16 Ocak 2012 Pazartesi

540/DEMOKRASİ CUMHURİYET MİDİR!

                                                             
            OSMAN TÜRKOĞUZ
            osmanturkoguz@gmail.com                                                      
            İzmir;28 Nisan 2009.
                                  
DEMOKRASİ, CUMHURİYET Mİ?
                                             
“Efendiler, aziz milletime şunu tavsiye ederim ki; bağrında yetiştirerek, başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki,  
 Vicdanındaki asli cevheri, çok iyi tahlil etmek dikkatinden
Bir an bile tevaki, etmesinler.”ATATÜRK.

   “ Milletime şunu tavsiye ederim; egemenlik hakkını mutlak olarak, hiç kimseye, T.B.M.M’SİNE bile VERMESİN!”                                                                      ATATÜRK                                                                                                             “Her millet, lâyık olduğu şekilde yönetilir                                                                                             Montesgieu
“Cumhuriyet, kökü Erdeme dayalı bir idaredir.
Cumhuriyet, Erdemli ve namuslu İnsanlar yetiştirir.
Sultanlık, Korkuya, Tehdide dayalı olduğu için Korkak, Alçak, Sefil, Rezil insanlar yetiştirir. Aradaki fark bundan ibarettir.”Mareşal Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK.
            Göremiyormusunuz! Ostüzü. 
“Nazi Almanyasından Profesör Dr. Rahmetli Papaz Martin Niemöller’in hatıra defterinden:”Önce sosyalistleri topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü ben sosyalist değildim. Sonra sendikacıları topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü sendikacı değildim. Sonra Yahudileri topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü Yahudi değildim. Sonra beni almaya geldiler; benim için sesini çıkaracak kimse kalmamıştı!”
“Mihrivarakı kim okur, kim dinler!”Okumayan ve dinlemeyenler de sonunda inim, inim iniler! Ostüzü.
SESİZLİK ÇÖZÜM OLSAYDI, MEZARLIKLARDA KİMSELER DE KALMAZDI! Ostüzü.
            Bugünkü Vatan Gazetesinde tehlikeli gidişimizi işleyen iki önemli yazı okudum: Sayın Can Ataklının yazısını aynen aktaracağım. Sayın Mustafa Mutlu da önemli bir kitabı okumamızı önermiş. Maaş artışını alabilirsem bu kitaba da erişmiş olacağımı şimdiden itiraf edebilirim. Kitabın adı: “İktidar uğruna demokrasiyi feda edenler…”  Kitabın adı da:”Demokrasiden Diktatörlüğe!”Yazarı da ünlü Diplomat ve siyaset adamımız Sayın ONUR ÖYMEN’DİR.
            Sayın Mustafa mutlu yazısını şöyle bir öneri ile  sürdürmüş:”Evet;bu kitap,bir “yeni başlayanlar ya da unutmak üzere olanlar için demokrasiye giriş” kitabı.Antik Yunan’da demokrasinim doğuşundan başlıyor;felsefedeki yerine,tarihteki örneklerine kadar derin sorgulamalara giriyor.Almanya örneğinde olduğu gibi,”demokrasinin diktatörlüğe”dönüşebilme tehlikesini,bütün ayrıntılarıyla inceliyor.Ne yalan söyleyeyim;”hitler dönemindeki “yargı bölümünü okurken kendimi,kulağımı üç kez çekip ,dudaklarımla boşluğa öpücük atarken ve masaya üç kez vururken yakaladım.Bu bölümden kısa bir alıntı: 1934-1939 yılları arasında 3 bin 400kişi,Özel Halk Mahkemeleri’nde yargılandı.Bunlarıın çoğu sosyalist ya da komünistti.İktidara darbe planı suçundan dolayı birçok ölüm cezası verildi,bu cezaların yüzde 90’ı infaz edildi.Sadece 1938’de infaz edilenlerin sayısı 117 kişiydi.Giyotine gönderilenler arasında 19 yaşındaki gençler,kadınlar ve eski milletvekilleri de vardı
“Demokrasi ile gelenler, iktidarlarının ilk aylarından beri hukuksuzluk, şiddet ve zulüm yoluyla güçlerini kanıtlıyorlardı. Mahkemeler vardı ama tarafsız hâkimler yoktu. Hukuk, Nazi rejiminin emrine girmişti. Alman halkının elinde kalan son hürriyet susmak ve hiçbir şeye karışmamak hürriyetiydi. Peki; Alman halkı buna ne tepki gösteriyordu? Hiçbir tepki gösteremiyordu. Çünkü artık Almanya’da bir korku imparatorluğu egemen olmuştu. Tepki göstermeye kalkanların akıbetlerinin ne olacağı belliydi.”Tarih, demokrasiyi umursamadıkları halde, onun sağladığı olanakları kullanan, yani seçim yoluyla iş başına gelen diktatörlerle dolu. Bunların ilk işi de”daha güçlü demokrasi”laflarıyla halkı kandırıp, demokrasiyi yok etmek olmuş.Eğer aceleci değilseniz.Demokrasinin dünyadaki ve Türkiye’deki öyküsünü”ders”gibi okuyup,öğrenmek istiyorsanız,bu kitap sizin için yazılmış.Acele etmeyin,sindire,sindire okuyun.”
            “kitap bittiğinde,ülkemizde bugün yaşanan bazı gelişmelerin perde arkasında yatan etkenleri daha net bir şekilde göreceksiniz.”Sayın Mustafa Mutlu,mutsuzluğunu böylece dile getirmiş.Şimdi de tüm boyutları ile Sayın Can Ataklıyı okuma sırası geldi.Sonra da bendenizin çok yıllar önce yazdıklarım sırasındaki yerini almış olacaktır.
Can Ataklı
16 Ocak 2011
“Karşı devrimi demokrasi diye yutturuyorlar”
Sevgili okurlar; bu hafta sizlerle 10 yıla yaklaşan AKP iktidarının Türkiye’yi dönüştürme çabaları üzerine sohbet etmek istiyorum. Değişim adı altında demokrasi sosuyla sunulan büyük dönüşümün başarıya ulaşması halinde yaşayacağımız tehlikeye dikkat çekmek gerektiğine inanıyorum. Halkın üzerindeki ölü toprağı kalkmazsa zengin görünümlü ama özünde bir Arap şeyhliğinden farklı olmayan bir ülke haline geleceğiz.
Fikir-inanç senteziŞurası kesin ki, iktidarın çekirdek kadrosunun zihniyeti “dini inanç” temeli üzerine oturmuş bir devlet düzenini ve onu yöneten bir hukuk sistemini esas alıyor. Ancak bu zihniyetin önündeki engel 1923’te kurulmuş olan laik, demokratik, sosyal hukuk devleti ilkesidir. İktidar zihniyeti bu engeli aşabilmek için bizzat bu sistemi araç olarak kullanıp, fikir-inanç senteziyle kafaları bulandırarak hedefine varmayı amaçlıyor.
İnanç demokrasisi
Demokrasinin tanımında fikir ve inanç özgürlüğü vardır elbette, ama iktidar zihniyeti bunlardan sadece inancı önemseyerek, sözde bir demokrasi mücadelesi veriyor. Oysa demokrasi inançlar için mücadele vermez, inançları korur. Mücadele fikir üzerinden verilir. Çünkü fikirler insana aittir gerektiğinde ya da istendiğinde değiştirilir, inançlar ise ilahi gücün eseridir, tartışılması, değiştirilmesi söz konusu değildir.
Aynı potada olmaz
Bu nedenle değiştirilebilir fikirlerle, değiştirilemez inançlar aynı pota içine konulup tartışılamaz. Daha ileri demokrasi için değiştirilemeyen inançların görünür ya da görünmez biçimde devlet yönetimine sokulması, hukuk sistemine egemen olması talep edilemez. Eğer inançlar yönetim ve hukuk sistemlerine egemen hale getirilirse bunun adı demokrasi olmaz. İşte Türkiye bu belirsiz yolda hızla ilerlemektedir. Tehlike budur.
Aydınların ihaneti
İktidarın çekirdek zihniyetine güç ve cesaret veren en önemli destek aydın ihanetidir. İnançlarla fazla ilgileri olmayan, ancak geçmişte fikirleri nedeniyle uğradıkları haksızlıkların hesabını soramamış kimi aydınlar iktidarın tuzağına çok kolay düştüler. İnanç sistemini, zamanında kendi savundukları fikirlerle özdeşleştiren aydınlar demokrasiye geçileceği zannıyla iktidara olağanüstü bir destek sağladılar.
İktidarın eksiği
İktidar zihniyetinin eğitimli, bilgili, kültürlü, entelektüel kadroları hiç olmadı, olması da zaten teknik olarak mümkün değil. Bu zihniyetin kendini anlatma alanı ibadethaneler ve kimi cemaatların oluşturduğu toplantılardan ibarettir. Halkın geniş kesimine ulaşmaları bu nedenle zordur. Oysa kendilerinden olmayan ama halka ulaşma olanağı olan “kimliği bozulmuş” aydınlar bu iş için biçilmiş kaftandır.
Bir gerçeğin saptanması
Hemen bir ara saptama yapmak istiyorum. Türkiye’de halkın yüzde 99’u Müslüman’dır, inançlıdır, dinine, gelenek ve göreneklerine bağlıdır. Ama bu halkın ezici çoğunluğu laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti ile barışıktır. Namazını kılar, orucunu tutar, kurbanını keser, haccına gider, ama laikliğin sağladığı yaşam biçimini de benimsemiştir. Gericiliğe, din istismarına, yobazlığa prim vermez.
Bu engeli aşmak için
İktidarın çekirdek zihniyetinin bilgi birikimi ve kadrosu halkın gönlünde yer etmiş laik demokratik hukuk devleti ilkelerini değiştirmeye yetmez. Bu zihniyet çok uzun yıllar ezildiği, yasaklandığı için değil, yetersizliği nedeniyle içine kapanmıştı. Bu zihniyetin temelinde ne demokrasi, ne insan hakları, ne özgürlükler, bunların hiçbiri asla olmadı. O nedenle örneğin kadın hep aşağılandı, dışlandı, adeta yok sayıldı. Ama bir gün geldi…
Kadının keşfi
Bu çekirdek zihniyet dünyada ve Türkiye’de gelişen demokrasiyi fark etti. Demokrasinin aynı zamanda sayısal bir anlamı olduğu da anlaşılınca “kadın faktörü” keşfedildi. Evine kapatılan, okutulmayan, ikinci sınıf gibi görünen kadının aslında “sayısal” bir değerinin olduğu görüldü. “Türban” adı verilen kavganın ve bunun güya demokrasiye monte edilmesinin temelinde yatan işte budur. Kadının bu kez başka türlü kullanılmasıdır.
Sıra geldi aydınlara
Dönelim tekrar konumuza. Çekirdek zihniyet ile kimliği bozulmuş aydınların çakışması bu noktada yaşandı. Bilgi birikimi olmayan ama kurnazlıkta çok mahir olan bu çekirdek zihniyet kimliği bozuk aydınları çok kolay tavladı. Onların talebi demokrasi, hukuk, özgürlüklerdi. O halde “alın size demokrasi, hukuk, özgürlükler” dendi. “Türban özgürlük değil mi?” Ya da “inançlı insanın hâkim olması demokrasi değil mi?”
İhanet aşaması
Yıllarca savundukları fikirler yüzünden itilip kakılan, 12 Eylül’den sonra da kimliklerini iyice yitiren aydınlar, iktidarın sağladığı bu geniş özgürlük alanını hoyratça kullanma yolunu seçti. Fikirler ve inançlar birbirine girdi, giderek kimliksizlikten ihanete dönüş yapan aydınlar temel sorunu unutup demokrasi ve özgürlük savaşını iktidarın çekirdek kadrosunun istediği türde ve şekilde vermeye başladılar.
Değerlerden soğutma
Bilgi birikimi olmayan ama kurnaz çekirdek kadro verdiği destekle çok ince bir planı devreye sokmayı başardı. Türkiye’nin tanınmış aydınları, akademisyenleri, gazetecileri, yazarları demokrasi ve özgürlükleri sınıfsal, ekonomik sistemler ve hukuk açısından değil inançlar üzerinden daha da ötesi dinci zihniyetin yıllardır savaştığı milli değerler üzerinden yapmaya başladı. Bu tam bir beyin yıkama operasyonuydu.
Çekirge sürüsü gibi
İhanet ordusu gibi çalışan bu kimliği bozuk aydınlar başta ordu olmak üzere iktidarın tehdit olarak gördüğü her şeye çekirge sürüsü gibi saldırdı. “Ordu darbecidir, Türkler Ermenileri kestiler, Yahudileri aşağıladılar, Alevilere nefes aldırmadılar, bütün komşularına düşmanlık beslediler, Kürtleri yok ettiler, dindarları ezdiler.” Bunlar son 10 yıldır dinlediğimiz sloganlardan sadece bir kısmı. Genç nesle böyle bir Türkiye anlatıldı.
Şimdi dönüşüm zamanı
Çekirdek kadro zihniyetinin demokrasiyi kullanma mayası artık tutmuş görünüyor. 12 Eylül’ün zaten pelteye çevirdiği geniş toplumların son 10 yılda maruz bırakıldığı beyin yıkama operasyonu ile artık her şeyin kabul ettirilmesi kolaylaştı. İklim hazır. Toplum için artık ne 29 Ekim kutlamalarının kaldırılması, ne 19 Mayıs’ta havanın soğuk oluşunun bahane edilmesi bir şey ifade ediyor. “Yeni Türkiye” kurulması için fazla engel kalmadı.
Bu karşı devrimdi
Şimdi bunun adını koyalım. Bu bir karşı devrimdir. Erbakan’ın o çok eleştirilen 28 Şubat döneminde söylediği “Kanlı mı olacak kansız mı?” sözü bugün hayata geçiriliyor. Yaratılan parlak görünümlü sanal dünyanın etkisindeki milyonlarca insanın gözünün içine baka, baka gerçekleştiriliyor bu. Batmış bir imparatorluğun küllerinden güneş gibi doğan Türkiye Cumhuriyeti’nin sonunu getirmek istiyorlar.
Gecenin en karanlık olduğu an
Ama bütün bunlardan sonra, aydın ihanetinin, yıkanmış beyinlerin, zavallılaştırılmış bir genç neslin aymazlığına rağmen, laik demokratik hukuk devletine, çağdaşlığa, bilimin yol göstericiliğine, insan hak ve özgürlüklerine inanan milyarlarca kişi var. Onlar bugün sessiz duruyor. Sessizliğe kimse aldanmasın. Bu cumhuriyet kolay kurulmadı. O kadar kolay da teslim olmayacaktır. Zaten gelinen bu noktaya rağmen hâlâ zafer çığlıkları atılamamasının nedeni de budur.
Hepinize iyi haftalar dilerim.”                                                                    
Şimdi de sıra bendedir:
                                  
