsizliği, iffetsiz kadına düşmesine sebeb olduğu gibi, netice olarak nikâhlayacağı kadının iffetsiz olmasına da sebeb olur. Bu nükte ve incelik ile bu âyette erkek, dişiden önce zikredilmiştir. Hâlbuki önceki ayette dişi önce zikredilmişti. Çünkü dişinin görünmesi, açgözlülüğe düşürmesi, kendi isteği ve kabulü olmadıkça adı geçen zina fiili başlayamayacağından, orada suçun başı, zinanın maddesi, karı olduğuna işaret edilmişti. Fakat nikâh konusuna gelince, bunda erkeğin rağbet ve isteği asıl ve öncül olduğuna ve erkeğin ahlâkının iffet bakımından kadın üzerindeki nüfuz ve tesirine işaret inceliği ve nüktesi gösterilmiştir.”
“Zina eden kadın; bununla da zina eden erkek veya müşrik bir erkekten başkası nikâh edemez. Yani iffet ve namusu olanlar, zina eden kadından nefret eder, nikâhına tenezzül etmez de onu nikâh etse, etse, bir zina suçu işlemiş veya zinadan sakınmamak âdetleri olduğundan dolayı ancak bir müşrik nikâh eder. Çünkü “kötü kadınlar, kötü erkeklere, kötü erkekler kötü kadınlara yaraşır” (Nur, 24/26) ve o yani o nikâh, müminlere haram kılındı. Bakara Suresinde “İman edinceye kadar müşrik kadınlarla evlenmeyin. İman etmiş bir cariye, beğenseniz bile müşrik bir kadından kesinlikle daha iyidir. İman edinceye kadar müşrik erkeklere de mümin kadınları nikâhlamayın. İnanmış bir köle müşrik bir kimseden daha hayırlıdır” (Bakara, 2/221) âyet-i kerimesine göre, müşrik kadın ve müşrik erkekle nikahlanmanın yasak olduğu bilinmektedir. Zina eden kadını nikâhlamaya gelince; bu ayetin zahirinden, bunun da müminlere haram ve müşrikle nikâhlanmaya yakın olduğu anlaşılıyor. Bununla beraber ihtilaf yönü de yok değildir.”
“1- Bazıları “bu ayette maksad, nikâhın hükmünü açıklamak değil, zinanın kötülüğünü açıklamadır. Burada nikâh çiftleşme manasındadır ve bu sebepten haramlık da zinanın haramlığıdır” demişlerse de anlamsızdır. Çünkü Kur’ân’da nikâh, hep akit “nikâhlanma“ mânâsına geldiğinden çiftleşme mânâsı verilmesi doğru değildir. Bir de bu mânâca âyetin hiçbir fayda ifade etmemiş olacağı gösterilmiştir.2- Hz. Aişe (r.anha minha) ‘an rivayet edilmiştir ki: “Bir erkek bir kadınla zina etse onu nikahlayamaz, bu âyette haramdır. O işe başladığında zina etmiş olur…” Ebu Hayyan tefsirinde: Ashâb-ı kiramdan İbnü Mes’ud ve Bera b. Azib (r.anhüma)’nin de görüşlerinin böyle olduğu bildirilmiştir. Fakat buna karşılık Hz. Peygamber (s.a.v) den bu konu sorulmuş “Evveli akılsızlık, ahiri nikâhtır, haram, helali haramlaştırmaz” buyurduğu nakledilmiştir. Ebu Bekr’i Sıddîk, İbnü Ömer, İbnü Abbas ve Cabir’den ve Tâvûs, Saîd b. Müseyyeb, Cabir b. Zeyd, Atâ, Hasen’den ve dört imam’dan naklolunan görüş de caiz oluşudur. Ancak Fahrü’r-Râzî tefsirinde zikredildiği üzere zina eden erkek ve zina eden kadının iffetli erkek ve iffetli kadın ile ve iffetli erkek ve iffetli kadının, zina eden erkek ve zina eden kadın ile evlenmesinin haram olması, Hz. Aişe ve İbnü Mes’ud gibi Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin de mezhepleridir, deniliyor.”
“3- Hasen’in görüşüne göre bu haramlık, belirli zina eden erkek ve zina eden kadın haklarındadır. Had vurulmuş zina eden erkek ancak zina etmiş bir kadınla evlenebilir, Hz. Ali böylesinin nikâhını reddetti diye, rivayet edilmiştir.”
“4- Bazıları bu hükmün Medine’de İslâm’ın başlangıcında gelmiş olup daha sonra neshedildiğini söylemişlerdir, Said b. Müseyyeb bu suredeki “Aranızdaki bekârları evlendirin.” (Nur, 24/32) ve Nisa Suresi’ndeki “Size helal olan kadınlardan nikâhlayın.” (Nisa, 4/3) ayetlerinin
Umumlarıyla birlikte neshedildiği rivayet edilmiş ve bu görüş yaygınlık kazanmıştır. Mutezile’den Cübbâî de icma ile nesholunmuştur, demiş. Fakat Fahrür-Râzî tefsirinde açıklandığı üzere araştırmacı âlimler bu iki görüşün ikisinin de zayıf olduğunu anlatmışlardır. Çünkü neshedenin icma olduğunu söylemek ise, icmanın nâsih olamayacağı Fıkıh usûlü ilminde sabittir. Bir de Ebu Bekir, Ömer, Ali gibi zatların muhalefetleri bulunan bir konuda icma sahih olamaz. Bu sebepten icma ile nesholunmuştur, demek doğru olamayacağı gibi mensuh olduğuna icma edilmiş demek de doğru değildir. Çünkü açıklandığı üzere aksi sabittir. Gerçi ve emirleri geneldir. Fakat bunların da dinen bir engel bulunmayanlara ait olduğunda şüphe yoktur. Bundan dolayı diğer haramlar gibi buradaki haram kılınmanın da engellerden biri olması düşünülebilir. Böyle bir ihtimal karşısında ise neshe hükmetmek doğru olmaz. Özellikle surenin başındaki “Onu farz kıldık” kelâmı bu sûrede mensuh bir hüküm bulunmadığını anlatmak için yeterlidir.5- Abdullah b. Ömer’den, İbnü Abbas’tan (r.anhüma) Mücahid’den, Said b. Cübeyr’den ve yine Saîd b. Müseyyeb’den gelen rivayetlere göre bu âyetin iniş sebebi şudur: Cahiliye devrinde fahişeleri işleten kirahaneler (Kerhaneler) kerhaneciler vardı. İslâm geldiği vakit Medine’de bunlardan Ümmi Mehzûl gibi meşhur karılarla, kapıları bayraklı, alâmetli dokuz kadar kerhane bulunuyordu. Bu karılar, bu kerhaneciler hep müşriklerden idi. İçlerinde servet edinmiş olanları vardı. İslâm’da zina haram olduğundan bu fahişelerden bazıları, yeni Müslüman olmuş olan bazısına nikâh teklif etmiş ve kabul ederlerse nafakalarını taahhüt etmek istemiş, onlar da fakirlikleri ve ihtiyaç içinde bulunduklarından dolayı Resulullah’tan izin istemişler, bunun üzerine bu âyet indirilmiş, o nikahın müminlere haram olduğu anlatılmıştır. Bundan dolayı bazı tefsirciler bu haramlığın nüzul sebebi olanlara mahsus olduğunu zannetmişlerdir ki, “elif lâmlar” ahd için demek olur. Gerçi karine tamam olduğu zaman hüküm, nüzul sebebine tahsis olunabilir. Fakat burada hüküm, umumî sıfat üzerine gelmiş ve bu suretle haramlığa sebep olanların şahıslarında değil; ötede zinakârlık, beri de iman vasıfları arasındaki zıtlık da gösterilmiştir. Bu ise tamim, yani umumîlik karinesidir. Öyle ki “lâm” ahde yorumlansa bile, hükmün kıyas ile genelleştirilmesi zorunlu olacaktır. Bundan dolayı, nüzul sebebine mahsustur, diyenlerin muradı da bu haram kılmanın özellikle kerhane fahişeleri hakkında olduğunu söylemektir.”
“Ve bu fahişelerin belirgin özelliği ise zinayı helal kabul etme veya hafife alma demektir ki, küfürdür. İslâmiyet’in hâkimiyeti ile o cahiliyet kalıntısı olan kerhaneler kalkmış ve had cezalarının konulması ve uygulanması İslâm topraklarında artık öylelerinin ortaya çıkmasına meydan bırakmamış olduğu müddetçe, bunların nev’i şahıslarına münhasır kalmış olmasından dolayı bu, onların şahıslarına mahsus kaldı, diyenler de olmuştur. Bununla beraber:”
“6- Tefsircilerin çoğunun açıklamasına göre; bu haram kılma, zina edenleri nikâhlamaktan müminleri sakındırıp korkutmak için mübalağa içindir. Çünkü diyorlar; zina damgası basılmış fasıkların peşine takılmak caiz değil, mahzurludur. Fasıklara benzemesine, töhmet mevkiinde bulunmasına, hakkında kötü lakırdılar edilmesine ve daha birçok bozgunculuklara sebeptir. Günahkârlar topluluğunda oturmakta bile günahlar işlemeye maruz kalmak tehlikesi ne kadar çoktur! Artık zina eden kadınlar, kahpelerle evlenmek nasıl olur? “Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden iyi olanları evlendirin” (Nur, 24/32) emrindeki “Salâh” “iyi olanlar” kaydında da bu manaya dikkat çekilmiştir. Ancak bir mümin, kaçınılması gereken böyle haram bir nikâhı -faraza- yapmış olsa o nikâh, nikâh olur mu? Yoksa o da bir zina mı olur?7- Şimdi bunu özetlemekle ayetin manasını tesbit edelim: Burada üç kısım vardır: Müşrikler, zinayı helal kabul edip hafife alanlar, bir de böyle olmayanlar.”
“BİRİNCİSİ: Herhangi bir mümin erkeğin veya mümin kadının, şirk koşan bir kadın veya şirk koşan bir erkekle nikâhı sahih olamaz, kesinlikle haramdır, O bir zina olur.”
“İKİNCİSİ: Zina eden erkek ve zina eden kadın, ayetin nüzul sebebi olan kerhaneciler ve sermaye olarak kullandıkları kadınlar gibi zinayı helal gören veya zinayı hafife alan takımdan ise, haramlığı nass ile belirlenmiş olanı helal kabul etme veya hafife alma küfür olduğu için, bunlar müşrik hükmünde olduklarından, nikâhları nikâh olmaz, kesinlikle haramdır, müşrik nikâhı gibidir. Onun için ayette zina eden erkek ve kadın, müşrik erkek ve kadına denk tutulmuş “Bu müminlere haram kılınmıştır” buyurulmuştur. Ayet bu iki kısmın nikâhının haram oluşuna delildir. Ancak gerçekten tevbe etmiş olanlar başka.”
“ÜÇÜNCÜSÜ: Helal sayma veya hafife alma gibi küfür delili olmayarak zinası tesbit olunmuş, önceden de başından hiç nikâh geçmemiş ise, iffet sahibi müminlerin bunları nikâhlamaları tahrimen mekruh, fakat nikâhları sahih olur. Ayetin tahriminin bu kısmı içine aldığı hususunda bir çeşit şüphe vardır. Onun için ictihada yol açılmıştır. İşte zikredilen ihtilaf, ancak bu kısım hakkındadır. Yalnız Hz. Aişe ve İbnü Mesud ve Berâ b. Azib hiçbirisinde nikahlanmayı uygun bulmamış, bu kısmın haramlığını da diğer iki kısım derecesinde tutmuşlardır.”
“İşte zinanın sonucu öyle azab, böyle mahrum bırakmaktır. Mümin olanların zinadan sakınmaları ve cezasını uygulamaları farz olduğu gibi zânî ve zâniyeyi nikâhlamaktan kaçınmaları ve birbirlerini böyle töhmetlerden korumaları da gerekir. Yoksa sakınma bahanesiyle ona buna zina isnat ederek, iffet sahiblerinin namusuna dokunmak da büyük bir cinayettir, suçtur ki, buna remiy veya kazif denilir. Bu deyim; namuslu olanlara delilsiz böyle bir isnatta bulunmak, nasıl rastgelirse gaybı taşlamak gibi olmakla beraber, öldürmek için şiddetli ok atmak gibi yaşama hakkına bir hücum olduğuna işarettir. Bu yönüyle zina cezasının açıklanmasının arkasından kazif cezası açıklanarak buyuruluyor ki:”
“4- Ve muhsanelere zina isnad eden, MUHSANE: Evlenmiş iffetli kadına, bir de evlenmiş olsun olmasın mutlaka iffetli ve ırzı sağlam olana denilir ki, kazf ayetindeki “ihsanda” bu mana kastolunduğunda görüş birliği vardır. Yani burada evlenmiş olmak şart değil, zinadan temiz olmak şarttır. Bundan dolayı yetişkin kızları da içine alır. Fakihler, bu ihsanda, İslâm, akıl, bulûğ, hür olmak ve iffetli olmak üzere beş şart saymışlardır. Erkeklere zina isnad etmek aynı hükümde delalet yönüyle dâhildir. Fakat kadınlara söz atmak daha yaygın olduğundan cemi müennes sigası ile onlar özellikle belirlenmiş veya genellikle öyle olduğu hükmü ortaya konulmuştur.Netice olarak namusu sağlam olanlara atan, zina isnat eden sonra da dört şahit getirmeyen kimseler, demek ki ikrar bulunmadıkça bir zinayı ispat için şahitliğin ölçüsü en az dörttür. Hâlbuki iki adil şahit ile kısas bile sabit olur. Demek ki, namuslu bir kimseyi, özellikle ırz ve namus sahibi bir kadını zina ile itham etmek canını almaktan ağırdır. Bu sebepten onlara iftira atıp da ispat edemeyenler yok mu? Bunlara da attıklarından dolayı seksen sopa vurunuz hem de bunların ebedî olarak şahitliklerini kabul etmeyiniz. O zina iftirası suçunu fırlatan dilin ebedî olarak, yani ölünceye kadar bu suretle hükmünü düşürmek bu da bu cezanın tamamlayıcı unsurudur. Celdin acısı cisme ait, bunun acısı ise ruha aittir. Zinada cisme ait olan yön, kazifte ruha ait olan yön galip olduğundan kazfin celdi, zina cezasından aşağı ve fakat bu manevî ceza ondan daha fazladır, çünkü ebedîdir. Bunlar fasıklar güruhundan ibarettir. Fısk ile mahkûm kimselerdir. “
“5–6- Ancak ondan sonra tevbe edip kendilerini ıslah edenler müstesna. Yani o kazif suçunu işledikten sonra nedamet getirerek sözünü geri alan ve onu telafi etmek için cezasına teslim olmak ve kazfettiği kimse ile helallaşmaktan başlayarak hal ve amelini düzelten kimseler, fasıklık hükmünden müstesna olurlar. Tevbe ile had cezasının düşmediğinde icma vardır. Ancak Şâfiî mezhebinde bu istisnanın yukarıdaki cümleden ikisine ait olduğu ve bu sebepten böyle tevbe ettikleri takdirde had cezası düşmezse de fasıklıkları gittiği gibi şehadetlerinin de kabul olunabileceği söylenilmiştir. Fakat Hanefi mezhebinde bu, yalnız sonundaki “fâsikûn” cümlesinden istisnadır. Kazif haddi ile cezalı olanlar tevbe ile hadden kurtulamayacakları gibi, şehadetlerinin kabul olunmaması da ebedilik kaydı ile kayıtlıdır. Ebedileştirme ise istisnaya aykırıdır. Bundan dolayı bu hükümden istisnanın faydası kul hakkı ile ilgisi olmayan ve yalnız Allah hakkı olan yönde olur. Çünkü Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir. Mağfireti çok, rahmeti çoktur. Bundan dolayı tevbe ve ıslah halinde sorumlu tutmaz; fakat kazifte had ve şehadet yalnız Allah hakkı değil, aynı zamanda kul hakkıdır. Kazfolunanın davası üzerine cereyan eder. Bu sebepten kul hakkını ilgilendirir ve şahitliğin reddi hükmü, tevbe ile düşmezse de yalnız Allah hakkı olan günah bağışlanabilir. Ve bu yönüyle bu suçlarda suçu gizleyip açığa çıkarmamak daha uygundur. Zinayı ispatta dört şahit şartı da bununla ilgilidir. Bununla birlikte burada pek önemli bir nokta vardır. Bir kişi bir zinayı görecek olursa, o bir yabancının zinası olduğu takdirde kendisine bir ar gerektirmeyeceğinden gizlemesi daha uygun olur. Fakat zevcesi olduğu takdirde ar gelir, nesebi bozulur, sabredemez, o halde başka şahit bulmak da mümkün değil
gibidir. Bundan dolayı burada şöyle bir soru vardır: Rivayet edildiğine göre kazif âyeti indirilip okunduğu zaman Ensar’dan Sa’d b. Ubâde ve Asım b. Adiy, birisi ayağa kalkıp “Bir adam karısı ile birisini görse ne olacak.Dava etse seksen değnek vurulacak ve şehadeti reddedilecek, fasıklığına hükmolunacak; vurup öldürürse katlolunacak; dört şahit bulup getirinceye kadar ise işini bitirecek, bir açıklık getir Allah’ım!” dedi.Çıkar çıkmaz damadı Hilâl b. Ümeyye veya Uveymir kendini karşıladı, ne var dedi. “Şer var, karımı Şüreyk b. Semha ile buldum” dedi ki, amcası oğlu idi. “Vallahi dedi bu benim sualim, ne çabuk müptela oldum.” Bunun üzerine ikisi bir Resulullah’a vardılar, haber verdiler. Resulullah kadını getirtip sorguya çekti, kadın inkâr etti, ashab toplanmıştı. Koca, önceki ayet gereğince kazif cezasına mahkûm olacaktı. “Gözlerimle gördüm, kulaklarımla dinledim, Allah biliyor ki ben doğruyum, ancak hakkı söyledim, herhalde Allah’ın buna açıklık getireceğini ümid ederim,diyordu.”
“Derken Resulullah’a vahy gelmeye başladı, ashab bunu işaretlerden tanıyorlardı, hepsi sustular, beklediler, o zaman şu Liân âyetleri indirilmişti ki kazf âyetinin genelinden bir istisna niteliğinde ve özellikle kocaların kendi zevcelerine kazfi hakkındadır: Kendi zevcelerine zina isnat edip de kendilerinden başka şahitleri olmayanlara gelince onların her birinin şahitliği ,yani o eşlerden herhangi birinin kazif cezasından kurtulması için şer’an dikkate değer bulunacak meşru ve uygun şehadeti kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ederek şahitlik etmesidir. Yani şehadet ederim, billahi hiç şüphesiz ona attığım sözde kesinlikle doğruyum, diye tekrar, tekrar dört kere yemin etmesidir. “
“7- Beşincisi de, eğer yalan söyleyenlerden ise Allah’ın lanetinin kendi üzerine olmasını dilemesidir. Yani beşinci defa da böyle şehadet edecek: Eğer o zina isnadında bulunmada ve şehadette yalan söyledi ise Allah’ın laneti muhakkak üzerine olsun, diyecek ki bu, bir yemin-i münakidedir. Bu ayette ilâhî kelâmın üslubu dikkat olunursa, kocanın yalanı takdirinde Allah tarafından lanete uğratılmasını ifade eder bir şekildedir. Nitekim Resulullah da bu beşinci “mucib yani gerekçedir” buyurmuştur.”
“8–9-Koca böyle beş kere şehadetle liân yapınca kazif cezasından kurtulur, ithamı karısına yönelir. Zevceden de azabı, yani o dünyada verilecek azabı -ki sonu evliler hakkında zina cezasının neticesi olan recimdir o zevcenin kendisinin şöyle şehadet etmesi üzerinden kaldırır: Kocasının yalan söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ile şahitlik etmesi, beşincisi de eğer (kocası) doğru söyleyenlerden ise Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını dilemesi, yani koca, sözünde doğru ise Allah’ın gazabını zevce kendi üzerine alacak; erkek tarafında lanet, kadın tarafında gazab üzerine on yemin verilmesi kadınlar üzerine gazabın lanetten daha tesirli olmasındandır. Böylece zevce de bu beş yemin ile şehadet ederse zina cezasını kendi üzerinden kaldırmış olur ve artık karı koca arasında ayrılık meydana gelir.Fakat zevce, bu beş şehadete yapmaz da Liân yapmaktan kaçınırsa azabı defedemez. O halde ne yapılır? Burası ayetin mefhûm-i muhâlifine aittir. Şafiî hemen had cezasının yapılmasına hüküm vermiş, fakat Hanefiler kesinlik gerekli olan böyle yerlerde yalnız mefhum-ı muhalif ile amel etmeyi caiz görmediklerinden dört şahit yok iken ikrar da bulunmayınca zinanın sabit olmasıyla hadd cezasının yerine getirilmesine hüküm verilemeyeceğini ve bundan dolayı ya liânı kabul veya hadd yerine getirilmek üzere ikrar edinceye kadar hapse hükmetmişlerdir.”
“10-Netice olarak kazif, zina gibi çok çirkin, karı kocalık namusu da çok önemli olduğundan, bir taraf açısından kazif cezası, diğer taraf açısından da zina cezası yerine geçecek olacak liân da böyle önemli bir kurtuluş çaresidir ki, bunları Allah Teâlâ emir ve hüküm buyurdu Allah’ın size bol lütfu ve merhameti olmasaydı da kendi kendinize kalsaydınız ve Allah tevbeleri kabul eden hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı da tevbelerinizi kabul etmeseydi, hikmetsiz hükümlere, nizamsız idarelere bırakıverseydi, neler olmazdı neler…”
                     İslam Hukukunda Zina.
         Rahmetli Büyük Din Bilginimiz Turan Dursun,”Tabu Can Çekişiyor;Din Bu3”adlı eserinden:
“Zina”nın İslam (Şeriat) hukukçularınca ayrı bir tanımı vardır ki, laik hukukçuların tanımından çok değişiktir:
         A-İslamhukukçularına göre: Rağıb’ın benimsediği tanım:”Şeraitçe geçerli bir akd(nikâh) olmaksızın kadınla cinsel birleşme.”(Bkz: Rağıb,el Müfredât,”z-n-y).
         1-Hanefî hukukçularınca benimsenen tanım:”Zina”: Erkeğin, nikâhla ya da kuşkulıı da olsa nikâh sayılacak bir yolla ya da efendi-cariye(dişi köle) ilişkisinden ötürü ya da böyle bir ilişki var sanısıyla sahip olmadığı bir kadının cinsel organına cinsel organını, sünnet yeri tümüyle girmiş olacak biçimde sokması.”(Bkz: Muhammed Ali e’t-Tehâvi,Keşşafu Istılahatî’l-FGünün.1/623).Bu tanım,kısa anlatımıyla da olsa,Hanefî fıkıh kitaplarında benimsenmiş olarak yer alır.yalınız” erkeğin…”yerine “mükellefin…” yani “erkek yükümlünün…”denir.Tanımın kapsamına yalnızca “akıllı”(âkil), ve “bâliğ”(ergin) erkek bulunsun ve “deli”,”kısıtlı” ve “çocuk” gibi “mükellef” sayılmayacak tanımın kapsamı dışında kalsın diye…Çünkü böyle”mükellef olmayanların cinsel birleşmeleri “zina” sayılmamaktadır.(Bkz.Hidâye,Arapça,2/493-494;Mecmua).Enhür (Damad) Arapça,1/458;Dürer,Arapça,2/61.)
         “Ünlü düşünür İbn Rüşd(1126/1198) de tüm “İslam Uleması,”nın şu tanımda birleştiğini yazar>:”Zina;geçerli(sahih) bir nikâh   ya da böyle bir nikâh şansı  ya da efendilik –Cariye ilişkisi olmaksızın gerçekleşen her türlü  cinsel birleşme.”bkz:İbn Rüşd,Bidâyetü’l-Müctehid,2/262).
         “Şafii mezhebince benimsenen tanımın,Fahrudd3ı Râzî’nin yer verdiği şu tanımla dile geldiği söylenir:
         “Zina: Kesinlikle haram ve doğal olarak da şehvet kaynağı olacak nitelikte.”ferc’in” “ferc’e” sokulması”F. Râzî. e’t-Tefsiru’l-Kebîr,23/131.)””Ferc burada livata”’yı “zina” ile bir tuttuğu belirtilir.(bkz:Dürer,2/66).Dahası,Şafiî mezhebi gibi,malikî ve Hanbeli mezheplerinin de “livata” suçunu “zina      suçu sayıp aynı cezanın verilmesi gerektiği savunulur.(BKZ.Abdurrahman el Cezîrîo,Kitabu’l-Flkh Ale’l-Mezzâhibi’l-Erbaa,5/139) “cinsel organ” anlamındadır.Râzî,”dübür”’ü ,yani “arkadaki,(kıçtaki)deliği(anüsü”) de “ferc” sayıyor.Bu nedenle,”livata’nın da “(eşcinselşliğin)” Zina” sayılacağını belirtiyor.”Ön delik te,arka delik te şehveti çekerler!”
“Cinsel birleşimde bulunan ergin olmalıdır.Ergin olma çağının kız için 9, erkek için 12 yaşa başlayacağı belirtilir”.Aynı kaynaklar.                                      Ölüyle Cinsel birleşim:                                              “Cinsel ilişkinin “zina” kapsamına girmesinin koşullarından biri de,ilişki kurulanın “şehvet çekecek nitelikte” bulunması olduğundan,”zina suçunun oluşması için cinsel birleşimin diriyle olması gerekir.”Ölü şehvete elverişli nitelikte değildir.”(bkz. Dürer,aynı yer ve öteki fıkıh kitapları.)                                                                                      Hayvanla Cinsel Birleşim.
         Ortaçağda; Almanya’da inekle cinsel ilişkide bulunan bir adam,inekle beraber mahkemeye verilmiştir.Yapılan deneyler sonucunda,ineğin de bu ilişkiden zevk aldığı mahkeme tarafından kanıtlanınca inek ve adam halkın gözleri önünde asılarak öldürülmüşlerdir.Ostüzü.
         Bu konuda mezhep Ulemaları değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Anlaştıkları tek konu,cinsel ilişkide bulunulan hayvan eti yenenlerdense,kesilerek yakılması yönündedir.Yalınız ortaya atılan iki hadise göre cezayı işlem yapılması istenmektedir:
         “1-İbn Abbas’tan şöyle aktarılır:Hayvanla cinsel ilişkide bulunan kimseye zina cezası uygulanmaz.(bkz.Ebu davud
 Kitabu’l-hudûd/30,hadisno:4465;Tirmizî,kitabu’l-Hudûd/23,hadis no:1455).Hadis:”Hayvanla cinsel ilişkide bulunan kimse öldürülmeli”                       Aynı,İbn Abbas’tan,peygamberin şöyle dediği de aktarılır:”Hayvanla cinsel ilişkide bulunanı öldürün!Onunla birlikte,hayvanı da öldürün!”(bkz.Ebu Davud,Kitabu’l-hudûd/30,hadis no:4464).Mezheplerin büyük Ulemaları da eşcinselliği zina kapsamında görmektedirler.Bu konudaki hadisler de ortaya konulmaktadır.Yalınız Razî”Bir adam karısıyla,isterse önden yanaşarak önden cinsel ilişkide bulunabilire,isterse arkadan yanaşarak önden cinsel ilişkide bulunabilir,bu iki yoldan birini seçmekte özgürdür.Ayetle anlatılmak istenen budur”.(Bkz.Râzî,6/71.)Bu anlatımdan ve Bakara2/223’ten ters ilişkide bulunma sonucu çıkartılmaktadır.S.G E.S1/38.
        
