17 Haziran 2010 Perşembe

163- SOYANLAR, SOYULANLAR!

            OSMAN TÜRKOĞUZ
           
            Çeşmealtı; 12 Mayıs 2010


SOYANLAR, SOYULANLAR VE ZAMAN DEĞİŞİR!


Zaman değiştikçe hükümler de değişirmiş!” Hayır: İslam ülkelerinde; yalınız zaman değişir! Ostüzü.


ÖZ; özlüğünü yitirdiği zaman, şekil her şeye ve yaşama egemen olur. Cehaletin ve az gelişmişliğin egemen olduğu İslam ülkelerinde, yaşantıya yön veren özler ve tözler çok hızlı bir şekilde, asırlarca sürse bile, değişmeyen ve değiştirilemeyen kupkuru şekiller yumağına dönüştürülür.
Çıkar ve sömürü ve dahi insanları din ve Allah ile kandırma din ve ibadet ve toplum töresi olarak kalır.
Özlere egemenliklerini ilan eden erkekler; şekillere bağlamış oldukları kadınlarla eşit mutluluklu bir beraberlik kuramazlar. Kadınların elleri ve ayakları, onları aşağılayan Tanrısal zincirlerle bağlandığı halde; erkekler aşağılamış oldukları kadınları bir lütuf olarak Tanrısal iradeye de bağlamasını bilmişlerdir.
Şekil ve öz; ayrı, ayrı olursa sadece mutsuzluk ve uyumsuzluk vermekten öte geçemezler.
Eskiden; her türlü mermi yuvarlak bir biçimdeydi; mermiyi iten hız ile uyumsuz olduğu için; en uzun top menzili sadece üç deniz miliydi. Mermiler; su damlası şekline sokulduğunda; şekil öz ile uyum sağlamış olduğundan mesafeler de çok artmıştır.
”Bir toplumda; kadınının ayağı yere bağlıysa o toplum yükselemez!”
            Yönetilenler inançlarında samimi; yönetenler ise inançları sömürerek kandırmacıdırlar.
Bendeniz; izin verirseniz bu durumu yansıtan şiirleri yayımlayacağım. Din, iman, ahlak, manevi değerler, namus, şeref hepsi söylenmiş olduğu halde; soygun, vurgun ve her türlü kötülük artarak sürmüştür.
            Büyük Çin Filozofu Konfüçyüs: ”Bir yerde dinden söz edildi miydi sıkı durunuz: Ya canınızı, ya da malınızı alacaklardır!” Buyurmuş!    
  Asırlar boyunca, değişmeden ve aksamadan oynanan oyun budur!
            İnsanlar üç gruba ayrılmışlardır:
            1*Aldatanlar, çok az sayıda, örgütlü ve tüm değerleri araç olarak kullananlar,
            2*Aldatılanlar, çok sayıda aldatılmaya iştiyaklı kalabalıklar,
            3*Bağırıp, çağıranlar; aldatılmaya hazır olanları uyandırmak için hapislerde yatanlar ve kafaları kesilen idealist grup.
            İzin verirseniz, sazı önce bendeniz elime alayım:

                                               HİÇBİR ŞEY DEĞİŞMEZ!

                                   Değişmez duygular, öfkeler kinler;
                                   İnsan aynı, ağaç aynı, kuş aynı.
                                   Sevsen de, ölsen de kim duyar, dinler!
                                    Mecnun aynı, Leyla aynı, eş aynı.

                                   Kuyu aynı, dolap aynı, su aynı;
                                   Şarap aynı, tarak aynı, tas aynı.
                                   Değişse aynalar, kokular tümden;
                                   Yürek aynı, çiçek aynı, düş aynı.

                                   Ana aynı, bebe aynı, süt aynı;
                                   Ocak aynı, ateş aynı, şiş aynı.                                                                          Koku aynı, acı aynı, düş aynı;
                                   Değişen yalınız söyle zaman mı?

                                   Gök aynı, bulut aynı, yaş aynı;
                                   Dost aynı, düşman aynı, eş aynı.
                                   Dudak aynı, öpüş aynı, diş aynı;
                                   Değişen yalınız sözle zaman mı?

                                   Yelkovanım, Akrep oldum peşinde;
                                   Gece yanımdasın, gündüz düşümde.
                                   Şehir, şehir yıllar yılı peşinde;
                                   Umut aynı, özlem aynı, düş aynı;
                                   Değişen yalınız sözle zaman mı?

            Emekli Yargıçlarımızdan Rahmetli Ali Hâdi Okan, ”Nef’ii zaman” takma adı ile güzel hicivler yazmıştır. ”Dalkavuklar ağzından”,
                                               ESKİ ZAMAN FELSEFESİ

                                   Riya kovanında bal petek, petek,
                                   Yaşamak istersen etek öp, etek,
                                   Mizaçgir olursan yemezsin kötek,
                                   Yaşamak istersen etek öp, etek.

                                   Bir yere girdin mi geçme ön safa,
                                   Saygıyla selam ve iki tarafa,
                                   Dilini sıkı tut, karışma lâfa,
                                   Yaşamak istersen etek öp etek

            Siyaha beyaz de, aka ak deme,
            Hak elden gidince, hani hak deme,
            Gözünü kör eyle, şuna bak deme,
            Yaşamak istersen etek öp, etek.

            HAYDİ, DEDİLER Mİ, ELİNİ KALDIR,
            ÇOKLUĞUN YANINDA, AZLIĞA SALDIR,
            ANAFOR AŞINA KAŞIĞI DALDIR;
            YAŞAMAK İSTERSEN, SIRAYA VUR YETER!

            Siyaset denilen sihirli perde,
            İçine gireni düşürür derde,
            İZZET’İNAEFSİNİ YERLERE SERDE,
            Yaşamak istersen etek öp, etek.

            Ateşle oynama dururken maşa,
            Kim başa geçerse, de ona yaşa!
            Düşenin başını, çal taştan, taşa,
            Yaşamak istersen etek öp, etek.

            Sevdaya tutulma, şimdiki amur,
            Şehvetle yoğrulmuş bir avuç çamur.
            Rükû ede, ede olsan da kambur,
            Yaşamak istersen, etek öp, etek.

            Bir pula geçmiyor asalet, arma,
            Adam olmak için kendini yorma,
            Üzümünü ye de, bağını sorma,
            Yaşamak istersen, etek öp, etek.

