30 Nisan 2012 Pazartesi

709/SOYUTTAN SOMUTA MUSTAFA KEMAL.TEKRARDIR.

   OSMAN TÜRKOĞUZ
Çeşmealtı; 23 Temmuz 2010 /29 Nisan 2012.
                  Efendim;"Kemalizm ve Atatürkçülük karmaşasını"iyice anklatabilmem içindir.
"Soyuttan Somuta Mustafa Kemal", Atatürkçülerimiz sayesinde tekrar Soyuta döndürülmüştür.  Peş peşine ileteceğim Üç yazıdan sonra da"Somuttan Soyuta Kemalizm ve Mustafa Kemal yazımı ileteceğim.Saygılarımla.     
                                                                                                                  
                       
SOYUT’TAN SOMUT’A MUSTAFA KEMAL!
                                              
BİRİNCİ BÖLÜM. (TEKRAR)

Doğu haksızlığı Tanrı’ya; Batı da haksızlığı namluya havale eder!”                                                                          
Papaz Ernest Renan. 01 Mayıs 1882,

Milletler, maddi ve manevi değerlerini          yitirmekle yıkılmazlar. Milletleri yok eden illet,       hafızalarını yitirmiş olmalarıdır!”        
                                                           Prof.Dr. Gustave Le Bon.