        

        
        


        


18 Haziran 2012 Pazartesi

749/İKİ KİŞİ TEK YÜREK!


            OSMAN TÜRKOĞUZ
          osmanturkoguz@gmail.com
          Çeşmealtı;16 Haziran 2012

                   İKİ KİŞİ TEK YÜREK!
                            Çarşamba günü bir gözlem!
“Eski geçti yenisi de çok geç kaldı/                                                       İki sevgili dudak dudağa sahilde kaldı.”
         İki kişi bir sıraya oturmuş,
         Elleri ellerinde, gözlerinde tek yürek.
         Önlerinde sakin bir deniz,
         Arkalarında araçlar seli,
         Ya ikisi de sevdalı,ya ikisi zır deli.
         Kadınla erkeğin dudakları kudurur,
         Seneler sonra biter özlem,
         İki dudak, iki dil biri birini bulur,
         Öylece yapışır,kalırlar,
         Yaşamdan  yaşanmamış hazlar alırlar.
         Sonra da deniz de gelir aşka,
         Dalgaları sahillere vurur;
         O kızla o adam öylece durur.
         Denizle bütünleşmiştir içlerindeki denizler;
         Martılar onları izler,araçlarında haset gözler
         Çok şeyler anlatırlar geçerken
         Dudaklarında söylenmemiş sözler.
        

                           
        

15 Haziran 2012 Cuma

748/TÜRK KADINININ DÜNÜ VE BU GÜNÜ!

