30 Nisan 2010 Cuma

131- SENMANLIK ÜZERİNE SERENAT!

OSMAN TÜRKOĞUZ
Çeşmealtı; 22 Haziran 2009-
                                   

131- SENMANLIK ÜZERİNE SERENAT!

SENMANLIK üzerine biraz konuşmam gerektiğine karar verdim.
Eroin içenler, Eroinman; Kokain içenler, Kokainman; Sigara içenler de Keş oluyorlar ve tedavileri yıllarca sürüyor.
Bu keyif verici maddeleri kullanmaya alışanlar, önce servetlerini, sonra da kişiliklerini yitiriyorlar. Bu maddelere ulaşmak için, neleri var, neleri yok satıyorlar. Kanlarını satıyorlar, sonunda da kendilerini satıyorlar. Amma, ölümden de çok korkuyorlar.
Uzun süren meslek yaşantımda gözlemlediğim sayısız olay oldu. Cenevre’de, BM’DE KEYİF VERİCİ, ”BARBİTÜRÜK”, maddelerin kursunu gördüm.
Manisa İl J. Alay Komutanı iken de akıl hastanesinde birçok olaya tanık olduğum gibi; Sayın Ahmet Avcı da tanık oldu.
Sonraları da acı gözlemlerim oldu.
Bakıyordum; ruhun ve beyinin bir maddeye kilitlenmesini gözlemliyordum. Bir maddeye ve bir hedefe kilitlenmek; yalancı mutluluğa ve kendinden kaçışa kilitlenmek! Toplumla uyuşamamaya kilitlenmek. Ya, birisini ölesiye sevmek.
1968 yılındaydı galiba; 32 yaşındaki bir Fransız lise öğretmeni kadın; 17 yaşındaki öğrencisine çılgınca tutulmuştu. Kadın, hem evliydi, hem de iki çocuğu vardı. Sonunda intihar etti.
Bendeniz, Fransa’ya gittiğimde, Fransızların ölüme ittikleri kadının filmi gişe rekorları kırarak sinemalarda oynuyordu. Adı da çok romantikti: ”Mourire D’aime”, Ölesiye sevmek!
Bu tutku; bir füzenin bir uçağa kilitlenmesi olayı gibidir. İlle de o uçak! Kendi kişiliğini bir başka kişilikle değişmek! İki seven CAN, birbirine kilitlenen iki Patriyot füzesi gibi yok olarak, ruh dünyasına birlikte çıkarlar!
            Romanlara, şiirlere, destanlara konu olmuş aşkların açıklanması ne ile yapılabilir. Romeo-Jüliyet; Leyla ile Mecnun; Kerem ile Aslı; Ferhat ile Şirin; Arzu ile Kamber.
Bunlar, belki de insan beyninin yarattığı öykülerdir. Ama tarihte, canlı örnekleri de yok değildir.
            Edirne sarayının balkonundan önündeki manzarayı seyreden ol Padişahı Zülcelâlın gözü Hümayunları; dünyalar güzeli bir genç kıza takılır. Yanında; heykel gibi dikilen Sadrazamına dönerek:
            “Bre Lala; bu akşam, bu dünya güzelini Yatağı Hümayunumda görmek isterüz!” Fermanını verir.
Ol Devletlû Sadrazam yelken, kürek fırlar.
O güzel kızın, sarayda çalışan bir adamın kızı olduğu anlaşılır. Keseler dolusu altın devreye girer. Teklif alan kız: ”Padişah ta kim oluyormuş! Ben, saray baltacılarından Mehmet’i seviyorum, o dahi bana âşık. Dünyaları verseler; Mehmedimden başkasında gözüm yoktur!” der.
Bir baltacıya yenilmeyi gururuna yediremeyen Padişah’ı Zülcelâl oracıkta Ferman’ı Hümayununu verir:
            “Bu ne menem iştir Lala? İbreti âlem için her ikisinin de boynu vurula!” Mehmet ile Ayşe’nin mezarları, Edirne sarayının bahçesinde ve yan yana yatmaktadır.