            Elbe adasından 1100 askeri ile kaçarak, Marsilya sahillerinden Fransa’ya çıkan Napolyon Bonapart’ın, ünlü 101 günlük imparatorluğu vardır.
İngiltere ile Prusya hemen anlaşarak ordularını Belçika topraklarına sokarlar. Avusturya ve Rusya ordularının gelmesini beklemeden; Napolyon Bonapart; önce, Prusya kuvvetlerine saldırır.
16 Haziran 1815 günü; Belçika’da Ligne muharebesinde; Prusyalı komutan Blücher’i yener; fakat Prusya ordusunu imha edemez. General Blücher Waterlo yakınındaki Wawel’e çekilir. 18 Haziran 1815 günü sabahı çok şiddetli yağmur yağar. Waterlo Meydan Muharebesi aynı gün öğleden sonra başlar. İngiliz ordusu ile Napolyon kuvvetleri arasında korkunç muharebe bütün hızı ile devam eder. Bir binanın ele geçirilmesi için iki taraftan (15.000) kişi ölür. İngiliz Başkomutanı Dük Wellington’un ordusu yenilmek üzereyken; Dük, İncil’den dualar okumaya son vererek; yüksek sesle:
            “Ya gece, ya da General Blücher yetiş!” Diye bağırır. Dağılmış güçlerini toparlayan Prusyalı Komutan Blücher, şimşek gibi muharebe meydanına yetişerek Napolyon Bonapart’ın yenilmesini sağlar ve 1805 Osterliç yenilgisindeki tutsaklığının intikamını da alır.
            Uhut gazasında; Mekkeli hemşerileri tarafından yüzünden yaralanarak bir hendeğe düşürülen Hz. Muhammet; öldürüleceğini anlayınca, var gücü ile bağırır:
            “ Ya Ali yetiş!”
            Şimşek gibi yetişen Hz. Ali, Mekkeli silahşorları öldürerek, Amcası ve Kaim pederi Hz. Muhammet’i mutlak bir ölümden kurtarır. Tehlike karşısında; niçin somut bir yardım dileyiş ve bir somuta sığınış?
            İlk zamanlardan beri şekillenen bu insan davranışı; ruhsal, bedensel ve toplumsal bir içerik kazanmıştır. İnsan ruhunun ve insan inancının ve dahi insan beklentisinin varıp ta dayandığı bir sığınak olmuştur SOMUTLUK!
            Soyut nedir? Somut nedir?
            Dil VE TARİH Yüksek KURUMU’NUN İKİ ciltlik, Türkçe sözlüğüne bir bakalım. C.2 S1330-1331 ve1335.
            SOYUT: Soyutlama ile elde edilen, varlığı ancak eşyada gerçekleşen, mücerret, somut karşıtı. Gerçeklikte ayrılamaz olan düşüncede ayrılma.
          SOYUTLAMA: Bir nesnenin özelliklerinden veya özellikleri arasındaki ilkelerden her hangi birisini tek başına ele alan zihni işleri; gerçeklikte ayrılamaz olanı düşüncede ayırma.
            SOYUTLAMAK: Bir kimseyi, bir durumu, düşünce içinde, toplum, durum veya düşünceden ayrı tutmak.
            Bu, ta soyuttan başlayan bir insan beklentisi bir somutta muradına ermektedir. Bu elle tutulur, gözle görülür ve yaşanılır olgulara rağmen, bazı hayalî düşünce sahipleri tarafından algılanamamaktadır. Kulluk, kölelik ve insan yerine konulmamak olgusunun yaratmış olduğu alçalma duygusu soyut ile somutu algılamamıza engel olmaktadır.
            Bizans şehri (29) defa kuşatılmıştır. Haçlılar, 1206 yılında Bizans'ın merkezini, Bizans şehrini, ele geçirerek, Ortodokslara etmedikleri kötülükleri bırakmamışlardır. Bir Bizanslı fahişenin başına Ortodoks Patriğinin başlığını giydirerek Ayasofya kilisesinde dans ettirmişlerdir.
            Müslüman-Arap ve Ermeni orduları ve dahi Yıldırım Beyazıt İstanbul’u kuşattığı halde, bir türlü surları aşamamışlardır. Bizanslılar; denizde bile yanan Rum ateşine, Haliç’i kesen kalın zincire ve dayanıklı surlarına sığınarak kurtulmuşlardır.
Somut güçler soyut değerlere üstün gelmiştir.
Osmanlı Padişahı İkinci Mehmet; Edirne’de döktürmüş olduğu ağır topları, mandalar ve öküzlerle çektirerek İstanbul’ kuşatma altına almıştır. Dolmabahçe sarayı-Tünel başı ve Kasımpaşa’ya ulaşan güzergâh üzerine yağlı kalaslar döşeterek bir gece içinde, (167) parça gemiyi Halice indirtmiştir. Kuşatma devam ederken de Halice gemilerin girmesini engelleyen kalın zinciri de kırdırtmıştır.
            Hz. Muhammet; Mekke’de sergilemiş olduğu Hz.İsavari dinini yayma denemesinin başarısızlığını görerek Medine’ye sığınmış ve MS.624 senesinde, somut eyleme başlamıştır.
            İkinci Mehmet’in ağır topları, Bizans surlarını paramparça ederken; Bizanslılar, silahlarını bırakarak Ayasofya kilisesine soyuta sığınmışlardır. Somutluluk İkinci Mehmet’in eline geçmiştir; bu nedenle de Osmanlı ordusunu hiçbir Bizans önlemi durduramamıştır.
            Bizler; içki masalarında ve özel günlerimizde, şımşırık Atatürkçü geçinen bizler, soyuta soyunduğumuzdan habersiz, habire söylemlerde bulunmayı görev yapıyoruz sanan bizler, tüm soyutlarımızın birer, birer somutlaştıklarını bile görmekten çok uzağız.
            Hangi bir örneği ele alacağıma karar veremiyorum. Soyutlar dört bir yanımızdan şimşek hızı ile üstümüze, üstümüze gelmektedir. Fazilet takviminden derleyerek biriktirmiş olduğum örnekleri her ÇAĞDAŞ’A okutmak isterim. 19 Şubat 1999 tarihli takvim yaprağı: (1)                                                                                      
            “İbn’i Abbas (R.Anhüma) anlatıyor: Resulullah (S.A.S) buyurdu ki: ”Cihada çağrıldığınız zaman, cihada koşun!” (Kütüp’i sitte Muhtasarı,17/352”.
İster misiniz,11Mart 1999 tarihli yaprağı da okuyalım:
            “Üç kimseye yardım etmek, Allah üzerine bir haktır: Allah yolunda cihad edene” hadis’i Şerif-et Tergib ve’t-Terhib3-43”.
            Kime karşı savaşmak için cihad? Sonra, kim ve kimleri ne zaman ve ne hakla cihada çağıracak? Sonra; ne demek ganimet? Hangi asırda ve hangi hukuk sisteminde yaşıyoruz?
            Çağımıza ayak uyduramayan bu insanlar, geçmişi geleceğimiz yapma ve beyinlerimizi de taşlaştırma eylemlerine soyundular.
Müflis kaçak kömürcü Süleyman Hilmi Tunahan’ı da, El-Haruk ettiler ve “seyyidler zincirinin 33’üncü ve sonuncu halkası yapıp ta çıktılar.
Ebediyete kadar geçecek zamana bir tek evliya bile bırakmadılar. 33’üncü ve son halka Ebu’l Faruk Süleyman Hilmi Silistrevi (K.S) Hazretleri! ”Kendilerine vaki tecelliyatın büyüklüğünden, seyyidler zincirinin 9’uncu büyük rütbesi Salahuddin İbn’i Mevlana Siracüddin (K.S) hazretleri tarafından Müceddid’i Elf’i Sani İmam’ı Rabbani Ahmedi Faruk’i Serhendi hazretlerinin nisbeti ruhaniyesine teslim edildiler…”
Bu İslam dinini yenilediği iddia edilen kişi 16 ve 17’inci asırda Hindistan’da yaşamış birisidir. Oğlu Mahdum’un yayımladığı Mektubat adlı eseriyle de ünlüdür. Süleyman Hilmi Tunahan; 1888 Silistre doğumlu, ”Mektubatı ben yazdım!” Diyordu!
Soyutları ısrarla somutlaştırma gayreti hangi amaca yöneliktir? Din ile aldatma amacına yöneliktir! Sait’i Norsi de böylesine akıl dışı bir amacın peşinde koşmuştur.
Bizler, derin bir rehavet içersinde, mışıl mışıl da mışıl mışıl uyurken, atı alanlar Üsküdar’ı da alıp geçmişlerdir.
            Benim görevim, doğruları bulabilmemiz için kafalarımızı karıştırmaktır. Üşenmeden okuyup, uzun ve dahi çok uzun düşünmeliyiz!
            Hz. Muhammet, makro düzeyde bir üretim biçimi olan GANİMET- YAĞMA- için, iktidarların soyut bir duruma getirmiş olduğu Arap dinamiklerini SOMUT bir halde tutmak istemişti.
Bizim antikacılarımız, kime karşı CİHATTAN söze diyorlar! Türkiye Cumhuriyeti bir başka din mensuplarının işgali altında mı? Allah yoluna cenk politikamızın sonuçlarını ne çabuk unutmuşuz!
Arapların yüz binlercesini kestiği Ortaasya’ya karşı mı? Yoksa her emirlerini şıpıdanak yerine getirdiğimiz, ülkemizin tüm değerlerini satmakla övündüğümüz Hıristiyan âlemine karşı mı?
Hiç kafanızı yormayınız; onlar tarafından DAR’ÜL HARP BÖLGESİNDE kabul edilen biz çağdaş Atatürkçülere karşı cihat!
            Taa 1910 senesinde; Mısırlı Din Bilgini Rahmetli Şeyh Raşid Rıza, nasıl da soyuttan somuta haykırarak geçmişti: (2)
            “Sanki çağımızda müslümanlar, insan doğasının aşağısında bulunan başka bir yaradılışta yaratılmış gibiler… Puta tapan, Buda, Brahman, Mecusi ve Frenk ulusları arasında yaşamakta bulunan Hint Müslümanları bile bunlardan geridir…
            Müslümanların başlarına gelen belaların ve bozgunluğun nedeni, dinlerine yakışıksız şeyler katmaları, dinlerinin temelini unutmaları… Onun içini dışına çevirmiş olmaları. Bir takım, büyük olarak tanıdıkları kimselerin din suretinde gösterdikleri her şeyi kabul etmeleri… Kur’an din kitabıdır. Vicdana hitabeder. Bütün bilgileri ve fenleri Kuran’da aramak doğru değildir. Bu hal, Kuran’a karşı bir harekettir…”
            “Çok kere, Müslümanlar, gerçek olmayan şeylere, erenlerin, evliyaların olaylarda etki yaptıklarına inanmaları ve Allah’ın yarattığı kanunları bilmemeleri yüzünden geri kalmışlardır…”
            Bu arada somut bir başkaldırı olayı; soyutluluğun İslamlaştırarak ülkeleştirdiği ve taşa çevirdiği, soyutluluğu somut bir değişmezlik haline soktuğu; bireysel ve toplumsal aptallıkları dine çevirdiği Mısır’da, İngiliz sömürgesinde bu olay yankı bulamamıştır. Ehramların sert taşlarına çarpan sıcak bir soluk olarak kalmıştır!
            Anadolu Selçuklu devleti; Büyük Selçuklu Devletinin Prenslerinin egemenlik kavgası sonucu, iktidarı elde edemeyenlerin batıya akmasıyla kurulmuştu. Her iki Selçuklu da; Pers kültürüne ve Farsçaya tutsak olmuştu. Mevlana Celalettin’i Rumi bir Acem hayranıydı. Mesnevisini ve rubailerini farsça ve Aruz vezniyle yazmıştı.
Somut’ta Farsça egemendi. Tabanda, alevi kesiminde Türk halkı somuttaydı ve de Türkçe, hece vezni, somut olarak egemendi. Ortaasya’dan akın, akın gelen Türk boyları parçalanarak Anadolu’ya dağıtılmıştı. Amaç, Kendisinden olmadığını anladığı DEVLET’E isyan etmesinlerdi!