OSMAN TÜRKOĞUZ osmanturkoguz@gmail.com Çeşmealtı;08 Haziran 2012. TÜRK KADINI! Sevdiğim ve saygı duyduğuma ithaf! Ostüzü. “Türk kadını sen, yerlerde süründürülmeye değil başımızın üzerinde göklere yükselmeye lâyıksın.” “Bir toplumun yarısının ayakları zincirlerle yere bağlıysa, o toplum asla yükselemez!”. “Dünyada yapılan her güzel işte kadının eli vardır!” “Asıl uğraşmaya zorunlu olduğumuz şey,Analarımızın ve atalarımızın oldukları gibi yüksek kültürde ve yüksek onurda dünya birinciliğini tutmaktır!”Atatürk’ün söylev ve demeçleri,c.3,s.133.1997 basımı. Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk. “Dünya yüzünde Türk Kadını kadar namuslu kadın yoktur!” François Marie Arouet (Voltaire)21 Kasım 1694/30 Mayıs 1778). Yalaka televizyonlardan Arap asıllı Veli kadınlar masalı, bazı kadın ve Türk düşmanlarımızı sevinçten uçurdu. Her Türk Kadını birer velinimetimiz olduğu da unutturuldu.Ulusal Kurtuluş Savaşımızı dinci geçinen vatan haini erkelere rağmen onlar sayesinde kazandığımız da unutuldu.Ben,onların destanlarından bir kesimini yazacağım. Osmanlılar kadın ve erkek ayırımı gözetmeksizin Türk’e en aşağılık sıfatları lâyık görmüşlerdir.Önce bunlardan sadece bir kaçını vermek istiyorum: “Kapını Türk’e, sırtını kürke alıştırma!” 1-“Etrâk-i bî idrak”, 2-“Etrâk-i nâpâk”, 3-“Türk-i bednihat”, 4-“Türkman-ı şakavetnişan”, 5”Türkman-ı bednâm,” Araplar: AK telel Etrâk velev kane ebâk””Kavm’i Necib’i Arap!” Türk Kadının hep başka ulusların gözlemcileri inceleyerek yazmış. Müslümanlıktan sonra Araplaşan Türk erkekleri kadınları kümeslik hayvan gibi görmüş.Ya da yağlı boya tablo gibi içine girerek,bir renk karmaşasına bakmaya alıştırılmış. Arap gezginleri İbn Fazlan ve Ebu Dülef,16 Şubat 922ayının ortalarında Türk ülkelerine girmişler. Bağdat Abbasi halifesi tarafından Bulgar Türklerine, kale yapımı için, 4000 altın götürmekle görevlendirmişler.Her Türk aşiretinin gelenek ve göreneklerini İYİCE GÖZLEMLİYEREK günümüze taşımışlardır. Daha sonra da, İbni Batuta(1304Tanca doğumlu,/1349 yurduna döndü,1325’te hacca gitti ve gezilerini sürdürdü./ Şimdi; İbn Fazlan ve Ebu Dülef’ten seçelim: “Kadınları yerli ve yabancı erkeklerden kaçmazlar. Aynı şekilde,kadın vücudunun hiçbir yerini insanlardan gizlemez.S.31. “Kadınlar ve erkekler hep beraber nehre girip çırılçıplak yıkanırlar. Birbirlerinden kaçmazlar. Bununla beraber, herhangi bir şekilde zina etmezler. Zina,onlara göre en büyük suçlardandır!”S.57 Ebu Dülef, Kutluklar, s.91 “Kadınları ömürleri boyunca yalınız bir erkekle evlenir. Kocası ölen kadın bir daha evlenemez. İçlerinde zina eden kadını ve erkeği yakarlar. Onlar arasında boşanma yoktur.Evlenen bir erkek,bütün malını MİHR(Başlık)olarak verdiği gibi;kızın velisine bir sene hizmet eder.” Şemseddin Ebu Abdullah Muhammed b.Abdullah b.İbrahim et Tancî el Levatî’nin(Tuhfetu’n-nüzzâr fi garaibi’l-emsal ve acaibil’l efsâr=Rıhlet-İbn Batuta. “Bu memlekete/Türkiye’ye/ geldiğimiz andan itibaren çevredeki komşularımız; kadın olsun,erkek olsun durumumuzla ilgilenmeden yapamamışlardı.Burada kadınlar erkeklerden kaçmazlar ve yola çıkacağımız zaman akraba ya da hane halkındanmışçasına bizimle vedalaşırlar.Bu ayrılıklardan dolayı üzüntülerini ,gözyaşlarını dökerek belirtirler.”İbni Batuta Seyahatnamesi,S.1.2. KIRIM “Bu ülkede gördüğüm ve beni epeyce şaşırtan tutumlardan biri de buradaki erkeklerin kadınlarına gösterdikleri aşırı saygıdır. Bu memlekette kadınlar erkeklerden daha üstün sayılırlar” .S.G.E. S.79. “Zira Türk kadınları yüzleri açık dolaşırlar, erkeklerden kaçmazlar. Bir başka kadını da aynı şekilde gördüm.Yanındaki kölesiyle pazara süt,yoğurt getirip satar,karşılığında koku ve esanslar satın alırdı.”S.G.E.S.80 Kürtçülüğünü ararken Türklüğünü bulan Rahmetli Ziya Gökalp’ın Ünlü “Türkçülüğün Esasları”adlı eseri Sayın Mehmet Kaplan tarafından yayımlanmıştır. Bu ünlü eserden de seçmeler almak durumundayım: “Evvelce, Türkiye’de Türk milletinin hiçbir mevkii yoktu:Bugün,her hak Türkündür.Topraktaki hakimiyet,Türk hakimiyetidir.Siyasette,kültürde,iktisatta hep Türk halkı hakimdir.Bu kadar katî ve büyük inkılâbı yapan zat,Türkçülüğün en büyük adamıdır.Çünkü,düşünmeden söylemek kolaydır.Fakat,yapmak ve bilhassa başarı ile neticelendirmek çok güçtür.”S.15 “Türk, bu milletin adıdır. Millet, kendisine mahsus bir kültüre malik olan Zümre demektir. O halde,Türk’ün yalınız bir dili,bir tek kültürü olabilir.”S.24.Ek:Bu öneri Anayasalarımıza girmiştir.Şeylerine Batanlar bu hükmü yok etme savaşındadırlar!Ostüzü. “Milli vicdan nerede teşekkül etmişse, artık orası sömürge olmak tehlikesinden ebedi olarak kurtulmuştur.”S.85 “İslam dünyasında da artık sömürge hayatına nihayet vermek için,Müslüman kavimlerde milli vicdanı kuvvetlendirmekten başka çare yoktur”.S.87 “Gerçekten memleketimizde,gerek medeniyet,gerek terbiye bakımından birbirine benzemeyen Üç tabaka vardır(Osmanlı Dönemi),Halk,Medreseliler ve Mektepliler.Bu üç sınıftan birincisi,hâlâ uzak doğu medeniyetinden tamamıyla ayrılmamış olduğu gibi,ikincisi de henüz Doğu Medeniyetinde yaşıyor.Yalınız Üçüncü sınıftır ki batı Medeniyetinden bazı feyizlere mazhar olabilmiştir.Demek ki Milletimizin bir kısmı İlk çağda,bir kısmı Ortaçağda,bir kısmı son çağlarda yaşamaktadır.Bir milletin böyle üç yüzlü bir hayat yaşaması normal olabilir mi?”S.68 “İngiliz milletinin bu medeni ahlakında gördüğümüz bu düşüklüğe rağmen, itiraf edelim ki vatani ahlâkını çok yüksek bulduk. Türkiye’de yüzlerce ve hatta binlerce vatan haininin zuhur etmesine karşılık, bütün İngiltere’de tek bir vatan haini zuhur etmedi.(Ek bilgi:Birinci Dünya Savaşından İngiltere’de vatan haini çıkmamıştır.Ancak,Savaştan sonra,İngiliz İstihbaratından Kim Philbi,SSCCP’ YE casusluk yaptığı gibi,İkinci Dünya savaşı sırasında Berlin Radyosundan Lord Hav!Hav!Adı verilen bir İngiliz de Almanya’ya hizmet etmiştir.1950’den sonra iki İngiliz diplomatı ve kraliçenin sanat danışmanı da Rus casusu çıkmıştır.Ostüzü.) “O halde, bizde Medeni ahlâkın daha yüksek olması neye yaradı?Keşke,bizde de bunların yerine ,yalınız vatanî ahlak yüksek olsaydı”.S.89 “Şimdiye kadar ,aydınların halkı ve halkın aydınları sevmesi mümkün değildi.Çünkü,terbiyelerini aydınlar Osmanlı medeniyetinden ,halk ise Türk kültüründen almışlardı.Ayrı terbiyeyle yetişen iki sınıf,nasıl birbirlerini sevebilir.Bundan başka aydınlar sarayın bendeleriydiler,memur oldukları zaman halkı soyarak sarayın israf ve sefahatine hizmet etmekten başka bir şey düşünmezlerdi.Tabii bu cihetten mazlum halk onları sevmezdi.Aralarında rekabet,haset ve çekememezlik gibi ihtiraslar bulunduğu için aydınların kendileri de birbirini sevemezlerdi.Memleketimizde ,birbirini seven yalınız halktan olan fertlerdi ve eski devirde milli tesanüd yalınız bu öz Türklerin samimi seviyesine dayanıyordu.”S.91 “Türkçülük, millet esasını kabul etmeyen hiçbir sistemle uzlaşamayacağından; kozmopolitleri içine alamaz.”S.160 “Osmanlı dilini hiç yokmuş gibi bir tarafa atarak, halk edebiyatına temel vazifesini gören Türk dilini ayniyle milli, dil saymak kâfi idi.”S.114.EK: Osmanlıca gibi “Kelime salatasını” Türk milletinin başına musallat edenlere lanetler etmekteyim. Türk’ü yıkmanın en kısa ve en etkili yolu onu kendi dilinden uzaklaştırmaktır. Sümerli Lüdingirra’nın anıları. Sayın Muazzez İlmiye Çığ. “Eski Türklere göre; vatan, töreden yani milli kültürden ibaretti. Kaşgarlı Mahmut’un lügatinde zikredilen”ülkeden geçilir, töreden geçilmez”atasözü milli kültüre verilen kıymetin derecesini gösterir.”S.153”Mesela,amme velâyeti Hakan ile hatunun her ikisinde ortak olarak tecelli ettiği için, bir emirname yazıldığı zaman,Hakan emrediyor ki ibaresi ile başlıyorsa ona boyun eğilmezdi.Mutlaka Hakan ve Hatun emrediyor ki sözü ile başlaması lâzımdı.”S.165 “Hakan tek başına bir elçiyi huzuruna kabul edemezdi. Elçiler,ancak sağda Hakan ve solda Hatun oturdukları bir zaman,ikisinin birden huzurlarına çıkardı.Şölenlerde,kenkeşlerde,kurultaylarda ,ibadetlerde ve ayinlerde ,harp ve sulh meclislerinde Hatun da mutlaka Hakanla beraber bulunurdu.Kadınlar,örtünmeye ait bir kayıtla bağlı değillerdi.”S.65 “Eski Türklerde kadınlar,umumiyetle Amazon idiler.Binicilik,silahşorluk,kahramanlık,Türk erkekleri kadar,Türk kadınlarında da vardı.Kadınlar,doğrudan doğruya ,hükümdar,kale muhafızı,vali ve sefir olabilirlerdi.Alelade evlerde de ev,ortak olarak karıyla kocanın ikisine aitti.Çocuklar üzerinde velilik hassası ,baba kadar,anaya da aitti.Erkek,daima karısına saygı gösterir,onu arabaya bindirerek kendisi arabanın arkasında yaya yürürdü.”S.166 “Kazvin’de şehre lağım tertibatı yapmak için seçilen komisyon Hanım sultanın sarayına giderler. Sarayın bahçesinde Hanım Sultanın çorap ördüğünü gördüklerinde, para istemekten vazgeçerek geri dönmek üzerlerken Hanım Sultan bunları huzuruna davet eder.Gelenler geliş nedenlerini anlatırlar ve Hanım Sultan’ın örgü örmesini gördüklerinde de para istemekten vazgeçtiklerini anlatırlar.Hanım sultan bu iş için ne miktar paraya ihtiyaç olduğunu sorar.100. 000 altın olduğunu öğrenince de: “100.000 altını ben veriyorum. Toplamış olduğunuz parayı hak sahiplerine iade ediniz der ve eydirir: “Evet, benim el işleriyle meşgûl olduğumu gören bütün İranlılar şaşırıyorlar.Halbuki,benim ailemin içindeki bütün kadınlar,benim gibi daima el işiyle uğraşırlar.Biz Sultanlar,böyle el işleri ile uğraşmazsak Ne ile meşgul olacağız? Havaiyatla mı? Böyle bir şey bizim soyumuza yakışmaz. Biz saltanat işlerinden kurtulduktan sonra, boş kalmamak için,fakir kadınlar gibi, hep el işleriyle ve ev işleriyle uğraşırız.Bu hareket bizim soyumuz için bir ayıp değil,belki bir şereftir...”S.169 DEDE KORKUT’UN anlatmış olduğu destanımsı epik öyküleri masal derekesine indirgeyerek anlatır ve çok ta hafife alırız.Onlarda Türk töresi,Türkün kültürü,ananesi ve sosyal yaşantısı vardır.Türk töresinde kadın ve erkek ayırımı da yoktur. Türk kültüründe İnsan vardır. Onbeş yaşına basan kız ve erkekler için de aynı ölçü kullanılırdı. Kızlar da erkekler gibi her türlü sporu ve savaş oyunlarını yaparlardı. Eşler, yarışma sonunda kız yenilirse seçilirdi.Arap’ın çöl masalları ve kadına bakışı tüm bu Türk kültürünü erkek egemenliğine kurban etmiştir.Kızların eşleri olacak delikanlıları seçme hakkı Tanrısal masallarla ellerinden alınmıştır.Kızlar mal gibi satış konusu yapılmıştır.Bendeniz,Genç bir Teğmen iken bir olaya tanık olmuştum.Menemen’de çok sevilen ve 84 yaşında olan Ahmet Hoca,14 yaşında bir kız çocuğu ile evlenmişti.Teyzemin kocası Bay Abdullah Siper,feveranıma bozulmuştu.”Her erkeğin bir kız bozma hakkı vardır.Bu hakkını da istediği yaşta kullanır!”Buyurmuştu.İtiraz etmiştim:”Bu kız daha Reşit bile değil.Sonra,ya sevdiği bir Delikanlı varsa!Ya da Ahmet Hoca, kocalık görevini yapamazsa!”Dediğimde de:”O kızın alnına Allah böyle yazmış,kısmetine katlanmak zorundadır!”Buyurmuşlardı.Her namussuzluğun altına mutlaka Allah imzası atılmaktadır. Dedem Korkut destanları her Türk okulunda mutlaka okutulmalıdır; Arap meselleri ve masalları yerine! Banu Çiçek ve Bamsı Beyrek destanından bir parça sunmak istiyorum.Geliniz görünüz ki Türk Kadınlık Töresi nereden nereye getirilip kapkara bok böcüsü torbalarına sokulmuştur.Destanlarda bir başlama,açılma ve sonuç bölümü vardır. “ALINTIDIR: “Kam Gön oğlu Han Bayındır yerinden kalkmıştı. Kara yerin üstüne ak otağını diktirmişti. Alaca gölgeliği gökyüzüne yükselmişti. Bin yerde ipek halıcığı döşenmişti. İç Oğuz, Dış Oğuz Beyleri Bayındır Han'ın sohbetine toplanmıştı. Pay Püre Bey de Bayındır Han'ın sohbetine gelmişti. Bayındır Han'ın karşısında Kara Göne oğlu Kara Budak yaya dayanıp durmuştu. Sağ yanında Kazan oğlu uruz durmuştu. Sol yanında Kazılık Koca oğlu Bey Yigenek durmuştu. Pay Püre Bey bunları gördüğünde ah eyledi, basından aklı gitti, mendilini aldı, böğüre, böğüre ağladı. Böyle edince, kudretli Oğuz'un arkası, Bayındır Han'ın güveyisi Solur Kazan kaba dizinin üzerine çöktü, gözünü dikerek Pay Püre Bey'in yüzüne baktı, der: “Pay Püre Bey ne ağlayıp bağırıyorsun? “”Pay Püre der Han Kazan nasıl ağlamayayım, nasıl bağırmayayım, oğulda nasibim yok, kardeşte kaderim yok. Allah Teala bana beddua etmiştir, “”beyler tacım tahtım için ağlarım, bir gün olacak düşeceğim öleceğim, yerimde yurdumda kimse kalmayacak” dedi. Kazan der: “Maksudun bu mudur?” Pay Püre Bey der: “Evet budur, benim de oğlum olsa, Han Bayındır'ın karşısına geçse dursa, hizmet eylese, ben de baksam sevinsem, kıvansam. Güvensem”. Dedi Böyle diyince kudretli Oğuz Beyleri yüzlerim göğe tuttular, el kaldırıp dua eylediler, “Allah Teala sana bir oğul versin”, dediler. O zamanda Beylerin hayır duası hayır dua, bedduası beddua idi, duaları kabul olunurdu. Pay Piçen Bey de yerineleri kalktı, der:” Beyler benim de hakkıma bir dua eyleyin, Allah Teala bana da bir kız versin,” dediler. Kudretli Oğuz Beyleri el kaldırdılar dua eylediler. “”Allah Teala sana da bir kız versin”, dediler. Pay Piçen Bey der: “Beyler Allah Teala bana bir kız verecek olursa, siz şahit olun, benim kızım Pay Püre Bey'in oğluna beşik kertme yavuklu olsun”, dedi. Bunun üzerine bir kaç zaman geçti. Allah Teala Pay Püre Bey'e bir oğul, Pay Piçen Bey'e bir kız verdi. Kudretli Oğuz Beyleri bunu işittiler, şad olup sevindiler. Pay Püre Bey bezirgânlarınım yanına çağırdı, buyruk etti:… Dedem Korkut geldi, oğlana ad koydu. Der: “Ünümü anla sözümü dinle Pay Püre Bey Allah Taala sana bir oğul vermiş tutu versin Ak sancak kaldırınca Müslümanlar arkası olsun Karşı yatan kara karlı dağlardan aşar olsa Allah Taala senin oğluna aşıt21 versin Kanlı, kanlı sulardan geçer olsa geçit versin Kalabalık kâfire girince Allah Taala senin oğluna fırsat versin Sen oğlunu Bamsam tel diye okşarsın Bunun adı boz aygırlı Bamsı Beyrek olsun Adım ben verdim yaşını Allah versin “ Dedi. Kudretli Oğuz Beyleri el kaldırdılar dua kıldılar, “bu ad bu yiğide kutlu olsun”, dediler. Beyler hep ava bindi. Boz aygırını çektirdi Beyrek bindi. Ala dağa alaca asker ava çıktı. Birdenbire Oğuz'un üzerine bir sürü geyik geldi. Bamsı Beyrek birini, kovalayıp gitti. Kovalaya, Kovalaya bir yere geldi, ne gördü? Sultanım gördü: Yeşil çayırın üzerine bir kırmızı otağ dikilmiş, “Yarap bu otağ kimin ola” dedi. Haberi yok ki alacağı ela gözlü kızın otağı olsa gerek. Bu otağın üzerine varmağa hayâ etti. Dedi: “Ne olursa olsun, hele ben avımı alayım” dedi. Otağın önünde erişi verdi, geyiği arka ayağından vurdu. Baktı gördü -bu otağ Banı Çiçek otağı imiş ki Beyreğin beşik kertme nişanlısı, adaklısı idi- Banı Çiçek otağdan bakıyordu.” Bre dadılar, bu kavat oğlu kavat bize erlik mi gösteriyor* Dedi, “varın bundan pay isteyin, görün ne der”, dedi. Kısırca Yenge derler bir Hatun var idi, ileri vardı pay istedi: “Hey bey yiğit, bize de bu geyikten pay ver”, dedi. Beyrek der: “Bre Dadı, ben avcı değilim, Beyoğlu Beyim, hepsi size, dedi. “Aman sormak ayıp olmasın bu otağ kimindir?”Dedi. Kısırca Yenge der: “Bey Yiğidim, bu otağ Pay Piçen Bey kızı Banu Çiçeğindir,” dedi. Bunun üzerine Hanım. Beyreğin kanı kaynadı, edepte usul, usul geri döndü. Kızlar geyiği kaldırdılar, güzeller şahı Banı Çiçeğin Önüne getirdiler. Baktı gördü ki bir sultan semiz yabani geyiktir. Banı Çiçek der: “Bre kızlar, bu Yiğit ne Yiğittir? Kızlar der: “Vallah sultanım, bu yiğit yüzü örtülü güzel yiğittir, Beyoğlu Bey imiş”, dediler. Banu Çiçek der:” Hey, hey Dadılar, babam bana ben seni yüzü örtülü Beyreğe vermişim” derdi, olmaya ki bu ola?, Bre çağırın