            General Simon Bolivar; emperyalizme karşı başarılı bir başkaldırı, başarılı bir bağımsızlık savaşı, yeni bir devlet ve bu yeni devlete yeni bir ad: BOLİVYA demektir.
Bu tarihi olay, 19’uncu asrın ilk çeyreğinde oluyordu.
Bizde de, böyle bir gelenek vardır. Yiğit İO adına İYONYA, TULUNOĞLU AHMET ADINA TULUNOĞULLARI; SELAHATTİN EYYUBİ ADINA EYYUBİLER; OSMANCIK ADINA OSMANLI İMPARATORLUĞU.
Kendi tarihimizden vereceğimiz örnekler, sahifelere sığmaz.
Benim bildiğim, bir örneği daha olmayan bir olay, yalınca bizim tarihimizde var: ÖZBEKİSTAN! Hani şu ünlü Afganlı General Raşit Dostum’un MİLLETİ.
Milleti, ÖZBEK adlı hükümdarlarından çok memnun olunca; MİLLETLERİNİN ADINI ÖZBEKLER koydukları gibi, ülkelerinin adını da ÖZBEKİSTAN koymuşlardır.
            Türk Ulusu, tarihi boyunca, irili, ufaklı tamı tamına 114 devlet kurmuştur. En son kurduğu devlet te TÜRKİYE CUMHURİYETİ olmuştur. Sonra da; KUZEY KIBRIS TÜRK CUMHURİYETİ’Nİ KURMUŞTUR. Daha önceleri; TÜRKİYE adında iki devlet kurduğumuzu da bilmekteyiz:
            *-Mısır’da kurulan “DAVLE TÜRKİYYE”, ya da “DEVLETİT TÜRKİYYE”.
            Osmanlılar,1517’de ortadan kaldırdıkları bu Türk Devletini, aşağılamak için “KÖLEMENLER”, ya da “MEMLUKLAR”, diye adlandırırlardı!
Asya’daki Türk illerinden, her sene, çeşitli mallarla birlikte, 2000 yiğit OĞUZ TÜRK’Ü köle olarak -Mısır’a satılırdı. Mısır ordusuna asker olarak giren bu yiğit OĞUZLAR, Mısır’da iktidarı ele geçirmişlerdi.
            *-Mavera ün’den Hindistan’a inen asıl KAYI BOYU MENSUPLARI DA HİNDİSTAN’DA KURDUKLARI DEVLETİN ADINI “TÜRKİYE DEVLETİ”, KOYMUŞLARDIR!
Benim asıl konum bu yazdıklarım değildir.
            Bolivya’da; Hava Orgenerali Bariantos; diktatörken, Arjantinli Tabip Teğmen Che Guevera-Çe Gavera-Marksist bir darbe düzenlemekteydi. Bir Kıta Çavuş’u tarafından vurularak öldürülen Che Guevera’nın yanında; Regis Debrey adında bir Fransız Marksisti bulunuyordu. Bu kimse, hapislere girdi, çıktı ve en sonunda, Fransa’ya döndü. Döndü de döndü ve öylece döne kaldı. Başka türküler çığırmayı denedi. Fransa’ya baktı; komşu ülkelere baktı. Bir laf etti ki demeyin gitsin:
            “DEMOKRASİ CUMHURİYETİ ÖLDÜRÜYOR!”
            Prof Dr. Sayın Mümtaz Soysal 30, Ekim, 1998 günü; Hürriyet’teki köşesinde bu konuda çok güzel bir yazı yayımladı.
Bendeniz, uzun süreden beri, Ülkemizde, basit, ilkel, hırlı ve hırlı olmayan politikacıların, cumhuriyetimizi aşarak, demokrasi adına yedikleri herzelerin, Cumhuriyete kastetmek olduğunu vurgulamaktaydım. Bu olgunun adını kesin olarak verememiştim; sağ olasın Regis Debrey! Bizim aslan sosyal demokratlara da bu nedenle bozuluyordum.
            Cumhuriyet; normları, ölçüleri, gelenek ve görenekleri olan; kurallarla kurulan ve kurallarla işleyen bir sistemler topluluğudur. Devletin başı olan Cumhurbaşkanı seçimle gelir, seçimle gider. Milletvekilleri de öyle.
Bu sistem; halkın daha mutlu, daha esenlikli bir yaşam düzeyine çıkması için kurulmuştur ve bu amaçla da işlemesi gerekmektedir. Yoksa Demokrasi, Cumhuriyetin getirdiklerini silip, süpürmek için değildir. Ama Mareşal Gazi Mustafa Kemal’in bir özdeyişine uyarak! Çocuklarını gözetip, alt tarafı bir GEMİCİK alanlara da fazla yüklendiğimizi üzülerek görüyorum! Ne demişti O Büyük Liderimiz:
“Bir şahsın yaşadıkça memnun ve mutlu olması için lâzım gelen şey, kendisi için değil, kendisinden sonra gelecekler için çalışmasıdır!”
Bulgarlar için söylenmiş olan bir şiiri, iç politikada söyletmezler ve dahi, Cumhuriyetin diğer siyasi değerleri aleyhinde kullanırsanız, defterinizi de dürüverirler. Yoksa Demokrasi bazılarının sandığı gibi, her hangi bir istasyona gelindiğinde, terk edilecek tren de değildir. Fransız Cumhurbaşkanı olarak seçilmiş olan Jerome Bonapart’ın oğlu ve Napolyon’un Yeğeni,1851’de demokrasi trenini İmparatorluk durağına çekmenin cezasını çekmişti. Nasıl mı çekmişti: Prusya Şansölyesi Prens Bismark’ın bir oyunu üzerine Prusya’ya savaş ilan ederek, Sedan’da 120.000 Fransız askeri ile Mareşal Barnart Helmuth Von Moltke’ye teslim olmuştu. Beş ay kuşatmada kalan Paris halkı da fareleri, kedileri ve Paris hayvanat bahçesindeki hayvanları bile yemişlerdi. Sonunda da teslim olmuşlardı.
Bu iş; mahdumun; anasının BMW’SİYLE bir Hanımefendi’yi ezip, Londra’ya tüymeye benzemez.
Ahlaka,  yasaya, çağa ve akla ve dahi, ulusal ve ülkesel çıkarlara uymayan olguları; demokrasi, insan hakları ve fikir hürriyeti söylemleriyle yutturamazsınız Örneklerden tanıma geçelim:
            1, Kasım.1998 Pazar tarihli Fazilet takvimi’ne bir göz atalım:
            “KÜTÜPHANELERİ YAKMAYA GEREK KALMADI”
Meşhur İngiliz tarihçisi Arnold Toynbee,” a Study of History”, ( Tarihi Bir çalışma),isimli kitabında, harf inkılâbını DEĞERLENDİREREK, ”Türkler harf inkılâbıyla, kendi kaynaklarına el atmak hususunda yabancılardan farksız oldular” demekte ve şöyle devam etmektedir:
            “Günümüzde Hitler, kendi düşüncesine karşı olan bütün ilmi hazineleri kökten yok edip kaldırmanın yolunu tutmuştur. Ne var ki, matbaanın icat edilmiş olması, bu faaliyeti bir nevi imkânsız hale getirmiştir.
            “Hitler’in çağdaşı olan Mustafa Kemal ise hedefini gerçekleştirmek için en başarılı ve en akıllı yolu seçmiştir. Türkiye’nin başkanı, vatandaşlarının eskiden miras aldıkları kültür ve medeniyetin havasından kafalarını kurtarıp, çok kuvvetli bir şekilde Batı Medeniyeti’nin potası içinde şekil almalarını istemiştir. Böylece, alfabenin değişimi, kütüphanelerin yakılması yerine geçmiştir. Bundan sonra; Türk kütüphanelerini yakmaya hiç gerek kalmamaktadır. Çünkü harf inkılâbıyla bu hazineler, örümceklerin yuva yaptığı raflarda kapanıp kalmaktan başka bir şeye yaramayacaktır. Ancak, çok yaşlı hocalar ve ihtiyarlar, onları okumak lüzumunun hissedecektir.”(Zafer Dergisi, Ekim.1996, sayı.238.)
            “TÜRKÇEYİ HİÇ BİR ŞEY YIKAMAZDI”
            “Türkçeyi hiçbir şey yıkamazdı; ama Latin Harfleri yıkmıştır.” ”Bu sözler, 20, Eylül,1940 tarihinde ölen, dünya çapında meşhur İngiliz Türkoloğu Sir Denision Ross’a aittir. Bu ünlü Türkolog, vasiyeti üzerine, öldüğünde Türkiye’ye defnedilmiş ve mezar taşının üzerine, hayran olduğu Kur’an harfleri ile üç mısra yazılmasını istemiştir. Bu hatıra ve mezartaşı, bizlere çok şeyler anlatıyordur herhalde.”(Zafer Dergisi, Ekim.1996. Sayı 238,)
            “Türkçeyi, Latin Harfleri yıkmış!” Arap yazısı, bizim ulusal yazımız mı?
            Hayır. Arap’ın ulusal yazısı mı? Bin kere hayır! Nebatilerden kopya, çivi yazısının teyze çocuğu!
Sonra; bilenler çok iyi bilir, dört türlü Arap yazısının olduğunu! Bir kere; Arapça da BİR TEK SESLİ HARF VARDIR: ELİF! Arap Alfabesinin Türkçe yazılıma uymadığını cümle âlem bilir.
623 sende ne kadar eser yazılmış? Cumhuriyet döneminde; bir yılda verilen eser sayısından çok az!
Yahudi, Arap ve İran öyküleri din denilerek, halkımıza yutturulmuş! İkinci Murat döneminde; Mercimek Ahmet’in tercüme ederek Padişah’a sunduğu, KABUSNAME Mİ, ahlak kitabı!