            Bir yandan Moğol baskısı, bir yandan haçlı seferleri; öte yandan da Selçuklu ve beylik kavgaları, gençlerin hep askerde olmaları, Türk halkını elinden tutan din adamları vasıtasıyla soyuta itmişti. Din adamlığına soyunarak halkı etrafında toplayan yaşlı kimseler, ERMİŞ MİTOSUNA halkımızı inandırmışı.
            Ezilmiş, perişan ve çaresiz halk yığınları SOYUTLA bütünleşmişti.
1204 senesinde; Baba İshak’ın SOMUT gerçekliğinde; beklenilen kurtarıcı zuhurun geldiğine inanılmış; SOYUTTAN sıyrılan Türkmenler, SOMUTLULUK bilincine bir soyut yalancının kimliğinde inanmışlardı.
            “Babalara, ok, kılıç ve mızrak işlemez!” Soyut inancı ile koskoca Selçuklu ordusu yenilmiş; Kırşehir ovasında, muharebe meydanına egemen olan zırhlı ve paralı yüz Frenk süvarisinin SOMUT GÜCÜ, Selçukluya zaferi kazandırmıştır.
            Yeni ve somut bir umut olarak; Osmanlı, tarih sahnesindeki yerini almıştı. Artukoğullarından sonra; Kayı Boyu bir beyliğe daha mührünü vurmuştu. Başlangıçta; boy geleneğine göre yönetilen bu yeni beylikte yoğun problemler yaşanmamıştır. Selçuklunun ve öteki dinsel içerikli kurallarla yönetilen devletlerin etkisi altına giren Osmanlı, önce Işıklı taifesine- Kızılbaşlara-sonra da tüm Türkmenlere ve Türklere düşman kesilmiştir.
            Haksızlığa uğrayan Alevi ve Türkmen kesimleri silaha sarıldıkça; Osmanlı düzenli ordularıyla bunları kıyımlara uğratmıştır. Bir yaşlı Türkmen, bir dönümlük kıraç arazisine kırk akçe arazi vergisine itiraz etmek üzere oğlu ve damadı ile gitmiş olduğu İçel vilayetinde, itirazına yanıt olarak, sakalları kılıç ile tıraş edilmiştir.
            Kanuni dönemindeki Anadolu isyanlarının çıkış nendi bu haksızlık olmuştur.
Makbul İbrahim Paşa; haksızlık yapan idarecileri idam ederek isyan ateşinin hararetini ancak söndürebilmişti.
            Yenilme ve toplu kıyımlar; Türkmenleri somuttan soyuta taşımıştır.
            Köle olarak Mısır’a götürülüp, taş ocaklarında çalıştırılan İsraillilerin içine düşmüş olduğu durum da aynıdır.
Somut olarak kurtuluş umudunu yitiren İsrail oğulları, soyut’a dört elle sarılmışlardır.
Suyla gelen-Moşe-önderliğinde soyut üreten önderlerinin yol göstericiliğinde, Sina çölüne dalmışlar, (40) sene boyunca dön babam dön, dönmüşlerdir. Musa’dan yüzlerce yıl önce; eşekleriyle, sahil şeridinden Mısır’a erzak almaya gidenlerin yolları belliyken, Tanrı’mızın kapısında yol göstericiliğe yükselttiğimiz Musa’nın parmak kadar çölde yolunu bulamaması, getirmiş olduğu yeni inanç yolunu anlatmak için olsa gerektir.
            MS.70 yılında; Romalıların Kudüs’ü yakmaları; MÖ: 586 yılında; Nabukodonosur’un- Nabukednezzar’ın- İsrail oğullarını Babil’e sürgün etmesi, soyutçu babaların İsrail oğullarının ruhlarını esir etmesine yetmiştir.
            Eskiden dünya çok büyüktü. İletişim ve ulaşım araçları da yoktu. Ulaşım araçları da canlılardan oluşuyordu. Bireysel iletişim ses, işaret ve kuşlarla oluyordu. Haksızlığa uğrayan her yörede, ortak bir inanç gelişmişti: “Tanrılarımız cezasını verir!” Tek Tanrılı dinler dünyaya egemen olunca da bir Mehti kavramı geliştirildi. Yahudilikten diğer dinlere de bu kavram hızla egemen oldu:
            “Mehti, Kurtarıcı, Ermiş gelecek; zalimleri yenecek, dünyaya mutluluk egemen olacak!”
            Küçücük, çaresiz, ezilmiş yöre halkı için; soyutluk inancına uyan görünür kişi, halkın somut çıkışının Önderliğine soyunmuştur. Bu suretle de, her toplumdan bir ermiş, bir kurtarıcı ve bir de Mehti fışkırmıştır. Bu kurtarıcı önderliğinde, kurtuluşa hazırlanmış olan ruhlar, mızrak, kılış, ok ve tüfek olarak somutlaşmıştır. 17’inci asırda ve Ilgında; soyuttan somutlaşmanın doğacağına inanan Türkmen toplulukları, Osmanlıya top bile kullanarak ayaklanmıştır.
            Anadolu’da ve Rumeli’nde iki kültür oluşmuştu:
            1-Osmanlının dört elle sarıldığı, Arap- Emevi Müslümanlığı kültürü, Kavmi Necib’i Arap yüceltisi. Türkmenler ve Türkler için de ”Etrabı bi idrak-Anlayıştan yoksun Türk” inancı-
            2*Alevi Türkmenler için; insan sevgisine dayalı, İslamiyetken öncesine bağlı din ve ahlak inancı.
            Sünni Arap kültürü; zorla iktidara ve Halifeliğe elkoyan Ebu Süfyan’ın Hindi’den olma oğlu Muaviye kültürü. Emevi soyundan Üçüncü Halife; ölüsü müslüman mezarlığına değil de Yahudi maşatlığına gömülen, iki rekât namazı bile dört rekât olarak kıldıran, islamiyete haksızlığı ve rüşveti sokan halife Osman’ın kültürü. Burada, soyut somut olarak kabul ettirilmiştir. Bu kesim mutlak ezilmeyi meşru inanç haline getirecek hadisler bile uydurmuşlardır ve bu inanç halen de sürmektedir: ”ZALİM OLSA BİLE, ULULEMRE MUTLAK İTAAT. HESABINI ALLAH SORAR!” Birey ile egemen arasında, bir hak kullanması anlaşması olan BİAT köleliğe dönüştürülmüştür.
Batıda;18’inci asır filozofları; egemenin zalim olması durumunda, halkın ayaklanmasının ve verdiklerini geri alma hakkı olduğunu dünyaya yaymışlardır.
Amerika’daki İngiliz kolonileri halkının ayaklanması bu hakkın ilk defa kullanılışı olmuştur. Soyut, bireyi ve toplumu somut bir biçimde soymak için, yönetenler ve din ile aldatanlar tarafından alçakça kullanılmış ve kullanılmaktadır.
            Işıklı, Kızılbaş, Tahtacı, Çepni taraflarında soyut ve somut farkı konulmamıştı. Soyut kavramlar somut olarak yaşanmaktaydı. Soyutluk bireyi ve toplumu soymak için bir kılıf olarak kullanılmıyordu. İslamdan önceki Türk toplumlarında AVAM ve AYAN farkı da yoktu. Bir Türk toplumunun çobanı; kendisi olmadan KAMUTAYIN almış olduğu kararları yok saydırtabiliyordu.
            Manheizm, Mecusilik ve İran dinlerinin birçok inançları Müslümanlığa da yansımıştı.”Kıldan ince, kılıçtan keskin sırat köprüsü!”. İyilik ve kötülüğün simgeleri Ahuramazda, Angrımanyu, sinek sıçmaz defterler.
            Öte taraftan; Gılgameş Destanındaki, sağ ve sol omuzlara oturarak günahları ve sevapları yazan melekler. O zaman Tanrının meleklerinin video kameraları bile yokmuş. Silivri’dekiler daha mı şanslı dersiniz! Her şeyi gören ve bilen Tanrımız ne diye melekleri kâtip tutar ki? Soyutla bireyi ve toplumu korkutup, soygunu rahatça yapmak için! Halk seçtiklerini türlü çeşitli teknik araçlarla kontrol edeceğine, seçilenler seçenleri kontrol etmektedirler. Vekiller, kendilerini seçen asilleri korku tünellerine sokmaktadır.
            Bektaşi ve Alevi inancını taşıyanlar, din adına uydurulmuş olan bu masalları yutmaz. Yutmadığı gibi de hafiften, hafiften tiye alır.
            Herkesin camilerden çıkmadığı bir devirde; cami ve namazla ilgisi olmayan Bektaşi’ye sormuşlar:
            “Niye namaz kılmıyorsun?”
             Bektaşi, kara kaplı kitabı açarak göstermiş:
            “Bakın, burada yazıyor: ”Namaz kılmayın!” Diye!
            “iyi amma, onun üstü de var. ”Aptestiniz kaçmışsa namaz kılmayın”, diye yazıyor!
            Bektaşi başını sallayarak:
“Vallahi, benim gözüm orasını seçemiyor!” Demiş.
            Bektaşi, her nasılsa gitmiş olduğu camide, namazdan sonra dua etmiş:
            “Allahım, bana bir rakı parası ihsan eyle!”
            Bir başka Sünni müselman:
            “Rabbim, bana iman ver!” Diyerek ellerini göğe kaldırmış! Her ikisini de dinleyen imam, Bektaşi’ye:
            “Bak herkes ne istiyor Tanrı’dan! Sen ise rakı istiyorsun! Utanmaz mısın?” Diyerek çıkışmış. Bektaşi gayetle sakin bir şekilde:
            “Ne kızıyorsun imamım? Herkes kendisinde olmayanı istiyor Ulu Tanrımdan!” Demiş(3).
            XV’ inci asırda; Alanya’da (Alaiye’de) yaşamış olan Kaygusuz Abdal da; dünya yaşamının somut örneğidir (4):
            “Âdemi balçıktan yuğurdun, yaptın,
            Yapıp ta neylersin, bundan sana ne?
            Halk ettin insanı cihana saldın,
            Salıp ta neylersin, bundan sana ne?
                        Bakkal mısın, teraziyi neylersin,
                        İşin, gücün yoktur gönül eylersin,
                        Kulun günahını tartıp neylersin
                        Geçiver suçundan bundan sana ne?
            Katran kazanını döküver gitsin,
            Mümin olan kullar didara yetsin.
            Emreyle yılana tamuyu yutsun,
            Söndürsün tamuyu bundan sana ne?
                        Kaygusuz Abdal’ım sözümüz budur,
                        Her nerde çağırsam Hak onda hazır.
                        Hep dügâha bastırırsın kim nedir,
                        Yakma kullarını bundan sana ne?
            Yücelerden yüce gördüm,
            Erbabısın sen koca Tanrı.
            Âlem okur kelam ile
            Sen okursun hece Tanrı.
                        Asi kullar yaratmışsın,
                        Varsın şöyle dursun deyü.
                        Onları koymuş orada,
                        Sen çıkmışsın uca Tanrı.
            Kıldan köprü yaratmışsın,
            Gelsin kullar geçsin deyü.
            Hele biz şöyle duralım,
            Yiğit isen geç a Tanrı.
                        Kaygusuz Abdal yaradan
                        Gel içe gör şu curadan.
                        Kaldır peçeyi aradan
                        Gezelim bilece Tanrı.
            XV1-XV11’inci asırda Romanya’da yaşamış olan Kazak Abdal da, pervasız bir somut dünyalıdır. Rahattır ve küfreder gibi şiir yazmıştır. Soyutluluğunun kan kusturduğu, her şeyin soyutla açıklandığı bir çağda aklın ışığını cesaretle parlatmıştır.
                        “Eşeği saldım çayıra,
                        Otlayıp karnını doyura.
                        Gördüğü düşü hayıra
                        Yoranın da anasını.