haberleşeyim, dedi. Çağırdılar Beyrek geldi. Banu Çiçek yaşmaktandı, haber sordu, der: “Yiğit, gelişin nerden? Beyrek der: “İç Oğuz'dan. “İç Oğuz'da kimin nesisin? Dedi. “Pay Püre oğlu Bamsı Beyrek dedikleri benim,” dedi. Kız der: “Peki ya ne yapmaya geldin Yiğit, dedi. Beyrek der: “Pay Piçen Beyin bir kızı varmış, onu görmeğe geldim, dedi. Kız der: “O öyle insan değildir ki sana görünsün” dedi, amma ben Banu Çiçeğin dadısıyım, gel şimdi seninle ava çıkalım, eğer senin atın benim atımı geçerse onun atını da geçersin, hem seninle ok atalım, beni geçersen onu da geçersin ve hem seninle güreşelim, beni yenersen onu da yenersin “dedi. Beyrek der: “Pekâlâ şimdi atlanın. İkisi atlandılar, meydana çıktılar. At teptiler. Seyreğin atı kızın atını geçti. Ok attılar. Beyrek kızın okunu geride bıraktı. Kız der: “Bre yiğit benim atımı kimsenin geçtiği yok, okumu kimsenin geride bıraktığı yok, şimdi gel seninle güreş tutalım” dedi. Hemen Beyrek attan indi. Kavuştular, iki pehlivan olup birbirine sarmaştılar. Beyrek kaldırır kızı yere vurmak ister, kız kaldırır Beyreği vurmak ister. Beyrek bunaldı, der:” Bu kıza yenilecek olursam, kudretli Oğuz içinde başıma kakınç, yüzüme dokunç ederler” dedi. Gayrete geldi, kavradı kızı sarmaya aldı, memesinden tuttu. Kız kocundu. Bu sefer Beyrek kızın ince beline girdi, sarma taktı, arkası üzerine yere yıktı. Kız der: “Yiğit Pay Piçen'in kızı Banu Çiçek benim “dedi. Beyrek üç öptü bir dişledi, düğün kutlu olsun han kızı diye parmağından altın yüzüğü çıkardı kızın parmağına geçirdi. “Aramızda bu nişan olsun han kızı “dedi. Kız der: “Mademki böyle oldu, hemen şimdi ileri atılmak gerek Beyoğlu” dedi. Beyrek de “ne olacak Hanım, baş üzerine” dedi. Beyrek kızdan ayrılıp evlerine geldi. Aksakallı babası karşı geldi, der: “Oğul fevkalade olarak bugün Oğuz'da ne gördün?” Der: “Ne göreyim, oğlu olan evlendirmiş. kızı olan kocaya vermiş. Babası der: Oğul yoksa seni evlendirmek mi gerek.” “Evet ya ak sakallı Aziz Baba, evlendirmek gerek dedi.. Babası der: Oğuz'da kimin kızını alıvereyim ?Dedi. Beyrek der:”Baba bana bir kız alıver ki ben yerimden kalkmadan o kalkmalı, ben kara koç atıma binmeden o inmeli ben hasmıma varmadan o bana baş getirmeli, böyle kız alıver baba bana, dedi. Babası Pay Püre Han der: “Oğul sen kız istemiyorsun, kendine bir hempa istiyormuşsun, oğul galiba senin istediğin kız Pay Piçen Bey kızı Banu Çiçek'tir,” dedi. Beyrek der: “Evet ya, evet aksakallı Aziz baba benim de istediğim odur, dedi. Babası der:” Ay oğul Banu Çiçeğin bir deli kardeşi vardır, adına Deli Karçar derler, kız isteyeni öldürür.” Beyrek der: “Peki ya nidelim? Pay Püre Bey der: “Oğul kudretli Oğuz Beylerim evimize çağıralım, nasıl uygun görürlerse ona göre işedelim “dedi. Kudretli Oğuz Beylerini hep çağırdılar, evlerine getirdiler. Ağır misafirlik eylediler. Kudretli Oğuz Beyleri dediler:” Bu kızı istemeğe kim vara bilir? Uygun gördüler ki Dede Korkut varsın” dediler. Dede Korkut der: “Dostlar, mademki beni gönderiyorsunuz, biliyorsunuz ki Deli Karçar kız kardeşini isteyeni öldürür, bari Bayındır Han'ın tavlasından iki güzel koşucu at getirin, bir keçi başlı geçer aygırı, bir toklu başlı doru aygırı, ansızın kaçma kovalama olursa birisine bineyim, birisini yedekte çekeyim “dedi. Dede Korkut' un sözü haklı görüldü. Vardılar Bayındır Han'ın tavlasından o iki atı getirdiler. Dede Korkut birine bindi, birini yedekte çekti, dostlar sizi Hakka ısmarladım” dedi “gitti. Meğer sultanım, Deli Karçar da ak çadırını, ak otağını kara yerin üzerine kurdurmuştu, arkadaşları ile nişan talimi yapıp oturuyordu. Dedem Korkut öteden beriye geldi. Baş indirdi, bağır bastı; ağız dilden güzel selam verdi. Deli Karçar ağzını köpüklendirdi. Dede Korkut' un yüzüne baktı, der: “Aleykesselam ey ameli azmış fiili dönmüş, kadir Allah ak alnına bela yazmış!. Ayaklıların buraya geldiği yok, ağızlıların bu suyumdan içtiği yok, sana noldu amelin mi azdı fiilin mi döndü, ecelin mi geldi, buralarda neylersin? Dedi. Dede Korkut der: “Karsı yatan kara dağım aşmağa gelmişim Akıntılı güzel suyunu geçmeğe gelmişim Geniş eteğine dar koltuğuna sığınmağa gelmişim Tanrı' nın buyruğu ile Peygamberin kavli ile aydan arı, güneşden güzel kız kardeşin Banu Çiçeği Bamsı Beyreğe istemeğe gelmişim” dedi. Dede Korkut böyle söyleyince Deli Karçar der: “Bre ne diyorsam yetiştirin, kara aygırı silah ve teçhizatla getirin dedi. Kara aygırı silah ve teçhizatla getirin!” Aşağıdaki Kadın Kahramanlarımız hakkındaki alıntı yazısı: Mehmet ersin “Kurtuluş Savaşı'nda cepheye kağnıyla mermi taşırken donarak şehit düşen Şerife Bacı’nın hatırasına..Herkes bir şeyler yapıyordu, herkes inanmıştı Kimisi çete olup savaşıyor,kimisi erkek kıyafeti giyerek cephede düşmana mermi atıyordu.Gerekirse gözünü kırpmadan ihanet eden evladını alnının ortasından vuruyordu.Milli mücadeleye en büyük desteği verenler onlardı; Kahraman Türk Kadını. ”Gözüm Sakarya'da, Dumlupınar'da, kulağım İnebolu’da” Gazi Mustafa Kemal, savaşın kazanılması için İnebolu'da ki cephanenin Ankara üzerinden cepheye geçmesi gerektiğini biliyordu. Bir dönem İnebolu-Ankara yolunun adının İstiklâl Yolu olarak adlandırılması için imza kampanyaları düzenlenmesi de bu yüzdendir. Bu önemine baktığımızda Kastamonu'nun erkeği cephede süngü süngüye ölüm kalım savaşı verirken arkasında bıraktığı eşi, bacısı, anası da imece usulü ile İnebolu'dan cephaneyi Ankara'ya taşıyordu. Kastamonu-Seydilerli Şerife Bacı da bu analardan sadece birisidir. 1921 Aralık ayında Şerife Bacı da diğerleri gibi İnebolu'dan aldığı cephaneyi Kastamonu'ya taşımaktadır.Hava buz gibi,sürekli yağan kar,kağnıların yarısı yolda kalmıştır. Kağnısına koşulu öküzler çelimsiz kendisi ve bebeği aç inatla yola devam eder. Sırtında çocuğu kağnıda cephane vardır. Cephanenin üstünü samanla örtmüştür. Çocuğunu otların içine bırakır üstündeki battaniyeyi de örter üstüne. Hem cephanenin hem de çocuğunun Onların ıslanmaması, donmaması gerekir. Bu şekilde Kastamonu Kışlası önüne kadar gelmiştir. İnebolu limanından aldığı cephane yerine ulaşmıştır. Sabah olduğunda çocuk sesi ile kağnının olduğu yere gelen askerler Şerife bacının donarak şehit olmuş bedeni ile karşılaşırlar. Çocuğu ve cephane kurtulmuştur ilerde vatanda kurtulacaktır ama Şerife Bacı şehit olmuştur. Şerife bacı ve diğerleri… Türk kadınının kahramanlıklarının sembolü olmuşlardır.Bu vatan onlar sayesinde kurtulmuştur. “Bu örnek Türk kadının vatanı ve hürriyeti için canını severek vermenin anıtıdır. Böyle kadınların toplum hayatında yok sayılmasının Tanrısal söylemlere dayandırılmasının da hiçbir gerçek yanı yoktur. Onlar bizim namusumuz, onurumuz, baş tacımızdır.Eski Türklerde erkekler eşlerinin dokuz adım gerisinde yürümek zorundaydılar.Bu kadına olan saygının bir ifadesiydi.Çöl Araplarının kadına bakışı ne bizi bağlar ne de kadınlarımızı. TARİH BOYUNDAN GÜNÜMÜZE TÜRK KADINI B-Eski Türklerde KADIN, devlet yönetebilecek kertede Hak ve özgürlüklerle sahip iken: “Yabancı ve Arap kaynaklarıın ortaya vurduğu diğer tarihi gerçek şudur ki İslamiyetçi kabul edene kadar Türk’lerde KADIN eşit hak ve Özgürlüklere sahip bir değerdi. Ve şu muhakkak ki biz Türkler, Şeriat bataklığına saplandıktan bu yana özellikle iki güzel niteliğimizi yitirir olmuşuzdur: Bunlardan biri”Akılcılık” ve diğeri de “Kadına Saygıdır!” 1)–7/8.Yüzyıllarda Orta Asya Türk ülkelerinin çoğu Kadın Hükümdarlarla Yönetilmekteydi. ESKİ Türklerde, özellikle Şamani döneminde, kadınlı erkekli dini toplantılar düzenlenir, toplantıya katılanlar, yaşlarına ve mevkilerine göre bir dairenin etrafında otururlardı.””Buhara’nın Arap orduları tarafından işgalini anlatan Arap kaynakları bir çok Türk devletlerinin Kadın başkanlar tarafından yönetildiğini ve Buhara’nın Toksan hatun adlı bir Kadın Sultan tarafından yönetildiğini göstermektedir.” “MS:720’de dikilen Gültekin(Kül-Tekin) ve 734’te dikilen Tonyukuk ve Bilge Han anıtlarından, Bilge Hanın Annesi Bilge Hatunun devlet yönetiminde çok başarılı olduğunu da öğrenmekteyiz.”(1) BİLGE KAĞAN: 19 SENEDE YETİŞMİŞ 19 SENE ÇİN’LE DÖVÜŞMÜŞ 19 SENE DEVLET BAŞKANLIĞI YAPMIŞ 19 KİŞİYLE ÇİN’E BAŞKALDIRMIŞ 57 YAŞINDA ÖLDÜRÜLMÜŞTÜR ATATÜRK, Samsun’a 19 kişiyle çıkmıştır. Kur’an’ı Kerim’de büyük ölçüde 19 uyumu vardır. Bilge KAĞAN’IN babası, İlteriş KAĞAN ile Annesi İlbilge Hatun, 17 kişiyle, Çin'e başkaldırmıştı..”Ostüzü. “Yezidin Horasan’a vali olarak gönderdiği Zeyyad bin Ebihi’nin oğlu, Orta Asya’da Arap fütuhatını genişletmek için saldırılar düzenlerken,Buhara’da devlet yöneten Hatun Sultan,bu saldırılara karşı korunmak amacıyla,bir başka Türk ülkesinin hükümdarı Terkan’dan yardım istemiş ve bu vesile ile evlenme teklif etmiştir.Erkeğe evlenme teklif edebilecek kadar özgür görüşlü kadın tipini,bugün,20’inci yüzyılda,kadın özgürlüğünün en fazla geliştiği Batı ülkelerinde bulmaktayız.” “3)XI’ inci Yüzyıl: Selçuklu Sultanı Tuğrul’un Kadına saygısı: “Selçuklu sultanı Tuğrul,11’inci Yüzyılda Bağdad’ı işgal ettikten sonra halifelerin sarayında Halife el Kâsım biemrillah’ın kızı ile evlenir; evlendiği kadını büyük bir saygı ile tahta oturtur.Arap tarihçisi İbn Halikan şöyle anlatır:”Sefer ayının 15’inci günü prenses,sarayda kendisini bekleyen kocasına mülaki oldu ve altın kumaşlarla süslü tahta çıktı ve kocasını bekledi.Tuğrul Bey,eşinin karşısına diz çökerek geldi.Ona emsalsiz hediyeler vererek (tekrar) yer öptü ve büyük bir saygı gösterisiyle ve mutluluk duyarak odasına çekildi”. “İbn Butlan:”Türk Kadınının cildi beyaz ve zerafeti takdire şayandır. Doğurduğu çocuklar nadiren çirkin olur. Ata binmede ustadırlar. Son derece cömert, temiz ve iyi aşçıdırlar.” “4)XII’inci Yüzyıl: İbn Cübeyr, Türk Ülkelerinde kadına gösterilen saygıyı başka hiçbir yerde görmedim.” “5)XIII’ üncü Yüzyıl:Marco Polo,Türk Kadınının Özgürlüğüne Tanık olur:”13’üncü yüzyılda Türk beldelerini dolaşan Marco Polo,Amu Derya nehrinin yukarılarında Kuzey Doğu’ya yayılan ve “Büyük Türkiye” diye tanımladığı yerleri ziyaret ederken Türk hükümdarlarının kızlarından da söz eder ve şöyle der:”(Prenses) öylesine güçlü ki tüm ülkede onunla başa çıkacak erkek bulmak güç.Çünkü kim çıkarsa hepsini altetmektedir.Babası kendisini evlendirmek istediği halde o,buna razı olmamakta ve(kendi beğendiği birini bulana kadar )bir kimse ile evlenmek niyetinde olmadığını açığa vurmaktadır.Bundan dolayıdır ki babası ona yazılı olarak ,dilediği erkekle evlenebileceğine söz vermiştir.Bunun üzerinedir ki prenses,ülkenin dört bir yanına haber salarak genç delikanlıları,kendisiyle güç denemesine çağırmış ve kendisiyle başa çıkacak birini bulduğu zaman onunla evleneceğini açıklamıştır.” “Batılı yazarlar arasında Marco Polo gibi Türk kadınının özgür yaşamlarına, bağımsızlığına ve karakter olgunluğuna hayran kalanlar çoktur. Ricardo di Monte Groce bunlardan biridir. Bu ünlü yazardan öğrenmekteyiz ki, Türk ülkelerinde ve örneğin Selçuk devletinde hâkim olan gelenekler, Arap ülkelerindekinden çok farklıdır ve bu farklılık özellikle Türk kadınının toplumdaki üstün değeri ve yeri ile ilgilidir.” “Kısaca belirtmeliyim ki,Türklerde kadının bu üstün kertede tutulduğu dönemlerde batı dünyası,tıpkı Arap dünyası gibi,kadını ikinci plana atmıştı.çoğu yerde koca sofrada yemek yerken ,kadın ayakta bekler,ona hizmet eder,her vesile ile kocasının ayaklarını öper ve fakat yine de haysiyet kırıcı muamelelere uğramaktan kurtulamazdı.Oysa,Türk ülkelerinde kadın, erkeğine eşdeğerdedir.Ancak ne var ki şeriat dinine girmek sonucu Türklerdeki bu güzel gelenekler yavaş,yavaş yok olurken Batı’da aksine ve daha doğrusu akılcı gelişme nedeniyle kadın hakları ele alınmış,büyük başarılara yönelik adımlar atılmıştır.” 6)Cüveydi’nin Kaleminden Türkan Hatun ve Raziye Sultan Örnekleri: “ 13’üncü yüzyılın ünlü yazarlarından Ata Malik Cüveyni,”Tarihi Cihan” adlı yapıtuıda Cengiz Han ailesinden söz ederken Türk kadınının yeteneklerini över. Özellikle Türkân Hatun’un devlet işlerindeki becerikliğini, haysiyet duygusuna verdiği yeri(ve örneğin kocası Sultan Osman’ı saygılı davranmıyor diye Sultan Mehmed’e şikayet etmesini)nakleder ki çok ilginçtir. Yine Cüveyni’den öğrenmekteyiz ki, İlhanlıların 13’üncü yüzyılda İslam’ı kabul etmelerinden sonra,eski Türk geleneklerinde ve özellikle kadına saygı değerlerinde gerileme başlamıştır.Razıya Sultan örneği bunu kanıtlamaya yeterlidir.Bilindiği gibi Raziye,1236 ilâ 1240 yıllara arasında Delhi tahtını işgal etmiştir.babası İl-Tutmuş,tüm 7)danışmanlarının itirazlarına rağmen onu veliahtlığa getirmiştir.İl-Tutmuş’un ölümünden sonra saray erkânı,devletin bir kadın tarafından idare edilmesini istememiş ve tahta İl-Tutmuş’un oğullarından birini,Ruknuddin Firûz’u getirmiştir.fakat bu hükümdarın kötü yönetimi yüzünden ihtilâl patlak vermiş ve halk,ordu ile birlik olup Raziya’yı taht’a çıkarmıştır.Raziya döneminde Delhi fevkâlade iyi bir yönetime kavuşmuştur.SON DERECE AKILLI VE GENİŞ GÖRÜŞLÜ OLAN Raziya,kadınlara özgürlük sağlamak üzere her şeyden önce peçe ve çarşafı kaldırmış ve kendisi de buna örnek olmuştur.Çarşaf giymek şöyle dursun,fakat saltanatının en parlak döneminde kadın elbisesiyle değil,çoğu kez erkek kıyafetini giyerek dolaşmayı tercih etmiştir.Böylece gerici çevrelere,insan varlığının geleneklere köle olmaması gerektiği dersini vermiştir.” “7)XIV’ üncü Yüzyıl: İbn Batuta’nın tanımıyla Türk Kadınının Özgürlüğü.” “Özbek hanın valilerinden biri ile birlikte Azak’tan hareketle Türk ülkelerine Tuluktumar Emir’i ile birlikte yaptığım gezilerde tanık olduğum en ilginç şey, Türklerin kadın sınıfına karşı gösterdikleri saygıdır.Diyebilirim ki Türkler,kadınlarını erkeklerden daha çok şerefli bir kertede tutmaktadırlar.Kiram kentini terk ederken Emirin eşini arabada gördüm.Arabası baştan aşağı süslü mavi kumaşlarla örtülü idi;arabanın tenteleri de açıktı.Prensesin yanında zarif giysiler içinde dört nedime daha vardı ki onların arabaları da zengin eşyalarla doluydu.Emir’in bulunduğu yere yaklaşınca prenses arabadan indi.Otuz kadar Genç nedime elbisesinin eteklerini tutarak peşinden yürümeye başladılar.Prensesin eteklerinde ilmikler vardı ve her bir Nedime bu ilmiklerden tutup yerden hafifçe kaldırmak suretiyle yürüyüşe devam ederlerken prenses bu muhteşem bir tavırla Emir’e yaklaştı;Emir ayağa kalkarak onu selamladı ve yanına oturttu.Bu sırada Nedimeler ayakta prensesin etrafını sarmış olarak beklemekteydiler.Kımız getirildi,prenses bir su kabı alarak içine bir miktar kımız doldurduktan sonra emir’e ikram etti.Bunun üzerine emir,aynı Nezaketle bir kaba Kımız doldurdu ve prensese ikram etti.Her ikisi ,önlerine getirilen yemeklerden yediler.Daha sonra prenses (Emir’in kendisine takdim ettiği hediyeleri alarak9 ODASINA ÇEKİLDİ.Tüccardan ve avamdan kişilerin eşlerini de gördüm ve onların da aynı saygıya mazhar olduklarını izledim.”1331 yılında Sultan Muhammed Özbek han’ı ziyaret ettim.