            El etek öpersen, bulursun arka,
            Garpta yan gelirsin, gitmezsin şarka,
            Riyadır cihanda, en güzel marka,
            Yaşamak istersen etek öp, etek.

Tevfik Fikret’i; Aşiyan’ı ve Han’ı Yağma şiirini çoğumuz duymuşuzdur.1915 senesinden günümüze neler değişmiş, bir de bizler görelim:
                                   Bu sofracık Efendiler-ki iltikama muntazır,
                                   Huzurunuzda titriyor-Şu milletin ki hayatıdır,
                                   Şu milletin ki mustarip, şu milletin ki muntazır,
                                   Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır, hapır

                                   Yiyin Efendiler, çekinmeyin; bu han’ı iştiha sizin,
                                   Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin.
                                  
                                   Efendiler, pek açsınız, bu çehrenizden bellidir;
                                   Yiyin, yiyemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?
                                   Şu nadi’i niam bakın kudumunuzla müftehir,
                                   Bu hakkıdır gazanızın evet, o hak ta elde bir.

                                   Yiyin Efendiler, çekinmeyin; bu han’ı iştiha sizin
                                   Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin.

                                   Bütün bu nazlı Beylerin, ne varsa ortalıkta, say;
                                   Hesap, nesep, şeref, şataf, oyun, düğün, konak, saray,
                                   Bütün sizin, Efendiler konak, saray, gelin, alay,
                                   Bütün sizin, bütün sizin hazır, hazır, kolay, kolay.

                                   Yiyin Efendiler, çekinmeyin; bu han’ı iştiha sizin
                                    Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin.

                                   Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar,
                                   Gururu, ihtişamı var, surûri intikamı var.
                                   Bu sofra iltifatından işte âb u tab umar.
                                   Sizin şu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar.

                                   Yiyin Efendiler, çekinmeyin; bu han’ı iştiha sizin;
                                   Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin.

                                   Verir zavallı memleket, verir ne varsa; malını.
                                   Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini,
                                   Bütün ferağ’ı halini, olanca şevk u balini
                                   Hemen yutun, düşünmeyin; haramını helalini.
                       
                                   Yiyin Efendiler, çekinmeyin; bu han’ı iştiha sizin;
                                   Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin.

                                   Bu haramın sonu gelir, kıpıştırın giderayak,
                                   Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak.
                                   Bugün ki mideler kavi, bugün ki çorbalar sıcak,
                                   Atıştırın, tıkıştırın kapış, kapış, çanak, çanak.
                                   Yiyin Efendiler, çekinmeyin; bu han’ı iştiha sizin;
                                   Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin.

            Sayın Bilgin Gürses te; bir İstanbul gazetesinin 30 Ocak 2009sayılı nüshasında şöyle yakarıyordu:

                                   Ergenekon dalgası perdeledi çok şeyi
                                   Kumaş kötü olsa da iyi dikiş tutturdu.
                                   Pahalılık, yoksulluk, rüşvet, haram, her şeyi
                                   Bir sis perdesi gibi örterek unutturdu.

                                   Ahlak ayağa düşmüş, vurgunlar dizi, dizi
                                   Seçim rüşvetlerine yatırdık vergimizi.
                                   Halk geçim derdindeyken Ergenekon’un izi
                                   Ballı ihaleleri, soygunu unutturdu.

                                   İşçi, memur, emekli ölmekte yavaş, yavaş
                                   Politikacı, seçim zamanı yapar traş,
                                   Kör kuyuya durmadan atılıyor birkaç taş,
                                   Yapılan demagoji zamları unutturdu.

                                   Emeklinin evinde kaynamıyor çaydanlık,
                                   Yüzde dört’lük bir zammın saltanatı bir anlık,
                                   Emekli düşmanları geldi, öldü insanlık
                                   Nasılız, ne haldeyiz sormayı unutturdu.

                                   Cüzdanlar şimdi bomboş, tamtakır olmuş kiler,
                                   Yaşam standardımız günden güne geriler.
                                   İktidar sağır sultan boşta kalır tepkiler,
                                   Bu ampul, güzel bir gün görmeyi unutturdu.

                                   Siyasette kalmadı artık sözünün eri,
                                   Yolsuzluğun sembolü oldu Deniz feneri,
                                   Pahalılık götürdü emekliyi hep geri,
                                   İktidar emekliye gülmeyi unutturdu.
                                   Vatandaş borç içinde gezemiyor başı dik
                                   Yarı aç, yarı çıplak, kalmış bir deri-kemik.
                                   Eski emeklilerin hali şimdi müzelik
                                   Ak Parti insan gibi ölmeyi unutturdu.

Rahmetli Büyük Hicivcimiz Neyzen Tevfik Kolaylı; İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki politikacılarımızı ne güzel taşlamıştı:

                                   Kime sordumsa seni, doğru cevap vermediler;
                                   Kimi alçak, kimi hırsız, kimi deyyus dediler.
                                   Künyeni almak için partiye ettim telefon:
                                   “Bizdeki kayda göre, şimdi o mebus!” Dediler.

            Osmanlı devrini göğe çıkaranların Anadolu ve Rumeli’ndeki felaketlerden haberleri var mıdır bilemiyorum. Bir de, ölçü meselesi: Taa! Viyana’lara kadar gitmek! Gerisin geriye perişan ve aşağılanmış olarak, Mustafa Kemal’e kadar geri çekilmek!
            1716-1758 yılları arasında yaşamış olan; Cihangir mahlası ile de şiirler yazmış olan, Padişah Üçüncü Mustafa’ya da bir kulak versek, ne dersiniz? Bu şiirin tamamı, benim blogumda “Patatesler” adlı yazımda verilmiştir:
http:// osmanturkoguz.blogspot.com/

                                   “Yıkıluptur bu cihan sanma ki bizde düzele;
                                   Devleti, çerhi deni, virdi kamu müptezele
                                   Şimdi ebvâb’ı saadette gezen hep hezele,
                                   İşimiz kaldı heman merhameti lemyezele”.