                                    Köyüne sokma bed huyu,
                                   Yıkar, harap eder köyü.
                                   Ölüsüne meyyit suyu
                                   Dökenin de anasını.

                        Gammaz ile madrabazın
                        Bir de olup ta yemezin,
                        Ölürse meyyit namazın
                        Kılanın da anasını.

                                   Derince kazın kuyusun
                                   İnim, inim inlesin.
                                   Kefen dikmeye iğnesin
                                   Verenin de anasını.

                        Dağdan tahta indirenin,
                        Mezarına götürenin,
                        Talkınını bitirenin
                        İmamın da anasını.

                                   Kazak Abdal söz söyledi,
                                   Cümle halkı dahleyledi.
                                   Sorarlarsa kim söyledi,
                                   Soranın da anasını.

            Osmanlının Özakideci-Ortodoks-Sünni politikası; Anadolu’nun ve İmparatorluğun diğer yörelerinin Türkleşmesine ve yaşanılan çağlara da ayak uydurmasına engel olmuştur.
Altınları verenler; kolayca ve ceylan derisine yazılan şecere belgeleriyle Seyitlik ve Şeriflik soyuna girivermişlerdir. İslam dinine ve akla ters yorumlarıyla, dinimizi de, ulusal kimliğimizi de perişan eden Norslu Sait Okur bile hızını alamayarak baba tarafından Hz. Hüseyin’e seyitliğe, ana tarafından da Hz. Hasan’a Şeriflik mertebesine erişmiştir. İşin garip ve dahi orijinal tarafı da kendisinin azılı bir Kürt olmasındadır!
            13 Şubat 1925 günü Kürt isyanını çıkaranların başı olan, 29 Haziran’da idam yıldönümünde anılan, 29 Haziran 1925’te yargılanarak asılan Şeyh Sait bile Seyitlik sıfatına sahipti!
            Bendeniz; 1965-1968 yıllarında; Derik ilçe Jandarma Bölük Komutanı iken çok sayıda Seyyit sıfatlı hayvan hırsızları yakalamıştım. Osmanlı bunlarla uğraşacağına fetvalar yoluyla Kızılbaşlara yüklenmiştir. Çünkü onlar somut olarak hayatlarını kendi kurallarına göre, kadın ve erkek bir ve beraber yaşıyorlardı.
           (16ıncı yüzyılda, Rafızîlik ve Bektaşilik’e dair  HAZİNE’İ Evrak Belgeleri    
                                                                                                Ahmet Refik-1932.
                                                    Belge:1
             SEYDİGAZİ IŞIKLARININ YOLA  GETİRİLMESİNE DAİR.

                        “Eskişehir kadısına hüküm ki:
            “Şu sıralarda mektup gönderip, yüce hüküm gelip kutlu anlamından kavranıldığı gibi, Eskişehir ile Seydigazi (1) ilçelerinde yaşayan Seydigazi ışıklarının (Kızılbaşlarının) bazılarının fesat ehli olup, böylelerini yakalayıp güvenilir adamlara teslim edip, Kütahya kalesinde hapsedesin ve sebeplerini deftere yazıp arz edesin diye ferman (emir) olunmuş idi. Yüce emir gereğince denetlendikte, Eskişehir kadılığında iki nefer ışıklı bulunup, biri yirmi yıldır ve biri onbeş yıldır Ehl’i SünnetVe’l-Cemaat (Sünni) yoluna girip ve ikisi de evlenip çoluk çocukları olup kendi hallerinde olduklarından başka hiçbir veçhile geçmiş töhmetleri (suçları da)olmayıp, iyiliklerine o ilçenin halkı şahadet eylediklerini bildirmişsin.
                        İmdi, buyurdum ki:
            Önceki emir ile amal edip (işlem yapıp), öyle fesatçılara ruhsat (izin) vermeyesin. 23 Ramazan 966 (1558).
            (1) ”Selçuklular, Mahan civarından Danişmentliler ilinden H.476 tarihinde Rum ülkelerinden Karaman beldelerini aldıkta, burayı da fethedip üzerlerine Selçuk Beyleri kubbe ve mutfak, imaret ve benzeri şeyler yaptırtmışlardır. Hâlâ Büyük asitane olup, iki yüzden fazla iyi huylu, dürüst, yumuşak yaradılışlı dervişler vardır ki (Kâfir de olsa, misafir ikramda bulunun) sözü üzre, her gelene ağırlama ve ikramda bulunarak gece ve gündüz gelene, gidene, can’ü gönülden hizmet ederler.” Evliya Çelebi, C.II. S.13.C.I.S.470.
            Belge:12
            Varna’da Akyazılı Baba Tekkesindeki Dervişlerin Teftişine Dair.
                        Varna Kadısına hüküm ki:
            “Şu günlerde Zaim (Tımar sahibi) Mehmet Efendi ile mektup gönderip, Varna ilçesine bağlı sabak mevkiinde Akyazılı Baba Tekkesinde bulunan IŞIKLILARIN-ALEVİLERİN- durumları, şerefli emir gereğince denetlendikçe, adı geçen tekkeye yakın olan köylerin halkından nice Müslümanları bu tekkeye uç beyleri hizmet için birçok kullar (adamlar) gönderip, adı geçen kullar tekkenin etrafında üzüm bağları yetiştirip ve üzüm sıkıp, şarap yapıp, her türlü fenalığı yaptıklarından başka adı geçen tekkede Ehl’iSünnet ve Cemaat inancı üzre olan dervişler dahi yukarıda anlatıldığı biçimde şarap verip, özellikle içlerinden Mevvac Ali adlı IŞIK, haramzade olup, her zaman fesat işlerin fesatçılarından olduğundan, tedip olunup (cezalandırılıp) birkaç günden sonra Pervane ve birkaç IŞIK” tekkenin işini kul taifesi yapmalıdır”diyerek yabacı kullar ile anlaşıp, bu tekke halkının arasına velvele (gürültü) bırakıp, tamamen fesada sebep olmuştur diye arzolunduğu sebeble, buyurdum ki:
            Adı geçenleri güvenilir adamlara teslim edip, yüce katıma gönderesin. Rebülevvel967(M1559)(Adı geçen Mehmet Haseki’ye verildi).
            Belge: 7
            Varna İlçesinde Sarı Saltuk Zaviyesinde IŞIK taifesinden Mehmed’in Şeriata aykırı sözleri üzerine, IŞIK TAİFESİNİN araştırılmasına dair.
                        “Varna Kadısına Hüküm ki:
            Balçık kasabası naibinin imzasıyla yüce huzuruma sicil sureti sunulup, hükmün altında bulunan kaigra(Kaliakra) adılı kalede bulunan Sarı Saltuk zaviyesinde IŞIK TAİFESİNDEN Mehmed adlı kimse şerefli şeriata ve islam dinine aykırı bazı sözler ettiği bildirilmiş.
            İmdi, bundan önce tarafımdan gözetilen memleketlere(Osmanlı memleketine) yüce fermanım gönderip, buna benzer zaviyelerde şerefli şeriata aykırı bid’ad ehli (sapık) IŞIK TAİFESİNİ bırakmayasın diye buyrulmuştu. Buna göre, buyurdum ki…”
            KIZILBAŞLARIN ÖLDÜRÜLMESİ İÇİN OSMANLILAR DÖNEMİNDE VERİLEN FETVALARDAN ÖRNEKLER.
            Kızılbaşların katli için Yavuz Sultan Selim’in Şeyhülislamı Müftü Hamza’nın fetvası:
            Fetva:1
            “Müslümanlar! Bilin ve öğrenin ki, şu Kızılbaş toplumunun başkanları Erdebil oğlu Şah İsmail’dir. Peygamberimiz Aleyhiselamın şeriatını ve sünnetini ve İslam dinini ve din bilgisini ve Kur’an’ı küçümsedikleri ve de Allah’ı Teâlâ’nın haram kıldığı günahlara helâldir dedikleri ve Kuran’ı ve Mushafları ve şeriat kitaplarını hor görüp ateşte yaktıkları ve de pis başkanlarını Tanrı sayıp secde ettikleri ve de Hazreti Ebu Bekir’e ve Hazreti Ömer’e halifeliklerini inkâr edip sövdükleri ve de peygamberimizin şeraitini ve islamı yok etmeye kastettikleri bu anıları ve de bunların şeriata karşı söz ve davranışları bu fakire ve diğer islam âlimlerine göre tevatürle bilinip, açıkça belli olduğundan biz dahi şeraitin hükmü ve kitaplarımızın nakli ile FETVA VERDİK Kİ, adı geçen toplum KIZILBAŞLAR KÂFİR VE DİNSİZDİRLER! VEde her kimse onlara uyup, o sapık dinlerine razı ve yardımcı olurlarsa onlar da kâfir ve dinsizdirler. BUNLARI DA ÖLDÜRÜP, TOPLUMLARINI DARMADAĞIN ETMEK TÜM MÜSLÜMANLARA VACİP VE FARZDIR. Müslümanlardan ölen said ve şehit olup cennete girer. Ve onlardan ölen aşağılık cehennemin dibindedir. Bunların hali, kâfirlerin halinden daha fena ve çirkindir. Zira bunların kestikleri ve avladıkları ister Doğan ile ister ok ile ve av köpeği ile olsun murdar ve nikâhları gerekse kendilerinden ve gerekse başkasından alsınlar batıldır ve de bunlara kimseden miras yemek yoktur(bir bucak halkı bunlardan olsa da)Allah yardımcısı olsun Osmanlı Padişahına gerekir ki bunların(Kızılbaşların) ileri gelenlerini öldürüp mallarını, kadınlarını ve çocuklarını islam Gazilerine taksim ede. Ve bunları ele geçirince tövbelerine ve pişmanlıklarına inanmayıp öldürülmeli ve de bir kimse ki bu vilayette olup, onlardan olduğu bilinirse ya da onlara giderken yakalanırsa öldürülmeli ve tüm bu toplu hem dinsizdir ve hem bozguncudur; iki yönden katledilmeleri vaciptir. Ey Allahım, dine yardım edene sen de yardım et ve Müslümanları hor göreni sen de hor gör.(Bu fetvayı veren) Saru Görez adıyla meşhur el-müftü Hamza.” Hatırlatma: Osman Beyin Kayınpederi de IŞIKLI TAİFESİNDEN-Kızılbaş-Edepli Ali Efendidir. Sonradan EDİBALİ olarak ünlenmiştir!
                        Fetva: II
            Yavuz Sultan Selim, Türk ve Türkmen düşmanı Osmanlı Padişahının şeyhülislamı Ebu Suud Efendinin fetvası.
            “Kızılbaş toplumunun şeriatça katli(öldürülmesi) helâl olup, öldürülen Gazi ve Kızılbaşlar elinde ölenler şehid olurlar mı?
            -Olur. En büyük savaş ve ULU ŞEHİDLİKTİR.
            Padişah buyruğu ile Kızılbaş tayfası vurulup, küçüğü ve büyüğü esir olanlardan kimisi Ermeni olduklarından bu durumda kurtulurlar mı?
            -Olurlar. Ermeniler, Kızılbaşlar askeri ile islam askeri üzerine gelip savaşmadıkça, şeriata göre esir olmak yoktur.
            Mürtedde, Dar’ül harbe lahika olmadan alıp esir etmek caiz olduğuna göre, Kızılbaş avratlarını esir edince İslam askerlerine güç ve kuvvet, din düşmanlarına sonunda zaaf ve aşağılık gelse, o rivayete uymak şeriatçe caiz olur mu?
            -Caizdir.
            Büyük Sahabelerden Muaviye’ye lanet eden kişiye şeriatçe ne yapılır?
            -Azarlama, dayak ve hapis gerekir!     

            BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU

           

29 Nisan 2012 Pazar

708/VAY TÜRKİYEM VAY!

            OSMAN TÜRKOĞUZ
            osmanturkoguz@gmail.com
             İzmir:29 Nisan 2012.

                        VAY BÜYÜK AĞABEY VAY!”
                        VAY TÜRKİYE CUMHURİYETİ VAY!,    
Hem maaş alacaksınız, hem de kafanıza göre tiyatro  yapacaksınız! Yemezler!”SN.RT Erdoğan, TC: Başbakanı’nın ağzı!.
Jozef Stalin döneminde de SSCumhuriyetler birliğinde, Tiyatroda oynanacak oyunları ve çevrilecek filmleri Komünist Partisi seçerdi. Potemkin Zırhlısı ve Korkunç İvan Filminin bir bölümünün oynatılmasını bizzat Jozef Stalin menetmişti. Komünizm, Nazizm ve Faşizm tek doğru uygulamasından gitmişti. Hitler, Mussolini ve Stalin göklere çıkartıldığından çok derinlere düşerek kaybolmuşlardı.Sayın Recep Tayyib Erdoğan Beyimiz de “Büyük Ağabeyliğe” soyunmuşa döndürüldü (1984) .Öyle ya;TBMMECLİSİ,mahkemeler ve dahi Müddeiumumiler ve Polis ve Gizli İstihbarat emre hazır beklemede.Sipariş kanunlar anında hazır.Sayın RTE Beyimiz,sizin yaptıklarınızı beleşçiler ve yağdanlıkçılarınız yerler de bizler yemeyiz.Sanatsız kalan bir milletin şahdamarlarından birisinin kopartıldığından da haberiniz olmadığını sanıyorum.Ünlü İngiliz Aktörü Rus asıllı Peter Üstinov’un çok güzel bir tanımlaması vardır.Sizin sürekli rol yaptığınızı söylememize de gerek görmüyorum:”Bir soytarı başbakan olsa mükemmelen ve yıllarca bu görevini sürdürür.Bir başbakan soytarılığa kalksa bir haftada rezil olur!”Herkes başbakan ve dahi cumhurbaşkanı olabilir.Sanatkâr olamaz.Size istirahat öneriyorum.Cartla,Curtla ve korku salmakla  bir yere varılmaz.Saygılarımla.
        

707/MİLLİ GÜVENLİK DERSLERİ SİZLERE ÖMÜR!

            OSMAN TÜRKOĞUZ
            osmanturkoguz@gmail.com
            İzmir;29 Nisan 2012.

                                   MİLLİ GÜVENLİK DERSLERİ SİZLERE ÖMÜR!
            Milli Güvenlik Dersini de kaldırdılar.Yerine Arapların Gaza ve Gazve öyküleri gelecektir.Ulusa ait ne varsa,Osmanlı’nın yaptığı gibi horlanacağı ortadadır.
         Bendeniz, Uşak’ta, Antakya’da ve Zonguldak’ta çeşitli okullarda Milli Güvenlik Dersleri baş öğretmenliği yaptım ve Milli Güvenlik derslerini kendim yazarak, teksir edip öğrencilerime bedava dağıttım. Dersi hafife alıp çalışmayanları da bütünlemeye bırakmıştım. Ünlü Akrep Nalân Benim Uşak Ticaret Lisesinden çok çalışkan bir öğrencimdi.Gerçek Akrep Nalan,Turgutlu polis karakolumuzu makineli tabancası ile taratarak bir polisimizi felç eden Anarşistin adıydı.Ünlü olduğunda Nalan Hanım da bu unvanı kullanmıştır!Aslında Akrepliği falan da yoktur!Öğrenci defterlerimi halen saklamaktayım.Onlara verdiğim araştırma ödevlerini Zonguldak’taki bir yerel gazeteye bırakmıştım.Elimde,her nasılsa birkaç tane ödev kalmış.Menemen’de meydana gelen Kubilay olayının sebep ve sonuçlarını araştırınız!,Mustafa Kemal’in Bursa Nutkunu araştırınız!”İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali!”,” Atatürk İlkelerinden Milliyetçilik ve Halkçılık ilkesi nedir ve ne değildir?”Gibi ödevler verirdim ve çok bilimsel yanıtlar alırdım.
         Antakya Lisesinde; Üçüncü sınıf öğrencilerine ders verirken,Okul Müdürü aniden sınıfa girdi ve özür dileyerek:
         “Askerlik dersi olduğunu bilmiyordum, özür dilerim!”Dediğin de:
         “Sayın Müdür Bey;askerlik dersinde  değil,Milli Güvenlik dersindeyiz!”Dediğimde de:
         “Ne fark eder, ikisi de aynı değil mi, silahları öğretmiyor musunuz?”Buyurduklarında, verdiğim yanıt karşısında biraz sendelemişlerdi:
         “Biz, silah bilgisini de kışlamızda askerlerimize öğretmekteyiz. Öğrencilerime ise Milli Güvenliğimizi ilgilendiren konuları anlatmaktayız. Bugünkü dersimizin konusu, Ulusların Milli Hedefleri ve Milli Stratejileridir!”Vaktiniz varsa siz de bu çok önemli konuyu anlatmamı dinleyebilirsiniz.”Dediğimde ne söyleyeceğini bilemeden dershaneyi terk etmişti.
        