Özbek han,büyük bir imparatorluğun başındadır.Yeryüzünün en kudretli yedi hükümdarından biridir.Tahtına kurulmuş olarak oturur iken sağ yanına Taytugil Hatun,onun yanına Kebek Hatun,sol tarafına da Bayulun Hatun ve yanında Urduca hatun yer almışlardı.tahtın hemen aşağı basamağında hükümdarın çocukları oturmaktaydılar.Büyük oğlu sağda,küçük oğlu ve kızları tam ortada,sultanın karşısında yer almışlardı.Odaya giren her hatunu ayağa kalkmak suretiyle karşılıyor,elinden tutarak tahta çıkarıyordu.Ve bu merasim halkın gözleri önünde oluşuyordu.””Sultanın eşleri öylesine serbest ve uygar kadınlardı ki,Kur’an yasaklarına rağmen,erkeklerin yanına çıkmaktan,yabancı erkeklerle konuşmaktan ve hâttâ onlarla geziye katılmaktan,hediye alışverişinden geri kalmamaktadırlar.” İbn Batuta’nın kaleminden iz sürelim:”Daha sonra Tevellisi ülkesine ulaştık. Bu ülke kendi hükümdarının adıyla anılmakta ve oldukça geniş bir sahaya yayılmaktaydı. Ülkenin erkekleri çok yakışıklı; ciltleri Kırmızımtırak,hepsi cesur ve cengâver.Kadınlarına gelince,onlar da öyle,at sırtından ok atışında fevkâlade ustalar ve tıpkı erkekler gibi savaşmaktalar.Gemimizin demir attığı Kalukari limanı,ülkenin en büyük ve güzel beldelerinden biri.Burası (Büyük) hükümdarın oğlunun eski ikametg3ahı imiş.Limana demir attığımızda,bir müfreze asker,kaptanı ziyarete geldi.sonra,kaptan,beraberindeki hediyelerle karaya çıktı.Çok geçmeden şunu öğrendim ki hükümdar,bu bölgenin başına getirdiği oğlunu başka bir yere tayin ederek,buraya Urduca adındaki kızını genel vali getirmiş.Prenses,gelenek icabı kaptan ve maiyetini davet ettiğinde,kaptan benim de bu davete katılmamı istedi,fakat kabul etmedim,çünkü davet sahibi kişi Müslüman değildir.Üstelik de bir kadındı.bu itibarla böyle bir kimsenin davetini kabullenmem(dinsel inançlarım bakımından)haram olurdu.. “Kadınların davetine gidilmez, Müslüman olmayan kişinin yemeği yenilmez!”Çöl Araplarının ilkel yasaklarından birisi.Ostüzü. “Kaptan ve tayfası Kadın Valinin huzuruna çıktıklarında, Urduca sorar:”Hepiniz geldiniz değil mi?”Bu soruya kaptan,İbn Batuta adlı bir bilginin kendileriyle seyahat etmekte olduğunu ve fakat davete icabetten kaçındığını söyler ve kaçınma nedenini ekler.Bu açıklama üzerine Urduca,kaptana hitaben:”Derhal onu buraya getirmek üzere adamlarıma emir ver”,der ve kendi askerlerini de bu işe tahsis eder.Kaptan,askerleriyle birlikte gemiye dönerek İbn Batuta’ya :”Prenses’in emrini yerine getirmek üzere seni almaya geldim!”der.Olayın bundan sonraki kısmını İbn Batuta’dan dinleyelim: “Prenses’in huzuruna çıktığımda kendisini azametli bir tavırla makamında oturur buldum. Selâm verdim,selâmıma karşılık bana Türkçe olarak mukabil selâmda bulundu ve hangi ülkeden geldiğimi sordu.Ona.”Hindistan yolu ile geliyorum” dedim.Bana Hindistan hakkında sorular sordu ve oralarda olan bitenlerden kendisini haberdar etmemi istedi.verdiğim bilgiler üzerine :”bu ülkeye mutlaka sefer açmalı ve oraları kazanmalıyım ,çünkü oraların zenginliği,bereketliliği bana cazip görünmekte”,dedi.Kendisine “evet bunu yapmanız çok yerinde olacaktır” diye yanıt verdim.Konuşmalarımızın bir yerinde vali,deniz seyahatine rahatlıkla devam edebilmem için bana elbiseler hazırlanmasını emretti ve ayrıca iki filin taşıyabileceği miktarda pirinç,iki öküz,on koyun ve şurup hediye etti.Kaptanımızdan öğrendim ki,prensesin emrindeki orduda kadın aksarlar,kadın cariyeler ve hizmetçiler vardır ve bu kadınlar tıpkı erkekler gibi savaşmaktadır.Yine kaptanımız bildirdi ki,prenses düşmanlarına karşı giriştiği savaşlardan birinde,askerlerin ricat etmesi üzerine ,düşman saflarını tek başına yarıp(karşı tarafın)hükümdarının karargâhına kadar sokulmuş ve bir kılıç darbesiyle onu yok etmiş.Kırallarının bu şekilde öldürüldüğünü gören düşman ordusu da bir an içinde dağılıp,kaçmış.Bu başarıdan sonra prenses babasının huzuruna çıkmış,olanları anlatmış ve babası ona,erkek kardeşinin yönetmekte olduğu bu bölgeyi hediye etmiş.Yine kaptanımızın söylediğine göre ,prensesle evlenmek isteyen nice yiğit kişiler bulunmakla beraber prenses hiç birine aldırış etmemekte ve şöyle demektedir:”ben,ancak benimle boy ölçüşebilecek biriyle evlenebilirim!” Fakat ne var ki,hiç kimse prensesle dövüşmeyi göze alamamaktadır; zira yenilgiye uğradığı taktirde gözden düşeceğini düşünmektedir.” Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür, Şeriatın çöl masallarını din diyerek doldurmuş olduğu kellelere bunları anlatmak boşuna olur. Şeriat;bu dünyada kul ve köle haline soktuğu zavallılara öteki âlemdeki Kadınları,Hurileri ve Gılmanları bol keseden dağıtarak beyinlerini yıkamakta,cenneti de bir genelevine döndürmektedir.Erkeklerden çok üstün tutulan Türk Kadınları da bir sürü halinde ve iradelerine bakılmaksızın Ümmetleşen toplumların Müslüman erkeklerinin maslahatlarını keyfine tahsis edilmektedir.Şimdi iyice okuyunuz da Analarımızın,bacılarımızın ve tüm kadınlarımızın nasıl alçaltılarak küçültüldüklerini iyice okuyunuz.İşte İran,İşte Afganistan,işte kadınları hiç sayılan Müslüman ülkeleri.İşte,Türk kadınlarına hazırlanan öteki dünyada bile geçerli seks köleliği.Kadınların özgür olmadığı bir yer bana göre cehennemdir.Müslüman erkeklere tanıtılan cenneti ben asla kabul etmem.Çünkü ve dahi çünkü Ulu Tanrımız kadınları dünyamızı cennet yapmaları için kendisine en yakın olarak yaratmıştır.İnsanları doğuran kadının erkeğin eye kemiğinden yaratılması da ilmen mümkün değildir.O zaman tüm insanların DNA’LARI ve kan gurupları bir olmak zorunda olurdu. Türk toplumlarının Müslüman olmadan önceki kadına bakışını özet olarak verdim. Bendeniz; Hz.Muhammed’in gerek Kur’anı Kerimde gerekse hadislerinde tanımladığı kadına bakarken bir hususa çok dikkat ederim.Buradaki tanımlanan kadın Türk kadını olamaz.Çünkü Hz.Muhamet Türk kadınını hiç görmemiştir.Abbasi Halifelerinden Harun Reşit’in eşlerinden birisi de Türk kadınıdır.Önce şu ayeti bir güzel ve kıvırtmadan okuyalım: “ŞURA SURESİ(42’inci sure) 7 ‘inci ayet:”ve işte böyle sana –Muhammed’e—Arabî bir kur’an vahyetmekteyiz ki Umm’l Kura’yı(Mekke şehrini) ve çevresindekileri sakındırasın ve o toplama gününün dehşetini haber veresin-Onda şüphe yok; bir fırka cennet’te, bir fırka sair’de(Çılgın ateş içinde)”Kur’anı Kerim ve İzahlı Meali s.482.Elmalılı Hamdi Yazır. Şimdi de İslam Dininin ana kaynaklarından kadın denilen insan cinsinin özelliklerine bir gözatalım: -“İki kadının tanıklığı bir erkeğin tanıklığına bedeldir!”2’inci bakara/İnek/Suresi 282’inci ayet. “Kadınlar aklen ve dinen dûn yaratıklardır.”Hz.Muhamet’ten Hadis. “Uğursuzluk üç şeyde vardır: Karı’da, ev’de ve at’ta.”Hadis. “Namazı kat’eden şeyler; Kara köpek,eşek,domuz ve KADIN’DIR” HADİS. “Kadınlar arasında Sâliha kadın yüz tane karga arasında alaca karga gibidir”Hadis. “Benden sonra erkekler için kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmadım.”Hadis “Bana Cehennem halkı gösterildi; çoğunluğu kadınlar.”Hadis. “MİRASTAN PAY OLARAK ERKEĞE İKİ DİŞİNİN HİSSESİ KADAR VERİLİR. ”4’ÜNCÜ NİSA Suresi, ayet 11 ve 176. Ebu Hureyre’den rivayet: “Kadın eğe kemiği gibidir; onu doğrultmak istersen kırarsın,onu kendi haline bırak ve eğriliğiyle ondan faydalanmağa bak”.EK:Cennette bir maslahatın keyfine 72 Müslüman kadın’Ostüzü.Namaz kılan Müslüman kadınların 72’sine de bir maslahat! Cabir’den rivayet:”Kadınlar, insanın karşısına şeytan gibi çıkarlar.” Yüce soylu ve başımızın tacı evimizin ve dünyamızın güllerini nerelerden nerelere getirerek bırakmış ve Arap mesellerine kurban etmişiz.Peygamberleri ve kadınları seks aracı yapanları doğuranların da kadın olduğunu unutmuşuz.Bir Afganlı Yüzbaşı bana:”Bizim analarımız köle,köleler de ancak köle çocuklar doğurur.Mustafa Kemal Atatürk’ün kızları hariç!” Demişti.(1) Örnekler gösterilen kaynaklardan ve Büyük Hukukçumuz Profesör Dr. Rahmetli İlhan Arsel’in “Şeriat ve Kadın” adlı eserinden alınmıştır Milli Mücadele’deki isimsiz binlerce kadın kahramanın yanı sıra isimleri halen zihinlerde olan kadın kahramanlardan bazıları şöyle: ONBAŞI HALİDE Romancı Halide Edip Adıvar ise "Halide Onbaşı" olarak İstiklal Savaşı’na katıldı. Uzun süre cephelerde savaşan Halide Onbaşı, savaş alanındaki yararlılıkları nedeniyle İstiklal Madalyası almaya hak kazandı. Türk bağımsızlık savaşının bir sembolü olan Adıvar, Türk edebiyatına kazandırdığı eserler ile günümüz Türk gençlerine çeşitli dersler vermektedir. KARAFATMA (FATMA SEHER) "Kara Fatma" olarak tarihe geçen, 1888 Erzurum doğumlu Fatma Seher, Balkan Harbi’ne, Edirne’de görev yapan kocası subay Derviş Bey ile katılır. I. Dünya Savaşı’nda, ailesinden 9–10 kadınla Kafkas Cephesi’ne gider. Kara Fatma, Mondros Mütarekesi’nden sonra eşi Ermeniler tarafından şehit edilen kadınları toplayarak, Ermeniler ile çarpışır. Mustafa Kemal Paşa ile görüşerek görev isteyen, kurduğu milis kuvvetiyle Bursa ve İzmit’in işgalden kurtarılması için mücadele eden Kara Fatma’nın müfrezesinde savaşanların sayısını 350’ye çıkardığı bilinir. Sakarya ve Başkomutanlık muhaberelerine de katılan ve üsteğmenlik rütbesine kadar yükselen Kara Fatma, 1955 yılında Erzurum’da vefat ederken, cumhuriyetin temellerinin atılmasında pay sahibi olmanın mutluluğunu yaşamış kadın kahramanlardandı. TARSUSLU KARAFATMA, GAZİANTEPLİ YİRİK FATMA Asıl adı "Adile" olan, "Adile Hala" ve "Adile Onbaşı" diye anılan kadın kahramanın, silah arkadaşları arasında "Kara Fatma" olarak anıldığı bilinir. 8–10 kişilik milis kuvvetiyle Afyon Savaşı’na katılan Kara Fatma, Tarsus’un kurtulmasında büyük yararlılıklar gösterir. Gaziantepli Yirik Fatma ise Gaziantep’in Fransızlar tarafından henüz bütünüyle kuşatılmadığı sırada, düşmanın hareket edeceği haberi gelince, buna karşı koymak için yola çıkan milis kuvvetine, karşı çıkılmasına rağmen zorla katılır. Milis kuvvetlerine yardım eden "Nafize Kadın", Yunanlılar tarafından yakalanarak, kuvvetler hakkında bilgi alınmak istenir, fakat Nafize Kadın işkencelere karşı koyarak hiçbir bilgi vermez. İKİ OĞLUNU ŞEHİT VERDİ KENDİ GAZİ OLDU Yunanlıların İzmir’e girmesiyle Milli Mücadele saflarında yerini alan Ayşe Hanım, İzmir’in Yunanlıların eline geçmesi üzerine Aydın’a gider. Aydın civarında kahramanca dövüşen Ayşe Hanımın burada büyük oğlu şehit düşer. I. ve II. İnönü Savaşlarına katılan Ayşe Hanım, ikinci oğlunu da bu savaşlarda şehit verir. Sakarya Meydan Muharebesi’ne de katılan Ayşe Hanım, bu savaşta kasığından yaralanır ve tedavi gördükten sonra müfrezesine katılır. GÖRDESLİ MAKBULE Vatan işgal altındadır; Yunanlılar Sakarya Savaşı’nı kaybetmiş, mevzilerine çekilmişlerdir. Gördesli Makbule, kocası ile çete kurarak dağlara çıkar. 17 Mart 1922’de Kocayayla’da cereyan eden bir çatışmada Makbule, geri çekilen çete arkadaşlarını kınayarak cesaret verici bir konuşma sonrası düşmana saldırır ve başından aldığı kurşunla şehit düşer. Ama silah arkadaşları düşmanı yenerler. FRANSIZLAR’A YANLIŞ YOL GÖSTEREN KILAVUZ KADIN Adana ve yöresinde Fransızlara karşı verilen mücadelede yer alan ve milis kuvvetlerine katılan Kılavuz Hatice, 8 Mayıs 1920’de milli kuvvetler Pozantı’ya taarruzu başladığında, kritik bir duruma düşen Fransızları kandırarak kılavuzluk eder. Hatice, kılavuzluk yaptığı Fransızlara yanlış yol göstererek Karboğazı’na sokar. Boğazda sıkışan Fransızlar, Türk askerine esir düşer. BİTLİS DEFTERDARININ HANIMI Kahramanmaraş’ta düşmana karşı verilen mücadelede en fazla yararlılık gösterenlerin arasında Bitlis Defterdarının Hanımı da bulunmaktadır. Bitlis Defterdarının Hanımı olarak bilinen bu kadın kahraman da, Kayabaşı Mahallesi’nde 8 düşmanı öldürmüş daha sonra erkek elbisesi giyerek milis kuvvetlerine katılır. TAYYAR RAHMİYE Adana’nın kadın kahramanlarından Rahmiyse Hanım da, 9. Tümen’in 1920 yılının Şubat ayında Hasanbeyli civarında Fransızlar ile yaptığı muharebeye müfrezesiyle katılır. Muharebe sırasında ateş hattında kalan iki arkadaşını korumak için ileri doğru atıldığından dolayı kendisine "Tayyar Rahmiye" lakabı verilir. Temmuz 1920’de Osmaniye’deki Fransız karargâhına yapılan hücumda arkadaşlarının tereddüdünü görünce, "Ben kadın olduğum halde ayakta duruyorum da, siz erkek olduğunuz halde yerde sürünmekten utanmıyor musunuz?" diyerek hücuma geçilmesini sağladığı tarihi kaynaklarda yer almaktadır BİNBAŞI AYŞE İstikbal Harbi hakkında yazılmış eserlerde göğüs, göğüse çarpışmış pekçok Müslüman Türk kadınlarından bahsedilir. Nene Hatun, Kara Fatma, Ayşe Çavuş isimleri pek sık zikredilen şahsiyetlerdir. Binbaşı Ayşe de, adını hep minnet duygularıyla anmamız gereken kahramanlar arasındadır. Binbaşı Ayşe, bizzat kendi macerasını şöyle anlatmaktadır: “...Büyük harpte Kafkas Cephesi’nde yaralanarak ölen kocamın ve tüm vatan evlatlarının intikamını almaya and içmiştim. Allah, bu fırsatı 15 Mayıs (1)335–(1919)’da bana verdi. İzmir’i Yunanlılar işgal ettiği sırada ilk mukavemetimiz sona erip şehre Yunanlılar hâkim olunca Aydın’a gittim. Orada faaliyete geçerek bir Kuva–yı Milliye birliği teşkil edip, bilahare Nuri Çetesi’ne katıldım. Aydın muharebelerini yaptıktan sonra Koçarlı’ya çekildik. Bu sûretle, bilfiil atıldığım İstiklal Mücadelesi’ne başından sonuna kadar iştirak ettim. İlk defa Sakarya’da sol kasığımdan piyâde mermisi ile yaralandım. Seyyar hastanede tedaviden sonra tekrar müfrezeme iltihak ettim. Büyük Taarruz’da Mürsel Paşa Fırkası’na iltihak ettik. Ve Ahır Dağları’ndan düşman gerilerine akmağa memur edildik. İzmir’e ilk giden birlikler arasında ben de vardım. Ancak, bu arada misketle sol bacağım kırıldı.”... Binbaşı Ayşe, kocasının en kıymetli birer yadigârı olarak sakladığı ziynetlerini satarak at, mavzer, elbise ve çizme tedarik etmiş ve bu mücadelede, derece, derece terfi ederek Binbaşılığa kadar yükselmiştir. SÜREYYA SÜLÜN HANIM İşte kahraman Türk kadınlarından bir kahraman; Milli Mücadele yıldızlarından bir yıldız daha: Süreyya Sülün Hanım... Van’da doğmuştur. Yaşadığı kasaba, düşmanın korkunç zulüm ve Taarruzuna maruz kalmış, babası şehit olmuştur. Nihayet, bir araya gelen beş yüz civarında cengâver, Erek kasabasında toplanarak aziz topraklarını savunmaya karar verirler. Ve tabii, Süreyya Sülün hanım ve üç kardeşi de bu kahramanlar meydanındadır. ...Yoğun bombardıman altında ilerleyerek Karaköse’ye gelen bu kahraman Kuva–yı Milliyeciler, Murat Irmağı boylarında tam bir buçuk ay düşmanla çarpıştılar. Beyazıt’a doğru yürürken yürekler acısı bir manzara ile karşılaştılar. Binlerce Türk köylüsünün işkenceler içinde can vermiş cesetlerini gördüler. Bu mezalimi yapan düşmana hınçla taarruz edenlerin başında Süreyya Sülün Hanım vardı... Iğdır civarında kanlı çarpışmalar oldu. Düşman birlikleri çok kuvvetli ve Rusya’dan devamlı surette takviye alıyordu. Beş yüz yiğit, yılmadan, kaçmadan dövüştüler. Ölüyor, teslim olmuyorlardı. Bu muharebede Süreyya Hanımın üç kardeşi birden şehadet şerbetini içtiler. Kardeşlerinin kollarında can vermesine rağmen yılmadı ve cenk meydanını terk etmedi. Kala, kala dört kişi kalmışlardı. Daha sonra Karaköse’ye çekilen Süreyya Sülün Hanım, burada Ziverbey Taburu’na iltihak etti. Bir ara yaralandı ve Erzurum’a döndü NENE HATUN (1857 – 1955) Tarihimize "93 Harbi" adıyla geçen Türk-Rus savaşında Erzurum'un Aziziye Tabyası'nda gösterdiği kahramanlıkla adını tarihe yazdıran Türk kadını. Erzurum'da doğdu, tam doksan sekiz yıl orada yaşadı. Bir kahramanlık sembolü olarak tanındı ve anıldı. Ömrünün son demlerini "Üçüncü Ordu'nun annesi" olarak geçirdi. 1955 yılında "Yılın Annesi" seçildikten sonra, 22 Mayıs 1955 günü Erzurum'da zatürreeden vefat etti, Aziziye Şehitliğine gömüldü. Nene Hatun, Erzurum'da dogdu. 98 yil Erzurum'da yaşadıktan sonra yine Erzurum'da, zatürre hastaligindan hayata veda etti. Ölümünden üç ay önce Türk Kadinlar Birliği tarafindan ANNELER ANNESI seçilmişti. NEZAHAT HANIM Gördes ve İnönü meydan savaşlarında, çarpışmalara katilan 70. Alay Komutani Hafız Halit Beyin kızı olan Nezahat Hanim 8 yasinda öksüz kalmis ve babasiyla cephelerde dolasmistir. Askerlere hizmet ve cesaret veren Nezahat Hanım’ın 100 den fazla düsman askeri öldürdüğü bilinmektedir