            “Mutluluk kapısında gezenler hep müptezel ve aşağılık kişiler!”Diyor, Ol Padişah’ı Zülcelâl!
            Rahmetli Abdullah Çağlayan’ı tanımak onuruna erişmişlerdenim:1965 senesinde; Manavgat ilçe jandarma Birlik Komutanıydım; Rahmetli Abdullah Çağlayan da; Antalya Defterdarıydı. Manavgat ilçe malmüdürlüğünü denetlemeye geldiklerinde beni de ziyaret ederek onurlandırmışlardı. Yedek subaylığı sırasında yazmış olduğu aşağıdaki şiiri nedeniyle Afyon Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanmıştı.

                                                           SALLABAŞINI AL MAAŞINI!

                                   Ey Çağlayan bulmuşsun artık kemal yaşını,
                                   Kazanmak istiyorsan bu hayat savaşını,
                                   Yemelisin, hakikat denen zehir aşını;
                                               Ne derlerse huuu. Diye salla hemen başını,
                                               Gerdan kır, belini bük, al gitsin maaşını.
                                   Tatar ağası gibi dolaşma böyle yaya,
                                   Eloğluna baksana ne âr kalmış, ne hayâ
                                   Sen de bir dayı bulup sırtını ona daya.
                                               Ne derse huu. Diye salla hemen başını,
                                               El oğuştur, gerdan kır, al gitsin maaşını.
                                   Bir kalantor görünce, yerlere kadar eğil,
                                   El pençe divan dur, bu şerefsizlik değil,
                                   Uşaklığı meziyet, riya’yı fazilet bil;
                                               Ne derlerse huu. Diye salla hemen başını,
                                               Gerdan kır, belini bük, al gitsin maaşını.
                                   Kör kadıya şehla de, incitme düztabanı,
                                   Düşküne nasihat ver, kodamana abanı,
                                   Zengin ol sen de aşır her dağdan arabanı;
                                               Tekerine taş korlar sallamazsan başını,
                                               Uslu otur, hoş geçin, al gitsin maaşını.
                                   Tıkalıdır kulağı herkesin hak sesine,
                                   Bir cevahir kutusu olsan kimin nesine,
                                   Seni feda ederler elin Çingenesine;
                                               En iyisi huuu. Diye salla hemen başını,
                                               Gerdan kır, belini bük, al gitsin maaşını.
                                   (Prens)le iyi geçin,(Emir) le bul arayı,
                                   Azıcık sen de öğren dalgayı, dubarayı,
                                   Bırakıver kanasın vicdan denen yarayı,
                                               Ne derlerse huuu. Diye salla hemen başını,
                                               Gerdan kır, belini bük, al gitsin maaşını.
                                   Köpeklerle hırlaşma, tepişme piç katırla,
                                   Hamamda kavga olmaz soyu bozuk Natırla.
                                   Kulağına küpe yap, bu sözümü hatırla.
                                               Kim ne derse huuu. Diye salla hemen başını,
                                               Eğil, bükül, gerdan kır, zıkkımlan maaşını,
                                               Dik durdukça bu başın, devlet kuşu da konmaz;
                                                           Bu dünyada kaide sallamaktır başını,
                                                           El öpüp, etek öpüp, almaktır maaşını.
                                               Bir yolsuzluk görünce köpürme, isyan etme,
                                               Bir hak için kendine dik başlıdır dedirtme,
                                               Doğru yolu dostuna göster ama sen gitme;
                                                           Ne derlerse huu. Diye salla hemen başını,
                                                           Dilini tut, uslu dur, al gitsin maaşını.
                                               Unutma bu ocağın bir adı âsiyaptır,
                                               Sen de bir dolap çevir, apartımanlar yaptır;
                                               Hakikat nene gerek, o memnu bir kitaptır;
                                                           Sana lâzım olan şey, sallayarak başını,
                                                           El öpüp, etek öpüp almaktır maaşını.
                                               İrtikâpla irtişa zannetme zor bir iştir,
                                               İlmini bilen için adi bir alışveriştir;
                                               Usulü öğren de o nimetten veriştir,
                                               Her lokmada huuu. Diye salla hemen başını;
                                               El oğuştur, gerdan kır al gitsin maaşını.

Ankara’dan Sayın Dursun Ekicinin, Rahmetli Tahsin Bangoğlu’ndan esinlenerek yazmış olduğu, bir şiiri, 19 Ağustos 2009 tarihli Sözcü gazetesinde yayımlanmıştı.

                                               Her şey çok aleni, her şey götürü,
                                               Yazsam bir türlü, yazmasam bir türlü.
                                               Alternatifi yok ondan ötürü,
                                               Desem bir türlü, demesem bir türlü.
                                               Sağlık elden gitti, düzen bozuldu
                                               İş, aş, ekmek isteyenler kovuldu
                                               Suçlu serbest, suçsuz rehin tutuldu,
                                               Desem bir türlü, demesem bir türlü.

                                               İşçi emeklisi ne kötü şeymiş;
                                               Sanki devleti o yemiş bitirmiş,
                                               İktidardan ceza için seçilmiş
                                               Desem bir türlü, demesem bir türlü.

                                               Hiç olmazsa beş yüz avans verilse,
                                               Ayda elli eşit taksit kesilse,
                                               Emekli de biraz olsun sevinse,
                                               Desem bir türlü, demesem bir türlü.

                                               Hakkımızı yiyenler, haktan utansın,
                                               Onlar da bizim gibi çaresiz kalsın.
                                               Millete”acı bana!” Diye yalvarsın,
                                               Desem bir türlü, demesem bir türlü.

29 Mart 2009 tarihli Vatan gazetesinde; Sayın Mustafa Mutlu, Sayın Tahsin Özden’in bir taşlamasını yayımlamıştı. Bu şiirler ve bu yakarışlar; yürekten bir dua gibi mutlaka halkımızın hışmını yerine getirecektir. Bendeniz Menderes’in “Ön Tedbirler “yasasını Meclisten geçirdiğindeki fiyakasına da tanıklık etmişimdir. Uzatmadan bu görkemli şiiri sunmak istiyorum:
                                              
                                                           HAMDOLSUN!

                                               Biri baksın falımıza,
                                               Tuz kattılar balımıza,
                                               Ağlanacak halimize,
                                               Gülüyoruz be hamdolsun.
                                                          
                                               Süleymaniye’de serçe,
                                               Davos’ta aslandan pençe,
                                               Gül değil, dikenli bahçe,
                                               Suluyoruz be hamdolsun.