Tercümesinin 112’inci ve 113’üncü sahifelerini okumalısınız! Oğlancılığın faziletlerini öğrenmiş olursunuz!
            Cumhuriyetimizin beyinlerimizden kırarak, ulusumuzu esenliğe çıkardığı bu Arap zincirlerine özlem; aslında, uşaklığa ve tutsaklığa özlemdir.
            Mareşal Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, Hitler sapığına benzetiliyor.
Asıl kütüphane yakarak, insanlığı en büyük kültür mirasından yoksun bırakan İkinci Arap Halifesi Hz. Ömer’den söz eden yok. Bu Halife; İskenderiye kitaplığında bulunan, fihristi (10,000) cilt tutan, (2.000.000) kitabı yaktırmadı mıydı? Tam iki sene, evlerde ve hamamlarda kitap yakıldı.
            Köhnemiş ve fesat yuvası haline gelmiş bulunan Bağdat Abbasi Halifeliğini yok eden Hülagu, Bağdat kitaplığında bulunan değer biçilemez kitapları Dicle nehrine attırmadı mıydı? Bunlara ses çıkaran yok.
Osmanlı ve Selçuklu dönemlerinde Türkçe ile mi kitap yazılıyordu. Kelime çorbası bir dil oluşturulmuş, Türkçemiz, Arapçanın ve Farsçanın egemenliğine tutsak edilmiştir.
Cennetmekân Alevi Yörük ozanlarımız ve Türk halkımız, Türkçeyi işleyerek günümüze taşımışlardır. CUMHURİYETİ KURARAK TÜRÇEMİZİ BAŞTACI YAPAN ATATÜRK’ÜMÜZÜ KÜLTÜR DÜŞMANI OLARAK GÖSTERMEK HAİNLERİMİZİN YORUMLADIKLARI DEMOKRASİMİMİZİN BİR GEREĞİDİR.
 DEMOKRASİ, CUMHURİYETİMİZE ÇAMUR VE İFTİRA ATMAK İÇİN KULLANILMAKTADIR!
            Silahla yatıp, silahla kalkan Rahmetli Saddam Hüseyin döneminde de Irak’ta Tikrit usulü bir Demokrasi, Baas usulü bir Cumhuriyet vardı. Desteğini; Tikrit’ten, Silahtan, korkudan ve yalakalardan alıyordu. Halkının özgür iradesine dayanan genel bir desteği olmadığı için; silahla boy göstermesi korkusunun işaretiydi. Bu tarz ilkel bir güç gösterisi yapması, oluşturduğu demokrasiyi ve cumhuriyeti işler halde tutmak amacına yönelikti.
Hırsızın, mırsızın, çağ dışıların ve ruh hastalarının her istediklerini yapma ve her aklına gelen ölçü dışı salaklıkları böğürme ortamı değildir Demokrasi.
Cumhuriyete ve cumhuriyetin getirmiş olduğu güzelliklere ters düşen söz ve eylemleri, ”demokrasidir, napalımla!” kabullenemezsiniz. Bir kişinin kendisine çeşitli unvanlar verdiği bir yönetim biçimi de değildir Demokrasi. Bulaşıkçı Onbaşılıktan, Londra pazarlarından satın aldığı nişanları göğsüne takarak Mareşal olan idi Âmin’in yönetimi de değildir Demokrasi! Tüm bunları
Kabullenirseniz, cumhuriyetin değerleri yerine soytarılıkları koymuş olursunuz.
Bireyin meşru müdafaa hakkı olduğu gibi; CUMHURİYETİN VE DEVLETİN DE MEŞRU MÜDAFAA HAKKI VARDIR.
Cumhuriyetimiz bu hakkını Mustafa Kemal gibi kullanmalıdır. Kendisine acımayana Cumhuriyet neden acısın?
            Seçilmek, iktidar olabilmek için halkın özgür iradesini kazanmak, Demokratik Sistemin ve Cumhuriyetin ilk gereğidir. Seçilebilmek için de, her türlü namus ve ahlak dışı dümenleri çevirmek te Demokrasinin değil ahlaksızlığın gereğidir.   
Herodot Tarihinin üçüncü kitabında, Dariyüs ve beş arkadaşının uygulanacak yönetim sistemi üzerine yaptıkları tartışmalar çok ilginçtir. ”Krallık, basit bir adamın, kendisini adam yerine saydırma tutkusunu yaratır. Öncelikle, kadınları köle gibi kullanması nedeniyle, iyi bir yönetim biçimi değildir!” Demokrasi, ayak takımının baş olması demektir!” denilmektedir.
Cumhuriyet, her kurum ve kuruluşuna baş ister. Demokrasi, Cumhuriyete alternatif değildir; Cumhuriyetin örgütlenme biçimidir: Bunlar biri birlerinin alternatifi olamazlar.
DEMOKRASİ, CUMHURİYETİN ERDEMLİ BİR BİÇİMDE İŞLEMESİNİ SAĞLAMAK İÇİN VARDIR. İsteyenlerin istedikleri istasyonlarda inmesi için değil!
Halkın oyuyla, şu siyasi partiden seçildikten sonra; para ve her türlü kirli çıkar için, çalmadık siyasi parti kapısı bırakmamak, DEMOKRASİNİN GEREĞİ DEĞİLDİR. SAHTEKÂRLIĞIN VE ALÇAKLIĞIN VE DAHİ AHLAKSIZLIĞIN GEREĞİDİR.
Bir yığın ahlaken çökmüş yaratığı çağın dışına götürüp, sonra da, demokrasimizin bir gereğidir diyerek, cumhuriyetimizin karşısına getirmeyi hiç bir kimse kabul edemez.
Ne söylenirse söylensin yemezler, ne bulurlarsa yiyen Sayın Büyüklerimiz, yemezler!
            Bartın’ın İhsaniye (Osmanlı) köyünden bir Hanım, Salı ve Cuma günleri, Amasra Semt Pazarında pazarcılık yapmaktadır. Senelerce önce; bana dedi ki:
            “Sizler okumuş insanlarsınız; Bir PKK’lı, bir vatan haini öldürüldüğünde; “insan hakları!” diyerek ayağa kalkanlar, bir rütbeli, rütbesiz asker, bir polis, halktan masum bir kimse, bir çocuk ve bir kadın öldürüldüğünde niçin susarlar? O ölenler insan değiller mi? Onların insan hakları yok mu? Bunlar, maaşla mı bu kadar şamata çıkarırlar. Ben bunlara çok bozuluyorum. Terörist, sağ olarak ele geçirilmeliymiş! Kendileri gidip, neden sağ olarak ele geçirmezler Beyim!”
Bu gibi çıkışların demokrasi ile de bir ilintisi yoktur. Ölenlerin sahipsiz bırakılmalarının eseridir tüm bu ahlaksızlıklar.
                        “ATATÜRK DEVRİMİNİN TEMEL İLKELERİ;”
                          “Cumhuriyetçilik nedir, ne değildir?”
            1996 yılında yayımladığımız bir ders kitabına yazdığım yazıyı aynen vermek istiyorum: ”Genellikle ve aydınlarımız arasında CUMHURİYET = DEMOKRASİDİR görüşü egemendir. Öyle olduğuna inanırlar ve öylece de anlatırlar.
            Demos, Yunanca HALK; Kratos ta yönetim demektir. DEMOSKRATOS, DEMOKRASİ, HALKIN YÖNETİMİ demektir.
            CUMHURİYET’İ nasıl tanımlamamız gerekecektir?
            CUMHURİYET; MUTLAK OLARAK, EGEMENLİĞİ ELİNDE TUTAN MİLLETİN, BUNU BELLİ SÜRELER İÇİNDE SEÇTİĞİ MİLLEVEKİLLERİ ARACILIĞI İLE KULLANDIRDIĞI; BAŞINDA; VATANDAŞLAR GİBİ YASALARA UYAN VE DEĞİŞTİRİLEBİLEN YÖNETİCİLERİN BULUNDUĞU DEVLET ŞEKLİDİR.
            Milattan çok önceleri; Atina sitesinin yöneticileri çömlek kırıklarına adları yazılarak,  Atina vatandaşları tarafından seçilirdi. Zamanla, aile ve grup egemenliği ortaya çıktı. Cumhuriyet, sonuçta, diktatörlüğü getirmiş oldu.
            Demokrasi kelimesi, OLİGARŞİ—Karışıklık rejimi—ile eş anlamda kullanılır oldu. Atina hayranı Avrupa da, 18’inci y.y.a kadar, bu tanımı kabul etti.
            Büyük İskender’in öğretmeni ve EFLATUN’UN öğrencisi ARİSTO (i.ö.384–322)üç ayrı devlet şeklini tanımladı:
                                   1-Monarşi,
                                   2-Aristokrasi,
                                   3-Politi. Dedi ve : ”Bu yönetim biçimleri, halkın yararına, faydalarına göre kullanılırsa yararlıdır.” demeyi de ihmal etmedi.
            Monarşi yerine, onun bozulmuş biçimi TİRANLIK; Aristokrasi yerine, onun bozulmuş, yozlaşmış olmuş biçimi olan, OLİGARŞİ; Politi yerine de, DEMOGOGLARIN egemenliği ele geçirdiği DEMOKRASİ—DEMOGOJİ- ortaya çıkar. Demokrasi oyununu oynayan, Az gelişmiş, günü gününe yaşamak zorunda bırakılan ve siyasi kültürden yoksun toplumlarda, bu süreç hep böyle geliştirilmiştir.
            Aristo’nun çok ilginç tespitleri, günümüzde bile geçerliliğini sürdürmektedir:
            “Yoksulluk, itaat alışkanlığı; zenginlik ise insanlara otoriteye karşı koyma eğilimi verdiği halde; orta sınıf böyle eksikleri olmayan bir denge unsuru oluşturur:”
            “Eşitlik ilkesi uygulanmazsa, zeki ve üstün yetenekli insanlar, gerçekte var olmayan eşitsizliği yok etmek için ihtilal yoluna giderler.” der, Ünlü Bilge.
            Atatürk’ün sayesinde; Türk Ulusu yeni bir yönetim biçimini denemeye koymuştur.
Halka hizmet sistemi.
Diktatörlükler sadakat sistemine bağlıdır. Halk ve hizmetliler, diktatör için vardır.
Cumhuriyet’te, halkın seçtiği yöneticiler ve hizmetliler, halk için vardır. Diktatörlükte sadakate göre insanlar değerlendirilirler. Cumhuriyet’te cumhuriyete verilen hizmete göre değerlendirme esastır.
İlkokul mezunun korgeneral; Yedi, Sekiz Hasan’ın Paşa olduğunu bilmeyenimiz var mıdır?
Dağılan Sovyetler birliği de cumhuriyetti ve bir tek komünist partisi vardı. Komünist partisine sadakat esastı.
            “Atatürk dönemi, tek partili yönetim dönemidir! Öyle ise, Cumhuriyet dönemi sayılamaz!” diyenlere benden okkalı bir selam olsun. Onca ihanete ve gericiliğe karşın; çok partili bir yönetim dönemini denemedi miydi?
ATATÜRK Dönemi, Cumhuriyet dönemidir; neden mi Cumhuriyet dönemidir? Anlatayım:
            İngiltere, demokrasinin beşiğidir. Lortlar Kamarası ve Avam Kamarası seçimle gelir; seçimle gider. Ya devlet başkanları! Kraliçe Elizabeth ve ondan önceki İngiliz Kralları ne ile geldiler? Seçimle mi geldiler? Hayır; soy ağacına göre geldiler; ya ecelleriyle gittiler, ya da krallığı bırakmak zorunda kaldılar.
            Öyle ise, Demokrasi, Cumhuriyet değildir. Devlet başkanının seçimle geldiği bir yönetim biçimi cumhuriyettir.
Bu seçim; doğrudan doğruya olabileceği gibi, halkın özgür iradesiyle seçtikleri aracılığı ile de olabilmektedir.
ATATÜRK’ÜN Cumhuriyet yönetimi budur. İlk zamanlar; iki dereceli seçimler vardı denilebilir. %3 okur, yazar oranı ile miras olarak alınmış, bir kul topluma; İngiltere’nin 700 senelik sistemini, şıp! Diyerek, kim yerleştirebilir?
            12, Eylül, 1980 Askeri darbesiyle devletimizin başına oturan Orgeneral Sayın Kenan Evren. DEVLET BAŞKANIDIR. 1982 seçimiyle gelen Sayın Kenan Evren ise CUMHURBAŞKANIMIZDIR. Aynı kişiye değişik nitelik vermek hukuki işlemlerle olur.
            Silahlar seçerse, Cumhurbaşkanı olunamaz. Oylar seçerse cumhurbaşkanı olunur. Hiyleler seçerse Diktatör olur.
Napolyon Bonapart’ın Yeğeni Napolyon’u; 1848 tarihinde, Fransız halkı seçtiği için, Fransız cumhurbaşkanı oldu. 1851 tarihinde; Fransız devletinin başına askeri bir darbe ile geldi ve Üçüncü Napolyon unvanı ile de Fransız İmparatoru oldu.
            CUMHURİYET YÖNETİMİ, DEMOKRASİ İLE DEMOKRASİNİN SAĞLADIĞI, DEMOKRATİK ORTAM İLE GELİŞİR.
ATATÜRK; ”Cumhuriyetin, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesillere ihtiyacı vardır;” demişti.
Demokrasi edebiyatı ile yetiştirilmeye çalışılan yeni nesillerimize bakınız. Gençliğin bir boyutuna değil, çeşitli kesimlere mensup olan gençliğin tüm boyutlarına bakınız. Cumhuriyetimizin dayandığı evrensel değerlere bakınız. Sonra da; demokrasi adına oynanan oyunları iyi bir gözlemleme ile irdeleyiniz.
İlginç, ilginç olduğu kadar da, çok ahlaksızca bir durum ve ortamla karşılaşırsınız. Cumhuriyetimizi; Demokrasinin nimetlerinden yararlanarak yozlaştıran, işleyemez duruma getirenler; suçu kendilerini lâyık olmadıkları yerlere getiren sistemimize yıkıp, KANLA VE GÖZYAŞI İLE OLUŞTURDUĞUMUZ KONSENSUS’U YIKMA ÇABASI İÇİNDELER.
            “Sait’i Kürdi’yi dinleselerdi, bunlar başımıza gelmezdi;” ÖĞRETİM BİRLİĞİ YASASINA NE GEREK VARDI!” Diyen politikacı, Milli Eğitimimizin başında bulunmuştur.
            “Laik, dinsiz Mustafa Kemal rejimini yıkıp, Kuran’a dayalı ŞERİAT REJİMİ GETİRMEK İÇİN, VAR GÜCÜMLE ÇALIŞACAĞIMA BÜTÜN MUKADDESATIM ÜZERİNE YEMİN VE KASEM EDERİM!”diyen politikacı, tarikatçılarla ve Harici bedhahlarla kol kola ve en yüce yerdedir.
            “Dağlara ve taşlara, NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!” basitliğini yazdılar diyerek, bir İngiliz’e beyanat veren politikacımız 864 RAKIMLI TEPE’DE!
            Çalanlar, çarpanlar, köle insan ve uydu devlet kurumları yaratmak için, hiç te umursamadan ve utanmadan çalışanlar, SUÇLU OLARAK CUMHURİYETİMİZİ GÖSTERİYORLAR!
            DEMOKRASİ; HALKIN EGEMENLİĞİNİ GEÇİCİ VE BELLİ SÜRELER İÇİN DEVREDECEĞİ TEMSİLCİLERİN SEÇİMİNDE KULLANILAN EN DOĞRU VE EN SAĞLIKLI YOLDUR. Oyuna sahip çıkacak bilinçte ve cesarette olan insanlar için en iyi yoldur.Oylarını ve vicdanlarını bir paket gıda maddesine değiştirenler için de en iyi ve en kestirme köleliğe giden yoldur.
Ya, ülkemizde ve pratikte uygulamalar böyle mi?
            Demokrasi, çoğulculuk ve çoğunlukçuluk üzerine kurulmaktadır. Ülkemizde; çoğunluğu alan siyasi parti; seçim yasası ile oynayarak %21,75’lik bir oy oranı ile iktidara gelebiliyorsa; burada, halkımızın iradesi yoktur. Burada; Rahmetli Aristo’nun dediği olmuştur.
            Ya da Rahmetli Eflatun (İ,Ö,429–347) ne buyuruyordu! DEVLET’İ okumayan, hiçbir kitap okumamış demektir. Hele, hele DEVLET’İN işlendiği 8’inci ve 9’uncu bölümler, mutlaka okunmalıdır.
Yunanistan’la bin kere savaşsak, bin kere yeneriz. Yunanistan’a yine de hiçbir şey olmaz. Çünkü ve dahi çünkü Sokrat’ı, Eflatun’u, Aristo ‘su ve DEVLET’İ var. Yalınız Eflatun’u bir kere yenebilsek; Avrupa’yı sürekli yenmiş oluruz.
Bakınız, Eflatun bize nasıl sesleniyor:
            “Namuslu memur; ne ailesince, ne de devletince sevilir. Hırsız olup, herkesi memnun eden; fakat namuslu görünmesini bilen memur, herkesçe sevilir takdir edilir ve onurlandırılır.”
            “Demokrasilerde; önce, liderin karısı ve çocukları hırsızlığa alıştırılır, sonra da lider;” diyor Eflatun!
Daha da neler diyor neler: ”O zaman, kendileri daha da zengin, daha zengin olma peşine düşerler. Paraya verdikleri değer arttıkça; doğruluğun değeri düşmeye başlar. Zenginlikle doğruluk öyle ayrı şeylerdir ki; ikisini teraziye koyduğunuzda, kefelerin biri hep iner, öteki yukarı çıkar.” (Devlet, S.234)
            “Bir devlette, zenginlik ve zenginler baş tacı olunca; doğruluğun ve doğru insanların şerefi azalır.”(Devlet; S.551).
”Çalıp, çırpma ve yurttaşları yoksulluğa, açlığa ve sefalete iten para hırsı, mutsuz insanlar yaratır”, diyor ve ekliyor Ulu Bilgin: ”Bu mutsuz insanları görmezlikten gelen zenginlerse, bir şey düşünmezler. Zehirli iğneleri, yani paralarıyla, darda kalan yurttaşları sokmaya devam ederler. Onlar, sermayelerini büyüttükçe; toplumda, yaban arıları ve serseriler çoğaldıkça çoğalır.”(Devlet; S.240)
            Ve şu sonuca varıyor EFLATUN:
            “İşte, bu kavgada, yoksullar, düşmanlarını yendiklerinde DEMOKRASİ KURULUR.” ”Evet; demokrasi, ya böyle silah gücüyle olur; ya da zenginlerin korkup kaçmasıyla olur.” (Devlet. S.24-557)
            “Oligarşiden demokrasiye geçiş nasıl olursa; demokrasiden zorbalığa geçiş te, aşağı yukarı, öyle mi olur, dersiniz?” Oligarşiyi kuran ne olmuştu? Aşırı zenginlik kaygıları değil mi?” Oligarşiyi yıkan da, bu doymak bilmeyen, zenginlikten başka şeye değer vermeyen tutku olmuştur. (Devlet, S.246-562)
