25 Nisan 2010 Pazar

102- ŞİİR VE YAZI YAZMAK!- 1

OSMAN TÜRKOĞUZ
Çeşmealtı; 09 Haziran.2009

                

  102- ŞİİR VE YAZI YAZMAK

            “Benim yazdıklarımı okuyanlara, ya da okumak İsteyenlere bir öneri var:
    Duyguluysanız, lütfen bir şeyler karalayınız.  İnanın Size çok iyi gelecektir.
                                                                     SAYIN ADALET PELİT


Bendeniz; bu sitede, bu denli yetenekli ve bu denli güzel insanlar bulacağımı tahmin etmiyordum.
Sağ olsunlar, Sayın Emine Hanımefendi ve Yiğit Dostum ve dahi Meslektaşım Emekli J.KDV. Albay Sayın Ahmet Avcı. Veni, vidi, visi! Benimkisi ters oldu: GELDİM, GÖRDÜM VE YENİLDİM!
            Sayın Adalet Pelit Hanımın yukarıdaki yazısı, beni böylesine zor bir yazı yazmaya yöneltti. Kendisine bu konuda da saygılarımı sunarım.

            Haddim olmayarak; yetenek kazanmak zor bir iş değildir diyeceğim ve dahi örnekler vereceğim.
            Bendeniz; Uşak’ta görevliyken, çeşitli okullara Milli Güvenlik derslerine, öğretmen subay olarak, giderdim. Özellikle de; Uşak İmam-Hatip Lisesi öğrencilerine verdiğim ödevleri, senelerce sakladım.
Sonra; kapanın elinde kaldı.
Menemen, Kubilay olayını araştırmak; Bursa nutkunu analiz etmek, laiklik nedir ve ne değildir? Amasya Genelgesinin çağdaşlık açısından önemi nedir?
Öğrencilerimin; Mustafa Kemal ve ATATÜRK adlarının geçtiği yerleri yaldızlamış olduklarını gördüm.
            Emekli olduktan sonra; Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde okurken, Can Dostum, Atatürkçü bir öğrencimin dershanesinde müdürlük yaptım.
 Öğrencilerimizi, şiir ve yazı yazma konusunda yüreklendirdim. Seçici kurulumuzun seçtiği şiirleri ve yazıları ilan tahtasına astık.
Bu tutum ve davranışımız, tüm öğrencileri ve öğrenci velilerini yüreklendirdi. Bir özel okul müdürü olsalardı; ne yapmak isteyecekleri hususunda ödevler verdim. Çok iyi sonuçlara da ulaşmıştık.
            Biz üç erkek kardeşiz. Yaşça en büyükleri benim.
Küçük kardeşim İrfan Konur Türkoğuz; Hava albaylığından emekli oldu. Önceleri, benim zorlamamla, şiire özendi. Bugün, hepimizi geçti.
TRT. Repertuarına kayıtlı ons ekiz şarkısı var. Emekli olduğu sene dört şiir kitabı birden yayımladı. 1985’te yazdığı,”Yüz yıllık öykü Atatürk’ten adlı, 750 mısralık epik destanına ben de katkılarda bulunduğum için 1999 senesinde; Zonguldak’ta, ikimizin imzası ile yayımladık.
Yayımlanmış romanları var. Şarkılarının bir kısmı, yarışmalarda, ilk ona girmişti.
            “İçimde sen olmasan, bu canı taşımazdım;/ Sensiz geçen bir günü, inan ki yaşamazdım” güzel şarkılarından birisidir.
            Gelelim; İlkokulu bitirip, zorluklar yüzünden, köyümüzde kalan Süleyman Sami Türkoğuz’a. O da, hevesle başladığı şiir yazmaya, düz yazıyı ve makaleleri ekledi. Menemen yerel gazetelerinde, şiirleri ve makaleleri yayımlanır.
Son olarak; köyümüzün yüz senelik sosyal olaylarını irdeleyen; ”Topal Memet” adlı bir roman yazdı.
İşin rastlantısına bakınız; ben bu yazıya başladığımda; posta ile iki şiiri ve Avrupa Topluluğu ve Türkiye konulu makalesi geldi.
            Yazı ve şiir yazma işini gözümüzde büyütmemek için, bu şiirlerin birisini sizlerle paylaşmak istiyorum.                               