            Fransa’da yaşanmış, sonu facia ile sonlanan, bir büyük aşk öyküsü de hâlâ anlatılır. Yaşlı bir öğretmenine âşık olan bir genç kızın aşkı karşılık görür. Ölümüne birbirlerinden koparılamayan bu iki âşıkın kafalarını cellât ve örf kopartır.
            Bizim Köyde; eski senelerde, düğünler ve nişanlar, kerpiçten yapılmış büyük damlarda yapılırdı. Delikanlılar, yavuklularını seyredebilmek için, duvarların münasip yerlerine delikler açarak, oradan içeriye bakarlardı. Gece olmuş; düğün de başlamış. Mehmet ile Sağdıcı Ahmet, sabahleyin açtıkları deliklere gözlerini dayamışlar. Ahmet; delikten gözlerini ayırmadan:
            “Ula Memet; benim nişanlım, senin nişanlından çok güzel!” demiş. Mehmet, durur mu hiç. Gözlerini delikten ayırmadan:
            “Ula oğlum Amet gel, bir de benim delikten bak!” demiş.
Mesele, kendi deliğinizden bakarak, varlığınızı gördüğünüze kilitlemek işidir.
Dünya yüzünde yaşayan herkes, kendi boyutunda gördüklerinden başka bir görüntü olmadığına bin yemin ve kasem eder.
Bir Arap hükümdarı; uğruna deli olup, çöllere düşen Mecnun’un Leyla’sını gördüğünde, dudakları uçuklaya yazar. Leyla, Çingene maşası gibi, kara kuru, Ünlü Manken Tiwigy’nin simsiyah bir kopyasıdır.
 “Bu Mecnun denilen Salağı tiz Huzuru Şahaneme getirin!”Emrini verir. Huzura çıkartılan Mecnun’a: ”Bunun için mi çıldırdın! Ben, bu Leyla’yı sarayıma Halayık olarak bile almam!” der. 
Mecnun’un yanıtı çok ilginçtir:” Siz, O’NU bir de benim gözümle görünüz!” Leyla; Mecnun’un Leyla dediğidir.
Şair denilen ya da şiirlerle uğraşan kişilerin bu durumları dizelerinde vurgulamaları gerekir diye düşünüyorum.
Benim, bir şiirimi Ankara Radyosu; sabah programlarında yayına sokmuştu:
            “Dört Kıtada Fetih!”
            “Beş vakit namazsın kıldığım
Bir dağsın ki yemyeşil
Ayak basılmamış
Bir dağsın ki gönlümce yüce
Eteklerine sarıldığım.
            Bir denizsin, uçsuz, bucaksız,
            Bir denizsin ki masmavi, tertemiz;
            Yelken, yelken umut gemilerimi saldığım.
            Bir denizsin gönlümce keşfedilmemiş,
            Bir denizsin ki, ömrümce içine daldığım.
            Yıldız, yıldız başımdasın,
            Gökyüzümsün masmavi, tertemiz.
            Gözbebeklerime çöken; gönlümce derin,
            Samanyolu’nda at oynattığım;
            Mavidedir sanki benim kaderim.
            Bir güneşsin sımsıcak, bakmaya korktuğum,
            Mehtabımsın esrarınca berrak, üstüme örttüğüm.
            Bir güneşsin sımsıcak, canevime soktuğum.
            Eskilerin şiir için bir tanımları vardı; bizlere böyle söylerlerdi:”Şiirde mana aramak, bülbülü eti için beslemek gibidir!”
Sonradan anladım; bu SENMANLIK ya da SENMANİLİK şiirler için söylenmiş bir tanımdır!
İki gözü ve iki eli olmayan Ozan bir dörtlük söylemiş:
             “Geliverseydin de sen,
            Özlemli gözlerimle,
            Gözlerine baksaydım.
            Seni göğsümde tutup,
            Sıkım, sıkım, sıksaydım!”