                                               Diplomasi ince, ince,
                                               Dokunur mu hiç gence,
                                               “One minute”lik İngilizce,
                                               Biliyoruz be hamdolsun.

                                               Hani teğet geçecekti?
                                               Kriz gelip geçecekti?
                                               Başlamadan bitecekti?
                                               Ölüyoruz be hamdolsun.

                                               Millette geçim korkusu,
                                               Onlarda seçim kaygısı,
                                               Şehirde kömür kokusu,
                                               Soluyoruz be hamdolsun.

                                               Nerde düzen, nerde birlik?
                                               Hani birdik, bütündük?
                                               Bir alt kimlik, bir üst kimlik,
                                               Bölüyoruz be hamdolsun.

                                               Rantın peşine düşenler,
                                               Deniz feneri sevenler,
                                               Ya sev, ya terk et diyenler,
                                               Kalıyoruz be hamdolsun.

                                               Üç, beş kuruş memuruma,
                                               Hem emekli hem duluma,
                                               Gemi yakışır Mahdumuma,
                                               Alıyoruz be hamdolsun.

                                               “Al git!” Dedi anamızı,
                                               Okutacak salamızı,
                                               Aradıkça belamızı,
                                               Buluyoruz be hamdolsun.

                                               Nerede iş, nerede aş,
                                               Gözler çıktı yaparken kaş,
                                               Ömrümüzden yavaş, yavaş,
                                               Çalıyoruz be hamdolsun.

                                               Bir Recep İvedik filmi,
                                               İzledik güncel ve ilmi,                                         
                                               Uyuma vakti geldi mi,?
                                               Dalıyoruz be hamdolsun.

                                               Şehit:”Kelle”,Apo “Sayın”,
                                               Yüreklerde gizli mayın,
                                                Kimler Yiğit, kimler Hain,
                                               Eliyoruz be hamdolsun.

                                               Avrupa’nın havuçları,
                                               Kapalıdır kapıları,
                                               Tuz dökülmüş avuçları,
                                               Yalıyoruz be hamdolsun.

                                               Bazıları göbek kaşır,
                                               Sandıklara oy taşır,
                                               Bu güzel ülkeme sabır,
                                               Diliyoruz be hamdolsun.

                                               Dünyalıktır zikirleri,
                                               Anlaşılmaz zehirleri,
                                               Akılları, fikirleri,
                                               Çeliyoruz be hamdolsun.

                                               Mektup, zarfa ilişmiyor,
                                               Demokrasi gelişmiyor,
                                                Cafer’e bez yetişmiyor,
                                               Siliyoruz be hamdolsun.

                                               Hayal gibi, gerçek gibi,
                                               Aciz miyiz böcek gibi,
                                               Susuz kalmış çiçek gibi,
                                               Soluyoruz be hamdolsun.

                                               Bu teraneden bıktık,
                                               Bilmem nerde hata yaptık?
                                               Sinir küpü olduk artık,
                                               Doluyoruz be hamdolsun.

                                               Kader örmüş ağlarını,
                                               Özledik dost bağlarını,
                                               Ergenekon Dağlarını,
                                               Deliyoruz be hamdolsun.

                                               Onlar efendi, biz hamal,
                                               Artık zamanı: Bir rol al,
                                               Hepimiz Mustafa Kemal
                                               Geliyoruz be hamdolsun.

                                               “Ulan” demez Tahsin Özden,
                                                Gidemez küfürlü izden,
                                               Hicivleri dilimizden,
                                               Salıyoruz be hamdolsun.

SAYGILARIMLA DİYORUZ BE HAMDOLSUN!

                                  
                                  



                                  

                                  

                                  

                                  

                                  

                                    

                                  
                       


           

           
           

           



           

162-UYGARLIĞIN ÖLÇÜLERİ ÖNEMLİDİR!

OSMAN TÜRKOĞUZ
İZMİR; 04 Ocak 1999                    
E.J.Kd. Alb.-Hukukçu.


162- UYGARLIĞIN ÖLÇÜLERİ ÖNEMLİDİR!


             Bu yazımı, yukarıdaki tarihte elle çoğaltarak belli bir çevreye dağıtabilmiştİm. Bir arkadaşım, bilgisayarda yeniden yazarak çizelgeleri de ekleyip bana iletmişti. Formatlarımız tutmadığından, deşifre ederken çizelgeleri yükleyemedik.
Bazı imla hatalarını hoş görmenizi diliyorum.
Saygılarımla.