SEVGİM, DÜNYALAR KADAR.

          “Gözümde yaş olsan da silmem seni,
            Belki de sana bir zararım dokunur.
            Sensiz cenneti verseler de girmem,
            Aşkıma, sevgime ihanet olur.

            İhanet etmemi bekleme benden;
            Hayatım sensizse, bir zindan olur.
            Tanrıma dualar, sen için benden,
            Bakarsın zamanla bir kabul olur.

            Dünyada sevgiler hep benim değil;
            Herkesin gönlünde bir sevgisi var.

            Napayım vermişim gönlümü sana,
            Sana olan sevgim, dünyalar kadar.

            Andıkça adını gözüm yaş dolar,
            Ödül verselerdi tüm âşıklara,
            Tüm ödüllerde de benim hakkım var.
           
           Bu Süleyman Sami Türkoğuz, çok velut bir Yörük Ozanıdır. Ölen bir garibin arkasından yazdığı şiirin final bölümünü de vermek istiyorum:
                                                                                          
  “Ahreti sormayın, daha varmadım,
Yolculuğa yeni çıkmışım şimdi.
 Bir kez olsun yaşamayı tatmadım,
             Beni bilenlere tez sorun şimdi.

 Gömün bu garibi, gömün kabire,
 Toprak atın üstüme habire.
 Sevdiklerim oturup ta sedire,
 Fatiha okuyun, okuyun şimdi.
           
             Şiir yazmak için, ilham belasının eline esir düşenlerin vay haline. Yanlarında kâğıt ve kalem bulundurmazlarsa, bin kere vay, vay hallerine.
 Bendeniz; Genç bir subay iken; Başbakanlıkta görevliydim. Eski Başbakanlığın birinci katın sağ tarafındaki tuvalete girdim. Şiir yazmak için değil, ufak bir defi hacette bulunmak için! Aklıma, kenef ile hiç te ilgisi olmayan bir şiir düşmesin mi! Çok sinirlendim; ilham perisinin beni kenefte de izlemesine. Kalemimi çıkardım; sırf onu rezil etmek için, helânın duvarına.
            “İlhamsan, ilhamlığını bil!
              Kenefte de gelinmez ki kardeşim!” yazdım ve çıktım.
Benden sonra, helâyı kullanan. J. Üstçavuş Namık; odama geldi, dudaklarında bir çapkın gülüşle.
            “Komutanım, ne olacak sizin bu haliniz! Her dakika işgal altındasınız. Problemi olanlar her an huzurunuzda. Sizi, kenefte bile ziyaret edenlere iyi bir ders vermişsiniz!” dedi ve gülerek, çıktı, gitti.
            Nusaybin’in Batısında bulunan, Taşlıdere J. Sınır karakolunda, silahlı bir çatışmadayken, aklıma sevdalı bir şiir düşmesin mi! Taşın arkasında, acele, acele yazarken; Tabur komutanı, j.Ön Yüzbaşı Sayın Orhan Çağlargil: “Vuruldunuz mu Komutanım!” Diye sorduğunda.” Bu aşağılık esin, yine beni yüreğimden vurdu”, dedim.     
            Bu İLHAM denilen, ESİN denilen sırnaşık dostunuza yakanızı bir kere kaptırmaya görün. Gece yarısı sizi, Hanımınızın sımsıcak koynundan kaldırır, kâğıt diye, oğlunuzun karnesi üstüne şiirler yazdırır. Ben, bu baş belamdan çok çektim.
Bir öykümüzü daha anlatayım da, bana hak veriniz.
            Fi tarihinde; Turgutlu İlçe j. Komutanı olan çok kibar ve çok çalışkan olan yüzbaşıyı tayin ettirdiler.
Acele ile şimdi ölmüş bulunan J. Genel komutanı Orgeneral Sedat Osman Celasun’un huzurlarına çıktım. Beni, masasının bitişiğine oturttular. Hararetli bir savunma yaptım. Tayin olayının iradesi dışında yapıldığını da hissetmiştim.
O anda, bu ilham denilen şımarık dostum, devreye girdi. Olayla yakından ve dahi uzağından hiçbir ilişiği olmayan bir şiiri masanın üstüne koydu. Rahmetli komutanımdan, bir kâğıt istedim ve yazmaya başladım:
           “Yaşam seninle olmak, gerçek, gerçek ve düş, düş,
             Yanaklarında gülüş, dudaklarında öpüş.
             Aramızda duygular, iplik, iplik ipince,
            Cennet odama gelir, sen odama gelince.
             Nice yıllar yaşamak, anılarda seninle;
            Etinle, kemiğinle, dudağınla dilinle.”
Bu şiir, tamı, tamına 101 dizeden oluştu. İnanmazsanız, Sayın Ayşe Akdoğan’a sorunuz. Bu şiirin yazıldığı, ATEŞ İLE SU destanı onda mevcuttur.
            Şiir ve düz yazı; her insanda var olan enerjinin ve duygunun yönlendirilmesidir. Her insanda bulunan bu tanrı vergisi, başka, başka yönlere doğru yönlendirilir.
Elektriğin kullanım alanları, duygularımızın kullanılma alanları ile eşdeğerdir İnanmayanlar, her ikisini de karşılaştırabilirler.
Kişi, araba, uçak ve bilgisayar kullanır gibi, kendisini yönlendirme yeteneğine sahiptir.
Demokrasi denemesinde, her şeyi başkalarından ve Tanrımızdan bekleyenler, bunun farkında bile değillerdir!
            Bir canlı ve dahi kanlı örnekle yazımı noktalamak istiyorum:
            Bir İlkbahar günü; Konak’taki Subay Orduevinden çıkıyordum. Kıpkırmızı açmış, şekerli usaresi olmayan bir salkım ağacının çiçeklerini yoklayan arılar, sinirli, sinirli suratıma çarptılar. İşte o an, bu esin denilen şımarık dostum gönlüme bir şeyler düştü.
Kelem var, kâğıt yok. Sol bileğime yazmaya başladım. Bir asker, kâğıt getirerek imdadıma yetişti.
Şiiri şöylece tamamladım.