Cümle allameyi ayağa kaldıran bu şiir yanlış değildir.
”Ah! Bir karpuz olsa da yesek!” türündendir.
Ozan, kalkıp ta; benim beklediğim bir sevgilim var demiyor! O olsaydı, bunlar da olsaydı. Neler yapmazdım ben; diyor.
            “Biz Heybelide her gece mehtaba çıkardık!” Bu şarkıyı söverek tenkit eden edebiyatçıları dinlemiştim.”Sevgilim gelecekti, her akşam çıkıp ta onu bekliyorum”! Adamcağız,”Heybelide her akşam mehtap var demiyor! Belki de Mehtap adlı bir güzeli görmeye çıkıyor adamcağız! Çıkamaz mı? Siz hiç çıkmadınız mı?
İşte bir MEHTEPMAN kişi daha. Kiralayacakları ya da satın alacakları evin deniz görmüşlüğü çok önemlidir. Ben, yemin etsem başım ağrımaz, bizim evden deniz görülüyor”, dediğimde şaşkın, şaşkın bakanlara, karşı apartmanda oturan Hanımın adının Deniz olduğunu anlatıyorum.
            “Çıktım kavak dalına anda yedim ayvayı!” Yahu kardeşim, adamcağız, kavak ağacında ayva mı var diyor! Telefonları dinlenenler bile ayvayı yemiyorlar mı? Telefonlarda ayva mı var; yoksam, dinleyen kardeşlerimin verdiği ayvalar mı yenen!
Alın sizlere ERGENEKONMANLIK bir şiir!
            “Beş vakit namazlarda, elimde tespihimsin,
            Sanki benim İMANIM, sanki benim DİNİMSİN!”
Kardeşim etme eyleme, bendeniz din falan değiştirmedim. Tanrımızın, özene, bezene yarattığını tapma derecesinde sevmek, Tanrıyı kutsamak değil midir?                     
            “Ezanlar okunurken, SENİNLE duadayım;
            Ezanlar okunurken, dilimde dua adın!”
Kardeşlerim, bu SENMANLIK bir şiir değil mi?
            “Sana taptığım gibi Allah’ıma tapmadım!”ya da:
            “Ateş olsam, ormanını yakardım,
            Tanrı olsam yine sana tapardım!”
Yahu kardeşim, ne karışıyorlar müminler bana! Onlarla Cennette bir olacağıma, taptığımı yazdığım SARIGÜLÜM ile Cehennemde bir ve dahi beraber olurum!
Bu dünya’da beğendiklerimi bana yasaklayanlar, öteki dünya’ya nereye ve kiminle gideceğime karışmasınlar, lütfen.
Kafamın tası atmak üzere!
            “Bir, bir daha, iki,                                                                                                             İki kere iki dört edermiş;
            Toplasalar, çarpsalar, bölseler de,
            SEN ve BEN, yine de BİR EDERİZ!
            Alınız size SİLİVRİLİK! Bir şiir daha:
            “BEN’İ benden alıp ta, götürüverdin neden;
            Bir kuyruklu yıldızdın dünyama çekip gelen.
            BEN’İ deli edip te, geçmişimi de silen,
            Yalan söylemiyorum, sözler gerçek inan ki,
            SEN’İ seviyorum BEN, VALLAHİ DE, BİLLAHİ!”