            “ÖZGÜRLÜK, BİR DEMOKRASİ DEVLETİNDE; HERKESİN,”EN GÜZEL ŞEY DEDİĞİ” O’DUR. ”Bu özgürlüğe susamış devletin başındakiler, içki sunmasını bilmeyen sakilere döndüler mi, demokrasi alabildiğine hürriyet için sarhoş olur. Halkı yönetenler, her yola girmesini beceremez, her istenen özgürlüğü veremez olunca, halk onları suçlandırır, hain diye cezalandırır.” (Devlet, S.247-562c-d)
            “Oligarşinin başını yiyen hastalık, burada da özgürlükten doğar, daha büyük bir hızla gelişir ve sonunda demokrasiyi köleliğe çevirir. Çünkü; her aşırılığın ardından her zaman sert bir tepki gelir. Mevsimlerde, bitkilerde, tüm canlılarda bu böyle olur. Devletlerdeyse, hepsinden daha çok.”( Devlet, S.248-563c)
            Eflatun’un 2500 sene önce anlattıklarının hepsi, Cumhuriyetimizde de, Demokrasimizde de var.
Bu durum; Mareşal Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN tanımladığı ve özlemlediği duruma hiç uymamaktadır. O’NUN döneminde; T.B.M.Meclisi üyeleri ve üst düzey yöneticileri, lüks elbise giymezler, kerpiç binalarda otururlardı. Palto ile T.B.M.Meclisine gelen milletvekili, ol paltoyu hizmetli ile arkadaşına gönderir, tek paltoyu iki kişi kullanırdı. Tek palto, iki kişinin T.B.M.Meclisine gelerek, ulusun alın yazgısını değiştirecek kavgalara girmesini ve onurunu yüceltmesini sağlardı.
            T.B.M.Meclisi, odun sobası ile ısıtılır, gaz lambası ile aydınlatılırdı. Milletvekilleri okul sıralarında oturur, asker karavanalarından yer ve koğuşlarda yatarlardı.
İkinci İnönü Muharebesine iştirak eden sekiz milletvekili, ateş hattında, iki saat boyunca, düşmanla çarpışmışlardı.
            Kendisine zeki, çıkarlarına kaplan olanlar, devlet yönetiminde pısırık ve mandacı; kendisine abdal ve çıkar nedir bilmeyenler, devlet yönetiminde onurlu ve yiğit.
Demokrasi oyununda; iradesini vekillerine verenler, onlardan daha akıllı ve uyanık olmalılar ki, cumhuriyetimiz yozlaştırılmasın. Halkın, kendisini temsil etmek maksadıyla seçtikler; halkın gözünün içine baka, baka, Cebeci pazarındaki Patates ve domates gibi, kendilerini pazarlayamasınlar.
Seçmenlerimiz, bu durumu önlemeli, akde aykırı davrananların vekâletleri azledilmelidir.
Demokrasi, Türkiye Cumhuriyeti’nin örgütlenme biçimidir. Demokrasi, hayata başlama, okuma ve geleceğini kurma çizgisinde, fırsat eşitliği sağlayan bir cumhuriyet dayanağıdır.
Halkımıza yalınız siyasi özgürlük vermek, bir aldatmacadır. Halkımıza, ekonomik özgürlüğü mutlaka verilmelidir.
            EKONOMİK YÖNDEN ÖZGÜR OLAMAYANLAR, ANCAK VE DAHİ ANCAK, EFENDİLERİNİ SEÇEBİLİRLER.
            İçinde yaşadığımız cumhuriyet’in, ATATÜRK CUMHURİYETİ ile ilgisi, onun devamı olma iddiasından ibarettir. Yöneticilerin TİRAN’A, halkın da AVAM’A dönüştürüldüğü bir YERDE DEMOKRASİNİN VE DAHİ CUMHURİYETİN NİTELİKLERİ TARTIŞILIR.
            Halkın çocukları, hem yurdu, hem cumhuriyeti, hem yöneticileri ve onların ailelerini ve dahi Amerikan çıkarlarını korursa; halkımızı kimler nasıl koruyacaktır!
Bu cumhuriyet ve bu demokrasi, Mareşal Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN önerdiği ve özlemini çektiği yönetim biçimi değildir ve olamaz.
            Halkımızdan alırken; umutla alınan, kullanırken parayla ve her türlü kirli çıkarla satılan bir irade anlayışının olduğu yerden Mareşal Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, HİÇ GEÇMEMİŞTİR.
            Bugün; cumhuriyeti yıkmak isteyenlerin nedenleri cumhuriyetimizin kendisinde mevcut değildir.
Türkiye Cumhuriyetini; akla ve çağdaşlaşmaya gönül vermiş, çoğulcu ve çoğunlukçu, laik, demokratik, insan haklarına ve evrensel hukuk kurallarına ve sosyal hukuk devleti anlayışına saygılı kimseler yönetmelidir.
            KİRLİ DEMOKRASİYLE, ERDEMLİ CUMHURİYETE VARMAK MÜMKÜN DEĞİLDİR; SAYIN SEYİRCİLERİMİZ
            Lozan-Besançon arasındaki tren ile Lozan’dan dönerken, bir Fransız demiryolu müfettişi ile tanışmıştık. Bu Sayın Müfettiş, bizim Türk Jandarma subayı olduğumuzu öğrenince bizimle çok ilgilenmişti.”Ülkenizdeki tüm olayları üzüntü i,le izliyorum. Ülkenize döndüğünüzde, komutanlarınıza vereceğiniz rapora burada anlatacaklarımı da yazmanızı istiyorum; diyerek anlatmaya başlamıştı:
            “Sizdeki toplu sözleşmeler, ülke ekonominizi kısa sürede batırır.Hiçbir gerçek hesaba dayanmayan aşırı zam isteklerini karşılamak,yeni vergilerle işsizlerin üzerine yıkılır.Gerçek toplu iş sözleşmeleri,bir işletmenin senelik girdisinden tüm çıktıları çıkarılarak,elde kalan kârın paylaşımı üzerine yapılır!”O sıralarda;pireli lastik fabrikasında;yıllık (250.000)TL.Zam isteyen işçiler,bir İtalyan Mühendisi öldürmüşlerdi.Kıdemli jandarma Binbaşısı olarak ta benim senelik maaş tutarımL12.800)TL.idi.
            Konu Demokrasiye ve sağ iktidarların tutum ve davranışlarına geldiğinde:
            “Yeryüzünde en şanslı ulus Türk ulusudur. Bitmiş ve tükenmiş olan bu Ulus; Atatürk sayesinde, Avrupa ile arsındaki 500 seneyi bir kalemde aşmıştır. Biz de Fransız tarihinde, geriye dönüş hareketlerini çok yaşadık.1950’den sonra ve günümüzde, sağ iktidarlar geriye dönüş hareketinde çok ivme kazandılar ve birçok çağdaş mevzilerinizi de ele geçirdiler. Burada iki motif kullanılmaktadır:1*-Din,2*-Komünizm korkusu. Komünizm korkusu, komünistlikten daha tehlikelidir. Biz bile; İkinci Dünya Savaşında, Komünizm korkusu ile ve Hitler emrine Rusya’da savaşmaları için iki tümen asker verdik. Sağ iktidarlar, demokrasiden yararlanarak, hemen aldatabilecekleri cahiller kitlesini-inalfabet-yaratırlar ve sayılarını da artırırlar!”
            Bendeniz, Ankara’ya indiğimde çok beğenileceği umudu ile sosyal içerikli bir rapor yazdım. Haberalma dairesi başkanı Atatürk Mustafa—kaşları Mustafa Kemal’in kaşlarına benzediği için, kendisine bu ad takılmıştı-Beni çok acele görev yerim olan Uşak’tan Ankara’ya çağırdı ve o kalkık kaşlarını daha da kaldırmış olarak:
            “Ula Oğlum, Osman’ım bu doktora tezi midir?” Demişti.
            Bendeniz o zaman Büyük Alman Filozofu Friedrisch Wilhelm Nietzsche’nin—NİŞİ’NİN-- şu tanımını okumamıştım:
            Cahil bir toplum, özgür bırakılıp kendine seçim hakkı verilse dahi hiçbir zaman özgür bir seçim yapılamaz. sadeca seçim yaptığını zanneder. Cahil toplumla seçim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır. Böyle bir seçimle iktidara gelenler, düzenledikleri tiyatro ile halkın egemenliğini çalan zalimle madrabaz hainlerdir.”
            Sonra da; Taksim meydanında; bir televizyon kanalından, genel kültürlerini tüm dünyaya utanmadan ve dahi sıkılmadan yayan “GENEL İRADE” sahiplerini dinledikçe; NİŞİ’NİN ruhuna Fatiha okuyorum. Ben, yine bir bilginin ruhuna dua ediyorum! Bir Müslüman ülkeyi istila ederek halkını öldüren, çoluk, çocuk demeden ırzlarına geçenlerin, memleketlerine salimen dönmeleri için dua etmiyorum!
           