           Bizler;  “demokrasi, düşünce hürriyeti, milli ve manevi değerler!” Diye diye, kendimizi aldatırken; ATATÜRK Devriminin düşmanları var güçleriyle çalışmaktadırlar.
Siyasi partilerimizin oy deposu olarak gördükleri kalabalıkları, birileri eylemci, iyiye güzele ve çağdaşa saldıracak düşman olarak telkinleşmektedir.
Geçen yazımızda; Fazilet Takvimi’nden örnek vermiştim. Hitlerle ATATÜRK’Ü kitap yakma ve ulusal kültürü yok etmede özdeşleştirmişlerdi. Aynı konuya, Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesinde Sayın Fatih Altaylı da değinmişti.
Şimdi; sürekli olarak Arap alfabesini terk edişimizin yanlışlığı! Savını ortaya atıyorlar.
Bendeniz bu konuda bir yazı yazmak için gerekli dokümanları topladım. 6 Kasım 1998 tarihli Cumhuriyet Gazetesine bir göz attım. Sayın Deniz Som da, Vaziyet’te bu konuya vaziyet etmiş.
Arap Elif-Ba’sında, Elif’i saymazsak ünlü harf yoktur. Türk alfabesinde sekiz ünlü harf vardır. Sessiz harflerden ve genizden gelen seslerden oluşan Arap Elif-Ba’sını geliniz de Türkçeye uydurunuz.
Sayın Murat Bardakçı fi tarihinde yazmıştı. Kapıtanı Derya’ya bir istek yazısı gelmiş. Kapıtanı Derya Karpuz Kelleli Hüsnü Paşa, istek yazısını okumuş ve dellenmiş:
      “- Bre kethüda, bu kalyoncu başı deli midir, bizden kırk kör keçi ister.”Deyu bağırmış. Korku ile yüzüne fırlatılan istek yazısını yerden alıp, üç kere okuyup alnına götüren kethüdanın gözleri fal taşı gibi açılmış ve eydirmiş:
      “- Devletlû Paşa Hazretleri, Kapıtan-ı Kalyon, kırk kürekçi istemektedir.”
      Koskoca Kapıtanı Derya, kırk kürekçiyi, kırk kör keçi olarak okumaktadır.
      Doğuda çok dinlemişimdir. Mardin istasyonuna, Siirt için ekmeklik buğday gelmiştir. Mardin Valisi; Siirt Valisine tel çeker:  
      “- Döryüz ipli hamal gönderiniz.” Telgrafı alan Siirt Valisi küplere biner. Elindeki telgrafı okur, okur, barbar bağırır:
      “- Döryüz ipne hamalı nerden bulacağım.” diye. Arap Elif-Bası’nı Türkçeye uygularsanız; kırk kürekçi kırk kör keçi; dört yüz ipli hamal da dört yüz ipne hamal okunur.
Bakınız; Deniz Som, Vaziyet’te neler yazmış:
              “ŞBNKRHSR
             Araplar gibi ünlü harfler kullanmasaydık  Şebinkarahisar’ın yazılışı  balıktaki gibi olurdu. Araplarla Şebinkarahisar’ın ne alakası  var derseniz…
            Efendim, Giresun’un bu güzel ilçesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin yasalarından ziyade Arapların şeriat hükümleri geçiyor da ondan! Özellikle öğretmenler arasında… 
Milli Eğitim’in okullarında öğretmenlik yapan Zeliha İşlek, Nurgül Şahin, Derya Dikilitaş, Süheyla Çakın, Dilek Aksu derslere türbanla giriyor; İstiklal Marşı törenlerine türbanla katılıyor; bu yıl Atatürk’ün Şebinkarahisar’a gelişinin kutlandığı 11 Ekim’deki Cumhuriyet yürüyüşünün yapıldığı 25 Ekim’deki ve Cumhuriyet Bayramı’nın kutlandığı 29 Ekim’deki törenlerde de yine türbanla boy gösteriyor. Hem de yanlarındaki boy, boy türbanlı kız öğrencilerle birlikte. Şeriatçılar, bugün Türkiye’nin çeşitli yerlerinde türban eylemi yapacakmış… Önerimiz Şbnkrhsr’a gitsinler; orada türban serbest!”(1)
            Fazilet Takvimi, Ulusal Kurtuluş Savaşı’ndan, Sakarya’dan söz ederken ne ATATÜRK’TEN ne de diğer ulusal kahramanlarımızdan söz etmemekte. Hep ATATÜRK devrimi aleyhinde, hep köhnemişliklerden övgüyle söz etmektedir. 3-4-5-Kasım-1998 tarihli takvim yapraklarını bir iyice okumalısınız:
            TARİHÇİ  İBRAHİM HAKKI KONYALI’DAN BİR HATIRA (1)
            Dolmabahçe Sarayı’nda toplanan Dil ve Tarih Kongresi bitmiş, bu münasebetle açılan sergi gezilmişti. İtalyan müsteşriklerden Prof. Rossi yanıma geldi ve
            “Sizin Akdeniz hakkında yazdığınız yazıların hepsi İtalyancaya çevrilmiştir. Topkapı kütüphanelerini çok iyi tanırsınız, birkaç kitap inceleyeceğiz. Vaktimiz çok dar, bize yardım eder misiniz?”Dedi.
            Bunu memnuniyetle kabul ettim. Yanındaki bir başka İtalyan profesörle beraber Saray’a gittik. Kütüphane memuru Latin harfleriyle kargacık burgacık yazılmış kocaman bir fihrist defterini önümüze koydu. Bu fihriste birçok kitap ve müellif isimleri  yanlış yazılmış, adeta uydurulmuş gibiydi. Saray kütüphanelerinde bulunan Arapça, Farsça, Türkçe birçok kitabın ve müelliflerinin isimlerini doğru okuyup yazacak kimsenin Türkiye’de sayıları maalesef iki elin parmakları kadar azdır. Arapların dilimize, “ Bütün cahiller cesurdur!..” mealinde çevirdiğimiz pırlanta bir sözleri vardır. Saray’ın o zamanki memurlarının tarih ve kitabiyata müteallik bilgileri sıfırın altındaydı. Bunlar, pek çoğu yazma olan ecdat yadigârı eserlerin Latin harfleriyle fihristini yapmışlardı.
            Birlikte oraya gittiğimiz bu yabancı  Profesör Türkologlar, bu fihristin sahifelerini  açtılar. Sonra birbirlerinin yüzlerine baktılar. Prof. Rossi kulağıma eğilerek:
             İbrahim Bey!Dedi; siz harf inkılabı yaptınız, Latin harflerini kabul ettiniz. Eski yazınızla yazılmış fihrist defterleri varsa, onları istesek bir suç işlemiş olmayalım!
             “Hayır!”Dedim.
              Hafız-ı  kütüpten İslam harfleriyle yazılmış fihristleri istedim. Gitti, getirdi. Profesörler on beş dakika aradıkları kitapları buldular. Prof. Rossi:
      “ Kuzum İbrahim Hakkı Bey! Dünyanın en güzeli olan yazınızı niye attınız; o gayet kolay yazılan, çiçek gibi yazı atılır mıydı? Garbın seçkin otoriteleri, ilim adamları kolay yazılır ve güzel bir yazı arıyorlar. Hendesi ve çirkin Latin harflerini niçin kabul ettiniz… Ben Latin’im Latin harfleri de bizim milli harflerimizdir. Fakat onunla köklü bir ilim yazısı yazılamaz!...
              Bunları  Latin asıllı bir profesör söylüyordu..”
                  “BU NE GÜZEL YAZIYMIŞ!
              İkinci meşrutiyet’in ilanından hemen sonra Avusturya-Macaristan imparatorluğu ile Osmanlı Devleti arasında bilhassa taşlıca havalisi hakkında ihtilaflar vardı. Avusturya-Macaristan Hükümeti bazı toprakları  ülkesine katmak istiyordu. Bu maksatla imparator bir basın toplantısı yapmıştı. Bu toplantıya, dünya matbuatının belli başlı mümessilleri katılmışlardı. Türk basınını da Hüseyin Cahid temsil ediyordu. Fransızca konuşan imparatorun beyanatı, daha ziyade Osmanlı Devleti’ni ilgilendirdiği için, Hüseyin Cahid’in, beyanlarının hepsini tespit etmesini istiyordu. Konuşması bittikten sonra Hüseyin Cahid’e:
             Söylediklerimi sizde aynen kaydedebildiniz mi? Meslektaşlarınız sahifeler doldurduğu halde, sizin elinizde bir tek sahifecik var!... dedi. Hüseyin Cahid Bey:
      “ Evet majesteleri, söylediklerinizin hepsini kaydettim. Dinlerken seri bir surette Türkçeye çevirerek yazdım. İsterseniz Türkçe olarak yazdıklarımı Fransızcaya çevirerek okuyayım!”Demiş.
             Hüseyin Cahid iyi Fransızca bilirdi. Yazısını da çok ince yazardı. İmparatorun beyanlarından Osmanlıca tuttuğu notları Fransızcaya çevirerek ifade edince, imparator, onun elindeki bir tek yapraktan ibaret kâğıdı almış, yazıya bakmış ve hayretle:
            “Bu kadar laf, şu kadarcık küçük kâğıda nasıl sığdı! Bu ne güzel yazıymış! Demiş ve kâğıda uzun, uzun bakmıştır.
            Hüseyin Cahid, bana bu hatırayı naklettikten sonra: “ Biliyorum, biz de Latin harflerini terviç ediyorduk. Büyük günah işlemişiz!.. Bu harflerle yazı yazamıyorum; elime kalemi alınca, Latin harfleri fikri insicamımı bozuyor.” demişti. ( Tarihçi İ. Hakkı Konyalı, Zafer Dergisi, Ekim 1996, Sayı 238).” (2)
            ATATÜRK’ÜN getirdiği yazı ile her türlü kitapları basan bir yayınevi kurar, yüz binlerce takvim çıkartır ve satar. Aklı parada, bunları okuyanları kandırıp, gerisin geriye inişi sağlayacaklar.
            Bütün dünya insanları ATATÜRK’E övgüler yağdırır, hakkında binlerce kitap yayımlanır, bunların gözleri ve dahi vicdanları bu tarafa kapalıdır. Bu denli kepazelik, bu denli alçaklık olmamalıdır.
            Efendim, Japonlar alfabelerini niçin değiştirmemiş! O alfabe, onların ulusal alfabesidir. Sonra, üzerinde yalnız Japonca yazan bir Japon malı  gösterebilir misiniz?  Arap’ın kâğıt riyalinde İngilizce yazının işi nedir, a geri zekâlılar. Arapların kullandıkları Elif-Ba, kendilerine ait değildir. Nebatilerden alınmış bir Elif-Ba’dır. Bakınız Besim ATALAY’A ne diyor:
             “Türklerin de Orta Asya’da bu şekilde bir yazı sistemleri varmış. Bugün “Orhun Yazısı” dediğimiz yazı, başka eski yazılara nispetle daha kullanışlı imiş. Bu yazının eksikliği hakkında şimdilik bir bilgi verilmeyecektir.