14 Haziran 2012 Perşembe

747/BELEŞ BULGURCULARIMIZA HAZIRLANAN YALANCI DOLMALAR

OSMAN TÜRKOĞUZ osmanturkoguz@gmail.com Çeşmealtı;12 Haziran 2012. BELEŞ BULGURCULARIMIZA HAZIRLANAN YALANCI DOLMALAR! Beni okumak zahmetine katlanan ve katlanacak olan vatansever arkadaşlarım; öncelikle şimdi anlatacaklarımı iyice okuduktan sonra; SN. Recep Beyimizin ettiği aşağıdaki yemini de okumalısınız.Okumalısınız ki nereye götürüldüğümüze kara verebilmelisiniz.//MAREŞAL Gazi Mustafa Kemal’den: “Bizi yanlış yola sevk eden habisler, biliniz ki çok kere din perdesine bürünmüşlerdir!” “özgürlüğün de, eşitliğin de dayanak noktası, ulusal egemenliktir.” “Bir toplum aynı amaca bütün kadınları ve erkekleri ile beraber yürümez ise ilerlemesine teknik olarak imkân ve bilimsel olarak ihtimal yoktur!” “Şuna kani olmak lazımdır ki dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir!” !”Bir toplum,bir millet erkek ve kadın denilen iki cins insandan oluşmaktadır.Mümkün müdür ki bir toplumun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça diğer kısmı göklere yükselebilsin?” “Dünyanın hiçbir yerinde ,hiçbir milletinde Anadolu köylü kadınının üstünde kadın mesaisi zikretmek olanağı yoktur.” “Maddi özellikle manevi çöküş,korku ile..güçsüzlükle başlar.” “Türk kadını,sen yerlerde sürünmek için değil,başımızın üstünde göklere yükselmek için varsın!” “Benim milletimden istediğim yegane şey şudur:Bağrından çıkartarak başının üstüne yükselttiğin adamların kanındaki ve vicdanındaki cevheri tetkik etmekten bir dakika tevaki etmesinler!” “Asıl büyük tehlike ve milleti çökerten husus içerideki cephenin suskunluğudur!”Yukarıdaki alıntı sözler Mareşal Gazi Mustafa Kemal’e aittir. “Dünya üzerinde Türk kadınından daha namuslu kadın yoktur.”Voltaire,François Marie Arouet(21 Kasım 1694/30 Mayıs 1778/ Yüksek bir mevkiye yerleşen alçak kişiden daha kötü bir şey olamaz.” ”Claudianus. Sağ olasınız Sayın M.G özgücü. “Efendim;tutturmuşlar Laiklik giderse diye!Halkımız istedikten sonra tabii ki gider kardeşim!”İberik yarımadasından Sn.Bay Recep Tayyib Beyimiz. “Efendim, istediğimiz istasyona geldiğimizde demokrasi treninden ineceğiz!”Sn.Bay Recep Tayip Erdoğan Beyimiz. Türkiye Cumhuriyetini ilgilendiren Amerika Birleşik Devletlerinin 2011 yılı ulusal güvenlik Siyaset Belgesi: “Dünya üzerinde bulunan her devletin Milli Menfaatlerini gerçekleştirmek için Milli Hedefleri ve Milli Stratejileri vardır. Bu hedefler, Milli Güvenlik Siyaseti Belgelerinde açıklanmaktadır. AKP iktidarı sayesinde; Türkiye Cumhuriyeti, Ümmetçiliğe ve dış devletlerin önerilerine kilitlenmiş durumdadır. Bizi ilgilendiren ve bugünkü durumumuzu ve yarınımızı etkileyecek olan Tek şey, Amerika Birleşik Devletlerinin Milli Güvenlik Siyaseti Belgesindeki 21’inci Yüzyıl Hedefleridir. Amerika Birleşik Devletlerinin Milli Güvenlik Siyaseti Belgesinde iki önemli konu vardır, bizleri bugünkü karmaşaya ve dağınıklığa iten. Burasını iyi okuyup, aklımızı da başımıza almazsak yarın için de çok geç kalmış olacağımızı şimdiden söyleyebilirim: 1*“21’inci yüz yılda; hiçbir ülke ya da ülkeler topluluğuna STRATEJİK GÜÇ OLMA İZNİ VERİLMEYECEKTİR!” 2*”Bu hedefin sağlanması için önleyici güç kullanımı da dâhil her yola başvurulacaktır.” Amerika Birleşik Devletleri’nin, Türkiye toprakları üzerinde ÜÇ temel, ÜÇ’Ü DE mümkünse ulaşılabilir nitelikte hedefleri vardır: “1-Büyük İsrail’in oluşturulması, “2-Büyük Ermenistan’ın oluşturulması, “3-Büyük Kürdistan’ın oluşturulması. Daha uzun vadede: A-İstanbul merkezli Büyük Ortodoks devletinin kurulması, B-Pontus Rum ve Yunan devletinin kurulması, C-Konya merkezli HİLAFET devletinin kurulması! Çok önemli bir haber: “Ankara-Cumhuriyet Bürosu.” “Vali ve kaymakamlar Amerika Birleşik Devletlerine eyalet uygulaması stajına gittiler.” “Demokrasi bizim için bir tramvaydır. İstediğimiz durağa gelince ineriz!”Sn.R.T.Erdoğan “Türkiye’yi eyaletlere bölmek lâzım.Merkezi yönetimin bir takım yetkileri bunlara verilmelidir.Belediye başkanları da bu konuda en yetkili olmalıdırlar.O bölgelerdeki her türlü eğitim dr bunlara bırakılmalıdır. “Sn.R.T.Erdoğan “Türkiye YİRMİBEŞ Eyalete bölünmelidir!”Diyarbakır belediye başkanı Osman Demirtaş. Önce;bir Alman yazarın yazmış olduğu “Türkiye’nin etnik Yapısı” adlı kitap tercüme edilerek yayımlandı.Bu kitapta Türkiye’de 37 farklı etnik yapı olduğu iddia edilmiştir. 2007’ye kadar sürekli olarak Cumhuriyetimizin var oluş nedeni olan değerlere saldırılmıştır.Halk umursamaz bir hale geldiğinde de sistemi savunanlar yerlerinden kovulmuşlar,aleyhte Yayın yapacak sözlü ve yazılı basına ağırlık verilmiştir.2007’den itibaren de önceden hazırlanmış olan suç dosyaları taraftar basına sızdırılmış,idari ve adli alt yapı da düzenlenmiştir.Şimdi de yapılan hazırlıklara bir bakalım: A-İftira ve karalama ve bahane dosyaları hazırlandıktan sonra,Sayın RTE kendisini Türkiye Cumhuriyetinin Başsavcısı ilan etti.Böylesine bir Başsavcılık makamı Rus devletinde ve onun etki alanındaki devletlerde mevcuttur. B-Bir geceyarısı operasyonu ile,”Geceyarısı Ekspresi gibi,”%92.07 Halkoyu ile kabul edilen Anayasamızın 145’inci maddesi değiştirildi. C-Önceden hazırlanmış,gizli tanıklarla ve Müddei hususilerce ve Hususi Ağır ceza hükeması ile destekli dosyalar işleme konuldu.Müddei hususilerin binlerce sahifelik iddianameleri kabul edilerek sanık mevkiine konulan tüm devlet görevlileri tutkulandı.Silivri ve Hasdal Esir Kampına dolduruldu. Ç-Türk Silahlı Kuvvetleri SARI ÖKÜZÜ verdi. D-03 Kasım 2003 Tarihinde icra edilen Plan Tatbikatı ve harp oyunları;arasına sonradan icat edilen yazı şekilleri ile ve sonradan adlandırılmış sokak ve kurum adları ile süslenerek suç dosyası haline sokuldu.Herkes dinlendi,şüphe ile sanıklanan masum ve onurlu kahramanlarımız ve bilim adamlarımız uzun süre kalacakları esir Kamplarına dolduruldu. İngiliz Polisi Rahmetli George Orwel’in “1984” romanı gerçeğe dönüştürüldü. E-Kahramanlar vatan haini,vatan hainleri de kahraman yapıldı.Heykelleri dikildi ve aslarına devlet binaları yapıldı.Tarikatlar devletimizin tüm katmanlarına sokuldu.Din ve Allah ile ve yalanla aldatmalar en büyük politika halinde kullanıldı.Türkiye Cumhuriyetini tüm sosyal ve ekonomik değerleri çarçur edildi. F-Rahmetli İsmet İnönü üzerinden Türkiye Cumhuriyetine ve Mustafa Kemal’e saldırılar başlatıldı. Türkiye Cumhuriyetinin Anayasasının kırmızı çizgilerinin kaldırılabileceği hususunda fetvalar alındı.Türk,Türklük ve Türkçemiz aşağılandı.Üniter yapımız da tecavüzlere uğratıldı. G-Amerika Birleşik devletinin istediği Sevr içerikli anayasanın halk tarafından kabulü için ne mümkünse yapıldı. Milletvekillerinin maaşları tasavvurun üstüne çıkartıldı. Yaşamak için zam isteyen memurlar ve emekliler özel polisler tarafından gazlanarak coplandı.Genelkurmay Başkanımız sayın İlker Başbuğ da terör örgütü yönetmek suçu ile iftiraya uğratıldı.Türk Silahlı Kuvvetleri iğdiş edildi.İftira ve karalamalar halk nazarında TSK’YA gölge düşürdü,TSK tehlikesi böylece önlenmiş oldu. Ğ-Sayın RTE’NİN kanser olduğu ve iki senelik bir ömrü kaldığı propagandası yayınlanarak halkımızın acıma hislerine sığınıldı. Sonuca Beş Dakika kaldı. Efendim;Genel bir Af Kanunu çıkartılarak vatan hainleri ile birlikte tüm Esir Kampındaki Tutsaklar da suçlulukları sabit kalarak azat edilecek ve Koloni ve’l esaret anayasası da böylece oylanarak Türkiye Cumhuriyeti,çağdaşlık,kadın hakları ve Atatürkçülük te tarihten silinecektir.Türk toplumu Jozef Stalin’in tavukları durumuna sokuldu.Özel polis ve koruma ordusu kuruldu.İyi uykular Canım Türkiye’m ve Masa başı Atatürkçülerimiz.Saygı ve kaygılarımla.