            Hiç düşündünüz mü? Güneşin uyduları, milyonlarca yıldır, Güneşin etrafında niçin ve neden dönüp, duruyorlar.
Şu, yamalı suratlı Salak Ay, Dünyamızın etrafında, bıkmadan ve dahi usanmadan ve utanmadan neden dönüp duruyor!
Bir size el olan bir güzelin sokağından, utanmadan ve bıkmadan kaç kere geçebilirsiniz!
Neden sustunuz! Yanıt vermek için utanıyor musunuz yoksa birilerinden mi korkuyorsunuz!
Aşktır, sevgidir bu dönmelerin sırrı.
Kolay değildir bu; bizim mahalle imamı Sırrı değildir, bu sevginin sırrı! Burada da karşımıza SENMANLIK çıkmıyor mu? GÜNEŞMANLIK,
DÜNYAMANLIK. Bendeniz, Güneşin uydularına güneşmanlar diye seslendiğim halde hiç sesleri ve dahi solukları çıkmadan ve utanmadan, yine de dönüp, duruyorlar!
            Sevenler de, kol kola değil de iç, içe SEVGİ ile DOPDOLU OLARAK, DÖNÜP DURMUYORLAR MI?
Kol, kola lüks araçlarının ve lüks otellerin yolunu tutanlara sözüm yoktur ve dahi sözüm olamaz da.”Harç bitti, yapı paydos!” Parası bittiği için, aşkımız da bitti. Ama yine de arkadaşız!” İlanları tüm basınımızı süsleyenlere de bu sevgi serenadımda yer yoktur.
 İlânların Pazar kızıştırmaktan öte ne anlamı kaldı ki! Bir gün; Çankaya semtindeki bilgisayarcıya gittim. Adamın cep telefonu çaldı. Ah’ Ulan bu okunan şiir benim!
            “Laleleri kokla öp; kan rengi dudağınla
Belki Tanrı ders alır çiçek nasıl olurmuş!
 Beni kucakla da yak o canım kucağında
            Cehennemlikler görsün yanmak nasıl olurmuş!”

Bendeniz, söylenememişleri söyleyemezsem; nasıl, SENMANINIM BEN SENİN!” diye türküler söylerim.
Korkup ta söyleyememek, üç şiirime bakarak, BANA Şairlik unvanı verenlere karşı ayıp olmaz mı? Şairim diyerek ortalarda dolaşan birisine yakışır mı? Tanrı aşkına, ellerinizi, cüzdansız cebinize koyarak söyler misiniz? Eroinman, Morfinman, Kokainman sıfatını alanlar, sürekli olarak keyif verici maddelerle bir ve beraber olan kimselerdir.
Bu aşk denilen çift kaleli oyunda da iki kişi vardır. Çeken ve çekilen. Bunlara, SEN ve BEN diyelim. Her iki taraf ta birbirlerine SEN dedikleri sürece SENMANIDIRLAR biri birlerinin. Ortaya BENLİK girdiğinde de BENMANLIK başlamış olur. Her iki tarafın da SENMANLIĞI ölmüş olur.
İşte, bu durumu şiirleştirdim ben.
Keyif verici maddelerin SANATKÂRLAR arasında, dünya çapında yaygın olduğu bir gerçek.”Dünya bir hastanedir” girişi ile alt yapıyı yapmıştım. Kokainin çok pahalı olduğunu vurgulamak için de o tarz söylemeyi uygun bulmuştum.
            Benim, Manavgat’ta, balıkçı bir arkadaşım var. Gençliğinde, SENMAN’I olduğu bir kızı kaçırdığı için, tamı tamamına (15) sene hapislerde yatıp, çıkmış ve ol kızla evlenmiş.
Ben, bu SENMMAN benmişim gibi düşünerek şiirleştirdimdi.
Bir de deli gibi sevdiklerini, hunharca öldürenler var. Onlara da, SENMANİMAN demek doğru olmaz mı?
O Balıkçı arkadaşım, BANA şu şiiri yazdırmıştı:
                                  
İLLE SEN, İLLE DE SEN,
            YİNE SEN, YİNE DE SEN!
                       