                        SON DURAK SENSİN, SEN.
            Arı gönlüm çiçek, çiçek dolanır,
            Bal almadan peteğine dönerdi.
            Gönlüm fener olur, güzeller arar,
            Dengini bulmadan hemen sönerdi.
            Yıldızlar göz kırpar, alay ederdi,
            Yaşantım ölümden bin kez beterdi,
            Bir çift yeşil göz, bir ince dal endam,
            Melekleri aratmaz bana yeterdi.
            Aramak delilik, yakarmak boşmuş,
            Gönlüm yıllarca boşuna koşmuş,
            Deli dereler gibi çağlayıp, coşmuş,
            Bir çift bal dudak bana yetermiş.
            Ellerim sarhoştu, gözlerim sarhoş,
            Yokluğunda bir hoşum, inan ki bir hoş.
            Seni sevmek ne hoş, özlemek ne hoş,
            Bir çift güzel göz bana yetermiş.
            Küpe oldu kulağıma sözlerin,
            Eritir, kahreder güzel gözlerin.
            Yolunadır, uğrunadır gözlerim,
            Bir çift bal dudak bana yetermiş
            Seni sevmek ölümlerden betermiş.
            İpek saçın misk, amberle savrulur,
            Deli gönlüm seni arar, seni özler, kavrulur,
            Yaprak olur, rüzgârlarda savrulur,
O kuğu boyunun bana yetermiş.
Keklik olsan senin yüce dağınım;
            Balık olsan yüz bin gözlü ağınım;
            Üzümümsün, çiğnenmemiş bağınım,
            Bir gecen bin çağa inan yetermiş,
Seni sevmek ölümlerden betermiş.
Kâbe olsam ayağının önünde;
            Deniz olsam gözlerinin renginde,
            Cennette kız yoktur senin denginde,
            Bir gecen bin çağa inan yetermiş,
            Seni sevmek ölümlerden betermiş.
            Deli gönlüm uzağında dağlanır,
            Günlerim, aylarım sana bağlanır.
            Ellerim incecik bele dolanır,
            Bir gecen bin yıl bana yetermiş,
            Seni sevmek ölümlerden betermiş.