8 Haziran 2012 Cuma

746/KADININ VE ERKEĞİN SÜNNETİ!

OSMAN TÜRKOĞUZ osmanturkoguz@hotmail.com Çeşmealtı;15 Ağustos 2005,/07 Haziran 2012,KENDİNDEN MENKUL ULEMALARIMIZA! Müslüman ülkelerinde, Sünnet edilen 70.000.000 Kadın ve Kız’dan, kimisi ölmüş, kimisi tedavi edilemeyen yaralarla acılar içinde/Üçte biri/ yaşamak zorunda bırakılmışlardır.Ve dahi Sünnet edilerek Klitoris’i kesilen kadınların hiçbirisi de cinsel birleşmeden zevk alamamıştır.Birleşmiş Milletlerin Raporu.Yedi sene önce bu konuda yazmış olduğum iki yazımı bularak yazıma ekledim.”Müslümanlıkta Kadına Sünnet yoktur!”Diyerek sahte ad ve imza ile bana hakaret etmeğe Kalkanlar oldu.Şiddet ve Küfür cehaletin ve kinin eseridir.Bendeniz,yedi sene önce İslam’daki sünnet geleneğinin köklerine inmemiştim.Açık kapı bırakmamın nedeni, buradan yazıma yüklenenlere son sözümü söylemek içindir.Daha önceki yazımda Kadınların sünnetlerine dair olan Birleşmiş Milletlerin raporunu yayımlamıştım.Kadınlarda sünnet yoktur! Diyen Ulemamıza armağan olarak gerekli belgelerimi sunacağım. SÜNNET! TANRISAL HATAYI MI DÜZELTMEK! (Vahşeti, bir uzvu sakatlayarak mı sürdürmek!) “Evet, biz, insanı en mükemmel bir şekilde yarattık.”Kuran’ı Kerim, sure:95,ayet:5. “Sünnet, islamın olmazsa olmazı değildir. O kabuk alınıp, alınmamasıyla din, iman ne artar ne de eksilir. Ancak sünnet öyle bir hale gelmiştir ki farzı geçmiş, İslamlığın simgesi haline gelmiştir.”Prof.Dr. Süleyman Ateş, Vatan gazetesi,26 Nisan 2011. “Şimdiki aklım olsaydı, ne kendimsünnetolurdum, ne de iki oğlumu sünnet ettirirdim! Dr. Haydar Dümen, Posta Gazetesi yazarı. Büyük Oğlum Cansın, Uşak’ta, ilkokul dördüncü sınıfında iken Hz. Âdem’in kaburga kemiğinden Hz. Havva’nın yaratılmış olduğunu anlatan sınıf öğretmenine bir soru yöneltmiş: “Öğretmenim; Hz. Âdem ne renkte ise Hz. Havva’nın da o renkte olması gerekir. Annem Beyaz, babam da Beyaz; görmüş olduğunuz gibi, ben de Bembeyazım. Tüm insanların, Hz. Âdem ve Hz. Havva’dan ürediğini söylüyorsunuz; iyi amma, Zenciler, Kızılderililer Sarı derililer ve Beyaz derililer nasıl farklı olarak doğdular?” Sınıf öğretmeni bir sıraya dayanıp kalınca; sorusunu yinelemiş: “Hz. Âdemin kan gurubu ile Hz. Havva’nın kan gurubu aynı olması gerekir. Kardeşimin kan gurubu babamın kan gurubundan. Benim kan gurubum da Annemin kan gurubundan.%85 bu şekilde olurmuş; babam anlattı. Neden tüm insanların kan gurubu aynı değil? Babam; dünya’da 6008 sekiz küçük,30 çeşit te ana kan gurubu olduğunu anlatıyor.” Akşamüzeri öğretmen bana geldi; biraz şaşkıncaydı. Yer gösterdim, hatırını sordum. Direkt olarak: “Sayın Binbaşım, oğlunuza söyleyiniz çetrefilli sorular sormasın; sorduğu sorular karşısında benim bile aklım karıştı!”Dedi ve olayı anlattı. Dedim ki; yaratılış öyküsünü kabul edenler Darvin teorisini de kabul etmiş sayılırlar!Kimselerin haberi yok. Şimdi Rahmetli olan Küçük oğlum Tansın da,böyle çetrefilli sorular sorarmış:Antakya’da;ilkokul üçüncü sınıfında;toplama ve çıkarma dersinde,sınıf öğretmeni Sayın İlhan Ayda: “Tansın, sen söyle bakalım; birden bir çıkarsa sonuç ne olur?”Diye sormuş. Şimşek gibi tahtaya fırlayan Tansın; tebeşirle 1-1=2 yazmış ve iki olur öğretmenim!” Demiş. Sayın İlhan öğretmen: “Açıkla bakalım, biz de öğrenelim!” Deyince: “Öğretmenim, annem bir; beni doğurdu, yani ben ondan çıktım ettik mi iki!”demiş ve eklemiş: “Babam ve annem iki ederler. Ben annemden çıkınca da üç etmez miyiz?” Öğretmenim! Akşamüzeri, okul yolu üzerindeki askeri lojmana gelen Sayın İlhan Hanım, gülerek, bu olayı anlattı ve: “Vallahi, bu çocuk benim aklımı karıştırıyor!”Demeyi de ihmal etmedi. Din dersleri zorunlu hale getirildiğinden; Oğlanı gönülsüz de olsa, din dersine de kaydettirdik. Din dersi öğretmeni, Ulu Tanrı’mızın her şeyi en mükemmel bir surette ve hatasız olarak yarattığını anlatmış.”Bu anlatmış olduğum şeyler, islamın Yüce kitabı Kuran’ı Kerim’de de böyle anlatılır!”Demiş. Oğlum Tansın, parmağını kaldırarak sormuş: “Öğretmenim; niçin sünnet oluyoruz? Bu sünnet olma işi kimin emridir?”Din dersi öğretmeni, kendisinden gayetle emin bir surette: “Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’(sas)’nın emridir. Sünnet kelimesi, o işin, o sözün ve o davranışın Peygamberimize ait olduğunu gösterir.”Diye açıklamasını yaptıktan sonra; anlatabildim mi oğlum?”Diye de sormuş. Sormasına sormuş amma ikinci soru da sınıfın ortasında patlamış: “Öğretmenim, siz en büyük ALLAH’TIR diyordunuz. Allah’ımızın yaratırken yapmış olduğu yanlışı Peygamberimiz mi düzeltecek? Ben, Tanrımızın yarattığı gibi kalmak istiyorum. Sünnet, münnet ve düzelttirme de istemiyorum!” Bu sert çıkış üzerine öğretmenin aklı da bir iyice karışır. Benim aklım da, sünnet edildikten sonra bir iyice karışmıştı. Kardeşim ve ben, kör bir jiletle sünnet edilmiştik. İlaç, milaç nerede! Bu sünnet işini başımıza musallat edenlere iyi söz söylememiştik. Yazılı basınımızda;2005 senesi Ağustos ayında, bir haylice sünnetle ilgili resimli haberler yayımlanmıştı. Basınımız çıplak et reklamından sünnet reklamına iniş yapmıştı. İlginçtir; en uçtakilerin reklamından, erkeklerin en ucunun reklamına inilmişti! Aslına bakarsak, her iki reklam da aynı şeride ait değil midir? Yine de gazetelerimizden öğrendiğimize göre; sünnet ettirilmek üzere bir hastaneye getirilen dört küçük çocuğu, sünnet yapacak doktorun ricası üzerine, bir hademe sünnet ederek evlerine göndermiş. Kanamaları durmayan çocuklar, aynı hastaneye geri getirilmiş; en çok ağlayan çocuğun pipisine bakan doktorlar hayret ve dahi dehşet içersinde kalmışlar! Çocuğun pipisinin pelidinin başı da kesilmiş. Kibele dinin rahipleri gibi, neredeyse dipten kesilecekmiş! Alelacele mikro cerrahi devreye girerek kesilen Pelidin başı yerine dikilmiş. Çok yakın bir zaman önce; bir doğum uzmanı, bir hastabakıcıya yeni doğmuş bir bebeğin göbek kordonunu kesmesi için ricada bulunmuş! Hastabakıcı, bebeğin göbek bağını kesmesine kesmiş amma; ol kız bebeğin parmaklarından birisini dahi kesmiş. Hastabakıcı, kızın orta parmağını pipisi sanarak kesmiş olamaz mı? Yine; basınımızda çarşaf gibi renkli resimler: Damperli kamyonlara bindirilerek, sünnet edilmeye götürülen bebeler’ ve yine, bomba gibi bir haber:400 Erkek çocuğu sünnet ettirerek Din’i İslam’a büyük bir katkıda bulunan bir belediye başkanımızın Görkemli fotoğrafı! Sünnet haberlerinin verilişleri de çok ilginç: “ERKEKLİĞE İLK ADIM!” Sünnet edilmeyenlerin adım atacakları yerleri yok mudur! Erkekliğe ilk adımı atmak için, ille de bu meretin ucunun kesilmesi mi gerek! 03 Eylül 2005 tarihli Takvim gazetesinden ilginç bir haber: “Çanakkale’de Müslüman olan bir Yahudi genç, sünnet edildi!”Hoppala! Yahu; bu Yahudiler daha bir haftalık olmadan sünnet edilmiyorlar mıydı? At üzerlerinde; faytonlarda, taksilerde, damperli kamyonlarda; davul-zurna eşliğinde gezdirilen, prens ve asker elbiseli çocukları gördüğümde; bu sünnet konusunda, dini bütünlerimizi havalara hoplatacak, bir yazı yazayım dedim! Ne Hz. Muhammed’in ve ne diğer islam büyüklerinin sünnet edildiklerine dairde bir kayda rastlayamadım! Hz. Ali, amca Oğlu olan Hz. Muhammed’in yanına on yaşında(MÖ:608) gelmiş. Sünnet edildiğine dair bir kayıt yok! “Hz. Muhammed sünnetli doğmuştur; bu Tanrısal bir lütuftur!” Diyenlere söylenecek sözüm var:”Sünnetli doğmak; kulak kepçesiz ve tırnaksız doğmak gibi bir program eksikliğinden kaynaklanır. Benim şimdi askeri doktor olan bir yakınım var.32 omurga ile doğmuştur. Antalya’nın bir köyünde de çok ilginç doğumlar olmaktadır: Tüm kadınlar ve erkekler, çift cinsiyet uzvu ile doğmaktadırlar. Cevizi, bademi, muzu ve her şeyi kabuğu ile yaratan Tanrımız, bazılarına sünnetçilik mi ediyor! Bütün canlılarda, her uzuv verilen görevleri yerine getirmek üzere programlanmıştır. Kaşın, kirpiklerin ve burun içi kıllarının olmadığını bir düşünmek yeterli olur sanırım. Erkeklerde sakal ve bıyıklar süs için yaratılmamıştır. Güneşte ve açık alanlarda iş ve av peşinde koşmak zorunda olan cascavlak bir erkeğin içine düşeceği durumu; denizden yararlanmak için cıscıpıldak sahilde yatanlar iyi anlarlar. Hindistan cevizi gibi gıda depolarına erişmek için; cıscıpıldak ve sürtünerek ağaca tırmanmak zorunda kalan ilkel erkeğin şeyinde koruma kabuğu olmadığını bir düşünelim yeter. Sürtünerek ağaçlara tırmanan erkek maymunların takımlarını da şeylerinin kabuklu olması korumuyor mu? Sünnet geleneğinin tarihteki ve dindeki yerine neden bakmıyoruz? Öncelikle, MİTOLOJİK SÖZLÜKLERİ açıp, okuyalım: Kybele—Kibele--;Attis—Adonis--,Anemon—Manisa Lalesi--,Sangarion, Sangariyos maddelerini üşenmeden okumalıyız. Baştanrı Zeus, DİEU olarak Hıristiyanlığa soyut olarak geçmiştir. Zeus’un anası KİBELE Anadolu doğumludur. Tanrıların vatanı Anadolu’dur. Kibele’nin doğum yeri olarak; Murat dağı, Afyon kalesi ve Manisa’nın adları geçmektedir. Kibele Ana tanrıçadır. Zeus’u, Girit adasındaki İda dağının bir mağarasında doğurmuştur. Kibele, Zeus doğar, doğmaz onu bir mağarada saklar. Çünkü Zeus’un babası doğan çocuklarını hemencecik yemektedir—Zaman—Amalthai adlı bir keçi Zeus’u sütüyle besler. Zeus’un resimlerdeki ünlü kalkanı bu keçinin derisi ile kaplıdır. Kibele, Sakarya nehrinin oğlu Sangarios’a-Attis& Adonis- âşıktır. Attis, kız kardeşi Sangarion ile evlenince de; Kibele Attis’in aklını başından alır. Aklını yitiren Attis te cinsel organını dibinden tam takım keser ve ölür. Saçılan kanlardan da ANEMON—Manisa Lalesi olur—Yapmış olduğu kötülükten dolayı pişmanlık duyan Kibele; Oğlu Baştanrı Zeus’a Atisi diriltmesi için yalvarır. Zeus’ta,çam ağacı olarak Attis’i yeniden yaratır!Attis’in anısına çam ağacından üretilen testilere çam kozalaklarından tıkaç yapılır.Kibele dininde;etrafında tavaf yapılan Kibele tapınağı DİKDÖRTGEN biçimindedir! Kibele rahipleri, bu mabedin etrafında tavaf yaparlarken, vecde gelerek takım ve taklavatlarını dibinden keserek atarlardı! Rahiplerin korkak olanları ve cinsel organlarının işlevini sürdürmesini isteyenleri, cinsel organlarını uç derisini keserek toprağa gömerlerdi! Meni su damlasına benzediğinden, toprağa gömülen deri de toprağın döllenmesini sağlayacağına inanılırdı! Böyle olunca da, her türlü bitkinin devamlılığı sağlanmış olurdu! HUBEL ve KÂBE, KİBELE’NİN Arapça söyleniş biçimidir! Kâbe’de her hacı namzedi, Kâbe’nin etrafında yedi tur atarak vecd içersinde ibadet ederler!Yedi kutsal bir sayıdır;o zaman Güneşin yedi uydusu bilinmekteydi! Günümüzde Suriye’de, Attis( Adonis) inancı hâlâ yaygındır! Yahudilerde; yeni doğan bir erkek bebek, sekiz günlük iken sünnet edilir. Bu, bir çeşit çocuğa işaret koymak, kafa kesmekten ibaret olan, insanı kurban etme geleneğini üreme organınım şapkasını keserek sürdürmekten ibarettir.