539/SENİ BİLİRİM!

                                                                      

            OSMAN TÜRKOĞUZ
         osmanturkoguz@gmail.com
         İzmir; 16 Ocak 2012

                   BİR SENİ BİLİRİM
         Bir SENİN önünde aşk dilenirim,
         Kimseye eğilmem böyle bilesin.
         Gönlümde yalınızca SEN varsın,
         SEN dünyama hükümdarsın SENİ bilirim.

         Katık ekmek gibi SENİ bilirim,
         Bu yüzen Dim dikim ve de diriyim.
         Beş kuruş etmeze köpekse âlem,
         Bir SANA köleyim bunu bilirim.

         Tükenmez içimde engin denizler,
         Gözyaşın deryamdır onu bilirim.
         Sevgimi, kinimi sevgin temizler,
         Dünyayı verseler SENİ bilirim.

         Elini verirsen ona razıyım,
         İstemezsen BENİ emret razıyım.
         Bir Garip Ozanım SANA razıyım
         Bin aşk verseler de SENİ bilirim.
        
         

15 Ocak 2012 Pazar

538/CENAZEYİ KALDIRMAKLA UTANCINIZI KALDIRAMAZSINIZ!

                                                                     
          OSMAN TÜRKOĞUZ      osmanturkoguz@gmail.com                                                                                                                      İzmir;14 ocak 2012
                                         CENAZEYİ KALDIRMAKLA
                                       UTANMAYI KALDIRMAK MÜMKÜN OLAMAZ.
TÜRKÜN ASIRLIK DAVASINI ORTADAN KALDIRAMAYANLAR; O                        BÜYÜK KAHRAMANIMIZIN TABUTUNUN ALTINA SAKIN OLA GİRMEYİN;EZİLİRSİNİZ
NEVAL KAVCAR

Sayın Neval Kavcar Han’ımın yazısından bir kesit alabildim, yüreğim kaldırmadı, unutamadığım bildiklerimi de tekrar okuyunca kustum. Şimdi de cümbür cemaat 2002’de öldürmek istedikleri ve çok kırdıkları Büyük Vatansever ve Ulusal Kahramanımızın cenaze törenine gideceklermiş! İşte o zaman Sayın Büyüğümüz ve Ulusal Kahramanımız ve Cumhurbaşkanımızı, yarım bıraktıkları işlerini tamamlayarak, öldürmüş olacaklardır. Kalk Ey Kahraman Rauf Denktaş kalk ta, hiç olmazsa Feleğin yüzüne ve evine yürüyen vatan haini satılmışların yüzlerine yüç kerecik tükür.
Kahraman Türk Evlâdı, Rauf Denktaş
15 Ocak 2012                415 kez okundu.             Yazar E-
“Rauf Denktaş’ın vefat haberini alınca, açık kalp ameliyatı sonrasında yaşadıkları geldi aklıma. Otel odasındaki hasta yatağında, kabul etmesi için önüne ‘Annan Planı’ sürülmüştü. ‘Okumadan olmaz’ isyanına, ‘ne gerek var’ denmişti.”