 Her şiir bir doğum olayının ürünüdür.
Bendeniz; gazetelerimizde okuduğum, çok garip doğum olaylarına hep gülerim.
Bizim kökümüz –Kayı- karakeçilidir. Eşim; durup, dururken, kendi kendime gülmeme bir anlam veremediğinden, bana, keçi hesabı sorar.

            *Bir kadın; Londra’da yeraltı treninde doğurdu! Kahkaha ile gülerim,
            *Bir kadın uçakta doğurdu, kahkaha ile gülerim,
            *Bir kadın takside doğurdu, kahkaha ile gülerim,
            *Bir kadın caddede doğurdu, kahkaha ile yine de gülerim.
           
            Deli değilim! Pek akıllı da sayılmam, 37 sene, bilfiil jandarma komutanlığı yaptım, bir evim, bir de eşim var. Kitap bastıracak param bile yok!
            Neden mi gülerim? Anlatayım: Beni her gören, ayaküstü, sevgilisine, eşine, kızdığı politikacıya şiir yazmamı ister. Geçenlerde; orta yaşlı ve evlenememiş bir hanım; kolumu tuttu:
            -“Bana hiç şiir yazan olmadı. Bana, sevgilinmişim gibi bir şiir yazar mısınız? Hemen, şimdi!” dedi.
             -Siz, affedersiniz; hemen şimdi, bana bir kız çocuğu doğurur musunuz!” dediğimde:
            “Onun şartları ve zamanı var” dedi.
            Çeşmealtı’nda; yürüyüş yaparken, bir genç adam selam verdi ve:
            “Affedersiniz Bey Komutan Amca; bana bir şiir yazar mısınız? Sevdiğimle nişanlıyız da” dedi ve ekledi: ”Ben, denizcilerde askerim; nizamiye nöbetçisi kadir’e bırakır mısınız?” uyarısını da ekledi.
Hep, bunları hatırlatır bu zamansız ve dahi yersiz doğumlar, bana.

           
           
           
           

           
           
           
           
                       
           


  


           
           
           
           

101- GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'E RAPOR

          Osman TÜRKOĞUZ
           İzmir 17 Mayıs 2008

                         
101- GAZİ MUSTAF KEMAL ATATÜRK’E RAPOR;           
                         Anıtkabir 10 Kasım 2007