             Her ne ise, artık bugün ne Sümer yazısı  ne Hiyeroglif, ne de Orhun yazıları, kullanılır.(2) bugün medeni milletlerin kullandıkları yazılar seslere işaret eden bir takım  şekillerden ibarettir. Bu şekillerin ve bu yazının temelini atan Kenanlılardır; daha doğrusu Mısırlılardır. Bu yazı doğu ve batı kolu olmak üzere iki kola ayrılır. Doğu kolu Aram, Nabat, İbran, Süryan yazılarıdır; daha sonra bu koldan Arap harfleri çıkmıştır. Batı kolu, Yunan, Latin, Rus yazılarını doğurmuştur.
             Arap yazısının temeli Nabat yazısıdır. Onun da temeli söylediğimiz üzere Kenan yazısıdır. Nabat yazısının da harfler ayrı,ayrı yazılırmış. Araplar Nabatlar’dan yazıyı aldıktan sonra bitişik olarak yazar olmuşlar.
            Şeklinde yazmışlardır. Arapların Nabat harflerindeki tasarrufları bundan ibarettir. Aşağıdaki cetvel Arap Nabat ve Yahudi yazıları arasındaki yakınlığı pek güzel göstermektedir:
            Araplar Nabatlar’dan yazıyı aldıkları zaman kendi ağızlarına uydurmak için bir takım harfler katmışlar ve bir takım harflerin yerlerini değiştirmiştir.
            Arap yazısı Nabatçadan alınmıştır. Çünkü Nabatlar Sam soyundan olup Arap ülkesine yakın otururlardı. Alış veriş için kuzeye gelen Araplar ilk önce Nabatlar’la buluşurlardı; bu yüzden onların medeni etkilerli altında kaldılar.
Nabatça’da bulunmayan harflerini Araplar kattılar ve dillerinde sesleri birbirine yakın olan harfleri yan yana getirdiler. Daha sonra Süryan yazısına uyarak bazı harflere nokta koydular. Araplar noktayı aldıkları zaman ayrılığa düşmüşlerdi. Harfinin noktasını hicretin birinci ve ikinci yüz yıllarında kah üstüne kah altına koyarlardı. (2) Nabat yazısının Arapçaya tatbiki İsa’nın doğumundan sonra yedinci yüz yılları başlarında olmuştur; çok eski bir zaman değildir.”(3)
            Kenanlılar Nabatlılar’dan daha önce kuzeye gelmişler, medeni âleme yaklaşmışlar, Yunan ve Mısır medeniyetinin etkisi altında kalmışlardır. Kenanlıların Arap Yarım adasından kuzeye göçmeleri, bundan (4500) yıl önce olmuştur. Nabatlılar daha sonra göçmüşlerdir. Kenanlıların seslere işaret koymak suretiyle kullandıkları sistemi Mısırlılardan alarak kendi zevklerine uydurmuş olmalıdırlar.
            Doğuda başka Sami bir koldan gelen Asurlular ile Babilliler Sümer yazısını kullanmakta idiler. Eski İranlılar da bu yazıyı kullanmışlardır. Yarım adadan kuzeye göçen Samlılar ilk önce aylıklı asker olarak Sümer ordusuna giriyorlardı. Yarım adada sıkılan Samlılar zaman, zaman kuzeye doğru taşıyorlardı. Kuzeyde askerlik ve göçmenlik suretiyle çoğalan Samlılar, nihayet Sümerleri ezdiler. Daha medeni ve daha ince olan Sümerler bu kaba ve sert çöl adamlarının saldırışları altında silinip gittiler. (Hamurabi) zamanına kadar (1) Sümer dili ve Sümer kanunları devam etmiştir. Çok milliyetçi olan Hamurabi bunları değiştirdi. Fakat yine temelleri Sümer kanunlarından aldı. (1) 
            Sözün kısası, Arap yazısı köklü ve başlı başına bir yazı değildir; açıkçası, Araplar tarafından icad edilmemiştir. Başkasına ait bir yazı sisteminin az çok biçim değiştirmiş bir şeklidir. Asıl olan Kenan-Finike yazısıdır.
            Araplar bu yazıyı aldıktan sonra (2) zaman, zaman değişiklikler yapmışlardır. En büyük değişiklik İslamlıktan sonra yapılmıştır. İlk sıralarda harflerin kılıkları çok çeşitli olmuş, adeta başka, başka yazı sistemleri ve şekilleri halini almıştır. Her şehir, her bölge kendi zevkince yazmıştı. Emeviler zamanında büyük bir değişme olmamış. Fakat Abbasoğulları zamanında ve hele Me’mun devrinde, başka bilgi ve sanat kollarında olduğu gibi, yazı işlerinde de büyük himmetler harcanılmıştır. Bu yüzden yazı güzelleşmiş ve yazı yazmak ince sanatlar arasına girmiştir. Bu yolda da çok değerli adamlar yetişmiştir. Küfe, Basra, Kahire gibi şehirlerde ve Endülüs’te ayrı, ayrı şekiller üstatların himmetleriyle bir parça düzelmiş ve birleşmiş ise de hala kuzey Afrika yazısı ile doğu yazısı arasında hayli ayırtılar vardır.(1)
              İslamlıktan evvel güneyde, Yemende “Müsned” adıyla başka bir yazı sistemi kullanılmış ise de bu yazı bütün Araplarca kabul olunmamıştır. Nabat aslından gelen yazı öbürünü unutturmuştur. “ Kufi yazısı” denilen yazı da çok yaşamamıştır. İslamlığın ilk yıllarında din kâtipleri kufe yazısı ile yazılır, devlet işlerine ait şeyler Nabat yazısı ile yazılırmış. Sonraları her ikisi de Nabat esasından gelen sistemle yazılır olmuştur. (2)
1.    Yalnız yazı değil Kuzey Afrika’da dil bile bambaşka bir durum almıştır. Berbercenin karışması oralarda asıl Arapçayı da hayli bozmuştur. Elde Kuran-ı kerim olmasaydı Arapça daha büyük bozutlulara uğrardı.
2.    Bir takım hayali geniş esrara meyleden kimseler ve bazı taşkın tasavvufçular, harflere manevi birer şahsiyet verir olmuşlardı. Her harfle bir takım kıymet takmışlar ve rakam koymuşlardır: böylelikle “ Ebcet hesabı” denilen nesne meydana gelmiştir.
  Aslı  Yahudilerden gelen bu uydurmanın ilimce hiçbir değeri yoktur. Yüzlerce yıl Doğunun, İslam âleminin uğraştığı “Ebced hesabı”, “ Ebced             Harfleri” ve itibar edilen kıymetleri önem kazanmıştı. Buna en çok önem verenler tasavvufçular ve tarih düşünmek isteyen şairlerdi. Bunu üfürükçülerle büyücüler de ellerinde yanılmaz bir kılavuz gibi kullanmış.”
            1974 yılında; Kıbrıs doğumlu büyük dilci Pars Tuğlacı 160.000 Türkçe kelimeyi içeren üç ciltlik OKYANUS’U yayımladı. Aynı yıl; 400.000 kelimelik İngilizce bir sözlük yayımlayarak, İngiltere Kraliçesinden asalet unvanı aldı. Okyanus 1. Cilt S. 123 bakalım da, Arap alfabesi neymiş görelim. (4)
            İnsanda bir parça akıl ve muhakeme varsa; Arap alfabesini terk etmekle ne büyük felaketten kurtulduğumuzu anlaması gerekmez mi?
            Açıklamadan önce, şu fotokopilere vicdan gözüyle, akıl ve çağ gözüyle bakmak gerek.(5)
İslam Ansiklopedisi 2. Cilt S. 875’te Arap harfleri verilmiş. Elif (A) dan başka sesli harf var mı? (6) 
            “ATATÜRK kültürümüzle organik bağımızı koparttı.” Diyenlere söyleyecek çok sözümüz vardır. Kültür-Ekin özdür, içeriktir. İstediğiniz kalıba dökebilirsiniz. Arap alfabesinden kurtulmakla aptallıklarınızı besleyen gayrı milli göbek bağınızdan kurtuldunuz. Niçin Orhun Kitabelerindeki 33 harfli Türk alfabesine özlemle sarılmıyorsunuz.  Birisi kültürün, birisi uygarlığın simgesidir. ATATÜRK uygarlığı seçmiştir, uygarlığı. Arap’ın her şeyini kendinden say, kendi kendinden soyutlanıp, kendini de Arap’tan say.  Cennette Arapça konuşuluyormuşta, Arapçayı sevmek farzmış! Arkadaşlar, Türkçe konuşulmayan yerlerde ben yokum. Türkçe nerede konuşulursa, benim cennetim orasıdır. Benim İslam’dan önceki dedelerim neredeyse ben de onların yanındayım. İsteyen gitsin, soyguncu Arapların yanına. Arap yazısı için, İsl. Ans. C. 1 S. 503-513’e başvuralım: (7)
            “ Bu yazılara, Nebatilerin memleketi olan Medyen’den çıkmıştır… İslamiyet zuhur etmeseydi, Arap yazısı Arabistan’a münhasır kalacaktı. Yeni din, fethettiği yerlerdeki milletlere Arapçayı ve Arap yazısını kabul ettirdi. Arap yazısının, bazıları kendisinden daha mükemmel olan, diğer yazıların yerine kaim olması, işte ancak bu sebeptendir. Arap yazısı, bu suretle Irak, Suriye, Filistin’de Süryani ve Yunan  yazılarının, İran’da Pehlevi yazısının, Mısır’da kıpt ve Yunan yazılarının, Şimali Afrika’da, eğer o zamanlar hala mevcut idi ise, hayli ilkel bir yazı sistemi olan Berber yazısının yerine geçti.” S.503.
            “Hala reyhanî (rihani) namı ile ünlü olan yazı, Ali b. Ubayda al- Rihani namında bir hattatın icadıdır. Kendisi Abbasiler döneminde yaşamıştır.
            “ İbn Mukla (885-940), kardeşi Abu Abd Allah al-Hasan (881-924M) Arap yazısının en büyük reformcularındandır.  
            Kufi yazıyı şimdiki yazıya dönüştürmüşlerdir. “ S. 504. Abbasiler   devrinin en büyük saray hattatı Yakut-al Mustaşimi, Yakuti adı verilen yazısıyla 1290-1291’de iki adet tam Mushaf yazmıştır.” S. 504.
            Memluklar döneminde altı çeşit Arapça yazı kullanılmıştır:
  1. Al-tümar al-Kamil, birçok türleri vardır. Hükümdarların resmi yazışmalarında kullanılır.
  2. Muhtasar al-tümar, iki türlüdür: Muhakkak ve Şuls
  3. Al-Şuls, iki türlüdür: al-şekil ve al-hafif.
  4. Al-tavki, üç türlüdür.
  5. Al-rika, üç türlüdür.
  6. Al-gubar, yalnız bir türdür.”