28 Nisan 2012 Cumartesi

706/AZINLIKLAR VE MİSYONERLER

Osman Türkoğuz
 İzmir;16 Ekim 2008/28 Nisan 2012.                                                                                                                  osmanturkoguz@hotmail.com 
                        50- AZINLIKLAR VE MİSYONERLER
                        APTALLIKLARIMIZ GEÇMİŞİMİZİN MİRASIDIR!
                                               SÜRÜPTE GİDER.
Yalaka televizyonlara çıkartılacak ehliyetli kimseler kalmayınca kimleri çıkartıyorlar.Konu hep Cumhuriyetimizin kurucularını karalama olunca bilgiye de gerek kalmıyor.Aklıma hep Adolf Hitler geliyor.Elinde yetenekli ve yeterli asker kalmayınca cepheye 14/15 yaşındaki çocukları sürmüştü."Köprü" adlı flimi hatırlayanınız var midur?Temel.Bir Bayanımız da bir kanalda Azınlıklardan söz etmişti.Bendeniz de bu konunun aslını sizlere ileteyim dedim.saygılarımla.              
                                               “Bu coğrafya’ya lâyık bir ulus olduğumuzu kanıtlayamazsak;                                       Kara gözümüzün hatırı için bizi bu coğrafyada yaşatmazlar.”                                                   GAZİ MUSTAFA KEMAL.
                        “Fener Rum Ortodoks Kilisesine kayıtlı Ortodoks sayısı              4000’e düşmüş olup,--Bugün 1500’dür-- Metropolitlik Meclisini toplayacak Türk vatandaşı Ortodoks bulunamayınca, Bakanlar Kurulu (16) yabancı papaza Türk vatandaşlığı hakkını vermiştir!” Türk basını.
“Malatya cinayetleri üzerine; Misyonerler, Misyonerlik faaliyetlerini bir süre, askıya alma kararı aldılar.” Yazılı basın.
“Dört ayet ezberledim; bu Aptallara (30) sene imamlık yaptım” Mordoğan doğumlu bir Rum Papazının itirafı.
Önce; Trabzon’da, İtalyan Uyruklu bir Katolik Papazı öldürüldü. Papazın katili, 16 yaşında bir Türk genci çıktı.
Irak’tan ülkemize geldiği saptanan cinayet tabancasını Katilin Ağabeysi vermiş!
Daha sonra; İstanbul’un göbeğinde ve GÜPEGÜNDÜZ; HIRAN DİNK adlı Ermeni asıllı bir Türk GAZETECİSİ, tabanca ile öldürüldü. HIRAN DİNK’İN KATİLİ YİNE TRABZONLU BİR TÜRK Genci çıktı.

705/DÖNMELER,DEVŞİRMELER VE TÜRKLER!

                                                                               
OSMAN TÜRKOĞUZ
            osmanturkoguz@hotmail.com
            Çeşmealtı;24 Temmuz 2011./28 Nisan 2012

                                   Sizlere şimdi ileteceğim yazımın çıktısı ile karşıma dikilen bir arkadaşım:"Bazı TV. Kanalları, TRT'DE dâhil, saat 2400'ten sonra hep aynı iftira şarkısını söylemekte"Dedi ve bunun Fransızcasını da ekledi. Aynı mavalları okuyanlara Fransızlar ""Hep aynı şarkı!" Diye yanıt vermektedirler. Arkadaşım, neden siz de bazı yazılarınızı sürekli olarak yayımlamıyorsunuz?"Buyurdu.Bu öneri benim de aklıma yattığından arkadaşımın elindeki yazıyı sizlere iletiyor ve dahi saygılarımı da sunuyorum.                                                                           

                                   DÖNMELER, DEVŞİRMELER VE TÜRKLER!
“Bir millet, unsur’u aslinin içinden çıkan kimseler tarafından idare edilmiyorsa, izmihlal(yok olmak)mutlak ve
Mukadderdir” Gazi Mustafa Kemal, Ali kemal Meram, Padişah Anaları, s.651
“Biliyorsun, neden öğretmiyorsun?”
Boş vakit geçirdin neye yaradı?”Sümer Atasözü! Profesör DR. Muazzez İlmiye Çığ, Sümer Yazılarına ve Arkeolojik Bulgulara Göre, İbrahim—Abraham-Peygamber.
 1*Mithat Sertoğlu; Osmanlı Tarih Ansiklopedisi,
 2*Ali Kemal Meram, Padişah Anaları. S.653–665 
 3*Enver Behnan Şapolyo, Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi.
 4*Mustafa Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası, Celali isyanları.
5*Enver Behnan Şapolyo, Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi.                            6*Hilmi Yücebaş, Hiciv Antolojisi.
7*Mareşal Bernhart Helmuth Von Moltke, Türkiye Mektupları.
8*BUSBECK(1555-1562) Türkiye Mektupları.
Bendeniz, Osmanlı Padişahlarının hangi tarikatlara mensup olduklarını yazmayı düşünüyordum. Sayın Hamret Han’ım, önüme yukarıdaki iki Sümer Atasözünü koyarak:
         “Siz,243 Osmanlı Sadrazamının yalınızca 10’u Türk asıllı deyip duruyorsunuz. Örnek vermem gerekirse ben bunları bilmiyorum.”Siz biliyorsanız neden öğretmiyorsunuz? “Dediler.
         Benim bir şey öğretmem ne haddime. Elimde, bu konuda listeler var. En yenisini, Rahmetli yazarının sunum yazısını da alarak aktarabilirim.                                             Yalınız; öncelikle iki Osmanlı kanununu yazmam gerek:
         -“Türk’ten vezir olmaya!”
         -Türk’ten yeniçeri olmaya!”
Rahmetli Ali Kemal Meram’ın yukarıda sözünü ettiğim kitabından başlamak istiyorum:
“Osmanlıda Kimdi Bu Büyük Devlet Adamları! Bu paşalar kimlerdendi!”
“Halkımız, Tanrı katından zembille inmiş üstün yaratıklar olarak gördükleri bu kişilerin adlarını anarken seslerini kısıyor, rastlaştıklarında da iki büklüm olup, korku ile saygının ezikliği özellikle göstermek, kayıtsız şartsız bu “büyüklerin büyüklüğüne”boyun eğdiklerini anlatmak istercesine yerlere kapanıyor, eteklerini öpüyorlardı”
“Oysa; bir düşünen soran ve gerçeği kavrayan birileri olsa, bunların kim ve ne olduklarını kulaktan kulağa yayacaklardı, işte o zaman, boğazın iki yakasındaki köşkleri, yalıları, konakları dolduran uşaklar, hizmetçiler, halayıklar, nedimeler, cariyeler ve iç-oğlanlar arasında zevklerin ve saltanatın zirvesinde yaşayanların her birinin Frenk dölü,dönme ve devşirme,savaş tutsağı,parayla satın alınmış köleler olduğu;Türklere yasaklanmış ocaklardan yetişip devletin her bir organına,Türk Düşmanı padişahların buyruklarıyla oturdukları anlaşılacaktı.Bizans başkenti İstanbul’un alındığı günden başlayarak ,Sadrazamlık katına kadar devletin tüm yetkili organlarının başına,şeriat ve ticaretin her bir alanına,sarayların içlerine kadar her bir köşe başına Rumları,Ermenileri,Yahudileri,Sırpları,Bulgarları ve başka tüm yabancı Frenk döllerini getirerek(Türksüz ve Türk’e yasak) bir devlet örneği veren (Fatih)
2‘inci Mehmet, kendinden sonra Osmanlı tahtına oturacaklara aynı izi sürmelerinin gereğini perçinlediği, Anadolu’yu dolduran milyonlarca Türk için en kara, en kahır yüklü bir yaşam daha o zaman başlamış olduğu görülecektir.”S.597

27 Nisan 2012 Cuma

705/ANAYASA MAHKEMESİ BAŞKANINA APAÇIK MEKTUBUMDUR!