O baharlar, o yazlar, o gülüşler o nazlar,
            Sensiz yazda ayazlar, hepsi geride kaldı.
            Bir kuş geldi gönlüme, hüzün çöktü ömrüme,
            Saçının bir teline niyazlar nerde kaldı!
            Aldın benden beni de, verdin bana hükmü de;
            Yüzündeki gülü de elimden kader aldı.
            Gözlerin gözlerime, sözlerin sözlerime,
            Dal saldı, budak saldı; kuğu boynun dal boyun
            Onu da kader aldı; bana hapislik kaldı.
            Sevgin içimde deniz, sevgin bende tertemiz,
            Duru beyaz gecemiz, hepsi geride kaldı.
            Ağlatma, naz eyleme, düşünelim de deme;
            Sensiz âlem gönlüme, dert saldı, hüzün saldı.
            Bal dudağın, bal dilin, kumru göğsün, dal belin,
            Sensizim Sarı Gelin, ömrüm zindanda kaldı.
            Gel de açsın güllerim, şakısın bülbüllerim,
            Gül olsun,  sümbül olsun özlediğim ellerin.
            Bir öpüşte birleşsin, iki dudak, iki ten,
            Bende sen, sende de ben, tende ruh, ruhta da sen.
            İstemem başka bahar, istemem başka yazı,
            Bugün sen, yarın da sen, tende sen, canda sen.
            Ruhta sen, bende sen, ten ol sen, ben ol sen;
            Gecemde sen, günde sen, yaşamda, ölümde sen.
            SEN; SEN; SEN; İLLE DE SEN; SEN SEN YİNE DE SEN.
            Beni çıkar, benden öte, canı çıkar candan öte,
            Bütün yollar benden öte, bende sen, sende sen,
            İLLE SEN, İLLE DE SEN, YİNE SEN, YİNE DE SEN

            1975 yılında, Örevizyon şarkı yarışmasına girdikti. Şarkının adı da,” seninle bir dakika” idi.
Arkadan yırtmaçlı etekleri, Napolili sürtüklerin icat ettikleri söylenir. Köşe başlarında, şip! Şak,” “a toute vitesse”! ”Sevmek bir ömür boyu, sevişmek bir dakika!” Yani, bir köpeğin ve bir yetimin başını okşar gibi.
Bu şarkıya ve bu mantığa deli oluyorum. ”Oğlum, sende bel gevşekliği varsa; dosdoğru Sayın Haydar Dümen’e gitmelisin!
            Bu mantığın dışındayım, sevişmek bir ömür boyu, sevmek ŞIP’ ŞAK!’ BU mantıktaki kimseler, boşalmayı sevişmek sanıyorlar.
Sevişmek bir ömür boyu sürer, elele tutuşmak, ıssız bir yerde öpüşmek!
Tanrımıza binlerce şükür, onu da meydanlarda yapıyoruz,  Serçeler gibi, gösteriş için.
Sevişmek, telefonla aramaktır!
Sevişmek sevgiliye şiirler yazmak, türküler söylemektir.
Sevişmek SENMAN olmaktır.
”Param yok ki, karım olsun/
 Geceleri şeytan girer rüyama sağ olsun/ diyen şair şeytanla sevişmiş mi oluyor!
Fransa’da, Moulaine Rouge taraflarında, köşe tutmuş olan sürtükler, kabaca aşk teklifi yaparlar: ”voulez- vous faire l’amoure avec moi?” derler. Champ Elize’deki kibar sürtükler de, yüreklerinin derinliklerinden: ”Voudriyez-Vous faire l’amoure avec moi? derler. Çok kibarca söylerler. Champ Elize, ruh tarlası, ruhların gezindiği yer demektir.
Her iki teklifte sonuçta, bir yetimin başının okşanmasına çıkar.
Son söz olarak, demeliyim ki: Aşkta da, sevişmede de Senmanik olmak, mutluluk ve hüzün için şarttır.
Âşık olmayanda, hüzün de olmaz.
Şimdilik benden bu kadar.
Okumak isteyenlere Tanrımız sabırlar versin.
                       