            On beş seneden beri; Anıtkabir’de, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’E, şikâyet dilekçesi şeklinde, rapor sunmaktayız. Raporları ben kaleme almaktayım, candan Atatürkçü dostum Sayın Adnan Cengiz de, Anıtkabir ziyaretçilerine dağıtmaktadır. Kanunlarımızda, Anıt Kabir’de rapor ve şikâyet dilekçesi dağıtılamaz diye bir kayıt bulunmadığından hiçbir engelle karşılaşmadan görevimizi yerine getirmekteyiz.
Geçen sene dağıttığımız raporumuzu, ASA üyelerimizle de paylaşmak istiyorum.
       Ulusal ve evrensel değerlere sahip, çağdaş, uygar, insan haklarına, özgürlüklere, iç ve dış bağımsızlığa duyarlı; etrafı düşmanlarla çevrili, çağdışı, köhnemiş ucube bir devletten, etrafı dostlarla çevrili, EVRENSEL bir devler çıkaran…
         Köle, tebaa ve cariye olan; Arap’ın ve Yahudi’nin din diye anlattığı masallara din diyerek inanan, dini şekilcilik sayan, Tanrı’nın tüm gazabını kadının saçına ve kılık kıyafetine kilitleyen, cehennemi kadınlarla dolduran, bu dünya’da ve öteki dünya’da, erkekleri kümes hayvanlarına döndüren bir inanç grubundan, dinin özüne sarılan, çağın ilerisinde bir ulusu yaratan…
          Başı bezle, ayakları yasak ipleri ile yere bağlanan TÜRK KADINI’NI, tüm bu köhne bağlardan kurtarıp ellerine gerçek cennetin anahtarlarını veren, onları layık oldukları yere, başımızın üzerine koyan…
            Arap’ı İslam sayan, kendisinden ve geçmişinden habersiz, tüm felaketleri kadere ve alın yazgısına bağlayan; ümmetçilikten de çok öte, mezhep ve tarikat pirlerinin önünde yuvarlanan, sağlık sorunlarını muska ve okunmuş su ile çözmeye programlanmış; kuru kalabalık bir topluluktan BEŞERİ İRADE sahibi bir ULUS yaratan ve o ulusun bireyi olmayı en büyük bir mutluluk sayan…
             BİZ, yarattığın değerlerle; başımız bayrak direkleri gibi dimdik, huzuruna geldik.
             DÂHİLİ ve HARİCİ BEDHAHLAR’IN, TÜRK GENÇLİĞİNE HİTABINIZI üç kelimeye indirdiler. Tüm ulusal ve evrensel değerlerimiz, siyasi ve şekli İslam uğruna ve GLOBALLEŞME yoluna, yabancılara peşkeş çekildi ve peşkeş çekilmede.
              Düyun’u Umumiye -genel Borçlar- IMF.  Dünya Bankası ve Konsorsiyum olarak geri geldi.
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE özdeyişinizi ilkellik sayan Zat’ı muhterem eşlerinin TÜRBAN’INI  (864) rakımlı tepeye dikti…
              Tarikat şeyhlerinin rahleleri önünde ve HİKMETYAR’IN dizinin dibinde alınan icazetlerle, CUMHURİYET ve DEVRİMLERİNİZ tersine döndürüldü.
              Bir torba kömür ve bir paket erzak için, vicdanlarını ve geleceğimizi satan halkımızın bir kısmı, GAFLET’İ oynamakta…
              Kalemini, aklını ve vicdanını satan, holdingleşmiş basınımızın bazı kesimleri de, DALÂLET’İ oynamakta…
              İkbali, kölelikte ve yalakalıkta,  gören bazı iktidar sahipleri ve onların omuzdaşları da İHANET’İ,  oynamakta…
              DEVRİMİNİZİ, Çağdaş uygarlık düzenini korumak için, övünerek açtığınız Hukuk Fakültesi’nden,  mezun olan bazı bilim adamlarımız, adınızın hiç geçmediği, sizi hiç gelmemiş sayan yeni bir ANAYASA yapmanın taşeronluğuna soyundular.
              Şekli İslam, kulluk ve kadercilik, her türlü sosyal düzen kuralının önüne geçirilmekte.
ÇANKAYA’DA, ONALTI YILDIZLI FORSUN yanında, TÜRK KADINI’NIN başına uygun görülen, TÜRBAN adlı bir bez de kendisini göstermede.
Devletimizin tüm araç, gereçleri ve kolluk güçleri, iktidar sahiplerinin düğünlerinde görevlendirilmekte…
         Ne olduğu belli olmayan bir REFERANDUM için, Türkiye Cumhuriyetinin bir uçağı Kayseri’ye, bir uçağı da İstanbul’a oy atıp dönmek için, uçurulmakta…
          Askerlerine çelik yelek almak için parası olmayan Türkiye Cumhuriyeti; Çankaya köşkünü yeniden dayayıp, döşemek için,  bütçesine,  % 63lük bir artış koyabilmekte. Sayısız otomobil ve iki uçak alımı için de ödenek ayırabilmekte…