(Azra Erhat, Mitolojik Sözlük.)Birde; Hz. Musa, MÖ:1300’lü yıllarda yaşamıştır. Yahudi kavmi mısırlıların taşkıran köleleridir. Çocukları belli olsun diye, pipilerini derisi kesilmiş olamaz mı? 650senesinde;Talas’ta, Emeviler, Türklerin de yardımı ile Çinlileri yenerek, tüm Türk ellerine egemen oldular. Arap tarikçisi Tabari’nin anlatımına göre:”Emevi Halifesi Ömer İbn’i Abdülaziz-Ölümü MS.720-Horasan’ın fethinden sonra; Emevi komutanı El-Cerrah ibn’i Abdullah’a—Ölümü MS.730---şöyle bir öneride bulunur: “Eğer, birisi arkanda namaz kılıyorsa, o’nu CİZYE’DEN muaf kıl!” “CİZYE; Müslüman egemenliğinde bulunan bir ülkede, Müslüman olmayanlardan alınan KELLE vergisinin adıdır!” Daha sonraları, birçok Türk Cizye ödememek için Müslüman olmuştur. Söz sahibi bir Arap;Emevi komutanı Abdullah’a şöyle bir öneri getirmiştir: “İnsanlar, sadece CİZYE ödememek için Müslüman oluyorlar! Kanıt olarak sünnetli olmalarını istemelisin!”Bu öneriyi çok beğenen Komutan El-Cerrah, Emevi Halifesine Bağdat’a bu konuda açele bir teklif sunar ve şamar gibi cevabını da hemen alır: Halife Abdullah: “Tanrı; Hz. Muhammed’i insanları İslam’a çağırması için gönderdi. O’NU sünnetçi olarak göndermedi! Sakın ha”!NİLGÜN, Sünnet, s.55-56. Müslüman olmak zorunda bırakılan Türkleri sünnet olmaktan kurtaran Emevi Halifesi Ömer İbn’i Abdülaziz’in fermanı, Abbasi Arap devletinin Halifesi tarafından yok sayıldı ve sünnet olmayan Müslümanlar öldürüldü. MS:535 senesinde; kadını da içersine alan, malda ve mülkte müşterek mülkiyeti savunan Muammere adlı ve kızıl bayraklı bir toplumsal başkaldırı Müslümanları çok uğraştırmıştı. Arap egemenliği döneminde; Halife Harun Reşit’in oğlu Halife Mutasım döneminde;--MS:833—aynı ideolojiyi, kırmızı bayrak altında, Babek adlı birisi ortaya atarak başkaldırdı. Bu hareket, Horasan’a ve tüm İran’a yayıldı. Halife Mutasım, Türk asıllı komutan Afşin Bey’i ayaklanmayı bastırmakla görevlendirdi. Arlarında Babek’in de bulunduğu 250,000 asi öldürüldü ve 7500 esir de kurtarıldı. Bu Türk komutanının sünetli olmadığı ve geceleri de, gizli, gizli bir kitap okuduğu ihbar edildi. Derhal açılan soruşturmada Afşin Bey şöylece kendisini savundu: “Hamdolsun ki müslümanım, sünnetsiz olduğum da doğrudur. Geceleri okuduğum kitap ta; Türk milletinin tarihidir.”Deyince: “Müslümanım diyorsunuz, niçin sünnet olmadınız?” sorusuna da: “İleri yaşlarda Müslüman oldum, Müslüman olmak içinde sünnet olmaya gerek yok. Gereksiz acı çekmek istemedim!”Deyince de: “Savaşlarda yaralanıp acı çekmiyor musunuz? Diye sorulunca: “Savaş sosyal bir olaydır. Oysa sünnetin zaruri bir sebebi de yoktur!”Diye savunması da yerinde görülmeyerek, Arap Mahkemesi kararı ile boynu vurulduğu gibi, okumakta olduğu kitap ta yine ol mahkeme kararı ile yaktırıldı. Arap’ın Müslüman olanları sünnete zorlaması, Müslümanlıktan geri dönmeleri önlemek içindi. Enver Behnan Şapolyo, Mezhepler ve Tarikatlar tarihi, s.392. Kılıçla kabul ettirilen yeni din; ustura ile de korkutulup sağlamlaştırılmıştır. Bilimsel olarak, ustura ile kesilerek toprağa gömülen penis kılıfının sayılamayacak kadar çok faydaları kanıtlanmıştır. Erkeklerde erken boşalmanın en büyük nedeni, sünnetle Kelaynak kuşunun başı gibi çırılçıplak kalan, penis başının kadın vücudunun sıcaklığını hisseder etmez şoke olmasıdır! Vücut ısısının dışında kalan direk sürtünmelerle sertleşen, nemini yitiren penisbaşı, sıcağı algılayınca ne yapacağını bilemez bir hale gelerek erkenden kusmaktadır! Sünnetle, insan vücudundan bir parçanın kesilip atılmasının hiçbir savunması yoktur. En mükemmel bir surette ve korumalı olarak yaratılmış bir uzvun, kör bir inanç ve iştah kabartan bir gelir uğruna vahsice kurban edilmesinin hiçbir dini dayanağı da yoktur.Kesilip atılan deri parçasında 20.000 zevk hücresi bulunduğu kanıtlanmıştır. Doğmuş ve doğacak olan erkek çocuklarımızı, bu çok ilkel vahşetten korumak, hem Tanrı’ya, hem Doğa’ya saygımızın ve insan olmamızın onurunun gereğidir. Sayın vahşet eylemcilerimiz ve Sayın seyircilerimiz! Takvim gazetesi,28 Eylül 2005.Prof.Dr. Zekeriya Beyaz: “Erkek çocukları sünnet ettirmek, dinimizin olmazsa olmazı şartı mı? Almanya’da, Hıristiyan doktorlara sünnet ettirsek olur mu? Sünnetin özel bir duası var mı?” “Cevap: Erkek çocukları sünnet ettirmek, adından da anlaşılacağı gibi sünnettir/Hoca sünnet kelimesinden yanılıyor. Ostüzü./Hem de Hz. İbrahim’in sünnetidir. İslamın olmazsa olmaz şartı değildir. Bir insan sünnetsiz olsa da müslümandır. Ancak sünnet çok önemlidir. Bazı örf ve adetler, bazı sünnet ve dini gelenekler, toplumsal hayatta büyük önem kazanır mesela, Müslümanla’ın bayraklarına saygı göstermeleri bir örf ve adettir!//Yahu Hoca bayrakla çocuğunun pipisinin ucunun ne alakası vardır!//Haydi buyurunuz şeyin şey namazına! Hürriyet gazetesi,02 ağustos 2007:Penisinden ameliyat olan çocuk öldü!”Pamukkale üniversitesi Hastanesi’nde(PAÜ) penis ameliyatı geçiren 2 yaşındaki Ali Rıza Dağcı, yapılan iğnenin ardından kalp krizi geçirdi. Kalbi iki kez çalıştırılan Ali Rıza 18 saat sonra hayatını kaybetti’ 25 Temmuz 2007 sabah gazetesi, Günaydın: Toplu sünnet şölenine katılan E:K: kendisi gibi 300 çocukla birlikte sünnet edildi. Ardından fenalaşarak hastaneye kaldırılan küçük çocuk, cinsel organını kaybetti!”PS: Olsun, var olmayan dini vecibe yerine getirildi ya! Zorunlu olarak bu ikinci yazımı da yayımlamıştım: SÜNNET–2 Sünnet ile ilgili yazımdan hoşlanmayan dini bütünler oldu! Telefon numaram da gizli değildir:0.232.2460646’dır.Birkaç gün sonra da Çeşme altı’nda kiralamış olduğum bir apart oteldeki süit daireye taşınacağız. Bilgisayarım oraya taşındığında; oranın telefon numarasını da vereceğim. Belgelere dayalı yazmak prensibimdir. Sünnet olayı üzerine kurulmuş olan dine dayalı sapıklıkların ve vahşetin üzerine gitmeyi bir insanlık borcu saymaktayım. 1976 senesinde; bir Birleşmiş Milletler bursu kazanarak, Cenevre’ye BARBİTÜRİK—keyif verici maddeler—kursuna gitmiştim. 35 millete mensup subay ve güvenlik görevlisinin en kıdemlisi ben olduğum için, bana özel bir ilgi göstermişlerdi. Afrika’dan gelenlerin kafalarında demir tarakla yapılmış derin çizgiler vardı. Sebebini sorduğumda, kafası çizgili her arkadaşımdan aynı yanıtı aldıydım: “Uluslaşma sürecindeki bir toplumda, kabile asabiyeti.”Demişlerdi ve gülerek te: “Yahudilerde ve Müslümanlarda SÜNNET geleneği ne ise o!Bir bireyi mensup olduğu toplumun işareti ile damgalamak!” Oğuz boylarının Ongunları ve hayvan damgaları ayrı, ayrı belirtilmiştir. Demirden harfler, ateşte kızdırılarak hayvanların böğürlerine bastırılarak yakılırdı. Ülkemizde de bu gelenek halen sürdürülmektedir. Yemen’de ve Arabistan’ın bazı bölgelerinde, kadınlar da sünnet edilmektedir. Klitoris adı verilen ve kadınlarda zevk verici bir uzuv olan bu et parçası kesilip, atılmaktadır. Bu ameliyatlar sonunda ölenler, sakat kalanlar sayılamayacak kadar çoktur. klitoris’i kesilen kadınlar;cinsel birleşmeden zerrece zevk alamamaktadırlar.Cinsel birleşme onlar için bir külfet olmaktadır.Şimdi dini bütün büyük bilgelerimize,ULEMAYA sorarım: “Kadınlara yapılan bu iğrenç vahşetin yeri neresidir?” İslam ülkelerinin bazılarında da SÜNNET bir faciadır: Penisin zevk hücrelerini taşıyan ve penisin başını nemli ve sıcak tutan uç deri parçası kesilmemektedir. Erkek olduğunu ve dayanıklılığını ilan etmenin bir göstergesi olarak, PENİSİN DERİSİ BAŞTAN SONA YÜZÜLMEKTEDİR! Bu uğurda ölenler şehit sayılmaktadırlar! Ömürleri boyunca ıstıraplı yaralar içinde kıvrananlar ve cinsel birleşme yapamayanlar da erkek olmanın bedelini erkekliklerini yerine getiremeyerek ödemektedirler.SÜNNET,bir uzvu yarım işlev yapar hale koymaktır.SÜNNET,Tanrı’mızın yaratmış olduğu uzuv hatasını !Düzeltmek midir! SÜNNET; bazı açıkgözleri zengin ettirmektir. SAYGILARIMLA. Şimdi de Kaynak diye tutturan,kaynaksız Arap Bülbüllerine; Rahmetli cennetmekân Turan Dursun’dan Sünnet geleneğinin kaynakları! “TABU CAN ÇEKİŞİYOR! DİN BU:3 “Geçenlerde bir gazete, birinci haber olarak,yapılan sünnetlerin çoğunda çocukların zarar gördüğünü,uzmanların ağzından duyuruyordu.”Sünnet”islam’a birçok şey gibi Yahudilikten geçmiştir.Yahudiliğe de Eski Mısır’dan.” TEVRAT’TA SÜNNET. “Tevrat’ın Tekvin bölümünde şunları okuyoruz: “Ve Allah İbrahim’e şöyle dedi: Sen ve senden sonra soyundan gelenler,ahdimi tutacaksınız.Seninle ve senden sonra soyundan gelecek olanlarla benim aramdaki,uymanız gereken sözleşme(ahd) şudur: -Aranızda her erkek sünnet edilecektir.Gülfe etinizle(yani erkeklik organınızın ucundaki deriyi keserek)sünnet olacaksınız.Bu sizinle benim aramdaki sözleşmenin belirtisi olacaktır.” Tevrat, Tekvin, 17:9-11 Yine burada açıklandığına göre,Efendi Tanrı’nın (Rabb) buyruğu odur ki ,çocuk 8 günlükken sünnet edilmelidir.(Tevrat,tekvin,17/12) Tevrat’ın bu açıklamasına göre,”tanrı” ile İbrahim ve “zürriyeti arasında bir “AHD”,yani bir SÖZLEŞME olmuştur.Sünnet” de bu sözleşmenin vazgeçilemiyecek bir gereğidir.”Anlaşma eşitler arasında yapılmaktadır!Ostüzü.! İNCİL’DE SÜNNET gerekli görülmez.Ve İbrahim’in “sünnetsizken “imanının geçerli olduğu anımsatılır.(BKZ.Pavlus’un Romalılara Mektubu.4:9-11) Hıristiyanlık insanları egemenliği altına aldıktan sonra;Hıristiyan Ulemaları arasında tam 300 sene Hz. İsa’nın göğe nasıl çıktığı konusu tartışılmıştır:Tevrat’a göre sünnet edilen Hz.İsa’nın yere gömülen kesik deri parçası ile mi,yoksa sünnetli olarak mı Yahve’nin huzuruna çıktığı! Yahova sünnet üzerine anlaşma yaptığına göre sünnetsiz çıkması tartışma kabul etmez! İslam Uleması arasında da Ademin çamuruna saman konulup,konulmadığı hususunda çok sert ve çok ilmi tartışmalar süregelmiştir.Buna en güzel yanıtı da bilimsel olarak Neyzen Tevfik Kolaylı vermiştir: “Koysalardı Âdemin mayasına samanı/Çatlar mıydı be sersem ananın MAMI? Yeni yetme birisi de bunun yanıtını vermiştir:Bursa şeftalisi de tadından çatlamaktadır!Sağ olsun bu din bilginleri insanlığın en önemli problemlerini çözümleyerek günümüz Ulemalarına meydansı boş bırakmışlardır! İSLAM’DA SÜNNET! “Sünnet”in “Hadislerde ve İslam fıkhındaki karşılığı “Hafn,”hıtâne” ve “hıtânet”tir.”Hıtân”,kadın ve erkek cinsel organlarında “sünnet edilen yer” anlamında da kullanılır. Hz. Muhammed’in şu sözü fıkıh kitaplarında yer alır: -İki Hıtân kavuştuğunda, boy abdesti gerekli olur.”(BKZ.Merginani,Hidâye,1/14 ve öteki fıkıh kitapları.) “İki hitân kavuştuğunda” denirken ,”erkeğin cinsel organının sünnet edilen kesimiyle,kadının cinsel organının sünnet yeri biribirine dokunduğunda…”Demek isteniyor. Hz. Muhammed’in bu konudaki açıklaması şu biçimde aktarılır: “Erkek kadının dört kesimi(iki kolu ve iki bacağı)arasına oturup ta şeyi ettiği,sünnet yeri sünnet yerine değdiği zaman ,boy aptesti gerekli olur.”(BKZ:Buharî e’s Sahih kitab’ul-Ğusi/28:Tecrid,hadis no:201,Müslim e’s –Sahih,Kitabu’l-Hayz/88,hadis no:349) . Bu hadise göre”iki sünnet yeri kavuştuğunda”,erkeğin menisi gelsin,gelmesin,boy abdesti gerekli olur.Hanefi kesimi de bunu dayanak almıştır.Oysa Hz.Muhammet,cinsel birleşim sırasında “meni gelmediğinde” yalınız,”yalınızca namaz abdesti almak gerektiğini de söyler.”(BKZ:Tecrîd,hadis no:138/139). Yukarıdaki hadislerden açıkça anlaşıldığına göre,”erkeğin cinsel organının sünnet yeri “olduğu gibi “kadının cinsel organının da sünnet yeri” vardır. İslam’da. “Hz. Muhammed’e göre kadının sünnet olması da onurlu bir şeydir.”Hz.Muhammed’in şöyle dediği hadislerde yer alır: -Sünnet,erkekler için sünnettir,kadınlar için onurdur(Mekrume)”(BKZ:Ahmet İbn Hanbel,Müsned.5/75). Bununla beraber Hz.Muhammed,”cinsel isteği azalttığı “ gerekçesiyle ,kadın sünnet edilirken “ileri gidilmesinden yana olmadığını belirtmiştir.(BKZ:Ebu Dâvûd Sünen,Kitabu’l-Edeb/179,hadis no:5271). Hz.Muhammed,ilk sünnet olan insanın “İbrahim” olduğunu ileri sürer.(BKZ:el Muvvatta,kitabu Sıfati’n –Nebiyy/4.),yine Hz.muhammed’in açıklamasına göre,İbrahim 80 yaşındayken ve KESERLE sünnet olmuştur.”BKZ:Buhar’ı,e’s –Sahih,Kitabu’l-Enbiya/8,Tecrıîd,hadisno:1379;Müslim,e’s-Sahih,Kitabu’l-Fedâil/151,hadis no:2370). “Sünnet Geleneğinin kaynağı: Eski mısır.” “Heredot(M.Ö.490-552),”Yalınız Mısırlılar ve bu âdeti mısırlılardan almış olanlar sünnet olurlar!”diyor.8BKZ:Heredot tarihi, çeviren Müntekim Ökmen,İstanbul,1973,Remzi Kitabevi,s.116)Sigmund Freud (1856/1939) da sünneti,Musa’nın “Mısırlılardan aldığı”görüşündedir.Musa’nın kendisinin de bir Mısırlı olduğunu düşünmekte.(BKZ:Sigmund Freud,Musa ve Tektanrıcılık,çeviren Erol sevil,İstanbul,1976,s.32 ve ötesi.) “ Sünnette kesilen “Tanrı!”ya armağan.” “”Tanrı’ya”,”Tanrıça’ya” armağan sunmak için yapılırdı sünnet. Örneğin Kybele’nin rahipleri,erkeklik organlarını,kökten kesip ana Tanrıça’ya armağan ediyorlardı.Bir “bereket verici” diye inanılan “Tanrı Dumuzi”için de kadınlar sünnet oluyor ve organlarından sunuyorlardı.Prof.Dr.Philiip Hitti ,Sami toplumlarındaki sünnet geleneğinin asıl kökeninin de bu olduğu görüşündedir.(BKZ:Hitti,Tarihu Suriye,1958,s.126)Ne var ki,Sami toplumlarındaki “tanrı”,hem “efendi”,hem de “erkek” (Seyyid,Rabb)olarak düşünülmüş olduğuna göre,erkeklerden kesilen cinsel organ parçasının O’NA armağan edilmesinin uygunluğu tartışılabilir! Prof.Dr.Sedat Veyis Örnek,sünnet geleneğinin,Sami toplumlarında ve “İlkel”lerde bulunduğunu yazar.(BKZ:Örnek,Etnoloji Sözlüğü,Sünnet.)”Yüzyıl,16 Eylül 1990,Yıl 1,sayı 7.” Kendinden Menkul, kulaktan ve de mideden dolma ulemalarımız, Sünnet hakkında daha geniş bilgi edinmek isterlerse,Rahmetli ve Cennetmekân Azra Erhat’ın Mitolojik sözlüğünün KYBELE Maddesine bakabilirler.

İzleyiciler

Blog Arşivi