                       
                       
                       
                       
                       
                       
                       
                       
                       
                       
           
                       
           
           

130- SEVDA MI BU BİRTANEM!

OSMAN TÜRKOĞUZ



130- SEVDA MI BU BİRTANEM


GÖZLERİMDEN RENKLERİ,
KULAĞIMDAN SESLERİ,
ALIVERİP TE GİTTİN;
REVA MI BU BİRTANEM?

DUDAĞIMDAN ŞİİRİ,
DİLİMDEKİ TÜRKÜYÜ,
ÇALIVERİP TE GİTTİN;
CEZA MI BU BİRTANEM?

DUVARIMDA MOZAİK,
RENGİ UÇMUŞ ANILAR;
BOŞ BİR MABEDE DÖNDÜM,
BAŞIMDA FIRTINALAR;
O YEŞİL GÖZLERİNİN
İÇİMDE ÖZLEMİ VAR.
BENİ ÇALIP TA GİTTİN,
SEVDA MI BU BİRTANEM?

İzmir, 03 Mayıs 2009

129- SEN HERŞEYİN TOPLAMISIN!

         OSMAN TÜRKOĞUZ
          İzmir; 15 Nisan 2010
                  
                   129- SEN HERŞEYİN TOPLAMISIN!


         Deniz olur gökten düşen yağmurlar;
         Dereleri, ırmakları geçer de.
         Tanrı olur yaratılmış varlıklar;
         Yaratanı bir olur da seçer de.
         Dağılır, güzele, çirkine, taşa,
         Yaratanın yaratıcı dünyası;
         Şekillenir, öyle kalır sessizce;
         “OL” emrinin akıl üstü rüyası.
         Algıladım bunca sene, bunca gün;
         Yeşil nedir, mavi nedir, al nedir.
         Duygulandım bunca gece, bunca gün;
         Çiçek nedir, güzel nedir, dal nedir.
         Çıkageldin sonbaharda dünyama,
         Dere, ırmak aşaraktan su gibi;
         Çıkageldin ruhumda sonsuzluğa
         “OL” emrinde toplanan Evren gibi.
         Sende buldum yitirdiğim baharı,
         Gözlerinde umudu, dudaklarında narı,
         Saçlarında gönlümün delişmen rüzgârları,
         Sende buldum tüm renkleri inan ki.
         SEN demek deniz, sema SEN demek;
         Tad demek, SEN çiçek demek.
         Kelebek demek, kuş demek, öpüş demek.
         SEN demek, sevda demek, sevdalım demek;
         SEN demek, ışık demek, renk demek, HUZUR demek.
         SEN demek, yaşamadığım şey demek.
         SEN demek, bundan sonraki yaşam demek.
         SEN demek, kızacaksın belki de;
         SEN demek, BENİM olman demek
         SEN DEMEK, BENİMSİN DEMEK.
        
        
                  
        

128- YAŞAM SENSİN!

OSMAN TÜRKOĞUZ


Çeşmealtı; 02 Eylül 2009










128- YAŞAM SENSİN







Yaşam, saçlarınca gür,


Dudaklarınca pembe,


Gözlerince iri, gözlerince kurbağa!


Sensizlikte simsiyah;


SENİNLE ışıl, ışıl. Yaşam, boyunca uzun,


Huyunca güzel.


Yaşam, SENDE dudak,


SENDE göğüs, SENDE bel. Yaşam, gözkapaklarında rüya,


Avuçlarında su;


Yaşam SENSİN diyorum;


SENSİN, diyorum, tanımım bu.


127- SANA KUL OLMAK'


         OSMAN TÜRKOĞUZ
                 İzmir; 17 Nisan 2010,

                  
127- SANA KUL OLMAK!


         Saçlarını andıkça, gözlerine yandıkça,
         SEN rüzgârları çarpar, gönlümü deli eder.
         Bir uzun gece gibi anılara daldıkça;
         Anılar yaşam olur, BENİ alır da gider.