            SONUÇ OLARAK:
            Erdoğan ile Gül’ün çocuklarına SARAYLAR’DA DÜĞÜN  
            Halkın Çocukları’na DAĞLAR’DA ÖLÜM düşmekte…
            Ve GÖRKEMLİ CENAZE TÖRENLERİ DÜZENLENMEKTE
            Bizler, yine de umutsuz değiliz ve korkmuyoruz…
            Gazi Mustafa Kemal, 05 Kasım 1925 günü; Ankara Hukuk Fakültesi’nin açılış töreninde, günün önemini şöylece değerlendirmişti:
           Bugün, burada tanık olduğumuz açılış olayı, yüksek memur, uzman ve bilginler yetiştirmek girişiminden daha büyük bir önem taşır. Yıllardan beri süregelen Türk devrimi, varlığını ve zihniyetini toplumsal yaşamın dayanağı olan yeni hukuk kurallarıyla saptamak yoluna yönelmiştir.
Türk devrimi nedir? Bu devrim, sözcüğün ilk bakışta akla getirdiği ihtilal anlamından başka, ondan daha geniş bir dönüşümü anlatmaktadır.
Bugünkü devletimizin biçimi, yüzyıllardan beri gelen eski biçimleri bir yana iten en ileri bir örnek olmuştur.
Ulusun varlığını sürdürebilmesi için bireyleri arasında düşündüğü ortak bağ yüzyıllardan beri gelen biçimini ve özünü değiştirmiş, yani, ulus, din ve mezhep bağı yerine, bireylerini Türk ulusu bağı ile bir araya getirmiştir. Ulus, uluslar arası savaşım alanında yaşam ve güç kaynağı olacak iklim ve araçların ancak çağdaş uygarlıkta bulunabileceğini değişmez bir gerçek olarak görmüş ve bunu kendisine ilke saymıştır
            İnsanlık tarihinin akışı içinde, Türklerin 1453 zaferini, yani İstanbul’un fethini düşününüz. Bütün bir cihana karşı İstanbul’u sonsuza değin Türklüğe meletmiş olan güç ve kudret, aşağı yukarı aynı yıllarda icadedilmiş,  olan matbaayı Türkiye’ye kabul ettirebilmek için hukuk adamlarının olumsuz etkilerini ortadan kaldıramamıştır. Köhne hukukun ve köhne hukukçuların, matbaanın memleketimize girmesine izin vermeleri için aradan üç yüz yıl geçmesi gerekmiş, uzun ve yorucu bir çaba harcanmak zorunda kalınmıştır.
            Bilesiniz ki, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşu sırasında, onun bugünkü durumunu hukuk ilmi esaslarına aykırı sayanların başında ünlü hukukçular bulunuyordu.
Büyük Millet Meclisi’nde egemenliğin kayıtsız ve koşulsuz ulusta olduğunu anlatan yasayı önerdiğimde; bu esasın Osmanlı Anayasası’na aykırılığını ileri sürenlerin başında da gene eski ve bilim erdemi ile ulusu kandıran, hukukçular bulunmakta idiler.
          Gazi Mustafa Kemal,  Halifelik'in,  kaldırılmasın karşı çıkan İstanbul Baro Başkanına da gerekli yanıtını verdikten sonra: Öğrenci Efendiler, yeni Türk toplum yaşamının kurucusu olmak savıyla öğrenime başlayan sizler, cumhuriyet devrinin gerçek hukuk bilginleri olacaksınız. Bir an önce yetişmenizi ve isteklerimizi fiilen karşılamaya başlamanızı ulusumuz sabırsızlıkla ve özlemle beklemektedir. Sizi yetiştirecek olan profesörlerin, görevlerini hakkıyla en iyi biçimde yerine getireceklerine güveniyorum.
           Cumhuriyetin koruyucularından olacak bu büyük kurumun açılışında duyduğum mutluluğu hiçbir girişimde duymadım ve bunu açıklamaktan memnunum. “Osman Zeki Genç Osman, Atatürk Ans. C.10
            Aynı Mustafa Kemal: Ben, manevi miras olarak, hiçbir ayet, hiçbir dogma ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım, BİLİM ve AKILDIR.“ dedikten sonra, Vasiyetini şöyle dile getirmiştir: Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde, akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, MANEVİ MİRASÇILARIM OLURLAR.
             Çağdaş ve akılcı olmak; hele, hele, ATATÜRK’ÜN IŞIKLI YOLUNDAN GİTMEK öyle lafla; sözlü ve yazılı basında boy göstermekle olmaz. İnsandaki, özle olur.
              