”3 Kasım 2002’de AKP iktidar olmuş ’40 yıllık sonuçsuz politikalardan vazgeçtiklerini’ açıklamıştı. Kıbrıs Türk halkına ‘Rumlar gibi zengin olacakları’ vaadiyle psikolojik saldırı başlatılmıştı. Plân ilk kez Denktaş ameliyatlı iken açıklanarak, Kıbrıslıların adeta şoklandığı o dönemde ‘çözümsüzlük çözüm değildir, bir adım önde olacağız’ diyen Erdoğan/Gül ikilisine karşı da savunmaya geçti Denktaş. Devlet Kuran Kahraman”

”Çocukluk yılları İngiliz baskısı altında geçen dava adamı bakın ne diyor:
“İngiliz’in aldığı tedbiriyle Türkler de cezalandırılıyor. Türk değilsiniz, Müslümansınız. Türk bayrağı yasak. Atatürk’ün resmi yasak. Milli şiirler yasak. Bu durumda ve Türk bayrağını selamlamak için her Cuma konsolosluğun önünden geçiyoruz… Ve şapka çıkarıp selamlanıyor. Ama İngiliz casuslar var etrafta. Selamlama olmadığını anlatmak için de mendille ter siliniyor. Bunları yaşadık biz.” (2)
Eşi şöyle anlatıyor o günleri:
“O zor günlerde, hastaneyi daireye çevirdiler. Bir odasını yazıhane gibi yaptılar. Adam kendine malik değil. Zorla yataktan kaldırıyorlardı. Oturtuyorlardı. İlla o Annan Planı’nı imzalasın diye. İmzalamam, dedi. İmzalamayacağım, dedi” (1)
Planı imzalamadı. İmzala diye diretilen plân, sonra defalarca değişti.  Ne var ki Türkiye ‘evet dememizi istiyor’ düşüncesi içindeki Kıbrıs Türkü ‘KKTC’den vazgeçiyoruz dedi.’ Öncesinde (aynen şimdi Arap ülkelerindeki gibi) büyük paraların aktığı sahte mitingler düzenlendi. %65 ile evet çıkmasının ardından, bir kitle Denktaş’ın evine doğru yürüyüşe geçti. Onu istifaya davet etti. En ağır gelen saatleri yaşıyordu.
Son on yıldır Rauf Denktaş, hiç olmadığı kadar yoruldu. Kırıldı.
***

      

537/SEN DOĞDUN DİYE!

                                                                     
OSMAN TÜRKOĞUZ
         osmanturkoguz@gmail.com
         İzmir;14 Ocak 2012.

                   SEN DOĞDUN DİYE!
                            “Doğum günün için!”
         Mevsimi gelince çiçekler açar,
         Kokusu bir güzel, rengi bir güzel.
         İnsanın içine baharlar saçar,
         Gerçeği bir güzel, düşü bir güzel.
        
         Kış çekilir ayaz ile naz ile
         Bahar gelir sümbül ile saz ile.
         Sonra da sararır altın başaklar,
         Rüzgâr ile,Güneş ile yaz ile.

         Güz gelince tüm çiçekler sararır,
         Yürecikler keder ile daralır,
         Hastalıktan benizler de sararır,
         Duman ile lodos ile yas ile.

         Yıllar yılı aynı şeyler yaşanır,
         Güzeliyle,çirkiniyle elele.
         Kasımın başında baharlar durur;
         Yapraklar sararır, çiçekler kurur.
         Bir hain rüzgârın önüne düşen
         Yapraklar savrulur, çiçekler savrulur
         SEN doğduğun için, SEN doğdun diye.

        

 

536/SANADIR OZANLIĞIM!

                                                                 
            OSMMAN TÜRKOĞUZ
         osmanturkoguz@gmail.com
         İzmir;14 Ocak 2012
                           SANADIR OZANLIĞIM!
            Saçlarına bağlanmış kurdele Ozanlığım,
         Gözlerin ya da elin, her uzvun Ozanlığım.
         Dünya güzelle dolu, binlerce şiir yolu,
         Gönlüm SENLE dopdolu, SANADIR Ozanlığım.

         Ne yıldız, ne Güneş, Ay, ne denizler ne saray,
         Tüm güzellikleri say, üşenmede haydi say!                                      Yeşil; Mavi,Al,Pembe; düşsem aşkınla derde
         İnanmazsın belkide, gönlüm SENDEDİR, SENDE.

         Kızsan BENİ terk etsen, her şeyi inkâr etsen,
         Yâd ellere de gitsen SANADIR Ozanlığım.
         Yolunu değiştirsen BENİ DE hep eleştirsen,
         Başka biriyle gitsen SANADIR Ozanlığım.

         Ne menekşe, ne de gül, ne karanfil ne sümbül,
         Gönlümde tek çiçeksin, ister ağla ister gül.
         BENİ kapından kovsan,pencerenden girerim,
         Ne etsen ne eylesen SANADIR Ozanlığım.

        

        

        

14 Ocak 2012 Cumartesi

535/ATEŞ İLE SU'DAN BİR BÖLÜM.

                                                                       
                                  “ATEŞ İLE SUDAN BİR BÖLÜM!

                        OSMAN TÜRKOĞUZ
                   osmanturkoguz@gmail.com
                   İzmir;14 Ocak 2012.
                                     
                                    ATEŞ İLE SU!
                       
                                   SEN VE BEN!
                        “Bir gül misaliyiz, bayırda biten;
                         SEN uçunda ilk gonca, BEN dalında son diken!”
                                                                                  Son beyit.
                                  SEN ve BEN!
                        Bir, bir daha iki;
                        İki kere iki dört edermiş.
                        Toplasalar,
                                   Çarpsalar,
                                               Bölseler de;
                                 SEN ve BEN
                         Yine de bir ederiz.
                           (-1)x(-1)=+1
                        Od=Oksijen+Hidrojen.*
                        Su= Oksijen+ Hidrojen.*Yeni hayatlar!
                        Ey Dost;
                        Ey Can,
                        Ey Can Dost.
                        Ey Canım,
                        Ey Canımın canı dost!

            Ateş yaklaştıkça, sevgili uzaklaştıkça yakar. SEN; uzaklaştıkça BENİ, yakınlaştıkça da yine beni yakmadasın. Sönmem de mümkün değil, kül olmam da mümkün değil. Sönmen de mümkün değil, kül olman da mümkün değil.15 Mayıs 1983.Doğum günümün anısına. Osman TÜRKOĞUZ, MUTLU OZAN. Not: Aslında Menemenli
            Neresinden başlasam acaba diyorum. Bu çok ilginç ve de çok karmaşık öykülerin hece işlemiyle  ifade edilmiş bir öyküsüdür ve tam da 3545 mısradır. Zonguldak İl Jandarma Alay Komutanlığının girişinden akan küçük bir su birikintisinde, yıkanan araçlardan süzülen yağlar, şiddetli kış günü donmuş. Alaya girerken ayakkabılarım kayarak yüzeli metrelik bir uçuruma yuvarlanmama kolumdaki satın madeni kayışı, bir taşa takılarak engel olmuştu.15 Mart 1958 senesinde disk kaymasından meydana gelen rahatsızlığım nüksetmişti. Tedavi gördüm. Sıkıyönetimin tüm yükü üstümden geçmişti. Öyle namussuzca numaralar döndürüldü ki, Zonguldak tarihinde başarılı olduğum halde savunmam bile alınmadan Konya’ya pasif bir göreve atanmıştım. Hem de kış günü, eşim ve 14 yaşındaki oğlum Zonguldak’ta kalmıştı. Açığa almak için komik bir suç yükleyerek bir Asker savcısını da Zonguldak’a göndermişlerdi. Ben, Konya’daydım. Uzatmayalım, Savcı Yüzbaşı tahkikatını yapmış ve bana yüklenmek istenen suçlar için takipsizlik kararı vererek özetle şöyle yazmıştı:”Zonguldak il jandarma Alay Komutanı Jandarma Albayı Osman Türkoğuz hiç bir suç yüklemeyecek kadar baba yiğit bir subaydır, dosyası da amansız mücadele belgeleriyle doludur!”
Eşimi ve Şimdi Rahmete kavuşmuş olan Küçük oğlumu da Konya’ya aldırdım. Çocuksuz bir astsubay Çavuşa Zonguldak—Konya arasında harcırah olarak bana ödenenden üç misli yolluk ödeşmişlerdi. Haksızlık yapanlar öldürüldü ve öldüler. Üzüntüden ve sıkıntıdan Disk kaymam şiddetle nüksetmişti, Doksan üç yaşındaki bir Göçmen nine beni tedavi etmişti. Tahta üzerinde bir haftadır yatmaktayken, benden yaşama umudunu da kesmişlerdi. Çok yiğit bir Jandarma Muhabere Üsteğmenini de  iftira ile tutuklamışlardı.Mit,Jandarma ve Sıkıyönetim elemanları O Yiğit Subayın evini de aramışlardı.Ben komutanıma bir yazı yazmıştım:”Astsubay Başçavuş Kemal ile Muhabere Şube Müdürümüz ve aynı zamanda Muhabere Bölük Komutanımız olan vatansever ve çok çalışkan subayımız  komünistseler ben de  Karl  Marksım!Yazdım. Bu Subayımız nişanlısının babasına telefon ederek O’NUN Komünist olduğunu söylemişler. O adam da anlamadan ve dinlemeden kızının nişanını atmış. Manavgat’ın Kızılot köyünden çok sevdiğim Hüseyin Beyin doktor oğlunun aynı adı taşıyan nişanlısını da ayırmışlar. Aynı adı taşıyan bir kadın daha eşinden ayırılmış. Bana öykülerini anlatmışlardı. Benim bulunduğum ve yaşadığım mekânları kullanarak üç öyküyü birinci şahıs  ve manzum olarak yazdım. Yoğun bir duygu yükü altındaydım. Hâlâ ben mi yazdım diye düşünüp te duruyorum. Bu uzun şiirin bir bölümünü bir arkadaşımın ısrarı üzerine bilgisayarıma aktarmaya karar verdim. Unutmadan bir hususu söylemek durumundayım: Amerikalılarla komando kursundayken, dağa tırmanışımız sırasında Amerikalı dağcılık öğretmeni Alaska’da yaşanmış bir olayı anlatmıştı. Bir komando öğrencisi Amerikalının çok yüksek bir uçurumdan geçerken ayağı kaymış, düşmesine parmağındaki alyans engel olmuş. Bu öğrenci, Nevyork’ta bulunan nişanlısını Alaskaya çağırarak hemen evlenmişler. Ben o düşüşten sonra, kolumdaki satın zincirini bileğimden zorlukla çıkarırken bir şeyi de fark etmiştim: satın arkasında:”Her Saniye” yazıyordu. Bu şiirlerin yazılı olduğu defteri okuyan birisi:”Alt, alta bir şeyler yazmışsınız! Ne anlatmak istediniz?”Diyerek dudak bükmüştü. Bendeniz de Nedim’den bazı mısralar okuyarak, o ne anlatmışsa onu anlattım!”Demiştim.”Kız oğlan kız nazın/Şehlevent avazı, avazın/Belasın ben dahi bilmem/Kız mısın, oğlan mısın Kâfir!”Sonra da şunu okuyup sormuştum:”İzin al maderden Cuma namazına deyu/Gidelim seninle Sadabada!” “Ne ilgisi var!”Demişti.”O, oğlancılığını anlatmış, ben de normal bir aşkı anlattım!”Dediydim. Revenons a nos Moutons!”
                   “AMASRA’DA ÜÇ GÜN!”
         Tam beşe çeyrek vardı SEN yanıma gelince,
         Boynuma sarılıp ta yanağımdan öpünce.
         Engin denize varan nehir gibi sessizce.
         Sonra SENİ bekledim asansörün önünde;
         Birlikte O parktaydık, bu en mutlu günümde.