Memlukluların yıkılmasından sonra, tüm İslam ülkeleri, İranlıların izinden giden Osmanlıları örnek aldılar. Harf devrimi yapılana kadar (1928) yalnız beş çeşit Arap yazısı kullanılıyordu.
    1. Divani eski tavkiden yaratılan birisi büyük, diğeri küçük divani olarak iki türlü vardı: Büyüğü, Divanı Hümayunun yazısı olup, bununla muhadeler, fermanlar ve beratlar yazılırdı. Büyük divaniye “ Celi divani de” denilirdi. Küçük divani ile Şer’i mahkeme tutanak ve kararları yazılırdı.
    2. Sülüs (Şuls), tezyinat yazısı olarak kullanılırdı.
    3. Talik (ta’lik)
    4. Nesih ilmi eserler yazmak için, ta’lik te şiir yazmak için kullanılırdı. Dini metinler yazmak için nesih kullanılırdı.
    5. Rik’a (rika). “Türk yazısı” diye tanınan, Arapların sevmediği, genel hayatta ve resmi evraklarda kullanılan bir yazıydı.
    6. İcaze (icaza). Hattat Hamdullah ve Hattat Hafız Osman’ın kullandığı yazıdır.” S.505.

     “ Bugün Afrika’da  Magribi yazısının dört çeşidi kullanılmaktadır:
    1. Tunus yazısı,
    2. Cezayir yazısı,
    3. Fas yazısı,
    4. Sudan yazısı.” S.509.
Bizdeki  Arap bülbülleri, “ Kur’an yazısı” diye türküler söyleye dursunlar, “ kur’an yazısı” şekilden şekle sokulmuş, haberleri yok. Önlerine konulan yazı, ister çivi yazısı olsun, isterse kargacık burgacık olsun, onlar için, o şekiller kutsaldır.
      Yaratan kafa kemiklerini diş diş geçmeli yapmış. Eh! Arapçaya çok benzediği için enayilerimiz “ Alın yazısı” deyip, işin içinden çıkmışlar.
      Kısa not tutulmak isteniyorsa, Evrensel yazı olan Steno kullanılsın.
      Türkiye’de, tarihinin en büyük gerici hazırlıkları sürdürülmektedir. Devrimler ve ATATÜRK Devrimcileri Meşru Müdafaa haklarını  kullanmalıdır, hem de vakit geçirmeden.