         Kapkara bir urgandır SENDEN ayrılan yollar;
         Beni geçmişe bağlar, aklımı alır gider.
         Ne tayfun, ne fırtına, ne karayel, ne bora;
         Her gittiğim yerlere esen rüzgârın var ya;
         BENİ benden alır da SANA kul, köle eder.
        
        

126- ÖLÜMSÜZ SEVDA

                                    

126- ÖLÜMSÜZ SEVDA.


                  Söz: Osman Türkoğuz
                   Seslendirme: Dr. Murat YÜCE

                  


                            YOKLUĞUNLA KAR KESTİ,
                                                        BUZ KESTİDE DAĞLARIM;
                            GEZDİĞİN SOKAKLARDA,
                                                        SENİ ARAR, AĞLARIM.
                            ÇIKIP GELSEN DE BİRGÜN,
                                                         ÇİÇEK AÇSA DAĞLARIM,
                            SEVİNCİMDEN ÖLÜRÜM,
                                                           SEVİNCİNDEN AĞLARIM.
                            GÜLÜCÜK ÇİÇEKLERİ
                                                            AÇAR AVUÇLARIMDA;
                            GÖZLERİMDE DE ERİR,
                                                             YÜCE DAĞIN KARLARI;
                            SEN GELİNCE DERT BİTER,
                                                                KEDER BİTER, GAM BİTER;
                            GÖZLERİMDE GÖRÜRSÜN,
                                                                  ÖLÜMSÜZ SEVDALARI.
                    

                                     

125- AH BİR BİLEBİLSEYDİN!

         OSMAN TÜRKOĞUZ
         osmanturkoguz@hotmail.com
         İzmir; 15 Nisan 2010.
                  

125- AH! BİR BİLEBİLSEYDİN!

         Yazlar, sonbaharlar, kışlar ve ilkbaharlar;
         Biri birini izlerler, peşi sıra gelirler;
         Günler, haftalar ve aylar.
         Tohum, tomurcuk, yaprak;
         Sonracıma bir tanem; mevsimlerin anısıdır;
         Sararmış yapraklarla bezeli toprak.
         Değişen olgular içinde; değişmeyen bir BENİM!
         Değişmeyen tek sevgim.
         Geçen Salı’da SEN, giden Cuma’da SEN,
         Giden kışta da SEN, gelen yazda da SEN.
         Hep SENİNLE olmayı;
         SENİNLE yaşamayı düşlerken;
         Günler geçer, mevsimler değişir,
         Geçen günlerde SEN, değişen mevsimlerde de SEN!
         Değişmeyen sevgim ve gül çehren.
         Gün gelecek; yapraklar sararacak, çiçekler dökülecek.
         Ne BEN değişen mevsiminim, ne de SEN,
         Mevsimlerimde solan çiçek.
         SANA olan tutkum tek gerçek;
         SANA olan özlemlerim de dinmeyecek.
         SANA seninle gelirim, SENİNLE ayrılırım SENDEN.
         Canımdasın, yanımdasın, anımdasın;
         AH! Bir bilebilsen.
         Ölü yapraklarda ve ölmüş mevsimlerde;
         Dipdiri sevgim ve dipdiri SEN.
Yine de SANA hasretim, biliyor musun GÜL TANEM!
Hasretinle ölsem; dinmez özlemlerim, değişmez sevgim;
AH! Bir bilebilsen.    
                 

        
        
        

124- ACILARIM OLMASA DA AĞLARIM!

         OSMAN TÜRKOĞUZ
        
         İzmir; 03 Nisan 2010

                  
124- ACILARIM OLMASA DA AĞLARIM!

        
         Kaç kereler taşlar götürdü tırnaklarımı;
         BEN, yine de ağlamadım.
         Acılar BANA vız gelir.
         Hasretine dayanamam ağlarım;
         Acılarıma ağlamak, ağlamama bahanedir.

İzleyiciler

Blog Arşivi