         Çay içtik, simit yedik, sekize çeyrek kala
         Kol kola caddelerde bizim eski evdeydik.
         Yıllarca Senleymişim gibi bir duygu ile
         Odamıza çekildik, baş başa kaldık yine.
         Mırın, kırın ettiler bir olmamamız için,
         Biliyordu tüm âlem niye ordaydım ve niçin.

         “Bırakalım yatsınlar, ne isterse yapsınlar”
         Öyle dedi birisi sana sahiplenerek.
         Sonra girdik yatağa havada bin kavgayla.
         Sonra Sıçak nefesin beni kor gibi yaktı;
         Gönlümdeki coşkular SENİN gönlüne aktı.
         Korka, korka seviştik bitişikte dört kişi,
         Sanki kapıya gelmiş te bizi seyrediyordu.
         Yüreğinde arzuyla kavrulan dev bir korku,
         Bir tek insan olunca silinip, uçup ta gitti;
         Gözlerindeki keder, yüreğindeki korku.

         Bilir misin o gece sahur ben de kalktım,
         Orucu SENDE bozdum,sahuru SENDE tattım.
         Ne uzun geldi bana SENİ yolda beklemek,
         Buluşmak sevincime korkuları eklemek.
         Bir dilenci kadınla pencereye oturduk;
         Yoldan gelip, geçenden bir şeyler bekliyorduk.
         O mendilini koydu önüne kapkaracık,
         Ben yüreğimi serdim her tarafı yaracık.

         BEN; SENİ dilenirken o para dileniyor;
         Diyor ki fakir gönlüm varmıymış beklediği
         Kalk elini öpüp te bir defada ona sor.
         İki garip dilenci uzun süre bekledik,
         Bitmeyen çilemize ne çileler ekledik.

         Sonra SENİ dilendim önüne çıkıp ta BEN,
         SENİ nasıl severim ah bunu bilebilsen.
         Sıcaktan terleyerek bir yere akıyordu;
         Cümle âlem merakla hep SANA bakıyordu.
         Sonra Bartın’a geldik bizim eski yollardan,
         Anılar topluyorduk geçmiş mutlu yıllardan.

         “Allah!” Dedirten yerde biz de Allahım dedik,
         Yeşilde ve Mavide sonra pembe çehrende,
         Benliğimi yitirdim,gözlerinde eridim.
         Aktı gitti saatler Yeşilde ve Mavide;
         Anılarla birlikte ben de kaldım mazide.

         O üç güzelim günü anılara sarıp ta
         Bırakmak zorundaydık zaman hükmüne yine.
         Sonra doyumsuz bir tat, gerisini SEN anlat;
         Korkuların bir yana kollarımda hep SEN yat.
         Sevgin ve arzun yine korkuya egemendi,
         Amasra körfezine demir atmış bir gemi,
         Yolcusu SEN ile BEN ismi mutluluk olan.

         Dışarıda yağan yağmur, denizin o gür sesi;
         Sonra derin sessizlik yuttu, eritti bizi.
         Bu sonsuz sessizlikte deniz kadar engindik;
         Bu sonsuz mutlulukta sevgice de zengindik.

         Nasıl geçti o üç gün hiç farkına varmadım,
         SENSİZ gecelerimden BEN hiç tat alamadım.
         “Hadi” dediğinde SEN neden SANA uymadım,
         Böylesine bir çağrıyı ömrümce hiç duymadım,
         Mutsuz bıraktım diye günlerce uyumadım.

         Koskoca çınarların gölgesine oturduk,
         Gözümüzde tabiat bak neler dinliyorduk:
         Dinliyorduk geçmişi su gibi akıp giden;
         Gözde SEN, gönülde SEN, dünde SEN, yarında SEN,
         SENİ nasıl sevdiğimi bir bilebilsen!
         Yemyeşil Amasra’da pespembe bir inciydin,
Hayatta birinciydin, gönlümde birinciydin.

Fırıl, fırıl dolaştık adada turlar attık,
Özlemlere yenildik, özlemlerle de yattık.
Bir hafta kalmak için işten ayrılacaktın,
Bir hafta kollarımda sevdadan yanacaktın.
“Beni yaşattın sağ ol!”Öyle dedik ikimiz
Mutluluk şarkıları söylüyordu sesimiz.

Böyle mutlu anların BENİ de mutlu eder,
Üzgün görürsem SENİ bir akşamın ucunda
Bilki gönlüm derbeder, HÜZNÜM beni kahreder.
Terk ettik Amasra’yı gönlümüz orda kaldı,
Bir Hoca bulmak fikri SENDE takılı kaldı.

Bir sihirbaz filmini seyrettik lokantada,
Sonra patika bir yol, kaybolduk bahçelerde.
Irmak boyu yürüdük öyle de mutlu olduk.
Şiirlerden oluşan bir demet sundum SANA;
Bilmezsin SEN Hüzünüm anlatmam mümkün değil.
Bir dünya verdim SANA, bir evren sundun BANA,
Hangi birini saysam anılar dünyasından,
Uyanma sakın emi bu aşkın rüyasından.

O son gece bedeldir bin aşkın gecesine,
Yarı baygın eriştin doyumun yücesine.
Balıklı lokantada rakıyla bira içtik;
Etrafımızı sardı bin bir renkli kediler,
Gözlerini dikerek amansız üstümüze,
Gözleriyle bizlere neler, neler dediler.

Onlarla paylaşmıştın sonuncu balığını,
Önünde eğildiğim kutsal insanlığını.
Nemli gözlü bir kedi nasıl mahzun bakmıştı;
Yeşil gözlü o kedi yüreğini yakmıştı.
Sevgiyle kucakladı bütün kedilerimiz,
Tanrı rahmetindedir bizim kutsal sevgimiz.
Sonra lanet ayrılık ayırdı yine bizi,
Özlem ateşiyle yaktı her ikimizi.




        

        
        
        
        
        
        
        
        

                           

13 Ocak 2012 Cuma

534/BİR SEN KAL DÜNYADA BİR DE BEN.

                                                                 
OSMAN TÜRKOĞUZ
         osmanturkoguz@hotmail.com
         İzmir;28 Ocak 2011.Öküzler, öküzlüklerini bilselerdi, insanlar öküz olamazdı!

                            BİR SEN KAL DÜNYADA BİR DE BEN!

                   Tüm arzular, duvarlar, duvarlar arkasında;
                   Tüm istekler derin, depderin bir kuyuda;
                   Sap Sağır.
                   Yasaklanmış insanlık, tüm insanlık adına;
                   Tüm insanlar masallar ötesinde uykuda.
                   Bir yığın safsata, bir yığın gurur,
                   Namuslar delik kutu, vicdanlarsa sap sağır.
                   Bir Atom, bir Hidrojen, bir de Nötron bombası;
                   Derin bir sessizlik, derin bir huzur.
                   Yok olsun aldatanlar, sürekli aldananlar;
                   Yok olsun bütün bunlar.
                   Bir SEN kal dünya’da, bir de BEN kalayım;
                   Kardeşimiz tüm kuşlar, dostumuz tüm hayvanlar.
                   Ne Şeytan olsun aramızda, ne Melek Tavus kuşu.
                   Ben Âdemin olayım, sen de ol İnsan Havva;
                   Aramıza girmesin o iğrenç kızıl elma.
                   Bir düzen kuralım insanca yaşamaktan;
                   Ne kız Kardeş uğruna kardeş, kardeşi vursun;
                   Bir düzen kuralım ki insanca yaşamaktan,
                   Ulu bir çınar gibi uludukça ulusun.
                   Atatürk düşmanları ve kadın düşmanları
                   Kudurdukça kudursun; dünyamız cennet olsun,
                   Huri,Gılman cenneti bizlerden uzak olsun.AMON.
                  
        

İzleyiciler

Blog Arşivi