                                                                               

                        OSMAN TÜRKOĞUZ
                        osmanturkoguz@gmail.com
                        İzmir;27 Nisan 2012.

                   SAYIN ANAYASA MAHKEMESİ BAŞKANI, HAŞİM KILIÇ’A
                                      APAÇIK MEKTUBUMDUR!
                                      “Milli irade ile iktidar olmuşların ayağına çelme takmayız!”Haşim Kılıç. O zaman Omuzlarınızda taşıyınız! Ostüzü.
         Öncelikle sizden bir hukuk deyimini öğrenmek durumundayım: Bir mahkemenin bir iktidar partisinin ayağına çelme takması ne anlama geliyor! Bendeniz bunu öğrenememişim ve ayıp ta değil ya, Bilemeyrum. Dava ya kabul edilir, ya da reddedilir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına göre de, Türkiye Cumhuriyeti’nde Güçler—Erkler—ayrılığı vardır. Yasama, Yürütme ve Yargı Erkleri biri birleri ile güreşecek, biri birlerine çelme takacak, biri birlerini kündeye getirecek diye bir hukuki yetki ve gelenek te yoktur. Eskişehir İdari ve Ticari Bilimler ve İktisat Fakültesinin programlarında da böyle terimler ve deyimler olmadığını sanıyorum. Yürütme yanlış anlaşıldığından yürütmeler sürüp gitmektedir.
         Sayın Bay Haşim Kılıç Beyimiz; Siz, Fransız Anayasa Mahkemesine, Fransız Parlamentosuna ve Fransız Cumhurbaşkanı Bataklık Asili Nikolas Sarkozky’ye de gönderme yaptığınızın farkında mısınız? Fransa’da milletvekilleri seçimi ayrı yapılır, Cumhurbaşkanı seçimi de iki turlu olarak ayrı yapılır. Fransa’da yarı başkanlık sistemi uygulanmaktadır. Dünyanın en belalı Hukuk Profesörü Dr.Maurice Duverger, Fransız cumhurbaşkanları için:”Seçimle gelen Krallar!” Sözünü yinelemekteydi. Fransız Halkının ulusal iradesiyle seçilmiş olan Fransız Parlamentosu “Ermeni Soykırımı yasasını kabul etmişti. Yine Fransız halkının milli iradesiyle seçilmiş olan Fransız Cumhurbaşkanı da bu yasayı onaylayarak yürürlüğe sokmuştu.Fransız Anayasa Mahkemesi Fransız halkının ulusal iradesiyle de seçilmemişti. Ve 15 kişiden oluşmaktaydı. Bu Soykırım Yasasını, Fransız Anayasasına ve insanların fikir ve düşünce özgürlüğüne aykırı bularak dokuz oyla yürürlükten kaldırdı.
         Sayın Bayım; Size göre bu Fransız Anayasa Mahkemesi, Fransız Milli İradesiyle seçilmiş olan Fransız Parlamentosuna ve Fransız Cumhurbaşkanına ÇELME Mİ TAKTI? Paça, Kasnak tuş mu yaptı! Yoksa,Bu  Fransız Milli İradesini Keenlemyekun mu saydı! Bu bir hukuki deyimdir, bilmemekte de mazursunuz. Hiç olmamış gibi yok saymak--Ya da Fransız Ulusunun ulusal onurunu mu korudu!
Uzun olsa da önce Diktatörlere ait şu yazımı bir güzel okumalısınız! Bu ülkelerde bir anayasa mahkemesi olsaydı ve bu anayasa mahkemesi,”Milli İrade”ile iktidara gelmiş olan bu ruh hastalarının ayaklarına ve iradelerine birer çelme taksaydı, bunca insan ölmeyeceği gibi, bu uluslar ve tüm dünya da bu kadar büyük acılara katlanmayacaktı.
Sayın Haşim Kılıç Beyimiz; Siz, yönü, doğrustusu ve amacı %92,7 Halkoyu ile kabul edilmiş Cumhuriyetimizin Anayasının ve evrensel değerlerimizin koruyucusu olması için Türk Milletinin ortaya koymuş bir Yüce mahkemenin başkanısınız.%92,7’yi yok sayarak%47,2’yi Milli İrade sayamazsınız.1/2 Milli İrade bile değil. Son talihsiz beyanınızla da Anayasa Mahkememizin üyelerinin kişisel iradelerine ambargo koyduğunuzun farkında mısınız?
Aşağıda yazdığım ruh hastası ve Narsis diktatörlerin ülkelerinde; sizin başkanı olmadığınız dönemdeki Türk Anayasa Mahkemesi, ya da Fransız Anayasa mahkemesi gibi bir anayasa mahkemeleri olsaydı, insanlığın alnına bu kanlı kara lekeler yazılmazdı.
Şu Narsis ve ruh hastası diktatörlerin hayatı sizi uzun ve çok uzun düşüncelere sevk etmeli, yine de saygılarımla düşünmelisiniz:
          Sümer devletini yıkan Birinci Sargon,”suyla gelen”olarak vasıflandırılan Elamlı bir Piç idi! Sümer Kıralının sarayında, altı adamıyla birlikte, Sümer Kıralının içkisini dağıtmakla görevliydi. Ne çilelerle, ne aşağılanıp, hor görülmelerle oraya kadar geldiğini tahmin edebiliriz. Kıralların görevlerinin, içkilerini bile başkalarına dağıttırarak lüks içinde yaşamak olduğunu görerek Sümer devletini yıkarak, bu en kültürlü ve uygar ulusun başına zalim bir diktatör olarak oturmuştur.
         Panama Diktatörü Albay Antonio Manüel Noriega, Panama Genelevlerinin birisinde dünyaya gözlerini açmış bir Piçten başka bir şey değildi. Amerika’da görmüş olduğu”Psikolojik Savaş” eğitimiyle başarıya ulaşmıştı. Önce;1970 yılında, Panama gizli servisi G2’nin başkanı olarak, Panama Diktatörü Omar Tarrejos’un kirli işlerini ayarladı. Omar Tarrejos’un 1981 senesinde, bir uçak kazasında ölmesi üzerine de Panama ordusu içersindeki hasımlarını diskalifiye ederek, 1983 tarihinde, Panama Diktatör’ü oldu. İktidara gelir, gelmez diktatörlüğünü ilan etmiş; uyuşturucu ticaretine de el atmıştı.1990 senesinde; Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Baba George Bouch’un emri ile Panama işgal edilerek Manüel Noriega da yakalanıp,(17) senelik bir hapis cezasına çarptırılmıştı.2007 senesinde hapisten çıkar, çıkmaz da Fransa’nın isteği üzerine Fransa’ya teslim edilmiş; uyuşturucu paralarını Fransız bankalarından aklama suçu ile de,(76) yaşına bakılmaksızın, 07 Temmuz 2010 tarihinde,(7) sene hapse mahkûm edilmişti. Bu Zavallı Antonio Manüel Noriega da, NARSİST PSİKOPAT hastalığının pençesine düşmüş bir zavallıydı. İleride geniş açıklama yapacağım.
                   İDİ ÂMİN DADA OUMEE(1925-16Ağustos 2003).
        

704/KENDİ FETVASINI VERMEK!