 
KAYNAKLAR
  1. 6 Kasım 1998 Cumhuriyet Gazetesi.
  2. 3.4.5 Kasım 1998 Fazilet Takvimi.
  3. Besim ATALAY, Arapça ile Türkçenin Karşılaştırılması S.56-61.
  4. Okyanus C. 1. 123.
  5. İslam Ans. C. 1 S. 566.
  6. İslam Ans. C.2. S. 875.
  7. İslam Ans. C. 1. S. 503-513. 
           
       

161- YENİDEN YARATILDIM!

OSMAN TÜRKOĞUZ
Çeşmealtı; 21 Mayıs 2010


161- YENİDEN YARATILDIM!



Bir yıldız düştü gönlüme,
Gözlerim oldu.
Bir gül açtı bahçemde,
Sapsarı bir GÜL;
Hayatım GÜLLERLE doldu.
Bir rüzgâr esti delicesine,
Nefesim oldu.
Bir bahar geldi kalbime,
Taptaze bir bahar, hayatım doldu.
Uzaklarda, çok uzaklarda bir Melek,
Cennetleri bıraktı gönlüme kondu;
Kışlarım bahar oldu, yazlarım bahar oldu.



160- YİNE SENİ BULURUM!

OSMAN TÜRKOĞUZ

İzmir, 08 Mayıs 2009


160- YİNE SENİ BULURUM


BENSİZSE SABAHLARIN, YOKSAM GECELERİNDE,
BİR ŞARKI DÜĞÜMLENİR, BİR TÜRKÜ CANEVİMDE:
KAYBOLMUŞSA YILDIZIM, GÖĞÜN YÜCELERİNDE,
KAHROLMANA GEREK YOK, YİNE SENİ BULURUM.

YAĞMURLU HAVALARDA, GÖKKUŞAĞIN OLURUM,
KAPANSA DA YOLLARIM; BUZ TUTSA DA DAĞLARIM,
HER AN SENİ ÖZLERİM, HER AN SENİ ARARIM,
KAHROLMANA GEREK YOK, ŞİMŞEKTEN YOL BULURUM.

AYRILIK ZİNDAN OLSA, ÖZLEMLERLE KAVRULSAN,
ACI DENİZLERİNDE, YAPAYALNIZ KALSAN DA,
ÖLDÜ BİLE DESELER, İNANMANA GEREK YOK,
ZİNDANLARI DELER DE YİNE SENİ BULURUM.

İzleyiciler

Blog Arşivi