21 Nisan 2010 Çarşamba

100- ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN

OSMAN TÜRKOĞUZ

Çeşmealtı; 15  Ağustos 2009


                       
                         100- Ümit yaşar Oğuzcan;


Senelerce önce; Mersin’de, “Kuvayı ı Milliye”dergisini çıkaran bir milliyetçi babanın oğludur.
Rahmetlinin bana armağan ettiği iki ciltlik Kuvayı milliye dergisini gözüm gibi saklamaktayım.
Rahmetli Ümit Yaşar Oğuzcan, bir bankada memuriyet görevini sürdürürken, birbirinden güzel şiirler ve şarkılar da yazmıştı.
Yirmi beş yaşındaki oğlunun Galata Kulesinden atlayarak intiharı, O’NU çok sarsmıştı.
”Biraz kül, biraz duman, o benim işte!” Şarkısı çok sevilip, çok üzün süre gündemde kalmıştı.
Ölen OĞLU Vedat için acıklı şiirler yazmıştı:

            “Gözlerime uyku girmez,
            Anan ağlar Vedat diye.
            Çiçek açar, kuşlar öter,
            Yüreğime diken batar,
            Kokusu burnumda tüter,
            Bu can ağlar Vedat diye.

1960 Yılında; “TAŞLAR VE BAŞLAR” ADLI bir şiir kitabı yayımlamıştı.
Şimdi, sizlere sunacağım bir şiiri uzun süre, kalem kavgası konusu yapılmıştı.
Önce, Sayın Ruhiye Turnagöl Hanımefendi’nin “ŞİİR NEDİR?” şiirini sunmak istiyorum.

                        Şiir Nedir
            “Şiir, gönülden pınar gibi akmaktır
            Şiir tabiata, güzele içten bakmaktır
            Şiir yaşamı gönül gözü ile yaşamaktır
            Şiir ruh bedeniyle hayatı anlamaktır.

            Şiir hüzün ile neşeyi, acıyı kusmaktır
            Bazen acı biber, bazen lokum kaymaktır.
            Şiir bazen hüzünlü, şenken de ağlamaktır
            Şiir derdi, kederi o an ki ruh ile paylaşmaktır.

            Şiirsiz kalmayalım, hayata tat katalım
            İçimizde kalmasın şiirle anlatalım.
            Şiir ruhun gıdası, gıdasız kalmayalım
            Dert, keder ne varsa kalemle paylaşalım.

Şimdi de gelelim o ünlü şiire.

            “Günlerden bir gün,
            Hamama gideceği tuttu,
            Sadrazam hazretlerini.
            Bir yanında birinci veziri,
            Bir yanında ikinci veziri,
            Sonra, efendime söyleyeyim;
            Peşkircibaşısı, Nalıncıbaşısı, sabuncubaşısı,
            Velhasıl tam dört yüz kişilik bir kafile.
            …geçtiler kurnaların başına,
            Üçer, beşer;
            Sadrazam derseniz;
            Kuruldu göbek taşına,
            …Memleketin en ünlü tellakları
            …İncitmeden keselediler
            Hazretin mübarek vücudunu.

            Öylesine kir çıktı ki sormayın
            …Keselerin altında eriyip gitti
            Koskoca Sadrazam.
            Bütün maiyet erkânı yerinden fırladı:
            -“Nittunuz Devletliye?
            Dediler tellaklara.
            Tellaklar cevap verdi:
               -Biz yıkadık, keseledik
                Devletlinin kirden ibaret
                Olduğunu bilemedik.
                Suç bizde değil, neyleyelim.
                KİR BİTTİ;
                Sadrazam elden gitti.”

            PS: Değişen ne var? El fenerleri ışık verir, Deniz Fenerleri de garibanların paraları ile aydınlanır ve iktidar olur!                       

İzleyiciler

Blog Arşivi