                                                                            
            OSMAN TÜRKOĞUZ
            osmanturkoguz@gmail.com
            İzmir;27 Nisan 2012

                                    KENDİ FETVASINI VERMEK!
            Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail ile savaşmayı Şeyhülislam Ebu Suut Efendinin Fetvasına dayandırmıştı. İki Müslüman devlet arasında savaşmayı istemeyenler çoğunlukta olmalarına karşın, Yavuzun şerrinden korktukları için seslerini çıkartamıyorlardı. En çıkarlı yolu denemeye karar vermişlerdi. Savaş yolundan geri dönülmesini öneren Yavuz’un en samimi arkadaşı Hemdem Paşa başından olmuştu. Kazasker Cafer Çelebinin yeniçerileri kışkırtması ile bir ayaklanma başlatılmış ve Yavuz’un çadırı bile kurşunlanmıştı. Yavuz’un sözleri ve çok atak davranışı ayaklanmayı boşa çıkartmıştı.Çaldıran Muharebesini kazanan Yavuz;Şah İsmail’in dünyalar güzeli eşi İnci Hanımı da esir etmişti.İstanbul’a dönüşte,iki Acem elçisi İnci Hanımı geri istemek için İstanbul’a gelmişlerdi.Yavuz;elçilerin tanıklık ettiği bir tören ile Şahın eşini Kazasker Cafer Çelebi ile nikahlamıştı.Gerdek sabahı Cafer Çelebiyi Huzuru hümayunlarına çağıran Yavuz,Çelebiye şu soruyu sormuştu:
         “Bire Cafer Çelebi, sefer esnasında asker kullarını Padişahları aleyhine fesada kışkırtarak Huruçaleyhsultana kalkıştıranlara ne yapmak gerektir?”Cafer Çelebi, başına geleceklerden habersiz:
         “Gerçeği Tanrı bilir amma katli vaciptir devletli Hünkârım’”Diye fetvasını vermişti. Yavuz; tahtından ayağa kalkmış ve  kükreyerek:
         “Kendi ölüm fetvanı kendin  verdin. Asker kullarımı aleyhime kışkırtarak otağı Hümayunumu bile kurşunlatan sendin!”Bre Cellât başı, tiz bu Çelebiyi alasın ve dahi defterini düresin!”Cafer Çelebinin başı o saat kesilmişti. Davos dönüşü, İstanbul’da son Osmanlı Padişahı sanı ile karşılanan Sayın Recep Tayyip Erdoğan da içi başka türlü eski bir gazete haberini Rahmetli Kahramanlarımızı karalamak için kullandığına göre, kendisi hakkında çıkan tüm gazete haberlerinin de geçerliliğini kabul ve ilan etmiş demektir. Kıyasıfukuha! Bakınız, Yunanlıların harabe haline getirerek atları için ahır yaptığı,Seferihisar’ın bir köyündeki camimizi onartarak hizmete açanlarımızı dinsiz kabul eden SN. R.T.Erdoğan kendisi için ne de çok fetvalar vermiştir,bakalım:
       

703/AH!O AĞAÇLARIN ALTI,AH!

                                                                               

                        OSMAN TÜRKOĞUZ
                        osmanturkoguz@gmail.com
                        İzmir; 27 Nisan 2012.

                                   AH! O AĞAÇLARIN ALTI!
         “Her ağacın altı, yatak odasına döndü!Bursa Emniyet Müdürü Ali Osman kahya
,evinin yanında bulunan parkta samimi şekilde oturan gençler için:”Benim de kanıma dokunuyor ama yapılacak bir şey yok. Yasa bunlara izin veriyor!”Demiştir. Hem de mahalle muhtarları toplantısında! Merak etmedim değil; bu Ali Osman Kâhya, Hüdevendigar sancağının ahlak kâhyası ASESBAŞI mıdır? Milli iradenin çıkarmış olduğu yasaların uygulayıcısı ve o yasalara halkımızın saygı duymasının  sağlayıcı mısıdır; yoksa Mecalis üstü bir gerici midir!Aynı günlerde de,Afyon Valisi İrfan Balkanlıoğlu içki satışını ve içki içilmesini bir valilik fermanı ile yasakladı!Şimdi bekleyelim Türkiye Büyük Milletvekilleri Meclisinin kararını! Bunlar, Adaleti Kullananlar Partisinin taktikleridir.Bir milletvekili Mecliste bulunan Meclis Muhafaza Taburunun kalkmasını söyler,O Tabur hemen kaldırılır.Yalova valisi 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı aleyhinde konuşur ve Milli Eğitim Nazırı hemen gereğini yapar.
         Karısını, kızını ve sevgilisini ve Küçücük kız çocuğunu  cadde ortalarında doğrayan doğrayana; hiçbir valimizin ve hatta Bursa Valisi Ali Osman Kahyanın bu olaylar kanına dokunmamaktadır. Kadına şiddetin kaynağının dinden kaynaklandığı gün gibi ortadayken, yarının kadınlarına şiddet uygulayacak nesiller yetiştirilmesi gerçekleştirilmiştir.
         Paris’in Lyon Garına indiğimde hiç görmediğim bir olayla karşılaşmıştım. Garda trenlerini bekleyen çok sayıda yüksek rütbeli Fransız generallerini yakınında bulunan Fransız askerleri, pervasızca ve hiçbir şeyi umursamadan sevgilileriyle  öpüşmektedirler. Bu manzaralara dönüp te bakan Fransız Generallerini ve Fransız halkından kimsecikleri de göremedim.
         Zonguldak-Bakacakkadı beldesinde bulunan 293 dönümlük Atatürk hizmet Köyüne Müdür olarak atanmıştım. Ormanlık içersinde ve her tarafı açık olan bu hizmet Köyünün güvenliğini sağlamak için dokuz kişilik bir güvenlik timi oluşturarak gerekli eğitimlerini de bizzat kendim vermiştim. Bir Pazar günüydü; güvenlik timinden birisi genç bir kızla bir oğlanı yanıma getirdi ve tekmilini de verdi:”Komutanım,bunlar,girişin altındaki ağaçlıkta öpüşüyorlardı!” dedi.Çocuklar korkmuşlardı.Hizmet Köyünün bitişiğinde de bir jandarma karakolu vardı.Gençlerin ellerinde alyansları da vardı.O güvenlik görevlisine döndüm ve yüksek bir sesle:”Sen ahlak polisi misin?O güzelim cennet köşesinde öpüşmesinler de biribirini mi boğazlasınlar?Orada öpüşülür oğlum,orasını Tanrımız öpüşmek için yaratmıştır.Senin göevin,Hizmet köyünün ve bu gençlerin güvenliğini sağlamaktır.Bu gençleri kıskandığını sanıyorum.Çünkü senin ve senin gibilerin hayatında böyle bir anı yoktur.Hangimiz,”O ağacın Altı”şarkısını dinlerken duygulanmayız.Hayatlarında bir ağacın altı anısı olmayanlar hep o özlemle yaşarlar.Ben,İsviçre televizyonunda sık,sık tekrarlanan bir cümleyi ezberlemiştim:”les Gens Heureux ont une histoire—Bir öyküsü olan insanlar mutludurlar—Gençlerden özür diledim ve Güvenlik timinin başına çok zeki ve görgülü bir genci getirdim:Koray,lise mezunu idi ve liseden arkadaşı Elif ile de evliydi.Koray’ın ilk işi güvenlik timinin kaldığı bölümün camına:”Görevimiz sorun çıkarmak değil,sorunları çözmektir!”Yazmak olmuştu.
         Devlet otoritesini kullanan ve iktidar partilileri tarafından seçilenler hep sorun çıkarmaktadırlar.bir zamanlar,Zonguldak valisi ile devlet tiyatroları adına Atatürk anıtına çelenk koyma yüzünden çıkan utanç verici tartışmayı  unutmuş ta değilim.Bir kadın öldürüldüğünde içimdeki tüm sevgi pınarları kurumaktadır.BİR KADIN ÖLDÜRÜLDÜĞÜNDE İÇİMDEKİ TÜM KADINLAR DA YARALANMMAKTADIR.KADINLARI BU HALLERE DÜŞÜREN HER ŞEY VE HERKEZ YERİN DİBiNE BATSIN.

İzleyiciler

Blog Arşivi